Ülke kurtuldu: Eren Aysan görevinden alındı!

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eren Aysan’ın Devlet Tiyatroları’ndaki görevine son vermişler. İşte bu! Yapılması gereken sonunda yapıldı, Aysan’dan kurtulundu. Aysan’ın görevden alınmasına dayanak olan KHK’de şu yazıyormuş: “Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara mensubiyeti veya iltisakı, yahut bunlarla irtibatı olabileceği yolunda yapılan değerlendirme.”

Kafamı karıştıran bazı şeyler yok değil bu KHK’de. Mesela devletin milli güvenliği kavramını anlamakta güçlük çekiyorum. Devletin bir milli güvenliği bir de milli olmayan güvenliği mi var? Milli maç, lig maçı gibi devletin milli güvenliği, devletin yerli güvenliği gibi ayrı kavramlar mı var? Neyse, büyüklerim biliyordur. Bir önceki başarılı darbede beni de içeri almalarında ve 15 ay yatırmalarındaki gerekçe, (cuntaya cunta dediğim için) devletin manevi şahsiyetine hakaret etmem olarak tanımlanmıştı. Devletin manevi şahsiyetini de kavrayamamıştım bir türlü. Devlet ve maneviyat kavramlarını bir türlü yanyana getiremedim. Hem niye cuntaya cunta demek, cuntaya hakaret olmuştu? Ama bunları anlamamak benim kusurum.

Bir anlamadığım şey de darbe başarılı olsa da olmasa da içeri alınanlar ve işten atılanlar arasında bizlerin de olması. 12 Eylül Darbesi başarılı oldu, temelde ben ve benim gibiler içeri alındı. Bazıları da zihniyetleri iktidarda olduğu halde içeri alındı. 15 Temmuz darbesi başarısız oldu, yine benim gibiler de içeri alınıyor, işten atılıyor. Benim gibiler derken, Eren Aysan’la ben aynı yapının parçasıyız, Toplumsal Bellek Platformu’nun. TBP, öldürülen aydınların ailelerinin kurduğu bir platform. Benim ablamı da, Onat Kutlar’la birlikte PKK öldürmüştü, ben de o vesileyle oradayım.

Neyse, Eren’e dönelim. Arkadaşım diye ona kıyak geçecek değilim. Devletimden iyi bilecek değilim ya. Ben, dersimi 12 Eylülde aldım. Devletimin maneviyatı hassastır, o konuda da dikkatliyim artık.


Şimdi Eren, herhalde ‘Fethullahçı Terör Örgütüne’ (FETÖ) üyedir, üye değilse de destekçisidir. Bu nedenle işten alınmıştır. Değil mi ki Eren’in babası Behçet Aysan Sivas’ta şeriatçı bir kalkışmanın parçası olmuştu! Behçet Aysan, o kalkışmada, çıkan yangının dumanında boğularak ölmek suretiyle, devletin güvenlik güçlerini acz içinde göstermek istememiş miydi?! İstemişti! Kızı da muhakkak babasının izinde, devleti zayıflatmanın peşindedir. Şeriatçı bir darbe hazırlığına destek olmaktadır.

Ama belki de daha “milli” bir meselenin parçasıdır Eren. FETÖ de enternasyonal bir örgüt ama kökleri burada. Eren belki de IŞİD ya da DAEŞ ya da kendi tabirleriyle İslam Devleti’ne destek oluyordur. Devletin milli güvenliğine bu şekilde kastediyordur ve devletimizin DAEŞ’le mücadelesini zayıflatmak istiyordur?

Kaybettiği babasının yerine koyacak birinin peşinde de olabilir Eren. Psikolojiden biraz anlarım. Fethullah Gülen ya da IŞİD’in halife ilan ettiği El-Bağdadi, Eren’in aradığı bu baba figürüdür belki de!? Olamaz mı? Her halükarda Eren Aysan’ın, şeriatçı/darbeci bir örgüte meyletmesi çok mümkündür.

Ama mesele orada bitmiyor! Eren Aysan bölücü terör örgütüne de destek vermiş olabilir! Ben onun, üzerinde “Güneşimizi Karartamazsınız” yazan Apo’nun posteri altında toplanmış bir topluluğa tepki gösterdiğini hatırlıyorum. Orada, o resmi çektirenlere çok kızmıştı. Ama şimdi daha derin bir psikolojik analiz yaptığımda şunu görüyorum. “Neden ben de o resimde yokum?” demek istemiş olamaz mı Eren? Olabilir. Hem Apo’dan da iyi baba figürü olur. Sırrı Süreyya Önder, Apo’ya “siz benim babamsınız” dememiş miydi? Demişti. Yalnız Sırrı’nın kardeş kıskançlığından korkmak lazım Eren, dikkatli ol! Sırrı, babasını paylaşmak istemeyebilir.

Bu ülke o kadar kafasız adam dolu ki, yukarda yazdıklarımı harfiyen algılayacaklar da çıkacaktır. İroni yaptım, ironi!

Bu yazdıklarım ise ciddidir: 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne destek oldukları, Fethullahçıları korudukları için Batı’ya çok kızgınım. AKP ile FETÖ, birlikte ülkeyi bu hale getirirken, Avrupa da alkışlıyordu. Onu da unutmadım. Ama darbenin başarılı olmamasına duyduğum sevinç benim için bir süre herşeyi bastırdı. Yurtdışına çok gidiyorum. Ve Batılılarla da çok tartışıyorum. Her şeyden önce FETÖ tehlikesinin ciddiyetini, haksız yere geldikleri devlet memuriyetlerinden temizlenmeleri gereğine inandığımı da anlatmaya çalışıyorum. Batı basınının, özellikle Batı kamu kurumlarının temsilcilerinin Fethullah’ı barışçı bir din adamı olarak göstermelerinin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu dile getiriyorum. Bana, “Erdoğan’ın ajanı bu herhalde”, diye bakıyorlar. Daha da öfkeleniyorum. Başlıyorum, “Siz değil miydiniz 2013’e kadar Türkiye’yi göklere çıkaran, AKP ve Erdoğan’a açık çek veren?”, diye. Ülkem bu noktaya tek başına gelmedi. Sizin alkışlarınızla geldi! Darbe girişimi de sizin alkışlarınız eşliğinde yaşandı. Şimdi gelinen noktayı ıslıklamanız pek anlamsız. Kısaca ben de Erdoğan gibi “Ey Batı!” diyen cümleler kuruyorum.

Ama AKP’nin yaptıkları, bütün sözcükleri ağzımdan alıyor. Geriye iktidara söyleyecek tek bir cümlem kalıyor: Bu gidişle, sizi, ben bile kurtaramayacağım (ciddiyet bitti, ironiye geri döndüm).

Not: Eren Aysan dramaturgluğunun yanı sıra, yazar. “Lalzaman” adlı şiir dosyasıyla 2007 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, “Gece Uyurken” adlı romanıyla da 2015 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almıştı.

Kasap Havası: Asi çocuklar ve aile

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söyleyeyim ‘Kasap Havası’ sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri. Bunun ötesinde “mükemmel” sahneleri var. Filmin ilk bir saati kusursuza yakın. Fakat ilişkiler çeşitlendikçe, yeni kahramanlar ve yeni öyküler filme eklendikçe, filmin takibi zorlaşmaya başlıyor. Bazı kahramanların arka plan hikâyeleri filmin kahramanlarından biri tarafından bir diğerine aktarılırken, kim neydi kaçırmak çok mümkün.

Filmin baş erkek karakteri Ahmet’i, “Kader”in Bekir’ine benzetmek mümkün. Ailesinin istediği bir evlilik bekliyor taksi şoförü Ahmet’i (İnanç Konukçu). Fakat asi ruhlu Ahmet, gönlünü yaşça kendisinden büyük Leyla’ya (Şenay Gürler) kaptırıyor. Leyla da Ahmet gibi asi çocuklardan. İkisi de ailesine karşı çıkan ama aileyle hesaplaşmasını bir türlü tamamlayıp, kendi hayatını kuramayan yaşını başını almış çocuklardan. Leyla, annesinin, kendisini kızı olarak değil kuması olarak gördüğünü söylüyor zaten. Baba/koca çoktan ölmüş olsa da anne kız arasında süren şiddetli bir rekabet var.

Acıklı bir hikâye de var

Ahmet’i de ilk tanıdığımızda, lokantada istediği masada oturamadığı için sorun çıkaran bir huysuz olarak görüyoruz. Çok ustaca bir sahneyle yönetmen Çiğdem Sezgin bize Ahmet’i tanıtıveriyor. Ahmet’in müstakbel nişanlısı Hülya (Cemre Ebuziyya) ise tam bir pasif ev kızı. Benim bedenim, benim hayatım diyemeyen ama görüntü bozulmadıkça, kuralları ihlal etmeye de hazır olan, insanın hem kızdığı hem de acıdığı bir tip.

Devreye Leyla’nın eski kırığı Semih (Hakan Karahan) girince Ahmet, Leyla ve Hülya üçgeni bir dörtgene dönüşüyor. Ve işler iyice karışıyor. Bu arada kendisini duvarda asılı bir resmin dışında görmediğimiz, Semih’in kardeşi Sema’nın acıklı hikâyesi de var.

Umarım ödüllerin devamı gelir

İlişkiler karmaşıklaştıkça, filmin etkisi azalıyor. Filmin bana inandırıcı gelmeyen finaliyle ve müzikleriyle de sorunlarım var. Ve fakat başta söylediklerim geçerli. Şenay Gürler, İnanç Konukçu ve Cemre Ebuziyya çok iyiler. Yönetmen Çiğdem Sezgin bu toplumun insanlarını çok iyi tanıyor, nasıl konuştuklarını çok iyi biliyor. Kasap Havası’nın Gezi Direnişi’ne ve gazetem BirGün’e selam gönderdiğini ekleyeyim. Evet biraz uzun ve sorunları da var ama hâlâ Kasap Havası başyapıt diyebileceğim sahneleriyle, özel bir film. Film, yerli ve yabancı festivallerde ödüller aldı. Umarım devamı da gelir.

Film merkezi kurucusu Mithat Alam’ı kaybettik

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Boğaziçi Üniversitesi, bir sinema bölümü olmadan Türkiye’nin en önemli sinema insanlarından bazılarına ev sahipliği yaptı. Muhakkak unutacaklarım olacaktır ama Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem, Fatih Aksoy (yapımcı), Kerem Kurdoğlu, Ezel Akay hep yolu BÜ’den geçenlerdendi. Sinema üzerine yazanlar arasında da BÜ’lülerin önemli bir yeri var. Altyazı, Yeni Sinema Ve Yeni Film dergileri hep BÜ’de doğdu. Star gazetesi yazarı İhsan Kabil de BÜ’de okudu. Bendeniz cennet kuşu da.

Mithat Alam’ın da BÜ’den (eski Robert Kolej) çıkmış olması ve geriye dönüp BÜ’ye bir sinema merkezi kazandırması tesadüf değildir. Ben BÜ’de okurken, Mithat Alam Film Merkezi yoktu. Olsaydı herhalde içinden çıkmazdım ve herhalde Mithat Bey ile akraba olurdum. Bu şansı kaçırsam da Mithat Bey ile tanıştık. Sıcak ve muzip bir adamdı. Tipini biraz The Simpsons’daki, Homer Simpson’ın patronu Mr Burns’e benzetirdim. Bazen patron olarak da benzediğine dair şeyler duymuşluğum vardır. Ben tanık olmadım.

Kuralları vardı

Onu benden daha yakından tanıyan arkadaşlarımın yazdıklarını görünce, daha fazla yakınında bulunamadığıma üzülüyorum. Birlikte film seyretme seanslarını duyduğumda ilgilenmiştim ama konuştuğum kişi öyle kolay kolay o gruplara katılınamayacağını, Mithat Bey’in sizde özel bir şey görüp davet etmesi gerektiğini söylemişti. Film seyretmenin de çok sıkı kuralları vardı. Nasip olmadı.

Mithat Bey ile yine de merkezde çeşitli etkinliklerde sık sık biraraya geldik. Merkezden artık BÜ öğrencisi olmasam da yararlandım. Mehmet Açar’ın, Gözde Onaran’ın,Gülengül Altıntaş’ın ve sevgili Seyfi Teoman’ın kurslarına katıldım orada. Merkezin öğrencisi oldum, çok şey öğrendim. DVD arşivinden yaralandım. Bazı dvd’lerini de kaybettiğim için merkeze geri veremedim, özür dilerim. Yönetmen Seyfi Teoman ve Altyazı dergisine, sanırım Mithat Alam Film Merkezinin katkısı büyük oldu. Merkezin öğrencilerinin isimlerini duymaya devam edeceğiz ilerde, bundan eminim. Mithat Alam Film Merkezi, kurucusu olmadan da yoluna devam edebilecektir diye umuyorum. Mithat Bey’i 28 Kasım’da kaybettik. Üzgünüm.

Kadınlar Kenti Kolkata’dan ‘Babamın Kanatları’na ödül

TARİH:  19 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce Kolkata- Kalküta konusuna açıklık getireyim. İngilizler Hindistan’i yönettikleri dönemde, dillerinin dönmediği sözcükleri kendi kafalarına göre değiştirmişler. Kolkata demek zor gelmiş, Calcutta demişler. Bu dilde yapılan değişikliklerin en basitlerinden biri. Daha büyük değişiklikler de var. Biz ise Calcutta’nın herhalde Fransızca okunuşunu benimsemişiz ve Kalküta demişiz. Fakat kentin adı 2001’den beri resmen Kolkata. Biz de benimsesek ve Kalküta yerine Kolkata desek iyi olur diye düşünüyorum.

Kolkata’da da tabii ki hemen hemen her yer gibi erkekler egemen ama kente verdiğim “kadınlar kenti” başlığını hak eden özellikleri var. Uzun süre (34 yıl!) Komünist Parti tarafından yönetilen Batı Bengal’de şimdi iktidarda yine sol eğilimli Hindistan Trinamul Kongresi Partisi var. Partinin lideri ise bir kadın: Didi olarak da tanınan Mamata Banerjee Batı Bengal’in ilk kadın başbakanı aynı zamanda. Mamata Banerjee Kolkata Film festivali’ne büyük önem ve destek veriyor. Festivalin açılışını bizzat yapması bundan.

Kolkata’nın diğer bir kadın bakanı ise Kadın ve Çocuk Gelişimi’nden Sorumlu Dr. Shashi Panja. Kadın hakları burada en azından bazı açılardan Türkiye’den daha ileride. Öyle tecavüz edip, evlenip kurtulma filan yok. Kadınların evlenme yaşı 18’de başlıyor. Daha öncesi mümkün değil. Doktor Shahi Panja da festivale büyük destek veren bakanlardan biriydi ve film eleştirmenleriyle tanışmak için bir toplantı düzenledi. Panja o kadar samimi ve alçalgönüllüydü ki hemen ısındık kendisine. Bizim de böyle bakanlarımız olsa keşke, dedik.

Halkın festivale ilgisi ise inanılmaz boyutlarda. Festivaldeki yabancı filmlerin Hindi ya da Bengal dilinde altyazısı yok, sadece İngilizce altyazısı var. İngilizce, Hindistan’da resmi dillerden biri ama öyle herkesin konuştuğunu filan sanmayın. Oldukça az kişi konuşabiliyor İngilizceyi. Buna rağmen sinemaların önünde kuyruklar oluşuyor ve insanlar dakikalarca, bazen bir saatin üzerinde beklemeyi göze alıyorlar. Salonlar, koridorlarla birlikte hemen doluyor ve yer bulmak sorun olabiliyor. Filmleri ayakta seyredenler de oluyor. Festivalin açılışı zaten kapalı bir stadyumda yapıldı ve koca stadyum doldu. Ben, bir film festivalinde bu kadar coşkulu bir kalabalık görmedim. Hint sinemasının büyük yıldızları Shahrukh Khan ve Amitabh Bachchan sahneye çıktığında ise salon yıkıldı. Burada starların halk üzerindeki etkisi neredeyse Tanrı katında.

Kolkata’ya kadınlar kenti dememin bir nedeni daha var. Kolkata Film Festivali’nin geleneksel yarışma bölümü kadın yönetmenlere ayrılmış. Bu bölümün birincilerini öğrenebilmiş değilim. Jüri ser verdi, sır vermedi. Yazıyı ödül töreninden birkaç saat önce yazıyorum. Bu bölümde seyrettiğim filmlerden en çok İranlı Azeri yönetmen Nahid Hasanzadeh’nin Zamani Digar’ını beğendim (Başka Zaman). Nahid’le 8 yıl önce Ankara’da Uçan Süpürge Film Festivali’nde tanışmıştık. O sırada bir kısa filmle katılmıştı festivale. Nahid, hemşirelik yaparken sinemaya başlamış. Bu mesleğinin izleri Zamani Digar’da da kendisini gösteriyor; film bir doğum sahnesiyle açılıyor. Doğum yapan ise babası hapishanede olan, genç ve bekâr bir kadın. Bu durum geleneksel İran ailesinin kabul edebileceği bir şey değil. Film genç kadının hem kendi hem de çocuğunun hayatı için verdiği uğraşı anlatıyor. Nahid Hasanzadeh’in Nuri Bilge Ceylan’ın izinde olduğu söylenebilir. Filmi, kahramanlarına karşı Ceylan kadar mesafeli değil ama biçim olarak bazı kareleri Ceylan filmlerini çokça hatırlatıyor.

Festivalin bu yıl oluşturulan diğer yarışmalı bölümünün adını Sinemada Yeni Ufuklar (İnnovasyonlar) olarak çevirebiliriz. Bu bölümde Babamın Kanatları’yla Kıvanç Sezer en iyi yönetmen ödülü alarak önemli bir başarı daha elde etti. Bu bölümde en iyi film ödülünü ise Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ile Petar Valchanov’un birlikte yönettiği Glory adlı film kazandı. “Glory” Bulgaristan’daki yozlaşmayı saf bir demiryolu işçisiyle, ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler bölümünün hırslı müdiresinin çatışması üzerinden anlatıyor. Demiryolu işçisi Tzanko bir gün demiryolu üzerinde binlerce avro buluyor ve bunu polise bildiriyor. O sırada yolsuzluk iddialarıyla boğuşmakta olan bakanlık için bu dürüst davranış, demiryollarının imajını parlatacak bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılıyor. Ama hırslı halkla ilişkilerci Julia, Tzanko’nun baba yadigârı saatini kaybederek, trajik bir olaylar silsilesinin başlamasına neden oluyor. Hem başrollerinden hem de yönetmenlerinden biri kadın olan bu filmin birinciliği festivalin ve Kolkata’nın ruhuna uydu doğrusu. Başrollerdeki Stefan Denolyubov ile Margita Gosheva çok başarılılar. Filmin genel olarak da çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Finaline pek ikna olmadıysam da.

Festivalde Netpac ödülü ise iki filme birden paylaştırıldı: Malezyalı Bradley Liew, “Mezarlıklarda Şarkı Söylemek” ve Hintli Pawan Kumar, “Gölün Kadını” filmleriyle Netpac ödülünün sahipleri oldular. Ülkemizde ne Bollywood ne de Hint sanat sineması doğru dürüst tanınıyor. Hindistan’ın en büyük yönetmeni Adoor Gopalakrishnan’ın bizde neredeyse hiç tanınmadığını söylediğimde herkes şaşırıyor.

Umarım Hint sinemasıyla Türk sineması birbirine yeniden daha çok yakınlaşır. Ne de olsa Yeşilçam’ın temelinde Hint filmleri, özellikle de Avare var.

Neruda: Örümceğin stratejisi

TARİH:  11 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Yönetmen Pablo Larrain hakkında yanılmışım. Kendisini politik yelpazede solda sanmıştım. Kendisinin ikinci ama bizim izlediğimiz ilk filmi olan Tony Manero’da, Şili’de darbe sonrasında kendisine uygun bir ortam bulan bir psikopatı anlatmıştı. Filmin kahramanı Tony ya da Raul, neoliberalizmle coşacak olan bir tüketim toplumunun ve rejimin acımasızlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Pablo Larrain ilk filmiyle bizi kendi tarafına çekmişti. Bir birey üzerinden bir dönemi anlattığını düşünmüştük.

Sonra dördüncü filmi “No” geldi. Pinochet rejimine karşı düzenlenen “Hayır” kampanyasını bir reklamcı üzerinden anlatıyordu. Reklamcı için politik kampanya ile herhangi bir ürün satma arasında bir fark olmadığını söylemesini de, işin “hayır” demekle bitmediği, kapitalist sistemin referandum başarısından sonra da sürdüğü anlamına geldiğini düşünmüştük. Larrain, mücadeleye devam diyor sandıydık.

Değerlendirme sil baştan

Açıkçası artık her şeyi yeni baştan değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Larrain’in beşinci filmi “El Club” tahammülfersa bir filmdi kanımca. Bu tabii benim fikrim, yoksa meslektaşlarım genelde filmi çok beğendi. Tecavüzcü rahipleri konu alan film çirkinliğiyle içimi öyle karartmıştı ki, Larrain hakkında kendimi sorgulamaya başladım. Bütün filmleri aslında bir şekilde iç karartıcıydı. “No” içlerinde en insani olanıydı. Ama onun da ciddi sorunları olduğunu kavramamız için Şilili solcuların sözlerini duymamız gerekiyormuş. Bu sözleri duymak isteyenler Kaan Gündeş’in “No filminin yalanları: Şili’de ‘Hayır’ nasıl kazandı” başlıklı yazısını “iscicephesi.net’ten bulup okuyabilirler.

“No”, Pinochet’nin iktidarını sürdürmesine karşı yürütülen “hayır” kampanyasının başarısını dahi bir reklamcının reklam kampanyasına bağlıyordu tamamen. Oysa, kampanyanın ardında sendikaların, öğrenci örgütlerinin, siyasal partilerin, büyük bir mücadele vermeleri, kayıtlı olmadıkları için oy veremeyecek durumda olan 7.5 milyon işçinin kayıt olmasının sağlanması gibi faktörler vardı. Zaten televizyon sahipliği referandumun yapıldığı 1988 Şilisinde son derece sınırlıydı. Reklam kampanyası kısacası nüfusun çoğunluğu tarafından zaten izlenmemişti. Ayrıca reklam kampanyasının başındaki reklamcılar, Larrain’in reklamcısından çok farklıydılar; onun gibi apolitik değillerdi, aksine angaje insanlardı. Larrain niye böyle bir çarpıtmaya gitmişti? Tabii ki reklam kampanyasının hiçbir önemi olmadığını söylemek de saçma olur. Larrain, bugünün içi boşaltılmış politik dünyasından bakıp geçmişi yorumluyordu.

Larrain’in bu hafta vizyona giren “Neruda”dan önce bize yaşattığı bir de “Jackie” sıkıntısı var ama o filmin sözünü etmeye değmediğini düşünüyorum.

Larrain’in “Neruda”sı kafamdaki soru işaretlerinin netleşmesi açısından önemli bir dönem noktası oldu. Bu filmi yapan kişinin solla uzaktan yakından bir alâkası olamaz. Bizde bir ara liberallerin tutturduğu bir “ezber bozma” söylemi vardı; solun bütün değerlerini imha etmeyi, ezber bozmak olarak nitelendiren liberal tayfa, deli danalar gibi her şeye saldırıyordu. Dinozor denilen klasikleşmiş büyük isimler saptanıyor ve onların defterini artık kapatmanın zamanının geldiği ilan ediliyordu o günlerde. “Neruda” filminin oturduğu yer böyle “ezberbozan” bir yer. Pablo Larrain, bizimkiler kadar kaba bir saldırıda bulunmuyor. O kendisini post-modernizmin “meta-anlatı” ve “özdönüşümsellik” gibi yöntemleriyle koruma altına almaya çalışmış. Hatta Larrain zorlarsa Brechtyen bir film yaptığını bile iddia edebilir. Larrain, ayrıca “Neruda”nın bir biyografi değil, antibiyografi olduğunu da ilan etmiş. Bize söylenecek laf bırakmamak için elinden geleni yapmış. Ama net bir şey var ki, o da “Neruda” filminden Pablo Neruda hakkında olumlu bir fikirle çıkmanın imkânsız olduğu.

‘Neruda zamanın en büyük şairi’

Neruda, bilindiği gibi Nobel Ödüllü komünist bir şair. Birçok yazara göre, mesela Marquez’e göre, zamanının en büyük şairi. 1940’larda Komünist Parti’den senatör de olmuş. Neruda’nın senatörlüğü döneminde bir sol koalisyon var. Devlet başkanlığını Radikal Parti’nin sol kanadından Videla yürütüyor. Neruda, Videla’nın seçim kampanyasında çalışmış hatta. Fakat Videla, sola ihanet etmiş. Aydınları ve grevci işçileri, geleceğin diktatörü Pinochet’nin yönettiği toplama kamplarına toplamış, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etmiş ve solcu avı başlatmış. 1948’le 1950 arasında Neruda, ülkesinde kaçak yaşamış. Sonra yurtdışına kaçmış. Allende’yle birlikte yeniden politikada etkin olmuş ama darbeden sonra büyük ihtimalle Pinochet’nin doktorları tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Nobel Ödülü’nü alması hiç kolay olmamış; CIA, komünist Neruda Nobel almasın diye kampanyalar yürütmüş vs.

Filmin Neruda tespitleri

Filmde Neruda’nın ne şairliği ne de komünistliği var. Ya da var olan komikleştirilmiş ve aşağılanmış bir şekilde mevcut. Neruda filmde inançlı bir komünist olarak değil, devletin üzerindeki baskısından yararlanarak kendisi için “asi şair” imajı yaratmaya çalışan biri olarak var. İmaj deyince “No” filmi de aklımıza geliyor tabii. Orada da sol sadece bir imaj peşinde değil miydi? Solun bütün mücadelesi uzak (1940’larda) ve daha yakın (1980’lerde) geçmişte hep içi boş bir imaj oluşturmak mıydı? Bu iki film aynı şeyi söylemiyor mu?

Filmin Nerudası, dönemin komünist avından, yoldaşlarının uğradığı zulümden rahatsız olmuşa benzemiyor. Filmde bir hedonist burjuva olarak resmedilen Neruda’nın asıl derdi, halkın alkışlarından ve sokaklarda yürümekten alıkonulmuş olmak gibi sunuluyor. Neyse ki, bu baskı Neruda’nın dünya çapındaki imajına yarıyor. Ama bu da yetmiyor Neruda’ya. Kendisini daha da kahraman hissedebilmesi için, onu kovalayan özel bir düşmana ihtiyacı var. Bunu da imgeleminde yaratıyor. Polis komiseri Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) böylece Neruda’nın imgeleminde doğuyor ve filme giriyor. Ve biz filmi Peluchonneau’nun sesinden dinliyoruz. Peluchonneau ha bire sola hakaret ediyor ve Neruda’yı aşağılıyor. Zaten imajından başka bir şey düşünmeyen, orjiden orjiye koşan şişko Neruda tiplemesi, Peluchonneau’nun yorumlarını destekler nitelikte. Filmde Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco, Larrain’in Neruda’ya icat ettirdiği Peluchonneau’yu, yani bu hayali kahramanı kurmacaya bir övgü olarak nitelendirmiş. Bana kalırsa Larrain kendi söylemek istediklerini Peluchonneau’ya söyletmiş. Neruda’ya ve komünistlere hakaret etmenin kamuflajı böylece bulunmuş.

Neruda eleştirilmez değil. Putlaştırılıp, tapılacak biri değil, kimse öyle olmamalı. Neruda bir hedonist de olabilir. Ama buna indirgenebilir mi? Bu adamın şiiri nereden besleniyor? Bu adam mücadele edecek gücü nereden buluyor? Yarattığı hayali düşmanların, ona sağlayacağı kahraman imajını hayal ederek mi mücadelesini sürdürüyor? Neruda’nın hayali düşmanlara ihtiyacı var mı? Hayatı yeterince tehlikede değil mi? Film bunu da basit bir işçinin ağzından dile getiriyor: İşçi kadın Neruda’ya “ben senin gibi imtiyazlı değilim, benim korumalarım yok” diyor. Doğrudur ama koruması Neruda’yı korumaya yetmemiş işte sonuçta. Nihayetinde devletin zehirleyerek öldürdüğü, yıllarca sürgünde ve yeraltında yaşattığı bir adamdan söz ediyoruz.

Larrain ne yapmak istedi?

Neruda, Larrain’in iddia ettiği gibi bir biyografi değilse filmin adı niye Neruda? Malı sattırmak için mi? Bir reklam stratejisi mi? Larrain’in kafası bir reklamcı gibi çalışıyor, orası kesin. Va fakat herkesi de kendisi gibi sanıyor. Larrain’e göre solun ideolojisi ve politik inançları, iktidar yolunda başvurulan bir retorikten ibaret. Sol söylem malı, yani politika yapan kişinin iktidar hedefini satmak için kullandığı ambalaj malzemesinden ibaret. Meslek hayatına reklamcılıkla başlayan Larrain, ne yazık ki dünyayı reklamcılığın dünyasından ibaret sanıyor. İnsanların gerçekten de dünyanın sorunlarını yüreklerinde hissedebileceklerine, kendileri olabilmenin tek yolunun koşullarla mücadele etmek olabileceğine inanmıyor. Larrain, becerikli biri fakat. Kendisini solda biri gibi satmıştı bize. Oysa yaptığı herkesi aşağılamaktan ibaret, bütün filmlerinde sadece bu var. Larrain kendisi dışında hiç kimse için bir şey yapabilecek biri değil. Bunu da maalesef iyi yapıyor.

Paterson: Anti-elitist elitizm

TARİH:  4 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jim Jarmusch’un Cannes’da geçen yıl Altın Palmiye için yarışan ama ödül alamayan Paterson adlı filmi geçen hafta vizyona girdi. Filme adını veren Paterson hem New Jersey eyaletinde bir kentin, hem de bu kentte yaşayan ve filmin kahramanı olan otobüs şoförünün (Adam Driver) adı. Filmin kahramanının kentle aynı adı taşıması, sanki ona kentin bilinciymiş gibi bir anlam yüklüyor. Ama aynı zamanda şiir de yazan Paterson’un böyle bir yanı yok. Şiirleri son derece bireysel, son derece kişisel. Bir kibrit kutusunun kapak tasarımı onun şiirine konu olabiliyor. Paterson, bir otobüs şoförü olarak, kentin nabzını otobüsünde hissediyor ama bunları şiirine yansıttığını görmüyoruz. Şiirlerini, karısı dışında kimseyle paylaşmayan ve kendisine sorulduğunda “şair değilim, sadece şoförüm” diyen Paterson’ın gerçekten de şair olmadığını ya da sadece karısı için şair olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazının, filmin, resmin sanat eseri olabilmesi için insanlara sunulmuş olması gerekir. Eser, ancak paylaşıldığı zaman sanat niteliği kazanır. Bir yazının film eleştirisi niteliği taşıyabilmesi ve yazarına eleştirmen denilebilmesi için yazının bir yerde yayınlanması gerekir. Ya da Jarmusch’un film yönetmeni olabilmesi için filmlerini piyasaya sürmüş olması gerekiyordu. Filmlerini kendisi çekip, sonra imha etseydi, Jarmusch diye bir yönetmenden söz ediyor olmayacaktık.
Paterson’un hakkında aslında öncelikle söylemem gereken şey bu filmin gerçekçi bir filmmiş gibi değerlendirilmemesi gerektiği. Ne şoför Paterson gibi bir adam, ne onun karısı Laura (Golshifteh Farahani) gibi bir kadın, ne de böyle bir ilişkinin varolması gerçekçi değil. Öncelikle Paterson, yeryüzüne inmiş melek kadar iyi bir insan. Her daim anlayışlı, her daim hoşgörülü, herkesin derdini dinleyen, gerektiğinde kahramanlık etmekten geri durmayan, çevresinde hiç entelektüel olmamasına rağmen, son derece entelektüel birisi Paterson. Bu kadar entelektüel olmasına rağmen, Amerikan ordusunda görev almış olmaktan gurur duyan ve askeri üniformalı resmini evin görülür bir yerinde sergileyen biri. Sıradan bir Amerikalı otobüs şoförü için askerlik hatırasını evde sergilemek normal bir davranış olurdu. Ama bilmediği şair, tanımadığı ressam olmayan biri olarak Paterson neden asker olmuş olmaktan gurur duyuyor olabilir ki?

Paterson’ın karısı Laura için de benzer şeyler söylenebilir. Laura, film boyunca sedece evdeyken görülüyor. Dışarı çıktığında kamera onu takip etmiyor. Laura ve Paterson’ın evine hiç misafir de gelmediği için genç kadını, kocası dışında herhangi biriyle iletişim içinde görmüyoruz. Evde dinlediği müziklerden, tipinden ve evdeki bazı eşyalardan Ortadoğu kökenli olduğu anlaşılan Laura’nın Nashville’e gidip country şarkıcısı olmak gibi saçma hayalleri var. Bunun için evin kıt kaynaklarını bir gitara yatırabiliyor. Topu topu 200 dolarlık bu harcamanın hane halkı için yüksek bir miktar olduğu Paterson’ın son derece kontrollü ve yumuşak da olsa tepkisinden belli. Laura o kadar sıradan, Beyaz, kır kökenli bir Amerikalı mı ki, country şarkıcısı olma hayali kurar?

Bu çift hiç mi tartışmaz, hiç mi gıcık olmaz birbirine? Paterson, bir gün olsun Laura’nın bol su yardımıyla zorla yuttuğu yemeğini, beğenmediğini söylemez? Laura’nın sevmediği köpeğine bir gün de olsa öfkelenmez mi? Tek kopya olan şiir defterini parçaladığında bile, köpeğe sakin bir sesle seni sevmiyorum demekle mi yetinir?

Film bize ne demek istiyor?
Bütün bunlar ve daha başka şeyler bize bir şey söylüyor; bu filmin derdi başka bir şey, bize gerçekçi bir hikâye anlatmak değil. Paterson filmi sanat ve sanatçı olmak üzerine bir tartışma. Böyle bir kavramsal çerçeve içinde anlamlı olabilir film. Filmden ve Jim Jarmusch tarihinden ipuçlarına baktığımızda karşımıza çıkan isimler arasında şunlar var: şair William Carlos Williams, ressam Jean Dubuffet ve Jarmusch’un Paterson’la birlikte vizyona çıkan biyografik filmi “Gimme Danger”ın kahramanı şarkıcı Iggy Pop.

Mesele o kadar basit değil
Şair Williams, elitizm karşıtı, yerellikten beslenen, Beat kuşağının öncülerinden bir şair(miş). Mesela T.S. Eliot’un şiirini entelüektel olmakla, yabancı sözcüklere fazla yer vermekle, klasik ve Avrupa edebiyatına çokça gönderme içermekle eleştirmiş. Filmin finalinde şoför Paterson’ın Japon turistle karşılaşmasında gündeme gelen bir ressam var: Jean Dubuffet. Dubuffet’nin ait olduğu akım olan “l’art brut”ün de iddiası yüksek sanata karşı “alçak sanatı” savunmak. Art brut sözcüğünü wikipedia “ham sanat” olarak Türkçeleştirmiş. Elitizme karşı gelen bir müzik akımı varsa o da punktır. Enstrümanlarını çalmayı bilmemek, 3 akordan fazlasını kullanmamak gibi “değer”leri vardı punk’ın. Punk’ın atası sayılan Iggy Pop’un grubu The Stooges’la yaptığı ilk albümün adı ‘Raw Power’dı. Raw Power’ı Türkçeye kaba/ham kuvvet olarak çevirebiliriz. ‘Raw power’ ve ‘art brut’ aynı şeyden söz ediyorlar sanki. İlkel, fazla işlenmemiş olan, herkesin “teorik olarak” yapabileceği bir sanattan söz ediyorlar. Bir otobüs şoförünün de. Fakat mesele o kadar yalın ve basit değil.

70’lerde çokça tartışılan bir soru vardı: Sanat sanat için midir, sanat halk için midir? “Sanat sanat içindir” önermesini, sanatçı, sanatı kendisi için yapar, bireysel bir sanattır yaptığı diye tercüme etmek çok yanlış olmaz herhalde. Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” (Dost Kitabevi) adlı kitabında şunları yazmış: “Bir topluluk için, kendisini oluşturan bireylerin var güçleriyle toplum ilkesine karşı birey ilkesini öne çıkarmaya çalışmalarının ve bireysel yararla toplumsal yarar arasındaki karşıtlığın iyi hissedilip korunmasının çok sağlıklı olduğuna inanıyorum. Zira eğer bireyler toplum ilkesine boyun eğerek kendi yararları yerine toplum yararına sarılmaya kalkarlarsa, ortada birey, dolayısıyla diyebiliriz ki, [gerçek anlamda] topluluk da kalmayacak, kalsa bile kanı çekilmiş olacaktır.” Dubuffet’nin birey-toplum arasında tercihini bireyden yana yaptığı açık sanırım. Aynı şeyin Williams’ın ve Paterson’ın (filmdeki şiirlerin yazarı aslında Ron Padgett) şiirleri için de söylenebileceğini düşünüyorum. Paterson’ın şiirlerini paylaşmak gibi bir derdi olmayışı, onları tamamen kendisi için yazdığını gösteriyor diyebiliriz.

Paterson da bir elit aslında
Bu filmde önerilen bir sanat anlayışı var kanımca. Bu sanat anlayışı da olabildiğince bireysel, “sanat sanat içindir”ci, anti-elitist ama toplumcu olmayan ve hatta kaçınılmaz olarak da karşı çıktığı elitizmin bir parçası olan bir sanat anlayışı. Anti-elitizmin elitizme çıkması kaderin bir cilvesi. Gerçekten popüler işler yapanlar, anti-elitist bir sanat yapalım diye yola çıkmazlar. Böyle yola çıkanlar sanatın elitleridir. Dubuffet tabloları en seçkin müzelerdedir, Jarmusch’un filmleri en seçkin film festivali olan Cannes’da yarışır vs., vs… Paterson da sıradan bir adammış gibi sunulsa da tam bir elit aslında. Filmin çözemediği ve çözemeyeceği bir karşıtlık bu. Paterson, Dubuffet’nin 1922’de Eiffel Kulesi’nin tepesinde meteorolojist olarak çalıştığını bilecek kadar malumat sahibidir, çünkü New York okulu şairlerini okumuştur. Williams gibi yerelliğe önem verir ama ne şiirleri kentin insanlarına dairdir, ne de Paterson bir Tom Joad (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin kahramanı, Bruce Springsteen’den hatırlanabilir) olma iddiasındadır. Ve ama evinde asker üniformasıyla fotoğrafı durur. Son derece sade şiirler yazar, neredeyse düzyazı gibidir yazdıkları ama bu şiirler sıradan insanların zevkine hitap eden cinsten değildir. Dubuffet’nin resimlerinin ve Iggy Pop’un müziğinin olduğu gibi. Iggy Pop’un en bilinen şarkısı ‘Lust for Life’ı, rock müziğinin en elit isimlerinden David Bowie üretmiştir örneğin. Bireycilik, bazen tehlikeli yerlere kadar da gider. Bowie’nin Berlin’deki Nazi selamı, Williams’ın ilk döneminde üzerinde büyük etkisi olan Ezra Pound’un Mussolini ve Hitler hayranlığı, punk’ın Nazi imgelemine sahip çıkışı, Iggy Pop’un askeri imgelerle sürekli oynayışı (“Search and Destroy” şarkısı, asker miğferiyle albüm kapağında –Naughty Litle Doggy-görünmesi…) ve Siouxsie gibi isimlerin gamalı haçı süs olarak kullanmaları gibi. Gerçi bunlardan Pound dışında hiçbirinin ciddiye alınması gerekmiyor.

Sadede gelecek olursak, Paterson belli bir sanat anlayışı ve sanatçı tipi üzerine bir deneme, gerçekçi bir hikâye anlatmıyor. Film öfkesizliğiyle, küçük şehir hayatından memnuniyetiyle belki amaçlamasa da muhafazakâr bir yerde duruyor. Öte yandan sıradan insana sunmaya çalıştığı ama aslında pek de başaramadığı selamla bir hoşluk da yaratıyor. Filmin denemeci yanı keşke daha inandırıcı bir hikâyeyle çerçevelenmiş olsaydı. Filmin üst katmanında okunacak bir şey yok.

Peki sanat ne içindir? Ben insan içindir deyip işin içinden çıkıyorum.

Gizli Sayılar: Irkçılığa, ayrımcılığa ve sosyalizme karşı

TARİH:  25 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Filmler tümden kötü ya da tümden iyi mesajlar vermek zorunda değil. Bir yandan kadın-erkek ve ırk eşitliğinden söz edebilen bir film başka açılardan gayet gerici, kapitalizm propagandacısı ve hatta silahlanma yarışına destek olan bir tavır içinde olabilir. ‘Gizli Sayılar’ tam da böyle bir film. Şeker kaplı zehirli bir hap gibi.

Film, ABD ile SSCB yani Sovyetler Birliği arasındaki silahlanma yarışından söz ediyor. Filmin asıl dinamiğini bu yarışta kimin öne geçeceği belirliyor. 1960’ların başlarında ABD, SSCB’nin gerisindeydi. Uzaya çıkan ilk insan, Rus Yuri Gagarin’di. Bu durum aslında çok tuhaftı, gerçeküstüydü. Sovyetler Birliği 100 yıl önce bu zamanlarda kurulduğunda ABD’den hemen her açıdan çok daha geri bir devletti. Sanayisi zayıf, nüfusunun çoğu köylü olan bu ülke, bir de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve yirmi milyon insanı faşist Almanya’nın kurbanı oldu. SSCB’nin hiçbir zaman idealimizdeki sosyalizme benzeyen bir rejimi olmadı. Ama yine de SSCB sosyalizminin bir sürü kazanımını da göz ardı etmemek gerek. Kadın haklarının en gelişmiş olduğu ülke SSCB’ydi. Kürtaj hakkı daha yeni rejimin ilk yıllarında tanınmıştı. Eğitimde kadın erkek eşitliği vardı ve eğitim her aşamasında ücretsizdi. Birçok ülkede olduğu gibi sadece erkekler ya da sadece zenginler eğitilmiyordu. ABD’nin aksine ırkçılık yasaktı. Metafizik saçmalıklara kapılar kapalıydı. Ve bütün bunların sonucunda SSCB, her türlü dezavantajına rağmen uzay yarışında öne geçmişti. Filmde Kevin Costner’in canlandırdığı hayali kahraman “Nasıl olur da Ruslar uzay yarışında bizden daha önde olurlar?” diye soruyor. ‘MTV.com’dan Amy Nicholson yanıtlamış: “Çünkü kadınlarına çalışma olanağı vererek Ruslar beyin güçlerini ikiye katlamışlardı. 60’ların başlarında, kimya dalında doktora yapanların yarısına yakını kadındı. Amerika’da bu oran 20’ye 1’di. Ruslar ilk kadın kozmonotlarını uzaya 1963’te göndermişlerdi. Amerika’da aynı şeyi yapması için Sally Ride’a ancak 20 yıl sonra izin çıktı.” Nicholson, Sovyetler yerine Ruslar demiş. Pratikte yanlış da değil herhalde ama Sovyetler dese daha doğru olurdu. Ama önemli olan bu değil, önemli olan Amerika ve SSCB’deki kadın hakları arasındaki devasa farkı göstermesi.

Kısacası, özgür olduğunu iddia eden ABD, ne ırk politikası, ne de cinsiyet politikası açısından hiç de özgür değildi. Eşitlikçi hiç değildi. İfade özgürlüğü açısından da en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. McCarthy döneminde, bizim şimdi ‘OHAL’de yaşadığımıza benzer bir kıyım yaşanmış, sol eğilimli herkes tasfiye edilmiş, çalışamaz hale getirilmişti. ABD’de, Rusya, her an atom bombası atacakmış gibi bir ruh hali vardı ama atom bombası atan ve yüzbinleri öldüren tek bir ülke vardı, o da Amerika’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran da Sovyetler değildi. Ama bütün bunlar filmin umurunda bile değil. Film, bu konuları sorgulamıyor bile. Seyircisini, ‘kötü Rusya’nın karşısında ‘iyi ABD’nin tarafına çekiyor ve çekerken de Siyah ve kadın haklarını araçsallaştırıyor. Filmin kahramanları NASA’da çalışan ama hem Siyah hem de kadın oldukları için ikinci sınıf insan muamelesi gören üç, son derece zeki ve becerikli kadın.Onların başarısı ABD’nin de başarısı olacak. Ve tabii ki biz seyirciler de, ezilen, hor görülen, dışlanan Siyah kadınların tarafındayız, öyle de olmalıyız. Ama mesele onlarla sınırlı değil; onlar filmin yemi, şeker kaplaması. Kaplamanın içinde bir ideoloji var ve o ideolojiyi yutmamızı kolaylaştırıyorlar. Bu ideoloji, sadece ‘Rusya (aslında sosyalizm) ve Amerika (aslında kapitalizm)’ karşıtlığından ibaret değil. Filmin, ‘liderler ve sürüler’, ‘iyiler ve kötüler’ ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli.

Filmin kahramanlarından biri olan Dorothy Spencer (Octavia Spencer) uzun bir zaman bekletildikten sonra hesap işleri bölümünün şefliğine getiriliyor. Fakat bilgisayarların devreye girmesiyle bölümün tümden kapatılması söz konusu oluyor. O zaman Dorothy tek başına mücadele ederek, bölümdeki kızların atılmamasını sağlıyor. Filmde bir sahne var ki ‘sürü ve lider’ mantığının ete kemiğe bürünmesi denilebilir. Dorothy önde, adlarını sanlarını bilmediğimiz kadınlar arkasında, yeni binalarına yürüyorlar. Bu lider-sürü sahnesinin ideolojiyle alakası şu: Kapitalizmin mantığında, tarihi, bireyler yapar. İyi bireyler, iyi tarih; kötü bireyler, kötü tarih yapar. Sınıf mücadelesi filan yoktur. Dorothy’nin peşinde giden kadınların çalışma haklarıyla ilgili fikir beyan ettiğini görmeyiz. Liderleri o işi halleder.

Filmde Siyahlara kötü davranan kötü Beyazlar ve Siyahlara iyi davranan iyi bir Beyaz var. Kevin Costner’in canlandırdığı iyi şef Al’in karşısında, kötü mühendis Paul (Jim Parsons), memure Vivian (Kirsten Dunst) ve olan bitene müdahale etmeyen diğer Beyazlar duruyor. Asıl çatışma bunlar arasında yaşanıyor. İyi adam Al, yapılan haksızlıklara hep son anda vakıf olup, duruma el koyuyor ve sorunu çözüyor. Kurtarıcı ve rasyonel Beyaz adam karizmasını konuşturuyor her defasında. Irkçılık Amerikan tarihinin, kapitalizminin ürettiği (ama buna indirgenemeyecek) bir sorun değil, kötü bireylerin yarattığı ve iyi bireylerin çözdüğü bir sorun olarak gösteriliyor.

Ve tabii kötü Beyazlar da nihayetinde haksızlık yaptıklarının farkına varıyorlar. Sonuçta onlar Amerikalılar, hep kötü kalamazlar! İç barış halledilince, hep birlikte -neden kötü oldukları hiç tartışılmayan- pis komünistlere karşı zaferden zafere koşuyorlar. “Kimlik sorunları halledilmeli çünkü komünizmle mücadelemizde bize ayak bağı oluyor”, der gibi oluyor film.

Filmdeki üç Siyah kadın biliminsanı dışında bir de astronot Glenn gerçek hayattan alınma karakterler. Diğer bütün karakterler hayal ürünü. Dolayısıyla filmin ‘gerçek olaylara dayandığı’ iddiası pek gerçeği yansıtmıyor. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli film, yine de Siyah kadınların geçtikleri zorlukları anlattığı, o tarihi hatırlattığı için bir değere sahip. Geçtikleri derken, geçmekte oldukları demek lazım aslında. Siyahların mücadelesi sürüyor çünkü ırkçılık sürüyor. Ama değişimin hızı da çok umut verici. Bir Siyah’ın Amerikanın başkanı olacağına çok değil, 50 yıl önce kimse inanmazdı. Belki de içinden geçtiğimiz bu karanlığın sonunda hakikaten ışık vardır.

Karanlığın Elli Tonu: Ve Steele’e yüzük verildi

TARİH:  11 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Elli Ton serisini başlatan ‘Grinin Elli Tonu’ kitabı 125.000.000 (yüz yirmi beş milyon) adet satmış. Rakam inanılmaz büyük. Dünya nüfusunun 64’te biri gibi bir şey. Okuma yazma bilmeyenleri, kitap alacak parası olmayanları, kitabın diline çevrilmediği ülkeleri falan çıkarırsak oran ne hal alır merak ediyorum. ‘Grinin Elli Tonu’, sıradan bir genç kızla bir modern zaman prensinin “ilişkisini” anlatıyordu. Erkeğin, kızın üzerinde tahakküm kurduğu, kızın ise buna hem teslim olup hem de nihayetinde direndiği bir hikayeydi anlatılan. Bu görece “yoksul” kız ve prens masalının özelliği, Mr. Grey’in sadizme merakında yatıyordu.

Sadizm ve mazohizm neden bu kadar çekici? Daha netleştirirsek cinsellik alanında erkek sadizmi ve kadın mazohizmi demek lazım çünkü kitaptaki ve dolayısıyla filmdeki ilişki böyle. Hoş milyarder bay Grey’in, bir yayınevinde asistan olan bayan Steele’e sadece cinsellikte değil hayatın her alanında egemen olmaya çalıştığını da söylemek lazım. Anastasia Steele bu girişimlerin kimini püskürtse de, bazılarına da itaat ediyor.

Her şey banalleşerek devam ediyor
Serinin ikinci filmi ‘Karanlığın Elli Tonu’ adını taşısa da, ilkinden daha hafif bir filmle karşı karşıyayız. İlkinde Ana (stasia) için bilinmeyen bir dünyaya adım atmak söz konusuydu. Heyecanlıydı ve korkuyordu. Yeni film ise eskinin bir tekrarından öte bir şey sunmuyor. Her şey biraz daha banalleşmiş bir şekilde aynen sürüyor.
Ana, o filmin sonunda Grey’i terk etmişti. Bu film, Grey’in Ana’yı yeniden kazanma girişimleriyle başlıyor. Doğrusu Ana pek direnmiyor. Yeni dönemin kurallarında uzlaşıp hemen birlikte olmaya başlıyorlar. Yeni kurallara göre “kurallar, cezalandırmalar ve sırlar olmayacak” ilişkide. Ama Grey ve Ana’nın sado-mazo ilişkisi yine de bir şekilde sürecek çünkü sürmese film olmayacak.

Christian Grey’in geçmişi yeniden gündeme geliyor. Meğerse Christian Grey, Ana’yı annesi yerine koyarmış. Sadece Ana’yı değil, ilişkiye girdiği bütün kadınları annesi sayarmış. Yine ve yeniden Ödipal karmaşaya hoş geldik!

Değişen bir şey yok
Grey, uyuşturucudan hayatını kaybeden annesine duyduğu arzu ve öfkeyi birlikte olduğu kadınlara yansıtırmış. Psikolojik derinlik burada sona eriyor fakat. Film soft-porn tabir edilebilecek sevişme sahneleri arasına serpiştirilmiş, pek bir duygu uyandırmayan gelişmelerle sürüyor. Grey’in eski bir kölesi bir süre tehdit oluşturuyor. Ana, asistanlığını yaptığı yayımcının tacizine uğruyor ama sonuçta bu durumdan terfi ederek çıkıyor. Grey ciddi bir kaza geçiriyor ama çizgi filmlerdeki gibi sadece üstü başı kirlenmiş olarak kurtuluyor. Grey’e seksi öğreten bir başka anne figürü olan Elena da bir ara arıza çıkarmaya kalkıyor ama her şey hep tatlıya bağlanıyor. Sonuçta bu bir çizgi film olmasa da filmin reklamlarında da söylediği gibi bir “peri masalı”. Prensin yerini, her şeye kadir bir iş adamı almış o kadar. Sevişme sahnelerine gelince: Görüntülerin zevksiz olduğunu söyleyemem ama bana ilginç gelmediler. Görüntülere eşlik eden müzikler ise can sıkıntımı katladılar. Filmi zor bitirdiğimi söyleyebilirim. Dakota Johnson sıradan ama güzel komşu kızı tipiyle Ana rolünde iyi. Grey’i oynayan Jamie Dornan bana çok kalas geliyor ama asıl kadınlara sormalı. Elena rolünde Kim Basinger ise değerlendirilememiş.

Filmin kendisi sormasa da filme gösterilen ilgi daha önce de değindiğim şu soruyu gündeme getiriyor: Neden sadizm ve mazohizm ilgimizi çekiyor? Neden insanların fantazilerini “s/m” ilişkiler süslüyor? Bu dizi neden bu kadar ilgi görüyor? Hepimiz bir tuhaf mıyız? Neyimiz var bizim?

*‘Steel’ İngilizcede ‘çelik’ demek

Wonder Woman: Hayret bir şey!

TARİH:  3 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Wonder Woman’ filmi olmayacak bir duaya amin diyor ve bizim de dememizi istiyor. Bir yandan şiddeti estetize eder ve yüceltirken, diğer yandan dünyayı sevgi kurtaracak gibi iyi niyetli ama nihayetinde manâsız bir mesajı yutturacağını sanıyor. Süper kahraman demek, süper şiddet potansiyeline sahip olmak demek. Süper kahraman bu şiddet potansiyelini hayata geçirdiği için süper kahraman olur. ‘Wonder Woman’ın kahramanı Diana (Gal Gadot) için de geçerli bu. Diana film boyunca adam öldürür ve hatta işkence bile yapar ama öte yandan savaş gazilerine hayretle karışık bir acıyla bakar. Nasıl yani? Sen kılıcını sallayıp insanları doğradığında farklı bir sonuç mu doğuyordu ki, savaşta yaralanan, kolunu bacağını kaybeden askerlere hayretle bakıyorsun bre ‘Hayret Kadın’? Bu arada filmde hiç söylenmeyen ‘wonder woman’ sözcüklerinin hem ‘harika kadın’, hem de ‘hayret et kadın’ şeklinde çevrilebileceğini belirtmiş olalım.

Filmin hikâyesi çok kısaca şöyle: Amazon kadınlar, dünyadan izole edilmiş bir adada kadın kadına yaşarlarken, adalarına düşen İngiliz asker (Chris Pine) onları sürmekte olan Birinci Dünya Savaşı’ndan haberdar eder. Diana, savaş tanrısı Ares’i öldürürse, bütün savaşlara son vereceğini düşünür. Ve bu amaç doğrultusunda kötü Almanların peşine düşer. Ama sürpriz sürpriz: Kötülük ve iyilik herkesin içinde mevcuttur ve dünyanın düzeni hep böyle süregidecektir! Yani yapılacak tek şey hababam debabam savaşmaktır. Savaşların nedeni de böylece insan karakteriyle açıklandıktan sonra (filmin sınıf savaşından ve onun nedeni sömürüden söz edeceğini bekliyor değildiniz herhalde?) geriye yine de sevgi mesajını kakalamak kalır. Ne de olsa bu kadın bir yönetmenin çektiği bir kadın süper kahraman filmidir.
Filmin başlarda Türkiye’ye kötü bir sürprizi var. Kötülüğün yuvalandığı mekânın kapısında kocaman iki Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Burası Almanların, kötü niyetli araştırmalarını sürdürdürdükleri Osmanlı karargâhıdır. Bu Türk bayrakları, birkaç kez seyircinin gözüne sokulur. Amerikan ‘blockbuster’ları yani gişe canavarı filmlerinin asli özelliklerinden biri aynı zamanda propaganda filmleri oluşudur. Bu işler öyle rastlantıya bırakılmaz, ABD dışişleri bakanları ya da başkan yardımcıları film stüdyolarının yöneticileriyle oturup, stratejiler oluştururlar. İnanmayan, eski Dışişleri Bakanı Kerry’nin stüdyo temsilcileriyle yaptığı toplantılara dair haberlere bakabilir (Bkz.: Kerry’nin IŞİD’le mücadele konusundaki girişimleri).

Şimdi, eğer bir gişe canavarı filmde Türkiye imajı ‘kötülükle’ özdeşleştiriliyorsa bu ne tesadüftür ne de senarist ya da yönetmenin kendi kararıdır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye dair kötü niyetlerinin göstergesi olarak. Zaten Ortadoğu’da ABD tarafını seçmiş görünüyor. Kısacası yeni Osmanlı’nın kaderi eski Osmanlı ile aynı olacağa benzer. Ne bekliyorduk?

Filmin bir yere kadar fena gitmediğini de belirteyim. Özellikle Diana’nın erkek egemen ve sanayi kirlisi Londra’da yaşadıkları eğlenceliydi. Hoş bu bölümün de feminist bir eleştirisini okudum. Bu bölümde Diana’nıni filmin baş erkeğinin tepeden bakan açıklamalarına (mansplaining) maruz kaldığını ileri sürüyordu yazar. Fakat belli bir yerden sonra, her sıkıcı süper kahraman filmi gibi, ‘Wonder Woman’ da kavga dövüşe gark oluyor. Gal Gadot’a gelince, süper bir vücudu var. Yüzü hoşuma gitmiyor, oyunculuğu da.

Yaşamın Kıyısında yitik bir ruh

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kenneth Lonergan oyun yazarı olarak isim yaptıktan sonra, kendi yazdığı ve yönettiği ‘You Can Count On Me’ (2000) ile adını duyurmuş. İki dalda Oscar’a aday olan ve 30’un üstünde ödül kazanan bu filmin ardından 2005’te ‘Margaret’i çekmiş. Fakat ‘Margaret’, yapımcı şirketle yaşanan sorunlar nedeniyle ancak 2011’de vizyona girebilmiş. ‘Margaret’in iki versiyonu var, biri 2,5 diğeri 3 saat civarında. Neredeyse vizyona hiç girmeyecek ‘Margaret’ BBC’nin geçen yıl 177 film eleştirmenine sorarak yaptığı ankete göre 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Hoş, ben bu listelere hiç inanmıyorum, bana göre bir sürü vasat film de var o listede. Ama Margaret onlardan biri değil ve o listede olmayı hak ediyor. İlerde yapılacak anketlerde Lonergan’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’sının (Manchester by the Sea) da en iyiler arasında olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Filmin 6 dalda Oscar’a aday olduğunu da ekleyeyim. Oscarlara da çok fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini söylemek lazım. ‘Yaşamın Kıyısında’nın yanına bile yaklaşamayacak olan ‘La La Land’ sonuçta 14 dalda Oscar’a aday.

Yönetmenin iki filmindeki ortak tema
Birbirlerinden farklı filmler olmasına rağmen Margaret’la Yaşamın Kıyısında’nın ortak temaları var. Kanunen suç sayılmayan, ama failinin kendisini affedemediği bir eylem ve onun trajik sonuçları iki filmin de merkezinde yer alıyor. Margaret’ı kahramanı genç kız, suçluluk duygusundan kırtulmak için çok çaba harcıyor, ‘Yaşamın Kıysısında’nın erkek kahramanı Lee Chandler’ın (Casey Affleck) ise bu duygudan kurtulma ihtimalini görmüyor.

Lee, yaşarken kendisini mezara gömmüş, ruhen bitkisel hayatta biri. Böyle bir karakteri anlatan bir film olmasına rağmen, Yaşamın Kıyısında insan ruhuna öyle bir dokunuyor ki, bir süre kendinize gelemiyorsunuz. En azından benim için böyle oldu.

Zamanlar arasında geçiş
Film geçmişte başlayıp bugüne sıçrıyor, sonra zaman zaman yine geriye dönüyor. Bu geri dönüşler filmin en zorlayan kısmı. Bazen, olayın bugünde mi yoksa geçmişte mi gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Onun dışında filmin gayet basit bir hikâyesi var. Birkaç apartmanın birden kapıcılığını yapan, kadınların yakınlaşma taleplerine yüz vermeyen ve barlarda içip içip kavga çıkaran Lee Chandler, abisinin ölümünün ardından bir sürprizle karşılaşıyor. Abisi, Lee’yi 17-18 yaşlarındaki oğlu Patrick’in vasisi tayin etmiştir. Oysa Lee’nin tek isteği bodrum katında, bir tür mezar gibi olan tek oda evinde, kendinden nefret ederek, yapayalnız hayatını sürdürmektir. Kimsenin vesayetini alamayacağı gibi, yeğeninin yaşadığı Manchester by the Sea’ye de taşınmak istemez. Lee’nin Manchester’da bir geçmişi vardır ve o geçmiş Lee’yi ezmeye devam etmektedir. Geçmişte olanlardan dolayı Lee’yi suçlayan bir sürü insan da vardır Manchester’da. Lee Manchester’a gelemez, Patrick de Manchester’ı terk edip Lee’nin yaşadığı Boston’a gitmek istemez. Patrick, popüler bir öğrencidir. İki kızla birden çıkmakta, bir rock grubunda çalmakta ve okulun hokey takımında oynamaktadır. Film Lee ile Patrick’in bu soruna bir çözüm aradıkları dönemi anlatıyor.

Lee’nin seçimi
Lee, ‘Taksi Şoförü’ Travis’ten bu yana sinemanın gördüğü en yalnız karakterlerden biri. Taksi Şoförü’nün afişinde Robert de Niro, elleri montunun cebinde New York sokaklarında yürürken görülür. Lee de çoğu zaman elleri montunun cebinde, Travis gibi içine kapanık bir şekilde yürüyor hayatta. Lee, vicdan azabından çıkmak, yasını sona erdirmek istemiyor. Kendisini suçladığı gibi başkalarının da kendisini suçladığının farkında. Kendisini cezalandırma isteğiyle karışık öfkesi sonunda dayak yediği kavgalar çıkarmasına neden oluyor.


Geriye dönüşlerde tanıdığımız Lee ise farklı biri. Üç çocuk babası olmasına rağmen kendisi de yaramaz bir ergen gibi. Karısının daha az içmesi, arkadaşlarıyla eğlenirken daha az gürültü yapması vs. için uyarmak zorunda kaldığı yaramaz ama sevimli bir çocuk Lee. Ergen ruhlu yetişkin erkekler daha çok komedilere konu olur ama Lee’nin bir hatası gülünüp geçilemeyecek, trajik bir sonuca yol açıyor. Lee, hatası kanun tarafından suç sayılsa belki biraz daha rahatlayacak, belki cezasını çektiğini düşünecek. Ama Lee’yi vicdanından başka cezalandıracak bir mekanizma da yok. Tıpkı Margaret’in bir kazaya neden olan genç kızı gibi.

Hayatta da böyle olur
Lonergan’ın muhteşem bir diyalog yazma yeteneği ve sanki her sahneyi inandırıcı kılan sihirli bir değneği var. Filmin klasik Hollywood finaline uymaması da bir erdem. Klasik Hollywood tarzında sorunlu kahraman, sonunda birisinin omzuna dayanıp ağlar ve bir anda yasından çıkıp yeni bir hayata başlar. Yaşamın Kıyısında’da böyle olmuyor. Film yine de, küçük de olsa bir ışık yakıyor. Lee, en azından Patrick’le ilişkisini sürdürme niyetinde olduğunu beyan ediyor. Yani sonunda başka birine daha hayatında yer açıyor. Hayatta da böyle olur. Ufak ufak, küçük küçük değişir şeyler. Mucizevi çözümlerin olmadığını anlatan mucizevi bir film ‘Yaşamın Kıyısında’.

yasamin-kiyisinda-yitik-bir-ruh-241455-1.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com