Joy: Dik dur, boyun eğme!

TARİH:  9 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Joy’ bir biyografi; bir tür süpürge/paspas icat eden Joy Mangano’nun öyküsü. Kahramanımız erkek olsaydı filmin adı Mangano olurdu ama sektörün mantığına göre kadın dediğin bir tür çocuk olduğu için onlara adıyla hitap edilebilir. Oysa film tam da bunun tersini anlatıyor: Kaderine razı olmayan, çevresindeki işe yaramaz ya da düpedüz kötü erkekleri aşarak başarıya ulaşan, birilerinin kızı ya da karısı olmakla yetinmeyen bir kadının öyküsünü anlatıyor. Fakat tabii ki feminist bir açıdan da bakılabilir ve kadının babasının soyadıyla anılmamasında fayda da görülebilir. Ki sadece adıyla hitap edilmek isteyen feministler de var.

Kusturica usulü aile
Lafı uzatmayalım. David O. Russel’ın yönettiği filmin başrolünde yönetmenin favori oyuncusu Jennifer Lawrence, Joy’u oynuyor, Robert de Niro da Joy’un babası Rudy’yi. Film, Kusturica filmlerini andıran bir aile tablosu çiziyor bize. Joy’un annesi yataktan çıkmadan dizi izliyor, babası sevgilileri terk ettikçe eve dönüyor (yoksa karısını terk etmiş durumda), Joy’un boşandığı kocası evin bodrumunda yaşıyor. Joy, iki küçük çocuğuyla birlikte yer hostesliği yaparak bu evi idare etmeye çalışıyor. Oysa lisenin en parlak öğrencisiymiş Joy. Üniversiteye de girmiş ama babasının tamirci dükkânının muhasebe işlerine yardımcı olabilmek için eve dönmüş ve şarkıcı eşiyle evlenmiş. Joy sadece parlak bir öğrenci değil. Yaratıcı bir zekâsı da var. İcat ettiği köpek tasmasının patentini almış olsa ailesi çoktan köşeyi dönmüş olabilecekmiş.

Joy’un ailesi literatürde “işlevsiz aile” diye geçen şeyin mükemmel bir örneği. Böyle bir aileden kendine güvenli, yaratıcı bir birey olarak çıkmak imkânsız olurdu, bu tabloya uymayan tek bir kişi olmasaydı: Joy’un anneannesi Mimi (Diane Ladd), Joy’daki cevheri gören, Joy’a inanan ve sonuna kadar destekleyen kişi. Hatta Joy’da özel bir cevher olmasa bile, böyle bir destek onu hayatta kendine güvenli ve mücadeleci bir insana dönüştürmeye yetebilir (Gelişim psikoloğu John Bowlby’nin “bağlanma kuramı”, bildiğim kadarıyla böyle söylüyor).

Russel’ın filmi “iyi” bulundu, ortalamanın biraz üstünde notlar aldı. Filmin kusurlu yanları var. Özellikle Bradley Cooper’ın canlandırdığı TV yöneticisi karakteri fazla havada kalıyor. Joy’la aralarında bir romans yaşanacağı izlenimi veriliyor ama bu da bir yere bağlanmıyor. Filmin başındaki karnavalesk hava, bazen gerçekçiliğe, bazen iyice masala dönüşebiliyor. Bütün bunların ötesinde, filmi girişimci kapitalizme bir övgü diye görmek de pekâla meşru olur. Fakat her şeye rağmen benim bu haftaki favori filmim Joy. Ki bu hafta iddialı bir hafta. Yeni Tarantino, Rocky dizisinin devamı Creed, kapitalizmin son krizini anlatan Büyük Açık var perdelerde. Ama hiçbirinde Jennifer Lawrence yok.

Çok Pişmiş: Yeni hedonist dünya

TARİH:  31 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemada neredeyse yeni bir tür var: Aşçı filmleri. Türk sinemasının da Ferzan Özpetek (hemen hepsinde bir şeyler vardır ama özellikle Karşı Pencere), Fatih Akın (Soul Kitchen) ve Çağan Irmak (Issız Adam) vasıtasıyla ziyaret ettiği bir tür bu. Animasyonundan (Ratatouille) romantik komedisine (Aşk Tarifi), dramına (Eat Drink Man Woman) her tür örneği sinemalara yılda birkaç kez düşüyor. Bu yemek düşkünlüğünün, 1980 sonrası dünyasını; Reagan, Thatcher ve Özal’la simgelenen bir tüketim ve haz kültürünün egemenliğini gösterdiği düşünülebilir. Gurme kelimesi de dilimize bu dönemde girmişti. “Sosyalist” yazarlar gurme yazıları da yazmaya bu dönemde başlamıştı (misal Murat Belge).

Ama böyle deyip de geçmemek lazım herhalde. Çok büyük bir saptama değil bu zaten. Başka nedenleri de vardır belki ama şurası kesin: Aşçılık eskiden ikinci sınıf bir meslekti, şimdi birinci sınıf bir iş oldu. Eskiden üniversite mezunlarının, organik gıda yetiştirmek, aşçılık yapmak gibi hevesleri olmazdı. Şimdi var.

“Çok Pişmiş” bu yeni tür içinde çok hatırlanacak bir yere sahip bir film değil. Bradley Cooper’ın maço, sert aşçısının zamanla hayatta mesleki başarıdan daha önemli şeyler de olduğunu keşfetmesinin hikâyesi “Çok Pişmiş”. Tipik, zamanla yumuşayan ve sevmeyi öğrenen erkeğin hikâyesi. Ne çok haz veriyor ne de ağızda kötü bir tat bırakıyor.

Amy: Babacığının kızı

TARİH:  24 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amy Winehouse’un vücudu dövme içinde. İşin tuhafı bu dövmelerin çoğu bir gemicinin vücuduna yakışır cinsten; hiç de bir genç kızın yaptıracağı cinsten dövmeler gibi gözükmüyorlar. Çıplak kadınlar var mesela bu dövmeler arasında. Ama bu çıplak kadın dövmelerinden birinin üstünde bir yazı var: “Daddy’s Girl” yazıyor sol omzunda. Amy’nin trajedisini tanımlayan tam da bu sözcükler. İğrenç bir çarkın dişlilerine kapılmış, bir küçük kız çocuğu, “babacığının kızı” olarak kalmış, büyüyememiş bir genç kadın.

YARALI RUHLAR

Pop dünyasının raf ömrü 27 yıl olan ürünleri var: Janis Joplin, Jimi Hendrix, Jim Morrison ve Kurt Cobain gibi. Ortak özellikleri çok önemli sanatçılar olmaları. Yaralı ruhlar olmaları. Her birinin uyuşturucuya ihtiyaç duyuran acıları olması. Sinir uçları açıkta yaşamaları, kendilerini koruyamamaları. Ve nihayetinde onların etinden, sütünden sonuna kadar yararlanmak için salyaları akarak bekleyen çakalların, müzik şirketlerinin elinde heba olup gitmeleri.

Amy Winehouse bu 27’ler kulübünün son halkası oldu. “Amy”, Asif Kapadia’nın çok başarılı bulunan belgeseli “Senna”dan sonra yaptığı film (erkekler soyadları, kadınlar adlarıyla anılır filmlerde!). Kapadia yine başarılı bir iş çıkarmış, film, kimi zaman daha kısa olabilirdi diye düşündürse de. Winehouse’un hayatı anı filmleri, televizyon klipleri ile görselleşirken, ses bandında da arkadaşlarının, sevgililerinin onunla ilgili görüşlerini dinliyoruz filmde.

Amy, babasının annesinden ayrılmasının travmasını ömür boyu atlatamamış ve bunun farkında olan, şarkı sözlerine Freud’u dahil edecek kadar ruhsal karmaşasına hâkim ama o karmaşayı yaşamaktan kaçınamayan bir genç kız, genç kadın. Zamanının dışında bir müzik zevki var. Amy bir popçu değil, bir caz şarkıcısı olarak yetişiyor. Ella Fitzgerald’lar, Billie Holiday’ler, Tony Bennet’ler onun idolleri.

ACI,ÖFKE,SEVİNÇ…

Fark edilmesi ve zirveye çıkması uzun sürmüyor. Amy, hayatını müzikalleştirebiliyor. Acısını, öfkesini ve sevincini neredeyse dolaysız bir dille şarkılarına aktarabiliyor. Bir yandan seçkin caz dinleyicisine de hitap eden bir caz vokalisti iken, bir yandan da en rock’n’roll hayatı yaşayıp en edepsizce dürüst şarkı sözlerini yazıyordu (Back To Black şöyle başlıyor: Pişmanlığa ayıracak vakti yoktu/s*kini her daim ıslak tuttu).

Ama bu dürüstlük, onun her an düşmesini bekleyen paparazzileri üzerine çekiyor. Londra’nın en rock’n’roll çevresi olan Camden’a taşınması, burada uyuşturucuyla tanışması, kendisi gibi özyıkım eğilimi olan Blake Fielder’la fırtınalı birlikteliği ve babasının fırsatçılığı Amy’yi trajik sonuna hızla yaklaştırıyor.

Filmin belki de en önemli kusuru, neredeyse kusursuz biçimde yetenek öğüten ve 27 yılda tüketen bir çarkı yeterince ifşa etmemesi olabilir. İş çarkta başlamıyor ve bitmiyor tabii ki ama bu nadide yetenekleri korumak için daha fazla bir şey yapılabilmeli… Kimse kimseyi, uykusunda uçağa bindirip başka bir ülkeye konsere götürememeli. Paparazzilere karşı daha sıkı yasalar olmalı. Amy, Amy, Amy… Keşke yaşasaydın be kızım.

45 Yıl: Her şey bir yalanmış

TARİH:  Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aslında çok basit bir konusu var “45 Yıl”ın. 45 yıldır evli bir çiftin erkeği, evlenmeden önce başka bir kadına aşıkmış ve bu kadını hiç unutamamışmış. Evet, bu kadar basit ve bu kadar sıradan bir hikâye bu. Ama asıl hikâye erkeğe dair olan değil. Kocasının hayatında aslında birinci değil ikinci kadın olduğunu keşfeden eşin hikayesi aslolan. Kocasının aldığı her kararda, attığı her adımda ilk aşkının izi var. O kadar ki, adamın ilk aşkının adı Katya, karısının adı Kate. Ve kadının rekabet etme gücü de yok. Rakibesi Katya genç yaşta İsviçre dağlarında bir buzulda sıkışıp kalmış, zaman onun için durmuş. Hiç yaşlanmayan bir ölüyle nasıl rekabet edersiniz?

Andrew Haigh’in filmi başrol oyuncuları Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’a Berlin’de en iyi oyuncu ödüllerini kazandırmıştı. 45 yıllık bir dünyanın bir hafta içinde bilinmedik başka bir renge bulanması, kendi hayatında başrolü başkasına kaptırmanın acısı gibi cümleler kurulabilir filmi özetlerken. Film kısa ama daha da kısa olabilirmiş. Seyredilesi.

Sakin Batı: Batı’da kan var

TARİH:  28 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Sakin Batı”yı çok beğenen de var, hiç beğenmeyen de. Bir yandan ‘saçmalıyor muyum acaba?’ diye düşünsem de ben çok beğenenlerdenim. Saçmalıyorsam da, yalnız değilim ve söz konusu olan alt tarafı bir film. Hem de uzun metraj kategorisinde anılmayı, 84 dakikalık süresiyle kıl payı kazanan bir film.

“Sakin Batı” ne bildiğimiz anlamda bir western ne de bildiğimiz anlamda bir spagetti western. Nevi şahsına münhasır bir western; yavaş, absürd, komik ve çok kanlı bir western. Avrupa ve Asya’da 1800’lerin sonlarında kadim devletler bütün afra tafralarıyla hüküm sürerken, Kuzey Amerika’nın Batı’sında vahşi bir süreç yaşanıyordu. Kim kime dum duma bu ortamda, ölmek ve öldürmek hayatın sıradan gerçekleri arasındaydı. En azından filmlerden anladığımız, durumun böyle olduğu. “Sakin Batı”da da çok kan dökülüyor. Kimi zaman çocuklarını besleyemeyen yoksul göçmenler dükkân fareliği yaparken enseleniyor ve birden kanlı bir hesaplaşma başlıyor, kimi zaman asker ya da asker kılığındaki caniler Amerikan Yerlilerini avlıyor, kimi zaman da ödül avcıları para kazanmak için adam öldürüyorlar. En traji-komiği ise “benim niye ‘aranıyor’ başlıklı posterlerim duvarlara asılı değil!?” diye kederlenip daha fazla adam öldüren psikopatların varlığı.

İşte bu ortama, İskoçya’dan saf, temiz ve âşık bir delikanlı düşer. Jay (Kodi Smit-McPhee) adlı bu delikanlı âşık olduğu kız Rose’u (Caren Pistorius) aramaktadır. Jay zengin, Rose ise yoksul ailelerin çocuklarıdır. Trajik bir olay, Rose ve babasının Amerika’ya göç etmesine neden olmuştur. Jay bütün naifliğiyle Rose’u bulacağını umarken yolu “eski” bir ödül avcısıyla kesişir. Silas (Michael Fassbender) adlı bu ödül avcısı, para karşılığında Jay’in hamiliğini üstlenir ve ikili Rose’a ulaşmak hedefiyle yola çıkar. Jay’in bilmediği ise Rose ve babasının başına ödül konulduğudur.

Sakin Batı’nın olay örgüsü klasik bir “kahramanın yolculuğu” yapısına benzese de filmde büyümesi gereken kahraman olan Jay’in büyüdüğü söylenemez. Jay bir kez rüyasında tuhaf bir sahne görür. Silas ve Rose evlidirler ve Jay onların bebeğidir. Âşık olduğu kadını rüyasında annesi olarak gören bir kahramanın büyüme sorunları olması sürpriz değil. Rüyanın gösterdiği tablonun nasıl trajik bir şekilde sonuçlanabileceğini Sofokles bize anlatmıştı. Ama hayır, Jay babasını öldürüp annesiyle evlenenlerden değil.

Filmin sonunu açık etmeden söylenebilecek tek şey, nihayetinde filmin öyküsünün bugünün Amerikasına nasıl gelindiğini, kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini sembolize ettiği olabilir.
Hiç de iyimser olmasa da, tuhaf bir şekilde sıcak, sinikliğine rağmen insancıl, son derece kanlı olmasına rağmen komik bir film “Sakin Batı”. Filmin yönetmeni John MacLean’in The Beta Band’in üyelerinden olması, belki bazı müzikseverleri de ekstra heyecanlandıracaktır. Fassbender ve Smit-MacPhee çok iyiler. Kurgu ve sinematografi de çok iyi. Spielberg’in, Coen kardeşler destekli “Casuslar Köprüsü” adlı propaganda çalışmasını boş verin. Sakin Batı çok daha iyi bir film.

Dheepan: Elveda Başkaldırı

TARİH:  2 Ocak 2016
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Geçenlerde Sri Lanka’nın adı gazetemizin manşetinde yer alıyordu. Bir zamanlar Seylan diye tanıdığımız ve çayı meşhur olan bu ülke Hindistan’ın güneyinde yer alan bir ada devlet. Yüzölçümü Türkiye’nin onda birinin altında. Ama iki resmi dili var. Çoğunluğu oluşturan Sinhalaların dili ve azınlık Tamillerin dili. Bir de tabii eski efendinin dili İngilizce konuşuluyor adada.

Dilleri resmen kabul edilmiş olsa da Tamiller’in bağımsızlık mücadelesi Tamil Kaplanları adlı örgütü yaratmış. Uzun süren iç savaş çok kanlı bir şekilde 2009’da bastırılmış. Kaplanlar yenilmişler. Tamil Kaplanları, Batı’da terörist bir örgüt olarak tanımlanmış; bastırılmalarının çok kanlı oluşuna belki de bu yüzden gözünü kapatmış “özgür dünya”. Bugün Türkiye’de yaşananlar, devletin PKK’yle savaşma biçimi Sri Lanka’da yaşananlara benzetiliyor; işte bu nedenle başlıkta BirGün başlığında Sri Lanka’nın adı geçiyordu.

“Dheepan” Sri Lanka’dan Fransa’ya iltica eden eski bir Tamil kaplanını anlatıyor ve o eski gerillanın adını taşıyor. Dheepan, ailesini ve yoldaşlarını iç savaşta birer birer kaybettikten sonra, mücadeleye devam etmenin anlamsızlığına hükmediyor. İltica edebilmek için apolitik bir aile gibi görünmenin faydalı olacağına karar veriyor, daha önceden hiç tanımadığı Yalini adlı bir kadınla eş rolü yapıyorlar. Resmi tamamlamak için de akrabalarının baktığı İllayal adlı yetim bir kız çocuğu buluyorlar. Bu ailenin oluşum süreci şipşak diyebileceğimiz bir hızla anlatılıyor filmde.

Fransa’ya yerleştikten bir süre sonra Dheepan mafyanın hâkimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş buluyor. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstleniyor. Yalini, bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlıyor hem de mafya lideriyle flört ediyor. Evlatlıkları kıza hiç önem vermediğini de belirtmek lazım.

Dheepan bir gün eski politik liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, “titreyip kendine dönmediği” için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz çünkü politika yapmanın tek karşılığını bu çirkin, acımasız adama biat etmek olarak gösterir film. Tamil Kaplanları belki terörist sıfatını hak eden bir örgüttü ama Dheepan neye isyan etmişti, neden mücadele etmişti hiç öğrenemediğimiz gibi artık bir önemi de kalmamıştır.
Dheepan’ın politik öfkesi bitse de, içindeki şiddet eğilimi bitmiş değildir. Dheepan, mafyayı ve kadını olduğuna karar verdiği Yalini’yi hizaya getirmeye karar verir! Dheepan, Sri Lanka’dan nasıl getirdiğini (akla Kill Bill geliyor) bilmediğimiz palasını çıkarır ve… Filmin bundan sonrasının, ikisi de faşizanlıkla suçlanmış Taksi Şoförü ve Death Wish filmlerine sıkı sıkı benzetildiğini söyleyeyim.

Dheepan’ın yaratıcısı Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Bir Peygamber”, “Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard stil sahibi bir yönetmen. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik”te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren başka bir şey. Yönetmen, şiddette meyyal ve şiddeti çok iyi uygulayabilen karakterlere hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik ve bir ölçüde de siyaseten doğru bir hale ekliyor. Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanları, şiddetin içinden geçtikten sonra, bilinmeyene değil, tam da bilinene ulaşıyorlar: Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerinin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri, yani kötüler. Dolayısıyla kahramanların şiddeti de haklı bir şiddet gibi görünüyor ama böylece kazanan şiddet oluyor! Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hâkimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik, şiddet sempatizanı ve maço bir film. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten. En iyi senaryoyla bu filmleri “kahramanın yolculuğu” çerçevesinde değerlendirmek olur ama pek oraya da oturmuyorlar sanki.


Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmler genellikle başka forumlarda da yılın en iyi filmi seçilirler. Mallick’in “Hayat Ağacı” ve Haneke’nin “Aşk”ı mesela böyledir. Ama Dheepan için böyle bir şey söz konusu değil. Yılın en iyi filmleri listelerini belli olmaya başladığı şu günlerde Dheepan’ı herhangi bir listede göremedim. Cannes’da “Dheepan”a ödül veren jürinin başkanlığını yapan Coen kardeşlere de birkaç söz etmekte fayda var. Coen’ler hiçbir zaman en hümanist yönetmenler olarak anılmadılar. Karakterlerine böceğe bakar gibi bakmakla, mesafeli ve alaycı olmakla eleştirildiler. Ama Death Wish’e benzetilen yanları olan bir filme büyük ödül vereceklerini de düşünmezdik. Coen kardeşler beni bu yıl bir kez daha hayal kırıklığına uğrattılar: Spielberg’in fazlasıyla propaganda kokan “Casuslar Köprüsü”ne senarist olarak imza atarak! Hadi propaganda filmi yargıma katılmayın ama fazlasıyla mainstream (anaakım) bir film değil miydi Casuslar Köprüsü?

Regression: Korku terapisi

TARİH:  10 Ekim 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin başlığındaki İngilizce yazılmış regresyon sözcüğünün çok sayıda kullanımı var. Filmde ise hipnoza dayalı bir psikoterapi yöntemini belirtmekte kullanılıyor. Hipnoz altına alınan hasta, bilinçliyken bastırdığı ve bu nedenle hatırlamadığı anılarını hatırlıyor. Böylece travmanın ya da sorunun kaynağına inilebiliyor. Fakat bu yöntem bugün eski popülerliğini yitirmiş durumda çünkü insanların gerçek anılarını değil, kendilerinden söylemeleri beklenen uyduruk hatıraları anlattıklarına sıklıkla rastalanmış.

Garip itiraflar
Alejandro Amenabar Oscar kazanmış, “The Others” gibi bir korku başyapıtına imza atmış bir yönetmen. Ama son birkaç filmdir tökezliyor. Bu kez de maalesef öyle olmuş. 1990’larda bir tür cadı avına dönüşen “satanist avı” döneminden bir öykü anlatıyor film. Alkolik bir babanın kızı kiliseye sığınıyor. Babası polise gidip “ben kızıma tecavüz ettim ama hatırlamıyorum” gibi garip bir itirafta bulunuyor. Külyutmaz bir detektif (Ethan Hawke) büyük bir skandalla karşı karşıya olduğuna karar veriyor. İşin içinde polis teşkilatı ve belki de kentin ileri gelenleri de vardır, ona göre.

Sorunlar bir değil
Filmin sorunları bir değil. Öncelikle bu cadı avı haleti ruhiyesini anlamıyor, anlamaya çalışmıyor. Cadı avını eleştireyim derken her şeyi bir küçük “cadı”nın üzerine yükleyip sırra kadem basıyor sonra da. Kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Filmin en enteresan karakterleri olan alkolik baba ve kızı, figürandan öteye gidemiyorlar. Oysa babanın suçluluk duygularının nasıl tuhaf sonuçlar verdiği ele alınsa, ne zengin bir materyal var orada. Ya da detektifin paranoyasının altına biraz inmeye çalışsa…
Yazık olmuş, Amenabar için bir geri adım (bir tür regresyon) daha.

‘Dheepan’: İnsanlığa mesaj ve Filmekimi

Bu hafta Saint Petersburg’da (Rusçada Sankt Peterburg) 25. İnsanlığa Mesaj Uluslararası Film Festivali’ndeydim. FIPRESCI jürisi olarak, uzun metraj belgeselleri değerlendirdik ve ödülümüzü İsviçreli yönetmen Markus Nestroy’un “Yukarısı ve Aşağısı” (Abıve and Below) adlı filmine verdik.

Festivalde yarışmalar dışında da zengin bir program vardı. Cannnes Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen ve bu hafta Filmekimi’nde gösterilecek olan “Dheepan” bu filmlerden biriydi. Filmekimi vesilesiyle “Dheepan”a ilişkin görüşlerimi yazmak makul görünüyor.

Jacques Audiard’ı son 3 filmiyle tanıyorum: “Bir Peygamber”, “Pas ve Kemik” ve şimdi de “Dheepan”. Audiard kesinlikle stil sahibi bir yönetmen. Filmlerinin seyirciyi içine alan bir ritmi var. Toplumun kenarda kalmış, sesi pek duyulmayan karakterlerine de özel ilgisi var yönetmenin. “Bir Peygamber”de genç bir Arap, “Pas ve Kemik”te bir sokak dövüşçüsü, “Dheepan”da ise Sri Lankalı göçmenler ön planda. Ama Audiard’ı asıl ilgilendiren sanki şöyle bir şey: Bir defa yönetmen şiddette meyyal ve şiddeti çok da iyi uygulayabilen karakterlere bir hayranlık duyuyor. Bu karakterlerin marjinaller, esmerler olması belki de onlara mistik bir hale ekliyor. Bilinmeyene inanmak daha kolay. Bu marjinal kahramanlara inanmak da belki bu yüzden daha kolay.

Şiddetin türlü halleri
Şiddeti estetize ederken bir yandan da son derece ortalama bir hayatı vaaz ediyor Audiard. Kahramanlar şiddetin içinden geçtikten sonra, bilinmeyen değil, tam da bilinene ulaşıyorlar: Kendi ailelerini kuruyorlar. Zaten şiddetlerinin de siyasi bir içeriği yok, bireysel bir içeriği var. Filmlerin kahramanlarının rakipleri, hem “Bir Peygamber”de hem de “Dheepan”da mafya üyeleri. Dheepan’ın filme politik bir karakter, bir Tamil Kaplanı olarak başlamış olmasının, onun savaş sanatına hâkimiyetini açıklamaktan başka bir işlevi yok. Audiard’ın filmi anti-politik bir film. “Göçün eski kolonyalistlerinizin ülkesine, 5 çayınızı için ve huzura kavuşun” dediği bile söylenebilir. Abartmıyorum.

Filmin hikâyesi
Filmin konusunu biraz anlatmakta yarar var bu aşamada. Filmin kahramanı Dheepan bir Tamil savaşçısı. Ama Tamil Kaplanları’nın yenilgisi kesinleşince, Dheepan yoldaşlarını gömüp Fransa’ya göç eder. Ona, daha önceden tanımadığı ama inandırıcı görünmek için ailesi olarak tanıttığı Yalini adlı genç bir kadın ve İllayal adlı genç bir kız eşlik ederler.

Dheepan mafyanın hâkimiyetindeki bir sosyal konut kompleksinde kapıcı olarak iş bulur. Yalini ise hasta bir eski mafya üyesinin bakıcılığını üstlenir. Yalini bir femme fatale gibi kendi çıkarının peşinden koşarken hem Dheepan’ı tavlar hem de mafya lideriyle flört eder. Dheepan bir aşamada eski liderlerinden biriyle karşılaşır. Tek gözlü, çirkin bakışlı bu adam artık politikadan kopmuş olan Dheepan’ı, “titreyip kendine dönmediği” için döver. Seyirci olarak, hepimiz, Dheepan’ın politikadan elini ayağını çekmiş olmasına çok seviniriz.
Dheepan için mafya liderine haddini bildirmenin ve kadını hizaya getirmenin zamanı gelmiştir. Erkek dediğin kadınını savaşarak kazanır ve bu aşamada Dheepan’ın içindeki Tamil kaplanı canlanır.

Mesajı almayayım
Üslubumdan da belli ya, beni bu konu etkilemedi hiç. Evet, filmi ilgiyle izledim ama ben bu filmin mesajını almayayım. Hele filmin, Sri Lanka’nın eski efendisi İngiltere’de biten bir son sahnesi var ki, “lekesiz zihnin ebedi pırıltısı”nın tablosu gibi. Şaka mıydı acaba? Belki de ben asıl mesajı hiç anlamamışımdır. Ama bu şiddet erbabı erkeklerin, herkesi pataklayıp ailelerini kurdukları Audiard filmleri bana bir şey vermiyor. Mesele politikayı reddedip aile kurmaksa, bunun için cehennemin içinden geçmeye de gerek yok zaten.

Hayatın Kıyısında: Yas, röntgencilik ve evlilik

TARİH:  21 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Angelina Jolie ve Brad Pitt’in adlarını aynı filmin afişinde görmek magazinel bir filmle karşı karşıya olduğunuz hissi verebilir. “Hayatın Kıyısında”nın pop’la uzaktan yakından alakası yok oysa. Jolie’nin bu üçüncü yönetmenliğinin sonucunu karşılaştırabileceğimiz filmler daha çok 60’ların ve 70’lerin sanat sinemasından geliyor. Benim aklıma Bertolucci’nin “Çölde Çay” ve “Paris’te Son Tangosu” geldi, başkaları Kubrick’in “Gözü Tamamen Kapalı”sı, Antonioni’nin “Macerası”nı ve Rosselini’nin “İtalya’ya Yolculuğu”nu anmış. Şimdi düşününce Ceylan’ın “İklimler”i de bu kategoride değerlendirilebilir.

Film, krizdeki bir evliliği anlatıyor. Filmin çifti New Yorklu iki entelektüel: Yazar Roland (Brad Pitt) ve emekli dansçı Vanessa (Angelina Jolie). “Çölde Çay”ın seyyah çifti gibiler; turistten çok, Fransa kıyısındaki sakin bir kıyı kasabasına yaşamaya gelmişe benziyorlar. Otel odasına girer girmez, mobilyaların yerini yaşam tarzlarına uygun halde yeniden yerleştiriyorlar. O odada uzun süre yaşayacaklarını düşündükleri belli.

Fakat erkek de kadın da derin bir mutsuzluk içindeler. Yazar yazarlığını yapacak halde değil. Kadın ise tamamen içine kapanmış. Ne kocasına ne de hayatta başka herhangi bir şeye ilgi duyuyor. İçki kadehi ellerinden düşmüyor. Ama aralarında yine de çok cidddi bir fark var. Adam hayatla ve karısıyla bağ kurmaya çaba harcarken, kadın ilgisiz ve tepkisiz kalıyor. Adamın bunalımının nedeni, karısının bunalımı gibi gözüküyor. Film, kadının neden bu kadar melankolik olduğunu uzun süre saklıyor. (Dolayısıyla ben de bu yazıda açık etmemeliyim. Tabii, bu da yorumu çok kısıtlayan bir şey.)

Bir süre sonra çiftin yanındaki odaya, yeni evli genç bir çift yerleşiyor. Vanessa yandaki odaya bakan bir delik keşfediyor odalarında ve yandaki çifti dikizlemeye başlıyor. Ve işler giderek tuhaflaşıyor. Roland da Vanessa’ya komşularını dikizlemede eşlik etmeye başlıyor. Çiftler tanışıyor. Vanessa, çiftin erkeğine kendi kocasınınkiyle tıpatıp aynı olan bir ceket seçiyor (Paris’te Son Tango’da sevgilisine kocasının robdöşambrından alan bunalımlı ve evli kadını hatırlıyor musunuz?)

Kadının derdi ne; ne yapmaya çalışıyor? Yas, haset, kıskançlık, melankoli, röntgencilik (voyörizm) ve evlilik krizi… Ben filmi bütün yavaşlığına rağmen ilgiyle izledim. Yakın zamanda iki göğsünü birden kaybeden Jolie’nin, melankolik bir film yapıp hem de yeni memelerini bol bol sergilemesi anlaşılır bir durum. Yavaşlığı ve tekrarlarıyla çoğu izleyiciyi sıkacağı kesin filmin. Ben yine de tavsiye ederim.

Spectre: Ilımlı emperyalizm

TARİH:  7 Kasım 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ilımlı İslam gibi bir kavram var ama içerik olarak Siyasi İslamın pek de ılımlı olabildiğinin bir kanıtı henüz görülmedi. Aynı şey emperyalizm için de geçerli. Ilımlı emperyalizm diye bir şey yok sadece çok vahşisi ve kanlısı var. Büyük Britanya vahşi emperyalizmin en önde gelen temsilcisiydi 20. yüzyıla kadar, sonra koltuğunu ABD’ye kaptırdı. Şu sıralarda ABD’nin baş destekçisi olarak dünya sahnesinde yerini alıyor.

MIŞ GİBİ YAPIYOR
Fakat Batı emperyalizminin dünya kültüründeki en meşhur ajanı hâlâ 007 James Bond olmayı sürdürüyor. Bond, kendisini yeniçağa uyarladı. Artık görünüşte kadınlara daha çok değer veriyor ve hatta politik olarak da dünyanın sorunlarına duyarlıymış gibi yapıyor. Son “Spectre” filminde mesela iha’larla insan öldürmenin yanlış sonuçlar verebileceği, kurunun yanında yaşın da yakılabileceği ima ediliyor. Eski usül cinayetlerin, gökyüzünden bomba yağdırmaktan daha insani olduğu ima ediliyor. Ayrıca ABD’deki Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency-NSA) bütün dünyayı dinlediği Snowden sayesinde ortaya çıkmıştı. Dinlenmenin de rahatsız edici, etik olmayan bir şey olduğu Spectre’ın savları arasında. Ama bunlar ne derece ciddiye alınabilir, bütün derdi düşünmeden eğlendirmek olan bir filmde? Emperyal majestelerinin hizmetindeki bir süper kaharamanı konu alan “Spectre”, Bond filmlerinin kötü adam Anglo-Sakson olmaz kuralına uyuyor mesela. Kadınlara daha fazla kişilik verdiğini iddia ediyor ama bu iddiası da pek inandırıcı değil. Kadınlar yine özünde aynılar, Bond karşısında belki 5 dakika daha fazla soyunmadan durabiliyorlar.

SKYFALL, İYİ BİR FİLMDİ
Fakat bütün bunlar mesele değil. Skyfall, iyi bir filmdi. Bir Bond filmi de iyi olabilir. Fakat “Spectre”da uyumamak için kendimi zorladım. Bu kadar eften püften bir konuya, bu kadar yüzeysel karakterlere ve bu kadar merak uyandırmayan bir olay örgüsüne bir Bond filminde uzun zamandır rastlamamıştım. Esas kız olarak da sevimsiz bulduğum, Abdellah Kechiche’e “Mavi En Sıcak Renktir”den sonra açtığı savaşa tepki duyduğum Lea Seydoux konulunca, filmin çekici olabilecek bir unsuru daha tablodan çıkmış oldu, en azından benim için.

“Spectre” 2,5 saatlik bir vakit kaybı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com