Babasızlık çerçevesinde dört film

TARİH:  11 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haftanın filmlerinde baba sorununun ortak bir tema olduğunu düşünüp bir başlık altında toplamaya karar verdim

Korku Seansı 2
Baştan söyleyelim: Korku Seansı 2 bilim karşıtı, din (Hıristiyanlık) ve safsata yanlısı gerici bir film. Sırf bu nedenle sınıfta kalır ama dahası da var. O kadar bildik bir hikâye anlatıyor ki. Küçük kıza bir iblis musallat olur. Paranormal konuların uzmanları olaya müdahale ederler ve olaylar gelişir. Sonunu söylemesem de siz tahmin edersiniz. Özellikle Exorcist’i seyretmiş iseniz.

Peki, bu hikâye başka ne anlatıyor olabilir? Kötü cinin ya da iblisin musallat olduğu aile klasik bir aile değil, eksik bir aile. Bu ailede baba yok. Anne ve dört çocuğu İngiltere standartlarında yoksul bir hayat sürüyorlar. Dönem demir lady Thatcher’ın dönemi. Bütün İngiltere’ye daha doğrusu Birleşik Krallığa musallat olan iblis de Thatcher.
İblisten muzdarip olan, ailenin tam ergenlik yaşındaki kızı Janet (Madison Wolfe). Kızın bir geçiş döneminde oluşu, cinsel olgunlaşmasının yeni başlamış olmasının bir önemi var. Janet’in bir özelliği daha var: Babanın evi terk etmiş olması en çok Janet’a koymuş. Janet’in kadınlığa geçerken erkek modeli olarak işlevsiz, evi terk etmiş bir baba figürüyle yola çıkması, onun ruh sağlığını derinden etkiliyor olmalı.

Şeytan çıkarmada kilidi açan anahtar, iblisin adını ifşa etmeye zorlanması oluyor. İblisin adı konulduğunda sorun da çözülüyor. İblis güçten düşüyor ve cehenneme geri çekilmek zorunda kalıyor. Filmlerden öğrendiğimiz şey bu. Bu süreci psikoterapiye benzetmek mümkün. Psikoterapide de sorunu tanımlayabilmek, çözümün yolunu açan şey. Velhasılı kelam, korku filmlerinin, özellikle de Korku Seansı’nın anlattığının böyle bir hikâye olduğu da söylenebilir. Babasız bir ergen kızın bunalımlarının tedavisi… Şeytan çıkarılmasındansa, psikoterapi ehveni şer.

Belgica
Belgica (Beljika okunuyor) filmin başrolündeki barın adı. Barı işletenler iki erkek kardeş. Genç olanı disiplinli ve daha iş odaklı. Büyük kardeş ise iş bitirici özellikleri olan ama nihayetinde sorumsuz ve uçkuruna düşkün biri. Büyük kardeş evli ve çocuklu, küçük kardeş ise film boyunca bir ilişkiye başlıyor ve bitiriyor. Belgica iki kardeş arasındaki sevgi/nefret ilişkisini çok derine inmeden anlatırken, gece hayatının renkli bir tablosunu da çiziyor. Ama fazla uzun ve buna rağmen yüzeyde kalıyor.

Bu filmin de olmayan bir babası var. Kendisi yok ama ruhuyla filmde. Küçük kardeşin abisini babası yerine koyduğu, işler kötüye gittiğinde ve ilişkileri bozulduğunda açığa çıkıyor. Abisine “tıpkı babam gibi, sorumsuzsun” diyor küçük kardeş. Ve babasına duyduğu öfkeyi abisinden çıkarıyor. Bu ana kadar makul biriyken, acımasız bir işadamına dönüşüyor. Abisinin sevgilisini gözünün yaşına bakmadan işten atıyor ve ortaklık bozulunca abisinin kayıt dışı harcamalarını paylaşım hesabına katmamakta direniyor. Bütün bunları doğrusu seyirci beklemiyor çünkü o zaman kadar gördüğümüz anlayışlı bir tip olduğu. Açıkçası ben tek bir şey düşünebiliyorum: Ödipal karmaşası harekete geçiyor ve babası yerine koyduğu abisine ölümcül bir savaş açıyor. Küçük kardeşin kendisinin de baba olamayışı söz konusu. Sevgilisi, ondan bunu esirgiyor. Sanki “sen hiçbir zaman baba koltuğuna oturamazsın, hep küçük çocuk kalacaksın” der gibi…


Fırtınalı Hayatlar
Firtınalı Hayatlar’ın orijinal ismi Genius yani Dahi. Dahiyle film aslında başroldeki iki karakteri birden tanımlıyor: Colin Firth’ün canlandırdığı editör Max Perkins ve yazar Jude Law’un canlandırdığı Thomas Wolfe. Editör Perkins, Wolfe’un hiç bir yayınevinin yayımlamadığı el yazmalarını dikkatle okuyor ve onları yeniden yapılandırıyor. Kaostan, çok satar kitaplar üretiyor. Tabii Wolfe’un metni olmasa bu mümkün değil ama Perkins’in katkısı olmasa da mümkün değil. Ya da film bize hikâyeyi böyle sunuyor. Aslında Perkins de yaptığı işin ne derece doğru olduğundan kuşkulu. “Orijinal bir sesi bastırıp, başka bir şeye mi dönüştürüyorum, buna hakkım var mı?”, diye tasalanıyor.

Jude Law’un abartılı bir oyunculukla canlandırdığı Wolfe, heyecanlı, coşkulu, dürtülerine gem vuramayan çocuksu bir karakter. Perkins ise tam tersi, her zaman kontrollü, o kadar ki evde bile şapkasını çıkarmayan biri. Wolfe, aradığı baba figürünü Perkins’te bulurken ve bunu sözel olarak da ifade ederken, 4 kız çocuğundan sonra pes eden Perkins ise aradığı erkek evladı Wolfe’da buluyor. İkilinin arasında bir baba oğul ilişkisi başlıyor. İki adamın da kadınlarıyla ilişkisinin gayet kötü olması eşcinsel bir çekim de var mıydı sorusunu akla getirse de film bu kuşkuyu desteklemiyor. Perkins’in sadece karısıyla değil, kızlarıyla da arası çok mesafeli, aslında gayet kötü bir baba. Ama hakiki babalığı böyleyken, sembolik babalığı iyi yapıyor. Wolfe’un aşığı da kendisinden yaşlı bir kadın (Nicole Kidman).
Çocuk Wolfe, büyüdükçe ve ünlendikçe tabii ki babasına isyan ediyor. Her çocuğun yaptığı gibi; babayı öldürmek kolay değil elbette, arkasından pişmanlık da geliyor.

Fırtınalı Hayatlar vasat bir film. Thomas Wolfe hakkında doğru yanlış bilgilendirmesi dışında kayda değer bir yanı yok.

Evrim
Evrim baba sorununa kesin bir çözüm sunan tuhaf, ne dediği muğlak bir film. Sadece kadınların ve erkek çocukların yaşadığı tuhaf bir sahilde geçiyor film. Filmin adına bakılırsa insanlık tuhaf bir evrim geçirmiş, kadınlar erkek çocukları doğurgan hale getirmeyi başarmış. Evrim biraz da geriye doğru işliyor anlaşılan çünkü denize dönüş gibi bir motif de var filmde.

Tabii, bu kadınların tuhaf bir tarikat olduğu, çocukları kaçırdıkları da düşünülebilir. Her neyse, bu hikâye bende herhangi bir duygu veya düşünce uyandırmadı. Fakat haftanın diğer filmlerdeki eksik babaların, bu filmde hayattan tamamen çıkarılmış olması aralarındaki ortak bağ olabilir. Ne yapacağız bu babalarla?

5. Atıf Yılmaz Kısa Film Festivali

TARİH:  28 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Mersin’de düzenlenen 5. Atıf Yılmaz Kısa Film Şenliği Cuma akşamı yapılan törenle sona erdi. Festivalde kurmaca, belgesel ve animasyon dallarında yarışma düzenlendi. Ayrıca çeşitli workshop’lar ve söyleşiler yapıldı. Sinema Yazarları jürisinde Şenay Aydemir ve Ayça Çiftçi ile birlikte görev aldım. Kurmaca dalında birincilik ödülünü paylaştırdık. Emrah Erkanı’nın yönettiği ve travesti bir seks işçisini anlatan Tuhaf Zamanlar ile Süleyman Demirel’in yönettiği ve bir çiftin dramatik bir gününü anlatan Asfalt ödülü paylaştılar.

Belgesel dalında en iyi film ödülünü Ömer Akbaş’ın yönettiği Son Nefes’e verdik. “Son Nefes”, 3 yıl önce Soma’da yaşanan büyük maden kazasını konu alıyordu. Geliyorum denen kaza sırasında ve sonrasında yaşananların unutulmaması ve sorumluların cezalandırılması gerekiyor ki bir daha bu tür kazalar ya da cinayetler yaşanmasın. Animasyon daalında birincilik ödülünü ise Hüseyin Gülgen’in yönettiği “Zirve”ye verdik. Zirve, bir dağ tırmanışı eşini ve bir bacağını kaybeden bir dağcının, protez bacağıyla o zirveye yenideen tırmanışını başarılı bir sinema diliyle anlatıyordu.

Ana jürilerin ödülleri ise şöyle oldu: Kurmaca dalında Azad (Yakup Tekintangaç) ve 7 Santimetre (Methan Şereflioğlu) birinciliğ paylaşırken, Asfalt da mansiyon aldı.

Belgesel dalında Bulut Renas Kaçan’ın “Gezgin”i birinci oldu. Animasyon dalında ise birinciği Metin Vatansever’in “Nefretin Üvey Evlatlarıyız” adlı filmi kazandı.


İyi Adamlar: Güldürüyor ama düşündürüyor mu?

TARİH:  21 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Shane Black bir dönem Hollywood’un en çok kazanan senaryo yazarıydı. Sonra yaptığı işlerden ve diğer senaristlerle kim daha çok kazanıyor yarışmalarına sokulmaktan sıkıldı, yönetmenliğe geçti. Ama yönetmenlikte bir iki özgün iş yaptıktan sonra, Iron Man 3 gibi yine büyük Hollywood filmlerinin yönetmenliğine yöneldi. “Sıkıldım, tiksindim” dediği ticari işlere geri döndü yani.

“İyi Adamlar” sıradan bir film değil ama. Amerikalıların bir deyimi vardır “hem pastayı yiyeceksin, hem de pastaya hâlâ sahip olacaksın” şeklinde çevrilebilir sanırım. “Hem nalına hem mıhına vurmak” deyimi gibi. “İyi Adamlar”, 1970’lerin “her yol var” haline saygı duruşunda mı bulunuyor, yoksa eleştiriyor mu, çok belli değil. Ya da ikisini birden yapıyor demek en doğrusu. Yetmişler şiddet ve seksin dizginlerinden boşandığı ama bir şeyleri değiştirme umudunun hâlâ yaşandığı yıllar.

Daha açılış sahnesinde bir ikilem var: Bir playboyvari derginin orta sayfa güzeli ve porno yıldızı Misty Mountains kaza yaptığında, dergiye verdiği poza benzer bir şekilde çırılçıplak yere serilir. Bu kanlı poz şimdi erotik mi, komik mi yoksa acıklı mı? Yönetmen hepsi birden olsun istemiş. Ahlaki kaygılarınızı geri plana atıp, film işte diye seyretmeniz gerekiyor “İyi Adamlar”ı. Ama yine tam olmuyor çünkü filmin karamsar bir politik mesajı var! O mesaj da şöyle bir şey: Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık bir arpa boyu yol gitmişiz! Yani, ne yaparsan yap pek bir şey değişmez. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olur, oyunun kazananları bellidir… Shane Black sanırım sadece dış dünyada olan biten üzerine değil kendi kariyeri üzerine de yapmış bu yorumu. Ticari Hollywood dünyasından bir türlü uzaklaşamamasını da anlatıyor sanki.

Film tam olarak 1977’de geçiyor. 1977, punk’ın zirve yaptığı (filmde “Never Mind The Bullocks, Here Is The Sex Pistols”ın afişi görünüyor), hippie kültürünün tabutuna son çivinin de çakıldığı yıl. Ve tabii çok daha apolitik, çok daha sağ 80’lerin de hemen eşiği. Batılı beyaz gençlik kültürünün son ve çoğu zaman nihilist başkaldırısıyla, pırıltılı seksenlerin arasındaki sınır yılı. Sex Pistols’ın ünlü sloganı “no future”dı, yani gelecek yok!

Filmin iki kahramanı da bir tür kaybeden. Jackson Healy (Russel Crowe) ve Holland March (Ryan Gosling) kadınsız adamlar. Biri boşanmış, diğeri karısının ölümünü engelleyememiş. Sonuçta ikisi de kaybetmiş. Detektif Holland’ı ayakta tutan 13 yaşındaki kızı Holly’nin (Angouri Rice) varlığı, yoksa kendine acıma ve kendinden nefret sarmalında alkole boğulup gidecek. Healy ise adam döverek para kazanıyor. 70’lerde yetişkin adamların küçük kızlarla ilişki kurması Batı’da meşru bir şeydi. Brooke Shields ve Nastassia Kinski o dönemin çocuk seks sembolleriydi. David Hamilton, küçük kızların çıplak fotoğrafları ve başrolde olduğu filmlerle bir kariyer yapmıştı. Healy’nin yaptığı işler arasında, ailelerin isteği doğrultusunda bu tarz ilişkiler kuran adamları dövmek önemli yer tutuyor. Film bana burada da ikili oynuyor gibi geldi. Bu iddiamı savunacak fazla delilim yok doğrusu. Ama Holland’ın küçük kızı Holly, öyle ortamlara giriyor ki film boyunca, bir seks objesi olarak düşünülmesine ramak kalıyor. Mesela bir porno film seyrediyor… Öte yandan Holly, filmin en saygıya değer kişisi. İnsani değerleri, filmin kahramanı iki erkek değil, Holly temsil ediyor.

Ölen hippie kültürü ise hem alay konusu hem de idealizmiyle saygı duyulan bir şey filmde. Hava kirliliğini protesto eden ve kuşların yaşam hakkını savunan hippie eylemi düpedüz gülünç, filmde. Fakat filmin iki baş kahramanının aradığı kişi olan hippie Amelia’nın (Margaret Qualley) “faşist” olarak nitelendirdiği, devlet/sermaye iktidarına değin söyledikleri sonuçta doğru çıkıyor. Bu öyle bir iktidar ki, kendi çocuklarının başını yemekten bile çekinmiyor.

Filmin konusunu anlatmadım çünkü önemsiz ve saçma. Tıpkı Amelia’nın deneysel filminde cinselliği seyirciyi tavlamak için kullanması gibi, filmin her şeyi sonuçta bir MacGuffin. Filmin asıl amacı, iki kahramanının girdiği komik durumlar üzerinden seyirciyi güldürmek ve belki de buralara nereden geldiğimizi göstermek. Güldürme konusunda doğrusu başarılı da oluyor. Ryan Gosling’in performansı çok, çok iyi. Crowe, fazla ciddi kaçıyor bu filme ama performansı batmıyor. Genç oyuncu Angouri Rice da müthiş. Dönem atmosferi de iyi yaratılmış. Shane Black’in şimdilik en filmi bu. Filmin akla Chinatown, Taxi Driver ve Boogie Nights gibi birçok filmi akla getirdiğini de söyleyebilirim. “Güldürüyor ama düşündürüyor mu?” derseniz, eh onu da bir miktar yapıyor. Sonuçta bu filmin bir mesajı var: Kaybedenler hep kaybeden kalır ve iyi insan olmak yine de önemlidir! Çünkü kazanan kötülerin hayatı hiç de matah değildir. İstikbal (gelecek) diye bir şey vardır ve o gençlerindir!

Hitchcock Truffaut: Hitchcock üzerine çeşitlemeler…

TARİH:  14 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock sinemayla fazla ilgili olmayanların bile adını bildiği ender yönetmenlerden biri. Bugün sinemanın en büyük ustalarından biri sayılıyor. Hitchcock’ın yönettiği “Vertigo” (1958; Ölüm Korkusu) Sight&Sound dergisince yapılan geniş kapsamlı oylamada gelmiş geçmiş en iyi film seçildi. Ama Hitchcock’ın değeri her zaman bu kadar biliniyor değildi. Fransa’da yayımlana Cahiers du Cinema dergisinin yazarları ki sonradan Yeni Dalga’nın kurucu yönetmenleri oldular, Hitchcock’ı baştacı ettiklerinde, yönetmen bugünkü kadar tanınıyor değildi.

François Truffaut bu Yeni Dalga yönetmenlerinden biriydi ve hayranı olduğu Hitchcock’la 1962’de bir nehir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşi daha sonra kitaplaştırılmıştı. “Hitchcock Truffaut” işte bu söyleşiyi temel alıyor. Bu söyleşiden bölümler dinlerken, dönemden fotoğrafları ve film kliplerini izliyoruz film boyunca. Ayrıca Martin Scorsese, Olivier Assayas, Wes Anderson ve David Fincher gibi Hitchcock hayranı yönetmenlerin Hitchcock hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Özellikle kimi planların ya da sahnelerin kompozisyonu üzerine söylenenler ilginç.

Film meraklılarının ve sinema öğrencilerinin ilgiyle izleyecekleri bir film Hitchcock Truffaut belgeseli. Hoşuma gitse de yeterince tatmin olmadım filmden. Hitchcock’ın tek bir filmi ele alınsa ve onun üzerinden ustanın dünyası anlatılsa belki daha çok tatmin olurdum. Ama bu haliyle de seyre değer bir film olduğu kesin.


Filmekimi Bölüm II: Eleştirmenlere inanmayın!

TARİH:  15 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlıkta dediğim gibi: Eleştirmenlere inanmayın! Tabii ben de eleştirmen olduğum için, bu uyarımı da kale almayın! İster inanın ister inanmayın ama ben meslektaşlarıma inanmıyorum, o kadarını söyleyeyim. Bazıları hariç! Mesela Fatih Akın’ın son filmi “Elveda Berlin”in beş para etmediğini yazan TAZ (Tageszeitung) yazarı gibileri var. Bir de o filme “büyüme” filmi diyenler var ya… Büyüme hikâyelerinin ne anlattığını hiç düşünmemişler sanırım.

Neyse konumuz, Filmekimi. Geçen hafta da belirtmiştim. Cannes’da eleştirmenler mesela ‘Ben, Daniel Blake’e burun kıvırmışlardı. Ama açık ki Cannes’ın en etkileyici filmlerinden biriymiş Daniel Blake. Fimleri birer birer seyrettikçe ortaya çıkıyor. Cannes’da eleştirmenlerin yere göğe koyamadıkları Jim Jarmush’un yeni filmi ‘Paterson’u da gördük. Paterson hakkında Facebook’a şunları yazdım: “Jim Jarmush da muhafazakâr bir film yapar mıymış? Yapmış. Paterson, küçük Amerikan kentine, sıradan insanların sıradan hayatlarına, Amerikan kültürü ve Amerikalılığa bir güzelleme. Ve Paterson kasabası kadar sıkıcı, tekdüze. Hayır, Paterson’un otobüsünün “bir alev topu gibi patlaması” gerekmiyor. Biraz daha gerçeklik sızabilirmiş filme. Biraz daha dram. Ama orası Amerika’nın küçük kenti, ne dramı olacak? Türkiye’nin, Suriye’nin, Irak’ın bir bölgesi değil ya? Bu arada filmin Paterson kentiyle özdeş ve adaş kahramanı, Ortadoğu’da bir yerde savaşmış ki, madalyalı fotoğrafı, evinde çerçeveli duruyor. Dram, Patersonların “kahramanlık” yaptıkları bizim diyarlarda, Paterson, New Jersey’de değil.” Bunlara ek olarak şunları söyleyebilirim. Jarmush filmlerinin derinliğine pek inanmıyor ki, içini sanatçı isimleriyle dolduruyor son zamanlarda. ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’da bir koli dolusu kitabın üzerinden geçen (ve Elif Şafak’ın kitabını da saptayan) kamerası bu kez de benzer işler yapıyor. Kamera yapmasa, sözel olarak Emily Dickinson’dan, Dubuffet’ye, William Carlos Williams’dan Iggy Pop’a şair, şarkıcı ve ressamların adı geçit resmi yapıyor filmde. Ünlü isimleri zikretmeyi bir sanat eseri için zavallıca buluyorum. Ama tabii filmin asıl sorunu muhafazakârlığı. Zencisiyle, Ortadoğulu’suyla birlik ve beraberlik içindeki Amerika tablosu çizmesi. Filmin kahramanı Paterson’ın İranlı ev kadını eşinin hayali, bir country şarkıcısı olmak. Bir Türkün Amerikan asıllı eşinin türkücü olmak istemesi gibi bir şey bu. Buradaki pozitif mesaj şu: Ortadoğulu olsalar da onlar da can, onlar da bizden! Sağol be Jim, ne güzel söyledin. Bu birlik ve beraberlik mesajını veren yönetmen, keşke Ortadoğu’da yapılanları birazcık sorgulamayı düşünse. Paterson’ın kahraman bir asker olarak da portresini sunan yönetmenden bunu beklemek hakkımız. Ama Jim’in derdi o değil. Jim’in duyarlılıkları, çok duyarlı otobüs şoförü Paterson’ınkinden daha geniş bir alanı kapsamıyor. Hadi bunları bırakalım, film boyunca peşini bırakmadığımız Paterson’ın nasıl Paterson olduğu hakkında ne söylüyor film? Dubuffet’nin adını mükemmel bir Fransız aksanıyla söylemeyi bu otobüs şoförü nereden öğrenmiş? Önemli değil, önemli olan filmin Dubuffet’nin doğru tellafuzunu bize öğretmiş olması. Böyle de misyoner bir yanı var Jim’in. Neyse ki Japon’lar her şeyi kendi kafalarına göre telaffuz etmeyi sürdürüyorlar, filmin güzel finalinde olduğu gibi (selamlar Hilmi!). ‘Paterson’dan aktif bir şekilde hoşlanmadım ama gel gör ki Cannes’daki eleştirmenlere göre film bir başyapıttı! Bakınız başlık!

Kötü filmlerin başında Paterson gelmiyor ama! Birinciliği Romen filmi ‘Köpekler’e veriyorum. Eski ‘sosyalist’, yeni kapitalist ülkelerden bekleneceği gibi bir mafya öyküsü anlatan filmin tek bir anı, tek bir karakteri bile inandırıcı değil. Dakikalarca kesik bir ayağı gösterince, gerçekçi ya da düşündürücü olmuyor filmler. “Yavaş sinema yap, bir festival alır nasıl olsa” mantığı işlemiş fakat. Film Cannes’a kadar gitmiş. Buraya da gelmiş maalesef.

Derin anlamlar çıkaranlara kolay gelsin!

‘Zombi Ekspresi’ gibi filmler de Cannes’da seslerini duyurmuşlardı. Ticari bir film olarak başarılı olabilir ‘Zombi Ekspresi’ ama ciddiye alınacak bir yanı yok. Sade suya tirit işadamı (kapitalizm) eleştirisinden derin anlamlar çıkarmaya çalışanlar varsa, onlara da kolay gelsin.

‘Ben Katil Değilim’e ne demeli? Diyecek pek bir şey yok. O kadar kötü ve anlamsız. Seri katiller üzerine iyi bir film vardı fakat festivalde: Hint filmi ‘Psycho Raman’, biri katil diğeri polis iki psikopatın hikâyesini iyi anlatıyor. Müziğin kullanımı ciddi sorunlu olsa da, kalburüstü bir polisiye filmdi ‘Psycho Raman’.

Mısır filmi ‘Çatışma’ askerin yönetime el koymasını hemen sonrasındaki çatışmalı günlerden birini anlatıyor. Müslüman Kardeşler yanlılarıyla laikler ve ordu sokaklarda çatışırken polis iki gruptan da insanları aynı araca tıkıyor. Mısır’da yaşananların boyutları hakkında bir fikir vermesinin yanı sıra, kendisini ilgiyle izleten bir filmdi ‘Çatışma’.

‘Wiener Dog’ her zamanki sinikliğiyle Todd Solondz’dan beklenecek karanlıkta bir filmdi. İlk iki bölüm Greta Gerwig ve Julie Delpy’nin sempatiklikleriyle daha sıcakken, ikinci yarısında film iyice karanlığa gömüldü. İyi de olmadı.

‘The Beatles’ suya sabuna dokunmayan ama sevimli bir belgeseldi.

En iyi filmler ise korku türüyle flört eden ama daha çok psikolojik diye adalandırabileceğim filmlerdi. ‘Canavarın Çağrısı’ vizyona girecek, o zaman yazarım. ‘Korkunun Gölgesi’ İran molla devrimin hemen ardındaki yıllarda, Irak-İran savaşı sırasında geçen bir cin/delirme hikâyesi. Laik bir kadının hayat ayaklarının altından kayarken aklını da yitirmesinin hikâyesi keşke sinemalarımıza gelse. Bir yandan ev kadınlığına mahkûm edilen, bir yandan da iyi bir anne olmanın baskısı altında bunalan kadının hikâyesiyle özdeşleşmek Türkiye’de çok mümkün. Türkiye İran olurken, keşke bu filmi sinemalarımızda izleyebilseydik. İbret verici ve iyi bir film. Bizim cinci/dinci filmcilerimiz de böyle hikâyeler anlatıyorlar mı? Seyretmediğim için bilmiyorum ama anlatsalardı duyardım.

Filmekimi’nden seyrettiklerim

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivaller öncesinde film tavsiye etmek, pek yaptığım bir şey değildir. Seyretmediğim filmler hakkında nasıl tavsiyelerde bulunurum? Bunu yapanlara da şaşırıyorum. İnsan seyretmediği filmler için nasıl “sakın kaçırmayın” diyebilir? Çok şey beklediğim filmler bazen beni hayal kırıklığına uğratır, başka zamansa hiçbir şey beklemediğim filmlerden keyif alırım. Fakat bu Filmekimi öncesinde epey bir filmi görmüş olduğumu fark ettim. Wroclaw’daki Nowe Horyzonty, Miskolc’taki Jameson CineFest ve Adana film festivallerinde seyrettiğim ve 15. Filmekimi’nde de gösterilecek olan filmlerle ilgili düşüncelerim şöyle:

Julieta: Seyrettiğim en iyi Almodovar ve yılın en iyi filmlerinden biri. Cannes’dan eli boş dönse de, eleştirmenler orta karar bulsa da bence bir başyapıt. Eksiği, fazlası yok. Klasik Almodovar aşırılıkları da yok. Acıklı ama ağlak değil. Komedi ise hiç yok. Kayıp ve suçluluk duygusu, annelik ve çocukluk, aşk ve cinsellik üzerine bir sürü şey var ama. Almodovar saf dram demiş filmi için. Has dram olarak da çevrilebilir. Her halükarda has sinema olduğu kesin. 28 Ekim’de vizyona girecek.

Ben, Daniel Blake: Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye alan filmi, ustanın en iyilerinden. Cannes’da eleştirmenler yine burun kıvırdılar ama yine haksızlar. Film, ezilenlerin dayanışmasını biraz fazla meleksi tasvir etmiş, filmin tek kusuru bu. Onun dışında, kapitalizmin ve onun devletinin ezdiği insanların dramı çok iyi anlatılmış. 2 Aralık’ta vizyona girecek.

Frantz: Aşk her şeyi affeder mi? Bazen eder. I.Dünya Savaşı sonrasında geçen imkansız bir aşkın hikayesi, gayet ikna edici bir şekilde anlatılmış. François Ozon ilk kez Almanca/Fransızca ve siyah-beyaz/renkli bir film çekmiş. Başroldeki Paula Beer çok iyi. Keza Pierre Niney de öyle. Sağlam bir film.

Hizmetçi: Park Chan Wook’un filmi kesinlikle görmeye değer. Karmaşık bir olay örgüsü, entrika içinde entrika var. Görüntüler çok etkileyici. Dinlenmiş bir kafayla seyretmekte yarar var.

Toni Erdmann: Yılın sansasyonu. Cannes tarihinde eleştirmenlerden Toni Erdmann kadar yüksek puan alan bir film yok. Temelde bir “kendini iyi hisset filmi” olsa da, epey karanlık tarafları da var. Kapitalizmin vahşi dünyası içinde kendisine yabancılaşan genç bir beyaz yakalı kadınla, ona nefes aldırmaya çalışan babasının ilişkisi. Unutulmaz bir iki sahnesi olsa da abartıldığı kadar müthiş değil. Ama kaçırmayın, iyi film. Vizyona girmeyecek gibi.

Albüm: Adana’dan iki büyük ödül aldı; senaryo ve yönetmenlik dallarında. Romen sinemasının ve İsveçli yönetmen Roy Andersson’un etkisi görülüyor. Mizantropik bir film. Mizantrop*, mizantropu görünce sopasını hazırlarmış. Filmden hoşlanmadım. Usta işi çerçevelemeleri var fakat. Çocukları olmayan bir ailenin bir çocuk evlat edinip, o çocuğu kendilerinden olmuş gibi gösterme çabasını anlatıyor. 4 Kasım’da vizyona girecek.

Mezuniyet: Galiba Romen sinemasından çok sıkıldım. Kaypak orta sınıf ahlakı, tanıdık bildik bir şey. Kızının bitirme sınavında başarılı olması için ilkelerini çiğnemeye hazır bir baba ve ailesinin hikayesi. Herkes suçlu, herkes suçsuz. Yani insan da kötü, sistem de kötü. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Cannes’da, Christian Mungiu, Olivier Assayas’la birlikte bu filmiyle en iyi yönetmen ödülüne layık görüldü.

Çakı Gibi: Çok fazla osuran bir cesetten ne kadar komedi üretilebilirse o kadar üretilmiş. Yanlış okumadınız, osuran bir cesetle başbaşa kalan bir kazazedenin hikayesini anlatıyor film. Başka da aklımda kalan pek bir şey yok filmden. Güldürme ihtimali var.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu: Xavier Dolan beni bugüne kadar pek etkilemediyse de bu filmi benim gördüğüm en iyi Dolan filmi. Cannes’da Grand Prix’yi (ikincilik ödülü) aldı ama eleştirmenler hiç beğenmedi. Ne o, ne de öteki. Yani ne yerden yere vurulacak bir film, ne de ikincilik ödülüyle taçlandırılacak bir film. İyi bir yönetmenlik var ama senaryo o kadar iyi değil. Karakterler film boyunca hep aynı aşırılık içindeler. Bu işlevsiz aile tablosu da haliyle bir süre sonra yoruyor.

Kaptan Fantastik: Sol gösterip, sağ vuracakken yine de orta yolu bulan bir film. Hippie, muhalif bir baba ve çocuklarının alternatif hayatları, annenin ölümünün ardından bir sınavdan geçer. Cenazeye gitmek, alternatif bir hayat süren ailenin dış dünyaya açılması demek. Bu da bir sürü krizi beraberinde getirir. Büyük oyuncu Viggo Mortensen var! 25 Kasım’da vizyona girecek.

Meçhul Kız: Dardenne Kardeşler’in en yavan filmlerinden biri. Yoksul bir Siyah kadının ölümünden kendini sorumlu tutan Beyaz bir tıp görevlisinin, kadının ölümü ardındaki sırları çözme ve ezilenlere yardım etme çabasını anlatıyor. 11Kasım’da vizyona girecek.

Vahşiler Firarda: Bu Yeni Zelanda filmini altyazısız, İngilizce (ağır Yeni Zelanda aksanıyla) orijinalinden seyrettim. Haliyle birçok konuşmayı anlamadım. Fakat yine de çok keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim! Belki ikinci defa giderim. Kaliteli bir komedi! Keşke vizyona girse.

Sieranevada: Yine Romenler!!! 3 saat boyunca bir eve tıkılı kalmayı kaldıramadım ve 2. saatin sonunda filmi terk ettim. Festival yorgunluğu olmasa seyrederdim. Filme haksızlık etmek istemem ama, yine aynı şeyler işte: Orta sınıf sevimsizlikleri, tuhaf işlevsiz ailesel vaziyetler falan… Tabii ki sıradan bir film değil. Usta işi mizansenler ve oyunculuklar takdire şayan. Filmin adıyla bir ilgisi yok, bildiğim kadarıyla.

Seyretmediğim filmler hakkında bir şey yazmayacağım ama çoğu çok ilginç görünüyor. Seçim size ait.

*mizantrop: tdk sözlüğünde “1. toplumdan, insandan kaçan kimse; merdümgiriz. 2. insandan nefret eden kimse” olarak tanımlanmış.

Elveda Berlin (“Tschick”): Bir yol ve büyümeme hikâyesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

The Cut”ın hem eleştirmenler bazında hem de gişede uğradığı başarısızlıktan sonra, Fatih Akın’ın büyük bir yapımcıyla, çok satan bir romanın film versiyonunda yönetmenliğe seçilmesi doğrusu yönetmen için büyük bir şans, nerdeyse bir ödül. Akın, Wolgang Herrndorff’un bestseller’i “Tschick”in haklarını almak için çaba harcamış ama başaramamış. Romanın çekim haklarını alan yapımcı ile yönetmen anlaşamayınca, çekimlerin başlamasından yedi hafta önce Fatih Akın görevinin başına getirilmiş. Daha önce “Solino” dışında kendisinin yazmadığı bir film çekmeyen Fatih Akın, bu kez profesyonel bir stüdyo yönetmeni gibi çalışmış. Yine de senaryoyu Hark Bohm’la birlikte elden geçirmiş ve başrol oyuncusunu değiştirmiş. Bir miktar damgasını vurmaya çalışmış yani.

Film iki uyumsuz, sınıflarının en az popüler delikanlısının bir yaz tatili sırasında yaşadıkları maceraları anlatıyor. Maik (Tristan Göbel) inşaatçı bir baba ve alkolik bir annenin oğlu. Baba ailesine tamamen ilgisiz, sevgilisiyle tatillere çıkan bir karakterken, anne tenis kortları ile alkolden arınmak için gittiği tedavi klinikleri arasında mekik dokuyor. Maik annesini aldatan babasından nefret ediyor; babasının sevgilisine yiyecekmiş gibi bakmayı ihmal etmezken.

Tschick (Anand Batbileg) ise Rusya kökenli bir genç. Kendisini Çingene Yahudi olarak yani tam bir “Öteki” olarak tanımlıyor. Yaz tatili başladığında Tschick çalıntı bir Lada’yla çıkageliyor. Maik’in âşık olduğu Tatjana’nın doğum gününe denk gelen bu ziyaret, doğumgünü partisine davet edilmeyen yegâne iki kişiyi oluşturan kahramanlarımızın önce partiye uğrayıp hava atmalarıyla başlıyor ve sonra ikilinin Tschick’in dedesini ziyaret etmek için Walachei’a yolculuğa çıkmalarıyla devam ediyor. Walachei gerçekte Romanya’da bir bölgenin adı ama, Almanca’da cehennemin dibi gibi mecazi bir anlamı da var.

Çeşitli çok da heyecan verici olmayan maceralar yaşayan ikili, Çek asıllı bir kızla da karşılaşıyorlar. Maik ilk cinsel deneyimini yaşamaya çok yaklaşıyorsa da, olmuyor. Maik sürekli kızlara âşık olsa da, film boyunca eşcinsel olup olmadığı sürekli gündeme geliyor. İki erkek arkadaşın dostluğundaki eşcinsel çekim iması film boyunca sürüyor.

Filmin finalini Freudyen bir bakış açısıyla yorumlamak mümkün. Babasını elemine eden Maik, annesinin tek “erkeği” olmayı başarınca, aşık olduğu Tatjana’dan vazgeçiyor. Yani ebediyen çocuk kalmayı seçiyor diyebiliriz.

Bir yol hikâyesi olan “Elveda Berlin” bu nedenle aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak görülmemeli bence. Bir büyümeme hikâyesi aslında.

Yol filmi deyince akla Amerikan filmleri geliyor ve işin doğrusu bu janr Amerika’ya yaraşıyor. Bu iş Almanya’da olmuyor. Film çok klişelerle dolu, kanımca çekici bir yanı yok. Oyunculuklar orta karar, hikâye orta karar, maceralar heyecan verici değil ve sonuçta kahramanlarımız gerçek anlamda büyümüyor. Yan karakterler ise (Maik’ın babası ve annesi, polis, doğal yaşamcı çiftçi aile) karikatürden öteye gidemiyor. Bir filmden daha ne istemeyebiliriz?

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

TARİH:  24 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

Snowden: Hain kahraman

TARİH:  7 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Snowden’in kim olduğu biliniyor olsa da hatırlatmakta yarar var. Edward Snowden, National Security Agency (NSA; Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, kurumun bütün dünyayı ama özellikle de Amerikan vatandaşlarını bir mahkeme kararı olmadan dinlediğini ve izlediğini ifşa eden Amerikalı bilgisayarcı. Amerikan hükümetlerine (geçmiş ve gelecek) göre bir vatan haini, başkalarına göre bir kahraman. Snowden hakkında ‘Citizenfour’ adlı çok başarılı bir belgesel çekildi ve bizde de gösterime girdi. Laura Pointras’ın bu belgeseli 2014’te Oscar’ı kazandığında henüz Trump tehditi yoktu.

Türkiye’de bu hafta, ABD’de geçen eylül ayında gösterime giren ‘Snowden’ filmi de Edward Snowden’i anlatıyor. ‘Snowden’ kanımca başarılı bir film. Hatta bir gazetecilik sürecini anlatması açısından geçen yıl Oscar’ı alan ‘Spotlight’ı çağrıştırdı bana. Ama ‘Snowden’in şimdiden ne ‘Citizenfour’un ne de ‘Spotlight’ın başarısına yaklaşamayacağını söylemek mümkün gibi gözüküyor. Gerçi daha Oscar adayları açıklanmadı ama ‘Snowden’a şans verilmiyor. Eleştirmenler filmi vasat buldu, film gişede de başarılı olmadı. Konu artık eskidiği için mi? Zaten bu konuda çok başarılı bir belgesel yapıldı diye mi? Yoksa artık Trump’ın ayak seslerinin korkutacak kadar yakına geldiğinden mi? Kasımdaki seçimlerden bir buçuk ay kadar önce vizyona giren ‘Snowden’ doğrusu Obama başkanlığındaki Demokrat Parti iktidarına sempatiyle bakmıyor.

Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Baş katil’
‘Snowden’ filmini yöneten Oliver Stone ile filmin kahramanı Snowden’in Obama dönemi hakkındaki görüşleri benzer. Snowden, Obama’nın insan hakları ihlalleri konusunda bırakın iyileştirici yönde önlemler almayı, tam tersi yönde hareket ettiğini söylerken, Stone, Obama’nın drone savaşlarıyla “baş katile” dönüştüğünü söylüyor. Stone’a göre Amerikan politikasında savaş karşıtı bir parti yok, Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de savaş yanlısı.
Trump’a karşı safları sıklaştırmaya çalışan liberal Hollywood ve basın için ‘Snowden’ın zamanlamasının iyi gelmediğini söylemek mümkün. Ama film, en baştan itibaren güçlüklerle karşılaşmış. Büyük stüdyolar filmi yapmayı reddetmiş. Sonuçta görece küçük yapım firmalarıyla film gerçekleştirilmiş. ‘Citizenfour’ da muhtemelen büyük firmalardan finansman sağlayamazdı. Neyse ki buna ihtiyacı yoktu.

Sonuçta korkulan oldu ve Trump başa geldi. Çekilecek. Ama “Yes, we can” diyerek sistemi değiştireceğini vaad eden sonra da sistemin kurbanlarını yüzüstü bırakıp, failleri (bankaları) kurtaran Obama yönetiminin bunda büyük suçu var. Obama değiştirmiyorsa, birisi değiştirir umudu Trump’ı başa getirdi.

Stone ve değişim
Stone ile Snowden’in benzer görüşleri olduğunu söylemiştim. Başka açılardan da benziyorlar. Oliver Stone, tıpkı filmin kahramanı Snowden gibi bir yurtsever. O kadar ki Vietnam’da savaşmış, madalyalar almış. İmkânı olsaymış Snowden de Irak’a gidip, Amerikan ordusu için savaşmaya gönüllü olurmuş. Ama çelimsiz vücudu buna izin vermemiş. Oliver Stone daha sonra bir tür asi yönetmene dönüştü. Sisteme sert eleştiriler getiren filmler çektiği gibi, kahramanları öven filmler de yaptı.
Snowden’in yaşadığı değişim de vatan için hayatını feda etmekten, devlet sırlarını ifşa etmeye kadar gidiyor. Ama Snowden açısından aslında çelişen bir şey yok. Snowden, ABD vatandaşı olmanın temel niteliklerinin, yani birey hak ve özgürlüklerinin tecavüze uğradığını düşündüğü için kendini feda ediyor. Devlet sırlarını açık ederek, hapsi göze alıyor. Hapse girmese de şu anda Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda Snowden. Yurtseverliğinin karşılığında ağır bir bedel ödüyor.
Filmin üç izleği var: Snowden’ın kız arkadaşı ile bir internet sitesinde başlayan ve birlikte yaşamaya kadar giden ilişkisi; Snowden’ın CIA ve NSA’de yavaş yavaş yaptıkları işin kapsamını keşfediş süreci (Snowden, sadece herkesin izlendiğini değil, kendi yazdığı bir programın drone’larla yapılan savaşı olanaklı kıldığını da anlıyor) ve Snowden’in Hong Kong’da yönetmen Pointras ve gazeteci Greenwald’a bilgileri aktarışı.

Kazanılmış sükûnet
Stone’un diğer filmlerinin aksine sakin bir tarzı var Snowden’ın. Sanki Almodovar’ın Julieta’da yaptığı gibi Stone da son filminde çılgınlıklarından arınmış ve sadece hikayeye hizmet etmek için kamera arkasına geçmiş. Kimileri alıştıkları yönetmeni arıyorlar, ben bu yeni kazanılmış sükûneti daha çok seviyorum.
Sonuçta, ‘Snowden’ izleyin derim. Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Mayın Ülkesi’ ve ‘Hiçbir Yerden’

TARİH:  18 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir buçuk aydır yazılarıma ara vermiştim. Sanırım BirGün yayımlanmaya başladığından beri bu kadar uzun ara vermişliğim olmamıştı. Bu bir buçuk ayın bir ayı tatildi. Ama 15 günü yine boş geçmedi mesleki açıdan. Temmuzun son haftasında artık neredeyse geleneksel hale getirdiğim gibi Polonya’da, Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar (Nowe Horyzonty) Film Festivali’ndeydim.

9 Eylül – 15 Eylül arasında ise Macaristan’da Miskolc Film Festivali’nde (Jameson CineFest) uluslararası jüride görev aldım. Jürinin başkanı, aynı zamanda FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu) Başkanı da olan Klaus Eder’di. Diğer jüri üyeleri ise yazar, yönetmen, akademisyen Ibolya Fekete, Macaristan Senaryo Yazarları Birliği Başkanı Norbert Köbli ile yönetmen, yapımcı ve akademisyen Akiva Tevet idi.

Doğrusu festivalin iyi bir programlama yapmadığını söyleyebilirim. 5 gün içinde 18 filmi değerlendirmemiz gerekiyordu. Öyle ki programımızda 5 film seyretmemizin gerektiği bir gün bile vardı. Neyse ki sadece iki ödül veriyorduk: En İyi Film’e verilen Emeric Pressburger Ödülü ve En İyi İkinci Film’e verilen Adolph Zukor Ödülü. Ödüller tam da benim isteklerim doğrultusunda verildi. Tesadüfen jürinin ortak noktalarını temsil ediyordu tercihlerim.

En İyi İkinci Film yani Adolph Zukor Ödülü’nü Danimarkalı yönetmen Martin Zandvliet’in Benim Ülkem/Mayın Ülkesi (Under Sandet / Land of Mine) kazandı. Filmin adında bir kelime oyunu var. İngilizce “mine” sözcüğü iki anlama geliyor: Benim ve mayın. Filmin İngilizce adındaki mine her iki anlama da geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Danimarka sahillerine Nazi Almanyası’nın döşediği binlerce mayının temizlenmesi gerekiyor. Almanların döşediği mayınları yine Almanlara toplatmak çok da acımasızca bir karar gibi görünmüyor. Yıllarca Alman işgali altına yaşamanın öfkesiyle yüklü milliyetçi Danimarkalı subayların, Alman askerlerin bu mayınları toplarken yaşayacakları hayati riskleri düşünüp üzülmeleri beklenmiyor. Fakat ne var ki çocuk yaşta askere alınan Alman askerlerin hali de pek acıklı. Savaş sadece işgal edileni, saldırıya uğrayanı vurmuyor ki! Savaş, savaşan bütün tarafların halklarını vuruyor. Asker dediklerimiz de o halkın erkek çocukları (genellikle). Faşist devletin zoruyla çocuk yaşta savaşa gönderilmiş bir Alman gencine ne kadar öfke duyabilirsiniz? Tabii ki karşınıza tankı ve tüfeğiyle çıktığında ve canınıza kastettiğinde onu öldürmeyi isteyeceksinizdir ama süngüsü düşmüş bir halde bir esirken? Filmi seyrederken aklıma 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü üstünde yaşananlar geliyor. Birkaç saat önce halka ateş açan askerlerin, linç edilme görüntüleri. Bir kaşık suda boğmak istediğim FETÖ’cü subayların işkence görmüş halleri. Aklıma PKK ile verilen savaş da geliyor. Maalesef ülkemiz pek zengin tecrübeler kazandırıyor insana.

Zalimin mazluma, mazlumun zalime dönüşmesi hayatın klasik gerçeklerinden. Filmi seyrettiğim ülkenin de böyle bir geçmişi var. Macarlar, Almanya ile birlik olup SSCB’ye karşı savaşmışlar. SSCB de onlara savaştan sonra hiç de iyi davranmamış. Macarlar işin bu ikinci faslını, Sovyet işgali altında oldukları dönemi hiç unutmuyorlar. Ama öncesini, yani savaş dönemini de hiç hatırlamıyorlar.

Neyse, “Mayın Ülkesi” esir alınan askerlerin hayatları pahasına Danimarka sahillerindeki mayınları temizlemesini ve bu sırada başlarındaki Macar subayla ilişkilerini anlatıyor. Çok klasik bir sinema örneği. Gelecek her adımı önceden tahmin edebildiğiniz filmlerden biri Mayın Ülkesi. Ama yine de izleyiciyi avucunun içine alıp, sonuna kadar da orada tutmayı başarıyor. Güçlü, etkileyici bir film. Sony’nin filmin haklarını alıp, sonra da filmi rafa kaldırmasını anlamak ise güç. Sony’nin kimi filmleri, rekabet sahnesinden uzaklaştırmak için satın aldığı ve böylece gözlerden uzak tuttuğu dillendirilen bir iddia.

En İyi Film Ödülü olan Pressburger Ödülünü ise “Hiçbir Yerden” (From Nowhere) adlı filme verdik. Matthew Newton’ın yönettiği film Amerikan sinemasının pek görmediği bir gençlik kesimini ele alıyor. Filmin merkezinde Amerikan kimliği edinememiş üç genç var. Bu üç gencin, yasal bir kimlik edinmek için verdikleri mücadele, avukatları, öğretmenleri, aileleri ve birbirleriyle ilişkilerini çok etkileyici bir biçimde anlatmış Matthew Newton. Genç oyuncular çok başarılılar. Mülteci krizinin gündemin birinci sıralarında yer aldığı günümüzde geçmesi, filmin önemini artırıyor ama filmi güzel yapan elbette güncel bir temayı ele alması değil. Bu filmi umarız sinemalarımızda, olmazsa festivallerden birinde görmeyi çok isterim doğrusu. Herşeye rağmen bir de altyazılı izlemek istiyorum filmi çünkü. İF İstanbul’a çok yakışır doğrusu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com