İftarlık Gazoz: Ah güzel Muğla!

TARİH:  30 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dönemin ruh hali o kadar karanlık ki, gelecek güzel günler fantezisi kurmamız imkânsıza yakın. Yaşanmış daha güzel günleri unutmamak fena bir çözüm değil. Dinin baskıcı ve dayatmacı olmak yerine, gündelik yaşamın, kültürün bir parçası olarak dindışı hayata uyum sağladığı; ağa çocuklarının sosyalizm propagandası yaptıkları ve babalarının toprağını köylüye dağıtacakları günü hayal ettikleri 1970’ler, bütün sorunlarına rağmen bugünden daha güzeldi. Daha umutluydu, daha sosyaldi. Daha zihin açıcıydı.

KARNAVALESK RUH
“İftarlık Gazoz”da Yüksel Aksu, içinde büyüyüp yetiştiği Muğla yöresinin 70’li yıllarını anlatıyor. “Dondurmam Gaymak”ı hatırlatan bir şekilde, kaybolan yerel bir ürünü, bu kez küçük imalatçı gazozunu bir kez daha filmin adına taşıyor. Gazoz deyince akla, Ercan Kesal’ın “Peri Gazoz”u adlı kitabı geliyor. Filmin hemen başlarında Cem Karaca’dan “Deniz Üstü Köpürür”ü duyunca ve aklımıza “Sarmaşık” filmi gelince, zamanın ruhunun aynı hatıraları çağırdığını düşündüm. “İftarlık Gazoz” kendine özgü bir film ama, belki en yakın akrabası talihsiz bir kaderi olan Semir Aslanoğlu’nun “Şellale”si. “Şellale”yi seyredeli çok oldu, yanılıyor olabilirim ama iki filmin benzediği yanlar olduğunu düşünüyorum. En temel ortak yan Aksu’nun tanımıyla o karnavalesk ruh. Yine yanlış hatırlamıyorsam dönem olarak da “Şellale” 12 Eylül’ün arifesini anlatıyordu ve taşrada geçiyordu. Karnavalesk ruh, çok sesli bir ruh, yani çok kahramanlı, çok karakterli bir ortamın ruhu. Karnavalesk, Rus edebiyat eleştirmeni Mikail Bakhtin’in türettiği bir kavram. Karnavalesk hayat, normalde bir araya gelemeyecek tiplerin, yaşlıyla gencin, zenginle fakirin bir araya geldiği, mizah dozu yüksek bir ortam için kullanılıyor. Bu ortamda kutsal olan, kaidesinden indirilebilir ve bunun bir cezası olmuyor. “İftarlık Gazoz” tam anlamıyla karnavalesk bir resim çiziyor. Ağa oğluyla ırgat, yaşlı ustayla çırağı bir aradalar. İmamdan dünya kupası finali nedeniyle namazı ertelemesi rica ediliyor ve bu gerçekleşiyor…

Başka bir açıdan “İftarlık Gazoz”la benzerlikleri olan filmler de var. “Ölen devrimciye ağıt” başlığı altına koyduğum bu filmler içinde Özcan Alper’in başta “Sonbahar” olmak üzere üç filmi, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, Sırrı Süreyya Önder’in “Beynelmilel”i (karnavalesk yanları da vardı) geliyor aklıma. Ölen devrimcinin “İftarlık Gazoz”da daha çok devrimci olmadan önceki halini gördüğümüzü de eklemem lazım. Doğan devrimciyi selamlamak biraz zor olduğuna göre, öleni sevgiyle anmak yerindedir.

Filmin konusu kısaca şöyle: Adem (Berat Efe Parlar) iftihara geçen çok başarılı bir ilkokul öğrencisidir. Yoksul anne-babasının kimi zaman “kara”, kimi zaman “sarı taşaklı”sı Adem’in okuyup mühendis-doktor olması beklenir. Adem’in hayalleri ise başkadır. Gazozcu Cibar Kemal (Cem Yılmaz) bu akıllı ve dürüst çocuktan iyi bir çırak olacağını görür. Çocuğu çok sever sevmesine Cibar Kemal ama başta kendi çıkarını düşündüğü de açıktır. Böylece Adem’in bir yaz mevsimi boyunca gazozcu çırağı olarak hayatı başlar. Mevsim yazdır ve aylardan Ramazan’dır.

Adem’in sınıfının en güzel kızına yanık olduğunu söylemeye gerek yok. O güzel kızın oruç tuttuğunu söylemesi Adem’in de oruç tutmaya başlamasına neden olur. Yaz sıcağında bütün gün gazoz satmak için pedal basan, sahilde bikinili ve topless kızları gören ve dinen oruç tutmasına gerek de olmayan Adem nefsiyle büyük bir mücadeleye girer.

Oruç parantezi: İslami anlamda oruç tutmanın nefse hâkimiyeti sağlayıp sağlamadığı tartışılır (ayakkabı kutuları sağlamadığını söylüyor) ama bunu amaçlaması gerçekten çok anlamlı. Filmdeki devrimci ağa oğlu mesela oruç tutmayı nefse hâkimiyete yönelik olmaktan çok, zenginin acın halinden anlaması hedefli bir etkinlik olarak görüyor. Psikolojide görece yeni bir çalışma, zevk almayı erteleyebilen çocukların çok daha başarılı yetişkinler olduğunu gösteriyor (bkz. Stanford Marshmallow deneyi). Aynı şekilde tıpta da haftada en az 2 gün açlık sınırında yaşamanın çok sağlıklı olduğunu gösteren görece yeni çalışmalar var (bkz. Dr. Michael Mosley’nin çalışması “Ye, Oruç Tut ve Daha Uzun Yaşa”). Hatta bu şekilde diyetler de var. Bu diyetlerin, dinsel oruçtan farkı, belli bir saatten sonra ne yersen ye durumu olmaması. Haftanın belirli günleri gerçekten çok az gıda alıyorsunuz. Bu günlere oruç günleri deniyor. Ve kadim dinlerin çok doğru uygulamasalar da bir şekilde ödülü, hazzı erteleyebilmenin önemini, bedeni dinlendirmenin faydasını bildikleri düşünülüyor.

FİLMİN TEMEL KURSU
Oruca açtığım parantezi kapatamayacağım çünkü filmde oruç çok önemli bir yer tutuyor. Hatta filmin temel kusuru diyeceğim şey, Adem’in nefsiyle mücadelesini fazlasıyla uzatması. Bu bölüm, filmin karnavalesk niteliğini de söndürüyor, filmi fakirleştiriyor. Fakat orucun filmin hikâyesinde evrileceği yer düşünülürse, belki de oruca bu kadar önem atfedilmesi yerindedir. Fakat yine de bu bölümün ya kısaltılması ya da başka türlü zenginleştirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. “İftarlık Gazoz” Yüksel Aksu’nun yerli ve modern bir sinema dili arayışından yine alnının akıyla çıktığı, iyi bir film. Kalabalık sahneler çok iyi kotarılmış, tütün kırma bölümleri özellikle çok şiirsel. Oyunculuklar, özellikle Cem Yılmaz’ın oyunculuğu çok iyi. Bir tek Macit Koper sanki imama çok oturmamış gibi. Son bir not: 70’lerde “sıkıntı yok” denmezdi. “Dert değil” derdik, “sorun değil” derdik ama “sıkıntı yok” benim kulağımı tırmalayan günümüzün bir tabiri. Filmde bir polis bu tabiri kullanıyor da, içimden “hiç sıkıntı yok olur mu, sıkıntı var” demek geldi. Kaçırmayın, derim.

14. Dakka Film Festivali: Sivas’a bir ödül daha

TARİH:  23 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kaan Müjdeci’nin Sivas adlı filmi, Venedik’teki başarısının ardından Bangladeş’in başkenti Dakka’da yapılan film festivalinden de uluslararası sinema eleştirmenleri federasyonu Fipresci’nin en iyi film ödülünü kazandı. Dakka’ya Türkiye’den yüksek bir katılımımız vardı. Alin Taşçıyan Avustralasya filmleri jürisinde, Cambridge merkezli vakıf Balık Arts’ın kurucusu Yeşim Güzelpınar kısa film jürisinde görev alırken, Norveç’te yaşayan sinemacı ve akademisyen Nefise Özkal Lorentzen genç sinemacılarla bir workshop düzenledi.

Festivalin ana jürisi ise İran filmi “3 Metre Küp Sevgi” en iyi film seçti. En iyi yönetmen ödülü “Son Cellat” filmiyle Taylandlı yönetmen Tom Waller’a gitti. En iyi senaryo “Üç Balık” filmiyle yine İran’ın olurken, en iyi görüntü ödülü Filistin filmi “Sara”ya gitti. En iyi kadın oyuncu ‘Nabat’ filmindeki performansıyla Azeri oyuncu Fatimeh Mutemed Arya’ya verilirken, en iyi erkek oyuncu ödülü ise “Çoban’ın Sessizliği” filmindeki performansıyla Iraklı oyuncu Mahmud Abu El Abbas ile, “Son Cellat” filmindeki performansıyla ‘Vithaya Pansringaram’ arasında paylaştırıldı.

Yine festival kapsamında bu yıl 2. kez “Uluslararası Sinemada Kadın Konferansı” düzenlendi. Ayrıca iki büyük kadın yönetmen Agnes Varda ve Anne Breien retrospektifleri yapıldı.

Yoksulluk kol geziyor
Bangladeş dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Devasa yoksulluk, çevre ve ses kirliliği, nüfus yoğunluğu ve trafik problemleriyle boğuşuyor. Buna rağmen insanları son derece sıcak kanlı ve iyimser. Doğrusu burada çok güzel zaman geçirdik. Bu çapta bir uluslararası film festivali düzenlemek çok derin bir idealizm gerektiriyor.

Özgürlük mücadelesi
Bangladeş 1971’de bağımsızlığına kavuşmuş bir ülke. Daha önce Pakistan’ın bir parçasıymış. Bangladeşliler kendi dillerini konuşmak için başlattıkları mücadeleyi sonunda bağımsızlıkla noktalamışlar. Batılı ülkeler ve Türkiye, Bangladeş’in bağımsızlık mücadelesinde karşı cephede Pakistan’ın yanında yer almış. SSCB ve Hindistan ise Bangladeş’i desteklemiş. Pakistan’ın 3 milyon Bangladeşliyi öldürmesine, yüzbinlerce Bangladeşli kadına tecavüz etmesine ve milyonlarcasının göç etmesine neden olmasına rağmen, Bangladeşliler bağımsızlıklarını kazanmışlar. Kurucuları Mucibür Rahman bağımsızlıktan birkaç yıl sonra CIA destekli bir darbede katledilmiş. Bangladeş bugün birçok uluslararası şirketin vahşice sömürdüğü bir ülke. Ucuz iş gücünden yararlanan firmalar, buranın muhteşem doğasını kirletmekte özgürce davranıyorlar. Bir delta ülkesi olan Bangladeş’in nehirleri ölüyor. Öte yandan ülke, küresel ısınmadan en çok etkilenecek olan ülkelerin başında geliyor.

Sinema engel tanımıyor
Bütün bunlar sinemacıları durdurmuyor. Festivalde mansiyon ödülü alan Bangladeşli genç kadın yönetmen Rubaiyat Hosseyn, “İnşaat” adlı filminde ülkesindeki sınıf farklılığı, kentsel dönüşüm ve kadın sorunu gibi meselelere etkileyici bir bakış getiriyor. Yine bir başka Bangladeşli genç yönetmen Ebu Şehid Emon, gişe canavarı filmi “Celal”ın Hikayesi”nde benzer sorunlara, öksüz bir çocuğun biraz da gerçeküstü hikayesinin prizmasından bakıyor.
Bu iki film, Bangladeş sinemasının yıldızının parlamakta olduğunu düşündürtüyor. Bangladeş sinemasından daha çok şey beklemek için çok neden var.

Ertuğrul 1890: Tam bir facia

TARİH:  26 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saltanat, hâlâ kendini büyük bir imparatorluk olarak gördüğü ve göstermeye çalıştığı için, Japonya’ya nezaket amaçlı bir fırkateyn gönderir. Yıl 1890’dır. Gemi nihayetinde Japonya’ya ulaşır. Sonra da tam fırtına mevsiminin başlangıcında dönüş yoluna çıkar. Sürpriz sürpriz: Gemi daha ertesi gün bir fırtınaya yakalanır. Ve Cüneyt sinemadan çıkar. Çünkü:

Bu yarım saat içinde dişe dokunur hiçbir konuya, temaya, değinilmez; karakterler serpilip gelişmeye başlamaz. Dramatik olayların hiçbirine değinilmez. Geminin Japonya’ya yolculuğu harita üzerinde gördüğümüz çizgilerden ibarettir. Yüzbaşı Mustafa ile kazan dairesinde çalışan Bekir usta arasında hiç ikna edici olmayan bir erkeklik yarışına tanık oluruz. Bu ikili güvertede güreş tutar! Tabii ki berabere kalırlar. Türk Türk’ü yener mi hiç? Hem bu gemideki herkes kahraman!

Bekir ustanın, karısının resmini bir sütuna iğnelediğine tanık oluruz; gözü aylardır kadın görmemiş gemicilerin bulunduğu kazan dairesinde gerçekleşir bu olay! Vay be, ne Osmanlı erkekleri varmış!

Sonra gemide kolera salgını olduğunu dış ses bize söyler. Kolera salgını mı? Nasıl yani? Bu bal dök yala gemide kolera salgını varmış demek! Neden peki? Japonya’da mı salgın varmış? Yoksa geminin görmediğimiz yerlerinde hijyen kurallarına saygı duyulmuyor muymuş? Hepside çakı gibi, jilet gibi gemiciler nasıl koleradan kırılmışlar ve neden biz görmüyoruz? Kaç kişi hasta olmuş, tedavileri için ne yapılmış, kaç kişi koleradan ölmüş? Bu kadar dramatik bir olaya dair sıfır görüntü, sadece bir dış ses!

Ama bu hain kolera yüzünden geminin Japonya’dan ayrılışı gecikmiş, bu kadarını biliyoruz. Sonra… Ve sonra gemi, fırtına mevsiminin gelişini kutlama amacıyla olsa gerek, yola çıkıvermiş ve hemen ertesi gün fırtınaya yakalanmış. Yahu bunlar nasıl gemici, ertesi gün fırtına çıkacağını anlamazlar mı? Bir bilene sormazlar mı? Biliyorlarsa neden çıktılar? Bilmiyorlarsa neden bilmiyorlar? Filmde bu tarihte çıkma kararının verilmesi sürecine dair hiçbir şey yok yine!

Herhalde oturup araştırılsa, Sarıkamış faciasına benzer bir takım paşa kaprisleri falan çıkar ortaya. Muhtemelen, burnundan kıl aldırmayan, kendini çihanın hâkimi sanan paşalar, sultanlar vesaire geminin yola çıkmasını emretmiştir. Emre uymazlarsa, Divanı Harp’le tehdit edilmişlerdir. Ertuğrul, Sarıkamış, Kocatepe muhribi. Yüce devletimiz kendi askerini kendisi kırmayı pek sever, pek de iyi becerir. Sonra da ardından kahramanlık destanları yazar.

Deniliyor ki, filmin iyi kısmını seyretmişim. Ben çıktıktan sonra film daha da kötüleşmiş. Cuntacı Turgut Özal’ın ne menem değerli bir adam olduğuna değin bir gösteriye dönüşmüş…

Asıl facia Ertuğrul değil zaten, hâlâ bu faciayı, Türk’ün aklının, iyi kalpliliğinin göstergesi olarak sunmaya çalışanların iktidarda oluşu. Eğer Ertuğrul faciasının sorumluları hesap vermiş olsaydı, Sarıkamış da, Kocatepe muhribinin batırılışı da, Roboski de olmayabilirdi.


Sessiz Çığlık: Annenin ölümünün ardından

TARİH:  13 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, ilk filmi “Reprise” ile 10 yıl önce İstanbul’da Altın Lale’yi kazanmıştı. O günden bugüne Norveçli yönetmen 2 film daha yaptı. İkinci filmi “Oslo, 31 Ağustos” ile Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı. “Sessiz Çığlık” ise geçen sene Altın Palmiye adayları arasındaydı. “Sessiz Çığlık”, yönetmenin ilk İngilizce filmi olma özelliği de taşıyor. Ama Londra’da sinema eğitimi almış olan Trier için İngilizce çalışmak belli ki hiç zor olmamış. Trier, sanatçı bir aileden, hatta sülaleden geliyor. Dedesinden anne-babasına sinemayla ilgilenmemiş kimse yok neredeyse hayatında. Şanslı çocuk.

Merkezi nerede?
“Sessiz Çığlık” parçalı bir film. Parçalı derken, kopuk kopuk, ileri-geri sıçramalı, rüyayla gerçeğin iç içe geçmiş olmasının ötesinde bir şey de söylemek istiyorum. Trier, karaktere önem vermekle birlikte, formalist (biçimci) bir geçmişi olduğunu söylüyor. Bu biçimcilik, çizgisel ya da lineer bir anlatımı tercih etmemiş olmasının nedenlerinden. Ama asıl açıklayıcı olan Trier’in, filminin bir müzik albümü gibi olmasını hedeflemiş olması. Yani birçok şarkıdan oluşan bir albüm gibi olmasını istemiş “Sessiz Çığlık”ın. Her birinin hit olmasını arzuladığı çeşitli parçalardan oluşan bir müzik albümü gibi… Sonuçta ortaya, zamanda ve mekânda sıçramalı bir yapı çıktığı gibi, parçadan parçaya bakış açısının ve kahramanın da değiştiği bir anlatı çıkmış. Bu parçaların her biri hit olacak kadar iyi değil. Ama asıl sorun bütünün bu parçalı yapıdan mustarip olması. Filmin bir merkezi olmayınca, etkisi de o derece dağınık oluyor. Yapbozun parçalarını kavramaya çalışarak izlemek, seyirciyi aktif hale getiriyor getirmesine ama bütünün duygusal bir iz bırakmasını da zorlaştırıyor. Film bittikten sonra, her şeyi yeniden bir araya getirme gereği hissediyorsunuz. Belki de filmi ikinci bir kez izlemek farklı bir tat bırakır. Ama “Sessiz Çığlık” kimi parçalarının etkileyiciliğine rağmen, unutulmaya mahkûmmuş gibi duruyor.

Filmin en güzel sahnesi
Film, savaş fotoğrafçısı bir kadının ölümünden 3 yıl sonrasında geride kalan ailesine neler olduğuna bakıyor. Savaş fotoğrafçılığı tuhaf bir meslek. Her an ölümle baş başa olmayı gerektiriyor. Söz konusu olan başkalarının ölümü değil sadece. Bazen meslektaşlarınızın ölümüne şahit olmak, bazen yaralanmak söz konusu; tabii eğer şanslıysanız ve kendiniz ölmediyseniz. Bu mesleği yapmak için belirli bir psikolojide olmak gerekir herhalde. Hayattan bir tür kopukluk ve/veya bir tür kendini kanıtlama isteği söz konusu olsa gerek. Mesleğin kendisi de hayattan kopukluğu, bağ kuramamayı besleyen türden. Hem mekânlar, insanlar, koşullar sürekli değişiyor, hem de her şey, her an kayıp gidebiliyor. Isabelle Huppert filmde bu fotoğrafçının duygusal kopukluğunu başarıyla canlandırmış. Ama bir fotoğrafın ya da tek notalı bir şarkının ötesine geçmiyor karakterinin derinliği. Keza geride kalan eşi Gene (Gabriel Byrne) de benzer durumda, derin bir iz bırakacak karakter tasviri yok; Byrne’ün iyi oyunculuğuna rağmen. İki erkek kardeşten büyük olanı (Jesse Eisenberg) bir empati yaratamayacak kadar ikiyüzlü. Bir tek küçük kardeşin hikâyesinde, hit olabilecek bir ton var. Conrad (Devin Druid), annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, bilgisayar oyunlarına meraklı ve cheerleader (ponpon kız) kızlardan birine âşık yeni yetmede, seyirciye daha derinden dokunabiliyor. Çünkü karakterin kendisi bir başkasına hakikaten dokunmayı hem istiyor, hem de bunun olanaklı olduğuna inanıyor. Ve seyirci olarak biz de onun bu çabasıyla özdeşleşebiliyoruz. Conrad’ın âşık olduğu kızla bir akşam birlikte yürüdükleri sahne filmin en güzel sahnesi. Sonuç olarak “Sessiz Çığlık” hitlerle dolu bir albüm olmamış ama en azından hit olabilecek bir şarkı içeriyor.

Yeni ayet indi!

TARİH:  19 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

STAR WARS “GÜÇ UYANIYOR”

Bir Star Wars fanatiği değilim, hiç olmadım. Hatta Star Wars benim için sinemada kötüye gidişe işarettir: Sinemanın daha çocuklara yönelik, daha ürün odaklı, daha patlamış mısır tükettiren bir şeye dönüşmesinin ve toplumsal sorumluluklar üstlenen 70’ler sinemasının sonunun habercisidir. Zamanında Time dergisi alınırdı eve. Dergi, Star Wars’u kapak yapmış, sayfalarını filme ayırmış ve o zamanlar daha yeni duyduğum bir kavramla tanıştırmıştı beni: “Special effects” yani özel efektler. Sanki bir filmin değeri ne kadar çok özel efekt kullanıyorsa o kadar artıyordu. Bunu da anlamamıştım. Artık special effects yerine CGI (“computer generated image” yani bilgisayarda üretilmiş imge”) kullanılıyor ve doğrusu çok da matah bir şey olarak anılmıyor. Hatta son Mad Max filmi ya da Michel Gondry’nin filmleri CGI kullanmadıkları için daha değerli sayılıyor. Makine işiyle el işi farkı gibi; artık el işi bilgisayar işinden daha değerli görülüyor.

Star Wars’un yaratıcısı George Lucas elbette boş adam değildi. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabını hatmetmişti. Efsanelerin ortak özelliklerini biliyordu. Western’den beri Amerikan folklorunda yer edinmiş bir anlatı tarzı olmadığını düşünüyordu ve Amerikan değerlerini yüceltecek yeni bir folkor yaratmaya hevesliydi. Neydi bu değerler? Cumhuriyetçilik, başkanlık sitemi ve parlamentarizm ve tabii ki üstün savaşma kabiliyeti. Gerçi Bülent Somay, Altyazı’daki yazısında ilk Star Wars üçlemesinin Batı’dan çok Doğu felsefesine yakın olduğunu söylüyor ama sözünü ettiğim öğeler de çok ortadalar.

Tabii ki en önemli efsanelerden biri de Kral Ödipus efsanesidir. Luke Skywalker ile Darth Wader arasındaki baba-oğul çatışması resmi tamamlamıştı.

Kısacası ne yaptığını bilen ve yetenekli bir yönetmen, gerçekten de modern Amerika’nın folklorunu yaratmıştı. Hedef Amerika’ydı ama Amerika kazanılınca dünya da haliyle kazanılıyordu.

Yeni filmde yeni şeyler var. Kimlik politikaları çağında, elbette cinsiyet ve ırk da filmde yerini alacaktı. Yeni kahraman genç bir kadın mesela. Onun aşığı bir Siyah. Bir çimdik Mad Max tarzında kıyamet sonrası resmi, bir tutam Apocalypse Now görüntüsü ile “kıyamet” çağrışımları da eksik değil. Ne de olsa kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz.

Ödipal karmaşa da filmde yerini alıyor. Bu kez olayın tarafları Han Solo ve oğlu Kylo Ren (Adam Driver). Harrison Ford filme insanlık katıyor, her göründüğünde. Genç kadın kahraman Rey’de Daisy Ridley çok çok kötü fakat. Bu kadar ifade yoksunu bir oyuncu zor bulunur.

Onun dışında daha fazla patlama ve savaş var filmde, zamanın ruhuna uygun olarak… Hayranları bu yeni filme de bayılacak. Benim gibilerse yine sıkılacak. Din gibi bir şey Star Wars hayranlığı. Ya müminsin ya da kafir. Ben SW dinine göre de kafirim.

Kötü Kedi Şerafettin: Bir zamanlar Cihangir mahallesinde

TARİH:  6 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İster inanın ister inanmayın, Cihangir çok değil 7-8 yıl kadar önce normal bir İstanbul mahallesiydi. Kirpi, yılan ve akrep görmüşlüğüm vardır Cihangir kırsalında. Her mahallenin olduğu gibi, Cihangir’in de bir delisi vardı. Bakkalıyla, çakkalıyla bildiğin mahalleydi işte. Sonra başına kötü şeyler geldi Cihangir’in, her köşede bir bar, bir restoran, ne bileyim, bir kafe açıldı. Derken, bugünün aşağılanan ama imrenilen de semtine dönüştü.

Kötü Kedi Şerafettin (KKŞ), Cihangir’in henüz mahalle olduğu yakın geçmişi anlatıyor. Filmin teknik niteliklerinin ne kadar üstün olduğunu belki de şimdiye kadar duymuşsunuzdur. KKŞ, Türkiye’de animasyon sanatı bu kadar ilerlemiş mi dedirten, dünya standartlarında bir animasyon. Ne kadar övsem azdır. Cihangir’i o kadar kanlı canlı bir hale getirmiş ki film, uzatsam elimle dokunacağım neredeyse, koklasam kokusunu alacağım. Keza karakterler de müthiş. Yaklaşık 10 yıl sürdüğü söyleniyor prodüksiyonun ve müthiş pahalıya çıktığı.

L-Manyak’ta Bülent Üstün’ün çizdiği bu çizgi romanı severdim. Film de elinden geldiğince çizgi romanın dünyasından taviz vermemeye çalışmış. Zaten dakka bir gol bir dedirtircesine, 3 karakter ölüveriyor. Sert bir film bu, öyle dünyanın alıştığı çizgi filmlerden değil. Nevi şahsına münhasır bir çizgi film ve hatta Türkiye’nin bu sanat dalına katkısı diyebiliriz KKŞ için. Benzerini bilmiyorum.

Şerafettin, adı üstünde iyilik miyilik takmayan sert bir karakter olsa da, bol küfürlü konuşsa da yumuşak bir kalbi de olan bir kahraman. Film, Şerafettin’in manita peşinde koşması, çilingir sofrası düzmeye çalışması ve oğlu Tacettin’le ilişkileri üzerine kurulu. Tabii bir de Şerafettin’in yaratıcısı Bülent Üstün’ün kendisini temsil eden zombi çizer karakteri var. Zombi çizerle Şerafettin ve tayfasının bitmek bilmeyen mücadeleleri doğrusu beni sıktı. Zombi gibi, ne zaman ve nasıl öleceği bilinmeyen bir yaratık işin tadını kaçırıyor. Ne zaman nokta, ne zaman virgül, ne zaman yeni bölüm olduğunu okumak imkânsız hale geliyor. Tabii ki doğaüstü yaratıkları ilk kullanan film KKŞ değil ve bu işin doğası böyle.

Film geçmiş Cihangir’de geçse de, bugüne göndermeler de var. Cins kediler ile sokak kedileri iletişim platformu bu nefis göndermelerden biri. Her şey iyi güzel olsa da, KKŞ’nin hikâyesinin yetersiz olduğunu söylemek lazım. İlk heyecanımız geçtikten sonra, aynı hikâyelerin versiyonlarını izlemek durumunda kaldığımızı düşünüyorum. Bir başka güzel dişi kedi, yeni bir çilingir sofrası, zombi çizerle kavga… Keşke filmden çıkınca aklımızda daha fazla şey kalsaydı. Ama o zaman da belki 13+ değil, 18+’lık bir film olacaktı ve bu da mali açıdan fazlasıyla riskliydi.

KKŞ’yi psikanalitik bir okumaya tabi tutmak mümkün mü? Şerafettin, yazar-çizer Bülent Uzun’un id’ini, dizginlemekte güçlük çektiği dürtülerini temsil ediyor sanki. Şero’nun, yazar-çizerin cins vemedeni kedisini öldürmesi, sanki id’le super-egonun kavgası. Ya da belki de kardeş kavgası, nihayetinde ikisi de aynı kişinin ürünü. Yazar Üstün, süperegosunu (yani cins ve “medeni” kedisini) öldürerek kendisini insanlıktan çıkaran Şerafettin’i öldürerek, belki kendi hayvani yanını, dizginlemekte güçlük çektiği id’ini hizaya sokmaya çalışıyor. Böyle bakınca, KKŞ’nin cinsiyetçi değil, cinsiyetçi ve ilkel olanla bir mücadelenin öyküsü olduğu sonucuna da ulaşılabilir. Ama cinsiyetçi ve ilkel olana göz de kırparak.

Diren: Kimlikçiliğin sefaleti

TARİH:  16 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İngiliz sinema sektörü her yıl piyasaya İngiltere tarihinden özenle derlenmiş birkaç film sunar. Bu sayede İngiltere’nin ya da doğru terimiyle Birleşik Krallık’ın krallarını, kraliçelerini, prenseslerini, başbakanlarını, gay cemaatlerini, isyancı madencilerini tanıma fırsatı buluruz. Aman da ne şirin şeylerdir hepsi de! Tabii arada sorunlar, sürtüşmeler filan yaşanır ama ne gam! Sonunda her şey mutlu sona ulaşır. Bütün sorunlar bir takım önyargılardan, yanlış anlamalardan, hadi belki bazı kötü adamlardan ibarettir. Çözülmeyecek mesele yoktur. Her şey bir kimlik sorununa indirgenir, asıl sorun olan sınıfsal çelişkiler arka plana atılır.

Diren 1912’de başlıyor. Kadınlara, erkeklerle eşit oy hakkı isteyen süfrajet (suffragette) hareketi küçük çaplı terör eylemleri yapmaktadır. Şimdi, burada bir durmak ve bir soru sormak lazım: Erkeklerle eşit oy hakkı istemek, ne anlama geliyordu o dönemin İngilteresi’nde? Bütün erkekler oy verebiliyorlar mıydı? Maalesef hayır! İşçiyseniz, yoksulsanız oy veremiyordunuz! Belirli bir statünüz olması gerekiyordu toplumda. Peki süfrajet hareketi ne istiyordu? Belirli statüdeki varlıklı kadınlara oy hakkı istiyordu, yani eğer oy verme hakkı olan erkeklerle aynı statüdeyseler, o statüdeki kadınlar da oy verebilmeliydi. Yoksa, yoksul, zengin ayırt etmeden herkese oy hakkı istemiyorlardı. Diren filminin zurnası burada zırt ediyor. Ve anlattığı hikâye tümüyle boşluğa düşüyor.
Çünkü Diren bize ayrıcalıklı kadınların oy hakkı mücadelesine katılan yoksul bir işçi kadının hikâyesini anlatıyor. Maud Watts (Carey Mulligan) kocasıyla birlikte bir çamaşırhanede çalışıyor. Zaten orada doğmuş, orada büyümüş. Yedi yaşında yarı zamanlı, 12 yaşında tam zamanlı çalışmaya başlamış. Babasını bilmiyor ama babasının oradaki tacizci ustabaşılardan biri olma ihtimali yüksek. Maud’un oğlu ve kocasıyla iyi bir ilişkisi var başlarda. Ama Maud işyerindeki bir süfrajetin etkisine girince hızla hareketin içine çekiliyor. Bu durum ailesinin çözülmesine, sık sık hapse girmesine vs yol açıyor.


EŞİTLİK KİMİN UMRUNDA
Süfrajetlerin başını Emmeline Pankhurst (Meryl Streep) adlı burjuva bir kadın çekiyor. Maud’la, Emmeline arasındaki eşitsizlik, Maud’un işyerindeki işçi erkeklerle arasındaki eşitsizliğe kıyasla çok daha devasa boyutta. Ve o dönemin kadın hakları hareketinin umurunda değil bu eşitsizlik. Ve Maud’un gerçekte bu hareket içinde olması akla yatkın değil, hatta imkânsız. Tabii o dönemde sosyalistler de var ve bugünkünden çok daha etkinler. Ne de olsa Sovyet devriminin yaklaştığı yıllardayız. Ve Maud gibi duyarlı bir kadının herkese eşitlik isteyen bu harekette yani sosyalistlerin yanında yer alması asıl akla yatkın olan. Ama tabii ki bu ihtimal özenle filmin konusu dışında kalıyor. Emmeline Pankhurst, hayatının ilerleyen yıllarında Muhafazakâr Parti’ye katılıyor, milliyetçi ve savaş yanlısı propagandalar yapıyor; bir başka kadın hakları savunucusu lideri ırkçılığa kadar taşıyor bu çizgiyi. Ama bunlar da filmi ilgilendirmiyor. Pankhurst’ü anaç, güler yüzlü ve kararlı bir lider olarak görüyoruz.
Kimlikçiliğin sefaletine iyi bir örnek Diren. Kimlik mücadeleleri elbette işlevsel de oluyor ama ufkunu genişletemediği müddetçe gerici konumlara da rahatlıkla düşüyor. Kimlikçi bir siyasetçi Malala’ları kurtarmak için Afganistan işgalini savunabilir ve böyle şeyler oluyor da. Afgan kızın National Geographic’teki resmine bakıp, iç geçirilebilir ama Afgan delikanlı sadece olası bir teröristtir.
Batılıların kendilerine pek yakıştırdıkları, Doğulu ezilen kadını kurtarmaya yönelik bu şövalyece duygunun, Mustang filminin Batı’daki olağanüstü başarısında rolü olduğunu da düşünüyorum. Ama bu başka konu.

İKNA EDİCİ DEĞİL!
Diren, bütün bunların dışında vasat bir film. Çok fazla yakın plana gömülüyor ve karakterin gelişimini jet hızıyla gerçekleştiriyor. İkna edici de olmuyor. Hele bir de babacan polis şefi var ki, nerdeyse işini gücünü bırakıp, Maud’un başının derde girmesini engellemek için çabalayacak! Hadi be! Diren’in senaryosunda Thatcher’a son derece sempatiyle bakan Demir Leydi filminin senaristi Abi Morgan’ın imzası var! Ne iş olsa yaparızcı bir senarist demek ki Morgan. İşçi anlatılacaksa işçi, faşist anlatılacaksa faşist anlatılır!

Yine de süfrajetlerin kadınların oy hakkı için verdiği mücadeleye saygı duyuyoruz. 1928’de İngiltere’de herkese eşit oy hakkı geliyor. Sovyet devrimi bunu 11 yıl önce 1917’de gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhuriyeti de son derece hızlı; 1934’te kadınlar eşit oy hakkına kavuşuyor! Şimdi bu hakkı kullanan bazı kadınların, kadınları ikinci sınıf gören erkek bir liderin götünün kılı olmayı seçmiş olmaları ne acı!

Antalya Film Festivali: Antalya soğuğu

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık yanıltmasın, havalar gayet iyiydi Antalya’da. Denize girilebilecek kadar iyiydi. Soğuğun iki manası var. Birisi benim için festivalin en büyük sürprizi olan Kalandar Soğuğu filmi; ikincisi ise gazeteciler olarak ilk defa bir festivalde soğuk karşılanmış (festival kataloğunu festivalin yarısı bittikten sonra alabildik vs.) olmak. Haklarını teslim edelim, toplantı talebimizden ve şikâyetlerimizi ilettikten sonra, sorunları düzeltmek için ciddi bir çaba sarf ettiler. Ama sonra yine, son günlerde herkese dağıtılan bir festival kitabının (Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler adlı kitap) sinema yazarlarına verilmemesi, iyiye işaret değildi.

Kalandar Soğuğu ise ilk kez bu festivalde seyrettiğim filmler içinde en iyisiydi. (Sarmaşık, Misafir, Saklı vb, daha önce Malatya jürisindeyken seyrettiğim ve bu yüzden üzerine yazmayacağım iyi filmler). Kalandar Soğuğu’nun finali ciddi sorunlar içeriyor. Maden arayarak maddi sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve bu haliyle Umut’un arabacı Cabbar’ını hatırlatan bir adamın hikâyesi Kalandar Soğuğu. Filmin “Her işte bir hayır var”cı, “aptala malum olur”cu (çünkü onlar tanrıya daha yakındırlar!) ve yöre halkının madenlere direnişini gözardı edici tavrı bana son derece ters düşüyor. Ama karşımızda Mustafa Kara adlı yeni ve çok iyi bir yönetmen var; bu çok sevindirici.

Antalya’daki yeni bir olgu ise TRT’nin desteklediği filmlerdi. Kalandar Soğuğu bunlardan biriydi. Ama asıl büyük destek Muna ve Çırak adlı filmlere gitmişti. Bu filmlerin ideolojik olarak sağda durdukları söylendi, ben festivale katıldığımda bu iki filmin de gösterimi yapılmıştı. Ama şöyle bir gerçek de var: Bu desteklerle sağ da eninde sonunda kendi sanatçılarını yetiştirecek. O zamana kadar festivallerin kapanış törenlerine, Can Dündar’lar, Erdem Gül’ler, Tahir Elçi’ler, Yılmaz Güney’ler, Nâzım Hikmet’ler ve Karadeniz’in direnen kadınları damgasını vuracaklar, bu yıl olduğu gibi… Egemenlerin sansür çabaları ise sadece kendilerini rezil edecek, kendi kendilerini gülünç duruma düşürecekler. Her şeye rağmen festivaller hâlâ bizim!

Joy: Dik dur, boyun eğme!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Joy’ bir biyografi; bir tür süpürge/paspas icat eden Joy Mangano’nun öyküsü. Kahramanımız erkek olsaydı filmin adı Mangano olurdu ama sektörün mantığına göre kadın dediğin bir tür çocuk olduğu için onlara adıyla hitap edilebilir. Oysa film tam da bunun tersini anlatıyor: Kaderine razı olmayan, çevresindeki işe yaramaz ya da düpedüz kötü erkekleri aşarak başarıya ulaşan, birilerinin kızı ya da karısı olmakla yetinmeyen bir kadının öyküsünü anlatıyor. Fakat tabii ki feminist bir açıdan da bakılabilir ve kadının babasının soyadıyla anılmamasında fayda da görülebilir. Ki sadece adıyla hitap edilmek isteyen feministler de var.

Kusturica usulü aile
Lafı uzatmayalım. David O. Russel’ın yönettiği filmin başrolünde yönetmenin favori oyuncusu Jennifer Lawrence, Joy’u oynuyor, Robert de Niro da Joy’un babası Rudy’yi. Film, Kusturica filmlerini andıran bir aile tablosu çiziyor bize. Joy’un annesi yataktan çıkmadan dizi izliyor, babası sevgilileri terk ettikçe eve dönüyor (yoksa karısını terk etmiş durumda), Joy’un boşandığı kocası evin bodrumunda yaşıyor. Joy, iki küçük çocuğuyla birlikte yer hostesliği yaparak bu evi idare etmeye çalışıyor. Oysa lisenin en parlak öğrencisiymiş Joy. Üniversiteye de girmiş ama babasının tamirci dükkânının muhasebe işlerine yardımcı olabilmek için eve dönmüş ve şarkıcı eşiyle evlenmiş. Joy sadece parlak bir öğrenci değil. Yaratıcı bir zekâsı da var. İcat ettiği köpek tasmasının patentini almış olsa ailesi çoktan köşeyi dönmüş olabilecekmiş.

Joy’un ailesi literatürde “işlevsiz aile” diye geçen şeyin mükemmel bir örneği. Böyle bir aileden kendine güvenli, yaratıcı bir birey olarak çıkmak imkânsız olurdu, bu tabloya uymayan tek bir kişi olmasaydı: Joy’un anneannesi Mimi (Diane Ladd), Joy’daki cevheri gören, Joy’a inanan ve sonuna kadar destekleyen kişi. Hatta Joy’da özel bir cevher olmasa bile, böyle bir destek onu hayatta kendine güvenli ve mücadeleci bir insana dönüştürmeye yetebilir (Gelişim psikoloğu John Bowlby’nin “bağlanma kuramı”, bildiğim kadarıyla böyle söylüyor).

Russel’ın filmi “iyi” bulundu, ortalamanın biraz üstünde notlar aldı. Filmin kusurlu yanları var. Özellikle Bradley Cooper’ın canlandırdığı TV yöneticisi karakteri fazla havada kalıyor. Joy’la aralarında bir romans yaşanacağı izlenimi veriliyor ama bu da bir yere bağlanmıyor. Filmin başındaki karnavalesk hava, bazen gerçekçiliğe, bazen iyice masala dönüşebiliyor. Bütün bunların ötesinde, filmi girişimci kapitalizme bir övgü diye görmek de pekâla meşru olur. Fakat her şeye rağmen benim bu haftaki favori filmim Joy. Ki bu hafta iddialı bir hafta. Yeni Tarantino, Rocky dizisinin devamı Creed, kapitalizmin son krizini anlatan Büyük Açık var perdelerde. Ama hiçbirinde Jennifer Lawrence yok.

Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com