İlim ile bilim
TARİH: Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
BALIK
TARİH: Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
BALIK
TARİH: 11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
KAYIP KIZ
TARİH: 4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.
Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.
Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).
YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.
“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.
REKLAMLAR ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.
Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.
TARİH: 27 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
Türkiye’de siyasal İslamcıların mağduriyet edebiyatları midemi bulandırıyor. Bencil, benmerkezci, ağlak ve intikamcılar. Batı’nın Müslümanlara bakışı da midemi bulandırıyor. Onlar da Müslümanları mağdur göstermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğer Müslümanları mağdur gösterirlerse, bir sonraki filmlerinde gözü dönmüş terörist olarak nasıl gösteririz diye düşünüyorlar.
MAĞDUR EDİLME HALLERİ
Oscar ödüllü “Milyoner” (Slumdog Millionaire; 2008) filminin çıkış noktasıyla önümüzdeki “Aşk Tarifi” filminin çıkış noktası ve Müslümanlara bakışı aynı: Müslüman eğer filmin olumlu kahramanıysa Müslümanlığını mümkün olduğu kadar gizleyeceksin. Müslüman kahramanın mağdur edilme nedeni dini inancıysa bu sefer düpedüz yalan söyleyecek ve dikkati başka nedenlere çekeceksin.
“Slumdog Milionaire”in kahramanının dramı, annesinin linç edilmesiyle başlar. Kimdir linç eden; masum insanlar neden linç edilirler? Bunların cevabını filmden değil başka yerlerden öğrenmek zorundayız. Mumbai Ayaklanmaları sırasında yüzlerce Hindu ve Müslüman ölmüştür. İsyanlar Müslümanların mağdur edilmesiyle başlamış, daha da mağdur edilmeleriyle bitmiştir. Ölen Müslüman sayısı Hindulardan çok daha fazladır. Arundhati Roy bu konuyu da içeren güzel bir konuşma yapmıştı Hrant Dink adına verilen ödülünü Boğaziçi Üniversitesi’nde alırken. Roy olaylara sert de bir ad koymuştu: Müslüman Soykırımı!
MİLYONER VE AŞK TARİFİ
“Aşk Tarifi”nde de mutlu, mesut yaşayan bir aile birdenbire bir güruhun saldırısına uğrar. Ailenin annesinin öldürüldüğünü öğreniriz sonradan. “Milyoner”in ve “Aşk Tarifi”nin seyircisinden özenle gizlediği gerçek, iki filmde de eli kanlı çetelerin saldırısına uğrayanların ve öldürülen anne figürünün tek günahının Müslüman olmaları olduğudur. Mağdurların Müslüman olduğunu isimlerinden anlarız. Milyoner’in kahramanı Cemal, “Aşk Tarifi”ninki Hasan’dır. “Aşk Tarifi” bir de yalan söyler. Linççi katiller seçim sonuçları nedeniyle (?) ayaklanmıştır. Ne seçimi, hangi seçim? Hasan’ın ailesi politik olarak aktif bir aile midir ki saldırıya uğrar? Cahil ve duyarsız, klişeleri yutmaya hazır seyirci kitleleri bu soruları nasıl olsa sormayacaktır. Batılı seyirci, yoksul ülkelerde olan biteni anlamaya ne kadar istekli olabilir ki? Filmin yapımcılarından Spielberg bunları bilmeyecek de başka kim bilecek? Batılı için bir “slumdog” yani gecekondu köpeği ancak başarılı olduğu zaman anlatılmaya değer bir hikâyeye sahip olur. Ya da “Aşk Tarifi”ndeki gibi “gutter”dan yani pis su kanallarından, kanalizasyonlardan çıkıp da başarılı olduğunda filme konu olabilir.
AŞK TARİFİ’NDE NELER VAR?
Neyse, bu konular fazla derin. “Aşk Tarifi”nde, dediğim gibi Müslüman bir Hintli aile saldırıya uğruyor, anne ölüyor, ailenin diğer üyeleri önce İngiltere’ye, oradan da Fransa’ya göçüyor. Ailenin mesleği aşçılıktır. (Ailenin Müslüman olduğuna dair diğer tek ipucu da şaraptan haz etmemeleridir ama bu bir zevk meselesi de olabilir.) Ailenin İngiltere’de kalmama nedeni oradaki meyve-sebzenin tatsız tutsuz oluşudur. Fransa’da küçük bir kasabada bir işyeri açan aile, kasabanın diğer restoranının sahibesiyle (Helen Mirren) sıkı bir rekabete de girişmiş olur. Bir masal tonunda ilerleyen film, bir masal tonunda da biter. Gökten üç elma düşer, falan filan.
Filmden aklımda kalacak olan en önemli şey Fransa Ulusal Marşı Marseyez’in (Marseillaise yazılır) ırkçı sözleri oldu. Marseyez’de vatandaşlardan silahlara sarılıp aristokratların “saf olmayan kanları”nı akıtmaları isteniyormuş. Saf olmayan kan ne demek? Fransa Fransızlarındır demek! Nitekim filmde ırkçı bir karakter, Hintlilerin lokantasının duvarına, bu sloganı yazıyor. Film bu türden kabasaba bir ırkçılığa karşı çıkar ve insanlığın kardeşliğinden dem vururken, Müslümanların Müslümanlığını özenle ve yalanlarla gizleyerek aslında Marseyez’in yazarlarından pek de uzağa düşmüyor. Bir yandan biz ne liberal ve hoşgörülüyüz diye mastürbasyon yaparken, diğer yandan bu dönemde (ISİS çağında) kurcalanmaması gereken önyargıları kurcalamayarak statükoyu korumaya devam ediyor. Söylemeden edemeyeceğim, Hintlilerin gümrük memuruna dertlerini anlattıkları bir sahne var. Kahramanımızın hayat hikâyesini merakla dinleyen gümrük memuru herhalde komedi olsun diye konmuş. EU vatandaşı olmayan herkes orada farklı bir deneyim yaşandığını iyi bilir.
Fakat politik doğruculuğu bir kenara bırakıp, filmi bir masal izler gibi izleyebilir ve pişman olmayabilirsiniz. Haftanın diğer filmlerinden “Adalet”in (The Equalizer) apaçık faşizan mesajı yanında “Aşk Tarifi”ne solcu bile denilebilir (gülücük işareti). “Temmuz Soğuğu” adam, hatta evlat öldürerek erkekleşen kahramanlarıyla başka bir vaka olarak vizyonu renklendirirken yapılacak en iyi şey Filmekimini beklemek de olabilir.
TARİH: 16 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün
AŞK UĞRUNA
Bu hafta iki dönem filmi vizyona giriyor: ‘Aşk Uğruna’ ve ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’. Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts ‘Aşk Uğruna’da yakışıklı Nazi Alman subayını, ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta ise yakışıklı İngiliz çiftçi/kahyayı oynuyor. İki filmde de kadınların rolü daha önde, yakışıklı M.S. iki filmde de kadınları kazanmak için çok ama çok uğraşıyor. İki film de, edebiyat eserleri üzerine inşa edilmiş. Ama ‘Aşk Uğruna’nın kaynak kitabı çok daha hafif, çok daha Barbara Cartland tarzı bir esere benziyor filmleri kriter alırsak. Hoş, diğer film de, romanı oldukça kaba hatlarıyla anlatıyormuş duygusu verdi bana. İki kitabı da okumadım maalesef.
Aşk Uğruna’nın orijinal adı Suite Française, Fransız Suiti demek, yani bir klasik müzik eserini ifade ediyor. Başkalarının Hayatı filmini hatırlarsanız, orada da bir piyano eseri vardı; adı da İyi İnsan Sonatı’ydı. Başkalarının Hayatı’nda bir Stasi subayı, gizlice dinlediği tiyatro yazarının bu eseri çaldığını işitiyordu ve nihayetinde sanat ve sanatçılardan etkilenerek değişiyordu.
Aşk Uğruna’da piyanoyu çalan Nazi subayı, onu kapıların ardından dinleyen ise işgal altındaki evin gelini (Michelle Williams). Fransa, hiç direnmeden Nazi işgaline geçit verince, taşradaki evler, Nazi subaylarının hizmetine verilir. Bu Nazi askerler, bu evlerin en iyi odalarında kalırlar, evin ahalisine de onlara hizmet etmek düşer. Aşk Uğruna’daki Nazi subayının müzisyen oluşu, seyircilere ve evin güzel gelinine şunu söyler: Böyle güzel piyano çalan biri muhakkak iyidir, kötü olamaz! Oysa Haneke’nin La Pianiste’inde (Piyano Öğretmeni) Isabelle Huppert bize hem iyi piyanist hem de sado/mazo bir karakter olmanın pekala mümkün olduğunu göstermişti. ‘Aşk Uğruna’ güzel sanatların, güzel insanlarca icra edildiğine inanan pembe roman ruhunda bir film ne yazık ki.
Kadınlar politikanın, sosyal hayatın dışına itildiklerinden, vatan millet Sakarya ruhundan çok da etkilenmiyorlar galiba. Onlar için müstakbel cinsel eşin kendilerine nasıl davrandığı çok daha belirleyici. O dönemin kadını için Fransız bir öküz yerine, işgalci de olsa nazik ve yakışıklı bir Alman subayını tercih etmemek için mantıklı hiçbir neden olamaz. Nitekim Aşk Uğruna’nın ezik gelini de savaşta kaybolmuş eşinin yasını tutup şirret kayınvalidesini dinleyeceğine, tabii ki Nazi subayla halvet ediyor. O Nazi subay ki, bir infaz gerçekleştirirken nerdeyse ağlayacak kadar hassaslaşmaktadır, taze gelin onunla birlikte olmayacaktır da kiminle birlikte olacaktır?
Ve fakat film keşke bu sevimsiz ama radikal noktada dursa… Fransız milliyetçiliği bu kadarını kaldıramaz elbette. Nihayetinde film, bütün kötü Fransızları, bütün burnundan kıl aldırmayan, asalak rantiyeleri, sömürgen aristokratları, sayın muhbir vatandaşları ve kasabanın kaltaklarını direnen Fransa bayrağı altında birleştiriyor.
Filmin yazarının hikâyesini okuyunca şaşıracak bir şey olmadığını da görüyoruz. Irene Nemirowsky talihsiz bir kadın. Önce Sovyet devriminden kaçıp ailecek Fransa’ya geliyorlar. Yahudi bir aile Nemirowsky’ler, ama Fransa’da Katolik oluyorlar. Irene Hanım işi iyice azıtıp aşırı sağcı, faşist bir çizgiye kadar savruluyor. Savaş döneminin Nazi yardakçısı Vichy hükümetinin çizgisindeki Gringoire gazetesine yazıyor. Ama bu da Irene’i ve eşini kurtarmaya yetmiyor. Yahudi kökenleri, Fransız ve Alman faşistleri için Auschwitz’e gönderilmeleri için yeterli neden oluşturuyor. Irene’in kendi köklerinden nefret eden bir Yahudi oluşu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü kendini sevse de, kendinden nefret etse de Yahudi Yahudi’dir faşist için.
Irene Nemirowsky ölmeden önce filme konu olan “Suite Française”yi yazmayı başarıyor. Bu eser 60 yıl kadar okunmadan kalıyor. Sonunda Irene’in kızı bu elyazmalarını bastırınca, kitap büyük bir hit oluyor, çok satıyor vb. Şimdi de filmi karşımızda. Evet, bir Yahudi tarafından yazılmış, Fransız milliyetçisi ve “en azından bir Nazi”nin hayranı romantik bir öykü bu. Filmi izlerken, başlarda “bu filmde galiba sosyalist bir mantık var, aslolan milliyet değil sınıf diyor galiba” demiştim. Sosyalizan sandığım şey, nasyonal sosyalizan çıktı desem abartmış olur muyum? Olurum. Ama olsun.
TARİH: 17 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün
LEVIATHAN
(Bu yazı filme dair sırları açık etmektedir. Filmi seyretmeniz tavsiye olunur. Yazıyı okumasanız da olur.)
Geçtiğimiz haftalar içinde İstanbul Müftülüğü, cuma günü camiilerde okunması için bir hutbe hazırladı. Hutbede iş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirlerde ölçülü olunması gerekir deniyordu: “Bu husustaki aşırılık Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür.”
Bu ne demekti? Patron, işçinin güvenliği için az bir para harcasa yeter, ondan işçinin hayatına tam bir güvence sağlayacak masraflara girmesini beklemeyin. Maliyet artarsa patronunuz yeterince kâr edemez. İşçinin ölümü, maliyet açısından, güvenlik önlemi almaktan daha ucuza geliyorsa, işçiler ölecektir ya da iyi ihtimalle Allah koruyacaktır onları. İşinizin fıtratında ne varsa kabul edin!
İŞÇİLER PATRONA EMANET
Müftülük özünde bunu söylüyordu. İşçi sağlığını aslında Allah’a değil
patrona emanet ediyordu. Tıpkı kilisenin tarih boyunca sermayenin yanında yer alması gibi, cami de sermayenin yanında saf tuttu.
Bu girişin filmimizle alakası şu: Rusya’da deniz kıyısındaki bir kasabada belediye başkanı kendisine bir “saray” yaptırmak istemektedir. Sarayını yaptıracağı yerde ise alt-orta sınıf bir adamın, Kolya’nın evi vardır. Mahkemeden, evin istimlak edilmesi için karar çıkartmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolaydır belediye başkanı için. Ev, gerçek fiyatının beşte biri gibi bir miktara kamulaştırılacak, sonra da başkana peşkeş çekilecektir. Ama Kolya inatçıdır, hemen teslim olmayacaktır. Moskova’dan avukat arkadaşı Dimitri’yi yardıma çağırır. Dimitri, belediye başkanının yasadışı işlerine dair deliller içeren bir dosyayla çıkagelir. Belediye başkanının pis işleri arasında cinayet dahi vardır. Dimitri bu dosyayla belediye başkanına şantaj yapar. Başkanı bu yolla evi gerçek fiyatından satın almaya ikna edeceğini ummaktadır. Ama Dimitri’nin hesap etmediği bir desteği vardır belediye başkanının. Kilisenin papazı, belediye başkanına kendini toplamasını öğütleyecek, ona, muhtaç olduğu ruhani kudreti bulmada yardımcı olacaktır.
SÖMÜRÜ İLİŞKİLERİ
Fakat film sermaye-devlet-din (kilise) üçlüsünün sıradan bireyi, vatandaşı nasıl sömürdüğünden başka şeyler de söylüyor. Kolya’nın ikinci eşi Lilya ve Kolya’nın ilk eşinden olan oğlu Romka da filmin önemli kahramanları arasındalar. Sürpriz bir şekilde öğreniyoruz ki, Dimitri ile Lilya arasında uzun zamandan beri sürmekte olan bir ilişki vardır. Dimitri, Moskova’dan Kolya’ya yardım için mi gelmiştir, yoksa Kolya’nın karısıyla yatmak için mi? Dimitri, belediye başkanının eli kanlı bir katil olduğunu da bilmektedir. Elindeki dosyaya nasıl olmuş da bu kadar güvenmiştir?
Kolya’nın oğlu Romka ise, üvey annesi Lilya’yla kanlı bıçaklıdır. Ama Romka’nın asıl derdi belki de babasıyladır. Romka, klasik ödipal karmaşa formülüne uygun biçimde üvey annesiyle yatmak ve babasını devreden çıkarmak mı istemektedir? Sonuçta olanlar başarılı olduğunu da göstermiş midir?
DEVLET İÇİN BİR METAFOR
Kolya bu acımasız dünya içinde o kadar naif kalmaktadır ki, hayatta kalması bir mucizedir. O kaybedenin (loser’ın) sinemada gördüğümüz en mükemmel örneklerinden biridir. Leviathan da sinemada gördüğümüz en karamsar filmlerden biri. Leviathan, İncil’de adı geçen korkunç, devasa bir deniz canavarı. Hangi çılgın ona zincir takabilir ki? Leviathan aynı zamanda muhafazakâr düşünür Thomas Hobbes’un devlet için kullandığı bir metafor. Leviathan’la uğraşan, kelimenin her anlamıyla yenileceğini bilmelidir der gibi film.
GÜVEN DUYGUSU MEÇHUL
Ne öz oğul, ne sevgili-eş, ne askerlik arkadaşı, ne de devlet: Kolya’nın sonuna kadar güveneceği hiç kimse yoktur. Evet, hayat bazen böyle olabilir. Ama karanlığa bu kadar bakmak iyi değil. Ne demişler: Sonra karanlık da size bakmaya başlar! Leviathan’a bu nedenle çok iyi bir film diyemiyorum. Evet, çok iyi oynanmış. İçinde yaşadığımız karanlık çağa, devlet-sermaye-din üçlüsünün birey üzerinde kurduğu korkunç düzene sağlam ve gerçekçi, bir bakış var. Olay Rusya’da geçiyor ama Türkiye’de de geçiyor, ABD’de de. Her yerde neredeyse, durum böyle.
BEĞENDİM AMA SEVMEDİM
Filmin görsel, işitsel estetiği de üst düzeyde. Fakat Dimitri karakteri, Dimitri-Lilya ilişkisi ve olayların akışı bana her zaman ikna edici gelmedi. Evet, Leviathan’ı kaçırmayın. Ben çok beğendim ama o kadar sevmedim. Zivyagintsev’in bu dördüncü filminin Cannes’da en iyi senaryo ödülü aldığını ve yılın en iyileri listelerinde başa güreştiğini de hatırlatayım.
TARİH: 9 Mayıs 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün
GİZLİ KUSUR
Gizli Kusur’un olay örgüsünü tam olarak anlamak için sanırım filmi birkaç kez seyretmek gerekiyor. O zaman bile, bu hedefe ulaşacağınızın garantisi yok. Yönetmen Paul Thomas Anderson’un filmleri kanımca giderek daha zor anlaşılır, daha tuhaf hale geliyor. ‘Kan Dökülecek’in ikinci yarısı (artık kaçıncı dakikasından itibarense) açıkçası bana son derece tuhaf ve inandırıcılıktan uzak gelmişti. Bir önceki eseri ‘The Master’ da acayip bir filmdi. Tam olarak derdi neydi; Scientology benzeri akımların II. Dünya Savaşı sonrası ABD’sindeki yükselişi mi, savaş gazilerinin ruhsal dengelerini yitirişleri mi, bir tür baba-oğul ilişkisi içindeki iki adamı anlatmak mıydı? Her ne olursa olsun P.T. Anderson’ın filmlerinin ABD tarihiyle bir dertleri var ve ne kadar anlaşılmaz ya da manasız olurlarsa olsunlar, insanın aklında kalan imgeler sunuyorlar.
‘Gizli Kusur’un olay örgüsünü takip etmek ne kadar zor olsa da, bunu çok sorun etmezseniz film şaşırtıcı derecede iyi akıyor. Bunun sırrı filmin sahnelerinin belirli bir atmosferinin oluşu ve oyunculukların mükemmelliği.
Filmin atmosferi için “dumanlı” desem yeterlidir belki. Filmin kafa karıştırıcılığının ardında bu “dumanlı” kafanın da yeri var. P.T. Anderson filmin yapımı sırasında bir madde kullanıyor muydu bilemem ama filmin kahramanlarının kafası çoğu zaman kıyak. Anderson bu kez ABD tarihinden 1970 senesini seçmiş. 1970 sadece yeni bir on yılın başlangıcını simgelemiyor, 68 ruhunun, “flower power” ve hippie ideallerinin sonunu da simgeliyor. Charles Manson liderliğindeki çetenin Roman Polanski’nin eşi, oyuncu Sharon Tate ve diğer dört kişiyi öldürmelerinin etkisini bugünden bakınca anlamak zor olabilir. Bu cinayetler sadece bir oyuncu ve çevresinden birkaç kişinin ölümünden ibaret değildi. Bir dönemin, bir ruhun ve ölümünün de simgeleriydi. Artık hippie’lik eski masumiyetini yitirmişti. Artık insanlar kapılarını kilitleyeceklerdi, artık gülüp oynama zamanı geçmişti. Tabii, bu cinayetlerden kârlı çıkanlar muhafazakârlar ve onların düzeni oldu. Filmde hem Manson cinayetlerinden sürekli söz ediliyor hem de Los Angeles’ın geçirdiği dönüşümün yeri geldikçe altı çiziliyor. Kentsel dönüşümün, Kızılderili, siyahi ve Meksikalı azınlıkları nasıl yerinden ettiğini ve şehrin dışına sürdüğünü, LA valisi Ronald Reagan’ın önderliğindeki özelleştirmelerin sağlık sektörünü nasıl kökünden değiştirdiğini kenarından köşesinden görüyor, duyuyoruz filmde. Tabii bunlar bize başka bir filmi hatırlatıyor. Olay örgüsü en az ‘Gizli Kusur’ kadar zor olan ‘Çin Mahallesi’ni. Bu filmin, Manson cinayetlerinin mağduru Polanski’nin olması da anlamlı. Çin Mahallesi’nde de Los Angeles’ta toprağın el değiştirmesi, su kaynaklarına el konulması gibi sosyoekonomik bir arka plan vardır. Fakat Çin Mahallesi gibi Gizli Kusur’un da asıl derdi bu meseleler değil. Gizli Kusur’un kafası kıyak dedektifi Doc (Joaquin Phoenix) bir miktar Büyük Lebowski’yi hatırlatıyor. Doc bir hippie olsa da silah kullanmayı ve kavga etmeyi bilen biri. Yine de o da Lebowski gibi manevi şeyleri hayatında paradan daha değerli görüyor. Dostluk ve aşk gibi. P.T. Anderson’ın da dediği gibi filmin asıl hikayesi Doc’un Sashta’ya aşkı. Doc ile Sashta filmin geçtiği zaman diliminde çok az birlikte vakit geçirseler de, asıl ilişkileri geçmişte kalmış olsa da, yine de filmin odağındalar. Doc’un bütün derdi Sashta’ya yardım edebilmek, belki de eski aşklarını canlandırabilmek. Bunun dışında bütün olan biten teferruat. Çok iyi çekilmiş ve çok iyi oynanmış bir film bana yeter, konusunu çok anlamasam da olur diyorsanız ‘Gizli Kusur’ iyi bir seçim. Ayrıca filmde delirmiş muamelesi yapılan ama aslında insanlaşma “kusurunu” işlemiş bir inşaatçının ağzından “barınmak bir haktır” sözcüklerini ve filmin bitiş jeneriğinin ardından 68’in ünlü sloganı “kaldırım taşlarının altında plaj var”ı görmek her gün nasip olacak şeyler değil. P. T. Anderson’ın gizli bir devrimci damarı varmış galiba.
TARİH: 10 Ocak 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün
Beyaz Tanrı
Hiçbir filmi beğenmez diye kötü ve yanlış bir şöhretim var ama bu hafta şöhretime uygun bir ruh halindeyim. Başlıyoruz. “Beyaz Tanrı” Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün en iyi filmi seçilmiş. Beyaz festival tanrıları böyle karar vermişler.
Irk meselesi
Filmin adı doğrudan ırk meselelerine gönderme yapıyor. Filmin konusu da şöyle: Macaristan’da yeni bir kanun çıkmış ve melez köpek beslemek çok ağır bir vergiye tabii kılınmış. Köpekler ila safkan olmalıdır. Evet, film ırkçılıkla ilgili bir şeyler söyleyecek, bunu anladık. Macaristan yapımı bir filmin söylemesi de beklenir çünkü Batı’da iktidarda olan en ırkçı, en faşist parti orada bildiğim kadarıyla.
Ama filmin, ırkçılık üzerine ne söylediğini yönetmen de bilmiyor ne yazık ki. Annesi ve babası ayrılmış olan Lily, annesinin işi nedeniyle sayahate çıkması üzerine geçinemediği babasıyla yaşamak zorunda kalır. Babası tam bir pislik gibi davranır ve Lily’nin karışık ırktan köpeğini sokağa atar. Hagen adlı köpek bir evsiz tarafından sahiplenilir ama evsiz adam da pisliğin teki çıkar. Köpeği, yabancı olduğu belli birine satar. Variety dergisinin yazarına göre Türk olan bu yabancı (ben milliyetini anlamadım ama Macar değil) Hagen’i dövüşçü olarak yetiştirir.
İsyana öncülük eden köpek
Hagen sonunda kaçar, bir köpek isyanının başına geçer vs.
Filmin öyküsünün inandırıcı olmamasını bir kenara koyalım. Film bize ne söylüyor, ne anlatmak istiyor? Asıl mesele bu. Ezilenlerden, dışlananlardan yana bir tavrı mı var filmin? Yooo… Evsiz adam da pisliğin teki. Yabancılardan yana mı çıkıyor film? Yooo, köpeği satın alan bahisçi bir yabancı, filmin en kötüsü o.
İnsanların birbirleriyle ilişkisine dair ırkçılık karşıtı, eşitsizlik karşıtı bir şey söylemiyor aksine tam da o doğrultuda yorumlanabilecek şeyler söylüyorsa, derdi ne bu filmin peki? Belki insanların hayvanlarla ilişkisine dair bir şey söylüyor. Ama insan ilişkilerinde ırkçı sayılabilecek bir çerçeve içinde durarak, bu konuda anlamlı bir şey söylenemez. “Beyaz Tanrı” da öyle bir film zaten: Aptal, kalpsiz ve kötü.
TARİH: 18 Nisan 2015
GAZETE/DERGİ:Birgün
TOPRAĞIN TUZU
Öncelikle Toprağın Tuzu’nun yanlış bir çeviri olduğunu belirteyim. Toprağın tuzu “Matta’ya Göre İncil”den kaynaklanan, İsa’nın balıkçı ve köylülere hitaben söylediği ve “Siz bu toprağın efendilerisiniz” gibi bir anlamı olan bir terim. Ama evet, kelimesi kelimesine çevirirseniz, “toprağın tuzu”, “salt of the earth”ün doğru karşılığı. Ne yazık ki Türkçe’de bir anlam ifade etmiyor. Miyazaki’nin “Spirited Away”i de “Ruhların Kaçışı” gibi anlamsız bir çeviriyle oynamıştı. Oysa “Spirited Away”in “toz olup gitmek” gibi bir anlamı vardı.
Wim Wenders bir süredir, kurmaca filmlerden çok belgeselleriyle daha çok dikkat çekiyor. Wenders’in asıl parlak dönemi 70’ler ve 80’lerde kaldı. Ama yönetmen yine de çoğu biyografik olan belgeselleriyle adını unutturmamayı başarıyor. ‘Toprağın Tuzu’ da biyografik bir belgesel. Brezilyalı fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun hayatını ve eserlerini anlatıyor. Salgado bir süre Fransa’da ekonomist olarak çalışmış, sonra fotoğrafçı olmaya karar vermiş. Brezilya altın madenlerinde çektiği fotoğraflarla ünlenmiş. Bu fotoğraflar Salgado’nun hala en bilinen çalışmaları. Sırf bu madenlerin fotoğraflarını görmek için bile ‘Toprağın Tuzu’na gidilir. Devasa bir çukurda binlerce insanın harıl harıl çalıştığı bu madenler akla cehennemden, Babil Kulesi’ne ve Mısır piramitlerine kadar başka benzeri olmayan hayali ve gerçek mekanları akla getiriyor.
Salgado varlıklı bir çiftlik sahibinin oğlu olarak ormanlık bir bölgede büyümüş. Babası, galiba, 8 çocuğunu eğitirken ormanı, keresteye dönüştürüp satmış. Gerçi filmde ormanın yok oluşu kuraklığa bağlanıyor ama babanın kereste ticareti yaptığı bilgisi de arada geçiyor. Salgado, dünyanın sorunlu birçok bölgesinde dolaşıp, açlığın ve savaşın dehşetini fotoğrafladıktan sonra insanlıktan umudunu kesip, baba ocağına dönüyor ama yine boş durmuyor. Hayvanların ve modernitenin nimetlerinden uzak kalmış ilkel kabilelerin fotoğraflarını çekerek fotoğrafçılığı sürdürüyor. Ve eşi Lelia’nın da büyük katkılarıyla çölleşmiş araziyi yeniden ormanlaştırarak hayatına yeni bir anlam buluyor.
‘Toprağın Tuzu’ yüzeyde seyreden bir film. Savaş fotoğrafçılığı üzerine mesela Susan Sontag’ın başlattığı tartışmalara hiç girmiyor. “Bu fotoğrafların işlevi nedir” sorusunu sormuyor. Ben fotoğrafçılığı, avcılığa benzetirim. Görüntü avcılığının, hayvan avlamaya benzer bir yanı var sanki. O anı ele geçirmek, o ana sahip olmak gibi… Filmin bu gibi sorularla işi yok.
Keza Sebastiao’nun hep evden uzakta oluşunun baba-oğul arasında nasıl bir etkisi olduğu da tartışılmıyor. Ya da bu ayrılıkların, karı-koca arasındaki etkisi sanki hiç yokmuş hissi ediniyoruz. Oysa Sebastiao’nun hem karısı hem de oğlunun filmde önemli yeri var. Hatta oğul Salgado, filmin eş-yönetmeni ama herkes gibi ben de bunu bir Wenders filmi olarak görüyorum. Film bize ne dünyanın düzeni ne de perdede gördüğümüz kişiler hakkında yeni sorular sordurmuyor. Yine de gördüğümüz fotoğrafların etkileyiciliği filmi seyredilmeye değer kılıyor.
TARİH: 27 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün
İNSANLARI SEYREDEN GÜVERCİN
Sabit bir kamera, neredeyse sabit ifadeli insanlar ve sabit bir varoluş hüznü: Roy Andersson sinemasının sabitleri bunlar. Bunlara acı bir gülümsemeyi de eklemek lazım. Filmin isminin çağrıştırdığı gibi yukardan, mesafeli bir bakışı var Andersson’un ama garip bir biçimde “tipler”ine (karakter demek zor onlara) empati duyurmayı da başarıyor. Tabii empatiyi hak edenlere. Çünkü etmeyenler de var bu filmlerde. Safi kötülük de var. ‘İnsanları Seyreden Güvercin’in (İSG) bir sahnesi, Batı uygarlığının ne kadar insanlık dışı olabildiğini, bir sürü politik filmden çok daha sert bir biçimde anlatıyor.
İSG, Andersson’un “yaşayanlar” üçlemesinin diğer iki filmi gibi (‘İkinci Kattan Şarkılar’, ‘Siz, Yaşayanlar’) epizotlardan oluşuyor. İSG’de film boyunca ilişkilerini izlediğimiz iki seyyar pazarlamacı bu epizotları birbirine bağlıyor. Şaka aksesuarları pazarlayan ve insanları eğlendirmeyi istediklerini söyleyen bu iki pazarlamacının halleri içler acısı. Mallarını pazarlamaya çalıştıkları insanların halleri de genellikle öyle. Refah ülkesi İsveç’in yoksulları bunlar. Kiralarını ödemekte zorlanan, kıt kanaat geçinen, kahkaha efekti duymazlarsa gülecek bir neden göremeyecek haldeki insanlar.
Bu insanlar acınacak haldeler ama bu sadece ekonomik koşullardan dolayı değil: Yerde kalp krizinden ölü halde yatan bir adam varken, adamın içmeye fırsat bulamadığı birasını ne yapacağını düşünen tezgâhtar ve o birayı içmeye gönül düşüren başka bir müşteri, insanlığın halini özetliyor. Acı acı gülümseten sahneler bunlar. Kapitalizmin meta alışverişi üzerinden kurulan ilişkileri, insanlar arasındaki ilişkilerin de özünü belirlemiş bu dünyada.
Renksiz ve durağan bir yolculuk
Fakat İSG belirli sınırlar içinde yol alan bir film değil. Yani, stilize bir gerçekçilikle sınırlı değil. Zaman içinde özgürce seyahat ediyor, bir başka yüzyıldan insanlar bu yüzyıla geçebiliyor ya da film aniden bir müzikale dönüşebiliyor. Carax’ın Kutsal Motorlar’ından çok daha etkileyici ve kapsayıcı bir seyahat İSG’nin sunduğu. Ama çok daha soluk benizli, renksiz ve çok daha durağan bir yolculuk bu.
Ve daha da acımasız. Bir maymunla yapılan deney sahnesini seyretmek gerçekten çok güç çünkü gerçekten acı çeken bir hayvan var perdede. Belki de sırf bu sahnenin etkisiyle filmden soğuduğumu da itiraf ediyorum. Evet, insanlar hayvanlara çok kötü davranıyor ama gerçek vahşet, kurmaca bir filmde görmek istediğim bir şey değil.
İnsanlar insanlara da çok kötü davranıyor. Yazının başlarında söz ettiğim sahnede sömürgecilik üzerinden filmin gariban pazarlamacı kahramanlarına da sorumluluklarını hatırlatıyor yönetmen: Bu içinde yaşadığımız refah toplumu, canavarlıklarına göz yumduğumuz, hatta hizmet ettiğimiz bir sistemin ürünüdür! Yani siz yaşayanlar, siz de sorumlusunuz! Dünyanın en büyük silah üreticilerinden, sosyal demokrasinin beşiği İsveç de sorumlu.
İSG’den birçok sahne akılda kalıyor: Flamenko dersi sahnesi veya şiir okumaya çalışan obez kızın öğretmeninin “iyi niyetli” müdahalesiyle acıklılaşan performansı gibi. Filmi sever misiniz sevmez misiniz bilemem ama mutlaka seyredin derim. Venedik’te Altın Aslan aldığını da hatırlatalım.
Son bir not. O kuş, güvercin değil kumru. Her şey bir yana sesinden belli. Ne fark eder bilmiyorum ama öyle. Zaten İsveççesinde de kumru deniyor. İngilizcedeki çeviri hatası bize de sirayet etmiş.