Dunkirk: Klişelerle dolu, boş bir film

TARİH:  5 Ağustos  2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Christopher Nolan’ın iki filmini çok beğenirim. Memento (Akıl Defteri) ve Inception (Başlangıç). Bu filmler bir yandan macera filmleri olmakla birlikte travma ile kimlik yıkımı ve inşası üzerine çok ilginç şeyler söylerler. Interstellar’ı (Yıldızlararası) da beğenmiştim ama bugün filmden pek bir şey hatırlamıyorum.

Nolan’ın Batman serisinin üçüncü filmi ‘The Dark Night Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) ise nefret ettiğim bir filmdi. Faşizandı çünkü.

‘Dunkirk’ ise beni çok şaşırttı. Nolan’dan bu kadar kötü ve klişelerle dolu bir film beklemiyordum. “Ne klişesi?” denilebilir. Ne karakter ne de olay örgüsü içeren, 3 farklı zamanda geçen ve 3 öyküyü içiçe geçirerek anlatan bir film nasıl klişelerle dolu olabilir ki? Açıklamaya çalışacağım.

Dunkirk’ün ne anlattığını şu ana kadar herkes öğrenmiştir: Film, 1940’ta Fransa’nın kuzeyinde toplanan Britanya ve bir kısım Fransa askerlerinin ülkelerine geri götürülüşlerini anlatıyor. Filmin bir bölümü karada, bir bölümü havada, bir bölümü de denizde geçiyor. Havadaki bölüm 1 saat içinde, denizdeki bölüm 1 günde, karadaki bölüm ise 1 haftada yaşanıyor. Bu öyküler içiçe geçince, farklı sürelerde geçtikleri için paralel bir kurgu oluşamıyor tabii ki. ‘Aynı anda başka yerde ne oluyor’u görmüyoruz. Asimetrik paralel kurgu, bir ahenksizlik yaratıyor.

Tabii bu 3 bölümün de birbirleriyle kesiştikleri anlar oluyor. Denizdekiler sonunda kıyıya yanaşıyor, havadaki yere iniyor vs… Ama genelde öyküler birbirlerinden ayrı zamanlarda işliyorlar.

Havadaki öykü 3 İngiliz pilotuyla başlıyor. Kısa zamanda uçaklardan biri düşüyor. Ardından ikincisi suya iniş yapmak zoruunda kalıyor. Suya yumuşak iniş yapan uçağın bu tip durumlarda klişe gereği pilot kabini son ana kadar açılmaz. Pilot kabinden çıkmak için debelenir, son anda mucizevi bir şekilde kurtulur. Dunkirk’te aynen böyle oluyor.

Son kalan pilot, yakıtı bitmek üzere olduğu için emirlere uyup üsse geri dönmek ile Alman uçağını vurmak arasında kalınca, tabii ki kahramanca savaşa devam etmeyi seçer (ve ülkesini bir uçaktan yoksun bırakır). Ama neden uçağını deniz üzerinde terk edip, paraşütle İngilizlerin yakınına bir yere atlamayıp, karaya Almanların arasına indiğini açıklayan bir şey yok filmde. Ya da ben anlamadım. Önce paraşütle atlamamasını, uçağını kurtarmak istemesine bağladıysam da durumun öyle olmadığı anlaşıldı. O zaman niye?

Küçük bir teknenin sahibi oğluyla birlikte İngiltere’den Dunkirk’e doğru yola çıkar. Tekneye son anda bir başka yolcu daha atlar. Annesinden ve babasından habersiz tekneye binen bu ergen yolcuyu, tekneden indirmek ya da “git babandan, annenden izin al önce” demek yerine, teknesine almakta sakınca görmez geminin kaptanı. Oysa kendisi son derece sağduyulu ve düşünceli bir adam olarak çizilmektedir. Elalemin çocuğunu böyle bir tehlikeye atmak, karaktere aykırı gözükür ama film nasıl olursa yine de paçasını kurtarır eleştiriden. Ve bu kaçak yolcu dramatik bir şekilde ölmeden önce ‘kör olur’, sonra da nasıl bir ezik olduğunu ve savaşta bir rol oynayarak kendisini kanıtlamak istediğini anlatma fırsatı bulur. Yeşilçam kıskançlıktan çatlardı bu sahneyi görse…

Karada ise geri çekilme sürecini yöneten komutan son ana kadar önceliği Britanyalılara verir, Fransızlar ise gemilere alınmaz. Tam geri çekilme başarıyla tamamlanmış gibi gözüktüğünde, komutanımız Dunkirk’te kalıp Fransızların tahliyesine refakat edeceğini açıklar. Bu plan onu aşağıda dinleyen diğer bir subayın gözünden verilir. Yani, bir kişiyi yüceltmek için yapılan klasik aşağıdan yukarıya çekme açısı kullanılır. Neden böyle bir bilgi, yani komutanın geride kalacağı bilgisi son anda, son saniyede ifşa edilir? Neden komutanı yücelten bir kamera açısı seçilir? Klişe bir anlatım biçimidir bu.

Bunca klişe içinde, insanı derinden etkileyen hiçbir şey yok filmde. Müziği de çıkarsak, ne ciddi bir gerilim ne büyük bir dehşet duygusu veremiyor film. Alman uçaklarının saldırısından sonra bile, karadakiler yeniden bekleme sırası kurmaya çalışıyor. Ne kan var, ne çığlıklar, ne de paniğe kapılmış askerler. Filmde Britanya ordusunda savaşan ve tahliye sırasında en sona bırakılan Hintli askerler de yoktur. Fransız ordusundaki Arap askerler de yoktur. Son ana kadar Dunkirk’te kalan haberleşme uzmanı kadın memurlar yoktur. Tarihsel ve politik bir arka plan yoktur. Beyaz, Avrupalı ve erkek bir öykü anlatılır, gerçek öyle olmadığı halde.

Bilemiyorum, belki de bir şeyler kaçırdım, belki de ikinci bir izleme filmi sevmemi sağlayacak. Ama bu ilk izleme sonunda, Dunkirk’ün neden yere göğe konulamadığı benim için bir muamma olarak duruyor. Nolan’ın en kötü filmi bu, hatta düpedüz kötü bir film bu. Ki Nolan’ı önemserim, Kara Şövalye’ye rağmen.

Sarı Sıcak: Mühim bir film

TARİH:  2 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarı Sıcak”’ı iki kez izledim. İlk izlemem İstanbul Film Festivali sırasındaydı. Üstüste izlenen filmlerden yorgundum sanırım, filmin ruhuna giremedim. Doğrusu “Sarı Sıcak”ın minimal (ama bir yavaş sinema örneği de olmayan) dili, seyircinin bütün dikkatini filme vermesini talep ediyor. Çünkü filmde hiçbir şey seyircinin gözüne sokulmuyor, her şey son derece sade ve ekonomik bir dille anlatılıyor. Mesela, filmin kahramanı İbrahim’in (Aytaç Uşun) annesi Meryem’in (Seher Çuhadar) ev hiyerarşisindeki konumunu (ezikliğini) yemekteki birkaç bakışıyla anlatıveriyor film. Ya da Necip Ağa’nın (Mehmet Özgür) oğlu İbrahim’e elini kaldırdığında annenin sessizce odaya süzülüvermesi annenin baba oğul ilişkisine nasıl müdahil olabildiğini gösteriyor. Ama bazen bu ekonomizmin eli sıkılığa gittiği de oluyor. Komisyonculuk sisteminde yaşanan değişimin niteliği, eski komisyoncuyla yenisi arasındaki fark, eskisini yeterince tanımadığımız için anlaşılamayabiliyor. Filmin bu ekonomik dili muhakkak ki ticari şansını azaltacaktır. Ama ikinci seyredişimden sonra filmin benim için önemi çok büyüdü. Hatta diyebilirim ki, sinemamızın en iyi filmlerinden biri Sarı Sıcak.

Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak’ta.

Bir güney ilinde küçük (belki de orta boy) bir çiftçi ailesi, özelde de bu ailenin küçük oğlu İbrahim filmin merkezinde yer alıyor. Sanayi tesislerinin arasındaki bu işletme, tarımdaki değişimin tehditi altında. Seracılık küçük çiftçileri maaşlı memurlara çevirirken ve küçük çiftçiler topraklarını büyüklere kaptırırken, ailenin reisi Necip Ağa’nın ayakta kalması kolay değil. Komisyoncudan aldığı borcunu ödeyebilmek için, ürününü yine o komisyoncuya satıp ödeyecek ki ırgatların parasını verebilsin, ailenin geçimini sağlayabilsin, kısacası yaşam tarzını sürdürebilsin.

İbrahim ise babasının izinden gitmeyi düşünmeyen, yaşı kemale çoktan ermiş öfkeli bir genç adam. Fakat İbrahim, birçok açıdan yetişkin olamamış. Çevresiyle kurduğu ilişkiler çocukça. Abilerinin İbrahim’in cebine bir paket sigara sokuşturduğu, İbrahim’in de bundan gocunmadığı bir ilişki biçimi bu. İbrahim’in en değerli hazinesi Tommiks kitapları ve bir de odasına astığı tır/kamyon posterleri. İbrahim’in kadınlarla ilişkisi röntgencilik seviyesinde. İbrahim’in cinsel yaşamı, babasının hizmetinde çalışan ırgat kadınları röntgenleyip mastürbasyon yapmaktan ibaret. Filmde mastürbasyon sahnesi yok bu arada, ama yönetmen çok az şeyle bize bunu anlatıyor. İbrahim, henüz sigarayı babasının yanında içebilecek cesarete sahip değil ama onu mahvedecek dolaplar çevirmekten geri durmuyor. İbrahim böyle biri kısacası, babasının yüzüne karşı başkaldıracak gücü olmayan ama sinsi sinsi onu yerinden etmeye uğraşan bir delikanlı. Klasik bir Ödipal karmaşa vakası denebilir İbrahim için sanırım. Ama filmi bir baba oğul çatışmasından çok öteye taşıyan bir çerçevesi var. İbrahim’in isyanının ardında, babasının iktidarının, dünyasının çökmekte olduğunu görmesi var. Necip Ağa, oğlu tarafından dolandırılmasa da ekonomiinin çarkları arasında ezilecek, büyük sermayeye yem olacak. Kapitalist değişim hızla tekelleşmeye doğru gidiyor, küçük burjuvazi de diyebileceğimiz küçük çiftçiler işçileşiyor, memurlaşıyor. İbrahim bu ortamda, kamyon şoförü olup “özgürce” dolaşmayı, devasa bir motor gücüne hükmetmeyi hayal ediyor. Ama kendi dünyasını kurmaktan çok babasının dünyasını yıkmayı beceriyor. İbrahim daha eşitlikçi, daha adil bir dünyada yaşasa başka biri olabilir miydi?

Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.

Antalya Film Festivali: Gelenek bitti gelecek zor

TARİH:  29 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şu anda görünen o ki Türkiye’nin bir zamanlar bir numaralı yerli film yarışması olan Altın Portakal bitmiş durumda. Antalya’da artık sadece bir uluslararası yarışma olacak ve eskiden olduğu gibi bu yarışmada bir-iki de Türk filmi yer alacak. Bu noktaya neden gelindiği konusunda hemen hemen bir fikir birliği var. Festival yönetiminin ödül törenlerinde yaşanabilecek protestoları engellemek için böyle bir karar aldığı düşünülüyor. Çünkü 2015’te böyle bir şey yaşanmıştı. Belgeselcilerin başkaldırısında nasıl belgesel yarışması iptal edildiyse, şimdi de ulusal yarışma iptal ediliyordu. Bu, kısmen ya da tamamen doğru olabilir. Ama başka nedenler de söz konusu olabilir.

Hiç şüphesiz ki, bir dönemin kapanmış olması üzücü. Antalya Altın Portakal Festivali bir tarihti. Birçok film için kendini gösterme olanağıydı. Ve de sinemaya ciddi bir kaynak aktarıyordu. Ama festival sürmeliydi demekle de iş bitmiyor. Şu bir gerçek ki, Antalya Ulusal Film Festivali çoktandır sönmüştü. Bir ‘ilk filmler festivali’ne dönüşmüştü. Festivalin iddialı filmlerinin çoğunu da daha önceki festivallerde görmüş oluyorduk.

Her şeyden önce bir ay arayla iki büyük ulusal film yarışmasının yapılmasında bir tuhaflık var. Hiçbir ülke, belki birkaç istisna dışında, bir ay arayla iki ‘yüksek nitelikli’ ulusal film festivali düzenleyemez. Türkiye bu istisnalardan biri değil. Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali, CHP belediyesi döneminde kaynakları son derece kısıtlanan Antalya’ya karşı üstünlük sağlamıştı. Sadece kaynak meselesi de değildi, CHP belediyesinin vizyonu fazlasıyla popülist ve fazlasıyla taşralıydı. Ölmüş Yeşilçam geleneğini yaşatmaya çabalarken Hülya Avşar gibi isimlere festival jürisi başkanlığı verilmişti. O dönemde Hülya Avşar fikri bana çok aykırı değil gibi gelmişti ama festivalde yaşananlar yanıldığımı göstermişti. Kısacası ileriye değil geriye bakan bir festival olmaya çalışmıştı Antalya, hem de ‘ilerici’ olması beklenen CHP döneminde.

Adana sonuç olarak, tarih olarak da festivali erkene çekmesiyle de Antalya’ya karşı bir adım öne geçmişti. Antalya’nın bir hamle yapması gerekiyordu, ama nasıl? Bulunan çare, festivali uluslararası hale getirmek yönünde daha fazla çaba harcamak oldu. Kadrolar değişti, festival başkanı yenilendi.

Büyük bir Avrupa film festivali olma arzusu Antalya için yeni değil. Türsak’ın festivali yönettiği dönemde de böyle bir amaç vardı. Çok önemli film insanları festivale konuk olmuştu. Birkaçını anmak gerekirse Nicholas Roeg, Francis Ford Coppola, Kevin Spacey, Kim Ki Duk, Helen Mirren, Woody Harrelson, Marisa Tomei… Bu davetlilerin varlığı ve üstelik dokunma mesafesinde oluşları bizim gibi film eleştirmenleri için rüya gibi bir şeydi ama festivale ya da sinemamıza ne kattıkları tartışılır tabii. Yine de, sonradan çokça yazılıp çizildiği üzre, kesinlikle Hollywood’un süprüntüleri değildi davetliler. Bu gibi girişimler festivalin parası, belediye AKP’den CHP’ye geçip de kısıtlanınca, söndü. Bir de yeni yönetimin uluslararası olmak gibi bir vizyonu yok oldu.
Peki bu dönemde, festivalin uluslararası önemli bir festivale evrilme şansı var mı? Bence yok denecek kadar az var bu şans. Bir defa Türkiye müthiş bir yalnızlık ve dışlanma içinde. Turist gelmiyor, kültür insanları gelmiyor, kimse gelmiyor kısacası. Festivalin, gerek basın gerekse sinemacı açısından yalnız bırakılma ihtimali yüksek. Ayrıca, bir festivalin adını duyurması çok uzun vadeli bir iştir. Bakalım, belediye daha ne kadar AKP’de kalacak? Değişince festival yönetimi ve dolayısıyla vizyonu büyük ihtimalle değişecek. Böyle bir değişikliğin ardından ulusal yarışma yeniden ön plana çıkarılmaya çalışılacak vs. Kısaca sil baştan aynı döngüye gireceğiz.

Bütün bunların dışında bir festival bünyesinde hem uluslararası, hem de ulusal iki yarışmanın olmasında ve uluslarası yarışmada birkaç da Türk filminin yarışmasında hep bir tuhaflık da görmüşümdür. Sanki uluslararası olan birinci lig, ulusal olan ise ikinci lig, ya da annesinin ligi bir durum oluşuyordu.

Bir argümana göre de, yabancı filmlerin bütçesi çok yüksek, Türk filmleri onlarla nasıl yarışsın? Bu çok saçma bir argüman. Film para işi değil, kafa ve gönül işi. Öyle olmasaydı, mesela nasıl şahane bir İran sineması söz konusu olabilirdi? Elbette ki, Türk sineması daha zengin ülkelerin sinemasıyla yarışabilir. Başarılı da olabilir. Ama sinema para işi değil derken sıfır bütçeyle de film çekemezsiniz. Asıl sansür işte bu noktada başlıyor. Kültür Bakanlığı Emin Alper, Tolga Karaçelik ve Erol Mintaş gibi uluslararası başarılar elde etmiş yönetmenleri artık desteklemiyor. İyi Türk filmi sayısı elbette azalacak bu durumda.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı, mesela asıl ödülünü Altın Lale olarak uluslararası yarışmada veren İstanbul Film Festivali için söz konusu olabilirdi. Ama orada da asıl ödül, uluslararası yarışmada veriliyor olsa da kamuoyunun ilgisi hep ulusal yarışmanın birincisi üzerinde olmuştur. Bu da şu demek: Antalya’da birinciliği bir yabancı film kazanırsa, büyük ihtimalle kamuoyu konuyla zerre kadar ilgilenmeyecek. Altın Lale’yi bu sene kim kazandı diye sorsanız, film eleştirmenlerinin bile, ben dahil çoğu cevaplayamaz. Ama ulusal yarışmanın birincisi bilinir.

Antalya’da ulusal yarışmanın kaldırılmasının, ödül törenlerinde muhalif seslerin çıkmasını engellemek olduğu düşüncesi bana çok sağlam gelmiyor. Sonuç olarak yarışmada Türk filmleri de yarışacak ve umuyoruz ki ödüller de alacaklar. O zaman sahneye çıkacak olanların ne söyleyeceğini kim bilebilir? Ama sahneye çıkacak olan Türkiyeli sanatçıların sayısında bir azalma olacaktır, tabiatıyla.

Bu protesto biçimi bu şekilde engellenmez. Ancak ön elemede muhalif yönetmenlerin elenmesiyle mümkün olur. Ama o da mümkün değil. Kimi yarıştıracaklar? Semih Kaplanoğlu her sene yeni bir film yapmaz.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı bir geleneği öldürmesi açısından yanlış ama onun dışında dediğim nedenlerden dolayı anlaşılabilir. Bu değişikliklerin Antalya için bir çıkış olacağını sanmıyorum. Umarım olur.


Sicario: Day of the Soldado

TARİH:  30 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin adını anlayan beri gelsin. ‘Sicario’, Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da ‘tetikçi’ anlamında kullanılır olmuş. Soldado ise asker demek. Yani ‘Tetikçi: Askerin Günü’ne dair bu yazı.

İlk Sicario filminin hayranları çoktur; ben o filmi de beğenmemiştim ama buna göre daha sağlam bir yapısı vardı. Bu film ise çok dağınık ve neredeyse bir baş karakterden yoksun. İlk filmde CIA, uyuşturucu işini tek bir tekelin kontrolüne vermek istiyordu. Böylece düzen sağlanacaktı. Bu sefer tam tersi bir mantık işliyor. Uyuşturucu kartelleri arasındaki rekabet artırılarak onların zayıflaması hedefleniyor. Çünkü insan kaçakçılığı da yapan bu kartellerin ‘Müslüman teröristleri’ de ABD’ye soktukları anlaşılıyor. Zurna burada zırt diyor yani.

Bilmem takip ediyor musunuz, Amerika’da gündemin önemli maddeleri arasında, sınırda yakalanan mülteci ailelerin parçalanması konusu vardı son haftalarda. Çocuklar ailelerin elinden alınıyor ve anne-babaların çocuklarıyla bağları koparılıyordu. Bu acımasızlığa first lady bile dayanamayınca Trump geri adım attı. ‘Sicario: Day of the Soldado’ mülteciler gibi son derece trajik bir konuya el atıyor ama mültecilerin yaşadıkları acılar filmin umurunda değil. Hatta daha korkunç bir şey yapıyor: Mültecilerin arasına intihar bombacılarını yerleştirerek, sorunu karmaşıklaştırıyor ve çarpıtıyor. İçlerinde kitle katilleri olan insanlara empati duymak mümkün değil haliyle.

Fakat Sicario filmlerinin güya sofistike olmak, iyiyle kötüyü net çizgilerle ayırmamak gibi pseudo-entelektüel (pseudo = sahte) bir iddiası da var. Dolayısıyla intihar bombacısı Müslüman terörist imgesi bir yemden, film jargonuyla bir McGuffin’den ibaret ve filmden kaybolup gidiyor giriş sekanslarından sonra. Her neyse, bu duruma el koymaya karar veren CIA, FBI vs amaca giden her yol mübahtır şiarıyla ahlaksız operasyonlarına başlıyor. Amaç kartelleri birbirine düşürmek ve insan ticaretine engel olmak. Bu amaç doğrultusunda bir Mafia liderinin ergen kızı kaçırılıyor. Suç başka bir kartele atılacak, karteller arası savaş çıkacak falan filan. Ama ergen bir kıza yürek mi dayanır? Bu ‘Lolita’ karşısında en acımasız tetikçinin de, en sert CIA ajanının da yüreklerinin yağı eriyor. Filmin gizli iyi kahramanlarının da ABD için çalışan katiller çıkması sürpriz mi?

Kısacası, bin bir işkenceye maruz kalan yoksul Meksikalılara üzülmeyen katil ajanlarımız mafya babasının şımarık kızı karşısında insanlıklarını hatırlıyorlar. Ya, işte böyle… Filmimiz son derece karanlık bir tablo çizerken insani mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Ne mutlu bize!

Renksiz Rüya: Bir zamanlar Diyarbakır’da

TARİH:   23 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Renksiz Rüya, bir çocuğun kâbusuyla başlıyor: Kar maskeli figürler ve yerde yatan vurulmuş bir adam, arkada yakınma benzeri bir vokal de içeren müzik… Mirza, annesinin ölümünden ve muhtemelen sokakta gördüğü dehşet manzaralarından dolayı içine kapanmış, ilkokul çağında olmasına rağmen geceleri altına kaçıran bir garip çocukcağız. Diyarbakır’dayız. Film tarih belirtmiyor (ya da ben gözden kaçırdım), filmin görsel ve işitsel malzemesinde de döneme dair bir işaret yok. Ama Türkiye’nin tarihini bilenler için bu dönemin faili meçhullerin zirve yaptığı 90’lar olduğu açık.

Başka bir şehirde Mir Ahmed, kardeşini PKK’ye katılmaktan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Ama kardeş kararlıdır, “ben senin gibi değilim, tereddüt etmiyorum” der ve dağa çıkar. Sonradan kardeşinin PKK’ye katılmasından dolayı tehditler aldığını öğrendiğimiz Ahmed, çareyi bir süreliğine Mirza’nın abisinin evine taşınmakta bulur. Ahmed, Mirza’nın kabuğunu kırmak için çok uğraşır ama başarılı olamaz. Ta ki ona bir bağlama hediye edene kadar. Mirza’nın yüzü artık gülmektedir. Ama Mirza’nın rüyasında gördüğü kar maskeli karanlık figürler Mir Ahmed’in peşindedir.

Filmin konusu kısaca böyle ama uzunca anlat deseniz de daha fazla söyleyecek pek bir şey yok aklımda. Okul sahnesinde okumakta güçlük çeken bir çocuğun öğretmeninden tokat yemesi sahnesi var. Heceleyerek okuyan çocuk, okuma konusunda diğer arkadaşlarının gerisinde olduğu için, bu sahnenin, genelde Kürt çocukların Türkçe eğitim almada yaşadıkları zorlukları anlattığını söyleyemeyeceğim. Amaç belki anadilinde eğitim konusunda bir şey söylemekti ama sonuçta film her yerde olabilecek kötü bir eğitmen örneği sunmakla kalıyor. Filmin kötü adamları olan karanlık siluetlerin, PKK’lilerle ve onların akrabalarıyla bir dertleri olduğu açık. Ama bunun ötesinde film Kürtlerin yaşadıkları herhangi bir başka sıkıntıdan, sorundan söz etmiyor. Dolayısıyla kötü karanlık figürler düşsel yaratıklar gibi kalıyorlar. PKK ne yapıyor, bu filmde hiç yok. Kötü karanlık figürlerle savaşıyor diye düşünüyoruz. O dönemi bilenler, PKK’lilerin diğer başka şeylerin yanında bolca öğretmen öldürdüklerini de hatırlıyordur. Filmde öğretmenin şiddetine dair sahneyi düşünürken ister istemez insanın aklına bunlar da geliyor.


Film bunlara dair değil, bir çocuğun psikolojisine dair denebilir elbette. O açıdan da film çok zayıf. Bir saz almakla bütün psikolojisi değişen çocuk figürü beni ikna etmedi. Ya da çocuğun kuşlarla ilişkisi geliştirilmemişti. Mirza’nın sürekli bir şeylerini kaybediyor oluşu ve arkadaşından kalem ödünç alması ilginç bir gözlemdi fakat.

Filmin nereye doğru gittiği ve nasıl sonlanacağını tahmin etmek çok kolaydı. Keşke filmde dönem net bir biçimde ifade edilseydi çünkü bilmeyen birisinde filmin, bugünün Diyarbakır’nda geçtiği izlenimi oluşabilir. Karanlık ve karamsar bir anda sona eren film, iyiye doğru bir değişimin mümkün olabileceği izlenimi vermiyor. Oysa Kürtçenin yasak olduğu ve yoğun bir baskının yaşandığı, faili meçhullerin sıradanlaştığı o günlerden çok daha ileri bir noktadayız. Filmin sona erdiği noktada, kardeşine dağa çıkmamayı önermiş olan Mir Ahmed’e “haklıymış”, demek mümkün değil. Bunun iyi bir mesaj olduğunu düşünmüyorum. Filmin yönetmeni Mehmet Ali Konar “artı gerçek” sitesine verdiği demeçte “İnsanların sevmiş olmasından da çok memnunum. İnsanlar bana bakınca ağlıyorlar, bu beni de çok duygulandırıyor. Bu işi yapanlar, Türkler filmi çok beğendiler. Filmin ana karakteri Kürt çocuğu çok beğendiler, hikâyeyi çok sevdiler”, demiş. “Bu iş”le kastedilen “faili meçhul cinayetler” değildir diye umuyorum. “Türkler” diye bir kavramlaştırma bana çok sakat, hatta ırkçı geliyor. Neyse yanılıyorumdur herhalde. “Renksiz Rüya” İstanbul Film Festivali’nde mansiyon almıştı. Ankara Film Festivali’nde ise hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin en iyi film ödülleriyle birlikte toplam 6 ödül aldı.

Ocean’s 8: Zenginin malı, züğürdün becerisi

TARİH:  16 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yıllarda Hollywood gişe filmlerinde en çok merak ettiğim tek şey, Ruslara ve komünizme nasıl hakaret edildiği oluyor. Bazen ayaklarım sinemaya doğru geri geri giderken kendimi bakalım bu sefer nasıl bir saldırı tasarlamışlar sorusuyla gaza getiriyorum. Jennifer Lawrence, Jeremy Irons ve Charlotte Rampling’li Kızıl Serçe (Red Sparrow) dudak uçurtan ırkçılığı ve anti-komünizmiyle aşılamayan bir ilkellikle dipte durmayı sürdürüyor. Geçen haftanın Jurassic Park filmi ise Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası karşısındaki zaferini bakteri yüklü sıçanların Almanların üzerine salınmasına bağlayarak, anti-komünistlikte yeni bir kapı açmıştı. Filmdeki aygır suratlı Rus işadamı ise pek klişeydi.

Bu haftanın Ocean’s 8’i ise şu ırkçı savda bulunuyor: Rusların hepsi hacker’dır! Ruslar sizin mahremiyetinize özelinize saygı göstermez diyerek, herhalde komünizmde her şeyin ve herkesin izlendiği fikrine de gönderme yapılıyor; son seçimlerde Rus müdahalesi iddiası vs de akla geliyor tabii. Rusya artık kapitalist olsa da ABD’nin hâlâ düşmanı olduğu için, komünizmle Rusluğu harmanlamakta bir sorun görülmüyor.

Zorunlu Rus/komünizm düşmanlığı faslını geçersek, Ocean’s 8’in erkek rollerini kadınlara vermek dışında bir orijinalliği olmadığını, Ocean’s 11 ile Steven Soderbergh’in yeniden piyasaya sürdüğü diziye taze bir nefes getirmediğini söyleyebilirim. İnsanların hırsızlara, soyulan kendileri olmadıkça sempati duydukları söylenebilir. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın eski bir videosuna rastladım. “Fakir, çalmasını iyi beceremeği için fakirdir!” diyen bir tanıdığına “El hak doğrudur” diyordu Erdoğan ve devam ediyordu “bordro mahkûmu nasıl çalsın?”

Erdoğan’ın öncülü Turgut Özal “benim memurum işini bilir” demişti demesine ama birçok bordro mahkûmu fantezilerini hayata geçiremiyordu anlaşılan. Eşitsiz ve adaletsiz sistemlerde Robin Hood’dan Bonnie & Clyde’a hırsızlar kahramanlaşabiliyordu bile. Daha da fazla didaktikleşmek en son istediğim şey, bu diskuru da burada noktalayayım.

Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean’s 8’te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock’ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.

Ayin: Miras alınan delilik

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie’nin Bebeği’ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. “Ayin”, David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki.

Bir yakının ölümü insanın hayatla verdiği en büyük sınavlardan birine dönüşebilir. Ölümle birlikte gelen suçluluk duygusu, ölümün kavranamaması, “ölenle ölmek”, yastan çıkamamak ya da yasa hiç girememek insanın ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Bir de üstüne üstlük, bir yakının ölümünü başka bir yakının ölümünün izlemesi yani kişinin bir travmanın etkisinden çıkmadan yeni bir travmanın etkisine girmesi gibi durumlar deliliğe giden kapıları açabilir. Delilik de bir anlamda gerçekle bağı iyice yitirmek, bir anlamda doğaüstü bir hayal dünyasında yaşamak gibi bir şey değil mi?

Ayin’in kahramanı Annie (Toni Collette) iki çocuklu bir ailenin annesi. Annie, kendi annesini kaybedeli daha birkaç gün olmuş. Annie’nin annesi çoklu kişilik bozukluğuna sahipmiş, intihar eden erkek kardeşi ise şizofrenmiş. Annie’nin kendi ruh sağlığına dair kuşkuları olması beklenir doğal olarak. Anne kaybı ise, ruh sağlığını en sarsan şeylerden biri. Annie’nin kocası Steve (Gabriel Byrne) sakin ve pasif biri. Büyük kardeş olan oğul Peter ise tabiri caizse kafa bir dünya gezmekten hoşlanıyor. Ölen anneannenin en sevdiği torunu olan henüz ergenliğe girmiş olan Charlie ise asosyal bir kız.

Annie’nin çocuklarıyla, özellikle oğlu Peter’la arası iyi değil. Peter bir gece uyandığında annesinin üzerlerine tiner dökmüş ve kibriti çakmak üzere olduğunu görmüş. Annesi, suçu uyurgezerliğine yüklemek istede de, bir oğlun kolay kolay böyle bir travmanın altından kalkması beklenemez. Peter, boşuna ot içmiyor.

Ve sonra Peter bir partiye gider. Annesi Charlie’yi de yanında götürmesini ister. Charlie’nin partide alerjik şoka girmesi, bütün herşeyi değiştirecek bir süreci başlatacaktır. Korku filmlerinde bir yerde durmak lazım, çünkü filmi seyretmeden okuyanlar için filmin tadını kaçırmamalı.

Toni Collette’in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette’in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen.

Ayin, yönetmen Ari Aster’in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni “Ayin” oldu. Buna meşhur “Get Out” da dahil.

Ahlat Ağacı: Baba, oğul ve kutsal isyan

TARİH:  2 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan hiçbir zaman açıkça politik bir yönetmen olmadı ama her zaman asi biri oldu. Hatta sinemaya başlamasında Londra’da yaşanan isyanların yarattığı ortamdan yararlanıp, yağmaladığı filmlerin de rolü olmuştu. Camı, çerçevesi indirilen bir kamera dükkanından nasıl film çaldığını anlattığını okumuştum (Sight&Sound, Guardian vs.). Ama 1981’de Brixton’daki isyanın politik yanıyla ilgili değildi, sadece isyanla uyumluydu genç Ceylan. Sonradan bu filmlerle çektiği fotoğraflar, Kasaba’nın yapımına giden yolu döşeyecekti. Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan (Aydın Doğu Demirkol) kasabası hakkındaki ilk romanını, babasının köpeğini gizlice satarak finanse edecekti. Çalıntı parayla yani. Tıpkı, ilk filminde kasabasını anlatan Nuri Bilge Ceylan’ın çalıntı filmlerden yararlandığı gibi gibi.

Nuri Bilge, sinemaya da dışardan girdi. Daha önce hiçbir film setinde çalışmamış, hiçbir yönetmenin yardımcılığını yapmamıştı. Mümkün olsa Kasaba’yı de tek başına çekecekti, ama birilerinin netlik ayarını filan yapması gerekiyordu. Ahlat ağaçları gibi yalnız, şekilsizdi belki ama lezzetli meyveleri vardı.

Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan, her şeyle uyumsuzluk içinde biri. İnsanları sevmediğini açıkça ilan ediyor, hele o “cıvık cıvık duygusallık” yayan kadınları. Babasını sevmiyor, baba figürlerinin alayına isyan ediyor, başta kendisi gibi edebiyatçı olanlara. Sinan, üniversiteyi yeni bitirmiş bir öğretmen adayı. Ama iş bulması hiç kolay değil. Binlerce öğretmen açıkta bekliyor, çoğu polis olup, asileri dövüyor, Gezi ayaklanmasındaki polisler gibi. Sinan için ha öğretmenlik ha polislik çok da fark etmiyor, sonuçta hepsi hayatını harcamanın bir yolu. Hepsi karanlık, hepsi anlamsız. Kendisi asi ama politik asilere de yakınlık duymuyor. Gezi isyancılarının dövülmesine duyarsız kalıyor. Sevilecek biri değil Sinan.

Sinan’ın hiç sevmediği babası İdris (Murat Cemcir) için her şey denilebilir ama duyarsız denilemez. Evet, kumarda bir sürü borç yapıp ailesini rezil etmiş ama bunları umursamadığını söyleyemeyiz. Hatta İdris, bir kurbağayı kurtarmak için işini gücünü bırkabilen ve bu nedenle babasıyla ters düşebilen biri. O da bir asi. Sinan’ın tabiriyle hayatı boyunca “hayatın saçmalıklarına baş kaldırmış” biri. Sinan’ın annesi Asuman (Bennu Yıldırımlar)da kendince bir asi. Kendisini vermek istedikleri adama varmamış, yakışıklı, idealist ve romantik İdris’e kaçmış 16 yaşında. Çünkü İdris gibi doğadan söz eden yokmuş! Ve hiç de pişman olmamış. İsyan, Sinan’ın aile geleneği.

Sinan bir atom bombasıyla yok edilmesini dilediği kasabası Çan’daki hayata ve muktedirlere isyan ederken, Nuri Bilge Ceylan da artık sinemanın muktedirleri arasına giren kendisine ve NBC sinemasına ve onu NBC yapan Cannes geleneklerine isyan etmeyi sürdürüyor. (Ama isyan her zaman sürekliliği de içinde taşır. En azından isyan sürekliliğini.) Pek az diyalog içeren NBC sinemasından, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı’nın geveze kahramanlarına giden yolda çok şey değişti. Cannes’nın yöneticilerini çıldırtan uzunluktaki bu filmler, festivalde en kötü gösterim saatlerine ve en kötü günlere konmuş duyduğumuza göre. Zaten daha baştan Ceylan’a filmlerini kısaltması yönünde baskı yapmaya çalışmış Cannes yöneticileri. Yanlış adama çatmışlar.

Ahlat Ağacı bir sürü süreklilik içermesine karşın ciddi kopuşlar da içeriyor Ceylan sinemasında. Her şeyden önce sanırım ilk defa bu filmde değişen, ekşi tutumunu yitiren, başkaları için fedakarca bir iş yapmaya koyulan, kısacası duygularını bastırmayan, cıvık cıvık duygusal olmaktan kaçmayıp ağlayan, başkalarını sevme iznini kendisine bağışlayan bir kahraman var: Sinan. Sinan bütün sevimsizliğine rağmen, diğer Ceylan filmlerindeki kahramanlar gibi ekşiliğini sürdürmüyor filmin sonunda. Artık illallah dediğimiz, insanın kötülüğü (haseti, kıskançlığı, bencilliği vs.) temasının sona yaklaştığını müjdeliyor Ahlat Ağacı. Sinan, filmde bir sahnede kendisine soruyor zaten “insan sevmeyen biri nasıl edebiyatçı olur?” diye. Onu bilmeyiz ama Cannes’da baştacı edilen bir sinemacı olur insansevmezler, daha doğrusu insanın kötülüğünü anlatan filmler ödüllere boğulur(yönetmenler belki seviyorlardır). Bir bakın Haneke’nin, Zvyagintsev’in, Lanthimos’un, Ceylan’ın filmlerine… Ama Ceylan bunu da reddetmeye başlamış gibi görünüyor.

Ceylan ilk defa Ahlat Ağacı’nda, sadece arzu nesnesi olmayan, arzulayan özne de olan; sadece dolap çevirmeyen, çevrilen dolapların içinde ezilen bir kadın karakterine yer veriyor. Hatice (Hazar Ergüçlü) sadece bir sahnede var ama o sahne filmin en etkileyici ve tek erotik sahnesi. Biçimle özün mükemmel bir uyuma eriştiği an! Ne yazık ki Sinan bu anı arkadaşıyla yaptığı sidik yarışına malzeme edecek cinsten bir dangalak. Oysa Hatice’nin arzusuna karşılık verebilse, belki çok daha önce duygusal anlamda özgürleşme yolunda adım atmaya başlayacak. Ama yapamıyor ve Hatice’nin şiddetli tepkisiyle karşı karşıya kalıyor. Hatice kim? Sinan’ın lise arkadaşı, arkadaşı Rıza’nın eski sevgilisi, zengin biriyle evlenmek üzere olan, bunu kendi istiyormuş gibi yapan ama açıkça mutsuz, şehvetli, şalvarlı ve başörtülü bir genç kadın. Ve lisedeki bütün erkeklerin fantezi nesnesi. Ceylan’lardan (Ebru ve Nuri Bilge) Allah’ın izniyle Hatice’yi istiyorum, bir sonraki filmin kahramanı olarak. Lütfen! Ceylan sinemasının kadın açılımını yapmasının zamanı gelmiş.

Eski Ceylan’dan bu kopuşlar, devamlılığı gizlemiyor fakat. Hatta o kadar ki Uzak’taki bir cümlenin neredeyse aynısını duyuyoruz. Uzak’ta Yusuf’un söylediği “hep siz mi gezeceksiniz, biraz da biz gezelim!” lafını bu kez Hatice söylüyor. Filmin kahramanının köstekli saatini çalmakla suçladığı Yusuf’un yerini bu kez baba İdris alıyor. Sinan babasının kendi parasını çaldığını ima ediyor.

Ahlat Ağacı, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ını da hatırlatıyor. Bu romanda usta ile çırağı bir kuyu kazıyorlardı (ayrıntısı aklımda değil) ve kitap Ödipal karmaşayı, baba ve oğul katli temalarını tartışıyordu. Nobel ödülünün de anıldığı (Zeki Demirkubuz’a selam) Ahlat Ağacı’nda da baba-oğul bir kuyu kazıyorlar. Sinan’ın babasını kendini asmış bir şekilde hayal etmesi onun Ödipal karmaşasına da işaret ediyor gibi. Babanın ölümünü arzulaması, fantazisinde bu eşkilde ortaya çıkıyor gibi… Annesine “neden bu adamla evlendin?” diye hesap soran Sinan, belli ki asıl koca adayı olarak kendisini annesine layık görüyor.
Ahlat Ağacı’nın politik olduğu söyleniyor. Her film politiktir, o başka ama Ahlat Ağacı doğrudan politik bir şey söylemiyor bence. Daha önce insan doğasını suçlayan isyanın, ilk kez açıkça insana empati duymaya başlamasını ve karanlık kahramanındaki kapalı damarları açmasıyla film bir eşikte duruyor. Buradan politikliğe de gidebilir Ceylan sineması, gitmeyebilir de.

Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de… Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol’un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.

Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com