Sudaki Kız

TARİH:  15 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Öykü adında bir su perisi 

Orijinal Adı: Lady in the Water Yönetmen: M. NightShyamalan Oyuncular: Paul Giamatti, B. Dallas Howard, Jeffrey Wright Türü: Korku-Gerilim Ülke: ABD

“Biraz naif, biraz fazla basit, biraz fazla metafizik olsa da Shyamalan’ın öyküleri kendilerini merakla izlettirirken yüreklerimize dokunmayı da başarıyor” 

Shyamalan her şeyden önce bir derdi olan bir sinemacı, Derdi olmayan birinin zaten sanatla uğraşmaması gerekir diyemiyoruz ne yazık ki çünkü piyasa öyleleriyle dolu. Ama derdi olmak insanı sanatçı yapmaya yetmiyor ve Shyamalan yüksek bir estetik düzey tutturmayı hemen hemen her filminde başararak da ayrıcalıklı bir yer ediniyor. Shyamalan’ın filmlerinde hep aynı tema var aslında: İnancını yitiren bir insan ya da insan grubunun bastırdıkları travmalarıyla yüzleşerek yeniden yaşama sarılacak, sevecek, iyileşecek gücü bulması/bulmaları. Bu yüzleşme sıradanın içindeki cevherin farkına varmak ve ondan destek almaktan da geçiyor. 

“Sudaki Kız’ın geçtiği mekân bir apartman bloğu. Bu sıradan apartman bloğunun sıradan havuzundan Story (Bryce Dallas Howard) yani ‘Öykü’ adında bir su perisi çıkarıyor Shyamalan. Ama öncesinde su perileriyle ilgili bir hikaye anlatıyor bize. Eskiden insanlar deniz kenarlarında su perileriyle içiçe yaşarlarmış. Su perileri insanlara yol gösterirlermiş. Zamanla insanlar iç bölgelere taşınmış, su perileriyle irtibatları kopmuş ve yol göstericilerini kaybettikleri için savaşlardan başlarını kaldıramaz hale gelmişler. İnsanlığın masumiyet çağını geride bırakışı apartmanın bakımından sorumlu Cleveland Heep’in (Paul Giamatti) kişisel tarihiyle paralellik taşıyor. Asıl mesleği doktorluk olan Cleveland bir saldırganın evine girip karısı ve çocuklarını öldürmesinden sonra apartman görevlisi olmuş. O sırada onların yanında olup onlara yardım edememiş olmasının suçluluk duygusuyla baş edemeyince geçmişiyle arasına bir duvar örmeye çalışmış. Cleveland yeniden başkalarıyla ilişki kurmayı, onlarla ortak bir an amaç doğrultusunda bir araya gelmeyi su perisine yardım ederken öğrenecektir. Sadece o değil, apartmanda yaşayan diğer insanların bir kısmı da. Hiç ders alamayan tek kişi ise her “öykü’yü bildiğini sanan ukala ve soğuk sinema eleştirmenidir. 

Yaşadığımız banal gerçeklikte nasıl büyük travmalar varsa aynı banal gerçeklikte insanı hayata bağlayacak şeyler de vardır diyor gibi Shyamalan. Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevher! Biraz naif, biraz fazla basit, biraz fazla metafizik olsa da Shyamalan’ın öyküleri kendilerini merakla izlettirirken yüreklerimize dokunmayı da başarıyor. 

Kırmızı Başlıklı Kurt

TARİH:  22 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Lolipop Orijinal Adı: Hard Candy Yönetmen: David Slade Oyuncular: Patrick Wilson, Ellen Page, Sandra Oh Türü: Gerilim-Dram Ülke: ABD 

”Lolipop” internet üzerinden ‘chat’leşme görüntüleriyle başlıyor. ‘Chat’leşenler buluştuklarında birinin 14 yaşında Hayley (Ellen Page) adında bir kız, diğerinin ise Jeff (Patrick Wilson) adında 30’unun üzerinde bir moda fotoğrafçısı olduğunu görüyoruz. Klasik bir pedofil hikâyesi gibi görünüyor her şey. 

Kız büyüklerin dünyasından, adam ise gençliğin zevklerinden ne kadar çok anladığını kanıtlamaya çalışıyor birbirlerine, Adamın evine gidiyorlar kızın ısrarı üzerine. Çünkü şarkıcı Goldfrapp’in konserinde kaydedilmiş bir mp3’e sahiptir adam ve kız da onu muhakkak dinlemek istemektedir. Doğrusu adam o kadar da tehlikeli gibi görünmemektedir. Kıza gelince, onun tehlikeli olduğunu niye düşünelim ki zaten? 

Ama birkaç içkiden sonra filmin sürpriz dönüşümü başlar. Adam kendinden geçer ve ayıldığında kendisini bir sandalyeye bağlanmış şekilde bulur. Kızın adama soracağı önemli soruları vardır. Adamın ise vereceği bir hesabı. 

‘Lolipop’ sürpriz dönüşümün yaşandığı noktaya kadar çok başarılı akan bir film. Hem pedofil, hem de olgun erkek meraklısı genç kız tiplemeleri ve bu ikilinin ilk buluşmalarının gerilim ve heyecanı çok iyi anlatılıyor. Ama filmin dönüşüm geçirdigi noktadan sonra yaşananlar bir türlü inandırıcı olamıyor. Hayley karakterinin kendisine neden böyle bir intikam misyonu seçtiğini, bazı bilgilere nasıl ulaştığını anlayamıyoruz. Ama Patrick Wilson ve özellikle Ellen Page’in başanlı oyunculuğuyla ve gerilimi ayakta tutmayı başarmasıyla film kendisini izlettiriyor. Yine de geriye kalan hafif bir mide bulantısından başka bir şey olmuyor. 

Altın Portakal’ın Altın Dilimleri

TARİH:  23 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Cüneyt Cebenoyan, bu akşam sona erecek Altın Portakal Film Festivali’nin ses getiren yerli ve yabancı filmlerine yakından bakıyor. 

Açılış Gecesi’nde Yılmaz Erdoğan’ın tek kişilik şovu keyifliydi. Erdoğan konuşmasında geçen yılki jüri deneyimini, Hollywood’a gidişini vs tatlı tatlı ama eleştirilerini de katarak anlattı. 

Tabii açılışın yıldızı Faye Dunaway’di ve Erdoğan ona da her fırsatta ‘sataşmayı ihmal’ etmedi. Bu yılki organizasyon geçen yıla göre sanki biraz daha sorunlu. Kimileri festival kartlarını almakta sorun yaşadılar, festival kataloğu geç ulaştı, basın odası geç açıldı vs. Ama en ciddi şikâyet yönetmenlerden geldi. Yarışmadaki Türk filmlerinin gösterildiği salonun projeksiyonu sorunluydu. ‘Kader’in yönetmeni Zeki Demirkubuz bu filme çok para harcadığını söyledi ve emeklerinin karşılığını perdede göremediğinden yakındı. Sesteki aksaklıkların yanı sıra görüntüde filmin çekildiği formata uygun değildi. Demirkubuz festivalde öncelikle bu konuya para harcanması gerektiğinin altını çizdi. ‘Eve Dönüş’ filminin yönetmeni Ömer Uğur da aynı konudaki şikâyetlerini film başlamadan söyledi. Seyirciden projeksiyondan kaynaklanabilecek sorunlardan dolayı özür dileyen Uğur, festival yönetiminin de kendilerinden özür dilemesini beklediğini belirtti. Antalya Atatürk Kültür Merkezi’nin rahatsız koltukları dahil bir yenilenmeye ihtiyacı olduğu açık. Ama sonuç olarak (fırtınada yaşananları dışarıda tutarak) festival başarılı geçiyor ve Türk filmlerinin kalitesi seyirciyi memnun ediyor. Ayrıca bu yıl seyirci sayısında belirgin bir artış var. 

YABANCI FİLMLER 

Bükreş’in Doğusu

Katalogla ilgili bir soruna örnek. Film katalogda var ama bulmak için detektiflik yapmak gerekiyor çünkü adı farklı girilmiş. “Bükreş’in Doğusu” Romanya’da Çavuşescu rejimi yıkılırken küçük bir kentte neler olduğunu sorgulayan bir televizyon programını merkezine alıyor ve çok başarılı bir toplum portresi çiziyor. Televizyon kanalının sahibi ve programın yapımcısı ‘Bizim kentimizde devrim oldu mu?’ sorusunu soruyor konuklarına. Yani rejimin çöktüğü belli olmadan önce başkaldıran kimse var mıydı yoksa insanlar sokaklara Çavuşescu’nun düşüşü kesinlik kazandıktan sonra mı dökülmüştü? Yalanlar, ikiyüzlülükler, sosyalist dönemin iyi yerlere konuşlanmış bürokratlarının sonradan da nasıl başarılı kapitalistlere dönüştükleri ironik bir dille ve son derece kısıtlı bir bütçeyle bu kadar anlatılabilir. 

Kağıt Mavi Olacak 

Yine Romanya’dan ve yine devrim’e, yani Çavuşescu rejiminin çöküşüne dair bir film. Bu kez olaylar tam da rejimin çökmekte olduğu ve kim kime dumduma bir ortamda geçiyor. Milis kuvvetleri içinde yer alan genç bir asker birliğini terk edip direnişçilere katılıyor. Ama hain zannediliyor ve esir alınıyor. 

Komutanı ise ikilem içinde, hem görevine sadık kalmak ve başını belaya sokmamak istiyor hem de rejimi gönülden savunamıyor. Film iki tarafa da mesafeli bir bakışla bakıyor ve kaybedenlerin ne yazık ki hep idealistler olduğunu gösteriyor. Romanya sineması anlaşılan güçlü bir çıkış içinde. 

Kış Vakti 

İşçi olmaktan çok beat kuşağının bir üyesine benzeyen bir kahramanı var ‘Kış Vakti’nin. Çalışmayı sevmeyen sorumsuz kahramanımız yeni geldiği kentte, kocası iş bulmak için şehri terk ettiği için kızıyla birlikte yalnız yaşayan bir kadınla tanışıyor. “Koca’nın öldüğü haberi gelince serbest kalan kadınla da evleniyor. Ama karakter kolay değişen bir şey değil ve kahramanımız işinde dikiş tutturmayınca kadın için tarih tekerrür edecek gibi gözüküyor. Filmin kadını hemen hemen hiç odağına almayışı ve çiftin ilişkisini geçiştirişi en büyük kusuru. Ama ‘Kış Vakti’ yine de eli yüzü düzgün sayılabilecek bir film. 

İşgal Altında 

Katalogda okuduklarımdan Vietnam Savaşı’nın halkta yarattığı travmayla ve güncel göndermeler içerebileceği kanısıyla filme gittim ve bu uğurda iki Türk filmini (‘Araf’ ve ‘İki Süper Film Birden’i) pas geçtim. Karşıma ABD yanlısı bir film çıktı. 

Filmin Amerikan işbirlikçisi kahramanı kendisini tutuklayan gerillalara ‘özgürlük’ konusunda ders verirken çıkış kapısına yönelmiştim bile. Filmin yönetmeni Vietnamlı bir ad taşıyor ama nerede doğup büyüdüğüyle ilgili bir bilgi katalogda yok. 

Ölesiye Aşk 

Fransa’nın cinsel konularda en geniş mezhepli ülkelerden biri olduğu düşünülür. Ama kazın ayağı pek öyle değil. Bir kampingde orta yaşı aşmış evli bir adamla genç bir kız birbirlerine aşık olunca Fransa’nın tutucu yüzüyle karşılaşıyorlar. Gerçek bir olaydan yola çıkan film yakında sinemalarımıza gelecek. 

YERLİ FİLMLER 

Aura 

Aura’nın başta adı bir sorun. Ne anlama geldiğini sadece seyircilerin çoğu değil ne yazık ki filmin başrol oyuncusu da bilmiyor. Filmde Haydar karakterini oynayan Gani Rüzgar Şavata ‘aura’nın ‘aşktan da öte bir aşk’ demek olduğunu söyledi ama sözlüklerde böyle yazmıyor. Yaratıcı bir yorum deyip geçelim ama filmin tek sorunu bu olsa keşke. ‘Romeo ve Jülyet hikayesi yine karşımızda. Yezidi bir kızla Alevi bir erkeğin aşkı konumuz. Erkeğin cemaatiyle yaşadığı tek sorun sevdiği kız değil, abisinin işlediği bir suçu da üstlendiği için cemaatten dışlanması söz konusu. Kızın ölümcül bir hastalığı var ve bir gece krize giriyor. Adam kızı hastane ye taşırken müze soyguncularıyla karşılaşıyor. Biraz aşk, biraz ölüm kültleştirmesi (Yılmaz Güney’i çağrıştırıyor), biraz müze soygunu gibi bir güncel hikaye ama hiç biri olmamış. 

Kader 

Zeki Demirkubuz’un ‘Masumiyet’teki meşhur monoloğunun filmleşmiş hali. Oyuncular başta Ufuk Bayraktar olmak üzere çok başarılı. Aşk ve delilik neredeyse özdeşleşiyor filmde. Zeki Demirkubuz’un yönetmenliği çok iyi. Seyirciyi alıyor ve orta sınıf esnaf dünyasının, pavyon hayatının, gündelik şiddetin ortasına bırakıyor. Demirkubuz’un tasvir ettiği dünya o kadar tatsız, o kadar ikiyüzlü, o kadar sevgisiz ki filmin aşıklarının takıntılı ve hastalıklı aşkları asil bir nitelik kazanıyor. ‘Kader’ hem hayranlık uyandıran hem de sevmekte zorluk çekilebilecek bir film. Bence jürinin tercihi ‘Kader’ olacak.

Cenneti beklerken 

‘Cenneti Beklerken’i seyredenler ikiye ayrılmış gibi görünüyor. Filmin görselliğine, çok katmanlılığına hayran olanlar ve ‘peki ama bu film ne anlattı?’ diyenler. Derviş Zaim ilk filmi ‘Tabutta Rövaşata’nın yalınlığını çoktan terk etti. Bu filmde doğu batı gerilimi ve iki dünya görüşünün, iki estetik anlayışının etkileşimi ve çatışması; iktidar-sanat/sanatçı ilişkileri, oğul kaybı teması, istemediği bir işi yapmak zorunda kalan bir adamın dramı ve daha birçok şey var. Zaim’in entelektüel derinliği ve minyatürden yola çıkarak bir estetik kurma çabası hayranlık verici. Ama ‘Cenneti Beklerken’in dramatik belkemiği zayıf ya da bana göre değil. Ama önemli bir çalışma olduğunu herkes teslim edecektir. 

Eve dönüş 

Büyük erdemleri ve önemli kusurları olan bir film. Filmin başlangıç bölümü (şöyle 15-20 dakikalık bir bölümü sanırım) ciddi bir hayal kırıklığıydı. Diyaloglar, oyunculuklar çok aksıyordu. Ama sonra film bizi avucunun içine almayı başardı ve sonunda pozitif bir duyguyla sinemayı terk ettik. Sıradan, apolitik bir işçinin bir ihbar sonucu tutuklanıp işkenceye alınmasını ve hayatının kaymasını anlatıyor “Eve Dönüş”. 

Dönem 12 Eylül’ün hemen öncesi ve sonrası. Doğrusu halkımızın kötülüğü bu filmde bana mesela ‘Kader’dekinden daha fazla dokundu. (Şimdi ‘halkın gazetesi’nde bunu yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama!) Haksız yere bile olsa düşene bir tekme daha atanlar, devrim yolunda başkalarını harcayabilen solcular, hepsi var. Ama işkenceye sonuna kadar direnenler de var. 12 Eylül’e bodoslama dalan, cuntacıları hak ettikleri yere koyan ve sonuç itibarıyla içimize su serpen bir film ‘Eve Dönüş’. Onlar hala saygın konumlarını koruyorlar ve daha çok sayıda ‘Eve Dönüşler’e ihtiyacımız var. 

İklimler 

Nuri Bilge Ceylan’ın heyecanla beklediğimiz filmi doğrusu tatmin etti. Ceylan kötülüğün özellikle de kendi ruhunun kötülüğünün hesabını filmlerde yapıyor. Ama bu Ceylan’a özgü bir kötülük değil. Filminin kahramanları çok da uzağımızda değil, birçoğumuz için aynaya bakmak yeter. Atomize olmuş, kendi egosunu tatmin emekten başka bir şey düşünmeyen entelektüeller, yürümeyen ilişkiler, bencillikler, bencillikler, bencillikler. Ama en çok da erkek bencilliği. Ceylan filmlerinde hep kendisine ve yakın çevresine bakıyor ve bildiğini iyi anlattığı için bunda bir sorun da yok. Ceylan sineması için değil ama bütün bir 12 Eylül sonrası entelektüel kuşağı için dileğim biraz kabuklarından çıkabilmeleri. Çıkabilmemiz. “İklimler” sonuç olarak oldukça iyi bir film. 

Takva 

“Takva”yı beğenenler ve iddialı görenler çoğunlukta ama onlara katılmıyorum. “Takva” gerçekten de iyi başlıyor. Dünyevi arzularını bastırıp kendini dine adamış bir adamın dönüşümünü anlatıyor film. Ama filmin kahramanı bağlı olduğu tarikatın muhasebeceliğine ya da tahsildarlığına getirildikten sonra çelişkiler yaşamaya başlıyor. Tarikat için kira geliri toplamak, ahlaki ve dinsel duygularıyla çelişen durumlar yaşamasına neden oluyor. 

Ayrıca yeni konumu ona bir anlamda sınıf atlatıyor. Buraya kadar iyi ama kahramanımızın düşüşü çok hızlı gerçekleşiyor. Rüya sahnelerinin filmin estetiğine uymaması, düşüncelerin fazla geveze biçimde anlatılması ve hatta zikir sahnelerinin turistik kokusu filmi zedeliyor. Reha Erdem ‘Kaç Para Kaç’la benzer bir dönüşüm geçiren bir karakteri ele almış ve daha iyi bir film yapmıştı. 

Festivalin en iyi filmi hangisi derseniz tek bir filmle yanıt veremiyorum. ‘Kader’. ‘İklimler’ ve ‘Eve Dönüş’ en iyileriydi. Ama ipi ö‘Kader’ göğüsler derim, kim kazanacak derseniz. 

Davetsiz Gelen

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Her şey dahil’ korku filmi 

Orijinal Adı: The Reeker Yönetmen: Dave Payne Oyuncular: Devon Gummersall, Tina İllmann, Scott Whyte Tür: Korku Ülke: ABD 

UZAK ve sessiz bir oto yol, açıklanamaz bir şekilde kapandığında, beş öğrenci kendilerini çölün ortasında buluverir. Yeni şartların eğlencelerini bozmasına izin vermeyen gençler, ister istemez lânetli varlıklar tarafından rahatsız edileceklerdir. 

Otelde akşam yemeği sırasında tanıştıkları bir yabancı, karısının kayıp olduğunu ve en büyük korkularının gerçek olduğunu anlatır. O da ölü insanlar görmüştür. Cinayet kurbanlarından biri, karısını alarak karanlık bir gücün yardımı ile ortadan kaybolmuştur… 

Gözleri görmeyen, fakat duyuları son derece güçlü bir öğrencinin yardımı ile geceyi hayatta kalmaya çalışarak geçirmeye karar verirler. 

Sen, Ben ve Dupree

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Daima genç kalanlar 

Orijinal Adı: You, Me and Dupree Yönetmen: Anthony Russo , Joe Russo Oyuncular: Owen Wilson, Kate Hudson, Matt Dillon Türü: Komedi Ülke: ABD 

Owen Wilson gerçek hayatta nasıl biri bilemeyiz ama sinemada kendisine bir tür Peter Pan kimliği edindi. Canlandırdığı tipler hep benzer bir yapıda yani olgunlaşmayı reddeden, yeni yetme özelliklerini koruyan adam çocukları oynuyor Wilson. Filmin adındaki Dupree de o. 

Bu kez Davetsiz Çapkınlar’daki gibi düğünlere duhul etmenin ötesine geçip arkadaşı Carl’ın (Matt Dillon) evliliğinin içine yerleşiyor. Carl’la Molly henüz evlenmişken, Dupree’yi kucaklarında buluyorlar çünkü evsiz, işsiz ve arabasız kalan arkadaşının barlarda sabahlamasına gönlü elvermiyor Carl’ın. Dupree her türlü rahatsızlığı veriyor evli çifte. Carl’ın zaten bir de kendisini damat olarak kabullenemeyen ve aynı zamanda işte patronu olan bir kayınpederi (Michael Douglas) var. Bir de kayınpeder Dupree’yi Carl’dan daha sempatik bulmaz mı? Zaten Dupree’nin karısında gözü olduğunu düşünen Carl zıvanadan çıkar ve fakat Dupree muazzam bir dönüşüm geçirip karısının kalbinde taht kurmuştur bile. İşler bakalım nasıl düzelecektir… 

‘Sen, Ben ve Dupree’ zaman zaman eğlenceli oluyor ama bir bütün olarak başarılı bir film değil. Bira içip, maç seyreden ve dolayısıyla karılarını kızdıran erkekler, kıskanç kayınpeder hepsi fazlasıyla bildik. Dupree’nin mucizevi dönüşümü ise hiç inandırıcı değil. Hele finalde sistem dışı kalmaya mahkum görünen ve bu haliyle sevimli olan Dupree’yi bir de yaşam guru’su yapmıyor mu film, ağzımızın tadı işte o an tamamen kaçıyor. 

13

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

13’e daha kaç var? 

Orijinal Adı: Tzameti Yönetmen: Gela Babluani Oyuncular: George Babluani, Philippe Pascalt Bongard Türü Gerilim Ülke: Fransa – Gürcistan

Filmin adı baştan hayırlı bir final vaat etmiyor ve film bu vaadini tutuyor. Göçmen bir işçi tamirat işleriyle uğraştığı evde bazı konuşmalara şahit oluyor. Büyük bir paranın söz konusu olduğu bir iş vardır. Ev sahibi yüksek dozda morfinden ölünce ve kendisine bu durumda ödeme yapılmayacağını öğrenince genç işçi ev sahibine gelen mektubu çalar ve onun yerini alır. Neyle karşılaşacağını bilmeden söz konusu işin parçası haline gelir. Ama iş beklendiği gibi hayırlı bir iş değildir. Filmin sürprizlerini açık etmeden daha fazla bir şey yazmak zor. Filmin, sıkılan zenginlerin insan hayatına verdiği değer üzerine bir şeyler söylediği, sınıfsal bir eleştirisi olduğunu söyleyenler var. Bana biraz zorlama gözüküyor bu yorumlar. Filmin kahramanlarının içinde bulunduğu ortam, yapılan ‘iş’ bu yorumlara kapı açsa da filmin tek derdi stilize bir gerilim filmi olmak. Bunu da başarıyla yapamıyor ve kısa süresine rağmen ne zaman bitecek diye saatlerimize baktırıyor. 

Dünya Ticaret Merkezi

TARİH:  29 Eylül 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Dünya Propaganda Merkezi’ne buyrun 

Orijinal Adı: World Trade Center Yönetmen: Oliver Stone Oyuncular: Nicolas Cage, Michael Pena, Maria Bello Türü: Dram, Macera Ülke: ABD 

Son derece politik bir konuda politik olmayan bir film yapmak mümkün mü? Oliver Stone’a göre 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi’nin enkazı altında kalan iki insanın öyküsünde politik bir şey yok. Oliver Stone’a göre dedik ama yönetmen New York Times’a verdiği bir demeçte ‘bu film politik değil’ mantra’sının (sürekli tekrarlanan sözcükler) kendisine verildiğini söylemiş. Stone’un ‘Büyük İskender’ felaketinden sonra kendisine verilenlere itiraz edebilecek bir konumu yok. Bu filmi çekmesine izin verilmesi bile onun için artık bir lütuf. Kısacası komplo teorilerinin üstadı artık süt dökmüş kedi gibi.

‘Dünya Ticaret Merkezi’ndeki hikaye kendisini çevreleyen bağlamı olmasa gerçekten de bir yere kadar felakete uğramış iki adamın, onların ailelerinin ve onları kurtarmaya çalışanların öyküsü olarak görülebilir. Ama filme hakim olan duygu, saldırıya karşı beraberlik ve dayanışma olunca, o saldırının öncesi ve sonrası da gündeme gelmek zorundadır. Yoksa filmde bir ara televizyon ekranında görünüp “Büyük milletimizin kararlılığı sınanmaktadır ama kimse hayale kapılmasın, bu sınavı başarıyla geçeceğiz” diyen Bush’un sözleri onaylanmış olur. Bush’un başarıdan ne anladığını gördük, görüyoruz. DTM’de ölen üç bin masum insan bahane edilerek Irak ve Afganistan işgal edildi, yüz binlerce Arap ve Iraklı öldürüldü ya da ölmesine neden olacak koşullar oluşturuldu. Ayrıca 11 Eylül saldırılarının da Bush yönetiminin (en azından) aymazlığı olmasa engellenebileceği söyleniyor. Bunlar yaşanmışken sadece Amerikan ulusunun saldırı karşısında dayanışmasından söz etmek, 11 Eylül sonrasındaki Amerikan politikalarına destek vermek demektir. Kaldı ki filmde bir deniz piyadesi tipi var ki, cisminde neo-con’ların temsil ettiği, yücelttiği herşeyi barındırıyor ve bu piyade olumlu bir tip olarak çiziliyor. Film bittiğinde bu şahsın Irak’ta iki dönem askerlik yaptığı da belirtiliyor. Bize de “yuh artık” demek düşüyor. 

Gecenin Sesi

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aldatan yürek II 

Orijinal Adı: The Night Listener Yönetmen: Patrick Stettner Oyuncular: Robin Williams, Toni Collette, Joe Morton Türü: Suç-Dram-Gerilim Ülke: ABD 

Geçtiğimiz yıl Asia Argento’nun ‘Aldatan Yürek’ adlı filminde J.T. Leroy adlı bir çocuğun gerçek olduğunu sandığımız hayat hikayesini izlemiştik. Kısa bir süre sonra J. T. Leroy’un uydurma biri olduğu ortaya çıktı, herkes gibi Argento da aldanmıştı. Gecenin Sesi’nin bu ‘ger çek’ öyküye çok benzer bir konusu var. Radyo programcısı Gabriel (Robin Williams) sevgilisi Jess (Bobby Cannavale) tarafından terk edilir. Gabriel’e o sıralarda değerlendirmesi için 14 yaşında Pete Logand adlı bir erkek çocuğun yazdığı otobiyografi verilir. Gabriel ailesinin cinsel tacizine uğrayan bu çocuğun öyküsünden çok etkilenir. Pete, AIDS hastasıdır, tıpkı Gabriel’i terk eden sevgilisi Jess gibi. Artık sağlıklı bir görünümü olan Jess, Ga riel’i Pete’le telefonda konuşurken duyar ve bir şeye dikkat çeker: Pete ve onu evlat edinen Donna (Toni Collette) adlı kadının sesleri çok benzemektedir. Pete gerçekten var mıdır yoksa Donna’nın yarattığı bir karakter midir? Gabriel duymak istediği şeyleri mi duymaktadır; dinleyicilerine keyifle anlatabileceği bir malzeme bulmanın sevinciyle kuşkuyla bakması gereken bir duruma kolayca inanmış mıdır? Donna nasıl biridir? İlgi ihtiyacını patolojik bir biçimde yalan söyleyerek sağlayan hasta bir ruh mudur? 

Filmin konusu doğrusu oldukça ilginç. Robin Williams belki de en iyi oyunculuklarından birini sergiliyor. Ama ‘Gecenin Sesi’ yine de tatmin etmiyor. Filmin en ilginç karakteri olan Donna hakkında o kadar çok şey karanlıkta kalıyor ki ancak filmin bir devamı çekilirse tatmin olabileceğiz. 

İki Kız

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kızlar 2 Erkekler 0 

Orijinal Adı: Meurtrieres Yönetmen: Patrick Grandperret Oyuncular: Hande kodja, Celine Sallette, Gianni Giardinelli Türü: Suç-Dram Ülke: Fransa 

2 Kız filmin kahramanlarından Lizzy’nin (Celine Sallette) kanlar için de yolda yürüyen görüntüsüyle başlıyor. KIsa süre sonra diğer kız Nina’yla (Hande Kodja) da karşılaşıyoruz. Nina’nın elinde tuttuğu bıçak ve filmin orijinal adı (katil kadınlar) işlenen cinayete işaret ediyor. Burda flashback’le bu noktaya nasıl gelindiğini öğreniyoruz. Nina babasını kaybettikten sonra yollara düşüyor. Kendisini arabasına alan lezbiyen bir kadının ailesinin otelinde çalışmaya başlıyor. Çevredeki herkes erkek, kadın Nina’dan cinsel anlamda yararlanmaya çalışıyor. Nina bir depresyon krizinin ardından psikiyatri kliniğine gönderiliyor. Burada erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunlardan dolayı intihar teşebbüsünde bulunan Lizzy’yle tanışıyor. Ve iki kız klinikten kaçıp yollara düşüyorlar. Onları acımasız bir dünya bekliyor. Beş parasız yapabilecekleri fazla bir şey yok zaten. Bir ara fahişelik yapmak gündemlerine gelse de cayıyorlar sonunda. Ve biriken öfkeleri bizi baştaki sahneye getiriyor. 

‘2 Kız’ bir parça ‘Thelma ve Louise’i hatırlatıyor. Ama karakterlerin iyi işlendiğini söylemek zor. İki kızın psikiyatri kliniğine düşmeleri de abartılı gözüküyor. Yine de film iki başrol oyuncusu, anne tarafından Türk Hande Kodja ve Celine Sallette’in hatırına izlenebilir. Filmin Cannes’da Monte Hellman’ın özel ödülünü aldığını da belirtelim. 

Şeytan Marka Giyer

TARİH:  6 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Burjuvazinin yüzeysel çekiciliği 

Orijinal Adı: The Devil Wears Prada Yönetmen: David Frankel Oyuncular: Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt Türü: Komedi-Dram Ülke: ABD 

Meryl Streep ve Anne Hathaway ile zenginleşen Şeytan Marka Giyer filmi, bütün yüzeyselliğine karşın, keyifle izlenen bir ‘dikiz’lik sayılabilir. 

Bakmayın ‘Şeytan Marka Giyer’in moda endüstrisini eleştirir gibi gözükmesine. Filmin asıl derdi bu prıltılı dünyanın cazibesinden sonuna kadar yararlanmak. Güzel kadınları çok güzel giysiler içinde izlemek keyifli bir şey tabii ki. O güzel giysilere sahip olmak için büyük paraları gözden çıkarmak gerekir ki buna gücü yetenlerin sayısı çok sınırlıdır. Çoğunluk için yapılacak tek şey sinemada, dergi ya da Fashion TV gibi televizyon kanallarında moda endüstrisinin ürünlerini ve top modelleri seyredip iç geçirmekten ibaret. Giyim kuşam herkes için önemli. Kurulu düzenin değerlerini karşısına alan punk’ın dış görünümü bile bir modacının (Vivienne Westwood) dükkanında tasarlanmıştı. Filmde ‘şeytan Prada giyer’ken, 70’lerin devrimcisi de belirli bir markası olmasa da illa ki parka giyiyordu. Dolayısıyla ‘moda’yı bir kalemde silip atmak saçma bir şey olur. Ama bu haliyle moda özellikle de “haute couture’ sınıfsa farkları vurgulayan ve destekleyen, gösteriş ve gösteriyi her şeyin üzerinde tutan güzellik normları empoze eden olumsuz bir rol üstlenmiş durumda.

‘Şeytan…’ genç ve güzel Andy’nin (Anne Hathaway) ‘Runaway’ adlı moda dergisine girişi, orada başarıya ulaşması ve sonra özüne dönmesinin hikayesini anlatıyor. Anne’in patronu yani filmin adındaki şeytan ise derginin editörü Miranda Priestly (Meryl Streep). Miranda dehşet bir yaratık; hırslı, acımasız bir diktatör. Andy’nin ise modayla alakası yok, asıl amacı New Yorker’ gibi bir edebiyat dergisinde iş bulmak; Runaway de çalışmayı kendisine kapılar açacak bir ara aşama olarak görüyor. Ama Andy’nin her şeyiyle oraya ait olması gerekiyor eğer işini kaybetmek istemiyorsa. Bu da önce giysilerini değiştirmekten, sonra da Miranda’nın kölesi olmaktan geçiyor. Bu yolda ona mihmandarlığı derginin önemli adamlarından Nigel (Stanley Tucci) yapıyor. Andy başarıya adım adım yaklaşırken sevgilisi ve arkadaş çevresiyle ilişkileri bozuluyor. Fakat bu arkadaş çevresi ve sevgili filmde çok yüzeysel bir rol alıyor. Asıl romans Andy’yle Miranda arasında yaşanan. 

Evet, film Miranda’nın acımasızlığını gösteriyor; evet, bu iş dünyasında aşka yer olmadığını ama ayak oyunlarının belirleyici öneme sahip olduğunu vurguluyor ama yine de bu dünyaya hayranlıkla bakmayı sürdürüyor. Filmsanki sıradan insana ”moda dünyası pırıltılı bir yer ama orada gerçek mutluluk yok, dolayısıyla durumunuzdan çok da şikâyet etmeyin, sahip olduklarınızla yetinin” der gibi. Zaten bu sektörde yer almak için can attığı filmde sıklıkla söylenen milyonlarca kızın moda dünyasında istihdam edilme şansları yok. Herkes kendi evine, kısacası. Bize de bu pırıltılı dünyayı dikizlemek düşüyor. Kendimle çeliştiğimi bilerek söylemek gerekirse, ben bu dikizden keyif aldım. Streep ve Tucci çok iyiler, Hathaway ise şık giysiler içinde çok çekici. Film bütün yüzeyselliğine rağmen keyifle izleniyor. Moda dünyası da buna dair değil mi zaten? 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com