Ertuğrul 1890: Tam bir facia

TARİH:  26 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saltanat, hâlâ kendini büyük bir imparatorluk olarak gördüğü ve göstermeye çalıştığı için, Japonya’ya nezaket amaçlı bir fırkateyn gönderir. Yıl 1890’dır. Gemi nihayetinde Japonya’ya ulaşır. Sonra da tam fırtına mevsiminin başlangıcında dönüş yoluna çıkar. Sürpriz sürpriz: Gemi daha ertesi gün bir fırtınaya yakalanır. Ve Cüneyt sinemadan çıkar. Çünkü:

Bu yarım saat içinde dişe dokunur hiçbir konuya, temaya, değinilmez; karakterler serpilip gelişmeye başlamaz. Dramatik olayların hiçbirine değinilmez. Geminin Japonya’ya yolculuğu harita üzerinde gördüğümüz çizgilerden ibarettir. Yüzbaşı Mustafa ile kazan dairesinde çalışan Bekir usta arasında hiç ikna edici olmayan bir erkeklik yarışına tanık oluruz. Bu ikili güvertede güreş tutar! Tabii ki berabere kalırlar. Türk Türk’ü yener mi hiç? Hem bu gemideki herkes kahraman!

Bekir ustanın, karısının resmini bir sütuna iğnelediğine tanık oluruz; gözü aylardır kadın görmemiş gemicilerin bulunduğu kazan dairesinde gerçekleşir bu olay! Vay be, ne Osmanlı erkekleri varmış!

Sonra gemide kolera salgını olduğunu dış ses bize söyler. Kolera salgını mı? Nasıl yani? Bu bal dök yala gemide kolera salgını varmış demek! Neden peki? Japonya’da mı salgın varmış? Yoksa geminin görmediğimiz yerlerinde hijyen kurallarına saygı duyulmuyor muymuş? Hepside çakı gibi, jilet gibi gemiciler nasıl koleradan kırılmışlar ve neden biz görmüyoruz? Kaç kişi hasta olmuş, tedavileri için ne yapılmış, kaç kişi koleradan ölmüş? Bu kadar dramatik bir olaya dair sıfır görüntü, sadece bir dış ses!

Ama bu hain kolera yüzünden geminin Japonya’dan ayrılışı gecikmiş, bu kadarını biliyoruz. Sonra… Ve sonra gemi, fırtına mevsiminin gelişini kutlama amacıyla olsa gerek, yola çıkıvermiş ve hemen ertesi gün fırtınaya yakalanmış. Yahu bunlar nasıl gemici, ertesi gün fırtına çıkacağını anlamazlar mı? Bir bilene sormazlar mı? Biliyorlarsa neden çıktılar? Bilmiyorlarsa neden bilmiyorlar? Filmde bu tarihte çıkma kararının verilmesi sürecine dair hiçbir şey yok yine!

Herhalde oturup araştırılsa, Sarıkamış faciasına benzer bir takım paşa kaprisleri falan çıkar ortaya. Muhtemelen, burnundan kıl aldırmayan, kendini çihanın hâkimi sanan paşalar, sultanlar vesaire geminin yola çıkmasını emretmiştir. Emre uymazlarsa, Divanı Harp’le tehdit edilmişlerdir. Ertuğrul, Sarıkamış, Kocatepe muhribi. Yüce devletimiz kendi askerini kendisi kırmayı pek sever, pek de iyi becerir. Sonra da ardından kahramanlık destanları yazar.

Deniliyor ki, filmin iyi kısmını seyretmişim. Ben çıktıktan sonra film daha da kötüleşmiş. Cuntacı Turgut Özal’ın ne menem değerli bir adam olduğuna değin bir gösteriye dönüşmüş…

Asıl facia Ertuğrul değil zaten, hâlâ bu faciayı, Türk’ün aklının, iyi kalpliliğinin göstergesi olarak sunmaya çalışanların iktidarda oluşu. Eğer Ertuğrul faciasının sorumluları hesap vermiş olsaydı, Sarıkamış da, Kocatepe muhribinin batırılışı da, Roboski de olmayabilirdi.


Sessiz Çığlık: Annenin ölümünün ardından

TARİH:  13 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Joachim Trier, ilk filmi “Reprise” ile 10 yıl önce İstanbul’da Altın Lale’yi kazanmıştı. O günden bugüne Norveçli yönetmen 2 film daha yaptı. İkinci filmi “Oslo, 31 Ağustos” ile Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yarıştı. “Sessiz Çığlık” ise geçen sene Altın Palmiye adayları arasındaydı. “Sessiz Çığlık”, yönetmenin ilk İngilizce filmi olma özelliği de taşıyor. Ama Londra’da sinema eğitimi almış olan Trier için İngilizce çalışmak belli ki hiç zor olmamış. Trier, sanatçı bir aileden, hatta sülaleden geliyor. Dedesinden anne-babasına sinemayla ilgilenmemiş kimse yok neredeyse hayatında. Şanslı çocuk.

Merkezi nerede?
“Sessiz Çığlık” parçalı bir film. Parçalı derken, kopuk kopuk, ileri-geri sıçramalı, rüyayla gerçeğin iç içe geçmiş olmasının ötesinde bir şey de söylemek istiyorum. Trier, karaktere önem vermekle birlikte, formalist (biçimci) bir geçmişi olduğunu söylüyor. Bu biçimcilik, çizgisel ya da lineer bir anlatımı tercih etmemiş olmasının nedenlerinden. Ama asıl açıklayıcı olan Trier’in, filminin bir müzik albümü gibi olmasını hedeflemiş olması. Yani birçok şarkıdan oluşan bir albüm gibi olmasını istemiş “Sessiz Çığlık”ın. Her birinin hit olmasını arzuladığı çeşitli parçalardan oluşan bir müzik albümü gibi… Sonuçta ortaya, zamanda ve mekânda sıçramalı bir yapı çıktığı gibi, parçadan parçaya bakış açısının ve kahramanın da değiştiği bir anlatı çıkmış. Bu parçaların her biri hit olacak kadar iyi değil. Ama asıl sorun bütünün bu parçalı yapıdan mustarip olması. Filmin bir merkezi olmayınca, etkisi de o derece dağınık oluyor. Yapbozun parçalarını kavramaya çalışarak izlemek, seyirciyi aktif hale getiriyor getirmesine ama bütünün duygusal bir iz bırakmasını da zorlaştırıyor. Film bittikten sonra, her şeyi yeniden bir araya getirme gereği hissediyorsunuz. Belki de filmi ikinci bir kez izlemek farklı bir tat bırakır. Ama “Sessiz Çığlık” kimi parçalarının etkileyiciliğine rağmen, unutulmaya mahkûmmuş gibi duruyor.

Filmin en güzel sahnesi
Film, savaş fotoğrafçısı bir kadının ölümünden 3 yıl sonrasında geride kalan ailesine neler olduğuna bakıyor. Savaş fotoğrafçılığı tuhaf bir meslek. Her an ölümle baş başa olmayı gerektiriyor. Söz konusu olan başkalarının ölümü değil sadece. Bazen meslektaşlarınızın ölümüne şahit olmak, bazen yaralanmak söz konusu; tabii eğer şanslıysanız ve kendiniz ölmediyseniz. Bu mesleği yapmak için belirli bir psikolojide olmak gerekir herhalde. Hayattan bir tür kopukluk ve/veya bir tür kendini kanıtlama isteği söz konusu olsa gerek. Mesleğin kendisi de hayattan kopukluğu, bağ kuramamayı besleyen türden. Hem mekânlar, insanlar, koşullar sürekli değişiyor, hem de her şey, her an kayıp gidebiliyor. Isabelle Huppert filmde bu fotoğrafçının duygusal kopukluğunu başarıyla canlandırmış. Ama bir fotoğrafın ya da tek notalı bir şarkının ötesine geçmiyor karakterinin derinliği. Keza geride kalan eşi Gene (Gabriel Byrne) de benzer durumda, derin bir iz bırakacak karakter tasviri yok; Byrne’ün iyi oyunculuğuna rağmen. İki erkek kardeşten büyük olanı (Jesse Eisenberg) bir empati yaratamayacak kadar ikiyüzlü. Bir tek küçük kardeşin hikâyesinde, hit olabilecek bir ton var. Conrad (Devin Druid), annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, bilgisayar oyunlarına meraklı ve cheerleader (ponpon kız) kızlardan birine âşık yeni yetmede, seyirciye daha derinden dokunabiliyor. Çünkü karakterin kendisi bir başkasına hakikaten dokunmayı hem istiyor, hem de bunun olanaklı olduğuna inanıyor. Ve seyirci olarak biz de onun bu çabasıyla özdeşleşebiliyoruz. Conrad’ın âşık olduğu kızla bir akşam birlikte yürüdükleri sahne filmin en güzel sahnesi. Sonuç olarak “Sessiz Çığlık” hitlerle dolu bir albüm olmamış ama en azından hit olabilecek bir şarkı içeriyor.

Yeni ayet indi!

TARİH:  19 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

STAR WARS “GÜÇ UYANIYOR”

Bir Star Wars fanatiği değilim, hiç olmadım. Hatta Star Wars benim için sinemada kötüye gidişe işarettir: Sinemanın daha çocuklara yönelik, daha ürün odaklı, daha patlamış mısır tükettiren bir şeye dönüşmesinin ve toplumsal sorumluluklar üstlenen 70’ler sinemasının sonunun habercisidir. Zamanında Time dergisi alınırdı eve. Dergi, Star Wars’u kapak yapmış, sayfalarını filme ayırmış ve o zamanlar daha yeni duyduğum bir kavramla tanıştırmıştı beni: “Special effects” yani özel efektler. Sanki bir filmin değeri ne kadar çok özel efekt kullanıyorsa o kadar artıyordu. Bunu da anlamamıştım. Artık special effects yerine CGI (“computer generated image” yani bilgisayarda üretilmiş imge”) kullanılıyor ve doğrusu çok da matah bir şey olarak anılmıyor. Hatta son Mad Max filmi ya da Michel Gondry’nin filmleri CGI kullanmadıkları için daha değerli sayılıyor. Makine işiyle el işi farkı gibi; artık el işi bilgisayar işinden daha değerli görülüyor.

Star Wars’un yaratıcısı George Lucas elbette boş adam değildi. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabını hatmetmişti. Efsanelerin ortak özelliklerini biliyordu. Western’den beri Amerikan folklorunda yer edinmiş bir anlatı tarzı olmadığını düşünüyordu ve Amerikan değerlerini yüceltecek yeni bir folkor yaratmaya hevesliydi. Neydi bu değerler? Cumhuriyetçilik, başkanlık sitemi ve parlamentarizm ve tabii ki üstün savaşma kabiliyeti. Gerçi Bülent Somay, Altyazı’daki yazısında ilk Star Wars üçlemesinin Batı’dan çok Doğu felsefesine yakın olduğunu söylüyor ama sözünü ettiğim öğeler de çok ortadalar.

Tabii ki en önemli efsanelerden biri de Kral Ödipus efsanesidir. Luke Skywalker ile Darth Wader arasındaki baba-oğul çatışması resmi tamamlamıştı.

Kısacası ne yaptığını bilen ve yetenekli bir yönetmen, gerçekten de modern Amerika’nın folklorunu yaratmıştı. Hedef Amerika’ydı ama Amerika kazanılınca dünya da haliyle kazanılıyordu.

Yeni filmde yeni şeyler var. Kimlik politikaları çağında, elbette cinsiyet ve ırk da filmde yerini alacaktı. Yeni kahraman genç bir kadın mesela. Onun aşığı bir Siyah. Bir çimdik Mad Max tarzında kıyamet sonrası resmi, bir tutam Apocalypse Now görüntüsü ile “kıyamet” çağrışımları da eksik değil. Ne de olsa kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz.

Ödipal karmaşa da filmde yerini alıyor. Bu kez olayın tarafları Han Solo ve oğlu Kylo Ren (Adam Driver). Harrison Ford filme insanlık katıyor, her göründüğünde. Genç kadın kahraman Rey’de Daisy Ridley çok çok kötü fakat. Bu kadar ifade yoksunu bir oyuncu zor bulunur.

Onun dışında daha fazla patlama ve savaş var filmde, zamanın ruhuna uygun olarak… Hayranları bu yeni filme de bayılacak. Benim gibilerse yine sıkılacak. Din gibi bir şey Star Wars hayranlığı. Ya müminsin ya da kafir. Ben SW dinine göre de kafirim.

Kötü Kedi Şerafettin: Bir zamanlar Cihangir mahallesinde

TARİH:  6 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İster inanın ister inanmayın, Cihangir çok değil 7-8 yıl kadar önce normal bir İstanbul mahallesiydi. Kirpi, yılan ve akrep görmüşlüğüm vardır Cihangir kırsalında. Her mahallenin olduğu gibi, Cihangir’in de bir delisi vardı. Bakkalıyla, çakkalıyla bildiğin mahalleydi işte. Sonra başına kötü şeyler geldi Cihangir’in, her köşede bir bar, bir restoran, ne bileyim, bir kafe açıldı. Derken, bugünün aşağılanan ama imrenilen de semtine dönüştü.

Kötü Kedi Şerafettin (KKŞ), Cihangir’in henüz mahalle olduğu yakın geçmişi anlatıyor. Filmin teknik niteliklerinin ne kadar üstün olduğunu belki de şimdiye kadar duymuşsunuzdur. KKŞ, Türkiye’de animasyon sanatı bu kadar ilerlemiş mi dedirten, dünya standartlarında bir animasyon. Ne kadar övsem azdır. Cihangir’i o kadar kanlı canlı bir hale getirmiş ki film, uzatsam elimle dokunacağım neredeyse, koklasam kokusunu alacağım. Keza karakterler de müthiş. Yaklaşık 10 yıl sürdüğü söyleniyor prodüksiyonun ve müthiş pahalıya çıktığı.

L-Manyak’ta Bülent Üstün’ün çizdiği bu çizgi romanı severdim. Film de elinden geldiğince çizgi romanın dünyasından taviz vermemeye çalışmış. Zaten dakka bir gol bir dedirtircesine, 3 karakter ölüveriyor. Sert bir film bu, öyle dünyanın alıştığı çizgi filmlerden değil. Nevi şahsına münhasır bir çizgi film ve hatta Türkiye’nin bu sanat dalına katkısı diyebiliriz KKŞ için. Benzerini bilmiyorum.

Şerafettin, adı üstünde iyilik miyilik takmayan sert bir karakter olsa da, bol küfürlü konuşsa da yumuşak bir kalbi de olan bir kahraman. Film, Şerafettin’in manita peşinde koşması, çilingir sofrası düzmeye çalışması ve oğlu Tacettin’le ilişkileri üzerine kurulu. Tabii bir de Şerafettin’in yaratıcısı Bülent Üstün’ün kendisini temsil eden zombi çizer karakteri var. Zombi çizerle Şerafettin ve tayfasının bitmek bilmeyen mücadeleleri doğrusu beni sıktı. Zombi gibi, ne zaman ve nasıl öleceği bilinmeyen bir yaratık işin tadını kaçırıyor. Ne zaman nokta, ne zaman virgül, ne zaman yeni bölüm olduğunu okumak imkânsız hale geliyor. Tabii ki doğaüstü yaratıkları ilk kullanan film KKŞ değil ve bu işin doğası böyle.

Film geçmiş Cihangir’de geçse de, bugüne göndermeler de var. Cins kediler ile sokak kedileri iletişim platformu bu nefis göndermelerden biri. Her şey iyi güzel olsa da, KKŞ’nin hikâyesinin yetersiz olduğunu söylemek lazım. İlk heyecanımız geçtikten sonra, aynı hikâyelerin versiyonlarını izlemek durumunda kaldığımızı düşünüyorum. Bir başka güzel dişi kedi, yeni bir çilingir sofrası, zombi çizerle kavga… Keşke filmden çıkınca aklımızda daha fazla şey kalsaydı. Ama o zaman da belki 13+ değil, 18+’lık bir film olacaktı ve bu da mali açıdan fazlasıyla riskliydi.

KKŞ’yi psikanalitik bir okumaya tabi tutmak mümkün mü? Şerafettin, yazar-çizer Bülent Uzun’un id’ini, dizginlemekte güçlük çektiği dürtülerini temsil ediyor sanki. Şero’nun, yazar-çizerin cins vemedeni kedisini öldürmesi, sanki id’le super-egonun kavgası. Ya da belki de kardeş kavgası, nihayetinde ikisi de aynı kişinin ürünü. Yazar Üstün, süperegosunu (yani cins ve “medeni” kedisini) öldürerek kendisini insanlıktan çıkaran Şerafettin’i öldürerek, belki kendi hayvani yanını, dizginlemekte güçlük çektiği id’ini hizaya sokmaya çalışıyor. Böyle bakınca, KKŞ’nin cinsiyetçi değil, cinsiyetçi ve ilkel olanla bir mücadelenin öyküsü olduğu sonucuna da ulaşılabilir. Ama cinsiyetçi ve ilkel olana göz de kırparak.

Diren: Kimlikçiliğin sefaleti

TARİH:  16 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İngiliz sinema sektörü her yıl piyasaya İngiltere tarihinden özenle derlenmiş birkaç film sunar. Bu sayede İngiltere’nin ya da doğru terimiyle Birleşik Krallık’ın krallarını, kraliçelerini, prenseslerini, başbakanlarını, gay cemaatlerini, isyancı madencilerini tanıma fırsatı buluruz. Aman da ne şirin şeylerdir hepsi de! Tabii arada sorunlar, sürtüşmeler filan yaşanır ama ne gam! Sonunda her şey mutlu sona ulaşır. Bütün sorunlar bir takım önyargılardan, yanlış anlamalardan, hadi belki bazı kötü adamlardan ibarettir. Çözülmeyecek mesele yoktur. Her şey bir kimlik sorununa indirgenir, asıl sorun olan sınıfsal çelişkiler arka plana atılır.

Diren 1912’de başlıyor. Kadınlara, erkeklerle eşit oy hakkı isteyen süfrajet (suffragette) hareketi küçük çaplı terör eylemleri yapmaktadır. Şimdi, burada bir durmak ve bir soru sormak lazım: Erkeklerle eşit oy hakkı istemek, ne anlama geliyordu o dönemin İngilteresi’nde? Bütün erkekler oy verebiliyorlar mıydı? Maalesef hayır! İşçiyseniz, yoksulsanız oy veremiyordunuz! Belirli bir statünüz olması gerekiyordu toplumda. Peki süfrajet hareketi ne istiyordu? Belirli statüdeki varlıklı kadınlara oy hakkı istiyordu, yani eğer oy verme hakkı olan erkeklerle aynı statüdeyseler, o statüdeki kadınlar da oy verebilmeliydi. Yoksa, yoksul, zengin ayırt etmeden herkese oy hakkı istemiyorlardı. Diren filminin zurnası burada zırt ediyor. Ve anlattığı hikâye tümüyle boşluğa düşüyor.
Çünkü Diren bize ayrıcalıklı kadınların oy hakkı mücadelesine katılan yoksul bir işçi kadının hikâyesini anlatıyor. Maud Watts (Carey Mulligan) kocasıyla birlikte bir çamaşırhanede çalışıyor. Zaten orada doğmuş, orada büyümüş. Yedi yaşında yarı zamanlı, 12 yaşında tam zamanlı çalışmaya başlamış. Babasını bilmiyor ama babasının oradaki tacizci ustabaşılardan biri olma ihtimali yüksek. Maud’un oğlu ve kocasıyla iyi bir ilişkisi var başlarda. Ama Maud işyerindeki bir süfrajetin etkisine girince hızla hareketin içine çekiliyor. Bu durum ailesinin çözülmesine, sık sık hapse girmesine vs yol açıyor.


EŞİTLİK KİMİN UMRUNDA
Süfrajetlerin başını Emmeline Pankhurst (Meryl Streep) adlı burjuva bir kadın çekiyor. Maud’la, Emmeline arasındaki eşitsizlik, Maud’un işyerindeki işçi erkeklerle arasındaki eşitsizliğe kıyasla çok daha devasa boyutta. Ve o dönemin kadın hakları hareketinin umurunda değil bu eşitsizlik. Ve Maud’un gerçekte bu hareket içinde olması akla yatkın değil, hatta imkânsız. Tabii o dönemde sosyalistler de var ve bugünkünden çok daha etkinler. Ne de olsa Sovyet devriminin yaklaştığı yıllardayız. Ve Maud gibi duyarlı bir kadının herkese eşitlik isteyen bu harekette yani sosyalistlerin yanında yer alması asıl akla yatkın olan. Ama tabii ki bu ihtimal özenle filmin konusu dışında kalıyor. Emmeline Pankhurst, hayatının ilerleyen yıllarında Muhafazakâr Parti’ye katılıyor, milliyetçi ve savaş yanlısı propagandalar yapıyor; bir başka kadın hakları savunucusu lideri ırkçılığa kadar taşıyor bu çizgiyi. Ama bunlar da filmi ilgilendirmiyor. Pankhurst’ü anaç, güler yüzlü ve kararlı bir lider olarak görüyoruz.
Kimlikçiliğin sefaletine iyi bir örnek Diren. Kimlik mücadeleleri elbette işlevsel de oluyor ama ufkunu genişletemediği müddetçe gerici konumlara da rahatlıkla düşüyor. Kimlikçi bir siyasetçi Malala’ları kurtarmak için Afganistan işgalini savunabilir ve böyle şeyler oluyor da. Afgan kızın National Geographic’teki resmine bakıp, iç geçirilebilir ama Afgan delikanlı sadece olası bir teröristtir.
Batılıların kendilerine pek yakıştırdıkları, Doğulu ezilen kadını kurtarmaya yönelik bu şövalyece duygunun, Mustang filminin Batı’daki olağanüstü başarısında rolü olduğunu da düşünüyorum. Ama bu başka konu.

İKNA EDİCİ DEĞİL!
Diren, bütün bunların dışında vasat bir film. Çok fazla yakın plana gömülüyor ve karakterin gelişimini jet hızıyla gerçekleştiriyor. İkna edici de olmuyor. Hele bir de babacan polis şefi var ki, nerdeyse işini gücünü bırakıp, Maud’un başının derde girmesini engellemek için çabalayacak! Hadi be! Diren’in senaryosunda Thatcher’a son derece sempatiyle bakan Demir Leydi filminin senaristi Abi Morgan’ın imzası var! Ne iş olsa yaparızcı bir senarist demek ki Morgan. İşçi anlatılacaksa işçi, faşist anlatılacaksa faşist anlatılır!

Yine de süfrajetlerin kadınların oy hakkı için verdiği mücadeleye saygı duyuyoruz. 1928’de İngiltere’de herkese eşit oy hakkı geliyor. Sovyet devrimi bunu 11 yıl önce 1917’de gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhuriyeti de son derece hızlı; 1934’te kadınlar eşit oy hakkına kavuşuyor! Şimdi bu hakkı kullanan bazı kadınların, kadınları ikinci sınıf gören erkek bir liderin götünün kılı olmayı seçmiş olmaları ne acı!

Antalya Film Festivali: Antalya soğuğu

TARİH:  12 Aralık 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık yanıltmasın, havalar gayet iyiydi Antalya’da. Denize girilebilecek kadar iyiydi. Soğuğun iki manası var. Birisi benim için festivalin en büyük sürprizi olan Kalandar Soğuğu filmi; ikincisi ise gazeteciler olarak ilk defa bir festivalde soğuk karşılanmış (festival kataloğunu festivalin yarısı bittikten sonra alabildik vs.) olmak. Haklarını teslim edelim, toplantı talebimizden ve şikâyetlerimizi ilettikten sonra, sorunları düzeltmek için ciddi bir çaba sarf ettiler. Ama sonra yine, son günlerde herkese dağıtılan bir festival kitabının (Türk Sinemasında Kadın Yönetmenler adlı kitap) sinema yazarlarına verilmemesi, iyiye işaret değildi.

Kalandar Soğuğu ise ilk kez bu festivalde seyrettiğim filmler içinde en iyisiydi. (Sarmaşık, Misafir, Saklı vb, daha önce Malatya jürisindeyken seyrettiğim ve bu yüzden üzerine yazmayacağım iyi filmler). Kalandar Soğuğu’nun finali ciddi sorunlar içeriyor. Maden arayarak maddi sorunlarına çözüm bulmak isteyen ve bu haliyle Umut’un arabacı Cabbar’ını hatırlatan bir adamın hikâyesi Kalandar Soğuğu. Filmin “Her işte bir hayır var”cı, “aptala malum olur”cu (çünkü onlar tanrıya daha yakındırlar!) ve yöre halkının madenlere direnişini gözardı edici tavrı bana son derece ters düşüyor. Ama karşımızda Mustafa Kara adlı yeni ve çok iyi bir yönetmen var; bu çok sevindirici.

Antalya’daki yeni bir olgu ise TRT’nin desteklediği filmlerdi. Kalandar Soğuğu bunlardan biriydi. Ama asıl büyük destek Muna ve Çırak adlı filmlere gitmişti. Bu filmlerin ideolojik olarak sağda durdukları söylendi, ben festivale katıldığımda bu iki filmin de gösterimi yapılmıştı. Ama şöyle bir gerçek de var: Bu desteklerle sağ da eninde sonunda kendi sanatçılarını yetiştirecek. O zamana kadar festivallerin kapanış törenlerine, Can Dündar’lar, Erdem Gül’ler, Tahir Elçi’ler, Yılmaz Güney’ler, Nâzım Hikmet’ler ve Karadeniz’in direnen kadınları damgasını vuracaklar, bu yıl olduğu gibi… Egemenlerin sansür çabaları ise sadece kendilerini rezil edecek, kendi kendilerini gülünç duruma düşürecekler. Her şeye rağmen festivaller hâlâ bizim!

Joy: Dik dur, boyun eğme!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Joy’ bir biyografi; bir tür süpürge/paspas icat eden Joy Mangano’nun öyküsü. Kahramanımız erkek olsaydı filmin adı Mangano olurdu ama sektörün mantığına göre kadın dediğin bir tür çocuk olduğu için onlara adıyla hitap edilebilir. Oysa film tam da bunun tersini anlatıyor: Kaderine razı olmayan, çevresindeki işe yaramaz ya da düpedüz kötü erkekleri aşarak başarıya ulaşan, birilerinin kızı ya da karısı olmakla yetinmeyen bir kadının öyküsünü anlatıyor. Fakat tabii ki feminist bir açıdan da bakılabilir ve kadının babasının soyadıyla anılmamasında fayda da görülebilir. Ki sadece adıyla hitap edilmek isteyen feministler de var.

Kusturica usulü aile
Lafı uzatmayalım. David O. Russel’ın yönettiği filmin başrolünde yönetmenin favori oyuncusu Jennifer Lawrence, Joy’u oynuyor, Robert de Niro da Joy’un babası Rudy’yi. Film, Kusturica filmlerini andıran bir aile tablosu çiziyor bize. Joy’un annesi yataktan çıkmadan dizi izliyor, babası sevgilileri terk ettikçe eve dönüyor (yoksa karısını terk etmiş durumda), Joy’un boşandığı kocası evin bodrumunda yaşıyor. Joy, iki küçük çocuğuyla birlikte yer hostesliği yaparak bu evi idare etmeye çalışıyor. Oysa lisenin en parlak öğrencisiymiş Joy. Üniversiteye de girmiş ama babasının tamirci dükkânının muhasebe işlerine yardımcı olabilmek için eve dönmüş ve şarkıcı eşiyle evlenmiş. Joy sadece parlak bir öğrenci değil. Yaratıcı bir zekâsı da var. İcat ettiği köpek tasmasının patentini almış olsa ailesi çoktan köşeyi dönmüş olabilecekmiş.

Joy’un ailesi literatürde “işlevsiz aile” diye geçen şeyin mükemmel bir örneği. Böyle bir aileden kendine güvenli, yaratıcı bir birey olarak çıkmak imkânsız olurdu, bu tabloya uymayan tek bir kişi olmasaydı: Joy’un anneannesi Mimi (Diane Ladd), Joy’daki cevheri gören, Joy’a inanan ve sonuna kadar destekleyen kişi. Hatta Joy’da özel bir cevher olmasa bile, böyle bir destek onu hayatta kendine güvenli ve mücadeleci bir insana dönüştürmeye yetebilir (Gelişim psikoloğu John Bowlby’nin “bağlanma kuramı”, bildiğim kadarıyla böyle söylüyor).

Russel’ın filmi “iyi” bulundu, ortalamanın biraz üstünde notlar aldı. Filmin kusurlu yanları var. Özellikle Bradley Cooper’ın canlandırdığı TV yöneticisi karakteri fazla havada kalıyor. Joy’la aralarında bir romans yaşanacağı izlenimi veriliyor ama bu da bir yere bağlanmıyor. Filmin başındaki karnavalesk hava, bazen gerçekçiliğe, bazen iyice masala dönüşebiliyor. Bütün bunların ötesinde, filmi girişimci kapitalizme bir övgü diye görmek de pekâla meşru olur. Fakat her şeye rağmen benim bu haftaki favori filmim Joy. Ki bu hafta iddialı bir hafta. Yeni Tarantino, Rocky dizisinin devamı Creed, kapitalizmin son krizini anlatan Büyük Açık var perdelerde. Ama hiçbirinde Jennifer Lawrence yok.

Çok Pişmiş: Yeni hedonist dünya

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemada neredeyse yeni bir tür var: Aşçı filmleri. Türk sinemasının da Ferzan Özpetek (hemen hepsinde bir şeyler vardır ama özellikle Karşı Pencere), Fatih Akın (Soul Kitchen) ve Çağan Irmak (Issız Adam) vasıtasıyla ziyaret ettiği bir tür bu. Animasyonundan (Ratatouille) romantik komedisine (Aşk Tarifi), dramına (Eat Drink Man Woman) her tür örneği sinemalara yılda birkaç kez düşüyor. Bu yemek düşkünlüğünün, 1980 sonrası dünyasını; Reagan, Thatcher ve Özal’la simgelenen bir tüketim ve haz kültürünün egemenliğini gösterdiği düşünülebilir. Gurme kelimesi de dilimize bu dönemde girmişti. “Sosyalist” yazarlar gurme yazıları da yazmaya bu dönemde başlamıştı (misal Murat Belge).

Ama böyle deyip de geçmemek lazım herhalde. Çok büyük bir saptama değil bu zaten. Başka nedenleri de vardır belki ama şurası kesin: Aşçılık eskiden ikinci sınıf bir meslekti, şimdi birinci sınıf bir iş oldu. Eskiden üniversite mezunlarının, organik gıda yetiştirmek, aşçılık yapmak gibi hevesleri olmazdı. Şimdi var.

“Çok Pişmiş” bu yeni tür içinde çok hatırlanacak bir yere sahip bir film değil. Bradley Cooper’ın maço, sert aşçısının zamanla hayatta mesleki başarıdan daha önemli şeyler de olduğunu keşfetmesinin hikâyesi “Çok Pişmiş”. Tipik, zamanla yumuşayan ve sevmeyi öğrenen erkeğin hikâyesi. Ne çok haz veriyor ne de ağızda kötü bir tat bırakıyor.

Amy: Babacığının kızı

TARİH:  24 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amy Winehouse’un vücudu dövme içinde. İşin tuhafı bu dövmelerin çoğu bir gemicinin vücuduna yakışır cinsten; hiç de bir genç kızın yaptıracağı cinsten dövmeler gibi gözükmüyorlar. Çıplak kadınlar var mesela bu dövmeler arasında. Ama bu çıplak kadın dövmelerinden birinin üstünde bir yazı var: “Daddy’s Girl” yazıyor sol omzunda. Amy’nin trajedisini tanımlayan tam da bu sözcükler. İğrenç bir çarkın dişlilerine kapılmış, bir küçük kız çocuğu, “babacığının kızı” olarak kalmış, büyüyememiş bir genç kadın.

YARALI RUHLAR

Pop dünyasının raf ömrü 27 yıl olan ürünleri var: Janis Joplin, Jimi Hendrix, Jim Morrison ve Kurt Cobain gibi. Ortak özellikleri çok önemli sanatçılar olmaları. Yaralı ruhlar olmaları. Her birinin uyuşturucuya ihtiyaç duyuran acıları olması. Sinir uçları açıkta yaşamaları, kendilerini koruyamamaları. Ve nihayetinde onların etinden, sütünden sonuna kadar yararlanmak için salyaları akarak bekleyen çakalların, müzik şirketlerinin elinde heba olup gitmeleri.

Amy Winehouse bu 27’ler kulübünün son halkası oldu. “Amy”, Asif Kapadia’nın çok başarılı bulunan belgeseli “Senna”dan sonra yaptığı film (erkekler soyadları, kadınlar adlarıyla anılır filmlerde!). Kapadia yine başarılı bir iş çıkarmış, film, kimi zaman daha kısa olabilirdi diye düşündürse de. Winehouse’un hayatı anı filmleri, televizyon klipleri ile görselleşirken, ses bandında da arkadaşlarının, sevgililerinin onunla ilgili görüşlerini dinliyoruz filmde.

Amy, babasının annesinden ayrılmasının travmasını ömür boyu atlatamamış ve bunun farkında olan, şarkı sözlerine Freud’u dahil edecek kadar ruhsal karmaşasına hâkim ama o karmaşayı yaşamaktan kaçınamayan bir genç kız, genç kadın. Zamanının dışında bir müzik zevki var. Amy bir popçu değil, bir caz şarkıcısı olarak yetişiyor. Ella Fitzgerald’lar, Billie Holiday’ler, Tony Bennet’ler onun idolleri.

ACI,ÖFKE,SEVİNÇ…

Fark edilmesi ve zirveye çıkması uzun sürmüyor. Amy, hayatını müzikalleştirebiliyor. Acısını, öfkesini ve sevincini neredeyse dolaysız bir dille şarkılarına aktarabiliyor. Bir yandan seçkin caz dinleyicisine de hitap eden bir caz vokalisti iken, bir yandan da en rock’n’roll hayatı yaşayıp en edepsizce dürüst şarkı sözlerini yazıyordu (Back To Black şöyle başlıyor: Pişmanlığa ayıracak vakti yoktu/s*kini her daim ıslak tuttu).

Ama bu dürüstlük, onun her an düşmesini bekleyen paparazzileri üzerine çekiyor. Londra’nın en rock’n’roll çevresi olan Camden’a taşınması, burada uyuşturucuyla tanışması, kendisi gibi özyıkım eğilimi olan Blake Fielder’la fırtınalı birlikteliği ve babasının fırsatçılığı Amy’yi trajik sonuna hızla yaklaştırıyor.

Filmin belki de en önemli kusuru, neredeyse kusursuz biçimde yetenek öğüten ve 27 yılda tüketen bir çarkı yeterince ifşa etmemesi olabilir. İş çarkta başlamıyor ve bitmiyor tabii ki ama bu nadide yetenekleri korumak için daha fazla bir şey yapılabilmeli… Kimse kimseyi, uykusunda uçağa bindirip başka bir ülkeye konsere götürememeli. Paparazzilere karşı daha sıkı yasalar olmalı. Amy, Amy, Amy… Keşke yaşasaydın be kızım.

45 Yıl: Her şey bir yalanmış

TARİH:  Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında çok basit bir konusu var “45 Yıl”ın. 45 yıldır evli bir çiftin erkeği, evlenmeden önce başka bir kadına aşıkmış ve bu kadını hiç unutamamışmış. Evet, bu kadar basit ve bu kadar sıradan bir hikâye bu. Ama asıl hikâye erkeğe dair olan değil. Kocasının hayatında aslında birinci değil ikinci kadın olduğunu keşfeden eşin hikayesi aslolan. Kocasının aldığı her kararda, attığı her adımda ilk aşkının izi var. O kadar ki, adamın ilk aşkının adı Katya, karısının adı Kate. Ve kadının rekabet etme gücü de yok. Rakibesi Katya genç yaşta İsviçre dağlarında bir buzulda sıkışıp kalmış, zaman onun için durmuş. Hiç yaşlanmayan bir ölüyle nasıl rekabet edersiniz?

Andrew Haigh’in filmi başrol oyuncuları Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’a Berlin’de en iyi oyuncu ödüllerini kazandırmıştı. 45 yıllık bir dünyanın bir hafta içinde bilinmedik başka bir renge bulanması, kendi hayatında başrolü başkasına kaptırmanın acısı gibi cümleler kurulabilir filmi özetlerken. Film kısa ama daha da kısa olabilirmiş. Seyredilesi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com