Tereddüt, Satıcı ve Yaşamın Kıyısında

TARİH:  22 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’ni çarşamba akşamından itibaren izlemeye başladım. Salonlar ağzına kadar dolu, bu çok iyi. Fakat yer bulmak da ciddi sorun. Acaba ayrıca basın gösterimleri mi düzenlenmeli? Çünkü insanları bazen de yurtdışından getirtip, film seyrettiremeden göndermek söz konusu olabilir. Halk plajlara hücum ettiğinden vatandaş denize giremiyor gibi bir durum söz konusu (gülümseyen surat).

Tereddüt

Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda “Teredddüt”ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikâyesini anlatıyor. Asıl hikâye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyasında domine eden maço erkek figürü başrolde. Şehnaz’ın, Cem (Mehmet Kurtuluş) adlı sevgilisi böyle biri, sert hatları olan maço biri. Bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförünün entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor, Şehnaz onu bu halde gördüğünde bile ilişkilerinde bu bir sorun teşkil etmiyor, çift bunun ardından yeniden sevişebiliyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir kadın/çocuk. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç kadın. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek onun için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Şehnaz’ı bu noktaya getiren olaylar filmin en dramatik anlarını oluşturuyor ve film Şehnaz’ın hikâyesi olmaktan Elmas’ın hikâyesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikâyesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü etkisizleşiyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikâyesinde bir tahakküm sözkonusu değil. Bir yanlış bilinçten belki söz edilebilir, belirli bir tip erkeği, sert ve maço erkeği makbul görme konusunda. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Gayet kararlı ve ilişkiyi sündürmüyor. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” ba şlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.

Filmin zaaafı da belki bu, iki kadının hikâyesi birbirine değiyor ama içiçe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oyunculuklar genelde çok iyi. Filmin jeneriğinin kesilmesi ise çok ciddi bir sorundu. Ustaoğlu soru-cevap kısmında, jenerikte görmüşsünüzdür, psikiyatrlardan yardım aldım dedi ama jenerik yarıda kesilmiş olduğu için görmemiştik.

Satıcı

Asghar Farhadi (Aşgar değil Asgar okunuyor, asgarinin asgarı, küçük yani) filmi satıcıyı izlerken bunun bir Farhadi filmi olduğunu unutarak izlememizi önerdi ama Satıcı tipik bir Farhadi filmi. Yine ahlaki ikilemler ve sınıf farklılıklarının getirdiği gerilimler filmin odağında. Fakat bu kez Farhadi seyircisinin sinirleriyle fazla oynamış. Gerdikçe geriyor, nerdeyse sinirlerimiz üzerinde zıplıyor. Bana fazla geldi. Tiyatro oyuncusu bir çiftin ilişkisini anlatıyor film. Kadın evde yalnızken saldırıya uğruyor. Evin eski kiracısı bir hayat kadınıymış. Eski müşterilerinden birinin geldiği ve saldırıyı gerçekleştirdiği düşünülüyor. Kadının saldırı anında banyodan yeni çıkmış, bornozuyla oluşu, işe cinsel tacizi de katıyor. Ve bu durum kadının kocasında büyük bir strese yol açıyor. Karısının, dolayısıyla kendisinin namusu leke almış oluyor. Ve adam intikam peşinde koşmaya başlıyor. Tacize uğrayan, ağır yaralanan kadının öyküsü tamamen ikinci plana düşerken, film erkekler arasında geçen bir drama dönüşüyor. Ne çekerse erkekler çekiyor sanki.

Yaşamın Kıyısında

Kenneth Lonergan’ın “Yaşamın Kıyısında”sı ise bir başyapıt. Gerçi ben hep benzer konulu filmlere başyapıt diyorum galiba… Bunun da muhakkak kendi tarihimle alakası var. Bir yas ve suçluluk filmi olan ve yine başyapıt diye niitelendirdiğim “Julieta” gibi “Yaşamın Kıyısında” da bir yas ve suçluluk duygusu filmi. Bu filmin vizyona gireceğini umuyorum. Çocuklarının ölümüne neden olan bir baba, erkek kardeşi ölünce, yeğenine bakmak zorunda kalır. Bu arada ayrıldığı eski karısıyla da yolları yeniden kesişiyor. Hayatta kolay çözümler olmadığını, bazen zamanın tedavi edemediğini, suçluluk duygusunun insanın peşini ömür boyu bırakmayabileceğini anlatan, Casey Affleck’in çok iyi oynadığı bir film Yaşamın Kıyısında (Manchester by the Sea). Gelince kaçırmayın.

Filmekimi Bölüm II: Eleştirmenlere inanmayın!

TARİH:  15 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlıkta dediğim gibi: Eleştirmenlere inanmayın! Tabii ben de eleştirmen olduğum için, bu uyarımı da kale almayın! İster inanın ister inanmayın ama ben meslektaşlarıma inanmıyorum, o kadarını söyleyeyim. Bazıları hariç! Mesela Fatih Akın’ın son filmi “Elveda Berlin”in beş para etmediğini yazan TAZ (Tageszeitung) yazarı gibileri var. Bir de o filme “büyüme” filmi diyenler var ya… Büyüme hikâyelerinin ne anlattığını hiç düşünmemişler sanırım.

Neyse konumuz, Filmekimi. Geçen hafta da belirtmiştim. Cannes’da eleştirmenler mesela ‘Ben, Daniel Blake’e burun kıvırmışlardı. Ama açık ki Cannes’ın en etkileyici filmlerinden biriymiş Daniel Blake. Fimleri birer birer seyrettikçe ortaya çıkıyor. Cannes’da eleştirmenlerin yere göğe koyamadıkları Jim Jarmush’un yeni filmi ‘Paterson’u da gördük. Paterson hakkında Facebook’a şunları yazdım: “Jim Jarmush da muhafazakâr bir film yapar mıymış? Yapmış. Paterson, küçük Amerikan kentine, sıradan insanların sıradan hayatlarına, Amerikan kültürü ve Amerikalılığa bir güzelleme. Ve Paterson kasabası kadar sıkıcı, tekdüze. Hayır, Paterson’un otobüsünün “bir alev topu gibi patlaması” gerekmiyor. Biraz daha gerçeklik sızabilirmiş filme. Biraz daha dram. Ama orası Amerika’nın küçük kenti, ne dramı olacak? Türkiye’nin, Suriye’nin, Irak’ın bir bölgesi değil ya? Bu arada filmin Paterson kentiyle özdeş ve adaş kahramanı, Ortadoğu’da bir yerde savaşmış ki, madalyalı fotoğrafı, evinde çerçeveli duruyor. Dram, Patersonların “kahramanlık” yaptıkları bizim diyarlarda, Paterson, New Jersey’de değil.” Bunlara ek olarak şunları söyleyebilirim. Jarmush filmlerinin derinliğine pek inanmıyor ki, içini sanatçı isimleriyle dolduruyor son zamanlarda. ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’da bir koli dolusu kitabın üzerinden geçen (ve Elif Şafak’ın kitabını da saptayan) kamerası bu kez de benzer işler yapıyor. Kamera yapmasa, sözel olarak Emily Dickinson’dan, Dubuffet’ye, William Carlos Williams’dan Iggy Pop’a şair, şarkıcı ve ressamların adı geçit resmi yapıyor filmde. Ünlü isimleri zikretmeyi bir sanat eseri için zavallıca buluyorum. Ama tabii filmin asıl sorunu muhafazakârlığı. Zencisiyle, Ortadoğulu’suyla birlik ve beraberlik içindeki Amerika tablosu çizmesi. Filmin kahramanı Paterson’ın İranlı ev kadını eşinin hayali, bir country şarkıcısı olmak. Bir Türkün Amerikan asıllı eşinin türkücü olmak istemesi gibi bir şey bu. Buradaki pozitif mesaj şu: Ortadoğulu olsalar da onlar da can, onlar da bizden! Sağol be Jim, ne güzel söyledin. Bu birlik ve beraberlik mesajını veren yönetmen, keşke Ortadoğu’da yapılanları birazcık sorgulamayı düşünse. Paterson’ın kahraman bir asker olarak da portresini sunan yönetmenden bunu beklemek hakkımız. Ama Jim’in derdi o değil. Jim’in duyarlılıkları, çok duyarlı otobüs şoförü Paterson’ınkinden daha geniş bir alanı kapsamıyor. Hadi bunları bırakalım, film boyunca peşini bırakmadığımız Paterson’ın nasıl Paterson olduğu hakkında ne söylüyor film? Dubuffet’nin adını mükemmel bir Fransız aksanıyla söylemeyi bu otobüs şoförü nereden öğrenmiş? Önemli değil, önemli olan filmin Dubuffet’nin doğru tellafuzunu bize öğretmiş olması. Böyle de misyoner bir yanı var Jim’in. Neyse ki Japon’lar her şeyi kendi kafalarına göre telaffuz etmeyi sürdürüyorlar, filmin güzel finalinde olduğu gibi (selamlar Hilmi!). ‘Paterson’dan aktif bir şekilde hoşlanmadım ama gel gör ki Cannes’daki eleştirmenlere göre film bir başyapıttı! Bakınız başlık!

Kötü filmlerin başında Paterson gelmiyor ama! Birinciliği Romen filmi ‘Köpekler’e veriyorum. Eski ‘sosyalist’, yeni kapitalist ülkelerden bekleneceği gibi bir mafya öyküsü anlatan filmin tek bir anı, tek bir karakteri bile inandırıcı değil. Dakikalarca kesik bir ayağı gösterince, gerçekçi ya da düşündürücü olmuyor filmler. “Yavaş sinema yap, bir festival alır nasıl olsa” mantığı işlemiş fakat. Film Cannes’a kadar gitmiş. Buraya da gelmiş maalesef.

Derin anlamlar çıkaranlara kolay gelsin!

‘Zombi Ekspresi’ gibi filmler de Cannes’da seslerini duyurmuşlardı. Ticari bir film olarak başarılı olabilir ‘Zombi Ekspresi’ ama ciddiye alınacak bir yanı yok. Sade suya tirit işadamı (kapitalizm) eleştirisinden derin anlamlar çıkarmaya çalışanlar varsa, onlara da kolay gelsin.

‘Ben Katil Değilim’e ne demeli? Diyecek pek bir şey yok. O kadar kötü ve anlamsız. Seri katiller üzerine iyi bir film vardı fakat festivalde: Hint filmi ‘Psycho Raman’, biri katil diğeri polis iki psikopatın hikâyesini iyi anlatıyor. Müziğin kullanımı ciddi sorunlu olsa da, kalburüstü bir polisiye filmdi ‘Psycho Raman’.

Mısır filmi ‘Çatışma’ askerin yönetime el koymasını hemen sonrasındaki çatışmalı günlerden birini anlatıyor. Müslüman Kardeşler yanlılarıyla laikler ve ordu sokaklarda çatışırken polis iki gruptan da insanları aynı araca tıkıyor. Mısır’da yaşananların boyutları hakkında bir fikir vermesinin yanı sıra, kendisini ilgiyle izleten bir filmdi ‘Çatışma’.

‘Wiener Dog’ her zamanki sinikliğiyle Todd Solondz’dan beklenecek karanlıkta bir filmdi. İlk iki bölüm Greta Gerwig ve Julie Delpy’nin sempatiklikleriyle daha sıcakken, ikinci yarısında film iyice karanlığa gömüldü. İyi de olmadı.

‘The Beatles’ suya sabuna dokunmayan ama sevimli bir belgeseldi.

En iyi filmler ise korku türüyle flört eden ama daha çok psikolojik diye adalandırabileceğim filmlerdi. ‘Canavarın Çağrısı’ vizyona girecek, o zaman yazarım. ‘Korkunun Gölgesi’ İran molla devrimin hemen ardındaki yıllarda, Irak-İran savaşı sırasında geçen bir cin/delirme hikâyesi. Laik bir kadının hayat ayaklarının altından kayarken aklını da yitirmesinin hikâyesi keşke sinemalarımıza gelse. Bir yandan ev kadınlığına mahkûm edilen, bir yandan da iyi bir anne olmanın baskısı altında bunalan kadının hikâyesiyle özdeşleşmek Türkiye’de çok mümkün. Türkiye İran olurken, keşke bu filmi sinemalarımızda izleyebilseydik. İbret verici ve iyi bir film. Bizim cinci/dinci filmcilerimiz de böyle hikâyeler anlatıyorlar mı? Seyretmediğim için bilmiyorum ama anlatsalardı duyardım.

Filmekimi’nden seyrettiklerim

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivaller öncesinde film tavsiye etmek, pek yaptığım bir şey değildir. Seyretmediğim filmler hakkında nasıl tavsiyelerde bulunurum? Bunu yapanlara da şaşırıyorum. İnsan seyretmediği filmler için nasıl “sakın kaçırmayın” diyebilir? Çok şey beklediğim filmler bazen beni hayal kırıklığına uğratır, başka zamansa hiçbir şey beklemediğim filmlerden keyif alırım. Fakat bu Filmekimi öncesinde epey bir filmi görmüş olduğumu fark ettim. Wroclaw’daki Nowe Horyzonty, Miskolc’taki Jameson CineFest ve Adana film festivallerinde seyrettiğim ve 15. Filmekimi’nde de gösterilecek olan filmlerle ilgili düşüncelerim şöyle:

Julieta: Seyrettiğim en iyi Almodovar ve yılın en iyi filmlerinden biri. Cannes’dan eli boş dönse de, eleştirmenler orta karar bulsa da bence bir başyapıt. Eksiği, fazlası yok. Klasik Almodovar aşırılıkları da yok. Acıklı ama ağlak değil. Komedi ise hiç yok. Kayıp ve suçluluk duygusu, annelik ve çocukluk, aşk ve cinsellik üzerine bir sürü şey var ama. Almodovar saf dram demiş filmi için. Has dram olarak da çevrilebilir. Her halükarda has sinema olduğu kesin. 28 Ekim’de vizyona girecek.

Ben, Daniel Blake: Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye alan filmi, ustanın en iyilerinden. Cannes’da eleştirmenler yine burun kıvırdılar ama yine haksızlar. Film, ezilenlerin dayanışmasını biraz fazla meleksi tasvir etmiş, filmin tek kusuru bu. Onun dışında, kapitalizmin ve onun devletinin ezdiği insanların dramı çok iyi anlatılmış. 2 Aralık’ta vizyona girecek.

Frantz: Aşk her şeyi affeder mi? Bazen eder. I.Dünya Savaşı sonrasında geçen imkansız bir aşkın hikayesi, gayet ikna edici bir şekilde anlatılmış. François Ozon ilk kez Almanca/Fransızca ve siyah-beyaz/renkli bir film çekmiş. Başroldeki Paula Beer çok iyi. Keza Pierre Niney de öyle. Sağlam bir film.

Hizmetçi: Park Chan Wook’un filmi kesinlikle görmeye değer. Karmaşık bir olay örgüsü, entrika içinde entrika var. Görüntüler çok etkileyici. Dinlenmiş bir kafayla seyretmekte yarar var.

Toni Erdmann: Yılın sansasyonu. Cannes tarihinde eleştirmenlerden Toni Erdmann kadar yüksek puan alan bir film yok. Temelde bir “kendini iyi hisset filmi” olsa da, epey karanlık tarafları da var. Kapitalizmin vahşi dünyası içinde kendisine yabancılaşan genç bir beyaz yakalı kadınla, ona nefes aldırmaya çalışan babasının ilişkisi. Unutulmaz bir iki sahnesi olsa da abartıldığı kadar müthiş değil. Ama kaçırmayın, iyi film. Vizyona girmeyecek gibi.

Albüm: Adana’dan iki büyük ödül aldı; senaryo ve yönetmenlik dallarında. Romen sinemasının ve İsveçli yönetmen Roy Andersson’un etkisi görülüyor. Mizantropik bir film. Mizantrop*, mizantropu görünce sopasını hazırlarmış. Filmden hoşlanmadım. Usta işi çerçevelemeleri var fakat. Çocukları olmayan bir ailenin bir çocuk evlat edinip, o çocuğu kendilerinden olmuş gibi gösterme çabasını anlatıyor. 4 Kasım’da vizyona girecek.

Mezuniyet: Galiba Romen sinemasından çok sıkıldım. Kaypak orta sınıf ahlakı, tanıdık bildik bir şey. Kızının bitirme sınavında başarılı olması için ilkelerini çiğnemeye hazır bir baba ve ailesinin hikayesi. Herkes suçlu, herkes suçsuz. Yani insan da kötü, sistem de kötü. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Cannes’da, Christian Mungiu, Olivier Assayas’la birlikte bu filmiyle en iyi yönetmen ödülüne layık görüldü.

Çakı Gibi: Çok fazla osuran bir cesetten ne kadar komedi üretilebilirse o kadar üretilmiş. Yanlış okumadınız, osuran bir cesetle başbaşa kalan bir kazazedenin hikayesini anlatıyor film. Başka da aklımda kalan pek bir şey yok filmden. Güldürme ihtimali var.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu: Xavier Dolan beni bugüne kadar pek etkilemediyse de bu filmi benim gördüğüm en iyi Dolan filmi. Cannes’da Grand Prix’yi (ikincilik ödülü) aldı ama eleştirmenler hiç beğenmedi. Ne o, ne de öteki. Yani ne yerden yere vurulacak bir film, ne de ikincilik ödülüyle taçlandırılacak bir film. İyi bir yönetmenlik var ama senaryo o kadar iyi değil. Karakterler film boyunca hep aynı aşırılık içindeler. Bu işlevsiz aile tablosu da haliyle bir süre sonra yoruyor.

Kaptan Fantastik: Sol gösterip, sağ vuracakken yine de orta yolu bulan bir film. Hippie, muhalif bir baba ve çocuklarının alternatif hayatları, annenin ölümünün ardından bir sınavdan geçer. Cenazeye gitmek, alternatif bir hayat süren ailenin dış dünyaya açılması demek. Bu da bir sürü krizi beraberinde getirir. Büyük oyuncu Viggo Mortensen var! 25 Kasım’da vizyona girecek.

Meçhul Kız: Dardenne Kardeşler’in en yavan filmlerinden biri. Yoksul bir Siyah kadının ölümünden kendini sorumlu tutan Beyaz bir tıp görevlisinin, kadının ölümü ardındaki sırları çözme ve ezilenlere yardım etme çabasını anlatıyor. 11Kasım’da vizyona girecek.

Vahşiler Firarda: Bu Yeni Zelanda filmini altyazısız, İngilizce (ağır Yeni Zelanda aksanıyla) orijinalinden seyrettim. Haliyle birçok konuşmayı anlamadım. Fakat yine de çok keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim! Belki ikinci defa giderim. Kaliteli bir komedi! Keşke vizyona girse.

Sieranevada: Yine Romenler!!! 3 saat boyunca bir eve tıkılı kalmayı kaldıramadım ve 2. saatin sonunda filmi terk ettim. Festival yorgunluğu olmasa seyrederdim. Filme haksızlık etmek istemem ama, yine aynı şeyler işte: Orta sınıf sevimsizlikleri, tuhaf işlevsiz ailesel vaziyetler falan… Tabii ki sıradan bir film değil. Usta işi mizansenler ve oyunculuklar takdire şayan. Filmin adıyla bir ilgisi yok, bildiğim kadarıyla.

Seyretmediğim filmler hakkında bir şey yazmayacağım ama çoğu çok ilginç görünüyor. Seçim size ait.

*mizantrop: tdk sözlüğünde “1. toplumdan, insandan kaçan kimse; merdümgiriz. 2. insandan nefret eden kimse” olarak tanımlanmış.

Elveda Berlin (“Tschick”): Bir yol ve büyümeme hikâyesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

The Cut”ın hem eleştirmenler bazında hem de gişede uğradığı başarısızlıktan sonra, Fatih Akın’ın büyük bir yapımcıyla, çok satan bir romanın film versiyonunda yönetmenliğe seçilmesi doğrusu yönetmen için büyük bir şans, nerdeyse bir ödül. Akın, Wolgang Herrndorff’un bestseller’i “Tschick”in haklarını almak için çaba harcamış ama başaramamış. Romanın çekim haklarını alan yapımcı ile yönetmen anlaşamayınca, çekimlerin başlamasından yedi hafta önce Fatih Akın görevinin başına getirilmiş. Daha önce “Solino” dışında kendisinin yazmadığı bir film çekmeyen Fatih Akın, bu kez profesyonel bir stüdyo yönetmeni gibi çalışmış. Yine de senaryoyu Hark Bohm’la birlikte elden geçirmiş ve başrol oyuncusunu değiştirmiş. Bir miktar damgasını vurmaya çalışmış yani.

Film iki uyumsuz, sınıflarının en az popüler delikanlısının bir yaz tatili sırasında yaşadıkları maceraları anlatıyor. Maik (Tristan Göbel) inşaatçı bir baba ve alkolik bir annenin oğlu. Baba ailesine tamamen ilgisiz, sevgilisiyle tatillere çıkan bir karakterken, anne tenis kortları ile alkolden arınmak için gittiği tedavi klinikleri arasında mekik dokuyor. Maik annesini aldatan babasından nefret ediyor; babasının sevgilisine yiyecekmiş gibi bakmayı ihmal etmezken.

Tschick (Anand Batbileg) ise Rusya kökenli bir genç. Kendisini Çingene Yahudi olarak yani tam bir “Öteki” olarak tanımlıyor. Yaz tatili başladığında Tschick çalıntı bir Lada’yla çıkageliyor. Maik’in âşık olduğu Tatjana’nın doğum gününe denk gelen bu ziyaret, doğumgünü partisine davet edilmeyen yegâne iki kişiyi oluşturan kahramanlarımızın önce partiye uğrayıp hava atmalarıyla başlıyor ve sonra ikilinin Tschick’in dedesini ziyaret etmek için Walachei’a yolculuğa çıkmalarıyla devam ediyor. Walachei gerçekte Romanya’da bir bölgenin adı ama, Almanca’da cehennemin dibi gibi mecazi bir anlamı da var.

Çeşitli çok da heyecan verici olmayan maceralar yaşayan ikili, Çek asıllı bir kızla da karşılaşıyorlar. Maik ilk cinsel deneyimini yaşamaya çok yaklaşıyorsa da, olmuyor. Maik sürekli kızlara âşık olsa da, film boyunca eşcinsel olup olmadığı sürekli gündeme geliyor. İki erkek arkadaşın dostluğundaki eşcinsel çekim iması film boyunca sürüyor.

Filmin finalini Freudyen bir bakış açısıyla yorumlamak mümkün. Babasını elemine eden Maik, annesinin tek “erkeği” olmayı başarınca, aşık olduğu Tatjana’dan vazgeçiyor. Yani ebediyen çocuk kalmayı seçiyor diyebiliriz.

Bir yol hikâyesi olan “Elveda Berlin” bu nedenle aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak görülmemeli bence. Bir büyümeme hikâyesi aslında.

Yol filmi deyince akla Amerikan filmleri geliyor ve işin doğrusu bu janr Amerika’ya yaraşıyor. Bu iş Almanya’da olmuyor. Film çok klişelerle dolu, kanımca çekici bir yanı yok. Oyunculuklar orta karar, hikâye orta karar, maceralar heyecan verici değil ve sonuçta kahramanlarımız gerçek anlamda büyümüyor. Yan karakterler ise (Maik’ın babası ve annesi, polis, doğal yaşamcı çiftçi aile) karikatürden öteye gidemiyor. Bir filmden daha ne istemeyebiliriz?

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

TARİH:  24 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

Snowden: Hain kahraman

TARİH:  7 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Snowden’in kim olduğu biliniyor olsa da hatırlatmakta yarar var. Edward Snowden, National Security Agency (NSA; Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, kurumun bütün dünyayı ama özellikle de Amerikan vatandaşlarını bir mahkeme kararı olmadan dinlediğini ve izlediğini ifşa eden Amerikalı bilgisayarcı. Amerikan hükümetlerine (geçmiş ve gelecek) göre bir vatan haini, başkalarına göre bir kahraman. Snowden hakkında ‘Citizenfour’ adlı çok başarılı bir belgesel çekildi ve bizde de gösterime girdi. Laura Pointras’ın bu belgeseli 2014’te Oscar’ı kazandığında henüz Trump tehditi yoktu.

Türkiye’de bu hafta, ABD’de geçen eylül ayında gösterime giren ‘Snowden’ filmi de Edward Snowden’i anlatıyor. ‘Snowden’ kanımca başarılı bir film. Hatta bir gazetecilik sürecini anlatması açısından geçen yıl Oscar’ı alan ‘Spotlight’ı çağrıştırdı bana. Ama ‘Snowden’in şimdiden ne ‘Citizenfour’un ne de ‘Spotlight’ın başarısına yaklaşamayacağını söylemek mümkün gibi gözüküyor. Gerçi daha Oscar adayları açıklanmadı ama ‘Snowden’a şans verilmiyor. Eleştirmenler filmi vasat buldu, film gişede de başarılı olmadı. Konu artık eskidiği için mi? Zaten bu konuda çok başarılı bir belgesel yapıldı diye mi? Yoksa artık Trump’ın ayak seslerinin korkutacak kadar yakına geldiğinden mi? Kasımdaki seçimlerden bir buçuk ay kadar önce vizyona giren ‘Snowden’ doğrusu Obama başkanlığındaki Demokrat Parti iktidarına sempatiyle bakmıyor.

Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Baş katil’
‘Snowden’ filmini yöneten Oliver Stone ile filmin kahramanı Snowden’in Obama dönemi hakkındaki görüşleri benzer. Snowden, Obama’nın insan hakları ihlalleri konusunda bırakın iyileştirici yönde önlemler almayı, tam tersi yönde hareket ettiğini söylerken, Stone, Obama’nın drone savaşlarıyla “baş katile” dönüştüğünü söylüyor. Stone’a göre Amerikan politikasında savaş karşıtı bir parti yok, Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de savaş yanlısı.
Trump’a karşı safları sıklaştırmaya çalışan liberal Hollywood ve basın için ‘Snowden’ın zamanlamasının iyi gelmediğini söylemek mümkün. Ama film, en baştan itibaren güçlüklerle karşılaşmış. Büyük stüdyolar filmi yapmayı reddetmiş. Sonuçta görece küçük yapım firmalarıyla film gerçekleştirilmiş. ‘Citizenfour’ da muhtemelen büyük firmalardan finansman sağlayamazdı. Neyse ki buna ihtiyacı yoktu.

Sonuçta korkulan oldu ve Trump başa geldi. Çekilecek. Ama “Yes, we can” diyerek sistemi değiştireceğini vaad eden sonra da sistemin kurbanlarını yüzüstü bırakıp, failleri (bankaları) kurtaran Obama yönetiminin bunda büyük suçu var. Obama değiştirmiyorsa, birisi değiştirir umudu Trump’ı başa getirdi.

Stone ve değişim
Stone ile Snowden’in benzer görüşleri olduğunu söylemiştim. Başka açılardan da benziyorlar. Oliver Stone, tıpkı filmin kahramanı Snowden gibi bir yurtsever. O kadar ki Vietnam’da savaşmış, madalyalar almış. İmkânı olsaymış Snowden de Irak’a gidip, Amerikan ordusu için savaşmaya gönüllü olurmuş. Ama çelimsiz vücudu buna izin vermemiş. Oliver Stone daha sonra bir tür asi yönetmene dönüştü. Sisteme sert eleştiriler getiren filmler çektiği gibi, kahramanları öven filmler de yaptı.
Snowden’in yaşadığı değişim de vatan için hayatını feda etmekten, devlet sırlarını ifşa etmeye kadar gidiyor. Ama Snowden açısından aslında çelişen bir şey yok. Snowden, ABD vatandaşı olmanın temel niteliklerinin, yani birey hak ve özgürlüklerinin tecavüze uğradığını düşündüğü için kendini feda ediyor. Devlet sırlarını açık ederek, hapsi göze alıyor. Hapse girmese de şu anda Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda Snowden. Yurtseverliğinin karşılığında ağır bir bedel ödüyor.
Filmin üç izleği var: Snowden’ın kız arkadaşı ile bir internet sitesinde başlayan ve birlikte yaşamaya kadar giden ilişkisi; Snowden’ın CIA ve NSA’de yavaş yavaş yaptıkları işin kapsamını keşfediş süreci (Snowden, sadece herkesin izlendiğini değil, kendi yazdığı bir programın drone’larla yapılan savaşı olanaklı kıldığını da anlıyor) ve Snowden’in Hong Kong’da yönetmen Pointras ve gazeteci Greenwald’a bilgileri aktarışı.

Kazanılmış sükûnet
Stone’un diğer filmlerinin aksine sakin bir tarzı var Snowden’ın. Sanki Almodovar’ın Julieta’da yaptığı gibi Stone da son filminde çılgınlıklarından arınmış ve sadece hikayeye hizmet etmek için kamera arkasına geçmiş. Kimileri alıştıkları yönetmeni arıyorlar, ben bu yeni kazanılmış sükûneti daha çok seviyorum.
Sonuçta, ‘Snowden’ izleyin derim. Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Mayın Ülkesi’ ve ‘Hiçbir Yerden’

TARİH:  18 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir buçuk aydır yazılarıma ara vermiştim. Sanırım BirGün yayımlanmaya başladığından beri bu kadar uzun ara vermişliğim olmamıştı. Bu bir buçuk ayın bir ayı tatildi. Ama 15 günü yine boş geçmedi mesleki açıdan. Temmuzun son haftasında artık neredeyse geleneksel hale getirdiğim gibi Polonya’da, Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar (Nowe Horyzonty) Film Festivali’ndeydim.

9 Eylül – 15 Eylül arasında ise Macaristan’da Miskolc Film Festivali’nde (Jameson CineFest) uluslararası jüride görev aldım. Jürinin başkanı, aynı zamanda FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu) Başkanı da olan Klaus Eder’di. Diğer jüri üyeleri ise yazar, yönetmen, akademisyen Ibolya Fekete, Macaristan Senaryo Yazarları Birliği Başkanı Norbert Köbli ile yönetmen, yapımcı ve akademisyen Akiva Tevet idi.

Doğrusu festivalin iyi bir programlama yapmadığını söyleyebilirim. 5 gün içinde 18 filmi değerlendirmemiz gerekiyordu. Öyle ki programımızda 5 film seyretmemizin gerektiği bir gün bile vardı. Neyse ki sadece iki ödül veriyorduk: En İyi Film’e verilen Emeric Pressburger Ödülü ve En İyi İkinci Film’e verilen Adolph Zukor Ödülü. Ödüller tam da benim isteklerim doğrultusunda verildi. Tesadüfen jürinin ortak noktalarını temsil ediyordu tercihlerim.

En İyi İkinci Film yani Adolph Zukor Ödülü’nü Danimarkalı yönetmen Martin Zandvliet’in Benim Ülkem/Mayın Ülkesi (Under Sandet / Land of Mine) kazandı. Filmin adında bir kelime oyunu var. İngilizce “mine” sözcüğü iki anlama geliyor: Benim ve mayın. Filmin İngilizce adındaki mine her iki anlama da geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Danimarka sahillerine Nazi Almanyası’nın döşediği binlerce mayının temizlenmesi gerekiyor. Almanların döşediği mayınları yine Almanlara toplatmak çok da acımasızca bir karar gibi görünmüyor. Yıllarca Alman işgali altına yaşamanın öfkesiyle yüklü milliyetçi Danimarkalı subayların, Alman askerlerin bu mayınları toplarken yaşayacakları hayati riskleri düşünüp üzülmeleri beklenmiyor. Fakat ne var ki çocuk yaşta askere alınan Alman askerlerin hali de pek acıklı. Savaş sadece işgal edileni, saldırıya uğrayanı vurmuyor ki! Savaş, savaşan bütün tarafların halklarını vuruyor. Asker dediklerimiz de o halkın erkek çocukları (genellikle). Faşist devletin zoruyla çocuk yaşta savaşa gönderilmiş bir Alman gencine ne kadar öfke duyabilirsiniz? Tabii ki karşınıza tankı ve tüfeğiyle çıktığında ve canınıza kastettiğinde onu öldürmeyi isteyeceksinizdir ama süngüsü düşmüş bir halde bir esirken? Filmi seyrederken aklıma 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü üstünde yaşananlar geliyor. Birkaç saat önce halka ateş açan askerlerin, linç edilme görüntüleri. Bir kaşık suda boğmak istediğim FETÖ’cü subayların işkence görmüş halleri. Aklıma PKK ile verilen savaş da geliyor. Maalesef ülkemiz pek zengin tecrübeler kazandırıyor insana.

Zalimin mazluma, mazlumun zalime dönüşmesi hayatın klasik gerçeklerinden. Filmi seyrettiğim ülkenin de böyle bir geçmişi var. Macarlar, Almanya ile birlik olup SSCB’ye karşı savaşmışlar. SSCB de onlara savaştan sonra hiç de iyi davranmamış. Macarlar işin bu ikinci faslını, Sovyet işgali altında oldukları dönemi hiç unutmuyorlar. Ama öncesini, yani savaş dönemini de hiç hatırlamıyorlar.

Neyse, “Mayın Ülkesi” esir alınan askerlerin hayatları pahasına Danimarka sahillerindeki mayınları temizlemesini ve bu sırada başlarındaki Macar subayla ilişkilerini anlatıyor. Çok klasik bir sinema örneği. Gelecek her adımı önceden tahmin edebildiğiniz filmlerden biri Mayın Ülkesi. Ama yine de izleyiciyi avucunun içine alıp, sonuna kadar da orada tutmayı başarıyor. Güçlü, etkileyici bir film. Sony’nin filmin haklarını alıp, sonra da filmi rafa kaldırmasını anlamak ise güç. Sony’nin kimi filmleri, rekabet sahnesinden uzaklaştırmak için satın aldığı ve böylece gözlerden uzak tuttuğu dillendirilen bir iddia.

En İyi Film Ödülü olan Pressburger Ödülünü ise “Hiçbir Yerden” (From Nowhere) adlı filme verdik. Matthew Newton’ın yönettiği film Amerikan sinemasının pek görmediği bir gençlik kesimini ele alıyor. Filmin merkezinde Amerikan kimliği edinememiş üç genç var. Bu üç gencin, yasal bir kimlik edinmek için verdikleri mücadele, avukatları, öğretmenleri, aileleri ve birbirleriyle ilişkilerini çok etkileyici bir biçimde anlatmış Matthew Newton. Genç oyuncular çok başarılılar. Mülteci krizinin gündemin birinci sıralarında yer aldığı günümüzde geçmesi, filmin önemini artırıyor ama filmi güzel yapan elbette güncel bir temayı ele alması değil. Bu filmi umarız sinemalarımızda, olmazsa festivallerden birinde görmeyi çok isterim doğrusu. Herşeye rağmen bir de altyazılı izlemek istiyorum filmi çünkü. İF İstanbul’a çok yakışır doğrusu.

La La Land: Özlemin eski tadı

TARİH:  31 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hoş’ bir film ‘La La Land’. Bu kadar göklere çıkarılmasa daha iyi olurmuş. Çünkü bu hoş filmi seyrettikten sonra yine de bir tatminsizlik çöküyor insanın üstüne. Beklentinin yüksekliğinin bunda bir rolü olabilir. Malum, film Oscar’ların ve Altın Küre’nin en büyük adayı ve şimdiden New York eleştirmenlerinin en iyi film ödülünü kazandı. Ama asıl sorun filmin kahramanlarına, onların aşklarına, başarı ve başarısızlıklarına karşı çok fazla bir şey hissetmememdi kendi adıma. Filmin son bölümünde beş yıl sonraya atlayıp, neyin, nasıl kazanıldığı ve kaybedildiğini anlatmadan sadece sonuçlarını göstermesi bunda önemli rol oynuyor. Asıl dramatik anlar seyircinin fantezisine bırakılıyor. Ama sadece o da değil. Öncesinde de filmin büyüsü çok işlemiyor. Büyülenmekten çok ‘hoş’lanmak filmin seyirci olarak bana yaşattığı. Seyretmekten memnun oldum, siz de olursunuz. Ama ruha işleyen pek az şey var kanımca.

Filmin öyküsü klişelere uygun. Klasik caz aşığı piyanist Sebastian (Ryan Gosling) lokantalarda yemek müziği yaparak hayatını kazanmaya çalışır ve kendi caz kulübünü açmayı hayal ederken, oyuncu olmak isteyen genç Mia (Emma Stone) garsonluk yapıp, bir yandan da dizi ve filmlerde bir rol kapmaya çalışmaktadır. Bu tip filmlerde gelenek olduğu gibi, ikili önce birbirinden hoşlanmaz. Sonra bu hoşlanmama aşka dönüşür yavaşça.

Film, adına ilham veren Los Angeles’ta geçer (LA, Los Angeles’ın kısa adı). LA, aynı zamanda Hollywood da demek. LA’de, hayat tıpkı İstanbul’da olduğu gibi değişmektedir. Klasik caz çalınan yerler tuhaf hibrid mekanlara dönüşmekte, klasik filmleri gösteren sinemalar bir bir kapanmaktadır. Bu ortamda Sebastian’ın klasik cazı ölümden kurtarma hayali iyice imkânsız gibi gözükür. Nitekim hayat gailesi Sebastian’ı sevmediği bir müziği yapmaya zorlar, r&b çalan bir topluluğa katılır. Sebastian artık sürekli turnelerdedir, turnede olmadığı zamanlarda da promosyon çalışmaları vaktini tüketir. İkilinin aşkı da bu süreçte tükenmeye başlar. İş bulma çabasında pes eden Mia da baba ocağına geri döner. Tam o sırada şans Mia’nın kapısını yendien çalar ve…

Sinema’nın, Hollywood’un tarihine selam duran filmler nostalji rüzgârını arkalarına alıp maça zaten bir – sıfır önde başlıyorlar. 2011’de ‘The Artist’ sessiz sinemaya selam çakıp, Oscar’ı götürmüştü. ‘La La Land’in de Oscar’lara damgasını vurması sürpriz olmayacak. Emma Stone, Mia rolünde gayet iyi ve sarı, yeşil, mavi elbiseleri içinde çok çekici. Ryan Gosling sevimli ve komik ama romantizmde aynı derecede iyi değil. İki oyuncu da şarkı söyleme ve dans etmede sınıflarını geçiyorlar. Muhteşem değiller ama olmamaları sorun değil. Bu halleriyle daha cana yakınlar. Fakat şarkılar o kadar akılda kalıcı değil. Eleştirmenlerin sık sık filme refere ettiği “Singin’ in the Rain”deki şarkıların kalitesi yok bu filmde. Yine eleştirmenler Jacques Demy’nin ‘Şerburg Şemsiyeleri’ni filmin ilham kaynaklarından biri olarak gösteriyorlar. Doğrusu bana çağrışım yapmadı. Bana çağrışım yapan film ise kimsenin sözünü etmediği Martin Scorsese’nin, bir başka Amerikan kentine ve yine caz müziğine selam çaktığı ‘New York, New York’u oldu. O filmde de Robert deNiro ile Liza Minelli’nin canlandırdığı karakterlerin hayat hikâyeleri benzer yollardan geçmez mi? Hatta iki filmde de kentin adı tekrarlanmaz mı (‘La La’yı ‘LA, LA’ diye yani Los Angeles, Los Angeles olarak düşünürsek)? Ama ‘New York, New York’ müzikal değil, müzikli bir filmdi.

Sözün özü, ‘La La Land’ klasik Hollywood’a selam çakan, iyi çekilmiş, süper değilse de iyi oynanmış, vasat müzikleri ve çok göz alıcı olmayan danslarıyla hoş bir film. Hatta son zamanlarda en iyi vakit geçireceğiniz filmlerden biri bile olabilir. Sadece aklımda kalan bir şarkısı ya da bir repliği ya da kalbime oturan bir anı yok.

*****

Ben, Daniel Blake: Katil uşak değil, patron

Elli dokuz yaşında bir marangoz olan Daniel Blake kalp krizi geçirdiği için doktordan çalışamaz raporu alır. İngiltere gibi bir sosyal devlette normal olan, Blake’in malulen emekli olması ve kendisine emeklilik maaşı bağlanmasıdır diye düşünürüz. Ama Thatcher’la birlikte başlayan süreçte işçi hakları tırpanlana tırpanlana kuşa çevrilmiştir. Doktor raporunun yanı sıra bir de uzman görüşü istenir. Uzmanın yaptığı ankete göre Daniel Blake çalışabilir çıkar. Dolayısıyla emeklilik maaşına hak kazanamaz. O zaman “bari işsizlik maaşı alsam” diye düşünür. “Kolaysa al” derler. “Çalışmak için yeterince çaba harcıyor musun bakalım” derler. Sistem, Daniel Blake gibilerin işini yokuşa sürmek ve onları süründürmek üzere tasarlanmıştır. Üstüne üstlük hayatında bilgisayar görmemiş Blake, başvurularını online yapmalıdır.

Daniel Blake, bu süreçte iki çocuklu dul bir kadın olan Katie’yle tanışır. Daniel, Katie ve ailesine bir tür babalık etmeye başlar. Katie ve ailesi Londra’dan ayrılmak zorunda kalmış, kuzeyde kendilerine tahsis edilen evde yaşamaya başlamıştır. Ama Katie ve çocuklar açlık sınırındadır. Katie’nin, bir açlık krizinde, gıda bankası denilen yerde kendisini tutamayıp, bir konserveyi oracıkta açıp yemeye başlaması dibe vurduğu noktadır. Katie, yemek yiyebilmek için fuhşa yönelir.

Filmin konusu kısaca böyle. Öyle, çok heyecanlı değil. Bir adamın kendisine maaş bağlatma çabası gibi çok da merak uyandırmayacak bir konudan Ken Loach, ilgiyle izlenen bir film çıkarmış. Sadece ilgiyle değil, öfkeyle, nefretle, acıyla izlenen bir film Loach’inki. Aşırılıkları da olan bir film “Ben, Daniel Blake”. Katie hadi “kötü yola düştü”, bari Daniel’le onu batakhanede biraraya getirmese daha iyi yapardı Loach. Ya da sokak ortasında bir diskur çekip, sahneden o adam olmasaydı, bence daha iyi olurdu.

Ama bu aşırılıklarına rağmen, “Ben, Daniel Blake” çok iyi ve gerekli bir film. Hatta, bu gerekliliği kanıtlanmış durumda. Filmden sonra yasalarda malulen emekli olma konusunda değişiklikler olmuş, sıkı denetimler gevşetilmiş. Filmin, buna en azından kısmen katkısı olduğu söyleniyor. Ve, bunun ötesinde film, kapitalizmin nasıl bir anti-sosyal özü olduğu ve bu öze karşı sürekli mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor. Dayanışmanın güzelliğini, en kötü koşullarda bile insanlığın önemini vurguluyor. Daha ne yapsın?

Cannes’da “Ben, Daniel Blake” o kadar da beğenilmedi. İngiliz bir film eleştirmeni arkadaşım yarısında çıktığını söylemişti. Verhoeven’in gemisini kurtaranın kaptan olduğu bir kötülük denizinde, en az herkes kadar kötü ama belki herlkesten daha fazla hayatta kalma becerisi olan bir kadına güzelleme niteliğindeki “O Kadın”ı, Jim Jarmush’un muhafazakar küçük kasaba yaşam tarzına saygıda bulunduğu “Paterson”u, “Ben, Daniel Blake”den çok daha fazla beğenilmişti. “Ben, Daniel Blake” söyleyeceğini doğrudan söyleyen, arthouse’ın popüler “muğlaklık” yaklaşımına yüz vermeyen, siyaseten doğrucu bir film. Sevilmemesi için yeterli nedeni var, yani. “Ben, Daniel Blake”in kusurları affedilebilir cinsten. Temele dair değil. Oysa, “Paterson”un, “O Kadın”ın kanımca öze değin sorunları var. Ve yine kanımca, bu durum onları “iyi” film olmaktan alıkoyuyor ve “Ben, Daniel Blake”in altına itiyor. Kısacası kaçırmayın, derim.

*****

2016’da iz bırakanlar

Geleneksel olarak eleştirmenler yılın en iyilerini sıralıyorlar. Bana bu iş biraz tuhaf gelir hep. Yılın en iyi beşinci filmiyle altıncısını ayıracak hangi hassas kıstaslarım olabilir ki?

Kısaca ben de yılın en iyilerini, bir sıraya koymadan anayım. Umarım unuttuklarım olmaz. “Carol”, “Saul’un Oğlu”, “Prensim”, “Julieta”, “Frantz” ve “Canavarın Çağrısı” yabancılarda beni en çok etkileyen filmler oldu. Yerli filmlerde “Kasap Havası” ve “Kalandar Soğuğu” yılın en iyileriydi. Başka birçok film daha var tabii ama listeleri kısa tutmak belki de daha iyidir.

Prensim: İlişkiler tekerrürden ibarettir

TARİH:  30 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Maiwenn (le Besco), Cannes’ın gedikli yönetmenlerinden. 2011 tarihli bir önceki filmi Polisse, Cannes’dan Jüri Ödülü ile dönmüştü. “Prensim” de eli boş dönmedi ve başrol oyuncularından Emmanuelle Bercot en iyi kadın ödülünü kazandı.

Filmin orijinal ismi “Mon Roi” kralım anlamına geliyor. Kralla, prens arasında ciddi fark var. Kral mutlak hakimiyeti temsil ederken, prens bir vaat içeriyor. Krala tabisinizdir, kral ne derse, o olur. Prens ise bir beklentiye ve romansa işaret ediyor.

Bitmeyen ilişki
Film bir çiftin, sürekli kendisini tekrarlayan, sürekli aynı nedenden dolayı krize giren ama bir türlü bitmeyen ilişkisini anlatıyor. İlişki kendisini tekrarlayarak devam ediyor çünkü krize neden olan şeyler, ilişkinin sürmesini sağlayan şeylerle aynı.

Tony (Emmanuelle Bercot) bir avukat, başarılı da. Giorgio (Vincent Cassel) ise restoran işletmecisi. O daha da başarılı, eğer kazanılan para miktarı kıstas alınırsa.

‘Ebedi ergenler’
Giorgio, top modellerle yatıp, kalkan, Jaguar kullanan ve büyümeyi erteleyen “ebedi ergenler”den biri. Tony ise daha konvansiyonel bir hayatı olan, ortalama bir küçük burjuva kadın. Bu ikili aslında birbirlerine zıt gibi görünüyorlar. Ama Tony’nin de çocuksu erkeklere bir zaafı var. Giorgio’nun ise, kendisine bir çocuk doğuracak ve o çocuğun sorumluluğunu üstlenecek bir kadına ihtiyacı var.

Giorgio, çocuk sahibi olmak istiyor ama baba olmak, babalık yapmak, hamile bir kadınla (duygusal iniş çıkışları vs ile) birlikte yaşamak istediği bir şey değil. Birçok erkek, baba olmak istediğini düşünür. Ama karısı hamile kaldıktan ya da çocuk doğduktan sonra, krize girer. Aslında çocukla birlikte gelen bütün yükü hesaplamamıştır. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama çocuk sahibi olacağını var saymıştır. Tabii, öyle olmaz, çocuk ilişkiyi bambaşka bir hale getirir. Çocuk evliliği bir yandan birarada tutan bir bağ olabildiği gibi, evliliği yıkabilen de bir şeydir.

Giorgio ile Tony’nin ilişkisi hamileliğe kadar iyi sürer. Ama Tony hamile kalır kalmaz, Giorgio başka bir insana dönüşür. Giorgio zaten bir narsisisttir. Hayatını bir performans gibi yaşar. Bu performansta küçük bir çocuğun yeri pek yoktur.

Ama Giorgio’nun çocuksuluğu, Tony’nin çocuksu erkek severliğiyle bir araya gelince de krizlerle süren bir ilişki yaşanır. Bu ilişkide Tony artık neyle karşılaşacağını, Giorgio’nun beyaz atlı prens olmadığını bilse de, kralının yörüngesinden çıkmıyor. Doğrusu film, bu psikolojileri iyi resmediyor, pek analiz etmese de. Cassel ve Bercot rollerinin hakkını veriyorlar. Filmin kusuru fazla uzun olması. Ama hangi bölümü at deseniz, bilemem. Yönetmen de bilememiş.

Florence: Doğruyu söyleyeni…

TARİH:  24 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen tuhaf bir şekilde aynı zamanda aynı kişi üzerine birkaç film birden yapılır. Mesela Coco Chanel üzerine aynı yıl iki film birden çıkmıştı birkaç yıl önce. Florence Foster Jenkins, New York’ta yaşamış ve 1940’larda ölmüş zengin bir dul kadın. Aslında Florence’in tarihe geçmesini sağlayacak bir özelliği yok. Ama gel gör ki Xavier Giannoli (“Şantör” ve “Süperstar” adlı filmleri bizde de vizyona girmişti) 2015’te Florence’in hayatına dayanan “Marguerite” adlı bir film yaptı. Bir yılı geçmeden de Stephen Frears’in aynı kişiyi konu alan biyografisi “Florence” vizyona girdi.

Florence’in konforlu hayatı
Florence’in tarihe geçecek bir özelliği olmadığı gibi Florence’in kendi yetenekleri hakkında bir fikri de yok. Fakat şarkıcı olmak için müthiş bir hevesi, değerini bilmeyecek miktarda çok parası ve kendisini hayal aleminde yaşatmak için elinden geleni yapan bir kocası var. Bütün bunlar bir araya gelince Florence bir şarkıcı olarak bir kariyer sahibi olabiliyor. Evet, nice yetenek parlamaya fırsat bulamadan yok olup giderken, biz, hak etmediği miktarda paraya ve hak etmediği miktarda şöhrete sahip olmuş yeteneksiz bir şarkıcının hayatı üzerine üst üste filmler seyrediyoruz. Bu dediklerimi, filmi seyrettikten sonra okursanız çok acımasız bulacaksınız. Ama ben de filmin kötü adamıyla aynı meslektenim. Eleştirmenim ve işimiz doğruyu söylemek (her zaman doğruyu söylediğimi iddia edemeyeceğim gerçi).

Yazdıklarımın acımasız gelecek olması şundan: Florence, sevimli biri. Acıklı bir öyküsü de var. Piyanist olma hevesinde bir genç kızken evlenip, kocasından frengi kapıyor. Hastalık Florence’in el sinirlerine zarar veriyor ve piyano çalması imkansız hale geliyor. Kocasının ölümünden sonra, aktörlükte şansını deneyip başarısız olmuş bir adamla evlenip, şarkıcılık kariyerine başlıyor.

Kocası, Florence’e kimsenin “kral çıplak” demeyeceği bir ortam sağlıyor ve Florence yeteneksizliğini yüzüne karşı söyleyecek kimsenin olmadığı ortamlarda konserler vererek mutlu mesut yaşıyor. Florence’in kocası gazetecileri de satın alıyor. Ta ki bir gazeteci satın alınmayı reddedene kadar.

Bu noktada seyirci çoktan Florence’in tarafına geçmiş durumda olduğu için, gazetecinin doğruyu söylemesi cinayetle eşdeğer bir hal alıyor. Ama Florence de müziği katletmiyor muydu? Hem filmin kendisi de Florence’in yeteneksizliğine gülmemizi istemiyor muydu? En azından bazen?

Önemli olan yaptığın işi ruhunla yapmak
Film, bir yandan da şunu söylüyor ki doğru: Önemli olan ruhunla söylemek, yaptığın işi ruhunla yapmak. Virtüözite çok da önemli değildir. Florence de bunu yapıyor ve yaptığı iş saygıya değer! Kalbini en azından bir dönem punk’a kaptırmış olanlara bu söylenen çok doğru gelecektir. Ama punk çirkinliğini güzellikmiş gibi satmıyordu ki. Çirkinlikten güzellik yaratıyordu.

Filmin gündeme getirebileceği şeyleri tartışmayı bırakırsak ki filmin de herhangi bir tartışma başlatmak gibi bir derdi yok, karşımızda nasıl bir film var? Seyredilebilir, hafif, hoş bir aile filmi var karşımızda. Meryl Streep, Florence rolünde yine başarılı, yine inandırıcı. Hugh Grant, aşırı mimikli klasik Hugh Grant olmadığı anlarda Florence’in kocası rolünde iyi. Fakat Florence’in piyanisti Cosme McMoon rolündeki Simon Helberg çekilir gibi değil. Özellikle filmin ilk bölümlerindeki performansı sinir zorlayıcı nitelikte.

Kendisine bir masal alemi yaratabilecek kadar zengin, sevimli ve şöhret olma heveslisi bir kadının acıklı hikayesinden çok fazla tartışılacak şey çıkarılabilir gibi geliyor. Ama film bunları yapmayıp, sığ sularda kalmayı tercih ediyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com