Telekinezi yine iş başında!

TARİH:  9 Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

LUCY
Efendim neymiş? Beynimizin yüzde 10’unu kullanabiliyormuşuz. Yüzde 20-30’unu kullansak maddeyi harekete geçirebiliyor, başkalarını kontrol edebilir hale gelebiliyor muşuz. Neyle? Beyin gücüyle! Yani düşünceyle! Bu safsatayı bilimselmiş gibi gösteren bir film Lucy. Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızda ise ne oluyormuş biliyor musunuz? Affedersiniz, tanrı oluyormuşuz (tövbe, tövbe). Maddeden sıyrılıp safi idea haline geliyor, teknoloji ilerlediği için de 10 emri tabletlere kazımak yerine bir flash bellek olarak insanın hizmetine sunuyormuşuz.

SÜPER KAHRAMAN LUCY
Lucy özünde bunları söylüyor ama tabii bir macera filmi kalıpları içinde. Filme adını veren Lucy (ki bu aynı zamanda ilk insansının fosiline verilen ad) sevgilisinin üçkağıdına gelerek kurye konumuna düşen bir genç kadın. Kore mafyası, Lucy’nin (Scarlett Johansson) karın boşluğuna yeni üretilen bir ilacı yerleştirir. Ama aldığı bir darbe sonucunda Lucy’nin karnındaki torba patlar ve ilaç genç kadının kanına karışır. İlacın etkisiyle Lucy’nin beyin fonksiyonları inanılmaz bir hızla gelişir. Lucy  tele-kinetik güçleri olan bir süper kahramana dönüşür. Yabancı mihraklar Lucy’den Tayyip Erdoğan’ı öldürmesini istese de, o buna yanaşmaz (Şaka, şaka! Naber jöleli? Var mı yeni fantazi?)
İşte böyle bir film Lucy. Luc Besson’dan beklenebilecek düzeysizlikte bir macera filmi. Yine malı götürecek.

Bir işadamı doğuyor

TARİH:  29 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

GECE VURGUNU
Filme Türkiye’de verilen “Gece Vurgunu” adı, filmi doğru anlatmıyor. Filmin İngilizcesi “nightcrawler” gece çıkan solucanlara verilen ad. Sözcük aynı zamanda gece sosyalleşen anlamına da geliyor. Filmin kahramanı Louis de gecenin karanlığından nemalanan biri. Onu bir sanayi tesisinin tel örgüsünü çalarken görüyoruz ilk. Hoşuna giden bir şey gördüğünde şiddete de başvurmaktan çekinmediğini anlıyoruz hemen akabinde. Karşımızdaki normal biri değil. Bir psikopat. Yani iyi bir işadamı olmak için gerekli donanıma sahip biri. Acımasız, hedefe odaklı, insan kullanmayı bilen, cahil ama çabuk öğrenen biri o.

Doğuştan iyi ‘patron’
Psikopatların serpilip gelişmesi için yeterince hasta bir toplum ve o toplumu besleyen aygıtlar ve araçlar da mevcut. Kan ve şiddet seyretmeye bayılan televizyon seyircileri, onlara hizmet eden kanallar var. Louis’in hırsızlıktan haber şirketi sahibi olmaya giden süreci ise, karşımızdaki filmin konusu. “Gece Vurgunu”, iyi çekilmiş ve iyi oynanmış ama ne yeni bir şey söyleyen ne de anlattığı konuyu deşen bir film. Louis başta neyse sonda da karakter olarak aşağı yukarı aynı. Kana susamış seyirci kitlesi de bir veri olarak var. Geriye filmde Louis’in geliştirdiği ilişkilere baktığımızda da aklımızda sorular uyandıran bir şeylerle karşılaşmıyoruz. Yanında çalıştırdığı Rick’le (Riz Ahmed) ilişkisi Louis’nin nasıl doğuştan iyi bir “patron” olduğunu gösteriyor.

Kanalda çalışan program yönetmeni Nina’yla (Rene Russo) ilişkisi daha renkli. Nina’nın Louis’in annesi yaşında oluşu, kahramanımızın psikopatlığının arka planına doğru bir ipucu verse de bu da geliştirilmiyor. Fakat sonuçta “Gece Vurgunu” çok rahatlıkla izlenen, doğru şeyler söyleyen bir film. Sorun söylediklerinin altını doldurmaması, bilinenlere yeni bir şey eklememesi.

Vecide: Suudi Arabistan’da Kadın Olmak

TARİH:  26 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Vecide (Wadjda), tamamı Suudi Arabistan’da çekilen ilk film. Suudi Arabistanlı bir kadının çektiği ilk film. Suudi Arabistan’ın Yabancı Film Oscar’ına aday gösterdiği ilk film. Omuzunda büyük bir sorumluluk var yani filmin. Üstelik Suudi Arabistan’da sinema salonu ve sinema okulu yok. Hatta sinemanın günah olduğunu düşünen de çok ülkede.

Filmin adı, filmin kahramanının adından geliyor: Vecide, 10 yaşında Suudi Arabistanlı bir kız çocuğu. Biraz asi, biraz uyumsuz ama çok değil. Öyle her şeyi kabullenmeyen, sorgulayan bir ruhu var. Ezberden hoşlanmayan biri Vecide ama Suudi Arabistan’da eğitim dediğin, safi ezber. Temel kitap da beklenebileceği üzere Kuran-ı Kerim. Vecide annesi ve babasıyla yaşıyor. Annesi bir ev kadını haliyle, başka bir şey olma şansı zaten hiç olmamış. Bir kusuru var annenin, bir erkek çocuk doğuramamış. Baba canavar değil ama, bir Suudi erkeği sonuçta. Eve istediği zaman gelir, istemediği zaman gelmez. Ve tabii ki erkek çocuk ister. Karısını üzmek istemese de erkek çocuk sorununa ikinci bir eş alarak çözüm bulabileceğini bilir. Vecide’nın annesi de kocasının ikinci bir eş almasını engelleyemeyeceğini, kabullenmek zorunda kalacağını bilir.

Vecide, erkek çocuklar gibi eğlenemeyeceği fikrini kabul edecek bir yapıda değildir. Arkadaşlık ettiği oğlan çocuğunun bir bisikleti vardır ve Vecide da bisiklet sahibi olmak, arkadaşıyla yarışmak ister. Âşıklar arasında arabuluculuk, kuryelik yaparak para biriktirir. Ama asıl fırsat bir Kur’an bilgisi yarışmasıyla karşısına çıkar. Eğer yarışmayı kazanırsa, alacağı ödül parasıyla bisikleti de alabilecektir. Ama Vecide’nın konuya, yani dine, yani İslam’a hiç ilgisi yoktur. Yine de çalışır, öğretmenlerini de hakiki bir mümin olduğuna ikna etmeyi başarır. Bir asinin inançlı birine dönüşmesi, zaten uysal bir öğrencinin ezbere Kuran okumasından daha heyecan vericidir. Müdire hanımı bu şekilde tavlayan Vecide, yarışmayı ve para ödülünü kazanır. Ama Vecide yine Vecide’liğini yapar. “Ödül parasını ne yapacaksın?” sorusunun beklenen yanıtı “Filistin’e bağışlayacağım!” iken, Vecide “Bisiklet alacağım” deyiverir. Bisiklet? Hem de bir kız çocuğu olarak? Kız çocuklarının sokakta zaten işi yokken, bir de bekaretini bozma ihtimali olan bisiklete binmek? Eklemek lazım, nedense bisiklete binmenin bekaret bozacağı gibi bir korku var.

Ama ne Vecide ne de annesi hayata küsüp, enseyi karartacak tipler değildir. Ana-kız bu erkek faşist toplumda (erkek egemen hafif kaçıyor) birbirleriyle dayanışma içinde, nefes alacak alanlar yaratmayı bulacaklardır kendilerine.

Filmin yönetmeni Haifaa Al-Mansoor baştan sona Suudi Arabistan’da çekilen bu ilk filme hem de bir kadın olarak imza atarak tarih yazmış durumda. Al-Mansour filmin sokak sahnelerini bir minibüsün içinden telsizlerle komut vererek çekmek zorunda kalmış, çünkü bir kadının sokakta erkeklerle böyle bir iş yapması, Suudi Arabistan’da kanuna aykırı. Al-Mansour gökten zembille inmemiş, sinema eğitimini yurt dışında almış ve daha önce başarılı kısa filmler çekmiş. Vecide, sadece tarihsel anlamı olan bir film değil, iyi de bir film ve bu tesadüfen olmamış. Hikâyesi basit, anlatımı yalın, oyuculuklar çok iyi.

Vecide rolünde Waad Mohammed çok başarılı. Umarız kendisini başka filmlerde de görme şansımız olur.

Not: Bu yazıyı yazalı aslında çok oldu. Bu ay Altyazı’da Engin Ertan’ın eleştirisini okuyunca belki de filme hak etmediği bir değer vermiş olabileceğimi düşündüm. Kararınızı siz verin.

Lübnan Kültürel Direniş Filmleri Festivali

TARİH:  22 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üst üste birkaç festivale gittim. Datça, Bozcaada, Kıbrıs (Altın Ada Uluslararası Film Festivali) ve en son da Lübnan’da 5 kentte birden düzenlenen Kültürel Direniş Uluslararası Film Festivali. Kültürel Direniş ya da Kültürel Rezistans Festivali, adıyla duruşunu açık eden bir festival. Adının bile tepki çektiğini, hem de Batı’nın “pek demokratik” ülkelerinin büyükelçilerini tedirgin ettiğini biliyorum. Çünkü Lübnan’da direniş deyince akla İsrail’e karşı direniş de geliyor. İsrail ise AB ve ABD’nin koşulsuz şartsız destekledikleri ülke. Tabii direniş sadece bir ülkenin saldırganlığına karşı direniş değil.

Onun can düşmanı İran’a karşı da olabilir ki bu da çok sakıncalı. O kadar sakıncalı ki Lübnan’ın sansür kurulu Bani Khoshnudi’nin festivalde yarışan “Sessiz Çoğunluk Konuşuyor” adlı belgeselini yasakladı.

Film 2009 yılında yapılan İran seçimlerindeki sahtekârlıkları ve ardından yapılan kitlesel gösterileri konu alıyordu. Sansür kurulunun yasaklama gerekçeleri arasında “bir devleti rencide etmek” gibi bir madde de var. Yani herhangi bir devleti rencide etmeyeceksin; bu, herhangi bir devletin başbakanını rencide etmeyeceksin gibi bir şey. Tanıdık. Çok tanıdık.

FARKLI ÜLKE AYNI KAPİTALİZM
Gelişmekte olan mı dersiniz, üçüncü dünya mı dersiniz, belli yerlerde kapitalizm, hep aynı şekilde işliyor. Seçim demokrasisiyle birlikte ılımlı faşizm ya da benzer durumlar yaygın. Tayland’da da bildik şeylerin yaşandığını bu festivalde öğrendim. Belgesel jürisinin başkanıydım ve yarışmacılardan biri de Taylandlı İng K. idi. Ing, geçen yıl “Shakespeare’e Ölüm” filmiyle Kültürel Direniş Festivali’nde en iyi kurmaca film yarışmasının birincisi olmuş. Fakat “Shakespeare Ölmeli” Tayland’da yasaklanmış. Fim Macbeth’in modern bir versiyonu.

Fakat külyutmaz sansür kurulu anlatılanın kendi ülkelerinin hikâyesi olduğunu anlamakta gecikmemiş. Tayland bir krallık. Ama ülkede tek söz sahibi, kral değil. Şu sıralarda ülke bir cunta tarafından yönetiliyor. Cuntalar arada sırada seçimlere yol veriyorlar, sonra geri geliyorlar.

Yani bazen bir parlamento da var. İng’e göre, BBC filan gibi Batı medyası, Tayland’da olan biteni çarpıtarak yansıtıyor. Batı’nın çıkarlarına halel gelmiyorsa ülkedeki karanlıktan zerre söz etmiyor. Bunlar da bildik durumlar.

SANSÜR KURULU İYİ ÇALIŞIYOR!
İng K.’nin filminin sansür edilmesi sürecinde yaşadıkları oldukça Kafkaesk. Ing’in soyadı olarak K.’yi seçmesinde bu etken mi bilmiyorum. İng K. tıpkı Franz K. gibi bürokrasinin dehlizlerinde, filmini sansürden kurtarma çabasını filme almış ve bundan da 2,5 saatlik “Sansüre Ölüm” adlı bir belgesel çıkarmış. Sansür kurulunun, bekleterek, belirsizlikte bırakarak, cevap vermeyerek İng’i yıldırma çabası ibret verici.

İng gerçekten de sinir krizi geçiriyor, ağlıyor, bağırıyor. Düşünsenize yıllarınızı veriyorsunuz bir filme, paranızı, zamanınızı, yüreğinizi veriyorsunuz ve sonuçta aptal bir takım bürokratlar size sürekli “bugün git, yarın gel” diyorlar. İntiharı düşünüyorsunuz, hepsini makineli tüfekle taramayı düşünüyorsunuz. Yapmıyorsunuz tabii. Ama filminizi yasaklıyorlar. İng K. yılmamış, bu sürecin de filmini yapmış. Şimdi hapse atılmayı göze alarak filmini gösterecek. Bunun için küçük bir cep sineması açıyor. Başka sinema göstermeyeceği için, filmi ancak kendi salonunda gösterebilecek.

ANTALYA’DA KIRILAN KALPLER
Antalya Film Festivali’nde bu yıl bildiğiniz gibi bir sansür skandalı yaşandı. Reyan Tuvi’nin belgeseli yasaklandı. Sonra serbest bırakıldı ama kırılan kalpleri ve çiğnenen onurları iyileştirmek için daha fazlası gerekti. Yapılmadı.

Krizin iki tarafında da arkadaşlarım var. Sorunun mümkün olduğunca sessizce, ilişkilerde kalıcı hasarlar bırakmadan halledilebileceğini ummuş, arzulamıştım. Ama artık bunun mümkün olmadığını görüyorum. Her duyduğum yeni ayrıntı beni dehşete düşürüyor. Reyan Tuvi’ye ve belgesel ön jürisindeki arkadaşlarıma azap çektirenleri lanetliyorum. Bir belgeselcinin etnik kökenini konu edecek kadar kim aşağılıklaşabilir, merak ediyorum.

Lübnan’da en iyi belgesel film ödülünü İng K.’nin “Sansüre Ölüm” filmine verdik. Antalya’daki sansüre ilişkin de bir belgeselci film yapar belki bir gün.

Lübnan’da en iyi kurmaca film ödülünü ise Kazak yönetmen Adlikhan Yerzhanov’un “Sahipler” adlı filmi kazandı. “Kültürel Direniş Filmleri Festivali”ni düzenleyen Lübnan’ın en önemli yönetmenlerinden Jocelyne Saab’a da direnç diliyorum, çünkü o da çok büyük bir baskının altında.

Kayıplar ve kayıp şarkılar

TARİH:  15 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Babamın Sesi’, ‘Sesime Gel’, ‘Ana Dilim Nerede?’ ve şimdi de ‘Annemin Şarkısı’… Sese odaklı bu filmlere, ses kayıt eden bir kadının Kürt coğrafyasındaki arayışını anlatan ‘Gelecek Uzun Sürer’i de ekleyebiliriz. Kürt sineması ya da Kürt sorununu bir şekilde ele alan sinema denilince aklımıza “ses” gelecek bundan böyle. Ses neden öne çıkıyor? Annemin Şarkısı’nın yönetmeni Erol Mintaş’ın yorumu bunun nedeninin Kürt kültürünün ağırlıklı olarak sözel bir kültür olduğu yönünde.

ANILARI CANLI TUTMA ÇABASI
Bu kadar çok kayıp yaşamış bir toplumun anılarını canlı tutma çabası da önemli. Hatıralar ses, görüntü ve kokudan oluşur çoğunlukla. Kürt kültüründe belki de kaybın anısını canlı tutan en güçlü öğe ses. En bastırılan öğe de ses ya da dil.
‘Annemin Şarkısı’nda Zübeyde Rohani’nin muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı Nigar ananın en önemli derdi Silo adlı bir denbejin kasedini bulabilmek. O kasedi bulsa sanki bütün kayıpları yerine gelecek, sanki köyüne geri dönecek, sanki gurbette yaşayan oğlunu yeniden kucaklayacak. Nigar Hanım böyle ifade etmiyor derdini ama o kasedin hayati öneminin arkasında sembolik bazı anlamlar olsa gerek.

TAVUSKUŞUNA ÖZENİŞİ
Film 1992’de bir köy ilkokulunda başlıyor. Öğretmen, öğrencilerine Kürtçe tavuskuşuna özenen bir karganın öyküsünü anlatıyor. Karganın hikâyesinin sonunu, filmin sonunda başka bir öğretmenin ağzından dinleyebiliyoruz ama. Filmin başındaki bu sahne, meşum bir beyaz Renault’nun gelip öğretmeni götürmesiyle sonuçlanıyor çünkü. Bu yüzden kargayı bize filmin sonunda başka bir Kürt öğretmen anlatıyor.
OLMAYAN KÖYE ÖZLEM
Bu öğretmenin adı Ali (Feyyaz Duman). Feyyaz, Nigar Hanım’ın oğlu. Annesiyle birlikte Tarlabaşı’ndaki evlerinden taşınıp başka bir binaya göç ediyorlar. Bir kayıp daha Nigar için. Nigar, komşularından, sokaktan bir kez daha uzaklaşacak. Nigar köyüne dönmek istiyor; ortada köy kalmadığı gerçeğini kabul edemiyor. Ali bir yandan annesini zapt etmeye çalışırken bir yandan hamile sevgilisi Zeynep’le (Nesrin Cavadzade) ilişkisini kurtarmaya çalışıyor. Ali, iki kadının da arzularına karşılık vermeyi istemiyor. Ne çocuk sahibi olmak istiyor, ne de çocuklaşmış annesini  memleketine geri götürmek.  Belki yazarlık kariyerinin sekteye uğrayacağını düşünüyor, belki özgürlüğünü kaybedeceğini. Ali’nin tek derdi Kürt kimliğini yaşamak değil doğal olarak.

ANAYA ADANAN FİLMLER
Annemin Şarkısı bana Sokhurov’un ‘Anne ve Oğlu’ filmini hatırlattı. İki film arasında dağlar kadar fark olsa da, anne için yapılmış en duyarlı filmlerin ikisinden söz ediyoruz. Feyyaz Duman ve her zamanki gibi Nesrin Cavadzade çok iyiler ama Zübeyde Rohani bir başka iyi. Saraybosna’da en iyi film seçilen “Annemin Şarkısı”yla Erol Mintaş sinemamıza çok iyi bir giriş yaptı. Kara kargalar gibi uzun bir kariyeri olmasını diliyorum.

Tanrı biziz!

TARİH:  8 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YILDIZLARARASI
Christopher Nolan’ın Inception’ını (Başlangıç) çocuklarını kaybetmiş bir karı-kocanın hikayesi olarak izlemiştim (daha doğrusu ikinci izlediğimde filmin bende böyle yankılandığını fark etmiştim). Film hakkında yazdığım yazı en çok okunan eleştirilerimden biri olmuştu. Onca aksiyonun içinde kayba, unutamamaya, suçluluk duygusuna ve yas sürecine dair dokunaklı bir hikaye vardı. Geçenlerde Tuna Erdem’le birlikte Nolan’ın ikinci filmi Memento’ya dair bir radyo programı yaptık (Açık Radyo’da). Memento da suçluluk duygusuyla baş edememe, unutamama, travmayı atlatamama gibi temalar üzerine bir filmdir. Ama öylesine dahiyane ve bir o kadar da karmaşık bir yapısı vardır ki, filmin özüne inmek zordur. Filmin güçlü matematiğine hayranlığımı dile getirdiğimde Tuna “Christopher Nolan istese bir bilimadamı, quantum fizikçisi olabilirdi. Sinemayı seçmiş olması bizim şansımız”, demişti.

“Yıldızlararası”nı izlerken Tuna’nın bu sözleri aklıma geldi. Film yine Nolan’ın sabit temaları olan aile içi ilişkiler, yas ve kayıp üzerine dair ama bu kez bilimle, astrofizik ve quantum fiziğiyle doğrudan ilişkili. Nolan’ın bilimadamı olabileceği sözü son derece isabetli bir tespitmiş. Belki de bugüne kadar bilimle bu kadar “bilimsel” bir bağı olan bir bilim-kurgu filmi izlememişizdir.

TANRI İNSANLIĞIN TA KENDİSİ 
Nolan’ın filmlerinde anlaşılması zor bir şeylerin olması standart bir durum. Gerek Inception’da, gerekse Memento’da son derece zor bir yapı vardı ama yine de filmler kendilerini soluksuz izletiyorlardı. “Yıldızlararası”nın bilimsel tartışmalarını, zaman – mekan üzerine fiziksel argümanlarını, solucan delikleri ve karadelikler hakkında sunduğu verileri anlamak zor. Ama buna rağmen filmi yine kopmadan izledim ki oldukça uzun bir film olduğunu da söyleyeyim (2 saat 49 dakika).

Filmin bir mesajı varsa bence o da şu: Tanrı biziz! Tanrı insanlığın ta kendisi. Ve insanlığın belirleyici malzemesi de sevgi. Şimdi bu cümleyi yazdığımda son derece bayağı, klişe ve yapış yapış bir şey söylemişim gibi geldi. Ama film böyle hissettirmiyor. Benim ifade konusundaki beceriksizliğimle filmi yargılamayın. Film sevgi faktörünün doğru bilgiye ulaşmadaki önemini, nesnellik-öznellik gibi derin bir noktadan ele alıyor.
Filmin final sahnesinde post-apokaliptik (kıyamet sonrası) filmlerin muhafazakar doğasına uyan bir Amerikan bayrağı var. Fakat filmin kendisinde milliyetçi hiçbir şey yok, tam tersine, insanlık ailesini kucaklayan bir şeyler var. İnsanın aklına acaba ortak yapımcılar mı bu bayrağı oraya koydurttu sorusu geliyor.

İNSANLIĞIN TEMEL SORUNU!
“Yıldızlararası”yla ilgili yazıları okurken bilim kurgu için İngilizcede kullanılan sci-fi kısaltmasına bir kardeş geldiğini de öğrendim.  Bu kardeşin adı “cli-fi”. “Cli”, İngilizcede iklime karşılık gelen “climate”ten geliyor. “Fi” ise kurgu anlamına gelen “fiction”dan. Eskiden kıyamet atom savaşı gibi şeylerle ilgiliydi, şimdi iklimle ilgili. Filmde de iklim değişiklikleri insanlığın temel sorununu beslenmek haline getirmiş durumda.
Filmde enteresan bulduğum bir iddiaya da değinmek lazım: Bu iddia, ABD’nin uzay programlarının, SSCB’yi rekabete zorlayıp iflas ettirmek için tasarlandığına dair. Halkı uzay programlarından soğutup, tarıma yöneltmek için geliştirilen ABD’nin yeni tarih doktrini böyle, filmde. Uzay yarışına dair bu kabul, Nolan’ın Amerikan tarihine de Hollywood’dan farklı baktığını gösteriyor olabilir.

“Yıldızlararası”nı seyretmek gerek. Derin karakterler filan yok filmde. Filme, Jessica Chastain ve Anne Hathaway gibi büyük isimleri görmek için gitmeyin. Çok etkileyici karakterleri yok. Matthew McConaughey’yi de o kadar etkileyici bulmadım. Ama filmin makro ve mikro meseleleri mühim ve herkese hitap eden cinsten.

Geçmiş zaman güzellemesi

TARİH:  1 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

UNUTURSAM FISILDA

Sinemamızda nostalji rüzgârları esiyor. Bir dönemin Yeşilçamı’na saygı duruşunda bulunan “Pek Yakında”  için “Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film”, diye yazmıştım. 60 sonları ve 70’lerin Türk popuna selam çakan “Unutursam Fısılda” (UF) için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Biri bugünde, biri de aynı kahramanların gençliğinde geçen iki bölümlü UF’nin 70’leri, yani eskiyi anlatan bölümü tam bir klişeler geçidi. Türk popuna dair görüntülerden çok, BBC’nin “Top of the Pops” programını hatırlatan görüntüler eşliğinde bolca Kenan Doğulu imzalı 70’ler Türk popu dinliyoruz. Bu şarkılar belki birkaç dinleme sonrasında akılda yer edebilir ama filmdeki dinleme sırasında açıkçası bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar. Kayda değer durmadıkları gibi, dönemin ruhunu da yansıtmaktan uzaklar. Kılık kıyafetlerdeki pırıltı da Türk popçularından çok, ABBA’yı ve glam rockçıları hatırlattı bana.   Filmin Vesikalı Yarim’le (1968) başlattığı bu dönem, iki kız kardeşin rekabetinin temellerini anlatıyor. Hatice (Farah Zeynep Abdullah) ile Hanife (Gözde Cığacı) aynı “delikanlı”ya aşık olurlar. Tarık adlı bu delikanlıda yanlış bir castingle Mehmet Günsür oynatılmış. Aşağı yukarı 20 yaşında olması gereken Günsür 40 yaşında gözüküyor film boyunca. Oysa kızkardeşlerde Abdulah ve Cığacı rollerinin gerektiği yaşta yani 17-18 yaşında görünüyorlar. Tarık, lise önünde avlanan sübyancılara benziyor.
KARNAVAL EDASIYLA DAKİKALAR GEÇİYOR
Neyse… Tarık’ın seçimi, sağlıkçı Hanife değil kendisi gibi pop müziğe meraklı Hatice oluyor. Hatice (sonradan Ayperi) ile Tarık pop müzikte şöhrete ulaşırken, Hanife kendisini haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir kaybeden olarak görüyor. Film “Bir Yıldız Doğuyor”un duraklarından bir karnaval edasıyla geçip gidiyor.
‘BABAM VE OĞLUM’ DÖNÜŞÜ
Oysa filmin günümüzde geçen ve filmi açan sahneleri vaatkârdı. Yaşlanmış Hatice (Hümeyra), kıçından sigara çıkaran eşek biblosunu “al, başka yerde bulamazsın” diyerek haciz memuruna verirken, seyirciyi tavlamıştı. Hatice, hem içine düştüğü maddi sıkıntı hem de Alzheimer’e yakalandığı için ablası Hanife’nin (Işıl Yücesoy) kasabadaki, evine dönüyor. Bir nevi “Babam ve Oğlum” dönüşü. Yıllardır haset biriktiren Hanife, Hatice’yi hem konuk ediyor, hem de öfkesinin keskinliğini yitirmemesi için kendi kendisini telkin ediyor. Kardeş rekabeti, kardeşler arasındaki aşk/nefret ilişkisi verimli bir alan. Buradan çok şey çıkacak diye umut ediyoruz. Ama çıkmıyor. Başta ne varsa, sonrasında da o var. Alzheimer’den, hafıza/kimlik filan gibi temalardan da bir şey çIkmıyor. Her şey tereyağdan kıl çeker gibi kolayca çözülüyor. 60 sonları ve 70 başlarının toplumsal olayları filmin ne kadar uzağında kaldıysa, bugünün ruhu da filmin uzağında kalıyor.
BÜYÜK BÜTÇE RİSKLİDİR
Çağan Irmak’ın sanatçı pırıltısı kendisini arada sırada gösteriyor, asıl gözükense zanaatkârlık. Evet, iyi bir prodüksiyon denilebilir; film parlıyor. Ama bir filme ne kadar çok para harcarsanız, o kadar çok riskten kaçarsınız. Batacak olan para miktarının büyüklüğü güvenli sularda yüzmeye zorlar. UF’ye çok para harcanmış, dolayısıyla film sığ sulardan dışarıya çıkmaya cesaret edememiş. Ürün yerleştirmesi de cabası.

Tüm cinayetlere karşı çıkalım

TARİH:  25 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yarın Cumartesi Anneleri’nin eylemine destek vermek için Galatasaray’da olacağım. Hepsi olmasa da faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin ve Cumartesi Anneleri’nin çoğu Kürt. Kimileri için ‘Cumartesi Anneleri’ bu nedenle ‘öteki’. Bazı başkaları içinse faili meçhullük, devlet zulmüne maruz kalmış olmak gibi haller Kürt olmaları ya da olmamalarından bağımsız ötekilerin dünyasına ait. Suç işlememişlerse, neden devletin gazabını çeksin ki birileri?

Ergenekon ve Balyoz davalarında da böylelerini gördük. Deliller sahte olabilirdi ama bunlar darbeci değil miydiler? İyi olmamış mıydı yani hapse atılmaları?

Adalet duygusu yoksa, toplum da yoktur.

Benim ablam Yasemin de öldürüldü. Katili PKK’li çıktı ama işin içinde derin devletin de parmağı var bence. Ben kendi davamdan söz ettiğimde bazılarından şöyle sözler duydum “Ne olmuş, bir adam (?) ölmüşse, Kürtler her gün ölüyor.”  Vallahi duydum, abartmıyorum. Ve daha neler neler duydum.

Faili meçhullere ve bütün cinayetlere karşı çıkalım. Failerinin kamu vicdanını tatmin eden cezalara çarptırılmalarını isteyelim. Yoksa toplum olamayız. Yoksa insan olamayız.

KAYBEDİLMEK İSTENEN İNSANLIĞIMIZDIR…
Yeri kana, göğü feryada doymayan bu diyarda, 499 haftadır İstanbul’un en işlek yerinde Cumartesi Meydanı’nda oturuyorlar. Aslında oturmaya, bundan 1013 (bin on üç) hafta önce 27 Mayıs 1995’te başladılar. Devletin, gözaltında kaybetme politikasıyla yönetildiği günlerdi. Başlangıçta beş altı kayıp yakınıydılar. Umutsuzluklarını, yaşadıkları belirsizlikleri bir araya gelerek, paylaşarak mücadeleye dönüştürdüler. Çoğaldılar, zira çoktular. Talepleri çok netti:

1) Bir daha kimse gözaltında kaybolmasın.

2) Kayıpların akıbeti açıklansın

3) Kaybedenler yargılansın.

O zamanlar oturmak da pek kolay değildi. 15 Ağustos 98’de 170. haftada devletin sabrı taşmaya başladı. 30 hafta boyunca, dağıtma, polis şiddeti ve gözaltılarla boğuştular. Nezarethane’de oturmaya dönüşen cumartesiler travmanın artarak tekrarlanmasına sebep oluyordu. Sürdürülemez durum karşısında 13 Mart 99’da, 200. haftada ara vermek zorunda kaldılar.

Devletin bir zelil yöntemi teşhir edilmiş, gözaltında kaybetme yöntemi büyük ölçüde terkedilmek zorunda kalınmıştı. Bazı aileler kayıplarının akıbetini öğrenme “şans”ına eriştiyse de çoğu için bu gerçekleşmedi. Adaletin kalan kısmı ise hak getire…

Yani kendilerinden çok bize faydaları dokundu. Gözaltında kaybolmamızı engellemiş oldular.

Ergenekon yargılamaları ile birlikte, yargılamanın 12 Eylül dönemi ve 90’lara uzanma ihtimalinin belirdiği günlerde, yeniden oturmayı ve yarım kalan adalet talebini hatırlatmayı görev bildiler. 31 Ocak 2009’da tekrar oturdular.

Sorumluluk makamındakilerse, adalet yerine gözyaşlarını, ne demekse “acı paylaşımları”nı koymaya çalıştılar. Ardından adalet gelmeyince, acılarının suistimal edildiğini düşünmemiş olabilirler mi? Helalleşme adlı hileli terazilere, adı konmamış gizli aflara karınları tok. Talep ettiklerinin tek bir adı var, sıfatsız, sanatsız tek bir adı… ADALET…

Tekrarlayalım; istenen öncelikle kayıplarının akıbeti… Akıbet dediğimiz de çoğunlukla KEMİK… Ayıp… Sonra ise suçun cezasız kalmaması. Devlet Baba’nın kendi çocuklarını adalete teslim etme, çocuklarından geri kalanı da Cumartesi Anneleri’ne teslim etme zamanı çoktan geldi de geçiyor.

Suçsuz yere ceza çekenler, kimi zaman cezalarının suçunu ararlar. Sokağa çıkıp, kırdıklarında, döktüklerinde, keşke yapmasalar diye geçiriyorsunuz ya bazen içinizden; onlara yapma diyebilecek tek ses ADALET’in sesidir. Onlar 499 haftadır hiç yakıp yıkmadılar. Adalet, Cumartesi Meydanı’na konuşarak işe başlarsa, o ses her meydandan duyulur. Hiç endişeniz olmasın.

Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları, 25 Ekim Cumartesi günü 500 haftadır oturuyor olacaklar. 500 haftadır kayıplarını arıyor, 500 haftadır adalet arıyor olacaklar. Aslında 500 haftadır bizi arıyor, bizi soruyorlar.

Elimizde bir dal kırmızı karanfille, saat 12:00’de yanlarında durabilelim hiç değilse. Seslerini çoğaltalım. Bu Cumartesi ve her Cumartesi…

İlim ile bilim

TARİH:  Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

BALIK

Doğanın yok oluşu düşünen herkesin cevap bulmaya çalıştığı temel bir sorun. Küresel ısınma, ormansızlaşma, türlerin hızla yok oluşu, denizlerin tüketilişi, çevre kirliliği… Doğa bir zamanlar sadece yeşilcilerin meselesi gibiydi ama artık herkesin meselesi. İstanbul’a doğru dürüst kar yağmayalı kaç yıl oldu? Gelecek yaz suyumuz olacak mı? Ve daha birçok soru kafamızı kurcalıyor her gün.
Derviş Zaim doğa konusuna ilk kez Devir filmiyle el attı. Gelenekle bir şekilde bağ kurmaya özen gösteren Zaim doğaya ilişkin filmlerinde de aynı tavrını sürdürüyor. Balık da geleneksel inançlarla bilim arasında bir bağ kurulan, ikisine de hayatta bir yer veren ama geleneği moderne yeğ tutan bir film.
YARDIMCI ROL BİLİM
Suskun kızının tedavisi için bilime başvuran babayla, şaman dedesinin yöntemlerini uygulayan anne arasında Zaim anneden yana tavır alıyor. Ama yine de bilime yardımcı bir rol veriyor. Bir tür ilahi adaletin de varlığından söz edilebilir filmin dünyasında. Kosmosa ne gönderiyorsan, karşılığını o şekilde alıyorsun. Ya da ne ekersen onu biçiyorsun. Kosmos demişken Reha Erdem’in de şaman kültürüne göz kırpan Kosmos’u geliyor akla. Geçmiş inançlarımız dünyayı kurtarabilir mi? İlim, bilimle el ele verse, dünyamızı kurtarabilir miyiz? Bireysel ahlakın önemi yadsınamaz ama geçim derdinin ezdiği babaları kötülüğe başvurmaktan nasıl kurtaracağız, bilemiyorum.
BU YÖNETMEN DE ENDER BULUNUR
Ekonomik sıkıntıların kıskacına aldığı baba rolünde Bülent İnal çok iyi. Balık; sade anlatımıyla, pes perdeden, doğanın, dolayısıyla insanın sıkıntılarına eğilen bir yapım. Derviş Zaim filmdeki balık gibi ender bir  tür. Endemik bir yönetmen türü. Kendi açtığı yolda, kendi başına Balık gibi fazla ses çıkarmadan ama şaşmadan yürümeye devam ediyor.

Evlilik, cinayet ve medya

TARİH:  11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

KAYIP KIZ

İki yabancının birbirini tanımadan yan yana yaşamasına evlilik adı verilir. Evliliğin tarafları sık sık birbirlerini öldürmeyi düşler: Bazen, şunun kafatasını parçalayıp açsam acaba neler düşündüğünü öğrenebilir miyim diye sorar seven yürek; bazen de, cellat zehirli iğneyle şu iti ölüme yollasa da başkalarıyla fingirdeşmek neymiş görse der, kalbi örselenmiş, hassas aşık. Eski aşık ya da.
Aaah ah, halbu ki ay ışığında öpüşeli topu topu kaç yıl olmuştur?
Bir de medya cadıları vardır. Her yıkılan evlilik, hele de gümbürdeyerek, kanayarak yıkılan her evlilik potansiyel malzeme sunar medya cadılarına. Ama bu cadılar, cadı avlayan cinstendirler aynı zamanda.  Şeytanlaştırmak en sevdikleri iştir ama gerekirse melekleştirmekten de kaçınmazlar.
“Kayıp Kız” zengin kızla fakir oğlanın aşkını, evliliğini, kadının kayboluşunu, adamın önce medyaya yem olup sonra onu yönetmeye başlamasını anlatıyor. Zengin kız doğma büyüme New Yorklu, fakir erkek ise taşradan büyük kente göç etmiş bir gazeteci yazar. İşler başta iyi gidiyor ama bir evlilikte iki taraf da işsiz kalırsa büyük değişiklikler beklemek gerekir.
HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK MI!
Nitekim fakir oğlan Nick (Ben Affleck) annesinin hastalığını da bahane ederek memleketi Missouri’ye yerleşmeyi öneriyor, zengin kız Amy (Rosamund Pike) da kabul ediyor. Aşağıdan yukarı çıkanın, çıktığı yerin kültürüne ayak uydurması başka, yukardan aşağı inenin indiği yere uyum sağlaması başka. New York’tan taşraya göç yaramıyor çiftimize. Rosamund umutsuz ev kadınlarını oynamaya başlıyor.
Ve bir gün Nick eve geldiğinde karısını evde bulamıyor. Fakat bu basit bir terk olayına da benzemiyor çünkü az da olsa evde bir boğuşma olduğuna dair deliller var. Amy kaçırılmış gibi, sanki…  Yoksa?
MERAK UYANDIRAN BİR FİLM
Daha fazla konuya girmenin alemi yok çünkü “Kayıp Kız” merak etme duygumuza hitap eden bir film en başta. Ne oldu, ne olacak sorularının peşinde filmin 2 saati aşan süresi hissedilmiyor bile. Oyunculuklar, özellikle yan rollerdekiler muhteşem. Rosamund Pike filmin en zayıf oyuncusu. Ben Affleck ise iyi.
Çok satan bir romandan yazarın kendisinin uyarladığı senaryoya dayanan “Kayıp Kız” birinci sınıf bir macera filmi. Ama daha fazla abartmaya gerek yok. Uzun bir yolculuk esnasında okunacak ve otelde bırakılıp eve getirilmeyecek cinsten bir kitaptan uyarlanan filmin nitelikleri de kitabınkine benzer. David Fincher büyük bir usta, hiç şüphe yok. Ama ‘Kayıp Kız’dan akılda kalacak bir karakter de yok. Olay örgüsü fazla abartılı ve giderek inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Ama yine de kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. Kadın bir yazardan kadın düşmanı denilebilecek bir film çıkması da enteresan bir durum.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com