Gönül ki yetişememekte…

TARİH:  23 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK VİZESİ

Gustave Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ adlı romanının Cemal Süreya çevirisi “Gönül ki Yetişmekte” adındaydı. Nefis bir ad, şairane bir çeviri. ‘Aşk Vizesi’ söz konusu roman gibi bir erkek olma sürecini anlatmanın yanı sıra Flaubert’e gönderme yapmaktan da geri durmuyor. Yazının başlığını aklıma düşüren bu gibi bağlar. Ama yanlış anlaşılmasın, filmin romanla alakası bunlardan ibaret.

Hikâye klasik; ergenlikten henüz çıkamamış genç bir adam sevgilisine evlenme teklif etmeye karar vermiştir. Bu fikrini, çalıştığı çiçek dükkânının güzel sahibesine anlattığında, hayatında her şey değişir. Genç ve güzel patroniçe birden adamımıza ilanı aşk eder. Ve gencimizin kafası karışır: Acaba evlenmekle acele mi etmektedir? Gözü arkada mı kalacaktır? Dışarıda binlerce çekici kadın dururken, tek bir kadınla ömrünü geçirmeli midir? Biraz daha hayat tecrübesi edinmek iyi bir fikir değil midir? Gencimiz ergenlik bunalımlarından çıkmaya çalışırken, kadınlar arası rekabet de onun hizmetine çalışır.

Sinema mı, televizyon dizisi mi?
Aşk Vizesi ne yeni bir şey söylüyor ne de özgün bir şekilde söylüyor. Filmi akılda kalıcı kılacak hiçbir özelliği yok. Sinema filminden çok bir televizyon dizisini andırıyor. Ama kötü mü, seyredilmez mi? Hayır, idare ediyor, kimi zaman da gülümsetiyor.

At, avrat, silah: Amerikan azizinin 3 aksesuvarı

TARİH:  24 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

BENİM KOMŞUM BİR MELEK

Filmin orijinal adı St. Vincent yani Aziz Vincent. Azizin en kısa tanımı da şuymuş filme göre: Hayatını, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya adayan kişi. Oysa filmin azizi Vincent’i Bill Murray oynuyor. Bill Murray hemen hemen her zaman kendini oynadığından, ortada bir çelişki olduğu zaten oyuncunun kariyerini izleyenlerce hemen saptanan bir durum. “Aziz? Bill Murray? Nasıl yani?”
Film bildik bir şemaya oturuyor. Bu şemada asosyal bir adamla sevimli bir çocuk konjonktür gereği bir arada olurlar. Çocuğun bir baba figürüne ihtiyacı vardır. Adamınsa kalbinin buzlarını çözecek sevgiye. Başlangıçta sürtüşseler de adam, zamanla baba rolünü üstlenecek ve herkes muradına erecektir.

ADAM KÖTÜ İŞTE…
Bill Murray’in Vincent’i filmin asosyal ihtiyarı. Asosyal ve mizantrop (insansevmez). İçki-sigara onda, kumar onda, fuhuş onda. Vincent’te düzgün tek bir özellik bile yok. Bunu söylemek için ahlakçı bir pencereden bakmak gerekmiyor. Ne kimse onu seviyor, ne de o kimseyi. Adam kötü işte. Başkalarını umursadığına dair hiçbir işaret yok. Kendisini de umursuyor gibi durmuyor zaten.

FİLMDE ÜÇ BAŞLIK
Başlıktaki 3 aksesuvara baktığımızda ne görüyoruz?
At: Vincent at yarışlarına meraklıdır. Ama kaybeden ata oynar genelde. İstisnalar olsa da kural olarak, durum böyledir.
Avrat: Vincent’in altın kalpli bir Rus fahişeyle (Naomi Watts) ilişkisi vardır. Rus avrat hamiledir ve striptiz şovları da yapmaktadır. Fahişe dediysem de, kadının Vincent dışında başka bir erkekle ilişkisini görmeyiz. Vincent’in özel fahişesi gibidir.
Ama Vincent’in bir kadını daha vardır. Bu asıl kadın, maalesef hafızasını yitirmiştir ve bakım evinde kalmaktadır. Vincent karısının en iyi hizmeti alması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Vincent, bizi ilk burada ters ters köşeye yatırır. O aslında seven, hassas bir erkektir. Oysa biz onu fahişelerle yatan, katı kalpli ve aşırı maço biri sanıyorduk.
Silah: Vincent, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için gerçekten de çaba harcamış, hayatını riske atmıştır bu uğurda. Vincent, Vietnamlılara ölüm saçmıştır! Milyonlarca Vietnamlı’nın ölümünde ve Vietnam doğasının tahribinde onun da katkısı vardır. Bir azizden daha başka ne beklenebilir ki? Yattık mı yine ters köşeye?

SAVAŞIN ÖVGÜ DOLU ANISI
Amerika, artık Vietnam Sendromu’nu geride bırakmaya kararlı. Eskiden, Vietnam’da ne işleri olduklarını sorgulamasalar da, yine de işin kahramanlık boyutunu şüpheyle karşılayan, savaşın Amerikan ruhunda açtığı yaralara bakan filmler yaparlardı. Vietnamlılar arka fonda kalsalar da filmde gözükebilirlerdi. “Benim Komşum Bir Melek”te savaş sahnesi yok zaten, savaşın koltuk kabartan anısı var. Hiç görünmeyen Vietnamlı için kullanılan sözcük ise “düşman”, o kadar. Vietnam içinde düşmanların yaşadığı bir ülkeymiş, kahraman Amerikan askeri de gidip orada düşmanı öldürmüş.
Bu kadarı da fazla dedirten başka bir şey de Vietnam’da savaşmamak için hapiste yatmayı göze almış olan Muhammed Ali’nin bu kahramanlık anlatısının içine yedirilmesi. Amerikan tarihinin yeni revizyonist versiyonu böyle. Genç kuşaklar ne bilecekler ki zaten?

OH NE GÜZEL DÜNYA!
Film siyasete dair böyle sağcı bir mesaj verirken, kadın erkek rollerine bakışında da farklı bir tavır izlemiyor. Erkek dediğin, içer de sıçar da, sever de döver de. Aziz olmak için klasik bir erkek olmak yeter de artar. Öyle diğerkâmcılık filan gibi özelliklere gerek yoktur. Kapitalist, ataerkil toplumun tipik erkeği bizatihi bir azizdir. Kadınlara düşen rol ise hemşirelik (oğlanın annesi), orospuluk (Rus kadın) ve ev işçiliğidir (yine Rus kadın). Bir de ağzı var dili yok asıl kadını (Vincent’in bakım evindeki eşi) bu tabloya eklersek, yeme de yanında yatlık bir tablo çıkar ortaya. Oh, ne güzel dünya! Hepimiz Vincentiz, hepimiz aziziz!

Başkalarının hayatı

TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

AŞK UĞRUNA

Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.

Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.

Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.

Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?

Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.

Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.

Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.

Canavarın adı var: Sermaye, din ve devlet

TARİH:  17 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

LEVIATHAN
(Bu yazı filme dair sırları açık etmektedir. Filmi seyretmeniz tavsiye olunur. Yazıyı okumasanız da olur.)

Geçtiğimiz haftalar içinde İstanbul Müftülüğü, cuma günü camiilerde okunması için bir hutbe hazırladı. Hutbede iş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirlerde ölçülü olunması gerekir deniyordu: “Bu husustaki aşırılık Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür.”
Bu ne demekti? Patron, işçinin güvenliği için az bir para harcasa yeter, ondan işçinin hayatına tam bir güvence sağlayacak masraflara girmesini beklemeyin. Maliyet artarsa patronunuz yeterince kâr edemez. İşçinin ölümü, maliyet açısından, güvenlik önlemi almaktan daha ucuza geliyorsa, işçiler ölecektir ya da iyi ihtimalle Allah koruyacaktır onları. İşinizin fıtratında ne varsa kabul edin!

İŞÇİLER PATRONA EMANET
Müftülük özünde bunu söylüyordu. İşçi sağlığını aslında Allah’a değil
patrona emanet ediyordu. Tıpkı kilisenin tarih boyunca sermayenin yanında yer alması gibi, cami de sermayenin yanında saf tuttu.
Bu girişin filmimizle alakası şu: Rusya’da deniz kıyısındaki bir kasabada belediye başkanı kendisine bir “saray” yaptırmak istemektedir. Sarayını yaptıracağı yerde ise alt-orta sınıf bir adamın, Kolya’nın evi vardır. Mahkemeden, evin istimlak edilmesi için karar çıkartmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolaydır belediye başkanı için. Ev, gerçek fiyatının beşte biri gibi bir miktara kamulaştırılacak, sonra da başkana peşkeş çekilecektir. Ama Kolya inatçıdır, hemen teslim olmayacaktır. Moskova’dan avukat arkadaşı Dimitri’yi yardıma çağırır. Dimitri, belediye başkanının yasadışı işlerine dair deliller içeren bir dosyayla çıkagelir. Belediye başkanının pis işleri arasında cinayet dahi vardır. Dimitri bu dosyayla belediye başkanına şantaj yapar. Başkanı bu yolla evi gerçek fiyatından satın almaya ikna edeceğini ummaktadır. Ama Dimitri’nin hesap etmediği bir desteği vardır belediye başkanının. Kilisenin papazı, belediye başkanına kendini toplamasını öğütleyecek, ona, muhtaç olduğu ruhani kudreti bulmada yardımcı olacaktır.

SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİ
Fakat film sermaye-devlet-din (kilise) üçlüsünün sıradan bireyi, vatandaşı nasıl sömürdüğünden başka şeyler de söylüyor. Kolya’nın ikinci eşi Lilya ve Kolya’nın ilk eşinden olan oğlu Romka da filmin önemli kahramanları arasındalar. Sürpriz bir şekilde öğreniyoruz ki, Dimitri ile Lilya arasında uzun zamandan beri sürmekte olan bir ilişki vardır. Dimitri, Moskova’dan Kolya’ya yardım için mi gelmiştir, yoksa Kolya’nın karısıyla yatmak için mi? Dimitri, belediye başkanının eli kanlı bir katil olduğunu da bilmektedir. Elindeki dosyaya nasıl olmuş da bu kadar güvenmiştir?
Kolya’nın oğlu Romka ise, üvey annesi Lilya’yla kanlı bıçaklıdır. Ama Romka’nın asıl derdi belki de babasıyladır. Romka, klasik ödipal karmaşa formülüne uygun biçimde üvey annesiyle yatmak ve babasını devreden çıkarmak mı istemektedir? Sonuçta olanlar başarılı olduğunu da göstermiş midir?

DEVLET İÇİN BİR METAFOR
Kolya bu acımasız dünya içinde o kadar naif kalmaktadır ki, hayatta kalması bir mucizedir. O kaybedenin (loser’ın) sinemada gördüğümüz en mükemmel örneklerinden biridir. Leviathan da sinemada gördüğümüz en karamsar filmlerden biri. Leviathan, İncil’de adı geçen korkunç, devasa bir deniz canavarı. Hangi çılgın ona zincir takabilir ki? Leviathan aynı zamanda muhafazakâr düşünür Thomas Hobbes’un devlet için kullandığı bir metafor. Leviathan’la uğraşan, kelimenin her anlamıyla yenileceğini bilmelidir der gibi film.

GÜVEN DUYGUSU MEÇHUL
Ne öz oğul, ne sevgili-eş, ne askerlik arkadaşı, ne de devlet: Kolya’nın sonuna kadar güveneceği hiç kimse yoktur. Evet, hayat bazen böyle olabilir. Ama karanlığa bu kadar bakmak iyi değil. Ne demişler: Sonra karanlık da size bakmaya başlar! Leviathan’a bu nedenle çok iyi bir film diyemiyorum. Evet, çok iyi oynanmış. İçinde yaşadığımız karanlık çağa, devlet-sermaye-din üçlüsünün birey üzerinde kurduğu korkunç düzene sağlam ve gerçekçi, bir bakış var. Olay Rusya’da geçiyor ama Türkiye’de de geçiyor, ABD’de de. Her yerde neredeyse, durum böyle.

BEĞENDİM AMA SEVMEDİM
Filmin görsel, işitsel estetiği de üst düzeyde. Fakat Dimitri karakteri, Dimitri-Lilya ilişkisi ve olayların akışı bana her zaman ikna edici gelmedi. Evet, Leviathan’ı kaçırmayın. Ben çok beğendim ama o kadar sevmedim. Zivyagintsev’in bu dördüncü filminin Cannes’da en iyi senaryo ödülü aldığını ve yılın en iyileri listelerinde başa güreştiğini de hatırlatayım.

Aşk ve Merhamet: Beyaz atlı prenses ile deli dâhi

TARİH:  29 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi bir biyografik film seyretmek, boynuzlu at görmek kadar mucizevi bir şey. “Aşk ve Merhamet” hakkında biraz araştırma yaptıysanız genellikle çok beğenildiğini göreceksiniz. Ama bence ne yazık ki “Aşk ve Merhamet”, o mucizevi iyi biyografik film değil.

Türkiyeli ortalama bir seyirci için Brian Wilson adı çok bir şey ifade etmez. Wilson, Amerikan pop grubu Beach Boys’un her şeyi. Besteleri yapan o. Beach Boys, The Beatles’la hemen hemen aynı yıllarda piyasaya çıkıyor. Wilson, Beatles’ın büyük hayranı ve aynı zamanda onlarla büyük rekabet içinde. Bu rekabet Wilson’a bugün pop müziğin en iyi albümlerinden biri sayılan “Pet Sounds”u yaptırıyor. Beatles’ın “Rubber Soul” albümüne Wilson’ın cevabı oluyor “Pet Sounds”. Wilson, daha sonra eleştirmenlerce bir başyapıt sayılan ama benim bir kere bile dinlemeye zor dayandığım “Smile” adlı albümün yapımına girişiyor ama grubun diğer üyelerinin, özellikle de kuzeni Mike Love’ın muhalefetiyle karşılaşıyor. Van Dyke Parks’ın sözlerini yazdığı ve kayıtları 1967’de başlayan albüm ancak 2004’te gün yüzü görüyor. Çünkü Wilson bu arada büyük bir duygusal çöküş yaşıyor. Kötü bir psikiyatrın kölesi haline geliyor. Nihayetinde, beyaz atlı bir prenses tarafından kurtarılıyor vs.

Film iki bölümden oluşuyor
Film, biri 1960’ların ortalarında, diğeri 80’lerde geçen iki bölümden oluşuyor. Ama bu bölümler birbirlerini kronolojik bir sırayla izlemiyorlar, içiçe geçiyorlar. 60’larda geçen bölümde Wilson’ın Beach Boys’a turnelerde eşlik etmeye vazgeçmesi, “Pet Sounds”ın yazılış ve kayıt süreci, “kötü” babasıyla kavgaları, ilk karısıyla çıkma dönemi, “Smile” sırasında giderek depresyona girişi, güfte yazarı Van Dyke Parks’ın grubun diğer elemanlarınca dışlanması, Wilson’ın ilk çocuğunun doğması gibi noktalara değiniliyor.

İkinci bölümde ise artık Wilson kötü niyetli bir psikiyatrın kölesi haline gelmiştir. Her şeyini kontrol eden bu doktorun engelleme çabalarına rağmen Wilson bir araba galerisinde çalışan Melinda Ledbetter (Elisabeth Banks) ile birlikte olmaya başlayacak ve nihayetinde Melinda, Brian’ı kötü doktor Landy’nin (Paul Giamatti) pençesinden kurtaracaktır.
60’lardaki Brian Wilson’ı Paul Dano canlandırırken, 80’lerdekini John Cusack canlandırıyor.

İlk bölüm bize ne grup elemanlarından herhangi birini, ne Wilson’ın kız arkadaşı/karısını, ne söz yazarı Parks’ı, ne de Wilson’ın babasını tanıtabiliyor. Bunun dışında çok büyük değişimlerin yaşandığı 1960’ların ruh hali ya da toplumsal çalkantıları da filme yansımıyor. Herhangi bir Beach Boys şarkısını baştan sona dinleyemiyoruz. Wilson’ın dehasından çok, çalışma metotlarının tuhaflığı ve saplantılılığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Evet, Wilson’ın sık sık deha olduğu söyleniyor ama bunu keşke seyirci de filmden çıkarabilse, en azından bir şarkısını baştan sona dinleyebilse. Wilson’ın uyuşturucularla ilişkisi de yüzeysel geçiyor. “Smile”ı bir nevi dinsel müzik olarak yazdığını, insanların güldüklerinde aşkın bir ruh haline girdiklerini düşündüğünü (smile “gülümse” demek) ve bir gün insanların, kendi şarkılarıyla dua ettiklerini görmek istediğini filan da öğrenemiyoruz. Paul Dano özellikle açılış sahnesinde çok iyi ama sonra iz bırakacak bir karakter çizebildiği ya da ona bu malzemenin verildiğini söylemek zor. Hele hele sonradan evlendiği kız arkadaşıyla nasıl bir ilişki yaşadığını anlamak hiç mümkün değil.

Özellikle bu son noktanın, filme damgasını vurduğunu sandığım gerçek Melinda’nın etkisiyle silindiğini düşünüyorum. Filmin 80’lerdeki bölümü daha çok Melinda hanımın, Brian beyi nasıl kahramanca kurtardığının hikayesi. Melinda karakterinin bu apaçık hasta adama neden bu kadar sahip çıktığını, bu sürede nasıl iç çelişkiler ya da hırslar filan yaşadığını da görmüyoruz filmde. Eisabeth Banks, zengin erkek tavlama ve Cadillac satma sanatından örnekler veriyor: Yumuşak konuşmalar, anaç ve seksi bakışlar falan… Ama buna karakter yaratmak denemez. Melinda hanıma bir güzelleme demek daha doğru olur. Fakat hakkını yemeyeyim, belli ki Melinda Ledbetter’in sonuç olarak, Brian Wilson’a çok pozitif bir etkisi olmuş, burası belli. Güvenli tek bir ilişki bile hasta bir ruhu “görece” iyileştirebilir.

Bütün bunları söylemekle birlikte, bu hafta “Aşk ve Merhamet”in başka bir rakibi yok. Diğer filmlerden yine de daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Daha önce hiç fikriniz yoksa Beach Boys’u merak etmeniz muhtemel ki bu da az bir kazanım olmaz. Doğrusunu isterseniz ben Beach Boys’un daha az “sanatsal”, daha çok “pop” dönemini tercih ediyorum.

Bu arada internette “Smile”ın yapılışı ile ilgili bir belgesel var. Bence filmden çok daha ilginç.

İnsanlıktan Uzakta: Vicdanın önemi

TARİH:  22 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi insanları, kardeşliği ve dayanışmayı anlatan filmler nedense sadece anaakımdan çıkar. Sanat sineması insan ruhunun karanlığını deşmeyi tercih eder. Karanlığın deşilmesi gerçekten de gereklidir; karanlıktan aydınlığa çıkabilmek için karanlığın yüreğine yolculuk etmek gerekir.

Karanlıktan çıkmak derken illa da toplumsal kurtuluşu kastetmiyorum. Toplumsal kurtuluş belki de hiç olmayacak, sosyalist/komünist ütopya belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek; hatta belki 35 yıl sonra küresel ısınmayla yok olacağız.

Kendimizden kaçamayız
Ama yine de bir gerçek var: Kendimizle her an başbaşayız. Kendimizden kaçamayız. Herkeste yok, biliyorum ama vicdan sahibi olanların önünde zorlu seçimler var. Kan gövdeyi götürürken bile insan kalabilmek, vicdan sahibi insanın, kendi kendisine olan borcu, zorunluluğu. Başka seçenek var elbette: sırtlan gibi de, çakal gibi de, fare gibi de yaşanabilir (Bu kendilerine göre sevimlilikleri olan, zavallı hayvanlardan özür dilerim, başka metafor bulamadım). Ama bunu kabul edebilen kişinin, insanca sevmek ve sevilmekten vazgeçmesi gerekiyor. Sevgi? Onca ihanet ve aldatma varken sevgiden söz etmek de zor. Ama olsun. Kendimizden vazgeçmeden, insan olmaktan vazgeçmeden, sevgiden vazgeçemeyiz. Her şeye rağmen. Her şeye gözümüzü kapayarak değil, her şeye rağmen. Gayet bencilce bir nedenle üstelik: Daha mutlu olabilmek için. Çünkü o lanet olası “ben”le her an birlikteyiz.

“İnsanlıktan Uzakta”, Cezayir’in bir dağ köyünde öğretmenlik yapan İspanyol/Fransız Daru (Viggo Mortensen) ile Arap köylü Mohamed’in (Reda Kateb) hikâyesini anlatıyor. Yıl 1954, Cezayir Bağımsızlık Savaşı yeni başlamış. Cezayirli önderlerin çoğu bir zamanlar Fransız ordusunda görev almış, madalyalar kazanmış eski Arap askerler. Bu eski kahramanlar, Fransa’nın gözünde şimdinin teröristleri. Teröristler çünkü kendi ülkelerini kendileri yönetmek ve okullarında sadece Fransızca değil Arapça da öğretmek istiyorlar çocuklarına.

Ortam hiç yabancı değil
Kendisi de eski bir asker olan Daru, işte bu ortamda öğretmenlik yapıyor ve küçük Arap çocuklarına Fransızcayla birlikte, o çocukların muhtemelen hiçbir zaman göremeyecekleri Fransa’nın coğrafyasını, dağlarını, ırmaklarını öğretiyor. Uğur Vardan’ın söylediği gibi “İki Dil Bir Bavul”u hatırlatan bir ortam…

Bu noktadan sonra filmin bazı sırlarını açık ediyorum; dikkat!

Bir gün Daru hiç istemediği bir görev üstlenmek zorunda kalır. Jandarma Daru’ya, Mohamed adlı köylüyü getirir. Daru’nun, kuzenin’in boğazını keserek öldürmüş olan bu adamı, bir günlük mesafedeki Tinguit kentine götürmesi ve “adalete” teslim etmesi gerekmektedir. Mohamed’i orada bekleyen idam cezasıdır. Daru, Mohamed’i mutlak bir ölüme götürmek istemez ama işin tuhafı Mohamed kuzenleriyle arasındaki kan davasının sona ermesinin tek yolunun Fransızlarca asılması olduğunu düşünmektedir. Aksi taktirde kuzenleri onu öldürerek, kardeşlerinin intikamını alacak ve bu kez sıra Daru’nun kardeşlerinin intikam almasına gelecektir.

Ne Daru ne de Mohamed kusursuz insanlar değiller. Mohamed her ne nedenle olursa olsun bir cinayet işlemiştir. Daru eski bir asker olarak kim bilir neler yaşamıştır… Ve de neler yaşayacaktır.

Ama bu iki insan da erdemli davranmak için yine de ellerinden geleni yaparlar. Daha fazla kan dökülmememesi için kendi hayatlarını riske atarlar. Kendi hayatlarına değer vermedikleri için değil, kendilerine değer verdikleri için. “Değer” sahibi oldukları için.

“İnsanlıktan Uzakta”, sanat sinemasında ender görülen bir şeyi yapıyor, kardeşliğe ve dayanışmaya inanıyor. Ne güzel!

İntikamı reddediyor
Bir nevi western olarak da görülebilir film ama westernler genellikle intikamı anlatırken, “İnsanlıktan Uzakta” intikamı reddediyor. Ve hatta filmin ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği gibi bir teması olduğu dahi söylenebilir çünkü Daru ne egemen sınıfın ne de egemen etnisitenin bir üyesi. Fransızların “salyangozlar” diye aşağıladığı göçmen tarım işçisi İspanyollardan geliyor soyu.

Viggo Mortensen âşık olunacak bir adam. Bakışlarında o kadar büyük bir derinlik ve insancıllık var ki, insan gerçekte de olmasa, bu bakışlar sadece oyunculukla verilemez diye düşünüyor. Keza Reda Kateb de ezik, suçlu ama onurlu bir adamı çok iyi canlandırıyor.

Venedik’ten ana jüriden olmasa da 3 ödülle dönen bu filmi kaçırmayın. İnsan ruhunun karanlığı var ama aydınlığı da var.

Zaman tedavi etmez

TARİH:  17 Ağustos 2013
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ece’yle birlikte CNN-Türk’te çalışıyorduk deprem olduğunda. Beni Perşembe akşamüstü arayıp bu yazıyı yazmamı talep ettiğinde belki de ret edemememin sebebi, o günleri hatırlamamdır. Ece’den 30 TL (ya da 30 milyon TL) borç alıp Yalova’ya gidişimi, Ece’nin acımı paylaşan ilk kişilerden biri oluşunu…

Ama halâ bilmiyorum ne yazacağımı. Üzerinden 14 yıl geçmiş ama ben o sarsıntının etkisindeyim. Ne kendi duygularımı doğru dürüst biliyorum, ne de hayatımın nasıl değiştiğinin çok farkındayım. Çünkü halâ sallanıyorum, halâ kendimde değilim.

Ayşegül’le 1989’da evlendik. Çocuk yapmak çok büyük bir karardı ve biz cesaret edemiyorduk bir türlü. Sonra 30 Aralık 1994’te bir bomba patladı. The Marmara Oteli’ndeki Opera Pastanesi’ne Deniz Demir adlı bir PKK militanı bomba koymuştu. Onat Kutlar eşi Filiz’le buluşacaktı o pastanede o gün. Ablam da arkadaşı Beyza’dan doğum günü hediyesini alacaktı. Yasemin bomba patlar patlamaz, Onat abi 11 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra hayatını kaybetti.

Yasemin’in ölümü ailemizi darmadağın etti. Annem bir daha eskisi gibi olmadı. Yasemin için şiirler, kitaplar yazdı, anma toplantıları düzenledi. Eskisi gibi olmak istemiyordu zaten. Yasemin o gün evden çıkmayı hiç istemiyormuş ve annemden Beyza’ya telefonda “Yasemin evde yok” demesini istemiş. Ama ya o söylemekte geç kalmış ya annem yalan söylemeyi becerememiş ve Yasemin, Beyza’yla konuşup randevu vermek zorunda hissetmiş kendini. Ama bu hikaye yaşanmış olmasa da bir yakınını kaybedenler bilir hayatta kalanın suçluluk duygusunu. Bu duygunun mantıklı bir nedeni olması gerekmez. O ölmüştür ve siz yaşıyorsunuzdur. Demek ki yapmanız gereken bir şeyi eksik yapmışsınızdır. Ya da siz de onunla birlikte ölmemişsinizdir. Niye?

Ölüme yaşamla cevap vermek Yasemin’in ölümünün ardından aklımıza düştü Ayşegül’le. Ve iki çocuk yapmaya karar verdik. Şansımız yaver giderse bir erkek, bir de kız çocuğu istiyorduk. Ali böyle oldu. Ve Ali doğacak gün olarak 30 Aralık’ı yani Yasemin’in öldüğü günü seçti. 1997’nin 30 Aralık’ında annem ve babam Yasemin’in anma toplantısındayken Ayşegül Ali’yi doğuruyordu. Kaderin çok acayip bir tesadüfüydü.

Ali… Mavi gözlü, siyah saçlı, gürbüz bir bebek olarak doğduğunda, ağladım. Yine de baba olma fikrine alışmak o kadar kolay değildi. Ama Ali gülücüklerle uyanan, daha 1 yaşındayken bile çevresine empati gösterebilen özel bir çocuktu. Her görenin aman nazar boncuğu takın dediği bir çocuk güzeliydi.

Doğacak çocuğumuzla Yasemin’in geri gelmesini bekleyen annem Ali’ye alışmakta çok zorluk çekti. Bütün ultrasonlara rağmen son ana kadar bir kız çocuk beklemeyi sürdürmüştü. Erkek çocuk onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca yasından çıkmak da istemiyordu. O günlerde çekilen fotoğraflarda annem Ali’yi zoraki tutan, severmiş gibi yapmaya çalışan bir haldeydi. Ama Ali kendisini sevdirmeyi bildi. Babam zaten Ali’yle hemen aşk yaşamaya başlamıştı. Ali de dedesine çok düşkündü.

Ben, Ali doğduğunda bir yandan Roll ve Ekspress’te yazıyor bir yandan da Açık Radyo’da program yapıyordum. Paramı ise rehberlikten kazanıyordum. Ali doğunca yaşam biçimimi değiştirmeye karar verdim ve CNN-Türk’te yazar olarak çalışmaya başladım. Ayşegül de IBM’de çalıştığı için Ali gündüzleri evde bakıcıyla kalıyordu. Ağustos ayında annemler Fethiye’ye tatile gitmek istediler Ali’yle birlikte. Ama arabalarının arka koltuğunda emniyet kemeri yoktu. Öyle olunca da bebek koltuğunu bağlamak mümkün değildi ve bu riskli bir şeydi. Biz, emniyet kemeri olmadan yola çıkmalarına itiraz edince onlar Fethiye seyahatinden vazgeçtiler ve Yalova’da, Yüksel Sitesi’ndeki yazlıklarına gitmeye karar verdiler. 14-15 Ağustos’ta Ayşegül’le ben de Yalova’daydık. Annem artık yasından çıkmış ve Ali’yle o da aşk yaşamaya başlamıştı. Yıllardır yüzü gülmeyen annem, Ali’den söz ederken gözlerinin içi gülerek “Öyle tatlı şımarıyor ki!” demişti. Ali’ye şişme bir havuz almıştık. Havuzu şişirtmek için benzinciye giderken, yol kenarında ölü bir yalıçapkını kuşu gördüm. Yalıçapkınını Yalova’da daha önce hiç görmemiştim. Güney Ege’de veya Akdeniz bölgesinde görmüşlüğüm vardı, bu harika güzellikteki kuşlardan ama Yalova’da, Marmara’da? İlk kez görüyordum ve o da ölüydü. Bu garip imge kafama çakılıp kaldı. Sanki kötü bir şeyler olacağının habercisi gibiydi. Kuşa üzülmüştüm ama üzerinde de durulacak bir şey değildi. Bunlar tabii ki anlamsız tesadüfler ama insan aklı en anlamsız şeylerden anlamlar çıkarır. Benim zihnim de sonra hep bu yalıçapkınını hatırlayacaktı.

15’i akşamı annemi, babamı ve Ali’yi son kez gördüm. Vedalaştık ve biz İstanbul’a Şişli’deki evimize döndük. Aradan 27-28 saat geçmişti korkunç sarsıntıyla uyandığımda. Ne kadar uzun bir sarsıntıydı, ne kadar korkunçtu. Elektrikler kesikti. Telefonlar çalışmıyordu. Sokağa inip arabanın radyosundan depremin merkezini öğrenmeye çalıştık ama sağlıklı bir bilgi yoktu. Bunun üzerine birlikte CNN-Türk’ün merkezine gittik, belki daha sağlıklı bir bilgi ediniriz diye. Cüneyt Özdemir de gazeteci refleksiyle hemen kanala gelmişti. Sabahın erken saatinde beni görünce iş yaptıracak adam bulduğu için sevinmişti. Ben, halâ kendimden utanırım, “buraya çalışmaya değil aileme ne olduğunu anlamaya geldim” diyemediğim ve havaalanına helikopter kiralamaya yola çıktığım için. Atatürk havaalanının daha önce hiç görmediğim garip yerlerinde sersem sersem helikopter kiralayan yer aradığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bir rüyada gibiydim. Ayşegül ise yalnız başına Yalova’ya gitmeye karar vermişti. Depremin merkezinin Gölcük olduğunu ancak öğleyin öğrendim ve derhal yola çıktım. Feribot rıhtıma yanaşırken o kadar büyük bir sorun yok gibi gözüküyordu. Minibüse binip Yüksel Sitesi dediğimde bir gariplik olduğunu sezdim. Yüksel Sitesi’ne geldiğimizde ise… Yüksel Sitesi yoktu. Çevresindeki birçok site az hasarla ya da hasarsız atlatmıştı depremi ama bizim site tuzla buz olmuştu. Yanlış yere geldiğimi sandım ama sitenin komşuları, Şekerbank Kampı ve Aydın 6 Sitesi oradaydı işte. Ortada da bizim sitenin olması gerekiyordu ama yoktu. Ayşegül’ü buldum. Ayşegül enkazı gördüğünde bayılmış. Ben yanında değildim. Ben ise kustum. Sersem gibiydim.

Ve sonra enkaz kaldırma çalışması başladı. Yıkıntıdan nerede olduklarını bile tahmin edemedik uzun süre. Bir gece, bir çocuğun cesedi çıkarken oradaydım. Çocuk kapkara olmuştu, toz topraktan. “Ali değil” diye sevinmiştim belli belirsiz. Ama o çocuğu unutamadım sonra, utançla hatırladım o korkunç anı.

İnanılmaz bir dayanışma gördüm. Çok sayıda tanıdığım, arkadaşım, yıllardır görüşmediğim dostlarım koştular yardıma. Ancak birkaç gün sonra Ali’nin oyuncakları ve giysileri çıkmaya başladı enkazdan. Artık yaşama şansları kalmamıştı. Ve Ayşegül’le ben, o an orada olmak istemedik. Arkadaşlarımız ve akrabalarımız çıkardı Ali’yi, annem Tuncay’ı ve babam Hikmet’i. Onları ölü olarak hiç görmedim. Görmeliymişim diye düşünüyorum halâ. Sanki öldüklerini halâ anlamış değilim. Belki de bu nedenle, onları ölü olarak hiç görmediğim için anlayamıyorum, kavrayamıyorum öldüklerini.

Hayatımız kökünden değişti sonrasında. Ayşegül de ben de işimizden ayrıldık. Ayşegül psikoloji okudu, ben önce radyoya döndüm, sonra Birgün’de çalışmaya başladım. Psikolojik yardım almaya başladım. Son derece irrasyonel işler yaptım, hayatımı maddi olarak çok zora soktum. Ve bütün bunları bile yeni yeni fark ediyorum. Sarsıntı sürüyor derken, bunları kastediyorum. Deprem benden hem geçmişimi hem de geleceğimi aldı. Anne, baba ve çocuk… Bir anda annesiz ve babasız bir çocuk ve çocuksuz bir baba haline geldim 1999’da. Yasemin’in öldüğü gün doğan ve nihayetinde annem ve babamı hayata döndüren Ali, annem ve babamla birlikte bu dünyadan ayrılmıştı.

Hayat devam etti. Bir erkek bir de kız çocuğu istemiştik; Ali’nin kardeşi Elif 2001 sonunda doğdu. Keşke abisi, dedesi, babaannesi, halası da hayatta olsalardı. Ama ben yine çocuklu bir babayım ve kızım bizi çok mutlu ediyor.

Büyük travmalar yaşamamış insanlar zamanla bazı şeylerin izinin kalmaması gerektiğini sanıyorlar. “Aradan bilmem kaç yıl geçmiş, artık bazı şeylerin bir anlamı kalmamış olması gerek” diye düşünüyorlar. Bazen en yakınındaki insan en anlayışsız ve en acımasız davranan olabiliyor. Oysa, zaman bazen hiçbir şeyi çözmüyor. Yara içten içe işlemeye devam ediyor. Bilmiyorum, neden deprem sırasında Yalova’da olmadığımı, neden onları orada bıraktığımı, neden oğlumu kucağıma alıp balkondan atlamadığımı, neden Fethiye’ye gitmelerine izin vermediğimi…

Mazi kalbimde bir yaradır

TARİH:  15 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç, üst orta sınıf bir çift California’ya taşınır. Hem erkek orada yetişmiştir, hem de çok iyi bir iş teklifi almıştır. Adam yükselmektedir fakat kadın yaptığı düşüğün ardından pek de iyi durumda değildir. Genç çift, yeni evlerine yerleştikten hemen birkaç gün sonra bir mağazada, adamın eski bir ortaokul arkadaşıyla tanışırlar. Bu eski arkadaşta bir tuhaflık vardır ve herkes bunun farkındadır.

Biliriz ki bu tuhaf arkadaş genç çiftin peşini bırakmayacaktır. Ama yalnız ve bunalımlı kadın yine de bu yalnız, işsiz ve bunalımlı adama bir şans vermekten yanadır. Acaba neler olacaktır? Ve neden? İki adam arasında geçmişte bir şey mi yaşanmıştır? Ne yaşanmıştır? Yoksa tuhaf adam sadece genç kadından hoşlanmakta ve kocanın da dediği üzere kadınla yatmayı mı amaçlamaktadır sadece?

“Geçmişten Gelen” bir gerilim filmi. Bir ilk filmden beklenmeyecek kadar da iyi çekilmiş. Filmin yönetmeni Joel Edgerton tuhaf “stalker” Gordo’yu çok iyi canlandırıyor. Gözlerindeki o derin uçurum ve hüzün insanı hem tedirgin ediyor hem de karaktere empati duyuruyor. Yükselen iş adamı Simon’da Jason Bateman ve umutsuz ev kadını Robyn rolünde Rebecca Hall da çok iyiler.

Fakat filmin gözardı edilemeyecek sorunlu bir yanı da var. İki erkek arasındaki rekabet ve intikam oyununda kadına düşen rol bir piyon olmaktan öteye gitmiyor. Hatta öyle ki bu acımasız oyunda asıl ezilen ve yaralananın kadın olduğu gerçeği bile gözden kaçabilir. Film tuhaf Gordo’ya ve onun derdine gösterdiği empatiyi, Robyn’e göstermiyor. Robyn, savaş terimleriyle konuşursak bir “collateral damage”, bir munzam zarar ya da sivil kayıp. Vikinglerden, İslam Devleti’ne (İŞİD) savaşlarda da belli başlı amaçlardan biri bu değil mi: Başkasının kadına el koymak, kadına tecavüz etmek. Düşmanın sadece bugününü değil, geleceğini de elinden almak.

Geçmişten Gelen baştan sona merakla izlenen bir film. Pişman olmazsınız.

Yükseliş, düşüş, yükseliş

TARİH:  8 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyrettiğim hiçbir konulu boksör filmi James Toback’ın belgeseli “Tyson” kadar etkilememiştir beni. Mike Tyson kulak koparmasıyla tanınan, hiç sevimli olmayan bir ağır siklet boks şampiyonuydu. Tyson’ın dramı o kadar çarpıcıydı ki hiçbir dramatik film yanına yakalaşamadı, en azından benim için. “Son Şans”ın da “Tyson”a yaklaşma şansı hiç yok. Ama iki filmin de ortak noktaları var.

HAYATA YENİK BAŞLAYANLAR
Boksörler, hayata yenik başlayanlardan çıkıyor. Son Şans’ın kahramanı Billy Hope (Jake Gyllenhaal) tıpkı gerçek hayattaki Tyson gibi kendisini koruyacak kollayacak anne-baba figürlerine muhtaç büyük bir çocuk. Filmde Bily Hope’un boks yaparken kendisini savunmayı bilmemesi sanki bu durumunun da bir metaforu. Billy Hope yetimhanede büyümüş, okuma yazması zayıf, cahil bir koca bebek. Kendisi gibi yetimhanede büyümüş karısı Mo (Rachel McAdams)onun adına kararları veriyor, onu çekip çeviriyor. Mo, Billy’nin sadece karısı değil, annesi ve hamisi aynı zamanda. Mo’nun devreden çıkma ihtimali demek, bütün dengelerin bozulması demek. Tıpkı Tyson’un hayatındaki baba figürünü kaybetmesinin yaratacağı etki gibi.

BOKSÖRLERİN ORTAK NOKTALARI
Boksör deyince aklımıza Muhammed Ali gelir ama Ali sıra dışı bir örnek. Fazla akıllı ve fazla kültürlü bir örnek. Boksörlerin çoğu braz kıt zekâlı, epey yontulmamış tipler. Billy Hope’un da böyle yanları var: Öfkesini kontrol edemiyor ama bir yandan da çok iyi bir baba. Ta ki kendi anne figürünü kaybedene dek. Allahtan Billy, annesini kaybedince kendisine bir baba figürü buluyor (Forest Whitaker).

FİLM KENDİNİ İZLETTİRİYOR
Film hem gerçek hayattan hem de sinema tarihinden klişeleri bolca kullanıyor. Billy Hope’un yükselişi, düşüşü ve yeniden yükselişi çoğu sporcu filmlerinin bildik şablonuyla bire bir uyuşuyor. Bütün bu süreçler göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor, bir inandırıcılık barındırmıyor. Billy’nin soyadının Hope yani “umut”, kötü rakibinin ise mafya lideri Escobar’la aynı oluşu gibi ucuz numaraları da var filmin. Ama yine de “Son Şans” iyi oyuncularıyla kendisini izlettiriyor. Hele Billy’nin küçük kızı rolünde bir Oona Laurence var ki, bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu olur. Tabii ki Jake Gyllenhaal’un elinden geleni yapmış olmasına da şapka çıkarıyoruz, oyunculuğundan çok fazla etkilenmesem de. Haftanın diğer filmleriyle kıyaslayınca, en iyi seçenek “Son Şans”.

Sinemanın ‘Yeni Ufuklar’ı

TARİH:  1 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Polonya’nın Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar ya da orijinal adıyla Nowe Horyzonty en sevdiğim film festivali galiba. Üçüncü kez gitmem bu yüzden. Festival hem birçok iyi filmi kolaylıkla seyretme olanağı sunuyor hem de her akşam toplanılan Arsenal adlı mekanında sosyalleşme olanağı yaratıyor. Daha başka ne ister insan? Pere Ubu, Yasmine Hamdan konserleri gibi ekstra etkinlikler de cabası.
Aşağıda seyrettiğim filmlerden beşine değiniyorum:

>>MUSTANG

Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi Mustang, ilk filmlere özgü hastalıkların bütün semptomlarını taşıyor. Bir genç kız olarak büyümek zor iş bu coğrafyada, Ergüven de sanki bütün olası olumsuzlukları ilk filmine doldurmuş. Trabzon’un bir kasabasında annesiz babasız kalmış, babaanneleri ve amcalarının yanında yaşayan beş kız kardeşin hikâyesini anlatıyor Mustang. Kızkardeşler bir gün bırakın taşrayı, ancak sosyete partilerinde görülebilecek bir şey yapıyorlar ve okul kıyafetleri içinde erkek arkadaşlarıyla birlikte denize girip, deve güreşi oynuyorlar. Kızların bu “masum” ama yöreye göre ekstrem davranışları karşılığını buluyor ve evde sıkıyönetim ilan ediliyor. Filmin kalanın da kızlar onları önce zapt etmek sonra da evermek isteyen amcayla babaannenin mücadelesi ile anlatılıyor.

Kız kardeşlerin büyüme öyküsü taşıyamayacağı kadar çok konu içeriyor: çocuk gelinler, aile içi cinsel ilişki, genç kız intiharları ve “ileri derecede anal seks”e kadar her şey var bu filmde. Aile içi cinsel ilişki başlı başına kocaman ve ağır bir konu ama filmde yaşanan bir sürü olay arasında kaynayıp gidiyor. Diğer bütün konularda da durum farklı değil. Hiçbirinin bir ağırlığı yok.

Filmin oyuncuları seslerini kullanmayı bilmiyorlar. Müsamere vurgularıyla konuşuyorlar. Ama bunlara rağmen, Mustang’ın genç kız dünyasına pek rastlamadığımız bir bakış getirdiğini söylemek mümkün. Bazı komik ve dokunaklı anları da var. Fransa’da 400 bin civarında seyirci çeken, Polonya’da ticari gösterime girecek olan ve birçok ödül alan Mustang’ın seyirciyi tavlayan bir yanı var. Filmin sonunda seyircinin alkışları da bunun kanıtıydı. Genç kız dünyasının mahremini ve isyanını sergilemesi filmi çekici kılıyor. Biraz röntgenci duygulara hizmet ediyor, bir yandan da isyanı onaylıyor. Sonuç olarak bir “kendini iyi hisset” filmi Mustang. Ergüven ilk filmiyle başarıyı yakaladı, tebrik ederiz. Zeki abi ne der bilemem ama taşrada büyüyen genç kızlar üzerine daha iyi filmler yapıldı ülkemizde. Keşke onlar da Mustang kadar ilgiye mazhar olabilselerdi.

>>EVVELDEN

Birkaç yıldır bir Lav Diaz aşağı, Lav Diaz yukarı sürüp gidiyor, film festivalleri aleminde. Diaz, Filipinli bir yönetmen ve ‘Kış Uykusu’nu kısa film kategorisine sokacak uzunlukta filmler çekiyor. Şaka değil, 10 saati bulan bir filmi var mesela Diaz’ın: ‘Bir Filipin Ailesinin Evrimi’ tam 593 dakika uzunlukta. Yeni Ufuklar’daki 2014 tarihli filmi ‘Geçmişten Kalan’ ise 338 dakikalık süresiyle Diaz standartlarında orta metraja tekabül ediyor. Diaz’ın adını duyurmasını sağlayan bir önceki filmi ‘Norte, tarihin sonu’ 250 dakika uzunluktaymış mesela.

Diaz’ın 5,5 saatlik Locarno fatihi bu filmini seyrederken, her an uyanık olmadığımı itiraf edeyim. Bana çok bir şey kaybetmişim gibi gelmese de filmi değerlendirmemde bu eksiği devre dışı bırakamayız. Film, Ferdinand Marcos’un iktidara geldiği günlerde geçiyor. Devlet şiddeti, komünistlerin ve sosyalistlerin başına çöküyor ama filmin asıl derdi bu siyasal süreci anlatmak değil. Hatta sıkıyönetimin ilanı ve paramiliter devlet çetelerinin yörenin hayatına bir kâbus gibi çöküşü filmin ancak sonlarında ortaya çıkıyor. Filmin asıl derdi, bir köyde yaşayan insanların hayatından bir kesit sunmak. Peki bu kesiti görmek için bu kadar saat salonda oturmak gerekli mi? Bence değil. Diaz, karakterlerini birbirleriyle tartışmaya soktuğunda klişelere takılıp kalıyor. Filmin orijinalliği uzunluğu. Diaz, zamanı biraz daha ekonomik kullansa ve biraz daha orijinal diyaloglar yazsa keşke. Bir de Diaz’ın ideolojik duruşunda bizim bir zamanlar AKP’yi anti-militarist olduğu zannıyla destekleyenlerdeki tavrı gördüm. Filmde kesin bir anti-militarist duruş var ama bu duruşun ardında devlet şiddeti karşıtlığı dışında bir şey yok. Sıkıyönetimin nedenlerini anlamadığımız gibi, isyancıları da hiç tanımıyoruz. Devletin çetelerine tek karşı çıkan da bir rahip. Çeteler ise psikopatlardan oluşuyor gibi. Kısaca bu kadar uzun film yapıp bu kadar az ve kısmen yanlış şey söylemek tuhaf.

>>AFERİM!

Radu Jude, Romanya sinemasının iyi yönetmenlerinden biri, en çok tanınanlarından olmasa da. Gerçi son filmi ‘Aferim’le bu da değişmeye başladı. Berlin’de en iyi yönetmen ödülü aldı Jude. ‘Aferim’, Osmanlı topraklarında, Romanya’da geçiyor. Filmin kahramanları bir tür eski zaman jandarması ve oğlu. Baba oğul birlikte bir boyar’ın (yerel toprak ağası) kaçak Çingene kölesini arıyorlar. Boyar’a göre kaçak köle hırsızlık yapmış; köleye göre ise, suçu boyarın karısıyla, kadının isteği üzerine yatması. Son derece adaletsiz ve korkunç bir dünya Jude’nin çizdiği. Osmanlı atalarımızın da pek sevilmediği bu topraklarda, insanlar pazarda beni satın alın, ben şahane bir köleyim diye müşteri arıyor, boyarlar hizmetlerindekilere acımasız işkenceler yapıyor, köylüler ise birbirlerini satma yarışında. Yine de bir umut, bir iyilik kırıntısı var. Jude sanırım bu hikayeyi, bakın pek bir şey değişmediyse de biraz daha iyi olabiliriz demek için yapmış. Festivalde gördüğüm en iyi filmdi Aferim. Hem oyunculuklar, hem de dönem atmosferi mükemmeldi.

>>ARAP GECELERİ I: HUZURSUZ

Miguel Gomez, Tabu’nun Berlinale başarısından sonra sinemaya 3 bölümlük Arap Geceleri’yle döndü. Fakat film Tabu’nun devamı olmaktan çok, yönetmenin ilk filmi ‘Sevgili Ağustos Ayımız’a benziyor. Gomez, bu kez Portekiz’in içinde bulunduğu ekonomik krizi, 1001 Gece Masallarından aldığı hikâyelerle harmanlayıp, kategoriler dışı bir filme imza atmış. Gomez’in, her yol uyar tavrı, belgeselden komediye sıçrayışı keyifli. Fakat filmin diğer 2 bölümünü de seyretmeden karar vermem zor. Eğer ilki gibiyseler, doğrusu aynısından iki tane daha izlemek istemem. Ama duyduklarım öyle olmadıkları yönünde. Kimi daha çok beğenmiş, kimisi daha az. Bakalım, göreceğiz.

>>FASSBİNDER: KARŞILIK BEKLEMEDEN SEVMEK

Festivalin en iyilerinden biri de Fassbinder üzerine bu belgeseldi. Yönetmenle yapılmış uzun bir röportajı içeren filmde, Fassbinder’in ekibinden başka birçok kişinin de görüşleri vardı. Lars von Trier’le bazı ortak noktaları olduğunu düşündüm Fassbinder ruh halinin. Çocukluktan kalan kapanmayan yaralar iki yönetmende de belirleyici sanki… Fasbinder’in çocuk arzusu ise çözemediğim bir yanı olarak kaldı filmden. Bu belgeseli bir de daha dinlenmiş bir halde seyredebilirim umarım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com