Sony’nin defolu malı: Blade Runner 2049

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sony, Türkiye’de defolu yani kusurlu bir ürünü bile, isteye piyasaya sürdü. Bu ürün olması gereken standartların altında ve Batı’daki muadillerine göre eksik parçalar içeriyor. Bu durum tüketici haklarını açık bir ihlaldir. Sözünü ettiğim mal “Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı” adlı film. Filmin bazı sahneleri bozulmuş, çerçevede görünmesi gereken öğeleri ayıklanmış. Başka planların da çıkarıldığına dair iddialar var. Filmi görmedim ve bu haliyle görmek de istemiyorum. Bu muameleye maruz bırakılmayı, yaşam tarzıma bir saldırı olarak görüyorum. Tüketici haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Sony bunu şöyle açıklıyor bir de utanmadan: “Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”

Düşünün, Sony size bir televizyon satıyor ama bu televizyon bazı kanalları göstermiyor, bazı görüntüleri kendisi flulaştırıyor, bazı dvd’leri müstehcen bulup sansürlüyor. Sony’nin bir radyo sattığını düşünün; Avrupa’daki versiyonu her frekansa açıkken, size satılan radyo bazı frekanslara kapalı. Bazen fazla tiz bulduğu sesleri kısıyor, bazen de bu ses fazla bas, sizin hassas kulaklarınızı tahriş eder buyuruyor.

Ve gerekçesi de bana saygı! Yerel kültürüme saygı! Ne demek yerel kültür? Sinema bir yerel kültür mü? Sana Orhan Pamuk’un kitabını sansürleyip okutmaya kalksam, buradaki hüzün sana ağır gelir desem bunu kabul eder misin Sony’nin aklı evveli? Tek derdin daha geniş bir pazar bulmak kendine, daha çok para kazanmak, bunu da yerel kültüre saygı diye yutturmaya çalışıyorsun! Burada sansür kurulu diye bir şey var. Biz onunla mücadele ederiz; sen de destek olsan keşke. Ama sen sansürü baştan kendin uyguluyorsun!

Sony’nin bu hamlesini protesto edin! Balde Runner’a bilet alıp da gitmeyin! Tüketici haklarını koruyan dernekler, lütfen harekete geçin! Sony’yi şikâyet edin! Bize defolu mal kakalamaya çalışıyor! Bu bir suçtur! Sessiz kalmayın!

Anayurt Oteli: Yeni Regresif Türk Sineması’nın atası

TARİH:  17 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altyazı Dergisi’nin Eylül 2010 sayısında “Yeni ‘Regresif’ Türk Sineması” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. 1996 tarihli ‘Tabutta Rövaşata’ ile başladığı ve halen sürdüğü düşünülen Yeni Türk Sineması’nın kavramının içini doldurmaya, ne anlama geldiğini çözümlemeye çalışmıştım o yazımda. Yazıdan bazı alıntılar yapacağım:

“Yeni Türk Sineması bir regresyon/gerileme sinemasıdır. İnsani, psikolojik, sosyal açıdan bir gerilemeyi temsil eder; kimi zaman bu gerilemeyi içselleştirir ve teorize eder. Bu gerilemede 12 Eylül çok önemli rol oynamıştır ama tarih 12 Eylül’le başlamadığı/bitmediği gibi, Türkiye, dünyadaki gelişmelerden kopuk bir ülke değildir. Dünyadaki genel gidiş de bu gerilemede pay sahibidir. Ve yine hem Türkiye’de hem de dünyada neo-liberalizmin yükselişi ve sosyal devlete yönelen saldırının etkileriyle birey giderek korumasızlaşmış ve yalnızlaşmıştır. Bu da asosyal, bazen de anti-sosyal davranışları yaygınlaştırmıştır.

İçinde yaşadığı toplumsal koşullar, ilişkiler ne olursa olsun insanın hep aynı kaldığı gibi bir sava inanmıyorum. Toplumsal koşullar kimi insani özellikleri ya geliştirir ya da köreltir.

… [Yeni Türk Sineması’ndaki erkek karakterlerin] az gelişmişliğinin 12 Eylül’ün travmasıyla ve ardından gelen anti-sosyalleşmeyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sosyal ortamın geriliği bu karakterlerin birer yetişkine evrilmelerini de olumsuz biçimde etkilemiştir. Ödipal karmaşalarını aşamamış, daha güçlü baba figürlerinin kadınlarına, yani anneyi temsil eden kadınlara yönelmişlerdir. Babayla doğru dürüst hesaplaşamadıkları ve hesaplaşacak güçleri de olmadığı için kendi kadınları hiçbir zaman olmayacaktır, olduğunda da ona sahip çıkmayacaklardır.

…İleriye doğru bakamayınca, geriye dönüp bakılıyor. Daha ileri bir toplumsal yaşam hayali kalmamışsa, taşranın daha ‘masum’ ilişkilerinin çekici gelmesi doğaldır. Yeni Türk Sineması da bu çağın insanının geriye bakan, gerilemiş halinin temsillerini sunuyor. Özellikle erkek tipleri patolojik özellikler gösteriyorlar. Gördüğümüz erkekler kadınlarla ilişki kuramayan, cinselliği pis bir şey (Uzak) gibi ya da doğrudan tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda (C-Blok, Gemide, İklimler, Barda, Yazgı…) yaşayabilen erkekler. Bana rahatsız edici gelen ise, bu regresyon durumunun mutlaklaştırılma, teorize edilme eğilimi. Bu regresif durumun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve psikolojik nedenlerinin es geçilerek, insanın kötülüğü gibi metafizik bir açıklamaya ya da tamamen nedensizliğe doğru gidilmesi. İyilik ve kötülüğün analitik kavramlar olmadıklarını düşünüyorum.”

Bu yazının tümü eskiden Altyazı Dergisi’nin web sitesinde bulunuyordu ama anladığım kadarıyla kaldırılmış. Bu yüzden link veremiyorum. O yazıda yaptığım saptamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yazıda Yeni Türk Sineması’nın (YTS) başlangıç filminin Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı olarak kabul gördüğünü belirtmiştim. İnsanlık tarihi nasıl her yeni buluşla daha da gerilere gidiyorsa, bu tür saptamalar için de aynı şey geçerli. Anayurt Oteli’nin yenilenmiş versiyonunu seyredince, YTS’nin 10 yıl daha geriden, 1986’dan başlatılması gerektiğini düşündüm. Anayurt Oteli, YTS’ye dair saptamalarımın neredeyse hepsini içeriyor. YTS’den tek farkı eski kuşak bir sinemacının, Ömer Kavur’un imzasını taşıması. Bir de eski Türk sinemasına özgü kimi kusurlar içermesi.

Anayurt adının iki şekilde okunabileceğini düşünüyorum. Birincisi, filmin kahramanı Zebercet’in (Macit Koper) içinde yaşadığı ülkenin, yani anayurtun sembolü olarak; ikincisi Zebercet’in doğduğu ve büyüdüğü, annesinin kucağını temsil eden yer olarak. Film bu iki sembole yönelik göndermelerle dolu. Zebercet’in hayatının ve otelin tarihinin önemli anları, ülkenin siyasi tarihinin dönüm noktalarıyla birebir örtüşür. Bir konak olarak tanzimattan sonra inşa edilen bina 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla otele dönüştürülmüştür. Zebercet, çok partili siyasi rejime geçilen 1950’de doğar. 1960’ta sünnet olur (sembolik olarak kastre edilir) ve aynı yıl annesini kaybeder. 12 Mart 1971 olduğu yıl askere gider. Babasının ölümü ve Zebercet’in otel müdürü oluşu 12 Eylül Darbesi’nin gerçekleştiği 1980’e denk gelir. Otel ülke ise, Zebercet de vatandaştır.

Fakat otel sadece çalışılan yer değildir Zebercet için. Otelin 1 numaralı odası, Zebercet’in doğduğu odadır. Oradaki yatakta annesi yatmıştır. Zebercet’in hayalini kurduğu ve otelde 1 gece kaldığını düşündüğü kadın muhtemelen hiç olmamıştır. Otel defterinde kaydı yoktur, adı bilinmemektedir. Ama 1 numaralı odada kaldığını biliriz. Kadının kaydının olmaması, Zebercet’in herkesi kaydettiği düşünülürse, olası görülmemelidir. Zebercet sonradan kayıt defterine 1 numaralı odada ikamet eden kişi olarak kendi adını yazacaktır. Ama Zebercet’in annesinin ismini öğreniriz: Saime. Annesinin olduğunu tahmin edebileceğimiz eski bir fotoğrafta Saime Hanım’ın yüzünü görürüz. Bu yüz, Zebercet’in hayallerini süsleyen kadının (Şahika Tekand) yüzüyle aynıdır. Zebercet annesine aşıktır kısacası, onunla birlikte olmak, onunla bütünleşmek istemektedir. Bu ensest fantazi kabul edilemeyeceği için, annesinin yüzünü hayali bir karaktere monte etmiştir. Zebercet, annesinin geri gelmeyeceğini kabul ettiği anda, hayata dönmek yerine, annesiyle sembolik bir biçimde yeniden bütünleşmeye çalışır. Annesinin odasında, onun yatağının üstünde kendisini asar. Zebercet’i yatağın üstünde boynundan asan ipin, sembolik olarak annesiyle göbek bağına karşılık geldiğini iddia edebiliriz. Zebercet doğduğu ana geri dönmüştür. Doğduğu yatağın üstünde, o göbek bağıyla birlikte sallanmaktadır.

Film, değişimin pek az olduğu bir taşra kentinde (Nazilli) geçer. YTS’nin başlıca özelliklerinden biridir taşraya dönüş. Ama zaten 12 Eylül sonrası ülkenin tümü kültürel anlamda çölleşmiş, ilerleme umudu, gelecek ütopyaları kaybolmuştur. Zebercet, 12 Eylül sonrası ülke aydınına bir ayna tutmaktadır. Giderek yalnızlaşan, atomize olan (erkek) bireyine. Ülke büyük bir karanlığa sürüklenmişti, solun değer yargıları hızla değer kaybetmişti. Birçok sol görüşlü insan kendisini aynı tiyatro sahnesinde fakat birdenbire değişmiş bir metinle başbaşa bulmuştu. Hangisi hayaldi, hangisi gerçek? Eski oyun mu, şimdiki mi? Bıyığının var olup olmadığını bilemeyen Zebercet gibiydi insanlar. Bu nedenle Anayurt Oteli vizyona çıktığında büyük bir karşılık bulmuştu.

Zebercet’in mutluluk hayali, geriye dönüp annesiyle bütünleşmek olmak zorunda mıydı? Bir ütopyası olsa ileri bakabilir ve Ödipal karmaşasından çıkar mıydı? Bunları açıkçası bilemiyorum. Ama filmin, Zebercet’in Ödipal karmaşasıyla, ülkenin siyasi tarihini içiçe geçirerek anlattığı kesin.

YTS’nın erkek karakterlerinin cinselliği tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda yaşadığından söz etmiştim. Zebercet’in otel çalışanı kadınla (Serra Yılmaz) yaşadığı cinsel ilişki bir tür tecavüzdür. Zebercet kadınla, ona rızası olup olmadığını sormadan, onu tatmin etmeye çalışmadan ilişki kurar. Hatta kadın çoğunlukla uykusundan uyanmamaya karşı direnir bu ilişki sırasında. Adama “Hoşt, köpek!” der ya da Zebercet onun böyle söylediğini hayal eder.

Anayurt Oteli’nin YTS’nin en başarılı yönetmeni olan Nuri Bilge Ceylan’la doğrudan bir bağlantısı olduğunu da söyleyebilirim. Uzak’ta Yusuf (Mehmet Emin Toprak) bir kızı Gezi Parkı’na kadar takip eder. Fakat takip ettiği kız, bir delikanlıyla buluştuğunda Yusuf’un kızla birlikte olma hayalleri suya düşer. Buna çok benzer bir sahne Anayurt Oteli’nde de var. Zebercet, hoşlandığı bir kızı çarşı içinde takip eder ama kız bir delikanlıyla buluşur. Zebercet de hayal kırıklığına uğrar. Ceylan bu sahneyi çekerken aklında Anayurt Oteli var mıydı bilemem. Anayurt Oteli’nin başaramadığı ama YTS’nin büyük ölçüde üstünden geldiği şey ise, özellikle diyaloglarda görülüyor. Anayurt Oteli’nde kalan müşterilerin, kendilerini tanıtma konuşması yapar gibi birbirleriyle sohbet etmeleri, eski Türk sinemasının kötü tortuları. Bunlar aşıldı ama regresif içerik pek de aşılamadı günümüz Türk sinemasında.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?

Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Anne!: Şiire Karşı Bebek!

TARİH:  7 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Darren Aronofsky’nin “anne!”sine yüzyılın en kötü filmi diyenler var. Kimi eleştirmenlere göre ise film bir başyapıt. Bence Aronofsky uçmaya çalıştığı için takdiri hak ediyor ama doğrusu kafa üstü çakılmış demek gerekiyor.

Filmin anlatmak istediği şeyi sevdim aslında. Şimdi söyleyeceklerim feministleri kızdırmasın: Bence bu fani dünyada yapılabilecek en nitelikli üretim insan üretmektir. İnsandan daha karmaşık, daha nitelikli, daha mühim bir şey var mı bu dünyada? Ama bu üretim “boklu bebek bezi yıkamak”a indirgeniyor ve aşağılanıyor. Erkek bakış açısı toplumlara egemen olduğu için kadınlar da çoğu zaman çocuk yetiştirmeyi niteliksiz bir işmiş gibi görüyor. Sanki boktan bir şirkette boktan bir memuriyette çok nitelik varmış gibi. Tabii, çocuk yetiştirmek sosyal statü ve para kazandırmıyor, bu dezavantajları açık. Ama bu işin de ücretlendirilmesi pekala düşünlebilir ve düşünülmeli.

“anne!” de erkeğin yaptığı iş memuriyet değil ama! Errrkek, nasıl derler, bir şair! Bir sanatçı! Yüce bir varlık! Hamile karısının onun yanında ne önemi var? Alt tarafı bir bebek doğuracak, abartacak ne var? İroniyi bırakırsak bir bebeğin yanında Mona Lisa’nın da Shakespeare’in sonelerinin de kıymeti harbiyesi yoktur bence. Ama işte dünyada işler böyle yürümüyor. Mona Lisa tablosu imha edilse, bütün dünya kan ağlar. Ama hergün binlerce bebek öldürülüyor, kimsenin umrunda değil.


Aronofsky, bana kalırsa, dünyanın bu halini anlatmaya çalışmış. Ama seyirciye ayaklarını basabileceği sağlam bir zemin vermemiş. Sonuçta, kakafonik bir film çıkmış ortaya. Yine de Jenniffer Lawrence’ın iyi oyunculuğu, kimi çok etkileyeci sahneleri ve tabii benim anladığım mesajıyla “anne!” izlenmeye değer.

*****

El Gouna: Ödül Alan Filmler

Geçen haftaki yazımı yazdığım sırada El Gouna’da ödüller belli olmamıştı. Uzun metraj konulu film dalında büyük ödülü genç Gürcü yönetmen Ana Urushadze “Korkunç Anne” filmiyle kazandı. Ana Urushadze henüz 27 yaşında ve şu ana kadar “Korkunç Anne”yle girdiği her yarışmadan birincilikle döndü. Bunlar arasında Locarno’dan alınan en iyi ilk film ödülü ve Saraybosna Film Festivali en iyi film ödülü var. Uyduruk festivaller değil yani ki El Gouna’nın yarışması da güçlü filmlerden oluşuyordu. “Korkunç Anne” klasik anlamda feminist bir film gibi başlıyor. Ezilen bir ev kadını, kitap yazmaya başlar. Fakat kitabının erotik içeriği ortaya çıktıkça kocası ve çocuklarının tepkisini çeker. Neyse ki bir kitapevi sahibi kadına destek olmaktadır. Kafka’nın “Dönüşüm” romanıyla da paralellikler taşıyan öykü, seyirciyi şaşırtmayı başarıyor. Bunun ötesinde bir ilk filmden beklenmeyecek kadar olgun bir sinema dili var filmin. Oyunculuklar ve görüntü yönetimi de çok iyi olunca ortaya ödül canavarı bir film çıkmış. “Korkunç Anne”yi Nisan ayında İstanbul Film Festivali’nde seyretme fırsatımız olacak.

İkincilik Ödülünün sahibi “Hakaret”i geçen hafta konu etmiştim ki o da Filmekimi’nde gösterildi. Festivalde üçüncülük ödülünü kazanan Boris Klebhnikov’un “Aritmiya” adlı filmini ise izleyemedim.

Festivalde en iyi erkek oyuncu ödülünü Lucrecia Martel’in Zama adlı filmindeki rolüyle Daniel Gimenez Cacho’nun oldu. Martel’in Zama’sı takibi zor bir film. Geçtiğimiz hafta Filmekimi’nde gösterilen film bazen bir rüya atmosferi kazanıyor; kimi zaman karakterlerin ruhunda yankılanan sesler fona hakim oluyor. 18. Yüzyılda Arjantin’de bir devlet görevlisinin Godot’yu bekler gibi tayinini beklemesi ve bu tayinin bir türlü gerçekleşmemesinin filmin konusunu oluşturduğu söylenebilir. Çok etkileyici sahneleri olan bu film ikinci bir seyri hak ediyor. Martel, ilk filmi Bataklık’la (La Cienega) sinemaya başladığından beri, her filmiyle ilgi çekmeye devam ediyor.

En iyi kadın oyuncu ödülü ise Fas filmi “Volubilis”teki rolüyle Nadia Kounda’nın oldu. Film, tam bir Bekçi Murtaz öyküsüydü. Kraldan çok kralcı bir alışveriş merkezi güvenlik görevlisi, kendisine verilen görevi ciddiye alıp, zengin bir adamın karısını hizzaya sokmaya çalışır. Güvenlil görevlisinin başına her türlü bela gelir tabii. Polis dayağı, aşağılanma, işten atılma… Adamın intikam çabası da başarısızlığa mahkumdur. Volubilis iyi niyetli bir film olsa da fazlasıyla basite indirgemeci bir filmdi. Fakat Nadia Kounda ödülünü hak ediyordu.

En iyi Arap filmi ödülü yine fazla sıradan ve nostaljik Fotokopi’nin oldu. En iyi belgesel ödülü ise geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz “Ben Senin Zencin Değilim”e gitti. BSZD doğrusu beni hayal kırıklığına uğratan bir film olmuştu. Hakkında duyduğum o kadar övgüden sonra, James Baldwin hakkındaki bu belgesel bana sürekli aynı şeyi söyleyerek kabak tadı vermişti.

Ödüllü filmler dışında iki filmden daha söz etmek isterim. Birincisi Jean Michel Cousteau’yu yönetmen koltuğunda gördüğümüz “Denizin Harikaları” adlı 3d (üç boyutlu) belgeseldi. Üç boyuttan genelde nefret ederim ama teknik, bu filmde muhteşem bir etki yaratıyor. Deniz canlılarına merak duyanlar kaçırmamalı.

Diğer film ise konulu bir uzun metraj film: Kantemir Balagov’un “Yakınlık” adlı film, Kabardey bölgesindeki Yahudi azınlık bir ailenin maruz kaldığı olayları anlatıyor. Irkçılık, etnik şiddet, aile içi gerilimler… Balagov’un filmi çok sert ve etkileyici.. Umarım görme şansı buluruz.

Bir Nefes: Bebekler ve kadınlara dair

TARİH:  10 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Yunanlı, bir Alman kadın ile biri henüz doğmamış iki bebeğin hikâyesini anlatıyor Bir Nefes. Yunanlı Elena yoksul, hamile ve işsiz, Alman Tessa ise varlıklı, çocuklu ve mutsuz. Elena, Tessa’nın bebeğinin bakıcılığını üstlenir. Bir an için bebeği yalnız bıraktığında bebek kaçırılır. Filmin, Elena’nın bakış açısından izlediğimiz bu ilk bölümü burada sona erer. İkinci bölüm, bebeğini, Yunanistan’a kaçan Elena’nın izini sürerek bulmaya çalışan Tessa’yı anlatır. Sonunda iki kadının kaderi kesişir ama aynı zamanda, kimin kaybetmeye mahkûm kişi olduğu da ortaya çıkar.

Bir Nefes özellikle Alman oyuncu Jördis Triebel’in olağanüstü performansıyla kendini izlettiren bir film. İki ülke insanları, Almanlarla Yunanlılar arasındaki eşitsizliğe dair bir şeyler söylemeye çalışsa da bu konuda aslında ne söyleyeceğini pek de bilmiyor. Sonuçta, irrasyonal davranan ama böyle davranmak için geçerli nedenleri olan iki bebekli ya da daha doğrusu, bebeğini kaybetme tehdidi altındaki kadının hikâyesini anlatıyor. Oyunculuklar ve kurgu iyi, hikâye o kadar değil.

Fakat burada başka bir başlık açmak isterim: Bebeklerin Filmlerde Kullanımı!

Bebekler oyunculuk yapamaz. Filmlerde kullanılırlar. Bebeklere ağla deyince, rol yapmaya başlayıp ağlamazlar. Işık, kamera vesaire hazırlandıktan sonra o sahnede bebeğin ağlaması gerekiyorsa, bebeği üzmek gerekir. Şu ya da bu şekilde bebeğin canı acıtılmalıdır ki bebek ağlasın. Hiç kimsenin bir bebeğin canını acıtmaya hakkı olmamalı. Çok tuhaftır ki bebek hakları, hayvan haklarının çok gerisinde. Geçenlerde köpekli bir film bir köpeğe acı çektirildiği gerekçesiyle büyük protestolara maruz kaldı. Peki, hiç bir filmin, bir bebeği ağlattığı için protesto edildiğini duydunuz mu? Ben duymadım. Hiçbir filmin final jeneriğinde, “Bu filmde hiçbir bebeğe zarar verilmemiştir” yazdığını gördünüz mü? Ben görmedim.

Bebekler özgür iradeleriyle filmlerde rol almazlar. Bebeklerin özgür iradesi yoktur, dili yoktur. Rol yapma yeteneği yoktur. Onları filmlerde kullanabilirsiniz, oynatamazsınız. Eğer bebekleri üzecekseniz, başka film çekin, o film o bebeği üzmeye değmez. Hiçbir film, hiçbir bebeği üzmeye değmez. Ayrıca kimsenin buna hakkı yoktur. Bir gün umarım çok genç insanların yani bebeklerin de hayvanlar kadar hakları olur. Ya da daha da iyisi bebeklerin de hayvanların da hakları bundan çok daha ileri gider.

Bir Nefes’te, filmin çoğunda ağlayan bir bebek var. Ben acı çektim onu izlerken, çünkü karşımda rol icabı değil, gerçekten acı çeken bir insan vardı.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  2018

GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?


Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

El Gouna Film Festivali’nden: Hakaret

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ilk kez düzenlendi. 22 Eylül’de başlayan festival 29 Eylül’deki ödül töreniyle sona erecek. El Gouna, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısında bir sahil kenti. Turist destinasyonlarından Hurgada’ya çok yakın. Ama El Gouna, başka türlü bir yer. Burası bir tür ada gibi. Mısır’ın en zenginlerinden Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir yer. Burada festivalin düzenlendiği sinemaların ve projeksiyonlarının kalitesi bizim Beyoğlu’ndan üstün. El Gouna’da gece bir kadın tek başına hiç çekinmeden dolaşabilir, bikinisiyle denize girebilir, mini şortuyla dolaşabilir.

Festival son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Bu ekip daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmıştı. Program aksamadan işliyor.

Festivalin üç yarışması var. Uzun metrajlı, dokümanter ve kısa film yarışmalarının seçkileri çok güçlü. Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün.

Filmekimi’nde gösterilecekler için özellikle bir filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki Ziad Doueiri’nin çok tartışma yaratan filmi “Hakaret”. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilkendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.

Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikayesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikayesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlıkdışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Kingsman: Altın Çember

TARİH:  23 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk Kingsman’i izlemediyseniz, filme adını veren bu oluşumun Büyük Britanya kralının hizmetinde çalışan bir tür ajan servisi olduğunu belirtelim. Ben de daha fazlasını hatırlamıyorum zaten. Bu ajanların temel özellikleri kılık kıyafete çok önem vermeleri. Takım elbise olmazsa olmazları. Görünüşlerine bakılırsa, kavga dövüşten anlamayan salon adamları intibaı verseler de, kralları için birer Bruce Lee+James Bond karışımına dönüşmeleri an meselesi.

Filmin mesajı gayet muhafazakâr: Vatan, kral (aristokrasi), kilise üçgeninin kutsiyeti katiyen sorgulanmaz. Hatta, sıradan bir kenar mahalle çocuğu da, örgüte katılarak bir tür aristokrata yani kralın adamına dönüşebilir. Ayrıca evlilik denen kurum da aristokrasiye katılımın bir aracı olarak kullanılabilir ki Kingsman’in kahramanı Eggsy (Taron Egerton) bunu da yapıyor.

Ya büyük sermaye nerede bu denklemde? O da Büyük Britanya’nın büyük abisi Amerika Birleşik Devletlerinin burjuvazisinden gelir. Öte yandan babaya isyan eden çünkü hakkını alamadığını düşünen asi ve kötü oğul/kardeş teması da var filmde. İyi ve uslu oğul Eggsy’yle bu kötü kardeş çatışacaktır tabii ki.

Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir.

Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor.

Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. “Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya” mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.

The Post: Devlet ve Gazetecilik

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

1970’lerin kapitalist devletleri bugüne kıyasla ne kadar acemi, ne kadar beceriksizmiş. Kapitalist devlet, 80’lerden başlayarak yönetme becerisini olağanüstü geliştirdi. Amerika Birleşik Devletleri bu yeni devlet modelinin ağababası elbette.

Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) sırasında, gazeteciler Vietnam’a gidebiliyor, oradan görece bağımsız haber sağlayabiliyorlardı. Vietnam Savaşı sırasında sıradan Amerikan vatandaşları, savaşa gönderiliyordu. Savaş her aile için bir falaketin kapısını aralıyordu. Bugün öyle mi? Bir defa ordu profesyonel. Vatandaşlık almak ya da üniversite eğitimi için para biriktirmek isteyen yoksul gençler “gönüllü” olarak orduya başvuruyorlar ve profesyonel asker oluyorlar. Bunun da ötesinde sonradan adını değiştiren Blackwater benzeri özel paralı asker şirketleri türedi. Askerlik zorunlu olmaktan çıkınca, savaşa kendi gidene kimse ağlamamaya başladı. Gidenlerin başka mecburiyetlerden orada olması o kadar üzücü bulunmadı.

Gazeteciler de öyle kendi istedikleri gibi dolaşamaz oldular. “Embedded” denilen gazetecilik çıktı. Amerikan birliklerinden birine iliştiriliyor ve o sınırlar içinde hareket edebiliyordu gazeteciler. Hepsi değil tabii, sadece izin alanlar. Böylece Irak’ta milyonların yaşadığı sefalet, trajedi kimsenin umurunda olmadı.

Aslında Vietnam’da da o kadar umurlarında değildi. Asıl önemli olan “bizim çocukların” başlarına ne geldiğiydi. Vietnam Savaşı uzadıkça uzadı, ölen, yaralanan, savaş travmasının ardından ruhsal sağlığını yitiren onbinlerce Amerikan genci elbette ilgilendiriyordu herkesi, başta da ailelerini. Spielberg’in “The Post” filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan’ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını “agent orange” gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki “kahramanları” ve “kötüleri” ayırmak olunca ortaya, “The Post” çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil “The Post”. Kazanan yine Amerika oluyor.

Filmin adı Washington Post gazetesinden geliyor. 1970’lerde gazete henüz yerel nitelikte, New York Times’la kıyaslanabilecek güçte değil. Üstüne üstlük sahibi de bir kadın! Bir kadının o yıllarda gazete yönetmesi düşünülecek şey değil ama önce babası sonra da kocası ölünce, Meryl Streep’in canlandırdığı Kay Graham’a düşüyor yöneticilik. Erkek egemen sistemi haklı olarak sorgulayan film, bir gazetenin çalışanlarınca değil de açıkça bu işe hazır olmayan babasının kızınca yönetilmesini sorgulamıyor. Özel mülkiyetin kutsallığına halel getirmiyor.

New York Times, savunma bakanı McNamara’nın geleceğe kalsın diye hazırlattığı Vietnam Savaşı raporlarını, ele geçirip yayımlamaya başlıyor ama gazeteye mahkeme kararıyla yayın yasağı getiriliyor. Aynı raporlar The Washington Post’un da eline geçiyor. Yasağa rağmen raporları yayımlayıp, hapse girmeyi göze almalı mı almamalı mı? Mesele bu.

İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange’lar, Snowden’ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı.

Yine de dönemin “cesur” gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. “The Post” kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post’a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com