İki Süper Film Birden

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

1 adet süper olamayan film 

Yönetmen: Murat Şeker Oyuncular: Tim Seyfi, Beste Bereket, Murat Akkoyunlu, Uğur Polat Türü: Komedi-Dram Yapım: Türkiye

Murat Şeker’in ‘2 Süper Film Birden’ filminin bir manası, bir derdi yok. Öykü de ‘eften püften’ Ahmet Tulgar’ın 2 Süper Film Birden’in yönetmeni Murat Şeker’le yaptığı (27 Eylül Çarşamba) söyleşi festival sonrası yönetmenin psikolojisini göstermesi açısından oldukça aydınlatıcıydı. İbretle okudum, herkese tavsiye ederim. 

Jürinin kararını takmadığına ve gişe başarısını önemsediğine göre artık benim görüşümün de Şeker için bir önemi olmayacağını, daha da iyisi bu yazıyı hiç okumayacağını umuyorum. 

Ben yine de söyleyeyim: Valla, billa Kültür Bakanlığı bana bir telkinde bulunmadı. Ama ben yine de filmi beğenmedim. Tümüyle değil beğenmemem, zekice yapılmış (ama çok komik olmayan) espriler ve basta Tim Seyfi ve Beste Bereket olmak üzere iyi oyunculuklar var filmde. Başka da bir şey yok. Bir manası, bir derdi yok filmin. Anlattığı öykü de eften püften bir şey. İlk filmini çekmeye çalışan uçuk, kaçık bir yönetmenin eline yanlışlıkla mafyanın hazırladığı bir seks şantajı kasedi geçer ve olaylar gelişir. 

Antalya’da genelde beğenilen ‘2 SFB’nin gişe şansının olduğunu düşünüyorum. Bu filmle olmasa bile Murat Şeker’in ileride gişe açısından başarılı bir yönetmen olacağına ise neredeyse kesin gözüyle bakıyorum. 

Şeker’den beklentim gişe başarısıyla yetinmeyi bilmesi; hem bütün ödülleri ben alayım hem de en çok seyirci benim filmime gelsin diye ummak, fazla lüks kaçıyor. 

Beş Vakit

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Öle öle büyümek 

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Özkan Özen, Ali Bey Kayalı, Elit İşçan Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Reha Erdem ‘Beş Vakit’te, büyümenin sancılarını, çocuk ruhların yetişkinlerce küçük küçük, onlarca darbe ile karartılışını işliyor 

Ergenliğe geçiş, hayatın sayısız zor dönemeçlerinden belki de en zoru. Çocuk desen çocuk değil, delikanlı genç kız desen onlar da değildir 13 yaş civarındakiler. Anne-babadan kopuş daha gerçekleşmemişken cinsel uyanış da başlamıştır.‘Beş Vakit’in kahramanları Ömer (Özkan Özen), Yakup (Ali Bey Kayalı) ve Yıldız (Elit İşcan) tam bu yaşlardalar. Çiftleşen hayvanlara bakarak gülüşürler. Yaşıtları henüz onlar için cinsel çekicilik kazanmamıştır. Yakup öğretmenine, Yıldız ise babasına ümitsizce aşıktır. Ömer’in öncelikli sorunu ise aşk değil, köyün imamı olan babasıdır. İmam (Bülent Emin Yarar) bütün sevgisini küçük oğlu Ali’ye yöneltmiştir. Ömer’e düşen ise sürekli bir aşağılanma ve hor görülmedir. O da buna babasını öldürme planlarıyla karşılık verir. Ama bu planlar ya hayata geçemez ya da nihayetinde bir işe yaramaz. 

Yıldız’ın rakibi ise annesidir ama bu Ömer’in babasıyla yaşadığı kadar sert yaşanan bir çatışma değildir. Yıldız, babası Yusuf’u (Yiğit Özşener) annesinden kıskanır. Kim bilir, Yıldız’ı ev işleri ve kardeşinin bakımıyla boğan annesi de belki benzer duygular içindedir. 

Yıldız’ın amcasının oğlu Yakup babasını, öğretmeni röntgenlerken görür. Ve o da Ömer gibi babası Zekeriya’yı (Taner Birsel) öldürme hayali kurmaya başlar. 

Ama çocuklar kimseyi öldüremez; duyguları törpülenerek, körleşerek yani yavaş yavaş ölerek büyümeyi sürdürürler. Bu biraz da hep böyle olmamış mıdır? Zekeriya ile Yusuf’un ortak babaları da çocuklarına benzer biçimde davranmıştır. Onun babası da, onun babasının babası da… diye anlatır köyün yaşlı ninesi. 

‘Beş Vakit’ büyümenin sancılarını, çocuk ruhların yetişkinlerce küçük küçük onlarca darbeyle nasıl karartıldığını sinemamızda az rastlanan bir atmosfer kurarak anlatıyor. Diyebilirim ki, görsellikle müziğin, sesin bu kadar iyi eşleştirildiği az film görmüşümdür. Çocukları oynatma, yönetmenlerimizin en beceremediği şeyler arasındadır. Sorunun çocuklardan değil, yönetmenden kaynaklandığı ‘Beş Vakit’in kanıtladığı şeylerden biri. 

Reha Erdem klasik öykü anlatımına ‘Kaç Para Kaç’ dışında fazla yakın durmuyor. Bu filmin de klasik anlamda bir giriş, gelişme ve sonucu yok. Ama sinemada kurgunun (hem görüntü hem ses) yaratıcı kullanımı açısından çok şey var. En başta bu nedenle – “Beş Vakit“ anlatması zor bir film, gidip görülmesi gerekiyor. Ama ne yazık ki bunu çok az kişi yapacak. Umarım yanılırım çünkü ‘Beş Vakit’ sinemamızın köşe taşlarından biri. 

Düzeltme

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

GEÇEN hafta basında çıkan görüşlerimi okuyanların kafası karışmış olabilir. Ya da benim kafamın fena halde karışmış olduğu düşünülebilir. Cuma günkü Birgün’de ‘Kardan Adamları’, cumartesi günkünde ise ‘Aura’yı beğenmediğimi yazmıştım. Oysa aynı filmler için pazar günkü Birgün’de ‘iyi filmler’ dediğim yazıldı. Anlaşılan cep telefonunda kötü bir bağlantıyla yaptığımız görüşmeyi muhabir arkadaşım yanlış anlamıştı. Neyse, son kararım, ilk kararımdan farklı değil: Ne ‘Aura’yı ne de ‘Kardan Adamlar’ı beğendim. Bir de Radikal’de çıkan Portakal Toto var. Orada da sorulan benim tercihlerimdi, kimin kazanacağı yönündeki tahminlerim değildi. Tahminim Birgün’de yazmış olduğum gibi ‘Kader’ken, tercihim ‘İklimler’di. ‘Toto’ başlığı tercihimin tahminim gibi görülmesine neden oldu. Durum budur. 

İklimler

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ayazda bir yürek 

Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Nazan Kesal, Türü: Dram

İnsanlar basit nedenlerle mutlu, daha da basit nedenlerle mutsuz olacak şekilde yaratılmıştır. Aynen basit bir nedenle doğmaları ve daha da basit bir nedenle ölmeleri gibi… İsa ve Bahar, ruhlarının sürekli değişen iklimlerinde artık kendilerine ait olmayan bir mutluluğun peşinde sürüklenen iki yalnız ruhtur.” Nuri Bilge Ceylan iyi ki edebiyata soyunmamış dedirtiyor, yukarıdaki satırlar. “İklimler” bu resmi tasvirinin acemiliğini hiç taşımayan, ustaca yapılmış bir film. Aslında filmin kahramanı İsa’nın (Nuri Bilge Ceylan) sürekli değişen bir ruh hali de yok. Tek bir şeye odaklanmış gözüküyor İsa, kadınlar üzerinden egosunu şişirmek, erkekliğini kanıtlamak. Başkaları İsa’nın egosuna hizmet ettikleri sürece İsa’ya bir şey ifade ediyor. Bazen vicdani rahatsızlıklar yaşıyorsa da, bu rahatsızlığı atlatır atlatmaz eski haline dönüyor. 

İsa’nın birlikte olduğu Bahar (Ebru Ceylan) ise daha belirsiz bir karakter. O, İsa’ya bağlı bir değişken gibi daha çok. Onun da ruhunun karanlığına, diğer kadınla rekabete verdiği öneme ilişkin ipuçları varsa da Bahar sonuçta biraz torpilli bir karakter olmuş. Yani Bahar bu tatsız ilişkinin masum unsuru. 

Peki, İsa’nın, ruhunun bu karanlığından çıkma şansı var mı? Yukarıdaki sözlere bakılacak olursa insanlar “yaradılış”ları kendilerine neyi dayatıyorsa onu yaşıyorlar. Bu da pek bir açık kapı bırakmıyor doğrusu. Oldukça “kader”ci bir yaklaşım. “İklimler”in tema itibarıyla en çok Zeki Demirkubuz’un “Bekleme Odası”nı hatırlatması boşuna değil. İki yönetmenin benzer yanları olduğu aşikar. İsa’nın hayatına başkaları gerçek anlamda girebilir mi? İsa buna izin verebilir mi? Cevabını bilmiyorum ya da belki de şöyle: Asiye nasıl kurtulursa İsa da öyle kurtulur. Sonuç olarak “İklimler” yabancılaşmış bir bireyin tasvirini başarıyla yapan, kusursuz bir bütünlüğü olan bir film. Tek kusuru, kendi içine bu kadar kapalı oluşu. 

Özgürlük Rüzgârı

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Barbarların istilası 

Orijinal Adı: The Wind That Shakes the Barley Yonetmen: Ken Loach Oyuncular: Cillian Murphy, Padraic Delaney, Liam Cunningham Türü: Savaş – Dram Ülke: Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, İrlanda, İngiltere 

Sistemli bir biçimde politik filmler yapabilen ve filmlerini dünya pazarına sunabilen o kadar az yönetmen var ki, Ken Loach’ın varlığı bile kutlanması gereken bir şey. Filmlerini beğenin ya da beğenmeyin, Loach’ın filmlerine ihtiyacımız var ve keşke benzer politiklikte daha iyilerini yapanlar da çıksa. 

‘Özgürlük rüzgârı’ 1920’ler İrlanda’sında geçiyor. İngilizlerin ‘Black and Tans’ denilen paralı askerleri İrlanda’da terör estiriyor. İsmini İngilizler gibi telaffuz etmeyi reddeden bir delikanlının bu askerlerce öldürülüşü, Londra’ya gitme hazırlıkları yapan taze doktor Damien’in (Cillian Murphy) kararını değiştirmesinde önemli rol oynuyor. Damien kardeşi Teddy’nin (Padraic Delaney) yanında İrlanda bağımsızlık mücadelesinde saf tutuyor. İnsanları iyileştirme eğitimi almış bu genç, cellat rolü oynamaya başlıyor. İngilizler, krala bağlılık yemini etme koşuluyla İrlanda’ya kısmi özgürlük verince kurtuluş mücadelesindeki çatlaklar genişliyor. Sosyalist düşünceleri olan ve tam bağımsızlıktan aşağısına yanaşmayan Damien’le her zaman yerel burjuvaziyle iyi ilişkiler kurmuş olan reformcu ağabeyi Teddy karşı saflara düşüyorlar. 

Loach idealist Damien’in tarafını tutuyor. Loach’ın tavrı elbette tartışılır ve tartışılıyor da. Reel politikaya tümüyle sırt çevirmesi ve İngilizlere herhangi bir insaniyet bahşetmemesi eleştiriliyor. Loach’ın çok rafine filmler yaptığını hiçbir zaman düşünmedim ama o da olmasa emperyalizmin karanlık tarihi ve bugünüyle uğraşan kimse kalmayacak. Bir arkadaşım film çıkışında şu soruyu sormuştu: Burunlarının dibindeki İrlanda’da bunları yapanlar, Irak’ta neler yapıyordur? Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu filmi herkesin seyretmesinde yarar var. 

Özgürlük Rüzgârı

Barbarların istilası 

Orijinal Adı: The Wind That Shakes the Barley Yonetmen: Ken Loach Oyuncular: Cillian Murphy, Padraic Delaney, Liam Cunningham Türü: Savaş – Dram Ülke: Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, İrlanda, İngiltere 

Sistemli bir biçimde politik filmler yapabilen ve filmlerini dünya pazarına sunabilen o kadar az yönetmen var ki, Ken Loach’ın varlığı bile kutlanması gereken bir şey. Filmlerini beğenin ya da beğenmeyin, Loach’ın filmlerine ihtiyacımız var ve keşke benzer politiklikte daha iyilerini yapanlar da çıksa. 

‘Özgürlük rüzgârı’ 1920’ler İrlanda’sında geçiyor. İngilizlerin ‘Black and Tans’ denilen paralı askerleri İrlanda’da terör estiriyor. İsmini İngilizler gibi telaffuz etmeyi reddeden bir delikanlının bu askerlerce öldürülüşü, Londra’ya gitme hazırlıkları yapan taze doktor Damien’in (Cillian Murphy) kararını değiştirmesinde önemli rol oynuyor. Damien kardeşi Teddy’nin (Padraic Delaney) yanında İrlanda bağımsızlık mücadelesinde saf tutuyor. İnsanları iyileştirme eğitimi almış bu genç, cellat rolü oynamaya başlıyor. İngilizler, krala bağlılık yemini etme koşuluyla İrlanda’ya kısmi özgürlük verince kurtuluş mücadelesindeki çatlaklar genişliyor. Sosyalist düşünceleri olan ve tam bağımsızlıktan aşağısına yanaşmayan Damien’le her zaman yerel burjuvaziyle iyi ilişkiler kurmuş olan reformcu ağabeyi Teddy karşı saflara düşüyorlar. 

Loach idealist Damien’in tarafını tutuyor. Loach’ın tavrı elbette tartışılır ve tartışılıyor da. Reel politikaya tümüyle sırt çevirmesi ve İngilizlere herhangi bir insaniyet bahşetmemesi eleştiriliyor. Loach’ın çok rafine filmler yaptığını hiçbir zaman düşünmedim ama o da olmasa emperyalizmin karanlık tarihi ve bugünüyle uğraşan kimse kalmayacak. Bir arkadaşım film çıkışında şu soruyu sormuştu: Burunlarının dibindeki İrlanda’da bunları yapanlar, Irak’ta neler yapıyordur? Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu filmi herkesin seyretmesinde yarar var. 

Hokkabaz

TARİH:  21 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dörtgöz olma halleri 

Hokkabaz, görülmeyi hak eden bir film. Cem Yılmaz’ın kusursuz bir perform yapımdaki yan rollerin de hakkını yememeli. 

Yönetmen: Cem Yılmaz, Ali Taner Baltacı  Oyuncular Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Özlem Tekin Türü: Komedi 

Hokkabaz’ın afişinde bir gözlük resmi var. Gözlüğü hiç bir tür protez olarak; göz bozukluğunu  da bir sakatlık ya da daha kibar, daha “siyaseten doğru” tanımlarıyla bir özürlülük, bir engellilik durumu olarak düşündünüz mü? Kör ya da neredeyse kör olanlar mıdır sadece görme engelli olanlar? Resmimden de göreceğiniz gibi, bendeniz gözlüklü biriyim; son birkaç yıldır miyopime hipermetropi de eklendi, artık çift gözlüklüyüm üstelik. ‘Hokkabaz’ hem fiziken hem de ruhen ve zihnen görme özürlü iki arkadaşı anlatıyor. Göremiyorlar burunlarının dibinde olan biteni, çevrilen dolapları. Ama işin metaforik yanı bir yana ben gözlüklü olma hali üzerine bu kadar hoş gözlemler içeren bir film görmemiştim. ‘Gözlük’ ya da “dörtgöz” diye hitap edilmişliğim vardır; gözlüksüzlük özlemini, ameliyat korkusunu bilirim. Filmin afişindeki gözlük simgesel bir anlam taşısa da film gözlüklüler için doğrudan da çok şey ifade edecek. 

‘Hokkabaz’ için Cem Yılmaz ‘iyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi çekilmiş’ bir film denmesini istediğini belirtmiş bir söyleşisinde. Doğrusu, Yılmaz’ı kırmak ya da kırmamak gibi bir kaygım yok ama film hakikaten de öyle. İyi yazılmış, konusunda yalnız çekincelerim var. Film finale doğru çok fazla sürpriz viraja giriyor. Meğer böyleymiş, derken yok öyle de değilmiş aslında şöyleymiş durumları biraz fazla kaçıyor ve nihayetinde Özlem Tekin’in canlandırdığı karakter daha da anlaşılmaz bir hale geliyor. 

Sihirbaz İskender (Cem Yılmaz) ve ortağı Maradona (Tuna Orhan) biraz para kazanabilme umuduyla Anadolu turnesine çıkarlar ama İskender’in eniştesinden ödünç aldıkları karavanın bir de hediyesi vardır: İskender’in karavanda yaşayan ve Çanakkale’ye gömülmek isteyen 

asker emeklisi babası Sait Tünaydın (Mazhar Alanson). Üçlüye evlenmek istemeyen bir gelin adayı da dahil olur kısa bir süre sonra. Kacak gelin Fatma’ya (Özlem Tekin) üç adam da yazılırlar kendi üsluplarınca. Ama en çok İskender abayı yakar. Gelinin ise kendi planları vardır. 

Babasına kendisini beğendirememiş ama aslında kendi kendisini de pek beğenmeyen, sevilmeye kurtlar gibi aç, çok da yaratıcı olamamış sihirbaz karakterinde Cem Yılmaz kusursuz bir performans sergiliyor. İskender’in hayranı, ortağı ve bazen de rakibi rolünde Tuna Orhan da bence muhteşem. Mazhar Alanson da iyi. Özlem Tekin’in ise daha önce belirttiğim gibi oynadığı karakterde sorunlar var. Aslında küçük rollerdeki bütün oyuncular da çok başarılılar. Kocaman kahkahalarla olmasa da “Hokkabaz’ güldürüyor da. Gözleri iyi görmediği halde göz boyamayı meslek edinmiş ama aslında gözleri birazcık ilgiyle kolayca boyanan kahramanlarıyla ‘Hokkabaz’ görülmeyi hak eden bir film. Gözlüksüzler de keyif alacaktır. 

‘Gezici’ festivalin ‘kalıcı’ anıları

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Gezici’ festivalin ‘kalıcı’ anıları 

Kars’ta düzenlenen Uluslararası Altın Kaz Film Festivali ve Avrupa Gezici Filmler Festivali dolu dolu geçti. Etkinliğe, bundan sonraki durakları Tiflis ve Bakü’de de başarılar diliyoruz. 

12. Avrupa Filmleri Festivali bünyesinde yapılan Uluslararası Altın Kaz Film Festivali’nin birincileri belli oldu. Altın Kaz’ı Özer Kızıltan’ın ‘Takva’sı kazanırken Gümüş Kaz’ı bir Danimarka, İsveç ortak yapımı olan Per Christensen’in yönettiği ‘Sabun Köpüğü’ aldı. ‘Sabun Köpüğü’ SİYAD’ın verdiği Bronz Kaz ödülünün de sahibi oldu. 

Festivale katılım büyüktü. Özellikle Türk filmlerinin galaları doldu taştı. Final bölümü Kars’ta geçen ‘Kader’i Karslılarla birlikte izlemek özellikle keyifliydi. Kars ‘Edirne’den Kars’a kadar’ sözcüklerinde de ifade edilen bir uzak diyar. Kars’a öyle kolay kolay gidilmiyor. Oysa Kars birçok açıdan enteresan, güzel ve tarihi dokusu olan bir kent. Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun kente katkıları da gerçekten etkileyici. Kale çevresindeki gecekondularda yaşayanların toplu konutlara transfer edilerek tarihi dokunun ortaya çıkarılması ve yoksul insanlara çok daha sağlıklı barınma olanağı sağlanması bunlardan biri. Tabii ki sinema severler için en önemlisi Gezici Festivalin merkezinin Kars’a alınması.

Bu yıl Kars 120 konuğun yanı sıra bir o kadar da sinema öğrencisini ve meraklısını ağırladı. Kısa filmler gösterildi, söyleşiler yapıldı, atölyeler (workshop) düzenlendi. Bu atölyelerden belki de en önemlisi ilkokul öğrencileriyle yapılan canlandırma filmleri atölyesiydi. Petra Dolleman’ın yönetiminde yapılan atölyede çocuklara kısacık da olsa ilk çizgi filmlerini yapma olanağı sağlandı. Diğer atölyelerde ise Tuncel Kurtiz oyunculuk, Zeki Demirkubuz yönetmenlik, Cahit Berkay ve Replikas film müzikleri, Leyla Özalp yapımcılık, Işıl Özgentürk senaryo yapımı üzerine öğrencilerle söyleşti. 

Festivalin geceleri de doluydu. Macar film ve müzik kolektifi Mediawave, Cahit Berkay ve Replikas konser veren topluluklar arasındaydı. Replikas’ın konserinde Altın Portakallı oyuncu Vildan Atasever de ‘İki Genç Kız’ filminin müziğinde vokal yaptı. Konuklar Sarıkamış, Ani ve Çıldır Gölü gezileriyle şımartıldı. Ayrıca ilk kez bir cirit oyunu izleme şansı da bulduk. Bu son gezi sırasında Hülya Koçyiğit’e halkın gösterdiği ilgi star gücünün ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gösterdi. Kısacası Kars’ta festival dolu dolu geçti. Gezici Festival’e bundan sonraki durakları Tiflis ve Bakü’de de başarılar diliyoruz. 

Kanlı Mesai

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Ekip’ çalışması! 

 Orijinal Adı: Severance Yönetmen: Christopher Smith Oyuncular. Danny Dyer, Laura Harris, Tim McInnerny Türü: Komedi – Korku Ülke: İngiltere 

‘KANLI Mesai’ baştan sona ilgiyle izlenen, bazen mide kaldıran, bazen güldüren ve bir miktar da düşündürmeyi başaran bir film. Bir silah şirketinin çalışanlarının, ‘ekip çalışması’ eğitimi için Macaristan’a gönderilmesinin öyküsü filmin anlattığı. Bunu yaparken şirketlerin ikiyüzlülüğü, ekip ruhu oluşturma faaliyetlerinin absürtlüğü, insancıl silah üretme fikrinin saçmalığı ve yeni kapitalistleşen eski sosyalist ülkelerin yaşadığı kaosa ve bu kaosun ürettiği canavarlıklara da değiniyor. İlgiye değer. 

Kader

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Karanlığın yüreğine yolculuk 

Yönetmen: Zeki Demirkubuz Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Müge Ulusoy Türü: Dram Ülke: Türkiye 

‘Kader’ filmi, karakterlerini ve seyircisini çok karanlık bir yerde, ‘pusulasız’ bırakıyor. 

Bekir (Ufuk Bayraktar), Uğur’u (Vildan Atasever) gördüğünde uykuyla uyanıklık arasındadır. Mantığın, henüz duygular üzerinde baskısını tam olarak inşa edememiş olduğu bir anda yasadığı bu karşılaşma, Bekir’in hayatının geri kalanını belirleyecektir. Uğur, Bekir’in zihninde mantığın toplumsal kaygıların etki edemediği bir yere yerleşir. Bekir, Uğur’a aşık olmuştur. Bu Uğur’un hem istediği hem istemediği bir şeydir. Uğur, belki can sıkıntısından, belki de sadece kendi egosunu tatmin etmek için Bekir’i baştan çıkarırken geleceğe yönelik bir beklenti içinde değildir. Onun zaten aşık olduğu birisi vardır: Hapisteki Zagor. 

‘Kader’ epik bir aşk öyküsü ama sonunda sevgililerin kavuştuğu, aşkın kişiyi yücelttiği türden bir aşk öyküsü değil. Aşağı inen bir sarmal gibi, bir girdap gibi kahramanlarını karanlığa çeken bir aşk öyküsü anlatıyor ‘Kader’. Bekir açıkça çıkarlarına aykırı, mantıksız bir biçimde davranır. Tek o değildir mantıksız davranan. Aşık olduğu kadın da benzer bir biçimde sevdiği adamın peşinde diyar diyar dolaşır, Bekir de peşlerinden sürüklenir. Herkes birbirine acı çektirir, birbirinin ve başkalarının hayatını mahveder. Kötünün gücü karşısında iyi başını kaldıracak fırsat bile bulamaz. Ama iyi nedir ki? Kim diyebilir ki insan her zaman çıkarları doğrultusunda rasyonel bir biçimde davranır? Bu yok edici aşkın alternatifinde de sıkıcı evlilikler, para kazanmak için yapılan bunaltıcı işler ve herkesin herkesi düzdüğü bir dünya vardır. 

Konuya geri dönelim. Zagor, hapisten çıkınca Uğur’un annesinin sevgilisi Cevat’ı öldürür. Cevat küçük bir çocuğa karşı yapılan haksızlığa karşı çıkarken kendi haksızca davranır, Zagor bu haksızlığa karşı çıkarken haksız davrananı, hak ettiğiyle orantısız, kabul edilemeyecek bir şiddetle cezalandırır. İyi niyetlerle başlanılan her eylem sonunda başlangıçtaki noktadan daha kötü bir yere varılmasına yol açar. Bu cinayetin ardından Uğur ve Zagor İzmir’e kaçar. Zagor yeni cinayetler işleyip tutuklanır. Uğur yine Bekir’in uykusunda çıkagelir ve ondan yardım ister. Artık evli birisi olmasına rağmen Bekir, hamile karısını bırakıp Uğur’un peşinde yollara düşer. Uğur da kentten kente sürgün edilen Zagor’un peşine. 

Kaybettikçe, fazlasını istemek 

Bekir ve Uğur kaderlerini başkalarına tabi kılmıştır. Uğur hiç olmazsa sevdiği adam tarafından sevildiğini bilir, Bekir’in durumu daha da vahimdir. Bir kumarbaz gibi, kaybettikçe, Uğur tarafından her defasında reddedildikçe daha da çok şeyi masaya sürer. Hep yenilir, her seferinde daha kötü yenilir. Bekir yaptığının yanlış olduğunun, kötü olduğunun bilincindedir ama karakterinin dışına çıkamaz. O karakteri oluşturan öğeler her neyseler değişmedikçe, ki değişmezler, belki ancak bilincine varılabilirler ve kabul edilerek etkisi altından kısmen çıkılabilirler, Bekir’in kaderini belirleyeceklerdir. Bekir böyle davranmaya, Uğur’a mecburdur. Uğur ise Zagor’a. İkisi de ailelerini acılar içinde bırakıp yollarına devam ederler. Kendileri de acıdan başka pek bir şey yaşayamazlar. Katlanılması zor, karanlık bir tablo bu. Zor mor, katlan ya da katlanma, bu böyle diyor Zeki Demirkubuz. İnsan ruhunun karanlığını önce itiraf edelim, bu kabul olmadan söylenen her şey, dağıtılan her umut boş diyor gibi. Bu kabulün ardından daha iyi bir noktaya gelip gelemeyeceğimiz ise meçhul. 

Ne Bekir ne de Uğur sıradan karakterler değiller; sıradan bir hayata uyum sağlayamayan insanlar ikisi de. Görünürde onlar için daha iyi olan, onlara yaşadıkları korkunç karanlıktan bile daha fazla acı veriyor. İkisi de evlilik deneyimini yaşıyorlar, çocuk sahibi oluyorlar ama bu ilişkilere bağlanamıyorlar. Televizyonlar karşısında yaşanan yabancılaşmış ilişkiler sürdürmek yerine mahvoluşlarına sebep olacağını içten içe bildikleri aşklarının peşinden bile isteye gidiyorlar. Ama bu açık ki sıradan bir davranış değil ve özdeşleşmek, sebep oldukları bunca acıdan sonra onları sevmek kolay değil. Hasta çocuğuna ilaç götürmeyi bile birinci önceliği yapmayan bir adamı nasıl severiz? Ama nefret de edemiyoruz. Ne onların engel tanımayan benmerkezciliği, ne de konformizmin riyakar ilişkileri iyi bir seçenek oluşturuyor. Öyleyse, imkansız bir durumla karşı karşıyayız. ‘Kader’e başkaldırmak lazım, ama nasıl? 

Bu yılın film rekoltesi, rekorluk 

Son bir yıl içinde çok iyi Türk filmleri izledik ve bence bu yılki rekoltesiyle Türk sineması dünyanın en iyi sineması konumunda. Bu çok iddialı bir laf ama ben hayatımda ilk defa böyle görüyorum, böyle hissediyorum. Ve bütün iyi Türk filmleri şu ya da bu şekilde kötülükle uğraşıyor. “Beş Vakit” ezelden ebede giden bir kötülüğün babadan oğula, anadan kıza aktarımını anlatıyordu, “İklimler” bir erkeğin ilişkilerindeki bencilliğine odaklanmıştı, “Eve Dönüş” kötülüğün politik yanına bakarken, sorumluluğu sadece iktidardakilere yüklemiyordu. Hiçbirinin aydınlık bir gelecek vaat ettiğini söyleyemeyiz. Bu dünyamızın da bir yansıması ama; bırakın adaletli insan ilişkilerine dayalı bir dünyanın elle tutulur bir olasılık olarak görünmesini, dünyamızın fiziksel olarak varlığını sürdürebileceğini, canlı hayatının, doğanın döngüsünün süreceğini bile söyleyemiyoruz. Hatta radikal bir şeyler yapılmazsa, sürmeyeceğini biliyoruz. Eski sosyalist ülkelerin filmlerine baktıkça ve onlardaki insanların nitelikleriyle karşılaştıkça sınıfsal ilişkilerin dönüştürülmesinin insanı dönüştürmekteki başarısızlığıyla da yüzleşiyoruz. Evet, bütün bunlar açıklanabilir, evet o ülkeler dünyanın geri kalanından soyutlanamaz ama tablo yine de iç karartıcı. O zaman insan umutsuz bir vaka mı? Bunu kabullenerek yaşamak mümkün ama çok acı. Ama ben bu filmleri yapan yönetmenlerimizin de bu kadar karanlık bir dünyada yaşadıklarını düşünmüyorum. Yoksa film yapmazlardı, herhalde… 

“Kader” başta Ufuk Bayraktar olmak üzere oyuncularının muhteşem performanslarıyla, diyaloglarının, mizansenlerinin küçük istisnalar dışında inandırıcılığıyla çok etkileyici bir film. Cannes’a, Venedik’e bu filmi kabul etmeyenlere aldırmayın, şu anda Inarritu’dan da Almodovar’dan da daha iyi bir yönetmen Zeki Demirkubuz. 

Ama “Kader” karakterlerini ve dolayısıyla seyircisini bütünüyle karanlık bir yerde pusulasız bırakıyor. Bu da hazmı zor bir gerçek. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com