Dönüş

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınların kentinden 

Orijinal Adı: Volver Yönetmen: Pedro Almodovar, Oyuncular: Penelope Cruz, Carmen Maura, Lola Dueñas Türü: Komedi-Dram Ülke: İspanya 

Almodovar sineması Franco rejiminin ahlakçı, baskıcı dünyasına bir başkaldırı niteliği de taşıyordu, ilk çıktığında. Franco rejimi cinselliği o kadar bastırmıştı ki, gazetelerin spor sayfaların boksörlerin fotoğrafları bile, belden yukarları çıplak olduğu için sansürleniyordu. Almodovar en marjinal cinsel eğilimleri normalleştiren, tutucu orta sınıflara kabul ettiren filmler yaparak Franco’nun kültürel mirasını reddetti. Şimdi karşımıza cinsellik karşıtı bir filmle çıkması doğrusu şaşırtıcı ve hayal kırıcı. 

‘Dönüş’te kadınlar kendi kendilerine yeterli varlıklar olarak kutsanıyorlar. Erkekler diyebileceğimiz bir grup zaten filmde yok. Erkekleri temsil edenler cinsel tacizciler ve tecavüzcülerden ibaret, onlar da zaten kadınlar tarafından yakılarak ya da bıçaklanarak ortadan kaldırılıyorlar. Onlar ortadan kalkınca da sorunlar da ortadan kalkıyor. Filmin geçtiği La Mancha’nın kadınları seksiler ama sekse ihtiyaçları yok. 

Bir tek (mesleğinden ötürü bir dışlanmaya maruz kaldığına şahit olmadığımız) kasabanın fahişesinin para kazanmak için sekse ihtiyacı var o kadar. Ensest, pedofili, tecavüz, ve cinayetler sonuçta sabun köpüğü kadar hafif bir filmin malzemeleri olarak varlar. Babası olduğunu düşündüğü adamı öldüren bir genç kız mesela bir iki yutkunma dışında bir travma yaşamıyor. Bu da böyle bir masal işte deyip geçmek lazım belki de ama olmuyor, diyemiyorum. Bu uyduruk hikâyenin bir kıssadan hissesi var da ben mi kaçırdım? Ortada şahane oyunculuklara malzeme verecek karakterler var da ben mi göremedim? Hiçbir yere varmayan, birbirinden kopuk sekanslarda nasıl bir kurgusal güzellik var? Hani meşhur bir söz vardır, eğer filmde bir tabanca gösteriliyorsa onun bir aşamada patlaması gerekir’ diye. Bu filmde böyle bir sürü patlamayan silah var. Bir de ‘müthiş emici kağıt havlu’ ya da ‘paslanmaz çelik mutfak bıçağı’ reklamı estetiğinde planlar. Niye bunca ödül (Cannes’da ‘en iyi senaryo’ ve ‘en iyi kadın oyuncular’, FIPRESCI’den ‘yılın en iyi filmi’ vb), niye bunca övgü, anlamıyorum. Almodovar’ın göklere çıkarılan olgunluk dönemi ürünleri olarak tabir edilen son dört filmini de ikişer kez izledim. “Konuş Onunla’yı çok sevdiğim için, diğer üçünü ise bu filmlerde bu kadar övecek ne buldular, ilk seyredişte yakalayamadım mı acaba?’ diyerek. 

‘Dönüş’ün kadınları iyi anlattığı söylenenler arasında. Hayır, anlatmıyor, klasik kadınlığa övgü düzüyor o kadar. Bir yandan da kadın cinselliğini sadece bakılık bir düzeye indirgiyor. Erkekler ise gölge etmesinler yeter, onlardan başka ihsana gerek yok zaten. Filmin espri düzeyi de Gazanfer Özcan’dan kellice. E, bu kadar konuşmak fazla bile ‘Dönüş’e. 

Lanetli Ada

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanetli yeniden çevrim 

 Orijinal Adı: The Wicker Man Yönetmen: Neil La Bute Oyuncular: Nicolas Cage, Ellen Burstyn, Kate Beahan Türü: Dram – Macera – Gerilim Ülke: Almanya, ABD 

Dört yıl kadar önce ‘Wicker Man’in 1974  tarihli orijinal versiyonunu ‘Gizemli Ada’ adıyla İstanbul Film Festivali’nde izlemiştik. Doğrusu o yıllarda söz konusu filmin dvd’si yayımlanmıştı ve pop kültürü içinde bir ‘Wicker Man’dir gidiyordu. Sevdiğim gruplardan Pulp’ın son albümünde ‘Wicker Man’ diye bir şarkı vardı ve filmin müziğinin folk müziği üzerinde büyük etkisi olduğu kabul ediliyordu. 

Filmin kült statüsüne erişmesinde orijinal kopyasının kaybolup yeniden ortaya çıkması da rol oynamıştı. Fakat orijinal filmin kendisi bile benim için bir hayal kırıklığı oldu. Hal böyleyken şimdi artık finalini de bildiğim bu ikinci yapım iyiden iyiye tatsız geldi. Üstelik bu filmde açıklanmayan, havada duran şeyler de var. 

Orijinal film paganizmle Hıristiyanlığı karşılaştırıyor ve çok da Hıristiyan bir tavır almıyordu. ‘Lanetli Ada’da ise ada halkına cadılık da atfedilmiş ve halkın sempatik yanları (sekse daha doğal ve özgür yaklaşımları gibi) törpülenmiş. Dolayısıyla bu garip pagan topluluktan geriye sadece Kötülük kalmış. Hıristiyanlığı sorgulamanın filan da dolayısıyla bir gereği yok. ‘Lanetli Ada’ sonuç olarak pagan bir topluluğun ortasına düşmüş bir polisin az buçuk gerilimli, bir miktar korkunç öyküsü olarak başarısız bir noktada duruyor. ‘Dönüş’ten sonra ‘Lanetli Ada’da da erkeklerin benzer bir kadere mahkûm oluşu haftanın ilginç bir yanı. 

HAYATIMIZI DEĞİŞTİREN FİLMLER 1995-2005

TARİH:  28 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Atilla Dorsay’ın yeni kitabı, tam 800 film içeriyor. Dorsay daha önce de ‘Hayatımızı Değiştiren Filmler’ adlı bir kitap yayımlamış ama o bir önceki 10 yıllık dönemi yani 1985-1995 arasını kapsıyordu. Yeni kitapta Dorsay’ın önemsediği 800 filmin eleştirisi bulunuyor. Bu eleştirilerin çoğu daha önce gazetelerde yayımlanmış olsa da, çeşitli nedenlerle yayımlanmamış olanları da var. 

Ayrıca Dorsay ciddi bir gözden geçirmede de bulunmuş. Jenerikleri eksiksiz hale getirmiş, gazete yönetimlerince kısaltılan yazıları bütünlüğü içinde vermiş, eksik bilgileri tamamlamış, yapım tarihlerini eklemiş. 

Filmlerin Oscar’ın yanı sıra, Cannes, Venedik ve Berlin gibi belli başlı festivallerde aldığı ödülleri belirtmiş. Kısacası Hayatımızı Değistiren Filmler iyi bir referans kitabı.

Korunma vakti

TARİH:  28 Ekim 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün


Koruyucu 

Orijinal Adı: The Guardian Yönetmen: Andrew Davis Oyuncular: Kevin Costner, Asthon Kutcher, Sela Ward Türü: Aksiyon – Macera Ülke: ABD 

Kevin Costner ile Ashton Kutcher’in başrolleri paylaştığı ‘Koruyucu’ filmi, ‘sahil muhafazaya adam devşirmek için çekilmiş bir reklam’ gibi 

Rambo’ filmleriyle yetişen Amerikalı kuşağı ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan zaferle çıktığını sanırmış. Koruyucu’yu seyredenler de New Orleans ve çevresini vuran Katrina fırtınasının ardından muhteşem bir kurtarma çalışmasının yürütüldüğünü sanacaktır çünkü film bu fikri alenen dillendiriyor. Oysa New Orleans Belediye Başkanı bas bas bağırıyordu, ‘burada kimse yok’ diye. Amerika tarihini baştan yazmak hep filmlere düşer ve ‘Koruyucu’ da bu tarih yazımı işine kendince katkıda bulunuyor. 

Ben Randall (Kevin Costner) yaşını almış ama emekliliğe direnen bir sahil muhafaza dalgıcı. Alaska’nın buzlu sularında fırtınaya yakalanmış bir geminin mürettebatını kurtarmaya çalışırken bütün arkadaşlarının ölümüne şahit oluyor. Bir süreliğine aktif görevden kurtarıcı eğitmenliği görevine transfer ediliyor. Burada kendini beğenmiş, iddialı ve elbette unutmak istediği anıları olan Jake Fisher’in (Ashton Kutcher) hocası oluyor ve ikili arasında romantik komedilere uygun bir ilişki filizleniyor. İkili birbirlerine gıcık kapacak, yanlış anlayacak ama sonuçta kopmaz bir bağla bağlanacaktır. 

Koruyucu 2,5 saatlik süresiyle her şeyden önce çok uzun. Ama ‘Top Gun’ formülünün yeni bir versiyonu olması ve sahil muhafazaya adam devşirmek için yapılmış bir reklam filminden çok öteye gitmiyor oluşu ‘Koruyucu’nun asıl sorunu. Hakkını yemeyelim, filmin Randall’la karısı arasındaki sorunlara bir çözüm bulmaması pek klişe olarak adlandırılamaz. Ama filmin derinliği yine de sadece kahramanlarını içine attığı sularla sınırlı kalıyor. 

12 Eylül, şimdi!

TARİH:  4 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Ömer Uğur’un 12 Eylül filmi ‘Eve Dönüş’, içerdiği erdemli unsurlar ve gerçekçi bakışıyla dikkat çekiyor: ‘Eve sık sık dönmeye’ ihtiyaç var. 

Eve Dönüş Yönetmen: Ömer Uğur Oyuncular: Mehmet Ali Alabora, Sibel Kekilli. Altan Erkekli Türü: Dram 

Türk filmleri biz eleştirmenlere nedense çok özenli davranmıyor. ‘Eve Dönüş’ü Antalya’da seyrettik ama İstanbul’da da bir basın gösterimi düzenleselerdi iyi olurdu, hafızamızı tazelerdik. Gerçi bir gala düzenlediler ama davetli miyim değil miyim, bilemedim ve ikircikte kaldığımdan gitmedim. ‘İklimler’in basın gösterimi de galası da olmadı. 

Antalya Film Festivali’ni değerlendirirken ‘Eve Dönüş’ için şunları yazmıştım: “Büyük erdemleri ve önemli kusurları olan bir film. Filmin başlangıç bölümü (şöyle 15-20 dakikalık bir bölümü sanırım) ciddi bir hayal kırıklığıydı. Diyaloglar, oyunculuklar çok aksıyordu. Ama sonra film bizi avucunun içine almayı başardı ve sonunda pozitif bir duyguyla sinemayı terk ettik. Sıradan, apolitik bir işçinin bir ihbar sonucu tutuklanıp işkenceye alınmasını ve hayatının kaymasını anlatıyor Eve Dönüş.” 

Dönem 12 Eylül’ün hemen öncesi ve sonrası. Doğrusu halkımızın kötülüğü bu filmde bana mesela ‘Kader’dekinden daha fazla dokundu. Haksız yere bile olsa düşene bir tekme daha atanlar, devrim yolunda başkalarını harcayabilen solcular, hepsi var. Ama işkenceye sonuna kadar direnenler de var. 12 Eylül’e bodoslama dalan, cuntacıları hak ettikleri yere koyan ve sonuç itibarıyla içimize su serpen bir film ‘Eve Dönüş’. Onlar hâlâ saygın konumlarını koruyorlar ve daha çok sayıda ‘Eve Dönüşler’e ihtiyacımız var.” 

Apolitik işçinin yaşadığı trajedi

Mustafa (Mehmet Ali Alabora) apolitik bir işçidir. Karısı Esma’yla (Sibel Kekilli) televizyonun taksidi, evin kirası gibi sorunlarla cebelleşirken görece mutludurlar. Sonra bir sabah darbe olur ama bu onları çok da etkileyecek gibi değildir. Sendikacılar bir bir içeriye alınırken seyreder Mustafa. Ama bir gün onu da içeri alıverirler. Hakkında bir ihbar vardır: Sol bir örgütün Gayrettepe sorumlusu olduğu iddia edilmiştir ve polis bunu Mustafa’ya itiraf ettirmeye kararlıdır. Mustafa’yı koruyan hiçbir güç yoktur. Fa kat Mustafa’ya devletin yaşattığı eziyetin büyük bir işbirlikçisi vardır, o da halkımızdan başkası değildir. 

Ev sahibi zaten fırsat kollamaktadır, Esma’yı patronu tazminatsız işinden atar vb. Mustafa daha mı iyidir? O da serbest bırakılırken işkencecisinin elini öper. Mustafa aklanmış olsa da, hiçbir şey onun için eskisi gibi olamaz. Bir kez lekelenmiştir ve kimse onunla adının birlikte anılmasını istemez. Karısı bile bir aşamada ‘başımıza bunca iş açtın’ diye azarlayabilir onu. 

Aslında 12 Eylül’le neden hesaplaşamadığımızın yanıtı ‘Eve Dönüş’te veriliyor. Cuntanın anayasasını onaylayan kitlelerin böyle bir talebi yok ki! Fakat ‘Eve Dönüş’ ‘Herkes biraz Suçlu’ gibi nihai olarak anlamsız, eylemsizliğe çağıran ve metafizik bir noktada da durmuyor. Gücü ellerinde tutanlara parmağını doğrultuyor ve bütün gücüyle suçluyor. ‘Eve Dönüş’ün senaryosunun çok hoş ayrıntıları da var çok çiğ kokan yanları da. Performansı müthiş oyuncuları (Civan Canova) da var, vasatı aşamayanları (Sibel Kekilli; Mehmet Ali Alabora) da. Ama ‘Eve Dönüş’ parçalarının toplamından daha büyük etkisi olan bir film. Çünkü bu günümüzü anlamak ve aşmak için yaşadığımız 12 Eylül travmasıyla hesaplaşmamız gerekiyor ve ‘Eve Dönüş’ bu yönde atılmış güçlü bir adım. Çünkü Mustafa’nın işkencehane çıkışı yaşadığı paranoya alttan alta varlığını bütün toplumda sürdürüyor ve artık iyileşmemiz lazım. Sibel Kekilli Antalya’daki basın toplantısında 12 Eylül’de olanları bilmemekten dolayı kendisini suçlu hissettiğini belirtmişti. 

12 Eylül tabii ki periferideki Türk ekonomisinin kapitalizmle tam entegrasyonu yolunda atılmış bir adım olmakla Batı’nın çıkarlarına da aykırı bir şey değildi. Almanya’da ya da Türkiye’de resmi tarihçiler 12 Eylül’ü anlatacak değiller elbette. Daha fazla bu tarzda filmlere ihtiyacımız varken, filmin her düzlemdeki erdemlerini hiçe sayıp sadece kusurlarına odaklananları açıkçası biraz da 12 Eylül’ün ürünleri olarak görüyorum. 

İlk Aşk

TARİH:  18 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Sevgilim ve biraderim 

Yönetmen: Nihat Durak Oyuncular: Çetin Tekindor, Vahide Gördüm, Tarik Pabuççuoğlu, Halit Ergenç, Erol Günaydın, Ayşen Gruda, Dolunay Soysert, Şenay Gürler Türü: Dram Ülke: Türkiye 

HAYATA “İlk Aşk’ gibi filmler de var, ne yazık ki. Şimdi bu tarz filmleri ‘Kader’ gibi bir filmle aynı türden bir ürün gibi görmek mümkün mü? ‘İlk Aşk’ın arkasındakiler ne düşünmüşler bu filmi yaparken bilemem ama benim gördüğüm, piyasada bir talep saptayıp arz sağlamaktan başka bir amaçları olmadığı. Yani bir meta üretmişler, çok satacağını umdukları. ‘Babam ve Oğlum bu kadar iyi sattıysa, bu da satar diye düşünmüşler. Ama iki filmin Ege’de ve büyük aile ortamında geçmek dışında ortak bir noktaları yok. Çetin Tekindor’u bile bu kadar kötü oynatmak beceri ister. Tekindor yine de rol yapmaya çalışıyor, bazı oyuncular sanki bunu bile denememişler. ‘İlk Aşk her şeyiyle berbat bir film. Bu kadar. 

Köstebek

TARİH:  25 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Scorsese imzası da kurtarmadı 

Orijinal Adı: The Departed Yönetmen: Martin Scorsese Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Jack Nicholson Türü: Suç-Dram Ülke: ABD 

Köstebek’te, Jack Nicholson’ın iyice groteskleşen oyunu dışında aksayan bir yan bulmak zor. İki polis aynı dönemde teşkilata girerler: Biri aslında mafyaya hizmet etmektedir. Diğeri ise amirleri tarafından mafyaya sızmakla görevlendirilir. Ama hayatta bir tek yalan söyleyen kendileri değildir. Mafya babasının da sırları vardır. Ayrıca iki adam da aynı kadını severler, kadın da ikisini de. Bütün bu ikili oynamalardan çok da akılda kalıcı insanlık durumları çıkmaz ama. İyi yazılmış diyalogları, kaliteli oyuncularıyla sıkılmadan izlenilen ama kalıcı bir iz bırakmayan bir film çıkar, o kadar. Zaten filmin arkasında başarılı olmuş Hong Kong yapımı orijinali de vardır. Scorsese usta yeteneklerini konuşturuyor ama üstüne yeni bir şey eklemiyor sonuçta. Çin ve Çinlilerden korku ise orijinali Çinlilerin imzasını taşıyan bir film için garip bir durum doğurmuş. 

Hayatımın Kadınısın

TARİH:  25 Kasım 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Afişinden fazlası var 

Yönetmen: Uğur Yücel, Oyuncular: Uğur Yücel, Türkan Şoray, Yıldırım Memişoğlu Türü: Dram Ülke: Türkiye 

Tophane Tayfun diye bir futbol takımı var, İstanbul’un. Adının farklılığı hep ilgimi çekmiştir. Şimdilerde gece muhabirlerinin toplanma yeriymiş kulübün lokali. Olay çıkaran kabadayıların değil olay izleyenlerin mekânı olmuş Tophane. Kaderin cilvesi işte. ‘Hayatımın Kadını’ eski Tophane delikanlılarını nostaljiyle anan, onlara methiye düzen bir film. Filmin kahramanının ismi de Tophaneli Tayfur. Hamile karısını öldürenleri öldüren (Charles Bronson’lu Death Wish), genç bir kızı fuhuş batağından ve üvey babasının tecavüzünden kurtaran (Taksi şoförü ve ikiz Tepeler) kahramanıyla ‘Hayatımın Kadınısın’ı nereye koymalı? Bu yaşını almış, pek de atletik vücuda sahip olmayan kahramanın kendinden genç adamları dövmesine nasıl bakmalı? Faşizan öğeler içeren bu “kendin yargıla, kendin öldür’ tipi kahramanları yüceltmekte çok sakat yanlar var ama… ‘Hayatımın Kadınısın’a faşizan demek de saçma geliyor doğrusu. Niye? Belki aslında bir tür nezaketi, bir tür usul, adap bilmeyi ve aşkı yüceltmek istemesinden, masal havasında oluşundan. 

Uğur Yücel, Türkan Şoray, Yıldırım Memişoğlu ve özellikle Ezgi Mola gayet iyiler. Arabeske, modern bir Yeşilçam gözüyle ve adını andığım yabancı filmlerden de izler taşıyarak bakan kendine özgü, değişik bir film ‘Hayatımın Kadınısın’. Afişinin vaat ettiklerinden daha fazlası var içinde. 

Bakire ve Hamile

TARİH:  16 Aralık 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Los Angeles’lı Meryem 

Orijinal Adı: Quinceanera Yönetmen: Richard Glatzer, Wash Westmoreland Oyuncular: Emily Rios, Jesus Castanos, Listette Avila Türü: Dram Ülke: ABD 

Sınıf ilişkileri her şeyin üstünden geçer, en uzlaşmaz sorun mülksüzlerle mülk sahipleri 

arasındakidir. 

Bakire ve Hamile’nin adını ‘ve mülksüz ve esmer ve eşcinsel…’ diye uzatmak mümkün. Film o kadar çok meseleye o kadar ustalıkla değiniyor ki, hayran olmamak elde değil. Filmin dili oldukça basit aslında. Ne teknik ne de içerik açısından büyük bir yenilik içerdiği söylenemez ‘Bakire ve Hamile’nin. Ama film, hiçbir ucuzluğa ve yavanlığa kaçmadan, karakterlerini, içinde yaşadıkları çevreye çok iyi yerleştiriyor. Söz konusu çevre Los Angeles’ın İspanyol asıllıların çoğunlukta yaşadığı bir mahallesi. Ama ‘beyaz’ Amerikalılar bölgeyi keşfetmiş ve buraya taşınmaya başlamışlar. Dolayısıyla kiralar da fırlamıştır. 

Magdalena (Türkçesi Meryem) dar gelirli bir vaizin kızı. On beş yaşına girmek üzere ve ‘quinceanera’ adı verilen genç kızlığa geçiş töreninin hazırlıkları içinde. O da kuzeni gibi bir ‘Hummer limuzin’ istiyor töreninde kullanılmak üzere. Babası ise bu lüks tüketimi karşılamak istemiyor. Magdalena’nın bir de aşkına güvenemediği sevgilisi var. Limuzin ve sevgili Magdalena’nın en önemli iki sorunu. Ama kuzeninin ‘quinceanera’ kostümünden uyarlanan elbiseye sığmayınca Magdalena hakkında akraba ve komşu kadınlar derhal yargıya varırlar. Bu ani kilo alışın tek bir açıklaması vardır: Magdalena hamile kalmıştır. Artık Magdalena’nın çok daha büyük bir derdi vardır. Oysa Magdalena sevgilisiyle cinsel ilişki kurmadığını söylemektedir.  

Filmin bir diğer karakteri de Magdalena’nın bir başka kuzeni olan Carlos’tur. Ailesi tarafından reddedildiği için Tomas amcasının yanında kalan Carlos bir benzincide araba yıkama işinde çalışmaktadır. Tomas amcanın oturduğu evi bir eşcinsel çift satın alır ve üst kata yerleşir. Carlos yeni evin kutlama partisi davetine icabet eder. Ev sahibi çift Latin delikanlılardan hoşlanmaktadır ve Carlos da iyi bir avdır. Gecenin ilerleyen saatlerinde iki avcı, ‘av’ları Carlos’la birlikte hatıra fotoğrafı çektikten sonra, Latin delikanlının tadına bakarlar. Ama ‘sapına kadar erkek’ görünümündeki Carlos acaba her şeye içkinin tesiriyle mi izin vermiştir? 

Babası tarafından evden kovulan Magdalena, Tomas Amca’nın yanına yerleşir. Tomas bütün dışlananlara kapısını açan bir azizdir adeta. Ama Carlos ve eşcinsel çift arasındaki ilişkide yaşanan gerginlik Tomas’ın da dışlanmasına yol açacaktır. Tek neden bu da değildir, çevresel dönüşüm’ artık yoksul Latin kökenlileri mahalleden göçmeye zorlamaktadır. 

Eşcinsellik başlı başına bir dışlanma nedenidir ama eşcinseller de sınıfsız bir zümre değildir. Sınıf ilişkileri her şeyin üstünden geçer, en uzlaşmaz sorun mülksüzlerle mülk sahipleri arasındakidir. 

‘Bakire ve Hamile’ sınıf, ırk ve cinsiyet ilişkilerine çok sağlam bir perspektiften bakan, iyi oynanmış, sıcak bir film. Kaçırmayın. 

Rüya Bilmecesi

TARİH:  9 Aralık 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Stephane, Stephanie’yi seviyo! 

Orijinal Ade La Science Des Rêves Yönetmen: Michel Gondry Oyuncular: Gael García Bernal, Charlotte Gainsbourg, Alain Chabat Türü: Dram, Komedi Romantik, Fantastik Ülke: Fransa, İtalya 

Geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biri şüphesiz (en azından sinema yazarlarına göre) Michel Gondry’nin Charlie Kaufman’ın senaryosundan çektiği ‘Sil Baştan’dı. Gondry’nin ilk kez kendi senaryosundan filme aldığı ‘Rüya Bilmecesi’, ‘Sil Baştan’ gibi beynimizde olan biten, gözle görünemez olan şeylerden söz ediyor. ‘Sil Baştan’ hafızanın içine girerken, bu kez rüyalar, fanteziler görünür kılınıyor. ‘Rüya Bilmecesi’nin kahramanı Stephane (Gael Garcia Bernal), annesinin de filmde ifade ettiği gibi gerçekle rüyayı ayırt etmede güçlükler yaşıyor. Stephane duygusal açıdan yetişkinlerin dünyasına ayak uydurmada da güçlük çeken biri. Meksikalı babasının ölümünün ardından, Fransız annesinin çağrısı üzerine Paris’e çocukluğunun geçtiği eve geri dönüyor. Annesinin kendisine bulduğu işin, beklentilerinin çok gerisinde, yaratıcılıktan uzak ve sıkıcı olduğunu görünce hayal kırıklığına uğruyor. Oysa Stephane bir sanatçı olduğu kanısında ama ‘felaketoloji’ adını verdiği yaklaşımla ürettiği resimler fazlasıyla çocukça ve kimsenin bir takvimde görmek isteyeceği türden değil. Çünkü uçak kazalarını vs. tasvir ediyor bu resimler. Stephane hayatta sakarlıklarını sürdürürken rüyalarında, kendi adını taşıyan (kartondan yapılmış) bir televizyon kanalının yapımcı, yönetmen ve sunucusu olarak her şeye hakim olabiliyor Komşusu Stephanie’yle (Charlotte Gainsbourg) aralarında bir yakınlaşma başlıyor ama Stephane, Stephanie’nin ruhsal gelişim açısından dengi değil. Stephanie yetişkin bir kadınken, Stephane ruhen bir çocuk. Stephane’ın ihtiyacı daha çok bir oyun arkadaşı ‘Rüya Bilmecesi’ Stephane’ın çocuksuluğunu Gondry’nin yaratıcı tekniği ve oyuncaklarıyla başarıyla veriyor. Stephane’ın yaşayamadığı aşktaki dramı vermekte ise o kadar başarılı değil. Müzik videolarını derlediği dvd’ye ‘Ben Hep 12 Yaşında Kaldım’ adını veren Gondry’nin de belki biraz daha büyümesi gerek bunu başarabilmesi için. Ama iş hayatının (aşırı basit bir işi yapmak bazen en zorudur, elleriniz fazla büyük gelir!) absürdlüğünü ve kahramanının çocuksuluğunu anlatmadaki yaratıcılığıyla “Rüya Bilmecesi’ seyredilmeyi hak eden, orijinal bir film yine de.  

© 2020 -CuneytCebenoyan.com