El Gouna Film Festivali’nden: Hakaret

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ilk kez düzenlendi. 22 Eylül’de başlayan festival 29 Eylül’deki ödül töreniyle sona erecek. El Gouna, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısında bir sahil kenti. Turist destinasyonlarından Hurgada’ya çok yakın. Ama El Gouna, başka türlü bir yer. Burası bir tür ada gibi. Mısır’ın en zenginlerinden Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir yer. Burada festivalin düzenlendiği sinemaların ve projeksiyonlarının kalitesi bizim Beyoğlu’ndan üstün. El Gouna’da gece bir kadın tek başına hiç çekinmeden dolaşabilir, bikinisiyle denize girebilir, mini şortuyla dolaşabilir.

Festival son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Bu ekip daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmıştı. Program aksamadan işliyor.

Festivalin üç yarışması var. Uzun metrajlı, dokümanter ve kısa film yarışmalarının seçkileri çok güçlü. Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün.

Filmekimi’nde gösterilecekler için özellikle bir filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki Ziad Doueiri’nin çok tartışma yaratan filmi “Hakaret”. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilkendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.

Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikayesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikayesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlıkdışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Kingsman: Altın Çember

TARİH:  23 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk Kingsman’i izlemediyseniz, filme adını veren bu oluşumun Büyük Britanya kralının hizmetinde çalışan bir tür ajan servisi olduğunu belirtelim. Ben de daha fazlasını hatırlamıyorum zaten. Bu ajanların temel özellikleri kılık kıyafete çok önem vermeleri. Takım elbise olmazsa olmazları. Görünüşlerine bakılırsa, kavga dövüşten anlamayan salon adamları intibaı verseler de, kralları için birer Bruce Lee+James Bond karışımına dönüşmeleri an meselesi.

Filmin mesajı gayet muhafazakâr: Vatan, kral (aristokrasi), kilise üçgeninin kutsiyeti katiyen sorgulanmaz. Hatta, sıradan bir kenar mahalle çocuğu da, örgüte katılarak bir tür aristokrata yani kralın adamına dönüşebilir. Ayrıca evlilik denen kurum da aristokrasiye katılımın bir aracı olarak kullanılabilir ki Kingsman’in kahramanı Eggsy (Taron Egerton) bunu da yapıyor.

Ya büyük sermaye nerede bu denklemde? O da Büyük Britanya’nın büyük abisi Amerika Birleşik Devletlerinin burjuvazisinden gelir. Öte yandan babaya isyan eden çünkü hakkını alamadığını düşünen asi ve kötü oğul/kardeş teması da var filmde. İyi ve uslu oğul Eggsy’yle bu kötü kardeş çatışacaktır tabii ki.

Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir.

Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor.

Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. “Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya” mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.

The Post: Devlet ve Gazetecilik

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

1970’lerin kapitalist devletleri bugüne kıyasla ne kadar acemi, ne kadar beceriksizmiş. Kapitalist devlet, 80’lerden başlayarak yönetme becerisini olağanüstü geliştirdi. Amerika Birleşik Devletleri bu yeni devlet modelinin ağababası elbette.

Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) sırasında, gazeteciler Vietnam’a gidebiliyor, oradan görece bağımsız haber sağlayabiliyorlardı. Vietnam Savaşı sırasında sıradan Amerikan vatandaşları, savaşa gönderiliyordu. Savaş her aile için bir falaketin kapısını aralıyordu. Bugün öyle mi? Bir defa ordu profesyonel. Vatandaşlık almak ya da üniversite eğitimi için para biriktirmek isteyen yoksul gençler “gönüllü” olarak orduya başvuruyorlar ve profesyonel asker oluyorlar. Bunun da ötesinde sonradan adını değiştiren Blackwater benzeri özel paralı asker şirketleri türedi. Askerlik zorunlu olmaktan çıkınca, savaşa kendi gidene kimse ağlamamaya başladı. Gidenlerin başka mecburiyetlerden orada olması o kadar üzücü bulunmadı.

Gazeteciler de öyle kendi istedikleri gibi dolaşamaz oldular. “Embedded” denilen gazetecilik çıktı. Amerikan birliklerinden birine iliştiriliyor ve o sınırlar içinde hareket edebiliyordu gazeteciler. Hepsi değil tabii, sadece izin alanlar. Böylece Irak’ta milyonların yaşadığı sefalet, trajedi kimsenin umurunda olmadı.

Aslında Vietnam’da da o kadar umurlarında değildi. Asıl önemli olan “bizim çocukların” başlarına ne geldiğiydi. Vietnam Savaşı uzadıkça uzadı, ölen, yaralanan, savaş travmasının ardından ruhsal sağlığını yitiren onbinlerce Amerikan genci elbette ilgilendiriyordu herkesi, başta da ailelerini. Spielberg’in “The Post” filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan’ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını “agent orange” gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki “kahramanları” ve “kötüleri” ayırmak olunca ortaya, “The Post” çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil “The Post”. Kazanan yine Amerika oluyor.

Filmin adı Washington Post gazetesinden geliyor. 1970’lerde gazete henüz yerel nitelikte, New York Times’la kıyaslanabilecek güçte değil. Üstüne üstlük sahibi de bir kadın! Bir kadının o yıllarda gazete yönetmesi düşünülecek şey değil ama önce babası sonra da kocası ölünce, Meryl Streep’in canlandırdığı Kay Graham’a düşüyor yöneticilik. Erkek egemen sistemi haklı olarak sorgulayan film, bir gazetenin çalışanlarınca değil de açıkça bu işe hazır olmayan babasının kızınca yönetilmesini sorgulamıyor. Özel mülkiyetin kutsallığına halel getirmiyor.

New York Times, savunma bakanı McNamara’nın geleceğe kalsın diye hazırlattığı Vietnam Savaşı raporlarını, ele geçirip yayımlamaya başlıyor ama gazeteye mahkeme kararıyla yayın yasağı getiriliyor. Aynı raporlar The Washington Post’un da eline geçiyor. Yasağa rağmen raporları yayımlayıp, hapse girmeyi göze almalı mı almamalı mı? Mesele bu.

İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange’lar, Snowden’ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı.

Yine de dönemin “cesur” gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. “The Post” kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post’a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.

Suikastçı: Amerikan Psikopatları

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Her yıl birkaç tane faşist film seyrediyoruz, Hollywood sağ olsun. Bu filmleri yöneten, yazan ve oynayanlara sorsanız hepsi de liberaldir, Trump’tan nefret ediyordur falan filan. Ama söz konusu ekmek parası olunca iş değişiyor herhalde. Bu filmler kimin kafasından çıkıyor, stüdyoların patronları mı dayatıyor anlamak zor.

Suikastçı, dünya meselelerini psikopatlar arası bir savaşa indirgiyor. İyi psikopatlar ve kötü psikopatlar var. İyiler Amerikalı; onların travmaları var, bu travmalar radikal İslam kaynaklı ya da ondan bağımsız. Kötü psikopatlar ise bildiğiniz pis Ortadoğulular işte. Sus payı olarak, onların da Irak’ın işgaliyle travmatize edilmiş olduklarına geçerken şöyle bir değiniliyor ama tabii ki onlarla özdeşleşecek fırsat verilmiyor seyirciye. Onlar kişileşmiyor. Pis psikopatlardan kişileşen yine bir Amerikalı oluyor. Onun da derdi son derece kişisel çıkıyor. Baba bellediği komutanına öfkeli değil miymiş genç adam meğerse!? Sırf bu nedenle nükleer bir bombayla 6. Filoyu yok etmek istemez miymiş? 6. Filo’nun Türkiye’nin anılarında sağlam bir yeri vardır. İnsan genelevlerin boyanmasını, ama nihayetinde Amerikan askerlerinin denize dökülmesini hatırlıyor ister istemez. Kim bilir Türk solcularının ne travmaları vardı da Amerikalı askercikleri kovmak istemişlerdi. Hey gidi günler, hey!

Filmin bir de Türk karakterleri ve güya İstanbul’da geçen sahneleri var ki evlere şenlik. Türkçe olduğu iddia edilen konuşmaların çoğunun altyazısız olması büyük handikap, anlaşılmıyor. İstanbul olduğu iddia edilen yer ise oryantalizmin fantezisindeki İstanbul.

Bu filmleri ithal eden firmalara sesleniyorum: Başka film mi yok yahu? İnsan kendi ayağına kurşun sıkmamalı.

Arif v 216: İyilik ve Libido

TARİH:  6 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Arif v 216” bir zaman yolculuğu filmi, nostaljik bir film ve elbette bir komedi. “Arog” ve “Gora”nın başkahramanı Arif (Cem Yılmaz), “halı, kilim, travel” şirketiyle yolunu bulmaktayken, robot 216 (Ozan Güven), bir uzay aracıyla çıkagelir. Robot 216, 1960’ların Türk filmlerindeki karakterler gibi aşık olmak, sevmek sevilmek istemektedir. Arif bir anda kendisini 216 ile birlikte 1969’da bulur. İçinde bulundukları çevre tam da bir Türk filmi atmosferidir. Yoksul ama iyi insanlar kör genç kız Pembeşeker’in (Seda Bakan), ameliyatı için para biriktirmeye çalışmaktadır. Robot 216, Pembeşeker’e aşık olur. Bir oyuncakçı (Zafer Algöz), 216’nın seri üretimine geçmek ister; sonra hisselerini Almanlara satar. Dünya, 2017’de, 216’nın “Almanlaşması” sonucunda felakete sürüklenir (Orhan Pamuk’un Kara Kitabı’nda olduğu gibi Boğaz’ın suları çekilir). Arif 1969’a geri dönüp, 216’nin kötü ellere düşmesini engellemeye çalışır. Ve olaylar gelişir. Adıyla, “Batman v Superman”e gönderme yapan “Arif v 216” türler arasında gezinirken, Türk popüler tarihi içinde de yolculuğa çıkıyor. Filmin, sağlıklı bir tepkisi var günümüze. “Yetti ulan sizin kötülüğünüzden” diyor sanki, günümüzün Türk Sanat Sineması’na. Aslında sadece Türk Sanat Sineması’na da değil belki, Haneke’ler, Lanthimos’lar, Zvyagintsev’lere de. Kötülüğü deşen sinemacılar, kötülüğün bertaraf edilmesine hizmet ettiklerini düşünüyor olsa gerekler. Ama korkarım, kötülüğü mutlaklaştırarak seyircilerini daha da çaresiz hissetiriyorlar. Bana öyle geliyor.


Cem Yılmaz’ın Arif’inin “libidosuz” diye tanımladığı o dünyada da çözümler yine paraya bakıyordu, bugün olduğu gibi. İyi insanlar sadece filmlerde mi vardı tartışılır olsa da, libido sadece 60’ların Türk filmlerinde yoktu. 1970 sonlarının Türk sinemasında ise libido dışında bir şey bulmak zordu. Libido gelince mertlik bozuldu, iyi insanlar libidolarına atlayıp gittiler. Çare duygu sömürüsüyle salonları dolduran eski Türk filmlerine geri dönmek değil. O, filmlerin yapımcıları masum olmasalar da, o iyiliğe inanan seyircilerin masumiyetlerinde hoş bir şey vardı. İyi insan olmaya inanmakta her halükarda yarar var. Dünya kötülerle dolu olsa da, yaşamak için, insan kalmak için başka çare yok. Münir Özkul ve Aydın Boysan, çelebiliğin, cömertliğin, iyiliğin mümkün olduğunu gösteren insanlardı. Onlar gibi isimlerin benzerleri çağımızdan çıkmayacak gibi. Başımız sağolsun.

Neyse filme dönelim. Arif v 216’nın yaklaşık ilk 1 saati, çok komik. Yılmaz, komikliğinin zirvesinde, espriler şahane ve her şey çok hızlı akıp gidiyor. Filmin sonrası ağırlaşıyor bir miktar. Espriler azalıyor, entrika, macera şu, bu artıyor. Fakat yine de çok başarılı bir Zeki Müren (Çağlar Çorumlu) taklidi filmi kurtarıyor.

Doğrusu, “Arif v 216”nın da libidosunun çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. En fazla 2 robotu elele sahilde koşarken görüyoruz; eski Türk filmlerinde bile ondan fazlası vardı.

Cem Yılmaz filmlerinin yüksek prodüksiyon standartları Arif v 216’da da var. Hatta galiba en başarılı prodüksiyon tasarımı bu filmde. Bunun bedeli bir miktar reklama maruz kalmak oluyor ama katlanıyoruz artık. Filmin sonunda Arif’in tiradında dediği gibi… eeee, şey, ne demişti Arif hakikaten yahu?

Barry Seal: Kaçakçı; Özgürlük savaşçıları ve CIA

TARİH:  9 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerika Birleşik Devletleri değişik dönemlerde değişik gruplara ‘freedom fighter’ yani özgürlük savaşçısı sıfatını yakıştırır. Reagan yönetiminde yani 1980’lerde Amerika’nın özgürlük savaşçıları arasında Nikaragua’da devrimci Sandinist’lere karşı savaşan Kontra’lar ve Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan Taliban gibi gruplar vardı. Obama döneminde Kaddafi’ye karşı savaşan, CIA’nin oluşturduğu köktendinci çetelere ‘özgürlük savaşçısı’ denmişti. Bilin bakalım bu sıralarda Suriye’deki hangi gruba özgürlük savaşçısı deniyor? İpucu vereyim: Hani Fatih Akın onların propaganda posteriyle yapacağı yeni filmi tanıtmıştı ya, işte onlara özgürlük savaşçısı deniyor Trump Amerika’sında. O afişte de yazıyor zaten ‘özgürlük savaşçıları’ diye YPG/PKK için. YPG hakkındaki Af Örgütü raporunu gördünüz mü? Bir bakmanızı öneririm. Neyse, Amerika nezdinde devrimciler hariç herkes özgürlük savaşçısı olabilir kısacası.

Filmin konusu 70’lerin sonlarında başlıyor 80’lerin ortalarına kadar sürüyor. Nikaragua’da Sandinistlerin iktidarı ele geçirdiği, liderleri Ortega’nın hergün gazetelerde boy gösterdiği yıllarda Barry Seal (Tom Cruise), TWA adlı havayolları şirketinde pilotluk yapıyor. Seal işini bilen memurlardan, Küba pürolarını kaçak yollardan ülkeye sokup üç beş kuruş ekstra para kazanmayı da biliyor. Bunun farkında olan CIA ajanı Schaefer, Barry Seal’e bir teklifte bulunuyor: CIA için çalış, Nikaragualı kontralara silah taşı! Seal kabul ediyor. Ama kontra denilen serserilerin savaşmak gibi bir amaçları yok. Onların derdi CIA’den gelecek paraları cukkalamak. Seal’in botlarını ve gözlüklerini silahtan daha çekici buluyorlar. Gel zaman git zaman Kolombiyalı kokain baronları Seal’le anlaşıyor. Kokainciler silahları alıyor, kontralara içki vs gidiyor, Seal’in cebine ise milyonlar akıyor. Seal kendini çok şanslı sanıyor ama kullanışlı bir aptaldan başka bir şey olmadığını anlıyor bir süre sonra.

Barry Seal rolünde Tom Cruise en iyi performanslarından birini sergiliyor. Dönemin filmlerini çağrıştıran renk skalası, dondurulan planlar gibi numaralarla film 70’lerde çekilmiş havası taşıyor. Amerikan devletinin çok daha beceriksiz olduğu ve medyanın gerçekten bazı sırları ortaya çıkarabildiği son yıllardı o yıllar. Barry Seal’in rolü, sonraları büyük bir skandala dönüşen İran-Kontra ilişkilerine dahil olmaya kadar ilerliyor. Biraz ansiklopedi karıştırıp bu skandalı okumakta yarar olabilir, filme gitmeden ya da gittikten sonra.

Ama sanmayın ki, ağır bir film Barry Seal. Trajik bir karakterin macera dolu bu ibretlik öyküsü keyifle izleniyor. CIA ve silahlandırdığı örgütler hakkında bazı soru işaretleri oluşturursa amacını da aşan bir başarı kazanmış olacak ‘Barry Seal: Kaçakçı.’

Kalp Atışı Dakikada 120: Ölüm ve Direniş

TARİH:  30 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

1980’ler karşıdevrim yıllarıydı, tüm dünya için. Kapitalizm saldırıya geçmişti sola ve liberalizme karşı. İnsan haklarını, sosyal hakları geriletme konusunda Batı’da liderliği Reagan ve Thatcher ikilisi çekiyordu. Bizim kısmetimize de 12 Eylül darbesinin liderleri Evren ve Özal düşmüştü. (Bakmayın Özal’ı “sivil” diye göklere çıkaranlara, darbenin ideoloğu, ekonomik programının yazarı ve başbakan yardımcısıydı kendisi. Milli Selamet Partisi kökenli bir politikacı olarak Erdoğan’ın da öncüsüydü.)

Muhafazakâr dalgaya yardım eden bir gelişme de AIDS salgınının patlamasıydı. AIDS, ilk başlarda sadece eşcinselleri ve uyuşturucu bağımlılarını ilgilendiren bir hastalık gibi yansıtılmıştı. Bunda elbette eşcinsellerin ve bağımlıların çok daha fazla etkilenmiş olması asıl etkendi ama AIDS virüsü seçici davranmıyordu. Heteroseksüellere de, annesinin karnındaki bebeklere de bulaşıyordu. Ama sonuçta asıl etkilenen demografik gruplar eşcinseller ve bağımlılar olunca, AIDS’i “ahlaksızlara” tanrının bir gazabı gibi yansıtmak mümkün oldu.

AIDS’i kontrol altında tutan ilaçlar uzun süre bulunamadı. Hastalık çok sayıda insanı öldürdü. İlk olarak 1987’de New York’ta ardından da 1989’da Paris’te kurulan ACT UP, hastalığa karşı bilinç yükseltme, dayanışma ve her şeyden önemlisi de hastalığa karşı bir ilaç bulunması sürecini hızlandırmaya çabalamış.

KAD120’nin ilk yarısında daha çok aktivist grubun toplantılarına ve eylemlerine tanık oluyoruz. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz bölüm ise daha çok bu gruptan iki bireyin trajik aşkına odaklanıyor. Bence filmi özel kılan ilk bölümü. Bu bölümü seyrederken aklıma 2008’de Cannes’da Altın Palmiye kazanan Entre Les Murs (Sınıf) gelmişti. Sınıf, adı üstünde bir orta öğretim okulunun bir sınıfında geçiyordu ve sınıf içi tartışmaları ve dinamikleri çok etkileyici bir şekilde yansıtıyordu. Sınıf’ın aklıma gelmesi boşuna değilmiş, Sınıf’ın senaryosunu KAD120’nin yazar ve yönetmeni Robin Campillo yazmış. Campillo belki de grup içi tartışma diyebileceğimiz dinamiği en iyi yazan sinema adamı herhalde. ACT UP üyeleri, nasıl bir mücadele stratejisi izlemeleri, ne tip bir slogan atmaları, hangi eylemlere öncelik vermeleri konuşulurken grup üyelerini de tanımaya başlıyoruz. Bu üyelerden Nathan (Arnaud Valois) ve Sean (Nahuel Pérez Biscayart) arasında bir ilişki başlıyor zamanla. Sean virüsü taşıyor, Nathan taşımıyor. Bu ilişkinin sonunu tahmin etmek güç değil. Film, belki beklenilen bir çizgide ilerlese de Sean’un annesi gibi yeni ve ilginç kişilikler de katılıyor sahneye.

ACT UP grubu ilaç şirketleriyle ve Mitterand hükümetiyle de mücadele ediyor. İlaç şirketleri gerçekten de ilaç bulmada ayak sürtüyorlar mı, orasını anlamak biraz güç. Ama grup üyeleri baş düşman olarak ilaç şirketlerini görüyorlar ve muhtemelen haklıdırlar. Mitterand hükümeti ise, dönemin muhafazakar yönetimlerinden olmasa da AIDS’e karşı mücadelede hiç de kararlı davranmıyor. Aksine, eşcinsel yürüyüşlerine şiddetle müdahale ediyor. Yanlış mı okudum bilemiyorum ama bir yürüyüşte 16 aktivist asker kurşunuyla öldürülüyor. Paris’te böyle bir şey olmasını aklım almadı. Böylesi bir canavarlık olmuş olabilir mi? Bilen bana yazsın, internet’te bulamadım.

KAD120, Cannes’dan Grand Prix ile döndü. Şüphesiz ilgiye değer bir film. AIDS bugün baskı altında tutulabilen bir hastalık olsa da filmin, bir baskı grubunun deneyimlerini izlemek açısından önemli bir yeri var.

Hayallerin Ötesi

TARİH:  26 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta, Norveç’in batısında yer alan Haugesund kentindeki uluslararası film festivalinde FIPRESCI jürisi olarak görev aldım. Jürimiz 3 kişiden oluşuyordu: Almanya’dan Kira Taszman, Norveç’ten Thor Joachim Haga ve ben.

FIPRESCI’nin ne olduğunu daha önce de açıklamışımdır ama tekrarlayayım. Her ülkenin kendi sinema yazarları dernekleri var. FIPRESCI bu derneklerini biraraya getiren federasyonun adı. Haugesund’aki jürimizin görevi festivalin Nordic Focus adını taşıyan ve İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda filmlerinin gösterildiği bölümün bize göre en iyisini seçmekti.

Ödülümüzü kazanan ‘Hayallerin Ötesi’ (Dröm Vidare) filminin yönetmeni Rojda Şekersöz, Türkiye’den göçen Kürt bir ailenin kızı. İsveç’te doğmuş ve büyümüş olmasına karşın Türkçesi de gayet iyi. Şekersöz, ilk filmini 16 yaşında çekmiş. Yolculuk (Jungfrufärd) adlı bu ilk film, 1941’de geçiyor ve iki kadının ırkçılığa karşı mücadelesini anlatıyor. Henüz izleyemedim ama bu filmi internette bulmak mümkün. Şekersöz İsveç’in önemli sinema okulu Dramaten Enstitüsü’ne giren en genç kişi olmayı da başarmış.

3 kısa film daha yöneten Şekersöz’ün oyuncu olarak rol aldığı bir filmi daha var. Hayallerin Ötesi daha önce yarıştığı Göteborg Film Festivali’nde de izleyicilerden en iyi Nordik filmi ödülünü almış.

Film, Mirja adlı genç kadının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kenar bir mahallede kendisi gibi yoksul ailelerin, kendilerine bir gelecek görmeyen kızlarıyla takılan Mirja, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Annesinin ağır bir akciğer hastalığı yaşıyor olmasının da etkisiyle Mirja kendisine suçtan uzak bir yaşam çizmeye çalışır. Bu durum, çevresiyle ilişkilerinde derin bir çatlak açar. Mirja işinde gayet başarılı olur ama…

Mirja’yı canlandıran Irak ve Suriye Kürdü bir ailenin kızı olan Evin Ahmad çok başarılı. Filmin en büyük özelliğinin fırsat eşitsizliği altında yaşayan gençliğin enerji ve öfkesini iyi yansıtması ama bu duygulara hapsolmayı da reddetmesi denilebilir.

Festivalin en çok ilgi gören filmi ise Joachim Trier’in ilk kez burada seyirci karşısına çıkan filmi Thelma’ydı. Bu filmi, izleyeceğim seansta altyazı sorunu yaşanınca, kaçırdım. Ama film çok beğenildi ve Toronto’da çok ses getirmesi bekleniyor. Thelma, Norveçli eleştirmenlerin oluşturduğu jürinin birinciliğini aldı.

Finlandiyalı grafiker Touko Valio Laaksonen, Tom of Finland takma adıyla yaptığı ve eşcinsel pornografisi denilebilecek resimleriyle büyük bir üne sahip oldu. Laaksonen’in hayatını anlatan ‘Tom of Finland’ adlı belgesel de ilginçti. Bu filmin de bir FIPRESCI ödülü var. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir biyografi olsa da film yüzeyde dolaşıyor. Film, Touko’nun, ne savaş travmasıyla ne de ideolojisiyle, yarattığı estetik arasındaki bağları irdelemeye çalışıyor. Susan Sontag, Tom of Finland’in estetiği üzerine yazmış mı bilmiyorum ama bana kalırsa bu estetiği faşizan diye nitelendirirdi. Tom’un erkekleri genellikle üniformalı ya da deri giysiler içindeler. Daracık belleri, son derece geniş omuzları, kaslı vücutları ve devasa erkeklik organlarıyla şiddet dolu bir cinsellik yaşıyor bu erkekler.

Öte yandan Laaksonen’in son derece baskıcı bir dönemde, bir yol açıcı olarak rol alması da gözden gelinemez. Sonuçta Tom of Finland bıraktığı boşlukla olsa da en çok soru uyandıran filmlerden biriydi.

Norveç dünyanın en güzel coğrafyasına sahip sanırım. Hayallerimin ötesinde bir doğası var. Bir de bu kadar pahalı olmasa…

Dönme Dolap: Woody Allen’ın Bitmeyen Hesaplaşması

TARİH:  23 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Woody Allen hemen hemen her yıl bir film yapıyor. Bu filmlerde de genellikle en iyi oyuncular oynuyor. Kimisi başarılı, kimisi vasat bulunuyor. Geçenlerde, yaygın kanıya göre Allen’ın en iyi filmi olarak kabul edilen Anny Hall’u yeniden seyrettim ve son derece başarısız buldum. Galiba Woody Allen kendisinin de geçmişte kabul etmiş olduğu gibi vasatlığın ötesine çok çok az geçti. Son dönem filmlerinin en beğenilenleri bile bence en fazla vasattı.

Dönme Dolap için de aynı sıfatı kullanacağım: Vasat, hatta gereksiz bir film. Allen, karakterlerden birinin anlatıcılığı da üstlendiği Dönme Dolap’ta sanki Brechtyen bir şeyler yapmak istemiş. Doğrudan seyirciye hitap eden bir anlatıcıyla, tiyatro tabiriyle dördüncü duvarı yıkmış, özdeşleşme sürecini sekteye uğratmış. Oyunculuklardaki tutukluk da bu yaklaşımın bir sonucu mu yoksa yönetmenin başarısızlığı mı bilemedim. Film, ince ayrıntılardan yoksun ve henüz kabası yeni çıkmış bir senaryodan yola çıkılarak yapılmış gibi. Brechtyen ya da değil, sonuç iyi olmamış. Çünkü filmin bu yöntemle bize fark ettirdiği bir şey yok. Ya da ben fark etmedim. Bir kişilik defosu olan kadın karakterler ve onların trajik hayatlarına dolanaNn, görece masum erkeklerin hikayesinde yeni bir şey yok. Ama önce biraz konudan bahsedelim. Filmin anlatıcısı ve kilit karakterlerinden biri olan Mickey (Justin Timberlake) bir yandan Coney Island adlı New York’un bir zamanlar en gözde plajında (ve eğlence merkezinde) cankurtaranlık yapıyor. Dönem 1950’ler. Ginny (Kate Winslet) ve Humpty (Jim Belushi)ise 10 yaşındaki piromanyak çocuklarıyla Coney Island’da tam da dönme dolabın karşısındaki bir evde yaşayan bir çift. Humpty ismi de gerçekçi olamayacak kadar tuhaf aslında. Türkçede Yumurta Kafa olarak bilinen çizgi film kahramanı Humpty Dumpty’yi hatırlatıyor. Brecht etkileri mi yine? Neyse, Humpty bir atlı karınca işletiyor Coney Island’da. Ginny ise geçmişte ilk kocasını aldatmasının ve adamın kendisini terk etmesinin acısını yaşıyor hâlâ. Bir de eski oyunculuk günlerinin hatıralarına yanıyor. Derken Ginny’yle Mickey arasında bir aşk başlıyor. Ginny yine aynı hatayı yapıyor, yani kocasını aldatıyor. Tam bu sıralarda da Humpty’nin 5 yıldır habersiz olduğu kızı Carolina (Juno Temple) çıkıp geliyor. Carolina, Woody Allen’ın düşkün olduğu muhtaç kadın karakterlerin tipik bir örneği. Biraz akılsız, dağınık, mutlaka çocuksu ve tabii ki güzel. Mighty Aphrodite (Sevimli Fahişe) ya da Whatever Works (Kim Kiminle Nerede) bu tip kadın karakterlerin olduğu Allen filmleri olarak ilk aklıma gelenler.

Carolina’nın devreye girmesi hemen akılda soru işaretleri oluşturuyor çünkü Mickey ile Carolina yaş itibariyle birbirlerine çok daha uygunlar. Kate Winslet Justin Timberlake için fazla yaşlı. Beklenen oluyor tabii. Fakat bütün bunlarda can sıkıcı bir şeyler var. Olan bitende Allen’ın kişisel yaşamının izlerini görmek mümkün çünkü. Bunda da bir tuhaflık yok. Sanatçı elbette yaşadıklarından esinlenecektir ki zaten bütün Allen filmlerinde aynı temalar işlenir. Tuhaflık bunda değil, Woody Allen’ın hayatında var. Bilindiği üzere kendisi karısının evlatlık kızıyla evli. Aynı zamanda eski karısı Mia Farrow tarafından bir başka kızı taciz etmekle suçlanmışlığı var. Mickey sevgilisinin üvey kızıyla çıkmaya başlayınca akla doğal olarak Allen’ın Mia Farrow’un evlatlık kızıyla birlikte olması geliyor. Bununla da sınırlı değil. Filmde, Humpty’nin kızına olan duygularının babanın kızına olan sevgisinden çok bir aşığınkine benzedikleri söyleniyor. Freud ve Ödipal karmaşa gibi temalar aklınıza geldiyse yanılmadığınızı göstermek için Allen bize “Hamlet ve Ödipus” adlı bir kitabı da gösteriyor.

Sanki Allen, dünya aleme “benim yaşadıklarım çok normal şeyler” demek için film çekiyor. Ama o bunu ne kadar açık bir şekilde söylerse o kadar da çok tepki çekiyor. “Dönme Dolap”ın en çok eleştirildiği yer de gerçekle bu benzerliği oldu. Taciz olaylarının sinema dünyasını salladığı bu günlerde, kimsenin Allen’ın baba-kız aşklarını normalleştirmeye çalışmasını çekecek hali yok.

Oyuncular içinde Winslet’e övgüler düzenler oldu. Beni oyuncuların hiçbirisi çok etkilemedi. Yine de görüntü yönetmeni Vittorio Storarro’nun özenli çalışması filmi belirli bir seviyede tutuyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com