Sadizmin eski tadı yok

TARİH:  14 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

GRİNİN ELLİ TONU
‘Grinin Elli Tonu’ (GET) gördüğüm en sıkıcı filmlerden biri. Zaten kolay sıkılırım ama bu film zirveye oynuyor. Filmin kahramanlarından Anastasia Steele’in hayatındaki en büyük gizemlerden birinin ‘kıç tıpası’nın ne olduğunu öğrenmek olduğunu söylersem sanırım beni anlayacaksınız. Neymiş demeyin, gugıllayın, filmde de bu sorunun cevabı yok.

GRİNİN GİZEMİ
Evet efendim, filmin konusu kısaca şöyle: Anastasia adlı üniversite öğrencisi hanım kızımız (Dakota Johnson), Christian Grey (Jamie Dornan) adlı katli vacip yüzde 1 üyesi kapitalistle röportaj yapmaya gider. ‘Grey’ gri demek, filmin adındaki grinin gizemi burada. Grey, fallik kulesinin tepesinde somurtarak oturmak dışında bir şey yapıyor gibi gözükmemektedir. Yetim ve öksüz bir çocuğun 27 yaşında böyle bir serveti edinmesinin sırrı hanım kızımız Anastasia’yı ilgilendirmez. “Gay misiniz?”, Grey’e soracağı en “zorlayıcı” sorudur Anastasia’nın. Aslında Anastasia zaten arkadaşı hastalandığı için onun yerine röportaja gitmiştir ama film boyunca da manalı bir tek soru sormaz adama.
Sonradan Grey Bey’in sadist olduğunu öğreniriz. Grey Bey, hanım kızımızı düz bir şekilde düzmek istememektedir. Sevişmek ve çıkmak gibi şeylerle işi olmayan Grey kendi ifadesiyle kadınları sadece “düzer… sert bir şekilde”. İşin püf noktası da bu sert şeklin ne olduğudur. “Nemfoman”da Lars von Trier, sadizmin kötülüğünün banalliğini göstermişti. GET, sadizmi, gizemli, erotik ve müthiş heyecan verici bir şey olarak sunuyor. Daha doğrusu sunmaya çalışıyor ama olmuyor, beceremiyor.
Hiçbir gizemi, cinsel heyecanı olmayan, hatta dramatik bir yapısı da olmayan bir film var karşımızda. Anastasia hanım kızımız, Grey’e kayıtsız şartsız teslim olacak mı, olmayacak mı? Filmin kahramanının, üstesinden gelmesi gereken zorluk bundan ibaret. Yani, adam istediği zaman kızın kıçına tıpa takacak mı, takmayacak mı? Yahu bana ne? Bize ne?

ZAMANIN ATLI PRENSLERİ
Grey’in servetinin gözümüzü kamaştırması, Anastasia gibi bizim de, adamın sahip olduğu uçaklar, helikopterler ve arabalar karşısında dilimizin tutulması bekleniyor. Kadınların hayallerindeki beyaz atlı prens artık böyle bir şey diyor film: Artık yeni prensler genç, iyi vücutlu ve mülti milyarder kapitalistler. Aslında Grey’in Anastasia’ya yaptıkları, iş hayatında kitlelere yaptıklarının bir türevi. Ünlü Türk kodamanı Mehmet Cengiz’in dediği gibi, iş hayatında “milletin a..na koyan” Grey, Anastasia’ya da aynı muameleyi çekmekten başka bir şey hayal edememektedir. Ama film keşke bu ilişkiyi kursa.
Erotik ve sado-mazo ilişkiler anlatan ciddi ve/veya erotik filmler var. “Gündüz Güzeli”nin kırbaçlanmayı hayal eden kahramanı iyi bir örnek mesela. Nemfoman’dan zaten söz ettik. “O’nun Hikâyesi” var sonra, zamanında beni epey etkilemişti. GET’in banal bir reklam filmi estetiği içinde cinselliği sömürme çabası hiçbir işe yaramıyor. Ya da ben çok yaşlandım.

Yürüyelim arkadaşlar

TARİH:  7 Şubat 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ

“Selma”, filmde bir kadının adı değil, ABD’de küçük bir kentin adı. Kentin önemi “civil rigths movement” diye adlandırılan, Siyahilerin oy hakkı mücadelesinde oynadığı rolden kaynaklanıyor. Selma, Amerikalı Siyahilerin oy hakları için büyük bir yürüyüş başlattıkları kent. Selma, Dallas’tan Montgomery, Alabama’ya kadar 1965’te gerçekleştirilen 80 km’lik bu yürüyüş, Siyahilerin oy hakkı kazanımında önemli bir rol oynuyor. Bu haftanın ikinci yürüyüş filmi ‘Yaban’ınkine göre oldukça kısa bu yürüyüş ama önemi daha büyük.

Yürüyüşün önderi Martin Luther King. King bir din adamı; Gandhi gibi King de şiddete karşı, barışçı mücadeleden yana. O dönem Amerikan Başkanı Lyndon Johnson ve Johnson, Vietnam’a bombayla ve soykırımla demokrasi getirmeye çalışıyor. FBI’ın başında ise J. Edgar Hoover denilen faşist var. Son dönemde “American Sniper” filmiyle yine faşist bir yapıta imza attığı söylenen Clint Eastwood, Edgar Hoover’ı insancıllaştıran “J. Edgar” adlı filme de imza atmıştı 2011’de.

BUGÜN GİT YARIN GEL
Johnson’la King film boyunca birkaç kez karşı karşıya geliyorlar. King, başkandan Siyahilerin oy hakkını kullanmalarını engelleyen uygulamaları durdurmasını istiyor; Johnson her seferinde zamanı değil diye geri çeviriyor. Polis ilk yürüyüşü, copla, biber gazıyla, kısacası orantısız şiddetle durduruyor. Gel de Erdoğan’a hak verme: Orantısız şiddetin kitabını yazanlar, AKP’yi nasıl eleştirir? Al birini, vur ötekine. Türk polisi hiç de yaratıcı değil; ne yaptılarsa, daha önce Batının polisi çoktan yapmış.

Amerikan polisi düşmanının kafasına kafasına vururken, Edgar Hoover ise bel altına çalışıyor. King’i karısına ispiyonlamaya, başka kadınlarla ilişkisini ifşa etmeye çalışıyor.

DEĞİŞEN NE OLUYOR?
Velhasılı kelam, sonunda kötü adamlar yeniliyor, Johnson insafa ve imana geliyor, Amerikalı Siyahiler oy hakkını kazanıyor. Kazanıyor da ne oluyor? Son seçimlerde rekor sayıda seçmen oy vermeye gitmemiş Selma’da. Zaten Amerika’da seçimlere ilgi son derece düşüktür. Çünkü al Demokratları, vur Cumhuriyetçilere. Kim kazanırsa kazansın, yoksul yine yoksuldur, zengin yine zengin. Hatta gidişata bakılırsa zengin daha zengin, yoksul daha da yoksul. Selma’da çocukların yüzde 60’ı, yoksulluk seviyesinin altında yaşıyormuş 2014’te (wsws.org). Seçimlere ilgi duymamalarının nedeni açık değil mi? Aman canım, Siyahiler oy verse ne olur, vermese ne olur diyecek değiliz. Versinler tabii ki. Hatta Obama gibi başkan da seçilsinler. Sonra da Obama, Beyaz Saray’da “Selma”ya özel gösterim yapsın, gururlansın, gert gert gerinsin. Yoksullar yine yoksul ve aç, dünya yine Amerikan bombalarıyla kan revan içinde, ne gam. Seçebiliyoruz ya, daha ne gerek bize?

Tilki değil Kurt Kapanı

TARİH:  31 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

FOXCATCHER TAKIMI 

Bazı filmler insanı şaşırtıyor. Hem çok kapsayıcı bir hikâye anlatıyorlar hem de dağınık ve yüzeysel olmuyorlar. Foxcatcher Takımı bu ender filmlerden… İçinde sportif ve kardeşlerarası rekabet, sınıfsal eşitsizlik, delilik, sermaye ve devlet ilişkileri, burjuvazinin gizemsiz iticiliği, kısacası hayata dair birçok şey var.
‘Yaşanmış’ bir hikâyeden uyarlanmış film: Güreşçi Schultz kardeşlerle, Amerika’nın en zengin adamlarından John E. du Pont’un (Steve Carell) ilişkisini anlatıyor. Kardeşlerden büyük olan Dave (Mark Ruffalo) evli, çocuk sahibi ve olgun olan. Mark (Channing Tatum) ise öfkeli ergen ruhundan çıkamamış, içine kapanık ve çocuksu olan. İki kardeş de güreşte çok iyiler. Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olabilecek kadar iyiler.

ÇÖZÜM PARA VE NÜFUZ
John du Pont ise DuPont Kimya Şirketi’nin sahiplerinden. DuPont firması barut üretimiyle işe başlamış, atom bombasından naylona her şeyi üretmiş. Du Pont’lar ordudan ya da polisten bir şey istedi mi, emir addediliyor. Zırhlı ve makineli tüfekli bir savaş aracı almak bile John du Pont için sorun değil. Para ve nüfuz her şeyi çözermiş gibi görünüyor du Pontlar için. Ama John du Pont ne arkadaş edinebilmiş ne de annesinin takdirini kazanabilmiş biri. John’un avam sporu güreşe merakı annesinin hoşuna gitmiyor. Annesinin at merakı da John’un. Annenin ilgisini çekmek ve onun atlarının başarılarını sürklase etmek John’un hayallerinden biri.
Ama neden güreş? Belki de John’un en çok eksikliğini çektiği şey insani temas, tenin tene değmesinin duygusu. Aristokrat ruhlu annesinin ona sağlayamadığı şey tam da bu. John’un, annesinin safkan atlarından nefretinin ve güreş merakının ardında böyle şeyler var. John’un hayallerinden biri de Amerikan milliyetçiliğinin takdirini kazanmak; Foxcatcher takımıyla vatanına, milletine Olimpiyat altını kazandırmak. Du Pontlar Amerikan sağının tipik temsilcileri…

YENİ BİR BABA FİGÜRÜ
John du Pont, babasının çiftliğinde Foxcatcher Takımı’nı kuruyor ve Mark Schultz’u da takıma transfer ediyor. Mark’ın abisi Dave’le karmaşık bir ilişkisi var. Mark, kendisi için bir baba figürü de olan Dave’e muhtaç ama bir yandan da abisinin gölgesinden çıkıp kendi ayakları üstünde durmak istiyor. Mark, John’un yanında bağımsızlığını bulacağını sanıyor ama aslında bulduğu yeni bir baba figüründen başka bir şey değil. Üstelik bu yeni baba figürü eskisinden de anlayışsız ve otoriter.
Mark’la John du Pont arasında sanki cinsel bir şeyler de gelişiyor. Mark’ın saçlarını boyaması sanki bir şeylere işaret ediyor ama film daha fazlasını ifşa etmiyor.
Mark’ın kontrolden çıkması üzerine John du Pont parası neyse verip Dave Schultz’u da takıma kazandırıyor.  Bu kez iki baba figürü Mark’ın velayeti üzerinde rekabete başlıyorlar. Ve olaylar trajik bir sona doğru ilerliyor.
“Foxcatcher Takımı” son derece iyi çekilmiş, çok iyi oynanmış, durağan ama tuhaf bir gerilimi de olan orijinal bir film. Belki biraz fazla soğuk, kusuru bu. Cinsellik eksik, imanın ötesinde bir şeyler daha olsa keşke. Ama bütün bunların ötesinde Foxcatcher Takımı yılın belki de en iyi filmi. Şimdiden bunu söyleyebilirim. Kaçırmayın.

Gönül ki yetişememekte…

TARİH:  23 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK VİZESİ

Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ adlı romanının Cemal Süreya çevirisi “Gönül ki Yetişmekte” adındaydı. Nefis bir ad, şairane bir çeviri. ‘Aşk Vizesi’ söz konusu roman gibi bir erkek olma sürecini anlatmanın yanı sıra Flaubert’e gönderme yapmaktan da geri durmuyor. Yazının başlığını aklıma düşüren bu gibi bağlar. Ama yanlış anlaşılmasın, filmin romanla alakası bunlardan ibaret.

Hikâye klasik; ergenlikten henüz çıkamamış genç bir adam sevgilisine evlenme teklif etmeye karar vermiştir. Bu fikrini, çalıştığı çiçek dükkânının güzel sahibesine anlattığında, hayatında her şey değişir. Genç ve güzel patroniçe birden adamımıza ilanı aşk eder. Ve gencimizin kafası karışır: Acaba evlenmekle acele mi etmektedir? Gözü arkada mı kalacaktır? Dışarıda binlerce çekici kadın dururken, tek bir kadınla ömrünü geçirmeli midir? Biraz daha hayat tecrübesi edinmek iyi bir fikir değil midir? Gencimiz ergenlik bunalımlarından çıkmaya çalışırken, kadınlar arası rekabet de onun hizmetine çalışır.

Sinema mı, televizyon dizisi mi?
Aşk Vizesi ne yeni bir şey söylüyor ne de özgün bir şekilde söylüyor. Filmi akılda kalıcı kılacak hiçbir özelliği yok. Sinema filminden çok bir televizyon dizisini andırıyor. Ama kötü mü, seyredilmez mi? Hayır, idare ediyor, kimi zaman da gülümsetiyor.

At, avrat, silah: Amerikan azizinin 3 aksesuvarı

TARİH:  24 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

BENİM KOMŞUM BİR MELEK

Filmin orijinal adı St. Vincent yani Aziz Vincent. Azizin en kısa tanımı da şuymuş filme göre: Hayatını, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya adayan kişi. Oysa filmin azizi Vincent’i Bill Murray oynuyor. Bill Murray hemen hemen her zaman kendini oynadığından, ortada bir çelişki olduğu zaten oyuncunun kariyerini izleyenlerce hemen saptanan bir durum. “Aziz? Bill Murray? Nasıl yani?”
Film bildik bir şemaya oturuyor. Bu şemada asosyal bir adamla sevimli bir çocuk konjonktür gereği bir arada olurlar. Çocuğun bir baba figürüne ihtiyacı vardır. Adamınsa kalbinin buzlarını çözecek sevgiye. Başlangıçta sürtüşseler de adam, zamanla baba rolünü üstlenecek ve herkes muradına erecektir.

ADAM KÖTÜ İŞTE…
Bill Murray’in Vincent’i filmin asosyal ihtiyarı. Asosyal ve mizantrop (insansevmez). İçki-sigara onda, kumar onda, fuhuş onda. Vincent’te düzgün tek bir özellik bile yok. Bunu söylemek için ahlakçı bir pencereden bakmak gerekmiyor. Ne kimse onu seviyor, ne de o kimseyi. Adam kötü işte. Başkalarını umursadığına dair hiçbir işaret yok. Kendisini de umursuyor gibi durmuyor zaten.

FİLMDE ÜÇ BAŞLIK
Başlıktaki 3 aksesuvara baktığımızda ne görüyoruz?
At: Vincent at yarışlarına meraklıdır. Ama kaybeden ata oynar genelde. İstisnalar olsa da kural olarak, durum böyledir.
Avrat: Vincent’in altın kalpli bir Rus fahişeyle (Naomi Watts) ilişkisi vardır. Rus avrat hamiledir ve striptiz şovları da yapmaktadır. Fahişe dediysem de, kadının Vincent dışında başka bir erkekle ilişkisini görmeyiz. Vincent’in özel fahişesi gibidir.
Ama Vincent’in bir kadını daha vardır. Bu asıl kadın, maalesef hafızasını yitirmiştir ve bakım evinde kalmaktadır. Vincent karısının en iyi hizmeti alması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Vincent, bizi ilk burada ters ters köşeye yatırır. O aslında seven, hassas bir erkektir. Oysa biz onu fahişelerle yatan, katı kalpli ve aşırı maço biri sanıyorduk.
Silah: Vincent, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için gerçekten de çaba harcamış, hayatını riske atmıştır bu uğurda. Vincent, Vietnamlılara ölüm saçmıştır! Milyonlarca Vietnamlı’nın ölümünde ve Vietnam doğasının tahribinde onun da katkısı vardır. Bir azizden daha başka ne beklenebilir ki? Yattık mı yine ters köşeye?

SAVAŞIN ÖVGÜ DOLU ANISI
Amerika, artık Vietnam Sendromu’nu geride bırakmaya kararlı. Eskiden, Vietnam’da ne işleri olduklarını sorgulamasalar da, yine de işin kahramanlık boyutunu şüpheyle karşılayan, savaşın Amerikan ruhunda açtığı yaralara bakan filmler yaparlardı. Vietnamlılar arka fonda kalsalar da filmde gözükebilirlerdi. “Benim Komşum Bir Melek”te savaş sahnesi yok zaten, savaşın koltuk kabartan anısı var. Hiç görünmeyen Vietnamlı için kullanılan sözcük ise “düşman”, o kadar. Vietnam içinde düşmanların yaşadığı bir ülkeymiş, kahraman Amerikan askeri de gidip orada düşmanı öldürmüş.
Bu kadarı da fazla dedirten başka bir şey de Vietnam’da savaşmamak için hapiste yatmayı göze almış olan Muhammed Ali’nin bu kahramanlık anlatısının içine yedirilmesi. Amerikan tarihinin yeni revizyonist versiyonu böyle. Genç kuşaklar ne bilecekler ki zaten?

OH NE GÜZEL DÜNYA!
Film siyasete dair böyle sağcı bir mesaj verirken, kadın erkek rollerine bakışında da farklı bir tavır izlemiyor. Erkek dediğin, içer de sıçar da, sever de döver de. Aziz olmak için klasik bir erkek olmak yeter de artar. Öyle diğerkâmcılık filan gibi özelliklere gerek yoktur. Kapitalist, ataerkil toplumun tipik erkeği bizatihi bir azizdir. Kadınlara düşen rol ise hemşirelik (oğlanın annesi), orospuluk (Rus kadın) ve ev işçiliğidir (yine Rus kadın). Bir de ağzı var dili yok asıl kadını (Vincent’in bakım evindeki eşi) bu tabloya eklersek, yeme de yanında yatlık bir tablo çıkar ortaya. Oh, ne güzel dünya! Hepimiz Vincentiz, hepimiz aziziz!

Başkalarının hayatı

TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK UĞRUNA

Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.

Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.

Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.

Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?

Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.

Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.

Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.

Canavarın adı var: Sermaye, din ve devlet

TARİH:  17 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

LEVIATHAN
(Bu yazı filme dair sırları açık etmektedir. Filmi seyretmeniz tavsiye olunur. Yazıyı okumasanız da olur.)

Geçtiğimiz haftalar içinde İstanbul Müftülüğü, cuma günü camiilerde okunması için bir hutbe hazırladı. Hutbede iş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirlerde ölçülü olunması gerekir deniyordu: “Bu husustaki aşırılık Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür.”
Bu ne demekti? Patron, işçinin güvenliği için az bir para harcasa yeter, ondan işçinin hayatına tam bir güvence sağlayacak masraflara girmesini beklemeyin. Maliyet artarsa patronunuz yeterince kâr edemez. İşçinin ölümü, maliyet açısından, güvenlik önlemi almaktan daha ucuza geliyorsa, işçiler ölecektir ya da iyi ihtimalle Allah koruyacaktır onları. İşinizin fıtratında ne varsa kabul edin!

İŞÇİLER PATRONA EMANET
Müftülük özünde bunu söylüyordu. İşçi sağlığını aslında Allah’a değil
patrona emanet ediyordu. Tıpkı kilisenin tarih boyunca sermayenin yanında yer alması gibi, cami de sermayenin yanında saf tuttu.
Bu girişin filmimizle alakası şu: Rusya’da deniz kıyısındaki bir kasabada belediye başkanı kendisine bir “saray” yaptırmak istemektedir. Sarayını yaptıracağı yerde ise alt-orta sınıf bir adamın, Kolya’nın evi vardır. Mahkemeden, evin istimlak edilmesi için karar çıkartmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolaydır belediye başkanı için. Ev, gerçek fiyatının beşte biri gibi bir miktara kamulaştırılacak, sonra da başkana peşkeş çekilecektir. Ama Kolya inatçıdır, hemen teslim olmayacaktır. Moskova’dan avukat arkadaşı Dimitri’yi yardıma çağırır. Dimitri, belediye başkanının yasadışı işlerine dair deliller içeren bir dosyayla çıkagelir. Belediye başkanının pis işleri arasında cinayet dahi vardır. Dimitri bu dosyayla belediye başkanına şantaj yapar. Başkanı bu yolla evi gerçek fiyatından satın almaya ikna edeceğini ummaktadır. Ama Dimitri’nin hesap etmediği bir desteği vardır belediye başkanının. Kilisenin papazı, belediye başkanına kendini toplamasını öğütleyecek, ona, muhtaç olduğu ruhani kudreti bulmada yardımcı olacaktır.

SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİ
Fakat film sermaye-devlet-din (kilise) üçlüsünün sıradan bireyi, vatandaşı nasıl sömürdüğünden başka şeyler de söylüyor. Kolya’nın ikinci eşi Lilya ve Kolya’nın ilk eşinden olan oğlu Romka da filmin önemli kahramanları arasındalar. Sürpriz bir şekilde öğreniyoruz ki, Dimitri ile Lilya arasında uzun zamandan beri sürmekte olan bir ilişki vardır. Dimitri, Moskova’dan Kolya’ya yardım için mi gelmiştir, yoksa Kolya’nın karısıyla yatmak için mi? Dimitri, belediye başkanının eli kanlı bir katil olduğunu da bilmektedir. Elindeki dosyaya nasıl olmuş da bu kadar güvenmiştir?
Kolya’nın oğlu Romka ise, üvey annesi Lilya’yla kanlı bıçaklıdır. Ama Romka’nın asıl derdi belki de babasıyladır. Romka, klasik ödipal karmaşa formülüne uygun biçimde üvey annesiyle yatmak ve babasını devreden çıkarmak mı istemektedir? Sonuçta olanlar başarılı olduğunu da göstermiş midir?

DEVLET İÇİN BİR METAFOR
Kolya bu acımasız dünya içinde o kadar naif kalmaktadır ki, hayatta kalması bir mucizedir. O kaybedenin (loser’ın) sinemada gördüğümüz en mükemmel örneklerinden biridir. Leviathan da sinemada gördüğümüz en karamsar filmlerden biri. Leviathan, İncil’de adı geçen korkunç, devasa bir deniz canavarı. Hangi çılgın ona zincir takabilir ki? Leviathan aynı zamanda muhafazakâr düşünür Thomas Hobbes’un devlet için kullandığı bir metafor. Leviathan’la uğraşan, kelimenin her anlamıyla yenileceğini bilmelidir der gibi film.

GÜVEN DUYGUSU MEÇHUL
Ne öz oğul, ne sevgili-eş, ne askerlik arkadaşı, ne de devlet: Kolya’nın sonuna kadar güveneceği hiç kimse yoktur. Evet, hayat bazen böyle olabilir. Ama karanlığa bu kadar bakmak iyi değil. Ne demişler: Sonra karanlık da size bakmaya başlar! Leviathan’a bu nedenle çok iyi bir film diyemiyorum. Evet, çok iyi oynanmış. İçinde yaşadığımız karanlık çağa, devlet-sermaye-din üçlüsünün birey üzerinde kurduğu korkunç düzene sağlam ve gerçekçi, bir bakış var. Olay Rusya’da geçiyor ama Türkiye’de de geçiyor, ABD’de de. Her yerde neredeyse, durum böyle.

BEĞENDİM AMA SEVMEDİM
Filmin görsel, işitsel estetiği de üst düzeyde. Fakat Dimitri karakteri, Dimitri-Lilya ilişkisi ve olayların akışı bana her zaman ikna edici gelmedi. Evet, Leviathan’ı kaçırmayın. Ben çok beğendim ama o kadar sevmedim. Zivyagintsev’in bu dördüncü filminin Cannes’da en iyi senaryo ödülü aldığını ve yılın en iyileri listelerinde başa güreştiğini de hatırlatayım.

Barınma hakkı ve duman

TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ:
 Birgün

GİZLİ KUSUR
Gizli Kusur’un olay örgüsünü tam olarak anlamak için sanırım filmi birkaç kez seyretmek gerekiyor. O zaman bile, bu hedefe ulaşacağınızın garantisi yok. Yönetmen Paul Thomas Anderson’un filmleri kanımca giderek daha zor anlaşılır, daha tuhaf hale geliyor. ‘Kan Dökülecek’in ikinci yarısı (artık kaçıncı dakikasından itibarense) açıkçası bana son derece tuhaf ve inandırıcılıktan uzak gelmişti. Bir önceki eseri ‘The Master’ da acayip bir filmdi. Tam olarak derdi neydi; Scientology benzeri akımların II. Dünya Savaşı sonrası ABD’sindeki yükselişi mi, savaş gazilerinin ruhsal dengelerini yitirişleri mi, bir tür baba-oğul ilişkisi içindeki iki adamı anlatmak mıydı? Her ne olursa olsun P.T. Anderson’ın filmlerinin ABD tarihiyle bir dertleri var ve ne kadar anlaşılmaz ya da manasız olurlarsa olsunlar, insanın aklında kalan imgeler sunuyorlar.

‘Gizli Kusur’un olay örgüsünü takip etmek ne kadar zor olsa da, bunu çok sorun etmezseniz film şaşırtıcı derecede iyi akıyor. Bunun sırrı filmin sahnelerinin belirli bir atmosferinin oluşu ve oyunculukların mükemmelliği.

Filmin atmosferi için “dumanlı” desem yeterlidir belki. Filmin kafa karıştırıcılığının ardında bu “dumanlı” kafanın da yeri var. P.T. Anderson filmin yapımı sırasında bir madde kullanıyor muydu bilemem ama filmin kahramanlarının kafası çoğu zaman kıyak. Anderson bu kez ABD tarihinden 1970 senesini seçmiş. 1970 sadece yeni bir on yılın başlangıcını simgelemiyor, 68 ruhunun, “flower power” ve hippie ideallerinin sonunu da simgeliyor. Charles Manson liderliğindeki çetenin Roman Polanski’nin eşi, oyuncu Sharon Tate ve diğer dört kişiyi öldürmelerinin etkisini bugünden bakınca anlamak zor olabilir. Bu cinayetler sadece bir oyuncu ve çevresinden birkaç kişinin ölümünden ibaret değildi. Bir dönemin, bir ruhun ve ölümünün de simgeleriydi. Artık hippie’lik eski masumiyetini yitirmişti. Artık insanlar kapılarını kilitleyeceklerdi, artık gülüp oynama zamanı geçmişti. Tabii, bu cinayetlerden kârlı çıkanlar muhafazakârlar ve onların düzeni oldu. Filmde hem Manson cinayetlerinden sürekli söz ediliyor hem de Los Angeles’ın geçirdiği dönüşümün yeri geldikçe altı çiziliyor. Kentsel dönüşümün, Kızılderili, siyahi ve Meksikalı azınlıkları nasıl yerinden ettiğini ve şehrin dışına sürdüğünü, LA valisi Ronald Reagan’ın önderliğindeki özelleştirmelerin sağlık sektörünü nasıl kökünden değiştirdiğini kenarından köşesinden görüyor, duyuyoruz filmde. Tabii bunlar bize başka bir filmi hatırlatıyor. Olay örgüsü en az ‘Gizli Kusur’ kadar zor olan ‘Çin Mahallesi’ni. Bu filmin, Manson cinayetlerinin mağduru Polanski’nin olması da anlamlı. Çin Mahallesi’nde de Los Angeles’ta toprağın el değiştirmesi, su kaynaklarına el konulması gibi sosyoekonomik bir arka plan vardır. Fakat Çin Mahallesi gibi Gizli Kusur’un da asıl derdi bu meseleler değil. Gizli Kusur’un kafası kıyak dedektifi Doc (Joaquin Phoenix) bir miktar Büyük Lebowski’yi hatırlatıyor. Doc bir hippie olsa da silah kullanmayı ve kavga etmeyi bilen biri. Yine de o da Lebowski gibi manevi şeyleri hayatında paradan daha değerli görüyor. Dostluk ve aşk gibi. P.T. Anderson’ın da dediği gibi filmin asıl hikayesi Doc’un Sashta’ya aşkı. Doc ile Sashta filmin geçtiği zaman diliminde çok az birlikte vakit geçirseler de, asıl ilişkileri geçmişte kalmış olsa da, yine de filmin odağındalar. Doc’un bütün derdi Sashta’ya yardım edebilmek, belki de eski aşklarını canlandırabilmek. Bunun dışında bütün olan biten teferruat. Çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film bana yeter, konusunu çok anlamasam da olur diyorsanız ‘Gizli Kusur’ iyi bir seçim. Ayrıca filmde delirmiş muamelesi yapılan ama aslında insanlaşma “kusurunu” işlemiş bir inşaatçının ağzından “barınmak bir haktır” sözcüklerini ve filmin bitiş jeneriğinin ardından 68’in ünlü sloganı “kaldırım taşlarının altında plaj var”ı görmek her gün nasip olacak şeyler değil. P. T. Anderson’ın gizli bir devrimci damarı varmış galiba.

İnsanlar & hayvanlar

TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Beyaz Tanrı
Hiçbir filmi beğenmez diye kötü ve yanlış bir şöhretim var ama bu hafta şöhretime uygun bir ruh halindeyim. Başlıyoruz. “Beyaz Tanrı” Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün en iyi filmi seçilmiş. Beyaz festival tanrıları böyle karar vermişler.

Irk meselesi
Filmin adı doğrudan ırk meselelerine gönderme yapıyor. Filmin konusu da şöyle: Macaristan’da yeni bir kanun çıkmış ve melez köpek beslemek çok ağır bir vergiye tabii kılınmış. Köpekler ila safkan olmalıdır. Evet, film ırkçılıkla ilgili bir şeyler söyleyecek, bunu anladık. Macaristan yapımı bir filmin söylemesi de beklenir çünkü Batı’da iktidarda olan en ırkçı, en faşist parti orada bildiğim kadarıyla.
Ama filmin, ırkçılık üzerine ne söylediğini yönetmen de bilmiyor ne yazık ki. Annesi ve babası ayrılmış olan Lily, annesinin işi nedeniyle sayahate çıkması üzerine geçinemediği babasıyla yaşamak zorunda kalır. Babası tam bir pislik gibi davranır ve Lily’nin karışık ırktan köpeğini sokağa atar. Hagen adlı köpek bir evsiz tarafından sahiplenilir ama evsiz adam da pisliğin teki çıkar. Köpeği, yabancı olduğu belli birine satar. Variety dergisinin yazarına göre Türk olan bu yabancı (ben milliyetini anlamadım ama Macar değil) Hagen’i dövüşçü olarak yetiştirir.

İsyana öncülük eden köpek
Hagen sonunda kaçar, bir köpek isyanının başına geçer vs.
Filmin öyküsünün inandırıcı olmamasını bir kenara koyalım. Film bize ne söylüyor, ne anlatmak istiyor? Asıl mesele bu. Ezilenlerden, dışlananlardan yana bir tavrı mı var filmin? Yooo… Evsiz adam da pisliğin teki. Yabancılardan yana mı çıkıyor film? Yooo, köpeği satın alan bahisçi bir yabancı, filmin en kötüsü o.
İnsanların birbirleriyle ilişkisine dair ırkçılık karşıtı, eşitsizlik karşıtı bir şey söylemiyor aksine tam da o doğrultuda yorumlanabilecek şeyler söylüyorsa, derdi ne bu filmin peki? Belki insanların hayvanlarla ilişkisine dair bir şey söylüyor. Ama insan ilişkilerinde ırkçı sayılabilecek bir çerçeve içinde durarak, bu konuda anlamlı bir şey söylenemez. “Beyaz Tanrı” da öyle bir film zaten: Aptal, kalpsiz ve kötü.

‘O an’ı avlamak

TARİH: 18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ:
Birgün

TOPRAĞIN TUZU

Öncelikle Toprağın Tuzu’nun yanlış bir çeviri olduğunu belirteyim. Toprağın tuzu “Matta’ya Göre İncil”den kaynaklanan, İsa’nın balıkçı ve köylülere hitaben söylediği ve “Siz bu toprağın efendilerisiniz” gibi bir anlamı olan bir terim. Ama evet, kelimesi kelimesine çevirirseniz, “toprağın tuzu”, “salt of the earth”ün doğru karşılığı. Ne yazık ki Türkçe’de bir anlam ifade etmiyor. Miyazaki’nin “Spirited Away”i de “Ruhların Kaçışı” gibi anlamsız bir çeviriyle oynamıştı. Oysa “Spirited Away”in “toz olup gitmek” gibi bir anlamı vardı.

Wim Wenders bir süredir, kurmaca filmlerden çok belgeselleriyle daha çok dikkat çekiyor. Wenders’in asıl parlak dönemi 70’ler ve 80’lerde kaldı. Ama yönetmen yine de çoğu biyografik olan belgeselleriyle adını unutturmamayı başarıyor. ‘Toprağın Tuzu’ da biyografik bir belgesel. Brezilyalı fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun hayatını ve eserlerini anlatıyor. Salgado bir süre Fransa’da ekonomist olarak çalışmış, sonra fotoğrafçı olmaya karar vermiş. Brezilya altın madenlerinde çektiği fotoğraflarla ünlenmiş. Bu fotoğraflar Salgado’nun hala en bilinen çalışmaları. Sırf bu madenlerin fotoğraflarını görmek için bile ‘Toprağın Tuzu’na gidilir. Devasa bir çukurda binlerce insanın harıl harıl çalıştığı bu madenler akla cehennemden, Babil Kulesi’ne ve Mısır piramitlerine kadar başka benzeri olmayan hayali ve gerçek mekanları akla getiriyor.

Salgado varlıklı bir çiftlik sahibinin oğlu olarak ormanlık bir bölgede büyümüş. Babası, galiba, 8 çocuğunu eğitirken ormanı, keresteye dönüştürüp satmış. Gerçi filmde ormanın yok oluşu kuraklığa bağlanıyor ama babanın kereste ticareti yaptığı bilgisi de arada geçiyor. Salgado, dünyanın sorunlu birçok bölgesinde dolaşıp, açlığın ve savaşın dehşetini fotoğrafladıktan sonra insanlıktan umudunu kesip, baba ocağına dönüyor ama yine boş durmuyor. Hayvanların ve modernitenin nimetlerinden uzak kalmış ilkel kabilelerin fotoğraflarını çekerek fotoğrafçılığı sürdürüyor. Ve eşi Lelia’nın da büyük katkılarıyla çölleşmiş araziyi yeniden ormanlaştırarak hayatına yeni bir anlam buluyor.

‘Toprağın Tuzu’ yüzeyde seyreden bir film. Savaş fotoğrafçılığı üzerine mesela Susan Sontag’ın başlattığı tartışmalara hiç girmiyor. “Bu fotoğrafların işlevi nedir” sorusunu sormuyor. Ben fotoğrafçılığı, avcılığa benzetirim. Görüntü avcılığının, hayvan avlamaya benzer bir yanı var sanki. O anı ele geçirmek, o ana sahip olmak gibi… Filmin bu gibi sorularla işi yok.

Keza Sebastiao’nun hep evden uzakta oluşunun baba-oğul arasında nasıl bir etkisi olduğu da tartışılmıyor. Ya da bu ayrılıkların, karı-koca arasındaki etkisi sanki hiç yokmuş hissi ediniyoruz. Oysa Sebastiao’nun hem karısı hem de oğlunun filmde önemli yeri var. Hatta oğul Salgado, filmin eş-yönetmeni ama herkes gibi ben de bunu bir Wenders filmi olarak görüyorum. Film bize ne dünyanın düzeni ne de perdede gördüğümüz kişiler hakkında yeni sorular sordurmuyor. Yine de gördüğümüz fotoğrafların etkileyiciliği filmi seyredilmeye değer kılıyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com