Denizdeki Ateş: Yaşayanlar ve ölenler

TARİH:  9 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Berlin’de en iyi film seçilerek Altın Ayı ödülünü kazanan “Denizdeki Ateş” üzerine İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından yazmıştım. Film, Sicilya’nın açıklarındaki küçük Lampedusa adasına gelen Afrikalı ve Ortadoğulu göçmenler ile ada halkını ve özellikle de adalı bir çocuk olan Samuele’yi anlatıyor.

Yönetmen Gianfranco Rosi, daha önce Sacro GRA adlı filmiyle Venedik’te Altın Aslan almanın da kendisine kattığı prestijle özel izinler edinmiş ve sahil güvenlik gemileriyle Akdeniz’de mülteci gemilerinin izini sürebilmiş. Bu gemilerde yaşananların ne kadar korkunç olduğunu anlatmak da, izlemek de zor. Birçoğundan zaten sadece gelen telsiz seslerini duyuyoruz. Panik halinde insanlar “batıyoruz, yardım edin lütfen” diye seslenirken, bu sesleri yüzlerce kez duymuş olan sahil güvenlik görevlileri “sakin olun” ve “koordinatlarınızı bildirin” diye cevaplamaktan başka bir şey yapmıyor, yapamıyor çoğunlukla. Sabah olup da geminin bulunduğu tahmini yere ulaştıklarında çoktan batmış gemiye ulaşamıyorlar. Çocuklarıyla birlikte ölürken sakin olamayan insanlardan bir iz bulunamıyor.

İki görüntü arasında fark ne?
Bazen de gemilere ulaşılıyor. Can çekişen insanlar taşınıyor öncelikle. Can çekişen insanları göstermek bana sorunlu geliyor. Bu imgelerin çarpıcılığı tartışılmaz ama bu insanlar Beyaz Avrupalılar olsaydı yönetmen bu görüntüleri aynı açıklıkla gösterir miydi? Peki, göstermesin mi? Bilemiyorum. Bir keresinde Habertürk sırtında saplı bir bıçakla ölü bir kadının fotoğrafını basmıştı. Haklı olarak çok öfkelenmiştik. Bu görüntülerin de çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Kişi haklarına saygı sınırını bir yandan aşıyorlar, öte yandan bu görüntüler insanın içine oturuyor. Belki bir işlevi olur diyorsunuz ama olmadığı da açık. Alman Dışişleri Bakanı Walter Steinmeier ödül töreninde “Denizdeki Ateş”in ödül almasını coşkulu alkışlarla karşılamıştı. Sonra aynı bakan mültecileri Türkiye’ye sattı. İtalya Başbakanı Renzi de filmin DVD’sini bir sonraki AB mülteciler konferansında dağıtacağını açıklamıştı. Bir şey değişmedi. Ne can çekişenlerin ne de üst üste yığılmış ölü mültecilerin görüntüleri bir etki yapmadı. Bir filmin dünyayı değiştirmesini beklemiyoruz elbette ama filmin suçlular tarafından kucaklanması, filmin eksiklerinin de bir göstergesi bence.

Samuele’nin hayatı
Filmde mültecileri bir keresinde, yaşadıklarını hikâyeleştiren bir şarkıyı söylerken de görüyoruz. Bu onlara en fazla yaklaştığımız an. Yoksa herhangi biri bir birey olarak ortaya çıkarılmıyor. Birey olarak ortaya çıkan ise Samuele adlı çocuk. Samuele’nin hayatı mülteci krizinden bağımsız bir şekilde sürüyor. Samuele, kaktüslere sapanla ateş ediyor, spagetti yiyor, göz doktoruna gidiyor. Sol gözünün tembel olduğu ortaya çıkıyor. Yönetmen bunun bir metafor olduğunu söylemiş. Batı’nın mülteci sorununa kör olduğunun metaforuymuş. Ben ikna olmadım bu metafora. Bir gözü tembel olan bir çocuk, bir gözü tembel olan bir çocuktur. Avrupa’nın politikalarını eleştirmek daha kapsamlı bir bakış gerektirir.

Lampedusa’nın sakin hayatıyla, mültecilerin trajedisinin paralel anlatılması ne anlama geliyor? Adalıların hayatının etkilenmediği, iki dünyanın birbirinden uzaklığı mı anlatılan? Ama yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen başka bir belgesel olan “Lampedusa’da Kış”ta iki dünyanın kesiştiği yerleri de görüyoruz. Lampedusa’da da mülteciler için mücadele eden aktivistler var. Hem Rosi, iki dünyanın birbirinden kopukluğunu anlatıyorsa, bu Lampedusalılara bir eleştiri olmalı. Oysa yönetmen filmi ada halkına ithaf etti, ödül töreni konuşmasında. Bu kadar konuyla alakasızlarsa niye bu ithafla ödüllendirildiler?

Bir iyi niyet var. Ama!
Rosi, bu konuya duyarsız olsaydı bu filmi yapmazdı. Ortada bir iyi niyet var muhakkak. Ama mülteci sorununa tarihsel ve siyasal bir perspektifin olmayışı, filmin bizatihi suçun failleri tarafından kucaklanmasını kolaylaştırıyor. Mülteci sorunu bir doğal felaket değil. Denizin yuttuğu insanların anonim acıklı hikâyesinden öte bir şey. Emperyalizmin başrolde olduğu tarihsel bir sürecin sonucu. Her film, tarihi başından alıp anlatmakla yükümlü değil elbette. Ama işte, ortada bir sorun da var. Çok şahane kameralarla, çok özel izinlerle yapılan bu film nihayetinde insanı üzmekten başka bir şey yapamıyor. Bu da bir şey mi? Evet, bir şey.

Hasret: Kedilerin, hayaletlerin ve kayıpların İstanbul’u

TARİH:  12 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ben Hopkins 2008’de, Altın Portakal’ı “Pazar-Bir Ticaret Masalı” ile kazanmıştı. Yarışmacılar arasında kimler yoktu ki. Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Çağan Irmak, Derviş Zaim, Erden Kral, Semih Kaplanoğlu, Hüseyin Karabey, Selim Evci… Büyük sürprizdi Hopkins’in kazanması. Bizim o sıralarda tanımadığımız Hopkins kariyerinin başlarında, çok kısa bir dönem için de olsa, İngiltere’de büyük beklentilerin nesnesi olmuş fakat sevenlerini hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu bilgiyi kendisiyle Montreal’de yaptığım kısa konuşmada öğrenmiştim. 2014’te Montreal’de yarışan filmi “Lost in Karastan” o kadar kötüydü ki bu çakma “Borat” filmini sonuna kadar izlememiş, sinemadan çıkmıştım. Hopkins, Brecht’ten izler taşıyan “Pazar”la bende yarattığı beklentiyi yıkmış, beni de İngilizler gibi hayal kırıklığına uğratmıştı.

Güzel bir sürpriz
“Hasret” güzel bir sürpriz. “Hasret” bir belgesel ama tam da değil. Kurmacayla karışık, yalan da söyleyen, doğru da söyleyen bir belgesel. Neyin doğru neyin yalan olduğunu film bitince anlıyorsunuz.
Film İstanbul’a bir televizyon kanalı için film çekmeye gelen bir ekibin görüntüleriyle açılıyor. Yönetmen Ben Hopkins ve ekibi, çalıştıkları kanalın bütçesi kısıtlı olduğu için, mülteciler gibi bir konteynerin içinde gemiyle geliyorlar şehre (Aki Kaurismaki’nin filmi Le Havre’ı hatırlatan bir biçimde). Kanalın istediği belgesel tarzı, Hopkins’in kişisel zevkleriyle uyum içinde değil fakat yönetmenin daha iyi bir iş bulma imkânı da yok. Yaşadığı işsizlik ve ruhsal çöküntü, onu bu tarz işleri kabul etmeye mecbur etmiş.

Kaybolmuş bir şehir
Fakat yönetmen kısa bir süre içinde tv kanalının istediği formatın dışına çıkıyor ve İstanbul’un güzellikleri yerine Gazi Mahallesi’ni, Armutlu’yu, kentsel dönüşüme direnenleri, terk edilmiş Rum Yetimhanesi’ni ve terk edilmiş AVM’leri filmine sokuyor. Bu süreçte film ekibini de kendisine yabancılaştırıyor. Tanıştığı eksantrik bir tarihçi/figüran onu İstanbul’un diğer yüzüyle, ölülerin ve hayaletlerin İstanbulu’yla ve kedilerin iktidarda olduğu tarih öncesi İstanbul’la tanıştırıyor. Gitgide kimliğini kaybeden şehirle birlikte yönetmen de kendisini kaybetmeye başlıyor. Artık ekibini de kaybetmiş olan yönetmen gündüzleri uyuyup, geceleri dolaşıyor. Ta ki…

Ve duygular karışır

Türkiyeli olmak denilince akla hüzün geldiğini ilk kim söylemişti bilemeyeceğim. Ben Hilmi Yavuz’un Nâzım Hikmet şiirinde rastladım sanırım ilk: “Hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız”. Sonra Orhan Pamuk dünyaya tanıttı, hüzün sözcüğünü. İki bin yıllık İstanbul kenti, mutluluğu ve hüznü hep birlikte yaşattı sakinlerine. Ayça Çiftçi, Altyazı’daki yazısıyla hatırlattı: Atıf Yılmaz’ın 1966 tarihli “Ah Güzel İstanbul”u da kaybolan bir İstanbul’un hüznünü anlatıyor.

Yönetmeninin postmodern, postyapısalcı bir film olarak tanımladığı “Hasret”, bu kentte yaşayan bizlerin melankolik ruhunu en iyi anlatan filmlerden biri. Hopkins beklentileri yeniden yükseltti. Umarım gelecekte bizi yine geçmiş filmlerine hasret bırakmaz.

35. İFF: Festivalden kalanlar

TARİH:  18 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce belgeseller ve belgeselimsiler:

Vatanım (Irak Yıl Sıfır)

Beş buçuk saatlik, iki bölümden oluşan bu belgesel sanırım festivalin en çok iz bırakan filmi oldu bende. Filmin yönetmeni, kameramanı, kurgucusu ve yapımcısı Abbas Fahdel, Fransa’da yaşayan bir Iraklı sinemacı. Mart 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinin hemen öncesinde Fransa’daki sinema eğitimine ara verip, Bağdat’a geliyor. Yakın ailesini, abisini, yeğenlerini vs. savaşa hazırlanırken filme alıyor. Başka Iraklılarla da görüşüyor; savaş başladığında, çocukların gönderileceği kırsal kentlere gidiyor. Ayrıca televizyondan görüntülere yer veriyor. Çıkacağı kesin olan bir savaşı beklemek… İnsanlar yine de morallerini yüksek tutuyor, erzak depoluyor, su kesintilerine önlem olsun diye kuyular açıyor. Irak’ın başında zaten bir bela var: Saddam Hüseyin’in kanlı, zorba rejimi. Bu rejim muhalefete nefes aldırmamış. Yönetmenin ailesi de rejime kurban vermiş ki içlerinde siyasi nedenlerle öldürülen 13 yaşında çocuklar da var. Amerikan ambargosu, Irak’ı perişan etmiş. Üniversite mezunları edindikleri mesleklerde geçinemeyecekleri için tarımda çalışıyor. Yıllarca süt gibi temel gıda maddeleri bulunamamış, entelektüeller çocuklarına bakabilmek için evlerinde sütünü sağabilecekleri keçi gibi hayvalar beslemişler. Birkaç kuşak eğitim alamamış.

Öte yandan her yerde Saddam var: Okul kitaplarında, şarkılarda, televizyonlarda… Ülkesini savaşa hazırlamaya çalışıyor. Filmde bir kişi şöyle diyor Saddam dönemi için: “Şizofreniktik, göz önündeyken Saddam’ı destekler, sonra arkasından eleştirirdik.” Bu ikiyüzlülüğün utancı da insanlara sinmiş. Saddam rejiminin güçlü bir direnç sergilememiş olması da bir utanç kaynağı. Fakat Saddam’ın düşmesine sevinmiş çoğu, savaşa karşı çıksalar bile.

Savaştan sonrası, ilk başta fazla bir değişiklik yok gibi gözüküyor. Her yerde dolaşan Amerikan askeri araçları dışında. Sonra yıkımın büyüklüğü yavaş ortaya çıkıyor. Her yerde Amerikan askerleri var ama kanun ve düzen yok. Şüphelendikleri an ateş açan Amerikan askeri nedense yağmacılara ses çıkarmıyor. Yağmacılar bütün devlet binalarını yakıp yıkıyorlar. Ortada bir devlet kalmıyor, anarşi hüküm sürüyor. Petrol bakanlığı dışında! ABD bir tek o bakanlığı koruyor!

Güvenlik kalmayınca insanlar silahlanıyor. Akşam olunca sokağa çıkmak imkansız hale geliyor. Kadın ve çocuklar için yanlarında kendilerini koruyabilecek bir erkek yoksa gündüz çıkmak da imkânsız. İnsan kaçırmalar, cinayetler sıradan hale geliyor. Saddam rejimi sırasında bastırılan dinciler başlarını kaldırmaya başlıyor. Abbas Fahdel, film çekimi sırasında bir yeğenini serseri bir kurşuna kurban veriyor. Ve bu çektiği filmlere 10 yıl boyunca bakamıyor bile. Sonra “bir mezarlık” dediği bu filmle kendi tabiriyle “yasını tutuyor”. Bugünün Irak’ını ise savaştan sonraki ilk aylara göre “bin beter” olarak tanımlıyor. IŞİD işte buralardan çıkıyor ki Fahdel’in bazı akrabaları IŞİD rejimi altında yaşıyor şu anda. Şu ana kadar birçok ödül alan film, Ankara Film Festivali’nde de yönetmenin katılımıyla gösterilecek.

Göçmen krizi ve Lampedusa Adası

Lampedusa, Sicilya’nın güneyinde, Afrika’ya yakın bir İtalyan adası. Nüfusu 5.000 kişiden oluşuyor. Bu adaya dair iki belgesel vardı festivalde: Berlin’de Altın Ayı’yı alan “Denizdeki Ateş” ve yine birkaç ödülü olan Avusturyalı yönetmen Jacob Brossman’ın belgeseli “Lampedusa’da Kış”. İki filmin benzerlikleri ve farklılıkları var. Denizdeki Ateş filmin merkezine 10 yaşındaki Lampedusalı bir oğlanı koyuyor. Film boyunca onun sapan yapışını, sapanıyla oynayışını, kaktüsleri oyarak “heykeller” yapışını, tembel gözünü tedavi etmeye çalışmasını filan görüyoruz. Onun yanı sıra oğlanın ailesi de perdeye yansıyor. Yemek yapışları, kalamar avlayışları vesaire.

Öte yandan denizde facialar yaşanıyor. Adaya binlerce göçmen ulaşmaya çalışıyor. Çürük teknelerde yapılan bu yolculuklarda günde ortalama 5-6 göçmen ölüyor. Gemi batmasa bile gemilerde koşullar çok kötü. Yeterince parası olmayanlar, geminin havasız, mazota bulanmış bölgelerinde seyahat ederken canlarını yitiriyor. Gemilerin batması da yeterince sık rastlanan bir durum.

Film, mesafeli bir yerden göçmenlere de bakıyor. Can çekişen ya da ölü göçmenler görüyoruz. Askeri teknelerde syahat izni almayı başaran yönetmen bu avatajını kullanarak bizi bu ölüm teknelerine yaklaştırıyor. Fakat hiçbir göçmeni birey olarak tanıtmıyor. Hiçbiriyle söyleşi yapmıyor. Göçmenlerin adalılarla karşılaşması da yok filmde. Bir tek adadaki bir doktor görev icabı muayane ettiği, otopsi yaptığı göçmenlerden acıyla söz ediyor.

Peki, bu iki ayrı dünyayla yönetmen ne söylemek istiyor? Filmini Lampedusalılara neden adıyor? Adadaki kamplardaki kötü koşullardan, oralarda çıkan isyanlardan neden bahsetmiyor? Ben pek bilemedim. Verebileceğim cevaplar da beni tatmin etmedi.

Brossman’ın filmi de göçmenlerden hiçbiriyle söyleşi yapmaması ya da hiçbirini birey olarak tanıtmamasıyla “Denizdeki Ateş”e benziyor ama “Lampedus’da Kış” farklı bir film. Bu filmde adalılar Rosi’nin bize gösterdikleri kadar yalnız yaşamıyorlar. Balıkçılar grev yapıyor, adanın Sicilya’yla bağlantısını kuran özel gemicilik şirketinin duyarsızlıkları ile mücadele ediyorlar. Göçmenler de birlikte direniş yapıyorlar. Adada ya da İtalya’da kalmak istemediklerinden burada parmak izlerinin alınmasına karşı mücadele ediyorlar. Anladığım kadarıyla göçmenler, mültecilik başvurusunu nerede yaparlarsa orada kalmaları gerekiyor. Buna karşı direniyorlar. Öte yandan bu filmde de Lampedusa hakkında merak etmediğim, ilginç de bulmadığım başka bir sürü şey var. Bunları yönetmene sorduğumda, hayatın göçmenlerin gelmesiyle hiç de başkalarının iddia ettiği gibi değişmediğini göstermek için koyduğunu söyledi. Göçmenleri tanıtamaması ise onların bunu istememesinden kaynaklanıyordu. İki filmden de yine de benzer bir duyguyla çıktım: Lampedusa hakkında merak etmediğim çok şey öğrenmiş, göçmenlere ve yaşadıkları drama dair ise çok az bilgilenmiştim. Ama yönetmenler de bana, “bilgi arıyorsan araştırmacı gazetecilere başvur, bize değil” diyebilirler. Bu da onların hakkı.

Köpeğin Kalbi
Bir başka belgesel sayılabilecek film de Laurie Anderson’un “Köpeğin Kalbi”ydi. Anderson yakın zamanda birçok kayıp yaşadı: Kocası Lou Reed’i, annesini ve köpeğini kaybetti. 11 Eylül’den sonra da kenti New York çok değişti. Anderson bu kayıplarını belki de üzerine en kolay konuşabildileri olan New York ve köpeği Lolabelle üzerinden anlatıyor en çok. Kocası Lou Reed sadece bir fotoğrafta bir kez görünüyor ve filmin sonunda şarkısıyla yer alıyor, annesi ise yine sonda anılıyor. Filmin kesif melankoli duygusu beni etkiledi. Fakat filmin Budist felsefeye fazlasıyla daldığı yerlerde etkisi azaldı.

Francofonia
Sokurov’un Francofonia’sı da belgesel sayılabileceek bir filmdi. Louvre Müzesi’nin Alman işgali sırasında başına ne geldiği ya da gelmediği filmin merkezindeydi. Naziler, Fransa’nın kültürel mirasını korumak için büyük çaba harcamışlar. Aynı çabayı iş Rusya’ya gelince göstermemişler, Leningrad’daki Hermitage Müzesi’ni bombalamaktan kaçınmamışlar. Nazileri hep yaptıkları soykırımla, kötülüklerle biliyoruz. Peki kimileri aristokrat olan ve sanat düşkünü bu Nazi subaylar nasıl yaşıyorlardı. Nazi devletinin gündelik işleyişi nasıldı? İnsan merak etmiyor değil. Louvre’un başına getrilen Nazi subayı bir soylu. Nazileri sanki Almanya’yı işgal etmiş bir çete gibi görüyoruz çoğunlukla. Ama faşizm asıl gücünü dayandığı sermaye ve aristokrat sınıfından alıyordu. Akla Passolini’nin “Sodom’un 120 Günü”ndeki soyluları geliyor. Onlar da muhakkak ki yüksek sanattan anlayan ve sanat eserlerini korumak için ellerinden geleni yapacak olan insanlardı.

Yüce Sezar!
Konulu filmlerde benim için öne çıkanların başında Coen kardeşlerin “Yüce Sezar!”ı geliyor. 1950’lerin Amerikasını ve Hollywood’unu tiye alan bu filmde Coen kardeşlerin elinden kimse kurtulmuyor. Buna o dönem büyük baskılara maruz kalan, hakları yenilen komünist yazarlar, senaristler de dahil. Onlarla da dalga geçilmesini bu haksızlığa katkı olarak görmek mümkün ama ben bu dalga geçmenin içinde sempati gördüm. Ya da bana öyle geldi. Coen’lere “Casuslar Köprüsü” ve “Deephan”a verdikleri ödül nedeniyle kızgınım aslında. Ve muhtemelen ben haksızım, Coenlerin sosyalistlere sempati duydukları falan yok. Fakat yine de bu konuda Marksist terminolojiyi kullanacak kadar bilgililer. Neyse bu işi çözeriz bir gün. “Yüce Sezar!” da ben eğlendim kısacası.

Ansızın
Aslı Özge ve değişmez görüntü yönetmeni Emre Erkmen artık sinemada istediklerini yapabileceklerini “Ansızın” ile kanıtlıyorlar. Ellerinin altındaki mecraya son derece hakimler, tempoyu, atmosferi, gerilimi istedikleri gibi kontrol edip, seyirciyi ellerinde tutmayı beceriyorlar. “Ansızın”a bir tür gerilim filmi diyebiliriz sanırım. Defne Joy Foster’in Kerem Altan’ın (Ahmet Altan’ın oğlu) evinde ansızın ölümü ve Altan’ın hemen ambulans çağırmayışı günlerce gazetelere konu olmuştu. “Ansızın”da bu olay Almanya’ya uyarlanmış. Film, Alman karakterler arasında ve Almanya’da geçiyor. Filmin ilk bölümü ölümden sorumlu tutulan karakterin çevresi tarafından nasıl yalnız bırakıldığını gösteriyor. İkinci bölüm ise aynı karakterin bu kez ipleri eline almasıyla gelişen olayları anlatıyor. Bu bölüme dair bir çekincem var fakat. Filmlerde her şeyin kahramanın planladığı gibi gitmesi ve insanların tam da kendilerinden beklediği gibi davranmaları beni hep rahatsız eder. Burada da aynı duyguyu yaşadım. İkinci bölüm başlı başına sürprizdi ama sürprizin işleyişi sürpriz içermiyordu. Ne demekse.

Filmin perdeye yansıttığı karakterlerin birbirleriyle ilişkilerindeki güvenilmezlikleri ve kaypaklıkları kesif bir karanlık yayıyor. Belki bu kesif karanlıkta bir iki pırıltı da olsaydı diye de düşünüyorum. Belki bir iki komik sahne…

Seyrettiğim 30’a yakın filmden bende en çok kalanlar bunlar. Nice festivallere!

Midnight Special: Mahpushanede parlayan ışık

TARİH:  2 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Jeff Nichols, yeni kuşak Amerikan film yönetmenlerinin en önemlilerinden biri. Bizde bildiğim kadarıyla bir tek ‘Sığınak/Take Shelter’ adlı filmi vizyona girdi ki bu filmle Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nda en iyi film ödülünü kazanmıştı. ‘Midnight Special’, Nichols’ın dördüncü filmi. Nichols, önceki filmi ‘Mud’ ve bir sonraki filmi ‘Loving’le olduğu gibi, ‘Midnight Special’la da Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı.

‘Midnight Special’ın olay örgüsü kendi fantastik çerçevesi içinde dahi çok fazla boşluk içeriyor. Ama filme kendinizi teslim ettiğinizde, kaptırıp gidiyorsunuz. Çok iyi bir kurgu, çok iyi bir müzik, çok iyi bir sinematografi ve iyi oyunculuklar, insana büyük bir sinema izleme keyfi yaşatıyor. Filmi, seyrettikten sonra üzerine düşünmek en iyisi. O zaman da eliniz boş dönmüyorsunuz. Hikâyenin kendisi belki değil ama işaret ettikleri anlamlı.

Filmin asıl hikâyesi ve derdi
‘Midnight Special’, karanlık bir Amerika tablosu çiziyor. Hem kelimenin gerçek anlamıyla, hem de politik anlamıyla. Bir yanda dini fanatiklerin oluşturduğu tekinsiz tarikatlar, diğer yanda ise militaristleşmiş bir kontrol devleti bütün ağırlığıyla yaşamın üzerine çökmüş. Fiilen üzerine çöktükleri ise, olağanüstü özellikleri olan Alton adlı bir çocuk. Alton’un bir peygamber olduğuna inanan tarikat bir yandan, çocuğun bir tür silah olduğunu düşünen devletin tahakküm araçları (FBI, CIA, NSA) diğer yandan, Alton’u kontrolleri altına almaya çalışıyorlar. Alton’un babası Roy (Nichols’ün favori oyuncusu Michael Shannon) bir arkadaşıyla birlikte Alton’u, kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği bir geleceğe ulaştırabilmek için bu iki canavardan (Leviathan’dan da diyebiliriz, Zvyagintsev’nin son filmine gönderme yaparak) kaçırıyor. Filmin asıl hikâyesi de, derdi bu: Bu berbat çağda, çocuklarımızı devletin ve yobazların elinden kurtarıp kendi potansiyellerini gerçekleştirebilecekleri bir hayata nasıl yönlendirebiliriz? Bu soru, Amerika’nın sorusu olduğu gibi, bizim de sorumuz. Pırıl pırıl parlayan, kelimenin tam anlamıyla ışık saçan Alton, nasıl kurtulur? Nichols’un cevabı, Asiye’nin kurtuluşuna verilen cevaptan farklılaşıyor fakat. Nichols, eleştirdiği düzenin değişiminden çok, metafizik bir cevapta karar kılıyor. Fakat hem ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ hem de ‘Midnight Special’ (Alton Nasıl Kurtulur?) sorunu aynı yerde, düzende görüyorlar.

Alton, kendisi ışık saçarken, ışığa ve sese karşı korunmak zorunda. Bu nedenle havuz gözlükleri ve koruyucu kulaklıklar takıyor. Bunları, günümüzün imge ve ses bombardımanı altında ezilmekten korunmak olarak okuyabiliriz. Alton’a yardımcı olan ve devletine ihanet eden bir NSA (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Kurumu) çalışanı var filmde. Adam Driver’ın canlandırdığı bu karakter, NSA’de çalışıp, bu bilgileri basına sızdırarak ” vatanına ihanet eden” Edward Snowden’i hatırlatıyor. NSA, bütün dünyayı dinleyen ve kayıt altına alan “büyük birader”imiz. Snowden, şu anda sürgünde yaşıyor ve hikâyesi nefis belgesel ‘Citizenfour’la sinemaların perdelerine yansımıştı.

‘Midnight Special’ı bütün bu örtük anlamlarının dışında, iyi çekilmiş ama basit bir film olarak da seyredip zevk almak mümkün. Sonunda, “ya ne saçma hikâye bu!” diye çıksanız bile, iyi yapılmış bir film seyrettiğinizi yadsımanız zor.

Yönetmen bize ne diyor?
Filmin adı, efsanevi bluescu Lead Belly’nin 1934 tarihli bir şarkısından geliyor. Lead Belly şarkıyı hapisteyken yazmış. Midnight Special ise, Geceyarısı Expresi’nin adı. Şarkı, hücresinden, trenin ışıklarını görüp özgürlük hayaline kapılan mahkûmun dünyasını anlatıyor. Yaşadığımız hapishaneden biz kaçamasak bile, çocuklarımız kaçacak demeye getiriyor Jeff Nichols.

2016 Oscar’lar: Mustang, Revenant, Spotlight ve Siyah sorunu üzerine

TARİH:  5 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Oscar ödülleri dağıtıldı, büyük “merak” sona erdi. Aslında en iyi filmi “Spotlight”ın alması dışında büyük bir sürpriz olmadı. Leonardo’nun Oscar sorunu çözüldü. O da bize küresel ısınma konusunda duyarlı bir konuşma yaptıktan sonra, muhtemelen özel jetine atlayıp evine gitti. Tabii ki dünyanın ısınmasından Leonardo’yu sorumlu tutatacak değilim ama Oscar töreninin ve o geceye katılan kitlenin kişisel tüketimlerinin yarattığı çevre kirliliği, yoksul milyonlarca insanınkine bedel olabilir. Dünyanın en zengin ve en hovarda yaşam tarzına sahip olanlarının katıldığı bu törende de, bu mesajın veriliyor olması güzel öte yandan. “Ne yapsın Leonardo?” deyip filmlere geçelim.

The Revenant:
Bu film hakkında tek yazdığım şey, facebook’taki paylaşımımdı. O paylaşımımda filmi “lüzumsuz” olarak nitelendirmiştim. Hala filmin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Evet, Emmanuel Lubezki müthiş bir görüntü yönetmeni, aldığı Oscar’ı hak ediyor. Görsel efektler ya da bilgisayarda yaratılan imgeler de çok başarılı. Filmin bunlardan başka bir erdemi de yok. Konu inandırıcı değil hatta saçma. Tarihsel gerçeklerle de örtüşmüyor. Örneğin filme esin kaynağı olan yaşam öyküsünde Leonardo’nun karakterinin bir oğlu yok, dolayısıyla olmayan oğul öldürülmüyor da. Dolayısıyla yaşanan hikayede alınan bir intikam da yok, hatta terk etme eyleminin affedilmesi var. Ama bunlar filmin asıl kusurları değil. Hikaye gerçekle uyumsuz olsa da iyi bir hikaye olabilirdi. Değil. İkna etmediği gibi, sağlam bir mesajı da yok.

Çakma Tarkovski, çakma Mallick, çakma Kurosawa, çakma Cuaron, çakma Yılmaz Güney… Filmi seyrederken bunları düşündüm. Tarkovski’den araklanan planlar zaten sosyal medyaya düştü. Mallick taklidi anılar ve fısıltılardan da söz edildi. Dersu Uzala’daki gelen fırtınaya karşı barınak yapmadan pek söz edilmedi. Cuaron’un “Children of Men”indeki kameraya kan sıçraması sahnesinin taklit edilmesinden de söz edilmedi sanırım. Yılmaz Güney’in “Yol”undaki atın karnını açıp, içinde ısınma sahnesini ise filmin yeni kurgusunda izleyeceğiz. Ama bir Güney hayranı olan ve kesişen hayatlar tarzı filmlerinde “Yol”dan ilham aldığını söyleyen Inarritu’nun “Yol”un bu hikayesini bildiğini varsayabiliriz. Reklam kökenli Inarritu gerçek sanatçılardan çalıp çırpmayı, göz boyamayı ve malını satmasını iyi biliyor.

Mustang:
Bu saatten sonra Mustang’in kendisinden söz etmektense, neden bir fenomen olduğunu anlamaya çalışmayı daha anlamlı görüyorum. İlk filmlere özgü birçok kusur barındıran, ikna etmeyen ama kimi erdemlere de sahip Mustang vasat bir film olarak, gelip geçecekken, nasıl oldu da bu noktalara kadar geldi? Nasıl oldu da bir ödül canavarına dönüştü; eleştirmenlerden, yönetmenlere ve oyunculara Batı’da bu kadar çok kalbi fethetti? Bu sorunun cevabını filmin üstün niteliklerinde arayıp bulamayız çünkü öyle nitelikler filmde yok. Bu sorunun cevabı Batılının Doğuluya, Hıristiyan’ın Müslüman’a bakışında yatıyor bence.

Bir başka yurtdışında yaşayan Türkiye kökenli yönetmenin, çok başarılı olmuş filmini hatırlayalım: Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sını. “Duvara Karşı”nın kahramanı da vahşi bir at (mustang bu anlama geliyor) diyebileceğimiz bir Türk kızıydı. Sibel Kekilli’nin canlandırdığı karakter cinsel özgürlüğünü yaşamaya kararlıydı. Bunun için göstermelik bir evlilik yaparak ailesini tatmin ediyor, sonra bildiğini okuyordu. Türkiye’ye döndüğünde ise başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez dedirtecek cinstendi. Tecavüze uğruyordu, bıçaklanıyordu vb. Bütün bunlar Türkiye’de yaşanan şeyler elbette. Önemli olan filmin kurduğu Batı-Doğu karşıtlığıydı. Biri özgürlük, diğeri şiddet ve baskıyı temsil ediyordu. Batılıyı ve Doğuluyu tam da Batılının görmek istediği şekilde gösteriyordu film. Doğulu kadın ezilen olduğu için kültürün yeniden üretimindeki sorumluktan muaftı, İslamcının baskısından kurtarılması gereken masumdu. Ne İslamcısı demeyin! Sight&Sound gibi ciddi bir dergide Sibel’in ailesi İslamcılar olarak nitelendirilmiş, ben de “ne İslamcısı!” diye bir okur mektubu yazmıştım ve S&S’in okur mektupları bölümünde yayımlanmıştı. Sıradan bir Müslüman, Batılı için açıkça siyasal anlamları olan İslamcıyla aynı şeydi.

Aynı durum “Mustang” için de geçerli. “Mustang”in kızları ya da vahşi atları da İslam’ın elinden kurtarılması gereken masumlar Batılının gözünde. The New Yorker dergisinden Richard Brody bu kılzarı “victims of İslamic orthodoxy” olarak niteliyor. Yani “İslami ortodoksluğun kurbanları” diye. Alo? Ne islam ortodoksisi yahu? Neden söz ediyorsunuz siz? Kafayı mı yediniz, diyesi geliyor insanın. Bu kavramı Slant dergisinin ya da internet sitesinin yazarı Ed Gonzalez de pek beğenmiş. O da “Mustang’s… five sisters literally and figuratively imprisoned by Islamic orthodoxy” demiş. Yani şu meşum İslam ortodoksisinin resmen hapsettiği kızcağızlar… Ed Gonzalez, Türkiye için bir Arap ülkesi de demişti ama benim okur mektubumdan sonra Arap ülkesi Ortadoğu ülkesi olarak değiştirilmiş. Sıradan bir Batılı için Ortadoğu’da yaşayan bütün halklar Araptır. Türk, Kürt, Fars ve Arap ayrımı yapmayı beceremezler. Bunun için cahil İslamofob olmak da gerekmez. Liberal bir film eleştirmeni için de durum farklı değil.

“Duvara Karşı” ve “Mustang” örneğinde de görüldüğü üzere Batılı için suçlu belli: İslam. Bu, açıkça dinsel bir ırkçılıktan başka bir şey değil. İslamofobi tam da bu! Bunun için Le Pen’e, Donald Trump’a filan bakmaya gerek yok. En liberale bakmak dahi yeter. Peki Mustang filminin suçu mu bu, filmin böyle çarpık algılanıyor olması? Sanırım, bu sorunun cevabı kısmen de olsa evet!

Ben dinlerin toplumlardan çıktığını, toplumların dinlerden çıkmadığını düşünürüyorum. Tabii ki arada diyalektik bir ilişki var ve tek taraflı bir belirlenim söz konusu değil. Dünya üzerindeki bütün toplumlarda kadının şu ya da bu ölçüde ezildiğini, ikincilleştirildiğini görüyorum. Dinler de bunu yansıtıyor ve yeniden üretiyor. Ne kadar laikleşilirse, toplum ne kadar ilerlerse, kadın da o kadar özgürleşiyor, din o kadar geriliyor. Ama ortada “kadın dostu” ve “kadın düşmanı” dinler yok. Hepsi birbirine benziyor. Özellikle bir dini ya da toplumu geri veya gerici görmeyi ise ırkçılık olarak değerlendiriyorum. Batılının “Mustang”i göklere çıkarmasının ardında bilinçaltlarında yatan bu ırkçılık ve kendini üstün görme hali var.

Batı’da kadına mutlak özgürlük, Doğu’da kadına mutlak şiddet var bakışı hem “Duvara Karşı”da, hem de “Mustang”de yeniden üretiliyor. Mustang kızlarının başına da pişmiş tavuğun başına gelmeyecek şeyler geliyor ve nihayetinde en küçük kız soluğu Batı’da, Türkiye’nin en Batılı kenti İstanbul’da alıyor. Ve özgürlüğe kavuşuyor.

Söz konusu iki filmin de devşirmelerce yapılmış olması da enteresan. Bir Batılının düşüneceği ama söylemeye utanacağı şeylere, otantiklik, ikna edicilik katıyor devşirme bakışı. Osmanlı ordusunun en başarılı olduğu dönemde devşirmelerden oluşması boşuna değildir. Devşirmelerin kraldan çok kralcı olma potansiyelleri mevcuttur.

Laf uzadı, diğer filmlere yer kalmadı. Kısaca “The Danish Girl” ve “The Room”u çok çok vasat filmler olarak görüyorum. Spotlight’ın en iyi film seçilmesine, çocukluğunda cinsel tacize uğramış biri (evet, hayatımda bu da var!) ve gazeteci olarak sevindim. Hak ediyordu, çok şahane bir film olmasa da.

Son söz, siyahların aday gösterilmemesi tartışması üzerine. Irkçılık var ve elbette bu film üretimine de yansıyor. Ama son yıllarda bu ayrımcılığın en az yansıdığı yerlerden biri herhalde Hollywood. Bu yılki protestoların abartılı olduğunu düşünüyorum. ABD’de Siyahların nüfusa oranı yüzde 12 civarında. Sinemaya da Siyahların bu oran civarında yansımaları beklenebilir. Bunun altında olması yoksulların pek film çekebilecek güçlerinin olmamasındandır ve Siyahlar Beyazlara göre daha yoksuldur. İşe bu eşitsizlikten başlamak gerek önce. Ve sonra da buradan devam etmeli. Sinemaya ne kadar işçi sınıfı öyküsü yansıyor? Kaç hizmet sektörü çalışanı filme konu oluyor? Hayatları ABD destekli operasyonlarda, karışıklıklarda tarümar edilen milyonlarca Ortadoğulunun kaçının hayatı filmlere yansıyor? Niye kimse, “bunlar neden sinemamızda eksik?” diye protesto etmiyor. “Bana ödül niye yok?” diye olay çıkarıyor Hollywood’un miltimilyoner Siyahları, başka bir dertleri yok. Hadi canım siz de!

Şimdi bunu engellemek için uzun zamandır çalışmayan eski kuşağın oy hakkı ellerinden alınacakmış. Ne saçma! Peki, yaşlı kadın oyuncular yaşlı erkek oyuncular kadar rahat iş bulabiliyor mu? O yaşlı oyuncular içinde, 68’liler, Siyahların eşit haklara sahip olması için mücadele edenler, bu uğurda çok acı çekenler de var. Onların oy hakkı ellerinden alınınca Siyahlarla Beyazlar eşit olacak, öyle mi?

Hollywood aklı işte.

5. Atıf Yılmaz Kısa Film Festivali

TARİH:  28 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mersin’de düzenlenen 5. Atıf Yılmaz Kısa Film Şenliği Cuma akşamı yapılan törenle sona erdi. Festivalde kurmaca, belgesel ve animasyon dallarında yarışma düzenlendi. Ayrıca çeşitli workshop’lar ve söyleşiler yapıldı. Sinema Yazarları jürisinde Şenay Aydemir ve Ayça Çiftçi ile birlikte görev aldım. Kurmaca dalında birincilik ödülünü paylaştırdık. Emrah Erkanı’nın yönettiği ve travesti bir seks işçisini anlatan Tuhaf Zamanlar ile Süleyman Demirel’in yönettiği ve bir çiftin dramatik bir gününü anlatan Asfalt ödülü paylaştılar.

Belgesel dalında en iyi film ödülünü Ömer Akbaş’ın yönettiği Son Nefes’e verdik. “Son Nefes”, 3 yıl önce Soma’da yaşanan büyük maden kazasını konu alıyordu. Geliyorum denen kaza sırasında ve sonrasında yaşananların unutulmaması ve sorumluların cezalandırılması gerekiyor ki bir daha bu tür kazalar ya da cinayetler yaşanmasın. Animasyon daalında birincilik ödülünü ise Hüseyin Gülgen’in yönettiği “Zirve”ye verdik. Zirve, bir dağ tırmanışı eşini ve bir bacağını kaybeden bir dağcının, protez bacağıyla o zirveye yenideen tırmanışını başarılı bir sinema diliyle anlatıyordu.

Ana jürilerin ödülleri ise şöyle oldu: Kurmaca dalında Azad (Yakup Tekintangaç) ve 7 Santimetre (Methan Şereflioğlu) birinciliğ paylaşırken, Asfalt da mansiyon aldı.

Belgesel dalında Bulut Renas Kaçan’ın “Gezgin”i birinci oldu. Animasyon dalında ise birinciği Metin Vatansever’in “Nefretin Üvey Evlatlarıyız” adlı filmi kazandı.


Senden Önce Ben ve Lanetli Çocuk: Dadı umduğuna değil bulduğuna bakar

TARİH:  18 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu haftanın iki filminde de dadılar başrolde. İki filmin başka ortak yönleri de var. İki dadı da hayatlarında bir dönemeçtedir, eski hayatlarını bırakıp yenisine başlamaktadır ve ikisinin de gittiği evler bir tür kaybın yası içindedir.

Senden Önce Ben
Film aslında klasik bir zengin oğlan, fakir kız hikâyesi. Ama klasik olmayan bir finali var.

Amenabar’ın boynundan aşağısı felçli olan bir adamın aşk ilişkilerini anlatan “İçimdeki Deniz” adlı filmi için şöyle bir şey yazmıştım: “Erkekler kafasız bedenlere âşık olurken, kadınlar da bedensiz kafalara âşık oluyor”. Tam olarak böyle mi yazmıştım emin değilim, arşivimin önemli bir kısmı web’de olmadığı için bilemiyorum. Fakat önemli değil, önemli olan “Senden Önce Ben”in sözünü ettiğim örüntüye uygun bir film olması. Filmde, felçli olduğu için bedensiz, sadece bir kafadan ibaret olan zeki bir adamla, “aptal” yani kafasız olduğu hem kendisi hem de kızkardeşi tarafından söylenen güzel bir kız birbirlerine âşık oluyorlar.

Filmin erkeği, yakışıklı ve zengin, genç bir işadamı. Adamımız aynı zamanda müthiş bir sporcu. Hayat ona güzelken, genç işadamı bir kaza geçirir ve boynundan aşağısı felç kalır. Artık hayatını tekerlekli sandalyede geçirecektir.

Kızımız ise bir pasta dükkanında çalışır. Yoksul bir aileden gelir. Çalıştığı dükkân kapanınca işsiz kalır ve felçli genç adamın dadısı olarak çalışmaya başlar. Kızımız iflah olmaz bir iyimser ve hayatı hafif yaşayan biriyken, felçli genç adam haliyle çok mutsuzdur.

Aslında film çok kısa bir an, kızın ailesinin ve benzer durumdaki ailelerin yoksulluğuyla, adamın zenginliği arasındaki bağa dikkat çeker. Kızın babasının çalıştığı işyerini iflasa sürükleyen kararları, genç adamımızın yetiştirdiği bir finansçı almıştır. Fakat sosyal ve ekonomik eleştiri bundan ileri gitmez filmde. Asıl mesele yoksul kızımızın tekerlekli sandalyeli prensine kavuşup kavuşamayacağıdır. Ve daha da asıl mesele sınıf atlama hayallerinin, mutlu bir izdivaç perspektifiyle gıdıklanmasıdır. Yoksul yüzde 99’dan şanslı birinin, zengin yüzde 1’in refahına kavuşup kavuşamayacağıdır. Geride kalan bizlere de kerevete çıkma hevesi bırakılıyor.

Kızımız muradına eriyor mu? Merak ediyorsanız, gidip görmeniz lazım. Yanınıza mendil almayı unutmayın!

15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Şubat ayımızı güzelleştirdi

TARİH:  27 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

>>Anomalisa: Festivalin en iyisiydi. Açılışta gördüğüm bu animasyonun kahramanı, yabancılaşmanın bir türü gibi görülebilecek ama fiziksel nedenleri de olan bir sendromdan mustaripti (fregoli sendromu). Yani insanları birbirinden ayırt edemiyor, herkesi tek bir kişi gibi algılıyordu. Bu kişinin işinin pazarlama konusunda seminerler vermek olması, her insanı bir tür müşteri olarak gören bir bakış açısını taşıyor olması da manidardı. Karısı, eski sevgilisi, hatta oğlunu bile aynı gören kahramanımız, sonunda farklı görünen, çekingen, utangaç ve kendine güvensiz bir kadınla bir yakınlaşma yaşıyor ama sevişmenin ardından yine her şey eski haline rücu ediyordu. Diyalogların mükemmelliği, değişen ruh hallerinin nüanslarındaki inceliği, aynı anda hem komik hem acıklı olabilen sahnelerin çokluğu ve mükemmel seslendirmeyle Anomalisa bir kez daha seyretme isteği bıraktı. Charlie Kaufman ve Duke Johnson imzalıydı Anomalisa.

>> Aşk 3D: Festivalin olay filmi Gaspar Noe’nin 3 boyutlu “Aşk”ıydı. Film hakkında bayağı kötü şeyler duymuştum ama ben filmi beğendim. Evet, çok uzatmıştı, daha kısa olmalıydı. Ama bütün ayrıntısıyla gösterilen sevişme sahnelerini söylenenlerin aksine mide bulandırıcı değil çoğunlukla estetik buldum. İlişkinin gidiş gelişleri iyi işlenmişti: Eş değiştirme fantazisine açılıp ardından pişman olmalar, aldatmalar, uyuşturucu deneyleri, güzel komşu kızla yine sonu hüsranla biten fantaziler… Doğrusu filmin biraz yüzeysel olduğu da söylenebilir. Yine de, ufak ufak denenen (“Mahremiyet”, “9”Şarkı” vs.) cinselliğin bütün grafikliğiyle perdeye yansıtılması çabaları içinde yeni bir aşamayı gösteren “Aşk”a hoşgeldin diyorum.

>> Suriyeli Aşk Hikâyesi: Hayatını siyasete adamış bir insan, sürgüne gitmek zorunda kalırsa ne olur? Üstelik bu insan bir erkek değil, evli ve çocuklu bir kadınsa? Suriyeli Ragda kendini devrime adamış bir sosyalist/komünist. (Filmin büyük kusuru Ragda’nın ideolojisini muğlak bırakması ve Suriye iç savaşındaki aktörlerden ve onların destekleyicisi ülkelerden hiç söz etmemesi. Suriye’de olan biteni Esat’la halk arasındaki savaş indirgemesi.) Kocası ise artık politikayla ilgilenmeyen bir Filistinli. Ragda ve ailesi ne zaman Suriye’den uzaklaşsa Ragda bunalıma giriyor. Kendisi olamıyor. Bu durumda kocası ve ailesiyle arasına bir uçurumun girmesine yol açıyor. Sorun mülteciler açısından güvenli bir ülkeye kapağı atmakla bitmiyor. Köksüzlük ve amaçsızlık da öldürücü olabiliyor.

>> Babasının Kızı: Finlandiya’da, Finli bir anne ve Türk bir babanın kızı olarak doğan ve annesiyle babasının ayrılmasından sonra babasıyla yaşayan Melisa Üneri, babasından kopuş sürecini anlatmış. Çok akıcı, çok çarpıcı, çok cesur ve çok dürüst. Hadi olabildiğince dürüst diyelim, hakikati tam anlamıyla bilmediğimize göre… Neredeyse ensest sınırlarında dolaşan baba kız ilişkisi, bir babanın neler yapmaması gerektiği üzerine bir eğitim filmi olarak da gösterilebilir. Babayı da kutlamak lazım fakat, kendisine tutulan aynaya bakma cesareti gösterdiği için.

>> Janis: Hüzünlü Küçük Kız: Amy’den sonra bir başka 27’lik yani 27 yaşında hayata veda eden rock/pop yıldızının hikâyesi daha. Janis’in, lise yıllarında ırk ayrımına karşı duruşundan dolayı şiddete, mobbinge maruz kalmış olması ve nihayetinde ksas’ı terk etmek zorunda kalması, hikayenin bilmediğim bir yönüydü. Janis’i daha da çok sevdim. Bu büyük şarkıcı, Amy gibi yaralarını hiçbir zaman tam anlamıyla iyileştiremiyor fakat. Hele müzik dünyasında kadın olmak hele o yıllarda hiç kolay değil. Müzik endüstrisi de işleri kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor. Hüzünlü bir hikâye.

>> Ayrık Otu: Bu İspanyol filmin başrol oyuncusu ve senaristlerinden Alvaro Ogalla’nın müthiş sempatikliğinden çok şey kazanıyor. Ogalla filmde kendisini pek öyle görmese de bir tutunamayanı (Gonzalo) canlandırıyor. Bir gün Katoliklikten çıkmaya karar veren kahramanımız bunun hiç de kolay olmayacağını kısa sürede anlıyor. Kurumlar, bireyi kıskıvrak kuşatmıştır ve ayrıksılığa yer yoktur. Hoş Gonzalo da öyle radikal kopmalara çok hazır değildir. Çocukluktan beri ensestiyöz ilişki içinde olduğu kuzeninden, hakkında fanteziler kurduğu annesinden kopacağı yoktur. Bu küçük bütçeli film, küçük ve sevimliydi.

>> Kayıp ve Güzel: Pietro Marcello’nun Locarno’da yarışan filmi kurmaca ile belgesel arasında dolanıyor. Seyri hoş, görüntüler güzel ama filmin temaları arasındaki bağ fazlasıyla muğlak. Bir miktar da İtalyan folkloru bilmek filmden daha fazla zevk almanın ön şartı gibi gözüküyor. Konuşan bir mandanın da olduğu bu filmden aldığım mesaj şu: En azından kırmızı et yemeye bir gün veda etmeliyim. Evet; kızım bir büyüsün hele.

>> Suikastçı: Bir kez daha seyretmeliyim. Açıkçası, dikkatimi toplayamadım. Görüntüler çok iyiydi, ne anlatıyordu acaba?

>> Sığınak: Bu Alma filmi iyi başladı. Sürreel atmosferi bir yere kadar çok keyifli gitti. Aile ve çocukları hasta eden ilişkiler, Yorgos Lantimos’un filmlerini hatırlatıyor. Ama film aynı tadı koruyamadı.

>> No Home Movie: Chantal Akerman’ın sinemasını pek tanımadığım için utanmalıyım, evet. Ama bu filmi seyredince çok da merak duymadım doğrusu. Akerman annesiyle ilişkisinden görüntüleri kurgulamış. Bol bol boş an içeren bir film. Bazen ilginç diyaloglar var ama hangi insan ilişkisinden bazı anları kurgulasan o kadar olur.

>> Belirsizlik Teorisi: The Residents Hakkında Bir Film: The Residents hakkında bildiklerimize daha doğrusu bilmediklerimize yeni pek bir şey eklemiyor.

>> İşte Bu Her Şeyi Değiştirir: İşte ne her şeyi değiştirirmiş? Anlayan beri gelsin. Naomi Klein’ın Şok Doktrini kitabını çok sevmiştim. Ama yazarın her konuda yepyeni bir şeyler bulma iddiasının zırt dediği yer işte burası. Klein, küresel ısınma konusunda sanki çok önemli bir keşif yapmış gibi ortaya çıkmış ama söylediği yeni hiç bir şey yok. Eski bilinenleri de doğrusu iyi toparlayamamış. Kapitalizm demeye çekinen bir eylemci var filmde. Klein, filmde bu çekingenliği saptasa da aynı çekingenliğe kendisi de katkıda bulunuyor. Sorun küresel kapitalizm Naomi, çocuğun adını koysana!

>> Körlük Üzerine Notlar: Filmin 20. dakikası geldiğinde sonunda körlük üzerine bir şeyler söyleyecekmiş hissine kapılıyor seyirci. Körleşen kahraman körlük üzerine notlar almaya karar veriyor, sonunda. Hah, film artık ilginçleşecek diyoruz ama olmuyor. Körlük kötü, tanrı inancı iyiymiş. Ama tanrı iyi olduğuna göre, körlük de bir hediye olmalı mıymış neymiş.

 

Babasızlık çerçevesinde dört film

TARİH:  11 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmlerinde baba sorununun ortak bir tema olduğunu düşünüp bir başlık altında toplamaya karar verdim

Korku Seansı 2
Baştan söyleyelim: Korku Seansı 2 bilim karşıtı, din (Hıristiyanlık) ve safsata yanlısı gerici bir film. Sırf bu nedenle sınıfta kalır ama dahası da var. O kadar bildik bir hikâye anlatıyor ki. Küçük kıza bir iblis musallat olur. Paranormal konuların uzmanları olaya müdahale ederler ve olaylar gelişir. Sonunu söylemesem de siz tahmin edersiniz. Özellikle Exorcist’i seyretmiş iseniz.

Peki, bu hikâye başka ne anlatıyor olabilir? Kötü cinin ya da iblisin musallat olduğu aile klasik bir aile değil, eksik bir aile. Bu ailede baba yok. Anne ve dört çocuğu İngiltere standartlarında yoksul bir hayat sürüyorlar. Dönem demir lady Thatcher’ın dönemi. Bütün İngiltere’ye daha doğrusu Birleşik Krallığa musallat olan iblis de Thatcher.
İblisten muzdarip olan, ailenin tam ergenlik yaşındaki kızı Janet (Madison Wolfe). Kızın bir geçiş döneminde oluşu, cinsel olgunlaşmasının yeni başlamış olmasının bir önemi var. Janet’in bir özelliği daha var: Babanın evi terk etmiş olması en çok Janet’a koymuş. Janet’in kadınlığa geçerken erkek modeli olarak işlevsiz, evi terk etmiş bir baba figürüyle yola çıkması, onun ruh sağlığını derinden etkiliyor olmalı.

Şeytan çıkarmada kilidi açan anahtar, iblisin adını ifşa etmeye zorlanması oluyor. İblisin adı konulduğunda sorun da çözülüyor. İblis güçten düşüyor ve cehenneme geri çekilmek zorunda kalıyor. Filmlerden öğrendiğimiz şey bu. Bu süreci psikoterapiye benzetmek mümkün. Psikoterapide de sorunu tanımlayabilmek, çözümün yolunu açan şey. Velhasılı kelam, korku filmlerinin, özellikle de Korku Seansı’nın anlattığının böyle bir hikâye olduğu da söylenebilir. Babasız bir ergen kızın bunalımlarının tedavisi… Şeytan çıkarılmasındansa, psikoterapi ehveni şer.

Belgica
Belgica (Beljika okunuyor) filmin başrolündeki barın adı. Barı işletenler iki erkek kardeş. Genç olanı disiplinli ve daha iş odaklı. Büyük kardeş ise iş bitirici özellikleri olan ama nihayetinde sorumsuz ve uçkuruna düşkün biri. Büyük kardeş evli ve çocuklu, küçük kardeş ise film boyunca bir ilişkiye başlıyor ve bitiriyor. Belgica iki kardeş arasındaki sevgi/nefret ilişkisini çok derine inmeden anlatırken, gece hayatının renkli bir tablosunu da çiziyor. Ama fazla uzun ve buna rağmen yüzeyde kalıyor.

Bu filmin de olmayan bir babası var. Kendisi yok ama ruhuyla filmde. Küçük kardeşin abisini babası yerine koyduğu, işler kötüye gittiğinde ve ilişkileri bozulduğunda açığa çıkıyor. Abisine “tıpkı babam gibi, sorumsuzsun” diyor küçük kardeş. Ve babasına duyduğu öfkeyi abisinden çıkarıyor. Bu ana kadar makul biriyken, acımasız bir işadamına dönüşüyor. Abisinin sevgilisini gözünün yaşına bakmadan işten atıyor ve ortaklık bozulunca abisinin kayıt dışı harcamalarını paylaşım hesabına katmamakta direniyor. Bütün bunları doğrusu seyirci beklemiyor çünkü o zaman kadar gördüğümüz anlayışlı bir tip olduğu. Açıkçası ben tek bir şey düşünebiliyorum: Ödipal karmaşası harekete geçiyor ve babası yerine koyduğu abisine ölümcül bir savaş açıyor. Küçük kardeşin kendisinin de baba olamayışı söz konusu. Sevgilisi, ondan bunu esirgiyor. Sanki “sen hiçbir zaman baba koltuğuna oturamazsın, hep küçük çocuk kalacaksın” der gibi…


Fırtınalı Hayatlar
Firtınalı Hayatlar’ın orijinal ismi Genius yani Dahi. Dahiyle film aslında başroldeki iki karakteri birden tanımlıyor: Colin Firth’ün canlandırdığı editör Max Perkins ve yazar Jude Law’un canlandırdığı Thomas Wolfe. Editör Perkins, Wolfe’un hiç bir yayınevinin yayımlamadığı el yazmalarını dikkatle okuyor ve onları yeniden yapılandırıyor. Kaostan, çok satar kitaplar üretiyor. Tabii Wolfe’un metni olmasa bu mümkün değil ama Perkins’in katkısı olmasa da mümkün değil. Ya da film bize hikâyeyi böyle sunuyor. Aslında Perkins de yaptığı işin ne derece doğru olduğundan kuşkulu. “Orijinal bir sesi bastırıp, başka bir şeye mi dönüştürüyorum, buna hakkım var mı?”, diye tasalanıyor.

Jude Law’un abartılı bir oyunculukla canlandırdığı Wolfe, heyecanlı, coşkulu, dürtülerine gem vuramayan çocuksu bir karakter. Perkins ise tam tersi, her zaman kontrollü, o kadar ki evde bile şapkasını çıkarmayan biri. Wolfe, aradığı baba figürünü Perkins’te bulurken ve bunu sözel olarak da ifade ederken, 4 kız çocuğundan sonra pes eden Perkins ise aradığı erkek evladı Wolfe’da buluyor. İkilinin arasında bir baba oğul ilişkisi başlıyor. İki adamın da kadınlarıyla ilişkisinin gayet kötü olması eşcinsel bir çekim de var mıydı sorusunu akla getirse de film bu kuşkuyu desteklemiyor. Perkins’in sadece karısıyla değil, kızlarıyla da arası çok mesafeli, aslında gayet kötü bir baba. Ama hakiki babalığı böyleyken, sembolik babalığı iyi yapıyor. Wolfe’un aşığı da kendisinden yaşlı bir kadın (Nicole Kidman).
Çocuk Wolfe, büyüdükçe ve ünlendikçe tabii ki babasına isyan ediyor. Her çocuğun yaptığı gibi; babayı öldürmek kolay değil elbette, arkasından pişmanlık da geliyor.

Fırtınalı Hayatlar vasat bir film. Thomas Wolfe hakkında doğru yanlış bilgilendirmesi dışında kayda değer bir yanı yok.

Evrim
Evrim baba sorununa kesin bir çözüm sunan tuhaf, ne dediği muğlak bir film. Sadece kadınların ve erkek çocukların yaşadığı tuhaf bir sahilde geçiyor film. Filmin adına bakılırsa insanlık tuhaf bir evrim geçirmiş, kadınlar erkek çocukları doğurgan hale getirmeyi başarmış. Evrim biraz da geriye doğru işliyor anlaşılan çünkü denize dönüş gibi bir motif de var filmde.

Tabii, bu kadınların tuhaf bir tarikat olduğu, çocukları kaçırdıkları da düşünülebilir. Her neyse, bu hikâye bende herhangi bir duygu veya düşünce uyandırmadı. Fakat haftanın diğer filmlerdeki eksik babaların, bu filmde hayattan tamamen çıkarılmış olması aralarındaki ortak bağ olabilir. Ne yapacağız bu babalarla?

Saul’un Oğlu: Yeryüzü cehenneminde iki gün

TARİH:  20 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Nazi toplama kampında geçen “Saul’un Oğlu”nu izlemek bir korku tünelinden geçmek gibi. Filmin kahramanı Saul’ü bir an bile yalnız bırakmadan izleyen kamera, seyirciye arka planda olan biten dehşeti sesler ve bulanık görüntüler ile aktarıyor. Dehşeti net bir şekilde göstermektense bu şekilde aktarmak çok etkili bir strateji. Bilincin, kabul edemediği sertlikteki bir gerçekliği bilinçaltına süpürmesine, bulanıklaştırmasına ve ardından bilinçaltına süpürülen gerçeğin kabus olarak geri dönmesine benziyor filmin görsel dili. Herşey bir rüya gibi netlikten uzak ve olan bitene bütünsel olarak anlam vermek imkansız.

Öte yandan Nazi Almanyası’nın Yahudileri, Çingeneleri, sosyalist ve komünistleri yok etme yöntemi son derece rasyonel ve bulanıklıktan uzak. Soykırım tarihinin en sınai tip olanı, Nazilerin yaptığı soykırım. Bu “iş” için gaz odaları, krematoryumlar (ceset yakma ocakları) ve her türlü gerekli yan sanayii kurmuşlar. Maliyeti en aza indirmişler.
Faşizm denilince akla Almanya geliyor ama bütün Avrupa suçun ortağı. Bu suçla en az hesaplaşmış olanlar Polonya ve Macaristan gibi bugün faşizme en meyyal olan ülkeler.

Saul Auslander bir Macar Yahudisi. (“Auslander” Almanca’da yabancı demek). Toplama kampında Sonderkommando olarak görev yapıyor. İşi, kampa getirilen ve doğruca gaz odasına gönderilenlere çobanlık etmek, ölüleri krematoryuma taşımak, yerleri silmek ve külleri ırmağa dökmek. Sonderkommando’lara “sırdaş” da deniliyor. Gaz odasına gönderilenlere başlarına geleceği anlatmıyorlar. Kendi soydaşlarını ölüme gönderirken ağızlarını açmıyorlar. Nihayetinde Sonderkommando’ların da bir kullanım süresi var. Birkaç ay sonra onlardan da kurtulunuyor.

“Saul’un Oğlu”nun konusunu bilmekle etkisinin azalacağını düşünmüyorum. Filmin atmosferi yaşanılır, anlatılmaz. Ama yine de konuyu bilmeyi istemeyenler bundan sonrasını okumasınlar çünkü filmde olan biteni anlatmak ve tartışmak niyetindeyim.

Saul (Géza Röhrig), filmin hemen başında bir grup Yahudiyi gaz odasına sokanlar arasında yer alıyor. Yahudiler gaza maruz bırakıldıktan sonra, kapılar açıldığında bir delikanlının hala yaşadığı görülüyor. Gaz odasından sağ çıkmak istisnai bir durum. Delikanlı kamp doktoru tarafından boğularak öldürüldükten sonra, cesedi otopsi için ayrılıyor. Saul, bu çocuğun cesedine, başta anlam veremediğimiz bir nedenle sahip çıkıyor. Sonradan, bu çocuğun Saul’un gayrımeşru oğlu olduğunu öğreniyoruz. Ya da en azından Saul öyle düşünüyor. Ve Saul, bu çocuğa dini kurallara uygun bir cenaze töreni düzenlemeyi, gömülürken başında bir hahamın kaddiş (Yahudi fatihası demek mümkün sanırım) okumasını sabit fikir haline getiriyor.

Saul, Oğlu ve Pamuk’un ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı
Orhan Pamuk, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da, Batı kültüründeki baba katli temasıyla, Doğu kültüründeki oğul katli temasını birarada işliyor. Baba katli, Sofokles’in “Kral Oedipus”undan başlayıp, Freud üzerinden Oedipus karmaşası adını alarak günümüze taşınmış. Ben de yazılarımda sık sık Ödipal karmaşa kavramını kullanırım. Madalyonun diğer yüzünde ise Fars edebiyatının “Şehname”si (Firdevsi) var. Şehname’de ise Rüstem’in oğlu Sührab’ı öldürmesi anlatılıyor. Pamuk, kitabında Doğu’nun, oğul katli hikayelerine neden bu kadar yatkın olduğunu da soruyor.
“Saul’un Oğlu” bir oğul katli hikayesi olarak da okunabilir. Saul, oğlu olduğuna inandığı delikanlıyı gaz odasına tıkan görevlilerden biri. Yani, oğlunun ölümünü bizzat hazırlayan kişi Saul. Bu vicdan azabıyla, bu ağır suçla hesaplaşmak kolay değil. Filmin kurbanları bulanık göstermesi, bir anlamda Saul’un onları bireyler olarak algılamak istemeyen tavrını da yansıtıyor. Ama Saul oğluyla karşılaşınca, yaptığı işin vicdani ağırlığıyla da yüzleşiyor. Öldürdüklerinden biri, bütün kimliği ile zuhur ediyor, netleşiyor.

Rüstem ile Sührab’ın hikayesiyle, Saul ve oğlu arasındaki benzerliğin şöyle bir yanı daha var. Rüstem oğlu Sührab’ı terk eder. Saul da belli ki oğlunu terk etmiştir, çünkü oğlan gayrı meşrudur. Saul’un dışında kimse, onun bir oğlu olduğunu dahi bilmez. Anneyle oğlun, babanın yokluğunda başbaşa kalması, babanın ruhunda bir kıskançlığa neden olmuş olabilir. Ve Saul, Rüstem gibi bilinçaltında oğlunu cezalandırmak istemiş olabilir.

Saul’un, çevresindeki herşeye kayıtsız kalırken, sabit bir fikirle oğluna dini bir cenaze töreni düzenlemeye çalışmasının anlamı burada. Bir babanın katlettiği oğluna kendini affettirme; öbür dünyada onu rahata erdirme çabası, Saul’un yapmaya çalıştığı. Okuduğum İngilizce eleştirilerin hiçbirinde böyle bir yoruma rastlamamam açıkçası beni şaşırttı. Mesela David Edelstein adlı eleştirmen, o çocuğun Saul’un oğlu olmadığından her nasılsa kesinkes emin ve Saul’un davranışını “delilik” olarak tanımlıyor. Saul’un hakiki oğlu olsa da olmasa da, Saul’un, o çocuğun oğlu olduğuna inanıyor olması, bize neden yetmiyor?

Macaristan’ın Avrupa’nın doğusu olduğunu da hatırlamak lazım. Macaristan’dan bir oğul katli hikayesi çıkması, sanırım Amerika’dan çıkmasından daha olası. Ve sanırım baba katli temasına yatkın kafalar, oğul katli temasını algılamakta güçlük çekiyor.

Saul’un parçası olduğu başka şeyler de oluyor kampta. Olan biteni fotoğraflayarak dış dünyayı haberdar etme çabasının parçası oluyor Saul. Ya da Sonderkommando’ların başlattığı ayaklanmada rol oynuyor. Ama Saul bu eylemlere ruhen katılmıyor. Onun aklı sadece ve sadece oğlunun cenazesinde. Saul belki de kurtulacağına hiçbir zaman inanmıyor ve hatta daha büyük ihtimalle kurtulmayı istemiyor. Oğluna düzgün bir cenaze yaptıktan sonra ölmek Saul için belki de arzulanan seçenek.

Filmin finalinde beliren Ari ırktan çocuk, Saul’un ona gülümsemesi ve filmin bu çocuğu takip ederek bitmesinin anlamı ise, benim için muğlak.

Filmin dili
Filmin akla hemen gelen iki öncüsü var. Birisi Elem Klimov’un “Gel ve Gör”ü. Klimov, Ukrayna’da Babi Yar adlı uçurumda yapılan Nazi katliamlarını anlatırken, bulanık arka plan görüntüleri kullanmış ve akıldan çıkmayan bir film yapmıştı. Bir diğer örnek ise kahramanlarının peşini bir an bile bırakmayan Dardenne kardeşlerin filmleri. Öte yandan filmin çerçeve oranının darlığı, Xavier Dolan’ın “Annesi”ni hatırlatıyor. Klostrofobi duygusunu artırıyor bu darlık.
“Saul’un Oğlu” Laszlo Nemes’in ilk filmi. Nemes gökten zembille inmemiş. Daha önce yaptığı başarılı kısa filmler var. Bela Tarr’ın asistanı olarak çalışmış olması, Nemes’in sağlam eğitiminin en önemli öğesi. Yine de bir ilk filmin Cannes ‘da yarışması, üstüne üstlük Büyük Ödül’ü ve FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü kazanması olağanüstü bir durum. Saul’un Oğlu daha sonra içlerinde Altın Küre’de en iyi yabancı film de olmak üzere 40 civarında ödül kazandı.
Bütün bunları söyledikten sonra filmin entelektüel çerçevesinin de, görsel çerçevesi gibi dar olduğunu söylemek mümkün diye düşünüyorum. Saul’un Oğlu, ilk planda duyusal bir deneyim yaşatmayı, seyirciyi Auschwitz benzeri bir toplama kampının içine, kurbanların arasına (Sonderkommando’yu da kurban olarak görmek lazım) atmayı hedeflemiş. Bunda çok da başarılı olmuş. Saul karakterinin de bir ilginçliği var, bir tekdüzeliği olsa da. Fakat daha fazla karakterden, diğer kurbanların ruh halinden, Alman subayların ya da erlerin durumundan ya da bu vahşeti, bu canavar insanları yaratan kapitalizmin doğasını sorgulamaktan uzak bir film Saul’un Oğlu. Yine de yılın en iyilerinden biri ve Oscar’ın haklı adayı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com