Juno

TARİH:  22 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

ÇOCUK da yaparım, öğrencilik de 

Orijinal Adı: Juno Yönetmen Jason Reitman Oyuncular: Ellen Page, Michael Cera, Jennifer Garner, Jason Bateman. 

JUNO, 16 yaşındaki bir lise öğrencisi kızın yani Juno’nun (Ellen Page) hamile kalması, çocuğu aldırmayı düşünüp vazgeçmesi, ailesinin desteğini alıp çocuğunu doğurması ve onu evlatlık vermesi sürecini anlatıyor. Filmde her şey neredeyse tereyağından kıl çeker gibi kolay oluyor. Hamile kalmak büyük bir sorun değil, aldırmak da öyle; ama sevimsiz gözüküyor, o zaman doğuralım. Başlangıçta çok sevimli değilmiş izlenimi veren baba ve üvey anneye durum açıldığında da korkacak bir şey yok, derhal yardım etmeye başlıyorlar. Ne kadar güzel, keşke her zaman böyle olsa, dedirtiyor olayların gelişimi. Peki çocuk doğunca ne olacak, daha anne olmaya hazır değil ki Juno’cuk? Gazeteden evlat edinmek isteyen bir çift bulunur. Kadın biraz kabız gibi görünür, adam ise sevimlidir. Juno’yla paylaştıkları çok şey vardır, müzikten sinemaya. Tam ikisi arasında bir aşk başlar gibi olduğunda film saf değiştirir. Adam büyüyememiş ve sorumsuz biri, kadın ise olgun ve sorumlu kişilik olarak karşımıza çıkar. Kadın rekabeti, kadın dayanışmasına dönüşür. Her şey nihayetinde mutlu bir sona bağlanır. 

Hoş bir tat bırakıyor 
Ellen Page’in canlandırdığı Juno karakterinin hazır cevaplığı, çokbilmişliği, sürekli popüler kültüre gönderme yapar hali sinir bozabilir. Juno’dan çok senaristin çokbilmişliğine ve “aman da ne akıllıyım” der gibi gösteri yapmasına kızabilirsiniz. Her şeyin bu kadar kolay olması, hiç gerçekçi gelmeyebilir. Ama Juno her şeye rağmen hoş bir tat bırakıp gidiyor. Hiçbir şey gerçek hayatta böyle olmayabilir ama keşke olsa! Hamile kalmak gibi zor bir durumla genç bir kız ve gittiği okulu, annesi babası bu kadar kolay başa çıksa! O çocuğa derhal sevecen bir anne bulunsa! Niye olmasın? Niye olmuyor? ABD’de belki böyle bir hikâyenin yaşanması o kadar da uzak ihtimal değildir ama Türkiye’de hayal etmesi bile imkânsız. 

‘Lolipop’tan (Hard Candy) hatırladığımız Ellen Page başta olmak üzere filmin bütün oyuncuları çok başarılı. Juno’nun belki yaptığı en önemli şey hamile bırakılmış zavallı genç kız imajini tersine çevirmesi. Karşımızda hamile bırakılan değil hamile kalan, güçlü ve kararlı bir genç kız var. Filmin Kimya Dawson (eskiden Moldy Peaches üyesi) imzalı şarkıları da özel bir övgüyü hak ediyor. 

Sweeney Todd: Flet Sokağı’nın Şeytani Berberi

TARİH:  16 Şubat 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Sweeney Todd, ne yaşar ne yaşamaz 

Orijinal adı: Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street Yönetmen: Tim Burton Oyuncular: Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Alan Rickman

DEVE tellal, Benjamin Barker saf bir berber iken kötü kalpli Turpin adında bir yargıç yaşarmış. Turpin, Barker’ın güzel karısına göz koymuş; Barker’ı hapse attırmış. Gel zaman git zaman, Barker hapisten çıkıp Londra’ya geri dönmüş ama artık adı Sweeney Todd’muş. Todd bu arada Almancada ölüm demekmiş ve nitekim Todd’un hali de ölüden farksızmış. Karısının da öldüğünü sanan Todd’u yaşatan tek bir arzu varmış: Turpin’i öldürmek. O kadar ki gözü kendi kızını bile görmüyor, onun kaderiyle sadece intikamına araç olduğu kadarıyla ilgileniyormuş. 

Sistemin çarkları düzgün işler 
Todd’a gönlünü kaptıran ev sahibesi bayan Lovett de pek tekin biri değilmiş. Todd Turpin’i öldürmeyi beklerken boş durmaz eline geçen kimsesiz, yabancı kim varsa kesedururmuş. Lovett de bu ölülerin ziyan olmasını engeller, onları dükkânında sattığı talaş böreğinin içine katarmış. Böylece insan eti ve kanıyla beslenen sistemin çarkları düzgün işler, cemaatin kaymak tabakası karnını Lovett’in lokantasında doyurmayı severmiş. Lakin intikam kime hayır getirmiş ki bir yaşayan ölüye getirsin? Yaşayan ölüler, ölü ölüye dönüşmeden huzura kavuşamazlarmış. Ya da yaşayan bir yaşayana. Sweeney’nin yaşamdan yana küçük bir şansı varmış ama o burnunun ucundaki bu fırsatı görecek gözlere ne yazık ki artık sahip değilmiş. 

Hafızalarda derin iz bırakmayacak 

Barker/Todd’u oynayan Johnny Depp, Lovett’i oynayan Helena Bonham Carter, Turpin’i oynayan Alan Rickman hepsi de güzel şarkı söyler ve oynarlarmış ama ne yazık ki şarkılar biraz sıradanmış. Yönetmen acaba vahşi kapitalizme ve dönemin intikamcı ruhuna yönelik göndermelerde mi bulunmak istemiş? Her ne yaptıysa müthiş stilize bir iş çıkarmış. Ne yazık ki seyre derken etkileyen bu film hafızalarda derin izler bırakacak özelliklere sahip değilmiş. Belki de başkahramanı filmin hemen başında öldüğü içinmiş, kim bilir. Yok yok, öyle, ben bilmeyeceğim de kim bilecek? 

TARİH:  6 Ocak 2008

GAZETE/DERGİ: Sabah Pazar Eki 

  • Yazılarınızın etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Bu etki hakkında genellikle bir fikrim olmuyor. Bazen beğenen, bazen beğenmeyen birilerine rastlıyorum. Cüneyt Cebenoyan beğenmişse bu filme gidelim şeklinde tavır geliştiren bir kitle olmadığından eminim. İnsanlar kafalarına göre takılıyor, o kafaların çoğunluğu Kurtlar Vadisi: Irak’ı beğeniyor ne yazık ki.

  • Hafta sonu gelince ilk hangi eleştirmeni okuyorsunuz?

Uğur Vardan, Alin Taşçıyan, Atilla Dorsay.  

  • İyi filmi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Ben karakter ağırlıklı filmlerden hoşlanırım. Bir insanlık hali üzerine bana yeni bir şeyler soran, söyleyen filmler iyi filmlerdir. 

  • Politik duruşunuz nedir? 

Solcuyum, üretim araçlarının kamusal mülkiyetinden yanayım. Politik duruşum belirleyicidir, ama politik görüşüme ters düşen filmleri çok beğendiğim de olur.

  • Pek çok kişi için Türkiye’nin en önde gelen ve isim yapmış film eleştirmeni 

olan Atilla Dorsay’ın hayatınızdaki yeri nedir? 
Dorsay, sinema eleştirmenliğiyle özdeşleşmiş bir isim. Cumhuriyet okurduk hepimiz eskiden ve Dorsay tanrı gibiydi benim için. Sonra her çocuk gibi babaya isyan dönemi yaşadım. Heyecanını bunca yıldır korumasına gıpta ediyorum.

  • Geçen yıl en çok beğendiğiniz film hangisiydi? 

Persepolis. Çizgi filme yeni bir soluk getirdiği ve popülizmin solculara ödettiği bedeli çok iyi yansıttığı için… 

  • Çalıştığınız gazeteler farklı ideolojik görüşleri benimsiyor. Eleştiri yazılarınızı 

bu görüşler mi şekillendiriyor?

Yaklaştığımız da oluyor mesafemizi koruduğumuz da. Türbanlı bir arkadaşım olacağını ummazdım, bu meslek sayesinde oldu ama Zaman’da yapılan tensikatla onu (Elif Tunca) kaybettim.

  • Genç eleştirmenlerden en çok hangilerini beğeniyorsunuz? 

Fırat Yücel, Nadir Öperli, Yeşim Tabak… 

Kan Dökülecek

TARİH:  16 Şubat 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kan dökülecek, Oscar alınacak! 

Orijinal adı: There Will Be Blood Yönetmen: Paul Thomas Anderson Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Paul Dano, Dillon Freasier Ülke: ABD

KAN dökülmüş, döküldü, dökülüyor ve dökülecek, dünyanın kaynakları insanlığın toplu çıkarı için değil, bireysel zenginliği için kullanıldığı, sömürüldüğü müddetçe. Kan Dökülecek’in petrolcü kahramanı Daniel Palinview (Daniel Day Lewis) kendi zengin olma istemini, insanlardan nefretine bağlıyor: O kadar zengin olacak ki hiçbirinin yüzünü bile görmesi gerekmeyecek. Peki, Plainview neden insanlardan nefret ediyor? Film bunun cevabını vermiyor. O bir canavar ve bir canavar olduğu için petrol işinde, petrol işinde olduğu için ya da yaşadığı dönemin, ailesiyle ilişkilerinin, sosyal ya da ekonomik koşulların etkisiyle canavarlaşmamış. Bunun sağlıklı bir bakış açısı olduğunu düşünmüyorum. Ama başa dönelim. Vahşi Batı’nın artık bittiği, petrolün keşfedildiği 1900’lerin başlarında tek başına gümüş çıkaran bir adam olarak görüyoruz Daniel Plainview’u. Yaptığı iş doğayla çok zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor. Sonra Daniel petrol buluyor ve zenginleşiyor. Ama asıl dönüm noktası bir delikanlının gelip ona babasının arazisinden petrol fışkırdığı bilgisini satmasıyla yaşanıyor. Daniel evlat edindiği oğlanla bölgeyi satın alıyor ve imparatorluğunu kuruyor. Bir ara kardeşi olduğunu iddia eden birisi çıkageliyor ve Daniel’i istisnai insani halleri sırasında görme fırsatı buluyoruz. Ama ne evlat edindiği çocukla, ne sözde kardeşiyle ne de başka bir kimseyle Daniel uzun süreli insani bir ilişki kurabiliyor. Daniel’ın canavarlığını film gerçekten açıklayamıyor, bu çabaya da girmiyor. Daniel vahşice iki kişiyi öldürüyor onları öldürmesini gerektirecek bir durum olmamasına rağmen, Daniel’ın insan sevmezliği, seks sevmezliğine de neden olmuş olmalı çünkü onu ne bir kadınla ne de bir erkekle cinsel bir yakınlaşma içinde görüyoruz hiç. Bu nasıl bir yaratık? Çarpık, hastalıklı, şöyle ya da böyle bir cinsel yaşamı olmak zorunda değil mi? Mastürbasyon da mı yapmıyor? Bu adamın korumaları filan da yok, neredeyse hep tek başına. Daniel’ın sosyal ilişkileri, politik bağları hiçbir şeyi yok. Yönetmen Anderson, Daniel’ı o kadar soyutlamış ki ona bir anlam yüklemek neredeyse imkânsız hale gelmiş. Ki yönetmen de söyleşilerinde filme politik anlamlar yüklemekten kaçındığını söylüyor. Ama yine de bu anlamı yüklemek kaçınılmaz, çünkü Amerika kanlı bir şekilde Irak’ın petrolünü gasp etmekle meşgul. 

Filmin sosyalist yazar Upton Sinclair’in ‘Petrol!’ adlı kitabıyla ilişkisi ise son derece zayıf ki bunu yine yönetmenin kendisi söylüyor. Yani kaynak romana bakılıp, sanılmasın ki filmde sosyalist bir bakış açısı var. Film romandan çok ama çok az yararlanmış. Ama filmin öyle sahneleri var ki muhteşem. Ve bu muhteşemliği Daniel Day Lewis’in müthiş etkileyici fiziği, Radiohead’in gitaristi olarak tanıdığımız Jonny Greenwood’un uzun zamandır bir filmde rastlamadığımız kadar etkileyici, farklı müziği ve nefis görselliğe borçluyuz. Sırf bunlar bile filmin yüksek bir not alması için yeterli. Ama ‘Kan Dökülecek’ abartıldığı kadar derin bir film falan değil. Hatta birçok açıdan yanlış bir film. 

Göz

TARİH:  1 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Organ naklinin sakıncaları

Orijinal Adı: The Eye Yönetmen: Xavier Palud, David Moreau Oyuncular: Jessica Alba, Alessandro Nivola, Parker Posey, Ülke: ABD, Kanada

Yunan mitolojisindeki Kassandra efsanesinin uyduruk bir yeni versiyonu ‘Göz’. Efsanede Kassandra, olacak felaketleri görür ama lanetli olduğu için kimseyi inandıramaz. Bu filmde de benzer bir hikâye var. Genç, başarılı, güzel ve kör bir kemancı olan Sydney (Jessica Alba) sonunda gözlerinden ameliyat olur. Gözüne ölmüş birinin korneası takılır. Ve Sydney ‘Altıncı His’sin dünyasına girer. Sadece gerçek dünyayı değil, ölüleri de görür. Korkunç ve kükreyen karaltılar da ameliyattan sonra Sydney’in görüş alanına girer. 

Sonunda Sydney bu esrarın çözümünün korneanın ilk sahibinin hikâyesinde gizli olduğuna inanmaya başlar. Hikâyenin sırlarını fazla açık etmeden, Kassandra’nın kaderinin benzerinin kornea donörünün başına geldiğini söylemekle yetinelim. 

Abuk sabuk bir ruhlar alemi 

Filmden Kassandra öyküsünden çıkarıla bilecek anlamları çıkartmak ise ne yazık ki mümkün değil. Yani, insanların sadece görmek ve duymak istediklerini görüp duyduklarını, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğunu filan düşündürtmüyor ‘Göz’. (Mesela Baskın Oran’ın pek de solcu olmadığını seçim kampanyası sırasında söyleseydiniz entelijensiya tarafından aforoz edilirdiniz. Ama Oran ‘paralı eğitim’ yanlısı görüşleriyle nerde durduğunu ispat etti de biraz rahatladık.) 

‘Göz’ün tek derdi, kuru gürültü ve şok efektleriyle korkutmak. Filmin yapımcılarının herhangi bir şey düşündürtmek gibi bir isteği yok. Varsa da kıymet-i harbiyesi yok. Abuk sabuk bir ruhlar alemine, ölülerin öbür dünyadan ya şayanlara mesajlar gönderdiğine, bir Azrail ordusunun ölecekleri ziyaret ettiğine filan inanmanızı bekliyorlar önkoşul olarak, o kadar. 

Charlie İş Başında

TARİH:  1 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zengin ve problemli çocuk 

Orijinal adı: Charlie Bartlett, Yönetmen: Jon Poll, Oyuncular: Anton Yelchin, Robert Downey Jr., Kat Dennings, Hope Davis

Baş karakteriyle hiçbir yakınlık kuramadığım filmlerden “Charlie İş Başında! Filme adını veren Charlie (Anton Yelchin) çok çok zengin bir ailenin 17 yaşındaki oğlu. Ama sonradan öğrendiğimiz üzere Charlie’nin babası vergi kaçakçılığından hapiste, annesi ise (Hope Davis) uçuk kaçık, dengesiz bir kadıncağız. Neyse ki bu anne karakteri var, yoksa filmde çekilmez olmakla birlikte sevimli bir karakter bulmak mümkün olmayacaktı. 

Charlie sorunlu ailesine layık sorunlu bir öğrenci. Sıkı bir girişimci ruhu var, hep satacak bir şeyler buluyor. Gittiği özel okuldan arkadaşlarına düzenlediği sahte ehliyetlerden dolayı atılıyor. Bu kez bir devlet lisesine gönderiliyor. İyi aile çocuğu halleri başta dayak yemesine neden olsa da Charlie psikiyatrının verdiği antidepresanları arkadaşlarına satarak sadece düşmanlarından müttefik edinmeyi değil aynı zamanda okulun en popüler öğrencisi olmayı da başarıyor. Charlie daha da ileri giderek, öğrencilere psikolojik danışmanlık yapmaya başlıyor okulun umumi tuvaletinde. Bu arada okulun alkolik müdürü Gardner’in (Robert Downey Jr.) kızıyla da bir aşk yaşamaya başlıyor. Peki film ne anlatmaya çalışıyor? Bir karakter çalışması desek değil, komedi desek komik değil, uyuşturucular ve ilaçlar konusunda bir şeyler söylemeye çalışıyor desek ne dediği pek anlaşılmıyor. Filmin, “İyi bir parti için, Ritalin için” gibi bir sloganı mı var diye şüpheleniyor insan (Ritalin, doktorun Charlie’ye verdiği onun da öğrencilere sattığı uyarıcı bir ilaç). Film için, en iyi ihtimalle popüler olma çabasının tehlikelerinden söz ediyor denebilir ki bunda bile çok başarılı olduğu söylenemez. Ama filmin en büyük sorunu bence Charlie’nin sevimsizliği. Ailesiyle yaşadığı sorunlar bile Charlie’yi sevilebilir kılmıyor. 

Şeytan Duymadan Önce

TARİH:  16 Şubat 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kardeşim benim 

Orijinal adı: Before the Devil Knows You’re Dead Yönetmen: Sidney Lumet Oyuncular: Philip Seymour Hoffman,  Marisa Tomei, Rosemary Harris, Albert Finney, Ethan Hawke, Aleksa Palladino, Michael Shannon, Brian F. O’Byrne, Amy Ryan, Paul Butler 

SIDNEY Lumet saygın bir yönetmen, haftanın diğer yönetmenleri gibi. Onun yaptığı film de ilgiyle izlenen kalburüstü bir film, haftanın diğer filmleri gibi. Onun filmi de bir süre, hem de kısa bir süre sonra hafızalardan silinecek, diğerleri gibi. Oysa Şeytan Duymadan Önce psikolojik açıdan Oydipal kompleksten, kardeş rekabetine ilginç noktalara değiniyor, bir yaşam biçiminin bireyleri nasıl ekonomik çıkmazlara sürüklediğini gösteriyor… Ama sadece yüzeysel olarak. 

Ethan Hawke ve Philipp Seymour Hoffman gibi kalburüstü oyuncularına rağmen karakterler bir iz bırakmıyor. Marisa Tomei ise sadece güzelliğiyle akılda kalıyor, oysa ‘Yatak Odasında’da ne kadar iyiydi oyunculuğu… Film, iki kardeşin anne-babalarının kuyumcu dükkânını soymaya kalkmaları ve her şeyin ellerine yüzlerine bulaşmasını anlatıyor. Kısaca, ilgiyle izlenebilecek bir film ‘Şeytan…’ ama dediğim gibi akıp gidiyor sonuç olarak. Geriye pek bir şey kalmıyor. 

Kalbini Dinle

TARİH:  1 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk önce kalbini dinle, sonra çal 

Orijinal adı: August Rush Yönetmen: Kirsten Sheridan Oyuncular: Freddie Highmore, Keri Russell, Jonathan Rhys-Meyers

12 yıl önce Washington Square Meydanı’na bakan ay ışığının aydınlattığı bir yerde genç çellist Lyla Novacek ve İrlandalı karizmatik şarkıcı Louis Connelly birlikte bir sokak çalgıcısının “Moondance’ şarkısını yorumlamasını dinlerler ve birbirlerine aşık olurlar Kalbini Dinle’de. Müziğin dilini paylaşarak aralarındaki bağ daha da karşı konulmaz ve güçlü bir hal alır ama kısa sürecektir. 

Hayatının en romantik gecesinin ardından Lyla Louis’e yeniden buluşma sözü vermiştir. Ama tüm karşı çıkmalarına karşın babası onu bir sonraki konserine gitmeye zorlar. 

Geride kalan Louis onun kendisini umursamadığını düşünmüştür. Üzgün bir haldeyken Louis artık müziğe devam etmeyi imkânsız bulmuş ve bırakmıştır. Bu arada Lyla da kayıp aşkının tek umudu olan doğmamış çocuğunu bir araba kazası sonrası kaybettiğini sanmıştır. 

Yıllar geçmiştir ama ikisi de gerçeği bilmemektedir. Lyla’nın babası tarafından gizlice başkasına verilen bebek artık büyümüş ve sıradışı bir şekilde yetenekli bir çocuk olmuştur. Çevresinde müziği hayatın ritmlerinde duyar. Rüzgârın sesini buğday tarlasından gelen seslerle birleştirerek güzel bir senfoniye dönüştürebilmektedir… 

Ara

TARİH:  22 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Gerçeği ararken 

Yönetmen: Ümit Ünal, Oyuncular: Erdem Akakçe, Betül Çobanoğlu, Serhat Tutumluer, Selen Uçer

Son Antalya Film Festivali’nde yarışmaya layık bulunmayan filmlerin en ünlüsü ‘Ara’ gösterimde. Ara’ya haksızlık yapılmış olduğunu hemen söyleyelim. Yarışmadaki birçok filmden daha iyi bir film. İki çiftin ilişkileri üzerinden Türkiye’nin bir dönemini, 80 sonrasında maddi açıdan zenginleşirken, manevi açıdan da çölleşen insanların öyküsünü anlatıyor. Bir evde geçiyor neredeyse bütünüyle. Çocukluğunda o evde kötü şeyler yaşamış olan Gül, evini dizi çekenlere kiralıyor. Mekân ‘ara’ bir mekân yani, bir geçiş anında bulunulan bir mekân. Dışarısı ise son sahne hariç sadece ses olarak mevcut. O seslerin en belirgini ise “Sikerim lan” diye bağıran tinercinin sesi. Tinercinin iddiasıyla konumu arasındaki tezat, evdekiler için de geçerli. Filmde kimse, olduğunu iddia ettiği kişi değil. Kimse de kimseyi doğru dürüst tanımıyor aslında. Birbirlerinin en iyi arkadaşı olduğunu iddia eden erkekler aslında birbirlerini hiç tanımıyorlar. Biri diğerinin karısıyla yatıyor, diğeri gizli bir eşcinsel. Ama bilindiği gibi eşcinsellik ‘evlenmeye mani değil. 

Karakterleri inandırıcı. Filmin çok başarılı bulmadığım bir yanı karakterlerin yaşadıklarını bir anlamda yorumlayan ve o evde çekilmiş reklam ya da klip görüntüleri. Bunların dikkati dağıtmaktan başka pek bir işe yaradığını düşünmüyorum. Ara bir başyapıt değil ama bu yıl şu ana kadar vizyona giren en iyi Türkiye filmlerinden biri. 

Paranoid Park


TARİH:  22 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Korku ruhu kemirir 

Yönetmen: Gus Van Sant, Oyuncular: Gabe Nevins, Taylor Momsen, Christopher Doyle, Lauren McKinney

GUS van Sant’i son filmi ‘Paranoid Park’ yönetmenin gençlik ve ölümle ilgili filmleriinn temalarını bir yandan yeniliyor bir yandan da diğer filmlerde olamayan başka bir boyuttan sesleniyor. Bu film çok daha öznel bir bakış açısıyla yapılmış, bu bakış açısı da filmin kahramanı Alex’in bakış açısı. Belki bakış açısı da değil de Alex’in bilinç akışı demek daha doğru. Büyük bir travma yaşayan, bu travmayı başkalarıyla paylaşamayan bir delikanlının olayları yerli yerine oturtma çabasını, o zihnin içinden izliyor gibiyiz. Alex’in kafası yaşadıklarıyla hesaplaşmayı her an sürdürüyor ama Alex’in hayattan kopukluğunun tek nedeni bu değil. Alex bir güvenlik görevlisinin ölümüne neden oluyor istemeden, yaşadığı travmanın nedeni bu. Paranoid Park denilen, kaykaycı mekânında tanıştığı kendinden yaşça büyük bir gençle bir trene kaçak biniyor Alex. Kendilerini indirmeye çalışan görevliyi itiyor. Yere düşen görevlinin üzerinden bir tren geçiyor. Belden aşağısı kopmuş görevlinin yardım isteyen gözlerle kendisine bakışını Alex’in unutması mümkün mü? 

Ama Alex’in tek sorunu bu değil. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olan Alex, kız arkadaşıyla da tamamen ayrı telden çalıyor. Dışa dönük ve yüzeysel bir kız olan sevgilisiyle içe dönük, duyarlı Alex tam bir tezat oluşturuyorlar. Alex belki de kızlardan çok erkeklerden hoşlanıyor ve Paranoid Park’taki delikanlılarda bulduğu da böyle bir cinsel cazibe. Ama bunu ne Alex ne de seyirci tam olarak bilebiliyor. Alex güvenlik görevlisinin ölümüne neden olduğu için polisin kendisini yakalayıp cezalandırmasından korkuyor ama belki paranoyasının ardında eşcinsel olduğu için cezalandırılmak da var. 

Film Alex’in, sevgilisinden çok daha zeki ve duyarlı olduğu belli olan başka bir kız arkadaşının önerisiyle yazdığı günceyi izliyor. İnsan zihninin ileri geri gitmesi gibi, film de zaman içinde sıçrıyor, yavaşlıyor, hızlanıyor. Sonuç olarak Paranoid Park karmaşık bir ruh halini çok başarılı bir biçimde ifade ediyor. Klasik anlamda bir öykü anlatmaktan çok bir var oluş halini hissettiriyor. Filmin internetten bulunan amatör oyuncuları da çok iyiler. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com