Altın ayılar ve palmiyeler Antalya’ya doğru

TARİH:  18 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

 Antalya Film Festivali bu yıl özel milletin gösterimlere de yer verecek; yan etkinlikler ve festival partileriyle 19-28 Ekim tarihleri arasında sinema dünyasının kalbini Antalya’ya taşıyacak. 

Antalya Altın Portakal Film Festivali 44. yılında bir kez daha dünya sinemasının birbirinden güzel filmlerini ve dünyaca ünlü konuklarını ağırlamaya hazırlanıyor. Festivalin uluslararası bölümü olan ve bu yıl üçüncü yaşına basan Uluslararası Avrasya Film Festivali, klasikleşen bölümlerinin yanısıra özel gösterimlere de yer verecek; yan etkinlikler ve festival partileriyle 19-28 Ekim tarihleri arasında sinema dünyasının kalbini Antalya’ya taşıyacak. 

Bu yıl festival jürisine ek olarak NETPAC (The Network for the Promotion of Asian Cinema) jürisi de filmleri izleyerek değerlendirecek. On yedi yıldır dünyanın en önemli film festivallerinde Asya bölümleri ne katkıda bulunan kurum, çeşitli yayınlarla da sinema sektörünü destekliyor. 

Festivalde seyirciyle buluşacak filmler arasında, 2007 yılında 60.’sı gerçekleşen Cannes Film Festivali’nde yarışan filmler de yer alıyor. Romanya’nın son yıllarda dikkatleri üzerinde toplayan yönetmeni Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye’ye değer bulunan 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’ isimli filminin Türkiye ilk gösterimi Antalya’da yapılacak. Komünist Romanya’da geçen bir kürtaj öyküsünden yola çıkan film, tüm dünyada büyük ilgi uyandırmış ve eleştirmenlerden övgü toplamıştı. 

Çizgi romandan uyarlama

Türkiye’de ilk kez izleyiciyle buluşacak filmlerden bir diğeri ise Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve büyük yankı uyandıran, farklı ve sade yorumuyla dikkat çeken ‘Persepolis’. İran’lı Marjane Satrapi’nin hayatını konu alan bir çizgi romandan uyarlanan ve siyah beyaz animasyon tekniğiyle çekilen filmin İran’da gösteriminin yasaklanması büyük yankı uyandırmıştı. 

Cannes’da yarışma bölümünde gösterilen, ünlü yönetmen Bela Tarr’in son filmi The Man from London’, Antalya’da Onur Ödülü alan Kim Ki Duk’un son filmi ‘Breath’, Emir Kusturica imzalı ‘Promise Me This’. Catherine Breillat’tan ‘An Old Mistress’ ve Naomi Kawase’den ‘The Mourning Forest’ de gala gösterimleriyle seyirciyle buluşacak filmler arasında. 

Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde izleyiciyle buluşacak bir diğer film ise ünlü yönetmen David Cronenberg’in son filmi ‘Eastern Promises’. Londra Film Festivali’nin açılış filmi olarak belirlenen filmin başrollerini Naomi Watts ve Viggo Mortensen paylaşıyor. Londra’nın köklü ve güçlü mafya ailelerinden birine mensup Nikolai’nin, sıradan bir kadının tesadüfen ailenin kabarık suç dosyasını ele verecek deliller keşfetmesiyle kesişen hayatlarından yola çıkan film güçlü ve sürükleyici bir seyirlik vaat ediyor. 

Ayrıca Cannes Film Festivali’nde ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde seyirciyle buluşan ‘And Along Come Tourists’, ‘The Pope’s Toilet (El Bano del Papa), ‘My Brother is an Only Child’ ‘Terror’s Advocate’ ve Cannes’da ödül kazanan, seyirciden de büyük ilgi gören “The Band’s Visit’ de Antalya’da izleyiciyle buluşacak filmler arasında yer alıyor. 

Naomi Kawase Antalya’da 

Festivalin özel gösterimlerinden biri de Johnny To’nun son filmi ‘Mad Detective’. İlk gösterimi Antalya’da yapılacak filmin büyük ilgi görmesi bekleniyor. 2007 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’ne layık görülen “Tuya’s Marriage’ ve yönetmeni Gus van Sant’a Cannes Film Festivali’nin 60. Yıl Ödülü’nü kazandıran ‘Paranoid Park’ ve aynı festivalde Julian Schnabel’e En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran “The Diving Bell and the Butterfly’, Naomi Kawase’ye Büyük Ödül kazandıran ‘The Mourning Forest’ da festivalin iddialı filmleri arasında yer alıyor. Festival süresince Antalya’da olacak Naomi Kawase, gösterimin ardından izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. 

Fantastik 4: Gümüş Sörfçü’nün Yükselişi

TARİH:  18 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Fantastik dediğin… 

Orijinal Adı: Fantastic Four 2: Rise of the Silver Surfer Yönetmen: Tim Story Oyuncular: loan Gruffudd, Jessica Alba Türü: Fantastik, Aksiyon, Macera, Bilim Kurgu Ülkesi: ABD, Almanya 

FANTASTİK Dörtlü karşılaşabilecekleri en zorlu deneyimleri ile karşımızda. Uzayın derinliklerinden gelen esrarengiz bir habercinin meydan okuması ile karşı karşıyalar. Gümüş Sörfçü. Dünyayı yok olmaya ha zırlamak için gelen bu ilginç misafir dünyaya ulaşır ulaşmaz öfkeli bir yıkım işine girişir. Kahramanlarımız Reed, Sue, Johnny ve Ben ise bu gizemli varlığa karşı koymak için neredeyse tüm ümitlerini yitirmek üzeredirler. Televizyon dizisi Nip Tuck’tan anımsadığımız estetik cerrahi uzmanımızı da bu filmde izleyebileceğiz. 

Aman Tanrım

TARİH:  18 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bak şu Allah’ın işine 

Orijinal Adı: Evan Almighty Yönetmen: Tom Shadyac Oyuncular: Steve Carell, Lauren Graham Türü: Fan tastik. Komedi Ülkesi: ABD 

TANRI’nın çok özel bir görev yüklediği yeni kişi bu kez, haberciliği bıraktıktan sonra siyasete atılan ve kongreye yeni seçilen Evan Baxter’dır. Geçmişini Buffalo’da bırakarak ailesini Virginia’ya taşımıştır. Ancak oradaki yeni yaşamında Tanrı’nın (Morgan Freeman) aniden karşısına çıkması ve Nuh’un gemisinin benzerini inşa etmesini buyurmasıyla hayatı bir anda altüst olur. 

Orta yaş krizi mi? 

Bu durum karşısında ailesinin de kafası karışmıştır. Evan gerçekten Tanrı’dan mesaj aldığı mesaj doğrultusunda mı hareket etmektedir? Yoksa sergilediği garip tutumlar, olağanüstü bir orta yaş krizinin ya da ruhsal bir sorununun göstergesi midir? 

Kanunsuzlar

TARİH:  18 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Adaletin bu mu dünya? 

Orijinal Adı: Outlaw Yönetmen: Nick Love Oyuncular: Sean Bean, Danny Dyer Türü: Aksiyon, Suç Ülke: İngiltere 

Kanunsuzlar’da kadınlar ya erkeklerini terk ediyorlar ya ölüyorlar ya da onlar tarafından terk ediliyorlar. Kendilerini yapılan haksızlıklar karşısında güçsüz hisseden erkeklere bulduğu çözüm, çeteleşip şiddete baş vurmak. 

Kanunsuzlar’ın yönetmeni Nick Love kendi tanımıyla hep “homoerotik filmler çekmiş. Bunu filmlerinde erotizm ya da açık bir eşcinsellik olduğu için söylemiyor, içinde kadınlara yer olmayan erkek çevrelerini anlattığı için söylüyor. 

Diğer filmlerini izlemediğimiz için bilemeyeceğiz fakat Kanunsuzlar’da kadınlara çok az rol düşüyor. Düşen rol de pek olumlu degil. Love’ın düzenle ve belki de kendisiyle temel sorunu, kahramanca, erkekçe yaşayamaması, kendisini iğdiş edilmiş hissetmesi. Haksızlıklara tepkisini, kaba şiddetle gösteremeyen erkek, tam bir erkek olamıyor galiba Love’a göre. Kadınların bir sorunu olup olmadığı pek ilgilendirmemiş yönetmeni. Onların adaletle bir alıp veremediği yok anlaşılan. 

Başarısız aksiyon sahneleri 

Kanunsuzlar’da kadınlar ya erkeklerini terk ediyorlar ya ölüyorlar ya da onlar tarafından terk ediliyorlar. Kendilerini yapılan haksızlıklar karşısında güçsüz hisseden erkeklere bulduğu çözüm, çeteleşip şiddete baş vurmak. Bu belki onların kendilerini erkek hissetmelerini sağlayacak ama sorunu çözecek mi? Sorun neydi? Sorun çeşitli. Filmin kahramanlarından biri Irak’ta savaştıktan sonra evine dönemiyor çünkü karısı kilidi değiştirmiş. Tabii kilitteki değişiklikten daha mühimi, kadın eşini de değiştirmiş ve başkasıyla birlikte olmaya başlamış. (Askerden dönüp de yavukluyu bıraktığı yerde bulamayan kahraman yeni milliyetçi Türk sinemasının da vazgeçilmez öğesi). 

Bir diğer kahraman ise evlenmek üzereyken serserilerce dövülüyor. Bir başkası da benzer bir şiddetten nasibini alıyor. Ama en kötüsünü bir savcı yaşıyor. Davasına baktığı mafya patronunun adamları hamile karısını öldürüyor. Bu adamların dertlerinin boyutları çok farklı ama sonunda hepsi de gerçek birer erkek gibi davranıp adaleti kendi elleriyle dağıtmaya kalkıyorlar. Toplumsal koşulları, mesela Irak işgalini sorgulamak aklına gelmiyor ne yönetmenin, ne de filmin kahramanlarının. 

Fakat Love bireysel şiddeti yüceltmenin sakıncalarını da az çok seziyor. Bu yüceltmeyi bir Hollywood filminin yapabileceği gönül ferahlığıyla yapmıyor. Kanunsuzlar faşizmle flört etse de nikâh kıymıyor. 

Filmin Hollywood filmlerinden bir diğer farkı ise aksiyon sahnelerindeki başarısızlığı. Polisle çetenin karşılaşması çok yalapşap çekilmiş. Filmin hiç inandırıcı olmayan bir sürü yanı da cabası. Sonuç olarak hem bireysel çözüm arayışlarına prim vermesi hem de hikâye anlatımındaki zaaflarıyla Kanunsuzlar başarısız tanımını hak ediyor. 

Aşk Tarifi

TARİH:  8 Eylül 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Temcit pilavı tadında 

Filmdeki asıl sorun bu kadar güzel bir kadının erkeksizliğine katlanmak galiba. Hollywood standartlarında bu mümkün olmadığı için soruna çözüm bulunacaktır elbette. 

Orijinal adı: No Reservations Yönetmen: Scott Hicks Oyuncular: Aaron Eckhart, Abigail Breslin, Patricia Clarkson, Catherine Zeta-Jones, Türü: Romantik Komedi, Dram Ülke: İngiltere

Çocuklar katı yürekleri yumuşatır, karşıtlar birbirini çeker… Bu klişelerde gerçek payı var elbette ama içi yeterince doldurulmazsa adı üstünde klişe olarak kalırlar. ‘Aşk Tarifi’ bilinen romantik komedi kalıplarına yeni bir şey getirmiyor ve kolayca akıldan uçup gidiyor. “Catherine Zeta-Jones da yaşlanmaya başlamış” falan gibi yüzeysel şeyler konuşulur oluyor filmin ardından. 

Kate (Zeta-Jones) mükemmeliyetçi bir şef; Manhattan’da bir restoranın mutfağını yönetiyor. İşinden başka düşündüğü bir şey yok, yalnız yaşıyor. Kate işinde çok başarılı, müşteri ilişkileri dışında. Kimseyle konuşmaktan, ne övgü ne de şikâyet duymaktan hoşlanmıyor. Aslında bu o kadar önemli bir sorun da değil, patronu Kate’i biraz gevşetebilmek için psikoterapiye gönderse de. 

Asıl sorun bu kadar güzel bir kadının erkeksizliğine katlanmak galiba. Hollywood standartlarında bu mümkün olmadığı için soruna çözüm bulunacaktır elbette, müsterih olun. Kate’in hayatına önce bir trafik kazasında ölen kızkardeşinin kızı Zoe (Abigail Breslin) giriyor. Sorun şu ki, ikili arasında bir kıvılcım oluşmuyor. İkisi de birlikte yaşamaktan hoşnut olamıyor. 

Mutfakta iktidar savaşı 

Kadına erkek lazım olduğu gibi, bu zoraki aileye bir de baba lazım artık. O da Kate’in yas tutacağı beklentisiyle mutfağa alınan şef yardımcısı Nick’te (Aaron Eckhart) vücut buluyor. Nick karakter olarak, Kate’in zıttı. Dışadönük ve arkadaş canlısı. Tabii mutfakta bir iktidar savaşı başlıyor, derken romans devreye giriyor, kaçınılmaz uzaklaşmanın ardından da ne geleceği zaten belli. 

Pırıltıdan yoksun bu film Alman yapımı ‘Bella Martha’ adlı bir filmin yeniden çevrimiymiş. 

Şeker Kız Candy

TARİH:  25 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Uzun ve işlevsiz 

Orijinal Adı: Want Candy Yönetmen: Stephen Surjik Oyuncular: Carmen Electra, Tom Riley, Irene Alano, Giles Alderson Türü: Komedi Ülke: İngiltere 

Şeker Kız Candy diye bir çocuk dizisi vardı, bu filmin onunla alakası yok. Zaten orijinalinin adı da “Candy (şeker) istiyorum” demek. Bazen insan kimi yapımcıların pazarlama başarısına şaşırıyor. Oturup beş para etmez bir senaryodan beş para etmez bir film yapıyorlar ve bunu dünyaya da satmayı başarıyorlar. Valla helal olsun. 

Aslında birkaç komik anı var “Şeker kız Candy”nin. Birkaç iyi oyuncusu da. Ama hepsi bu. 

İki kafadar sinema okulu öğrencisi bitirme ödevi olarak kendilerine verilen 2 dakikalık kısa film ödevi yerine yapmak istedikleri uzun metrajlı filmleri için yapımcı ararlarken pornocularla tanışıyorlar. Ortaya “Aşk Fırtınası” diye bir porno filmi çıkarıyorlar. Keşke diyorum “Şeker Kız Candy” yerine “Aşk Fırtınası”nı seyretseydik. Filmde de geçen klasik espriye atıfla “kısa ve işlevli” olurdu “uzun ve işlevsiz” olacağına… 

Ratatuy

TARİH:  25 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Herkes yemek yapabilir 

Orijinal Adı: Ratatouille Yönetmen: Brad Bird Oyuncular: Animasyon Karakterler Türü: Animasyon / Komedi Ülke: ABD 

Mutfakta görmeyi en son isteyeceğiniz şeydir fare. “Ratatuy” en tiksinilen hayvanı yani fareyi mutfağa sokuyor ve ondan bir şef aşçı çıkarıyor. Dünyaya McDonalds’ı ve fast food kültürünü veren ABD’den yüksek damak zevkini ve yemek pişirme sanatının inceliklerini yücelten popüler bir çocuk filmi çıkması zaten başlı başına kafa karıştırıcı. 

Filme adını veren ratatuy adlı yemek ise patlıcanlı, kabaklı bir köy yemeği fakat filmdeki yemek eleştirmenini nirvanaya çıkartan tat da bu yemekte bulunuyor (filmin altyazılı versiyonunda ratatuyun köylü işi olduğu ifadesi yanlış çeviri kurbanı olmuş ve ratatuyda işi olmayan sülün yemeğin tarifine sokulmuş). Köylü işi bir yemeği gastronominin zirvesine taşıyarak, tiksinç olduğu genel kabul gören, aşağılanan bir yaratığı en elit damak zevkine hükmeden bir şefe dönüştürerek film sözel olarak film de ifade edilen tezini hikayeleştirmeyi başarıyor: “Herkes büyük bir sanatçı olamaz ama büyük bir sanatçı her yerden çıkabilir”. Kısacası sanat ve zevk kimsenin tekelinde değildir. Zevksizliğin de kimsenin tekelinde olmadığı gibi. 

Çocuklardan esirgemeyin 

Remy yüksek bir damak zevkine ve koku alma duyarlılığına sahip bir faredir. Bu yetenekleri onu fare kolonisinin çeşnicibaşısı yapar yani işi yiyeceklerin zehirli olup olmadığını tespit etmektir. Şans eseri Remy kendisini hayranı olduğu şef Gusteau’nun artık eski ününde olmayan restoranında bulur. Burada Linguini adlı bir yamağa yardım ederek onu ünlü bir şef haline getirir. 

Ratatuy Pixar stüdyolarının yüksek standartlarının yeni ve başarılı bir temsilcisi. Çizimlerinin ve mesajının güzelliğiyle kendinizden ve çocuklarınızdan esirgememeniz gereken bir film. 

Otel 2

TARİH:  25 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Doğu’ya gitme genç Amerikalı 

Otel 2 de ilk filmde olduğu gibi Amerikalıların yabancı düşmanlığını sömüren ve körükleyen zevksiz bir film. 

Orijinal Adı: Hostel: Part II Yönetmen: Eli Roth Türü: Korku Ülke: ABD 

Otel’in ikinci bölümünün birincisinden temel farkı, yeni versiyonda kurbanların yanısıra katillerin de birer karakter mertebesine yükseltilmesi ve erkek kurbanların kadınlarla değiştirilmesi. Bir de bu yeni versiyonun daha az iğrenç oluşu. Ama görece bir durumdan söz ediyoruz. 

Birinci “Otel”i seyredenler hatırlarlar, genç Amerikalılar, Doğu Avrupalı sirenlerin sesine kulak verip Slovakya’da bir hostele yerleştirilirler. Burada zevk için adam öldüren zengin müşterilere satılırlar. Bu kez aynı tuzağa 3 genç Amerikalı kız düşüyor. 

Zevksiz filmler 

Otel filmlerinde 11 Eylül sonrası Amerikalının korkuları ya da zenginlerin acımasızlığı filan mı anlatılıyor? Belki biraz. Ama sonuçta yine Amerikalının parasal gücü sorunu çözüyor. Oteller Amerikalıların yabancı düşmanlığını (korkusunu) sömüren ve körükleyen zevksiz filmler. Korkutmamaları da cabası. 

Yeni Ailem

TARİH:  29 Eylül 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Irkçılığa karşı omuz omuza

Orijinal Adı: Michou d’Auber Yönetmen: Thomas Blou Oyuncular: Gérard Depardieu, Nathalie Baye, Mathieu Amalric Türü: Komedi Ülke: Fransa 

Türkiye’nin Batılı, laik ve hatta solcu ve hatta kendini ırkçılık karşıtı olarak tanımlayan çevrelerinin çok doğal buldukları bir ırkçılıkları vardır: Araplardan nefret ederler, aşağılarlar, küçümserler. Batılıların Türkleri Araplarla karıştırması büyük bir hakaret telakki edilir. 

Irak’taki işgale karşıdırlar ama gariptir Araplara zerre sempati duymazlar. İşgalden kaçıp Türkiye’ye sığınmaya çalışan Iraklıların derhal ülkelerine geri gönderilmesi gazetelerimizde yer bulmaz. 

Batı sermayesinin Türkiye’ye girmesinden rahatsız olmazlar ama iş Arap sermayesine gelmeye görsün, paniğe kapılırlar. Türkiye’de yaşayan herhangi bir etnik grubu tiye alan bir fıkra dinlediklerinde derhal ırkçılık öğelerini saptarlar ama iş Arapların pisliğine filan geldiğinde dillerinin kemiği yoktur. 

Batılıdan daha Batılılar 

Sanki Türkiye’de hiç Arap kökenli insan yaşamamaktadır. Cumhuriyetle birlikte Araplarla aramıza bir ‘Çin Seddi’ dikilmiştir sanki. Zaten İslam denilen, bizi Avrupa Birliği’nden uzak tutan belayı da başımıza Araplar sarmıştır. Şu bir gerçek ki Arap düşmanlığı konusunda Batlıdan daha Batılıdırlar ve Avrupa Birliği’ne girmeyi sonuna kadar hak ederler. R

‘Yeni Ailem’i izlediğimde tam da bu konuyu tartışıyordum internet üzerinden birileriyle. Doğrusu film ilaç gibi geldi. Fransızların Arap düşmanlığıyla hesaplaşan bu filmi umarım çok kişi izler. Eğer Batılılar kendi ırkçılıklarıyla hesaplaşıyorsa belki bizimkiler de örnek alırlar. 

Film Fransa’nın Cezayir’le savaştığı 1960’larda geçiyor. Haneke’nin de ‘Saklı’da atıfta bulunduğu dönemde. 

İki Cezayir kökenli çocuk ülkesine geri dönen babaları tarafından yetimhaneye bırakılır. İki farklı aile bu çocukları evlat edinir. Büyük oğlan şanssızdır. Bir çiftlikte köle olarak çalıştırılmak üzere alınmıştır. Küçük Messaud’u (Sami Seghir) evlat edinen Gisele (Nathalie Baye) ise tedirgindir. Hem yaşadığı Berry’de Arapların sevilmemesinden hem de sıkı bir milliyetçi ve emekli asker olan kocası Georges’un te (Gerard Depardieu) tepkisinden korkar. 

Messaud’un saçlarını sarıya boyar ve adını a Michou d’Auber’e değiştirir. Michou artık kuzeyli bir Fransız çocuktur. Savaş arka planda sürer, De Gaulle’cülere karşı aşırı 

milliyetçiler darbe yapmaya kalkar, Paris’te gösteri yapan Cezayirliler Sen Nehri’ne dökülürlerken küçük Michou da yeni hayatına uyum sağlamaya çalışır. Georges ve Gisele karşılıklı birbirlerini aldatırlarken Michou’nun kimliği de yavaş yavaş ortaya çıkar. 

Söyleyecek sözleri var 

Ama Georges’un milliyetçiliğinin üstündeki kimliği insandır ve Michou’nun ezilmesine göz yummaz. 

‘Yeni Ailem’ son derece insancıl bir film. Sadece bu da değil, gayet iyi oynanmış ve uzun süresine rağmen keyifle kendini izletmeyi başaran da bir film. Evet, sinemasal olarak pek bir ilginç yanı yok, gayet klasik bir anlatıma sahip. Ama söyleyecek önemli şeyleri var, hem de bunların yeni şeyler olmadığını düşünen geniş bir sinema izleyicisi kitle için. 

1408

TARİH:  29 Eylül 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Öbür Dünya, No: 1408, NY 

Yönetmen: Mikael Håfström Oyuncular: John Cu sack, Samuel L. Jackson, Mary McCormack Türü: Gerilim, Korku Olke: ABD 

Herkesin tanrıya inanmak isteyeceği anlar vardır hayatında ama almayayım deyip salonu terk ediyoruz. Öbür dünya fikrinin, kendini ‘perili’ olarak pazarlayan oteller kadar kötü bir pazarlanması bu film. 

Öbür dünya var yok mu? Ölüm her şeyin sonu mu demek yoksa ruhumuz yasamaya devam ediyor mu? Hayaletler gerçek mi? Bu sorulara materyalist yanıtlar veriyorsanız büyük bir hata işliyorsunuz diyor bize ‘1408’. Hele hele filmin kahramanı Mike Enslin (John Cusack) gibi bir yazarsanız ve hayaletlerin olmadığını kanıtlamak gibi başka insanları da etkileyen bir iş yapıyorsanız, göreceğiniz var. 

Enslin yazarlığa bir baba-oğulun romanını yazarak başlamış. Anladığımız kadarıyla bu roman kendi babasıyla ilişkisini anlatıyor. Bir önemi olduğu hissettirilmesine rağmen Enslin’in babasıyla ilişkisinin önemi filmde anlaşılamıyor. 

Enslin’in başından daha sonra büyük bir trajedi geçiyor. Küçük kızı amansız bir hastalığa 

yakalanıyor. Enslin ve karısı, küçük kızlarını ölümün kötü bir şey olmadığına, öbür dünyada sevdiklerine kavuşacağına inandırıyorlar, çaresizlikleri içinde. Ama kız ölünce Enslin bu davranışından pişman oluyor ve kızlarına hastalıkla mücadele etmeyi öğütlemeleri gerektiğini düşünüyor ve karısıyla ayrılıyor. 

Bu işte bir uğursuzluk var 
Bütün bunlar filmin akışı içinde ortaya çıkan seyler, biz filmi izlemeye başladığımızda Enslin’i yazarlık kariyerinin kızının ölümünden sonraki aşamasında buluyoruz. Enslin artık kendilerini ‘perili’ olarak pazarlayan otellerin ipliğini pazara çıkarmaya adamış bir yazar. Bu otellerde bir gece kalıp, asayişin berkemal olduğunu saptıyor ve yeni hedefine yol alıyor. Ama bir gün bir kartpostal geçiyor eline, üzerinde Dolphin Otel’in 1408 numaralı odasında sakın kalma yazan. 1408, yani 1+4+0+8= 13! Bir uğursuzluk var bu işte. Ama Enslin bu meydan okumaya cevap veriyor ve otele gidivor. Oysa otelin bulunduğu New York kenti, anılarla dolu bir yer. Küçük kızı ve karısıyla burada yaşamış Enslin ve nihayetinde New York’tan kaçmış. Otel yöneticisi (Samuel Jackson) çok direniyor Enslin’i, 1408’de yatırmamak için. Odada kalan kimsenin 1 saatten fazla dayanamadığını, kalanların çoğunun öldüğünü anlatıyor ama Enslin kül yutmaz tavrında ısrar ediyor. Ve odaya yerleşiyor. Sen misin kül yutmaz! Odanın bitmez tükenmez numaraları var ve bunlara dayanmak gerçekten imkânsıza yakın. 

Korkutuyor 

‘1408’ gerçekten insanı korkutan bir film ama bir yere kadar. Fazla uzuyor ve bir süre sonra sıkmaya başlıyor. John Cusack’ın iyi oyunculuğu da olmasa çekilmez hal alabilir. Ve aldığımız ders ne? Tanrıya inanın, öbür dünyaya inanın, hayaletlere inanın, yaşama gücünüzü bundan alacaksınız. 

Herkesin tanrıya, öbür dünyaya inanmak isteyeceği anlar, dönemler vardır hayatında ama teşekkür ederim, almayayım deyip salonu terk ediyoruz. Öbür dünya fikrinin, kendini ‘perili’ olarak pazarlayan oteller kadar kötü bir pazarlanması bu. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com