Buğday: Ekmek mi, inanç mı?

TARİH:  9 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Buğday filmini çok sıkıcı buldum. Oyunculukları beğenmedim. Bazı planlar güzeldi ama bunun ötesinde dindışı hayata dair anlamlı hiçbir şey söylemeyen, insani ve insancıl olmayan bir filmdi. Ayrıca filmin doğada, evrende her şeyde bulunan hayali M parçacığına dair iddiası da mantıksızdı. Bilimi karşısına alan ve onun yerine inancı koyan yönetmenin hayata, insana dair bir şey söylemek ya da seyircisini sıkmamak gibi bir derdi var mıydı?

Müslümanlığın hayatın her anında yaşanması gerektiğine inanan Kaplanoğlu çeşitli söyleşilerde (başta Yeni Şafak olmak üzere) şunları söylemiş:

“ Sinema, Dreyer, Bresson, Bergman ve Tarkovski sayesinde seküler dışı bir sanat olma özelliği de kazanmıştır ve bu yol ustalarımın izinde benim de yolumdur. Tarkovski, Dostoyevski, Bergman, Bunuel, Bresson, Ozu, Dreyer, Kiarostami gibi majör ustaların ortak noktaları inanç/hakikat/yerlilik merkezlidir.”

“Ben sinemanın tamamen manevi bir yönü olduğunu ve maneviyatın olmadığı bir sinemanın da faydasız ilim gibi bir şey olduğunu düşünüyorum.”

“Manevi gerçekçilik diye bir kavram oluştu benim kafamda. Ama sadece rüyalara ve maneviyata dönük bir alan gerçeklik duygusunu barındırmaktan kopabilir. Bir fantazya hâline gelip insana değmeyebilir. Bunun için onu gerçeğe dokundurmamız gerekiyor.”

“Bir Müslüman, sinemanın imkânlarını nasıl kullanmalıdır?”

“Dini camiye kapatmadığımız gibi sanatı da seküler bir hayata kodlayamayız. Bunların hepsi bir. Müslüman, bu birliği hayatın her alanında ispata mecburdur. Bunlar filmde olur, bu olmaz diyemeyiz. Sanat da sonuçta ilahi bir şeydir. Sanat, Allah’ın kelimesini sezdirmekle mükelleftir.”

Mükellef sözcüğünün anlamını belki bilmeyen genç okurlar vardır. Mükellef yükümlü demek. Yani sanat Allah’ın kelimesini sezdirmek zorundadır diyor Kaplanoğlu. İnsana dair bir sanatla, insana dair bir zamanla/tarihle filan ilgilenmiyor. Sanat, bunları değil, İslam’ı anlatmakla yükümlü Kaplanoğlu’na göre. İnsana dair olmayan bir sinema da beni ilgilendirmiyor açıkçası. Gerçekle ilgisi onu bir kamuflaj olarak kullanmaktan ibaret bir sinema bana itici geliyor. Gerçeğe dokunmanın nedeni rüyalara ve maneviyata dair bir söylemin fantazya haline gelme tehlikesi. Yoksa başka bir nedeni yok. Bu arada rüyaların da yaşadığımız korkularla, sevinçlerle, bilinçdışıyla değil gaiple, bilinmezle ilişkisi olduğunu savlıyor olsa gerek. Bu görüş de bilimdışı.

Sibel Danende (bildiğim kadarıyla) henüz yayımlanmamış ve benim bu yazıdaki alıntıları alıntıladığım incelemesinde, Kaplanoğlu sinemasındaki “İslamı öykü olmaktan çıkarıp forma yediren; öykünün değil formun İslamlaştırılması için devreye alınan ve doğrudan bilinçaltını hedefleyen(…) 8 temel alet”i saptıyor: “Yersizlik, Zamansızlık, Kesintisiz Plan, Kadrajın Dışı, Hipnotik Doğa, Fülu Dünya, Yavaşlık, Sıkıcılık.”

Kaplanoğlu’nun bildiğimiz anlamıyla tarihle ilgilenmediği ya da tarihseli değil zamansızlığı anlatmayı hedeflediği şu sözlerde görülebilir:

“Ben işte sinemada bu zaman duygusu üzerine düşünüyorum. Süleymaniye Camii’nde süregelen bir zaman algısı vardır mesela. Durmadan tekrarlanan, kült bir şekilde duran ve içinde de oylumları olan bir zaman duygusudur o. Bence Süleymaniye’deki zaman algısı, içine girdiğimizde zamanın içinden çalmayan; aksine bizi zamanın içine sokan o algı, sinemada da oluşması gereken bir duygu.”

“Tarihsellik bizi ‘insan icadı’ bir çerçeveye yerleştiriyor; bu belâlı bir şey. Sonuçta bir insan hep şimdiki zamanda değil midir zaten? Çocukluğumuz da gençliğimiz de yazılmış kaderimize, geleceğimiz, rüyalar, hatıralar da bizim içimizde..”

“…Bu evrende her şey, mekânlar, nesneler, kıyafetler veya renkler bir zamansızlık hissi yaratmak üzere biçimlendirilmiştir.”

“Özellikle sıkıyorum. Zamanın ve en önemlisi ölümün hissedilmesini önemsiyorum. Bu da sıkıntıyla mümkün.”

Ben sinemada sıkılmayı sevmiyorum. O zaman Kaplanoğlu filmlerine niye gideyim? Tarihsel olanı insan icadı diye belâlı bulan, kaderci ve bilimdışı bu hayat anlayışını son derece belâlı buluyorum. Kaplanoğlu sinemasını nasıl seveyim?

“Suretle, yani şirkle ilgili meseleler önemli burada. Şirk yasağını düşünmeden kamerayı bir insanın yüzüne doğrultamazsın. Bizi dünyevi değil manevi olana yaklaştıracak bir sinema tekniği, bir kadraj nasıl kurabilirim diye düşünüyorum ben burada. Bunu hikâyeyle değil, kameranın yeriyle, planla kuruyorum tabii .”

Ben şirk yasağına uymaya özen gösterilmesini anlamıyorum. İnsan yüzü benim için yeterince kutsal, beni dünyevi olandan uzaklaştıran bir sinemayla ilgilenmiyorum.

“Filmin asal özelliği izleyicinin algı biçimlerini dönüştürmesine yönelik bilinçli bir tasarıma sahip olmasıdır.”

Algı biçimlerini değiştirmeye çalışmaya hakkı var elbette Kaplanoğlu’nun. Ama ben Kaplanoğlu’nun algı biçimini değiştirmeyi tercih ederim. Çünkü kendi dünya görüşümden memnunum ve onun dünya görüşüne karşıyım.

“Buğday’da dendiği gibi ölümden sonra göreceğimiz dünyanın asıl olduğuna, bir rüyada yaşadığımıza inanmıyorum. Bu ölüm seviciliğine anlam veremiyorum. Ölünce uyanacağına inananlar neden intihar etmiyorlar? Uyku hali, rüya hali asıl hayattan daha mı tatlı? Öyle olmaması gerekmez mi?

Filmde evrendeki her şeyde bulunduğu varsayılan M maddesinin, genetiği değiştirilmiş ürünlerde bulunmamasını son derece saçma buluyorum. Eğer tanrı maddeciği olan M her şeyde varsa, bu şeylerin birbirleriyle karıştırılmasıyla, birinden alınan bir genin bir başkasına konulmasıyla yok olamaz. Her şey tanrının nefesini içeriyorsa ancak tanrının nefesini içermeyen şeylerde M maddeciği olmaz. Öyle bir şey de filmin ya da dinin mantığı içinde olamaz. İçinde tanrı maddeciği olan insanın, içinde tanrı maddeciği olan tohumlarla yaptığı deneylerden ancak içinde tanrı maddeciği olan başka tohumlar türetilir. Bu tohumların kısır olması ise zaten üreticinin hedeflediği bir şey. Kötü bir yan etki değil. Bu politik ve ekonomik suçu, kapitalistlerin değil de onun hizmetindeki bilimin suçu gibi göstermek, gerçeği bulandırmaktan başka bir şey değil.

Ama en çok filmde bilge bir kişi olarak gösterilen, Cemil’in bir çocuğu boğmakla suçlanması karşısında omuz silkmesine isyan ediyorum. Film bu cinayetin rüya olabileceğine kapıyı aralık bırakıyor ama cinayeti gerçekmiş gibi de gösteriyor. Bu çocuk katli gerçekse bu gerçekle nasıl yaşanır? Filmin bir çocuğun katlini nihayetinde önemsemeyen kahramanlarına saygı duymuyorum, saygı duymamı isteyen yönetmene kızıyorum. Bana İslam adına cinayet işleyen köktendinci katilleri hatırlatıyor o sözde bilge kişiler. Sonuçta ne kadar öbür dünyadan söz etseniz de bu dünyadan ve politik olmaktan kaçılmıyor. Kaplanoğlu’nun sineması da politik bir sinema, AKP ve Erdoğan ile çelişkisi olmayan bir sinema. Bu sadece filmin galasının Saray’da yapılmasıyla alakalı değil. Seyircinin algısını gerçek sorunlardan uzaklaştırıp dine yönlendirmekle alakalı. Erdoğan da Kaplanoğlu da bunu yapıyor. Size ekmek değil, inanç lazım diyor ikisi de. Ekmeği kimlerin yediği ise her geçen gün daha da açığa çıkıyor.

Not: Sibel Danende’ye yol gösteren yazısı için çok teşekkürler.

Dunkirk: Klişelerle dolu, boş bir film

TARİH:  5 Ağustos  2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Christopher Nolan’ın iki filmini çok beğenirim. Memento (Akıl Defteri) ve Inception (Başlangıç). Bu filmler bir yandan macera filmleri olmakla birlikte travma ile kimlik yıkımı ve inşası üzerine çok ilginç şeyler söylerler. Interstellar’ı (Yıldızlararası) da beğenmiştim ama bugün filmden pek bir şey hatırlamıyorum.

Nolan’ın Batman serisinin üçüncü filmi ‘The Dark Night Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) ise nefret ettiğim bir filmdi. Faşizandı çünkü.

‘Dunkirk’ ise beni çok şaşırttı. Nolan’dan bu kadar kötü ve klişelerle dolu bir film beklemiyordum. “Ne klişesi?” denilebilir. Ne karakter ne de olay örgüsü içeren, 3 farklı zamanda geçen ve 3 öyküyü içiçe geçirerek anlatan bir film nasıl klişelerle dolu olabilir ki? Açıklamaya çalışacağım.

Dunkirk’ün ne anlattığını şu ana kadar herkes öğrenmiştir: Film, 1940’ta Fransa’nın kuzeyinde toplanan Britanya ve bir kısım Fransa askerlerinin ülkelerine geri götürülüşlerini anlatıyor. Filmin bir bölümü karada, bir bölümü havada, bir bölümü de denizde geçiyor. Havadaki bölüm 1 saat içinde, denizdeki bölüm 1 günde, karadaki bölüm ise 1 haftada yaşanıyor. Bu öyküler içiçe geçince, farklı sürelerde geçtikleri için paralel bir kurgu oluşamıyor tabii ki. ‘Aynı anda başka yerde ne oluyor’u görmüyoruz. Asimetrik paralel kurgu, bir ahenksizlik yaratıyor.

Tabii bu 3 bölümün de birbirleriyle kesiştikleri anlar oluyor. Denizdekiler sonunda kıyıya yanaşıyor, havadaki yere iniyor vs… Ama genelde öyküler birbirlerinden ayrı zamanlarda işliyorlar.

Havadaki öykü 3 İngiliz pilotuyla başlıyor. Kısa zamanda uçaklardan biri düşüyor. Ardından ikincisi suya iniş yapmak zoruunda kalıyor. Suya yumuşak iniş yapan uçağın bu tip durumlarda klişe gereği pilot kabini son ana kadar açılmaz. Pilot kabinden çıkmak için debelenir, son anda mucizevi bir şekilde kurtulur. Dunkirk’te aynen böyle oluyor.

Son kalan pilot, yakıtı bitmek üzere olduğu için emirlere uyup üsse geri dönmek ile Alman uçağını vurmak arasında kalınca, tabii ki kahramanca savaşa devam etmeyi seçer (ve ülkesini bir uçaktan yoksun bırakır). Ama neden uçağını deniz üzerinde terk edip, paraşütle İngilizlerin yakınına bir yere atlamayıp, karaya Almanların arasına indiğini açıklayan bir şey yok filmde. Ya da ben anlamadım. Önce paraşütle atlamamasını, uçağını kurtarmak istemesine bağladıysam da durumun öyle olmadığı anlaşıldı. O zaman niye?

Küçük bir teknenin sahibi oğluyla birlikte İngiltere’den Dunkirk’e doğru yola çıkar. Tekneye son anda bir başka yolcu daha atlar. Annesinden ve babasından habersiz tekneye binen bu ergen yolcuyu, tekneden indirmek ya da “git babandan, annenden izin al önce” demek yerine, teknesine almakta sakınca görmez geminin kaptanı. Oysa kendisi son derece sağduyulu ve düşünceli bir adam olarak çizilmektedir. Elalemin çocuğunu böyle bir tehlikeye atmak, karaktere aykırı gözükür ama film nasıl olursa yine de paçasını kurtarır eleştiriden. Ve bu kaçak yolcu dramatik bir şekilde ölmeden önce ‘kör olur’, sonra da nasıl bir ezik olduğunu ve savaşta bir rol oynayarak kendisini kanıtlamak istediğini anlatma fırsatı bulur. Yeşilçam kıskançlıktan çatlardı bu sahneyi görse…

Karada ise geri çekilme sürecini yöneten komutan son ana kadar önceliği Britanyalılara verir, Fransızlar ise gemilere alınmaz. Tam geri çekilme başarıyla tamamlanmış gibi gözüktüğünde, komutanımız Dunkirk’te kalıp Fransızların tahliyesine refakat edeceğini açıklar. Bu plan onu aşağıda dinleyen diğer bir subayın gözünden verilir. Yani, bir kişiyi yüceltmek için yapılan klasik aşağıdan yukarıya çekme açısı kullanılır. Neden böyle bir bilgi, yani komutanın geride kalacağı bilgisi son anda, son saniyede ifşa edilir? Neden komutanı yücelten bir kamera açısı seçilir? Klişe bir anlatım biçimidir bu.

Bunca klişe içinde, insanı derinden etkileyen hiçbir şey yok filmde. Müziği de çıkarsak, ne ciddi bir gerilim ne büyük bir dehşet duygusu veremiyor film. Alman uçaklarının saldırısından sonra bile, karadakiler yeniden bekleme sırası kurmaya çalışıyor. Ne kan var, ne çığlıklar, ne de paniğe kapılmış askerler. Filmde Britanya ordusunda savaşan ve tahliye sırasında en sona bırakılan Hintli askerler de yoktur. Fransız ordusundaki Arap askerler de yoktur. Son ana kadar Dunkirk’te kalan haberleşme uzmanı kadın memurlar yoktur. Tarihsel ve politik bir arka plan yoktur. Beyaz, Avrupalı ve erkek bir öykü anlatılır, gerçek öyle olmadığı halde.

Bilemiyorum, belki de bir şeyler kaçırdım, belki de ikinci bir izleme filmi sevmemi sağlayacak. Ama bu ilk izleme sonunda, Dunkirk’ün neden yere göğe konulamadığı benim için bir muamma olarak duruyor. Nolan’ın en kötü filmi bu, hatta düpedüz kötü bir film bu. Ki Nolan’ı önemserim, Kara Şövalye’ye rağmen.

Sarı Sıcak: Mühim bir film

TARİH:  2 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarı Sıcak”’ı iki kez izledim. İlk izlemem İstanbul Film Festivali sırasındaydı. Üstüste izlenen filmlerden yorgundum sanırım, filmin ruhuna giremedim. Doğrusu “Sarı Sıcak”ın minimal (ama bir yavaş sinema örneği de olmayan) dili, seyircinin bütün dikkatini filme vermesini talep ediyor. Çünkü filmde hiçbir şey seyircinin gözüne sokulmuyor, her şey son derece sade ve ekonomik bir dille anlatılıyor. Mesela, filmin kahramanı İbrahim’in (Aytaç Uşun) annesi Meryem’in (Seher Çuhadar) ev hiyerarşisindeki konumunu (ezikliğini) yemekteki birkaç bakışıyla anlatıveriyor film. Ya da Necip Ağa’nın (Mehmet Özgür) oğlu İbrahim’e elini kaldırdığında annenin sessizce odaya süzülüvermesi annenin baba oğul ilişkisine nasıl müdahil olabildiğini gösteriyor. Ama bazen bu ekonomizmin eli sıkılığa gittiği de oluyor. Komisyonculuk sisteminde yaşanan değişimin niteliği, eski komisyoncuyla yenisi arasındaki fark, eskisini yeterince tanımadığımız için anlaşılamayabiliyor. Filmin bu ekonomik dili muhakkak ki ticari şansını azaltacaktır. Ama ikinci seyredişimden sonra filmin benim için önemi çok büyüdü. Hatta diyebilirim ki, sinemamızın en iyi filmlerinden biri Sarı Sıcak.

Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak’ta.

Bir güney ilinde küçük (belki de orta boy) bir çiftçi ailesi, özelde de bu ailenin küçük oğlu İbrahim filmin merkezinde yer alıyor. Sanayi tesislerinin arasındaki bu işletme, tarımdaki değişimin tehditi altında. Seracılık küçük çiftçileri maaşlı memurlara çevirirken ve küçük çiftçiler topraklarını büyüklere kaptırırken, ailenin reisi Necip Ağa’nın ayakta kalması kolay değil. Komisyoncudan aldığı borcunu ödeyebilmek için, ürününü yine o komisyoncuya satıp ödeyecek ki ırgatların parasını verebilsin, ailenin geçimini sağlayabilsin, kısacası yaşam tarzını sürdürebilsin.

İbrahim ise babasının izinden gitmeyi düşünmeyen, yaşı kemale çoktan ermiş öfkeli bir genç adam. Fakat İbrahim, birçok açıdan yetişkin olamamış. Çevresiyle kurduğu ilişkiler çocukça. Abilerinin İbrahim’in cebine bir paket sigara sokuşturduğu, İbrahim’in de bundan gocunmadığı bir ilişki biçimi bu. İbrahim’in en değerli hazinesi Tommiks kitapları ve bir de odasına astığı tır/kamyon posterleri. İbrahim’in kadınlarla ilişkisi röntgencilik seviyesinde. İbrahim’in cinsel yaşamı, babasının hizmetinde çalışan ırgat kadınları röntgenleyip mastürbasyon yapmaktan ibaret. Filmde mastürbasyon sahnesi yok bu arada, ama yönetmen çok az şeyle bize bunu anlatıyor. İbrahim, henüz sigarayı babasının yanında içebilecek cesarete sahip değil ama onu mahvedecek dolaplar çevirmekten geri durmuyor. İbrahim böyle biri kısacası, babasının yüzüne karşı başkaldıracak gücü olmayan ama sinsi sinsi onu yerinden etmeye uğraşan bir delikanlı. Klasik bir Ödipal karmaşa vakası denebilir İbrahim için sanırım. Ama filmi bir baba oğul çatışmasından çok öteye taşıyan bir çerçevesi var. İbrahim’in isyanının ardında, babasının iktidarının, dünyasının çökmekte olduğunu görmesi var. Necip Ağa, oğlu tarafından dolandırılmasa da ekonomiinin çarkları arasında ezilecek, büyük sermayeye yem olacak. Kapitalist değişim hızla tekelleşmeye doğru gidiyor, küçük burjuvazi de diyebileceğimiz küçük çiftçiler işçileşiyor, memurlaşıyor. İbrahim bu ortamda, kamyon şoförü olup “özgürce” dolaşmayı, devasa bir motor gücüne hükmetmeyi hayal ediyor. Ama kendi dünyasını kurmaktan çok babasının dünyasını yıkmayı beceriyor. İbrahim daha eşitlikçi, daha adil bir dünyada yaşasa başka biri olabilir miydi?

Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.

Antalya Film Festivali: Gelenek bitti gelecek zor

TARİH:  29 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şu anda görünen o ki Türkiye’nin bir zamanlar bir numaralı yerli film yarışması olan Altın Portakal bitmiş durumda. Antalya’da artık sadece bir uluslararası yarışma olacak ve eskiden olduğu gibi bu yarışmada bir-iki de Türk filmi yer alacak. Bu noktaya neden gelindiği konusunda hemen hemen bir fikir birliği var. Festival yönetiminin ödül törenlerinde yaşanabilecek protestoları engellemek için böyle bir karar aldığı düşünülüyor. Çünkü 2015’te böyle bir şey yaşanmıştı. Belgeselcilerin başkaldırısında nasıl belgesel yarışması iptal edildiyse, şimdi de ulusal yarışma iptal ediliyordu. Bu, kısmen ya da tamamen doğru olabilir. Ama başka nedenler de söz konusu olabilir.

Hiç şüphesiz ki, bir dönemin kapanmış olması üzücü. Antalya Altın Portakal Festivali bir tarihti. Birçok film için kendini gösterme olanağıydı. Ve de sinemaya ciddi bir kaynak aktarıyordu. Ama festival sürmeliydi demekle de iş bitmiyor. Şu bir gerçek ki, Antalya Ulusal Film Festivali çoktandır sönmüştü. Bir ‘ilk filmler festivali’ne dönüşmüştü. Festivalin iddialı filmlerinin çoğunu da daha önceki festivallerde görmüş oluyorduk.

Her şeyden önce bir ay arayla iki büyük ulusal film yarışmasının yapılmasında bir tuhaflık var. Hiçbir ülke, belki birkaç istisna dışında, bir ay arayla iki ‘yüksek nitelikli’ ulusal film festivali düzenleyemez. Türkiye bu istisnalardan biri değil. Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali, CHP belediyesi döneminde kaynakları son derece kısıtlanan Antalya’ya karşı üstünlük sağlamıştı. Sadece kaynak meselesi de değildi, CHP belediyesinin vizyonu fazlasıyla popülist ve fazlasıyla taşralıydı. Ölmüş Yeşilçam geleneğini yaşatmaya çabalarken Hülya Avşar gibi isimlere festival jürisi başkanlığı verilmişti. O dönemde Hülya Avşar fikri bana çok aykırı değil gibi gelmişti ama festivalde yaşananlar yanıldığımı göstermişti. Kısacası ileriye değil geriye bakan bir festival olmaya çalışmıştı Antalya, hem de ‘ilerici’ olması beklenen CHP döneminde.

Adana sonuç olarak, tarih olarak da festivali erkene çekmesiyle de Antalya’ya karşı bir adım öne geçmişti. Antalya’nın bir hamle yapması gerekiyordu, ama nasıl? Bulunan çare, festivali uluslararası hale getirmek yönünde daha fazla çaba harcamak oldu. Kadrolar değişti, festival başkanı yenilendi.

Büyük bir Avrupa film festivali olma arzusu Antalya için yeni değil. Türsak’ın festivali yönettiği dönemde de böyle bir amaç vardı. Çok önemli film insanları festivale konuk olmuştu. Birkaçını anmak gerekirse Nicholas Roeg, Francis Ford Coppola, Kevin Spacey, Kim Ki Duk, Helen Mirren, Woody Harrelson, Marisa Tomei… Bu davetlilerin varlığı ve üstelik dokunma mesafesinde oluşları bizim gibi film eleştirmenleri için rüya gibi bir şeydi ama festivale ya da sinemamıza ne kattıkları tartışılır tabii. Yine de, sonradan çokça yazılıp çizildiği üzre, kesinlikle Hollywood’un süprüntüleri değildi davetliler. Bu gibi girişimler festivalin parası, belediye AKP’den CHP’ye geçip de kısıtlanınca, söndü. Bir de yeni yönetimin uluslararası olmak gibi bir vizyonu yok oldu.
Peki bu dönemde, festivalin uluslararası önemli bir festivale evrilme şansı var mı? Bence yok denecek kadar az var bu şans. Bir defa Türkiye müthiş bir yalnızlık ve dışlanma içinde. Turist gelmiyor, kültür insanları gelmiyor, kimse gelmiyor kısacası. Festivalin, gerek basın gerekse sinemacı açısından yalnız bırakılma ihtimali yüksek. Ayrıca, bir festivalin adını duyurması çok uzun vadeli bir iştir. Bakalım, belediye daha ne kadar AKP’de kalacak? Değişince festival yönetimi ve dolayısıyla vizyonu büyük ihtimalle değişecek. Böyle bir değişikliğin ardından ulusal yarışma yeniden ön plana çıkarılmaya çalışılacak vs. Kısaca sil baştan aynı döngüye gireceğiz.

Bütün bunların dışında bir festival bünyesinde hem uluslararası, hem de ulusal iki yarışmanın olmasında ve uluslarası yarışmada birkaç da Türk filminin yarışmasında hep bir tuhaflık da görmüşümdür. Sanki uluslararası olan birinci lig, ulusal olan ise ikinci lig, ya da annesinin ligi bir durum oluşuyordu.

Bir argümana göre de, yabancı filmlerin bütçesi çok yüksek, Türk filmleri onlarla nasıl yarışsın? Bu çok saçma bir argüman. Film para işi değil, kafa ve gönül işi. Öyle olmasaydı, mesela nasıl şahane bir İran sineması söz konusu olabilirdi? Elbette ki, Türk sineması daha zengin ülkelerin sinemasıyla yarışabilir. Başarılı da olabilir. Ama sinema para işi değil derken sıfır bütçeyle de film çekemezsiniz. Asıl sansür işte bu noktada başlıyor. Kültür Bakanlığı Emin Alper, Tolga Karaçelik ve Erol Mintaş gibi uluslararası başarılar elde etmiş yönetmenleri artık desteklemiyor. İyi Türk filmi sayısı elbette azalacak bu durumda.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı, mesela asıl ödülünü Altın Lale olarak uluslararası yarışmada veren İstanbul Film Festivali için söz konusu olabilirdi. Ama orada da asıl ödül, uluslararası yarışmada veriliyor olsa da kamuoyunun ilgisi hep ulusal yarışmanın birincisi üzerinde olmuştur. Bu da şu demek: Antalya’da birinciliği bir yabancı film kazanırsa, büyük ihtimalle kamuoyu konuyla zerre kadar ilgilenmeyecek. Altın Lale’yi bu sene kim kazandı diye sorsanız, film eleştirmenlerinin bile, ben dahil çoğu cevaplayamaz. Ama ulusal yarışmanın birincisi bilinir.

Antalya’da ulusal yarışmanın kaldırılmasının, ödül törenlerinde muhalif seslerin çıkmasını engellemek olduğu düşüncesi bana çok sağlam gelmiyor. Sonuç olarak yarışmada Türk filmleri de yarışacak ve umuyoruz ki ödüller de alacaklar. O zaman sahneye çıkacak olanların ne söyleyeceğini kim bilebilir? Ama sahneye çıkacak olan Türkiyeli sanatçıların sayısında bir azalma olacaktır, tabiatıyla.

Bu protesto biçimi bu şekilde engellenmez. Ancak ön elemede muhalif yönetmenlerin elenmesiyle mümkün olur. Ama o da mümkün değil. Kimi yarıştıracaklar? Semih Kaplanoğlu her sene yeni bir film yapmaz.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı bir geleneği öldürmesi açısından yanlış ama onun dışında dediğim nedenlerden dolayı anlaşılabilir. Bu değişikliklerin Antalya için bir çıkış olacağını sanmıyorum. Umarım olur.


Beni Adınla Çağır: Narsisist âşıklar

TARİH:  24 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Adınla Çağır” (BAÇ) bir aşk filmi ama adından başlayarak karakterlerin asıl aşklarının kendilerine yönelik olduğunu ilan eden bir film. Bilirsiniz, bizde anneler (daha az olmakla birlikte babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar da…) çocuklarını kendi adlarıyla çağırırlar. Yani çocuklarına “kızım” ya da “oğlum” diyeceklerine “anneciğim” derler. Benim bu tuhaf ama son derece yaygın olan duruma yorumum, annelerin “anneciğim” diyerek, çocuklarına olan sevgilerini ifade etmekten çok, kendilerinin ne kadar çok sevilesi varlıklar olduklarını ilan ettikleri şeklinde. “Ne sevilesi, cici bir anneyim ben!” ya da “kızım, oğlum beni ne kadar çok seviyor!” diyesiler. BAÇ’ın kahramanları da bu yolu seçiyorlar. Oliver, Elio’ya Oliver; Elio, Oliver’e Elio diyor. Filmin adı burdan geliyor. Kendilerine olan aşklarını, diğerinin ağzına yakıştırıyorlar.

Filmin geçtiği zaman ve mekan belli: 1983, İtalya, çoğunlukla Perlmanların yazlık, bahçeli evi. Fakat 6 haftalarına şahit olacağımız aile hem her yere ait hem de hiçbir yere ait değil. Aile içinde İtalyanca, Fransızca, İngilizce değişimli olarak kullanılıyor, bir ara anne Almanca’dan diğer aile üyelerine tercüme de yapıyor. Etnik olarak son derece karışık bir aile olan Perlmanların dini öyle karışık değil, aile Yahudi.

Perlmanların oturduğu taş ev sanki Romalılardan kalma (duvarda silik freskler gözüme çarptı bir sahnede). İçinde yüzdükleri küçük havuz kesinlikle tarihi bir yapı. Perlmanlar zenginler, daimi hizmetçileri ve bahçıvanları var. Bahçelerinde şeftali, kayısı gibi meyva ağaçları bulunuyor. Aile sanki belirli bir mekân ve zamanda yaşamıyor gibi ama… Onlar, sadece bilim, sanat ve hazdan oluşan bir dünyanın insanları. Resim, heykel, şiir, roman, mitoloji, felsefe, dilbilim, tarih ve müzik dışında bir şey ilgi alanlarında değil. Tabii bir de aşk, erotizm ve ağız tadı var. Politikayı, tipik bir şekilde geveze İtalyan bir çift olan misafirleri ve mutfakta çalışanlar konuşuyor. Perlmanlar için politika İtalyan folklorunun bir parçası sanki, yaşlı bir teyzenin evinin dış duvarında asılı duran Benito Mussolini resmi gibi. İtalyanın faşist geçmişiyle yüzleşmemesinin bir simgesi değil o resim. O yüzleşmemenin devamı, “İtalya işte” deyip geçilen, sorun edilmeyen bir şey. Perlmanlar zamanın dışında yaşıyorlar.

Baba Perlman bir profesör. Oğul Elio (Timothée Chalamet) henüz lise öğrencisi. Profesör her yaz bir araştırmacıyı yazlık evlerine davet ediyor. 83 yazının misafiri Oliver (Armie Hammer) adlı Amerikalı, yakışıklı biri oluyor. Oliver, hemen kasabanın genç kızlarının ilgi odağına yerleşiyor. Oliver genç kızlardan biriyle öpüşürken, bir yandan da Elio’ya sinyaller gönderiyor. Oliver ve Elio, o kadar narsisistler ki, başka genç kızları tamamen birbirlerini kıskandırma oyunlarında piyon olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Kullandıktan sonra da o kızları unutuveriyorlar. Ama, bu “cennetsi” dünyada çatışma diye bir şey neredeyse yok. Kızlar anlayışla karşılıyorlar her şeyi. Oliver’in öpüştüğü kız, sahneden çekiliveriyor zaten, finalde ortaya çıkmak üzere… Elio’nun sevgilisi, öpüşmenin çok ötesine geçen bir ilişki yaşamış olsalar da, Elio’nun bencilliğine sadece saygı duyacak. Oliver’in, Amerika’daki 3 yıllık uzatmalı sevgilisinin tabii ki evleneceği adamın özelliklerinden haberi olmayacak. Bir eşcinselle evlendiğini bilemeyecek ama Oliver yine de hep haklı olacak. Eşcinselliğinin kabulu için mücadele etmek yerine, ikiyüzlü bir yaşam sürmesi hoşgörülecek çünkü suçlu sadece “Oliver’in eşcinselliği aşağılayan anne ve babası (ve de toplum)”. Mücadeleden kaçan Oliver’in hiç sorumluluğu yok!

İki âşık arasındaki yaş farkı rahatsız edici olsa da yönetmen Luca Guadagnino bunu hissettirmemek, eşitler arasında geçen bir ilişki gibi algılatmak için elinden geleni yapıyor. Eşlerden ikisinin de canı yanmıyor sonuçta, bu durumda kimseye bir laf etmek düşmez belki de. Fakat 30’lu yaşlardaki, muhtemelen post-doc yani doktora sonrası kitabını yazan bir araştırma görevlisinin, 17 yaşındaki bir lise öğrencisiyle, kız ya da erkek fark etmez, aşk yaşaması durumunda, ben o adamda çok tuhaf ve güvenilmez bir şey olduğunu düşünürüm. Timothée Chalamet’nin çelimsiz vücuduyla, Armie Hammer’ın gelişmiş erkek vücudu arasında o kadar büyük fark var ki, biraz irkilmemek zor. Biri yetişkin bir erkek, diğeri yeni yetme, nihayetinde bir çocuk vücuduna sahip. Bir yandan 18 yaşından küçük kızların evlendirilmesine karşı çıkarken, bir yandan da bu aşkta yüce bir şeyler bulanlar kendilerini sorgulamalılar.

Bir de baş narsisist baba Perlman var tabii ki. Babanın filmdeki son konuşması da ilk konuşması kadar tuhaf. Baba, misafirlerine tuzaklı kültür soruları sorarak, onların saygınlığını değerlendiren sığ bir entelektüel. Heidegger üzerine anlaşılmaz zırvalar yazarak tatmin olan ve kendi sığ çevresinde saygınlığını sürdüren biri. Baba Perlman, oğlu Elio’nun Oliver’la ilişkisine büyük saygı duyuyor gibi ama daha çok kendi yaşayamadığı bir aşka yanıyor, konuyu derhal kendisine getiriyor. Ama baba Perlman’ın aslında ne kadar çevresindekilerin farkında olmadığını gösteren başka bir şey var: Karısının, Elio’nun Oliver’le ilişkisinden haberdar olmadığını düşünüyor ve bu da onun tam bir hödük olduğunu gösteriyor. Oysa oğlunun aşkını ilk anlayan anne ve ikiliyi bir araya getirmeye çalışan da o. İnsanın, bunlar nasıl bir çift diye sorası geliyor. Evlerinde olan biteni birbirleriyle hiç mi konuşmuyorlar?

Anna ya da babanın, tam hatırlamıyorum şimdi, bir ara Oliver’in “utangaç” olduğuna dair bir gözlemde bulunması da çok tuhaf. Oysa Oliver’in, köye geldiğinin ikinci gününde herkesle selamlaşmaya başladığını ve bara girip köylülerle kağıt oynadığını görüyoruz. Hoş, Oliver’in halkla bu ilişkilerinin devamı hiç gelmiyor. Çünkü sonra Oliver’in ilgisi sekse yöneliyor ve hayatında ihtiyarlara kalmıyor.

Kendilerinden başka her şeye duyarsızlar filmin kahramanları. Bilgiye tapan ama bilgiyi bir şeyin hizmetine sokmayan cinsten sığ entelektüeller.

Bu aileyle ilişkilenemedim hiç. Çok ayrıcalıklılar ve çok kopuklar hayattan. Bu aşkla da ilişkilenemedim. Bu filme tapan film eleştirmenleriyle de… Hayır, film ele aldığı çevreye eleştirel bir mesafeden baksa sorun görmeyeceğim. Ama yönetmenin o mesafesi yok. Aksine, yönetmenin bu çevreye ve bu eşitsiz aşka âşık olduğu izlenimi oluştu bende.

Sonuçta içinde çatışma ve çelişki olmayan, zaman zaman sıkan vasat bir film BAÇ.

Kutsal Geyiğin Ölümü: Tanrıların gazabı

TARİH:  18 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanthimos, Östlund, Haneke… Bu yönetmenler sanki modern zamanların Olimpos tanrıları gibi yukarlarda bir yerlerden insanoğluna parmaklarını sallıyorlar. Biz fanilere, ne kadar zayıf, ne kadar güvenilmez, ne kadar bencil yaratıklar olduğumuzu söyleyip duruyorlar. Biz faniler de onlara hizmette kusur etmemeye özen gösteriyor, her fırsatta kendilerine Altın Leoparlar, Ayılar, Aslanlar kurban ediyor, saraylarını Altın Palmiyelerle dekore ediyoruz. Östlund yukardan bakıp kahkahalarla salaklığımıza gülüyor, Haneke ve Lanthimos ise vakarlarını bozmadan somurtarak seyretmeye devam ediyorlar. Sonuçta bizi affediyorlar mı? Asla! Bir sonraki filmlerini planlamaya başlıyorlar, bizi daha ne kadar fazla şiddetle azarlayabileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bir sonraki altın buzağılarını bekliyorlar, alacaklarını biliyorlar.

Ben tanrıtanımazım. Ne Hollywood tanrılarına, ne de art-house tanrılarına tapıyorum. Ne yapayım, tanrılar beni böyle yaratmış! Lanthimos en sevmediğim tanrılardan. Filmlerini dayanılmaz buluyorum ve dayanmıyorum da çoğu zaman. Meşhur “Köpek Dişi”ni sonuna kadar seyretmedim. “İstakoz”un bir bölümünde uyukladım. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ilk kez sonuna kadar seyrettiğim bir Lanthimos filmi oldu. Bu onun iyi olduğu anlamına gelmiyor. Benim tahammül gücümün artmış olabileceği anlamına geliyor.

Babaların zaaflarının bedelini çocuklar öder; ödemek zorundadır. Eğer bu bedeli baba çocuklarından birine ödettirmezse, babanın bütün ailesi (toplumun tümü?) bu bedeli ödemek zorunda kalır, daha da kötü olur. Cezayı sınırlamanın yolu birini seçip, onu kurban vermektir. Tanrısal, ilahi düzen böyle işler. Bunun başka türlü olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir.

“Kutsal Geyiğin Ölümü”nün bize anlattığı hikâye öz itibariyle yukarda yazdıklarımı söylüyor. Buradaki babayı da bir tür yarı-tanrı, ya da kral gibi görebiliriz sanırım. Buraya nereden geldik? Truva efsanesinden. Agamemnon, Artemis’in bir kutsal geyiğini öldürür. Artemis, Agamemnon’u rüzgârları dindirerek cazalandırır. Agamemnon’un donanması bir türlü Truva’ya doğru sefere çıkamaz. Agamemnon’un tanrı Artemis’e kızını kurban etmesi gerekir ki rüzgâr çıksın, donanma da sefere koyulsun. Efsanenin bir başka versiyonunda ise Agamemnon, kızı yerine bir geyiği kurban eder. Filmin adı da buradan gelir.

Lanthimos’un hikâyesinde Agamemnon’u bir kalp cerrahı olan Stephen (Colin Farrell) canlandırıyor. Karısı rolünde Nicole Kidman var. Filmin hikâyesini daha fazla anlatmayacağım, aslında zaten anlattım bile, her şey efsanede var. Lanthimos etkileyici bir müzik kullanımı gerçekleştirmiş (bazen The Birdman’i hatırlatıyor). Farrell özellikle robot gibi oynatılmış. Kidman yine insaniliğini korumayı başarmış. Tanrılar onu bize bağışlamışlar, filmin öyküsünde de Kidman’in karakteri başına gelmesi beklenen belayı yaşamıyor. Neden? Belki filmin tek umut ışığı o karakterdi, bilemiyorum.

Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman’in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil.

Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız “gerileme” çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.

Sevecen bir film

TARİH:  22 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl sinemalarımızda Jim Jarmusch’un yılı oldu. Önce Paterson vizyona girdi. Ardından festivallerde yönetmenin Iggy and The Stooges grubu hakkında yaptığı belgeseli izledik. Şimdi de Jarmusch’un 26 yıl önce gerçekleştirdiği ‘Dünyada Bir Gece’ vizyona giriyor. ‘Dünyada Bir Gece’, elbette daha önce festivallerde gösterilmişti ama ticari dağıtıma girmemişti.

Jarmusch yol filmlerini sever, dolayısıyla şoförleri de. ‘Paterson’ bir belediye otobüsü şoförü hakkındaydı, ‘Dünyada Bir Gece’nin baş kahramanları ise 5 farklı milletten 5 taksi şoförü ve onların aldıkları yolcular.

Los Angeles’ta geçen ilk bölümün kahramanları araba tamircisi olmak isteyen genç kadın şoför Corky (Winona Ryder) ile onun yolcusu olan bir kasting direktörü (Gena Rowlands). Şoför Nebahat tiplemesiyle akıllarımızda yer eden Sezer Sezin’i saygıyla anmanın tam zamanı çünkü Winona Ryder’ın canlandırdığı şoför Corky, bizim Nebahat’ın Amerikan versiyonu gibi. Tıpkı ‘Paterson’da olduğu gibi, bu filmde de Jarmusch temelde sıradan insanlara ve onların hayatlarına bir saygı duruşunda bulunuyor. Corky ile, Hollywood’un parıltısına sırtını çevirebilen ve tamirci olmayı, film yıldızı olmaya yeğleyen bir genç kadın tipi çiziyor. Rowlands’in oyunculuğu çok iyi ama Ryder’ın kadın şoförü beni ikna etmedi. Corky karakteri çok sevimliydi ama bir karikatürden öte değildi. Karikatür olma hali filmin hemen hemen bütün karakterleri için geçerli aslında. Rowlands’in kasting ajanı bunun istisnalarından.


New York’ta geçen ikinci bölümün kahramanları ise Doğu Alman kökenli acemi şoför Helmut (Armin Müller-Stahl) ile Brooklynli bıçkın zenci Yoyo (Giancarlo Esposito). Bugün hipsterliğin başkenti olan Brooklyn, 26 yıl önce taksi şoförlerinin gitmek istemedikleri pis, yoksul ve tehlikeli bir mahalleymiş filmde görüldüğü kadarıyla. Doğu Almanya yıkılmadan önce bir sirk palyaçosu olan Helmut, muhtemelen mesleğini icra etme şansı kalmayınca New York’ta şoförlük yapmaya başlamış. Ama otomatik arabalarla yeni tanışan Helmut’un şoförlüğü korkunç. Yoyo kendisini Brooklyn’e götürmeyi kabul eden başka taksi bulamayınca Helmut’un taksisine biner. Helmut’un korkunç şoförlüğüne katlanamayınca da arabayı kendisi kullanmaya başlar. Yoyo yolda hoppa baldızına rastlar ve onu da zorla arabaya bindirir. Böylece üçlü kısa da olsa bir yolculuğa başlar. Kültür farklılıkları ve çatışması yol boyunca şiddetle yaşanır. Helmut’un sinema tarihinin belki de en sevimli karakteri olması filmin en akılda kalıcı yanı. Eski dünyası yıkılmış, yeni ve kendisine fantastik gelen yeni dünyasında ise hayatta kalma becerileri zayıf Helmut’u, insanın pamuklara sarıp kollayası geliyor. Jarmusch, sosyalizmin çöküşü ve kapitalist Batı hakkında bir şey söylüyor mu? Yönetmenin bu taraklarda bezi yok. Helmut’a acımakla birlikte film, New York’un renkliliğine ve karmaşasına selam çakıyor ve yeni dünyayı, Helmut’un hayatında pozitif bir unsur olarak konumlandırıyor. Helmut, Corky kadar bir karikatür öte yandan. Ama daha da sevimli bir karikatür. Unutulmayacak cinsten.

Paris’te geçen bölümde ırkçılıktan muzdarip Afrika kökenli Fransız bir şoförün, önce kendisinin asimile olmuşluğuyla dalga geçen gerçek Afrikalı müşterileriyle çatışmasını izliyoruz. Ardından arabasına binen kör kadın müşterisi (Beatrice Dalle) karşısında kendi önyargılarıyla yüzleşmesine tanık oluyoruz. Bu filmin sevimli bir karakteri yok. Herkes dikenli, herkes ajite.

Roma’da geçen bölüm ise müşteri-şoför ilişkisinden çok Roberto Benigni’nin tek kişilik şovu olarak geçiyor. Woody Allen’ın “Sex hakkında bilmek isteyip de sormaya cesaret edemediğiniz her şey” adlı filminden esintileri Benigni’nin şoföründe görmek mümkün. Benigni, arabasına binen rahibe günah çıkarmaya başlıyor. Balkabaklarından, koyunlara cinsel partnerlerini birbir sayarken arkada oturan rahibin ölmekte olduğunu fark etmiyor. Filmin iletişimsizliğe ve bencilliğe dair bir şeyler söylediğini düşünmek mümkün ama akılda Benigni’nin koyuna duyduğu aşkı anlatışından başka bir şey kalmıyor. Ki onu da daha önce Woody Allen yapmıştı. Karikatür nitelendirmesi Benigni’nin şoförü için de söylenebilir.

Helsinki’de geçen ve Aki Kaurismaki’nin klasik oyuncusu Matti Pellonpaa’nın şoförü canlandırıdığı film ise bir “kimin hikâyesi daha trajik?” yarışmasına benziyor. Müşterinin ve şoförün ayrı ayrı trajik hikâyelerinden çok filmin sonunda sarhoş müşterinin tek başına karla kaplı sokakta oturuşu dokunaklı. Çünkü diğerlerini dinliyoruz, sarhoş müşterinin yalnızlığına ise tanık oluyoruz.

Sonuçta sevecen bir film ‘Dünyada Bir Gün’. Karikatür de olsalar bazı karakterlerin hayatlarının devamında ne yapacağını merak ediyorsunuz. Jarmusch fanları fanatiktir, filmi yere göğe sığdırmamışsanız, sizi tatminsiz ve saldırgan biri olmakla suçlayabilirler. Ama ne yapalım, Jarmusch’a bayılmıyorum. ‘Dünyada Bir Gün’ için vasatın üstünde ama Helmut dışında çok da akılda kalıcı bir tip içermeyen, son bölümünde trajiğe açılsa da, hafif bir film diyebilirim. Tabii ki, piyasada izleyebileceğiniz birçok filmden çok daha iyi, orası ayrı.

*****

Zombi Ekspresi: Kapitalizmin yaşayan ve ölü zombileri

Zombi Ekspresi’ kapitalizm karşıtı bir macera filmi. İnsanları zombiye çeviren virüs doğrudan doğruya bir sınai tesisten kaynaklanıyor. Ama zombileşme gerçek anlamda olmasa da duygusal anlamda çoktan bir salgın halini almış Güney Kore’de. Çok kısa bir sürede kırsal bir ülkeden ileri sanayiye sahip bir ülkeye dönüşen Güney Kore, bunun bedelini insan ilişkilerindeki niteliksizleşmeyle ödemiş. Filmin kahramanlarından portföy yöneticisi babanın kızıyla ilişkisi bir örnek bu duruma. Kızına aynı yıl içinde aynı hediyeyi alabilecek kadar, özel hayatını ihmal eden biri, filmdeki baba. Baba-kız, adamın ayrıldığı eşini, yani küçük kızın annesini ziyarete gidiyorlar, Seul’dan Busan’a. Bu amaçla bindikleri tren, kısa sürede ülkede başgösteren zombi salgınından nasibini alıyor.

En bencil davranış trendeki en zengin adamdan gelirken, sıradan ve basit bir adam kahramana dönüşüyor. Ama tren yolcularının çoğunun bencilce davrandığı da başka bir gerçek. Kapitalizm herkese kendi çıkarının peşinden koşmasını, herkes böyle yaparsa toplumsal çıkarın da gerçekleşeceğini vazediyor. Ama bencil insanlardan oluşan bir güruh toplumsal çıkarı gerçekleştirmiyor, tam tersine maksimum zarara yol açıyor. İnsanlık kendi kendisini yok ediyor. Tabii bu toplumun kendisine uygun bir devleti de var.

‘Zombi Ekspresi’ ikinci izleyişimde daha çok takdir ettiğim bir film oldu. Benim gibi aksiyondan hoşlanmayanlar için de filmin sunduğu bir şeyler var. Türün meraklıları kaçırmasın.

Suyun Sesi: Dinsel ve cinsel bir mesel

TARİH:  17 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Suyun Şekli mi olurmuş, Suyun Sesi diyelim demiş herhalde dağıtım şirketi film için. Suyun Şekli olmaz ama filme bu adı veren yönetmen, belki de olmayan bir şeyden söz ederek başka bir şeye, mesela öze, anlama dikkat çekmiş olamaz mı?

Mesela Mevlânâ’nın Mesnevi’deki şu sözleri gibi:

“Bil ki zâhiri suret (şekil) yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.

Testinin suretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.”

Dikkat spoiler var: Hem filmin insan kahramanı hem de Amazon tanrısı yaratık, ırmaktan gelip ırmağa gidiyorlar Suyun Sesi’nde; içinde bulundukları kabı bırakıp suya karışıyorlar.

Filmin insan kahramanı Elisa (Sally Hawkins) resmi bir araştırma biriminde temizlikçi olarak çalışan dilsiz ama duyan bir kadın. Elisa birçok peygamber ya da mitoloji kahramanı gibi ırmak kıyısında bulunmuş bir yetim. Boynundaki izler belki dilsiz olmasına neden olan olayın izleri, belki de, bir teoriye göre, Elisa’nın sudan çıktıktan sonra kapanan solungaçlarının izleri, bilemiyoruz.

Amazon yaratığı (Doug Jones) da bir madun, sesi çıkmayan yani, tıpkı Elisa gibi. Gözleri çok masum bakmasa, tıpkı bir canavara benziyor. Yaratığı, araştırma merkezine getirildiğinde tanımaya başlıyoruz. Onu buraya getiren filmin kötü adamı Albay Strickland (Michael Shannon). Strickland (sıkı, katı ülke gibi bir anlamı var), tam bir maço ve bir ırkçı. Yaratık onun için bir şey, bir nesne; amacı, onun içini yarıp özelliklerini anlamak ve bu özellikleri askeri amaçlar uğruna kullanmak. Strickland’in kadında tercihinin de susan, konuşmayan kadın olduğunu görüyoruz karısıyla ilişkisinde. Bu yüzden dilsiz Elisa’ya da arzu duyuyor.

Elisa ise, yaratıkta kendisi gibi horlanmış, ezilmiş ve sesini duyuramayan bir hayat arkadaşı görüyor. Belki de “peygamber kaderli” Elisa, tanrısına kavuşuyor. Elisa ile yaratık âşık oluyorlar birbirlerine. Onları müzik ve müzikaller yakınlaştırıyor; bir de Elisa’nın yaratıkla paylaştığı oldukça sembolik yumurtası.

Semboller çok filmde, bazılarını anlamadım bazılarına yorum yapmak mümkün. Yeşil renginin anlamı, petrole, dolara mı gönderme yapıyor? Yeşil kötülükle, maddiyatçılıkla özdeş sanki. Geleceği temsil ediyor bir yandan da galiba. Olaylar soğuk savaş yıllarında 1960’larda geçiyor. Mc Carthy’nin cadı avı taze bitmiş.

Strickland’in yaratıkça kopartılan parmakları, onun iğdiş edildiği anlamına geliyor olsa gerek. Ne de olsa nihai babanın, yani tanrının, yani Amazon yaratığının kadınına sulanıyor. Babanın kadınına asılmanın cezası kastre edilmektir. Salladığı o upuzun elektrikli cop, kopan parmaklarının –penisinin- yerini tutamıyor, iktidarını yitireceğinin habercisi oluyor.

Yaratığı Strickland’in elinden ve mutlak ölümden kurtarma işine soyunan Elisa’ya kendisi gibi bir temizlikçi kadın, üstelik de siyah olan arkadaşı (Octavia Spencer) ve mesleğinde devri kapanmış, eşcinsel illüstratör Giles (Richard Jenkins) yardım ediyor. Bir de araştırma merkezine sızmış KGB ajanı var. KGB ajanı iyi biri! Amirleri kötü olsa da, bir Sovyet bilim adamının/casusunun iyi biri olarak temsili, belki de yönetmenin sosyalizm realitesine olmasa da, idealine saygısındandır. “Pan’ın Labirenti”nde, faşizmden nefretini gösteren Guillermo del Toro ne de olsa Meksikalı, Amerikalı değil.

Filmin finalinin de Mevleviliğin Şeb-i Arus törenlerinin mantığıyla uyumlu olduğunu belirteyim. Düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arus, ölüp Allahla bir araya gelmeyi anlatır. Filmin kahramı Elisa da ölüp, bu dünyanın dışına çıkıp, sualtında tanrıyla birleşiyor. İkilinin “düğünü” denizde gerçekleşiyor. Finalde okunan şiirde bir Arap şiiriymiş.

Hawkins, Spencer, Jenkins ve Shannon gibi büyük oyuncular büyük oynuyorlar filmde. Bütün yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Atmosfer desen müthiş. Yaraları iyileştiren, dertlere derman olan, ölüp, yeniden dirilen bir nevi İsa’nın canavar olarak portresini çizerek özünde dinsel bir mesel olan Suyun Sesi, yılın en iyileri arasında yer alıyor. Hem bir tanrı göreceksem, “Kutsal Geyiğin Ölümünde”ki intikamcı bir ergen olarak tasfir edilen tanrı yerine, Suyun Sesi’ndeki iyi tanrıyı bin kere yeğlerim.

Umudun Öteki Yüzü ve diğerleri…

TARİH:  11 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçtiğimiz yıllarda bir türlü izlemeyi başaramadığım Suç ve Ceza Film Festivali’nde bu yıl 5 film izledim. Bu filmlerden Umudun Öteki Yüzü bu hafta vizyona giriyor. Finli Aki Kaurismaki en sevdiğim yönetmenler arasındadır. Filmleri hem buz gibidir, hem de sıcacıktır. Şimdi bu sıcacık lafı biraz itici gelmiş olabilir; ne de olsa sanat sineması denilince Haneke gibi, Lanthimos gibi isimlerin ahlakçı ve parmak sallayan filmleri geliyor. Ne pis yaratıklar olduğumuzu bize hatırlattıklarında iyiye yöneleceğimizi umuyor olsa gerek Hanekeler, Lanthimoslar. Ama sadece daha da kararmış çıkıyorum ben o tip filmlerden. Zaten koyu gri bir dünyada yeterince vakit geçiriyorum, sinema salonundaki simsiyah bir dünya tasfiri beni hiç açmıyor. Kaurismaki sineması da dünyadaki karanlığı gösterir ama onun kalbi hep ezilenlerden yanadır. İşçi sınıfı Kaurismaki sinemasında “iyi” insani niteliklerin taşıyıcısıdır. Fakat onun sinemasında ağdalı bir yan yoktur. Oyuncular neredeyse hep ifadesiz suratlarla işlerini yaparlar. Kötülük ve kötüler vardır ama iyiler ve iyilik de vardır. Gerçekçi olmasa da iyiler kazanır sık sık. Ve elbette Kaurismaki filmlerinde, mizah ve müzik hiç eksik olmaz.

Bu yıl FIPRESCI üyelerince yılın en iyi filmi seçilen ve Berlin’de Kaurismaki’ye en iyi yönetmen ödülünü getiren “Umudun Öteki Yüzü”nde de öyle oluyor, iyiler kazanıyor. Halep’teki savaştan kaçıp Finlandiya’ya düşen göçmen Halid’le, evini ve işini terk eden gömlek satıcısı Wikström’ün yolları kesişiyor. Kumarda kazandığı parayla bir lokanta açan Wikström, çöplüğünde uyurken bulduğu Halid’e, lokantasında iş veriyor. Halid kızkardeşini de yanına almaya çalışırken, mahkeme Halep’in artık güvenli olduğuna hükmedip, Halid’i sınırdışı etmeye karar veriyor.

Doğrusu Umudun Öteki Yüzü, bence Kaurismaki’nin en iyileri arasında değil. Vasat bir Kaurismaki bu. Ama yine de dünya sineması içinde o kadar ayrıksı bir yeri var ki. Bressoncu minimimalizmi ve Marksist duyarlılığıyla her Kaurismaki filmi gibi izlenmeye değer. Belki, belki değil büyük ihtimalle hiç gerçekçi değil ama insanlığa inanmaktan başka çare yok.

Ayaz

Festivalde izlediğim tek Türk filmi, yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ilk filmi “Münferit”ten sekiz yıl sonra çektiği Ayaz oldu. Münferit, kanımca hakkettiği ilgiyi ne eleştirmenler bazında ne de gişede elde edememişti. Altun’un nasıl devam edeceğini merak ediyordum. Artık umudu kesmişken Ayaz çıkageldi. Ayaz’a yol gösteren sözler bir mahkümun ağzından çıkmış: “Ben bir kişi vurdum sanıyordum. Oysa kendimi ve geride kalan herkesi vurmuşum…” Filmin kahramanı Hasan, namus belasına yengesini vurmuş ve yeğeni Ayaz’ı öksüz bırakmış. İçerdeyken yaptıklarından pişman olan Hasan dışarı çıktığında Ayaz’ı yanına alır. Hasan’ın yolu başka bir erkek şiddeti mahkümu kadınla, Helün’le kesişir. Hasan, Ayaz, Helün ve onun kızı yeni bir hayat başlar gibi olurlarsa da Helün’ün kocasının çıkagelmesiyle işler karışır. Ayaz ne yazık ki beni hayal kırıklığına uğrattı. Yönetmenin Hasan’ı dilsizleştirme tercihi, önce dramatik bir etki yaratsa da sonraları bu etki yıpranıyor ve komikleşiyor. Bu tercih, diyalogu da ortadan kaldırıyor ve sonuçta karakterler uzun tiradlar atıyorlar. Ve bu durum filmi seyri çok zor bir hale getiriyor. Giderek karakterlerin dramına yabancılaştım seyrederken.

1945

Festivalde seyrettiğim en iyi film Macar yapımı “1945”ti. Ferenc Török’ün yönettiği film adından belli olacağı üzere II. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’te geçiyor. Macaristan artık Sovyet askerlerinin kontrolünde. Savaş kendi zenginlerini yaratmış. Küçük bir kasabada bu kesim, Yahudilerin mal ve mülklerine el koyanlardan oluşuyor. Kasabaya baba-oğul olduğunu tahmin ettiğimiz iki Yahudi’nin gelişi, Yahudilerin evlerine ve dükkanlarına el koyanlarda paniğe yol açıyor. Ya eski sahipleri mallarını isterlerse ne olacak? Ya Yahudiler dükkanlarını ve evlerini geri isterlerse? Ya bizi ihbar edenler kimlerdi diye hesap sorarlarsa?

Hrant Dink’in meşhur sözleri aklıma geldi filmi seyrederken: “ Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için…”

Benden bu kadar söylemesi, arif olan anlamıştır filmin ne anlattığını. “1945” etkileyici bir filmdi.

Bir Öğlen Hikayesi

İran’dan gelen filmler genellikle doğrudan siyasi bir konudan söz etmezler. Ya da bizim seyrettiğimiz örnekler öyleydi. Mohammad Hossein Mahdavian’ın filmi “Bir Öğlen Hikayesi” doğrudan bir dönemin siyasi olaylarını konu almasıyla dikkatimi çekti. Film, iktidardan indirilen Beni Sadr ve örgütü Halkın Mücahitleri ile İran polisi ve gizli servisi arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ve elbette devletten ve polisten yana bir tavır sergiliyor. Halkın Mücahitleri sempatizanlarını şeytanlaştırmamaya özen gösterse de yine de sonuçta filmde sadece Sadr yanlılarının şiddetinin sonuçlarına tanık oluyoruz. Bu da taraf tutmamıza yol açıyor. Hoş, Beni Sadr’ın neyi temsil ettiğini ve iktidardaki rejimle neden çatıştığını şu anda hiç bilmiyorum. Okuyup araştırmam lazım. Filmin bu propagandif yanını bir kenara bırakırsak eli yüzü düzgün olduğunu söyleyebiliriz.

Kutsal Düzen

İsviçre’de 1971 kadar yakın bir tarihte sadece erkeklerin katıldığı bir referandumla kadınlara oy hakkı verildiğini biliyor muydunuz? Çok acayip ama gerçek. İş bunla kalsa iyi, İsviçre kantonlarından biri 1991’e kadar kadınlara oy hakkı vermeye direnmiş.Türkiye’de kadınlara oy hakkı verilmesi tarihinin 1934 olduğunu da birlikte düşünüp, Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in ne kadar büyük ve ileri doğru bir sıçramaya karşılık geldiğini de düşünelim. Halka karşı elitler bu kötülüğü de yapmıştı, kadınları insan yerine koymuştu! Halka bırakılsaydı bu hak kimbilir ne zaman verilecekti… Ya da verilecek miydi? Ama o zaman pek demokratik olacaktık değil mi?

İktidarın cumhuriyetin başından itibaren AKP gibi partilerde olması halinde kadınlara oy hakkı verilmiş olacağına pek ihtimal vermiyorum. Kendileri elit olup da cumhuriyeti elitist olmakla suçlayan liberal kafalara ne kadar lanet okusak yeridir. AKP’yi ne kadar uzun süre demokratikleşiyoruz, bastırılan geri dönüyor diye alkışladılar. Döndü işte, mutlu muyuz?

Filme gelince, öncelikle teknik bir talihsizlikten söz etmeliyim: Film dcp’den değil, firmanın gönderdiği bir internet linkinden ve üzerinde firma logosu olan bir şekilde gösterildi. Bu festivalin hatası değildi, onlar da dağıtımcı firmanın kazığını yemişlerdi. Ama sonuçta seyir zevki olmayan bir gösterim oldu. Doğrusu film de ahım şahım değildi. Ama kötü de değildi. Tarih üzerine düşündürmesini kar sayalım.

Genco: Paylaşılmayan güç, güç değildir

TARİH:  15 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Kemal Çınar, Kürt bir yönetmenimiz. Ama çektiği film, Kürtçe olması dışında Türkiye’nin herhangi bir yerinde geçebilir. Bunun büyük bir ferahlık anlamına geldiğini düşünüyorum. PKK, bölgede sadece siyasi hayatı rehin almıyor, kültürel hayatı da terörize ediyor. Filmleri yasaklayabiliyor, gösterimlerini engelleyebiliyor. Kendisine en yakın yönetmenleri bile “gerillayı sevişirken gösteremezsin” ya da “gerilla öldükten sonra dul kalan eşinin başka bir erkekle birlikte olduğunu ne hakla gösterirsin?” türünden en feodalinden gerekçelerle yönetmenleri aforoz edebiliyor. PKK, bölgenin kadın haklarına en saygılı olduğu söylenen siyaseti. Güya devrimci, güya sosyalizan. Duyduğum birçok korkunç şeyden, hatırladığım iki tanesi bunlar.

Çınar’ın önceki iki uzun metrajlı filmini izleyemedim. Yönetmenin üçüncü filmi “Genco”, Kürt coğrafyasında da sıradan hayatlar olduğunu, küçük burjuvaların küçük dertleriyle uğraştıklarını ve güç gibi derin mevzularla cebelleştiklerini anlatıyor. Çınar’ın sinema dili bana Filistinli yönetmen Elia Suleiman’ı hatırlattı. Suleiman da (tabii ki aslında Süleyman yazmak lazım ama sonra internette ararsanız adını bulamazsınız) tıpkı Çınar gibi filmlerinde başrolü kendisi oynar. Suleiman’ın mizah anlayışıyla Çınar’ın anlayışları da aynı. Filmin üslubundaki tek abartı kahramanın hemen hemen hiç mimik kullanmaması, olaylara renk vermeyen bir suratla (poker suratı) müdahil olması. Çınar, Finli yönetmen Aki Kaurismaki’yi de ilham kaynakları arasında saymış. Evet, o da sayılabilir. Buster Keaton’a kadar uzanır bu tarzın tarihi.

Film yönetmenin kendisinin oynadığı Ali Kemal’in “süper yeteneği”ne tanık olmamızla başlıyor. Ali Kemal nefesini tutup, konsantre olduğunda kilitli bir kapıyı zihin gücüyle açabiliyor. Ama iş, dünyayı 180 derece ters görmeye başlayan genç bir kadını tedavi etmeye gelince Ali Kemal’in gücü yetmiyor. Süperliği çok kısıtlı kahramanımızın!

Sonradan öğreniyoruz ki uzaylılar bir milyon kişiye kısıtlı bir yetenek bahşetmiş. Ali Kemal dürüstlüğüyle bu bir milyon arasından sıyrılmış. İnsanlığa faydalı işler yapabileceğine inanıldığı için sıra, Ali Kemal’in yeteneklerini, gücünü artırmaya gelmiş. Fakat tam bu sırada bir karışıklık çıkıyor ve bu güç Ali Kemal yerine apartmanın kapıcısına yükleniyor.

Ali Kemal’in halkın yararına kullanacağı güç halktan birine geçiyor yani. Belki de daha iyisi Şam’da kayısı diye düşünülebilir ama halka güvenilir mi? Ali Kemal gücünü geri almak istiyor, kapıcı geri vermek istemiyor! Öyle ya, hep başkaları mı güçten yararlanacak, biraz da garibanlar yararlansın! Ama gariban halk da, gücü tek başına kullanamıyor, bir lidere ihtiyaç duyuyor. Bunlar olurken paralel olarak bir vejeteryan kafede de başka olaylar gelişiyor. Ali Kemal’in ortağı olduğu bir kafe var. Burada da güç paylaşımı sorunu peydah oluyor. Ali Kemal’in vejeteryanlığı kavramayan babasının kafede çalışmaya başlaması bir sorun oluyor. Ama daha da büyük bir sorun, kafenin sinek avlaması. Bir kadın ortak olup işleri canlandırmak istiyor. Ali Kemal acaba burada da gücünü paylaşacak mı?

Bütün bunları siyaset ortamının metaforu olarak okumak mümkün. Solcu aydının ikilemleri olarak da… Ya da tamamen kişisel ilişkilerdeki güç dengeleri olarak okunabilirler. Nasıl derler, “farklı okumalara açık” bir film var karşımızda! Ama filmin mesajı bana net gibi geldi: Gücün ancak paylaşıldığında işlevsel hale gelir. Ali Kemal Çınar’ın yaklaşımını beğendim, yeni buldum, filmi seyrederken kimi zaman eğlendim. Çınar sinemasını daha da geliştirmeli fakat. Çünkü kısa süresine rağmen filmin uzadığını düşündüğüm ve sıkıldığım anlar oldu. Tarkovski/Dostoyevski/Nietzsche dışından da ilham alan yaratıcıların var olduğunu görmek çok sevindirici. Genco’nun Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödülü kazandığını ekleyeyim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com