Hayastan* İzlenimleri

TARİH:  19 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ermenistan diye bir ülke var mıymış? Erivan’daki ilk günlerim boyunca neden Ermenistan’da olduğumu anlamıyorum? Cevabını bilmiyorum. Erivan’ın merkezi herhangi bir Avrupa ülkesi gibi modern ve zengin. Belki de yoksul bir şehir bekliyordum, öyle duymuştum. Belki Ermenilerin bir ülkesi olduğunu bilmeden yetiştim, okulda sınıf arkadaşlarımın bazıları Ermeniydi, aynı ülkede yaşıyorduk, Türkçe anlaşıyorduk. Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeleri olabileceğini düşünmek bu yüzden garip mi geliyordu? Ermeniler arasında yabancı olmak mı tuhaf geldi bana? Bilemiyorum, belki de bambaşka bir şey bana bu hissi yaşatan. Belki de iki ülkeyi birbirinden ayıran sınırları anlamakta güçlük çekiyorum. Hem de en sertinden bir sınır, kapalı bir sınır!

Konuşmak gerek. Arada sorunların olması ilişkileri dondurmak için değil tam tersine sıklaştırmak için bir neden olmalı. Konuşuluyor da. Biz konuştuk. Hrant Dink’in dediği gibi kanlarımızdaki zehiri akıtmamız lazım. Bu da ancak ilişkiyle, diyalogla olabilir. Çok zor da olsa, başka yolu yok.

Hrant Dink Vakfı’nın Türkiye-Ermenistan Gazeteci Diyalog Programı’nın konuğu olarak Erivan’dayım. Gezinin diğer konukları Burcu Karakaş (Milliyet), Cansu Karadan (CNN-Türk), Cem Erciyes (Radikal), Erkam Emre (Zaman), Lora Sarı (Agos), Melis Behlil (Açık Radyo), Senem Aytaç (Altyazı) ve Vildan Ay (Haber Türk TV). Vakıftan Nayat Karaköse ve Nanée Malek-Stanians toplantıları, yemekleri, kısacası her şeyi organize ediyorlar bizim için.

TV kanalları, sivil toplum kuruluşları, AB’nin Ermenistan temsilciliği ve Taşnak Partisi’ni (Dashnaktsutyun Party) ziyaret ediyoruz. Sanatçılarla ve sivil halkla konuşuyoruz. İnkar edilemeyecek gerçek şu: Ermeniler geçmişten dolayı kırgın, kızgın ve öfkeliler. Hiç olmadı mahzunlar. Kendilerini mağdur hissediyorlar. Geçmişlerinden koparılmış hissediyorlar kendilerini. Ülkelerinden, atalarından, kültürlerinden uzak düşmüşler. Penceresinden baktığımız ve bizi görünce hemen içeri davet eden berber “Selamın aleyküm” diyor ve nerden geldiğimizi soruyor. Biz “Türkiye” deyince, “sizin atalarınız, bizim atalarımızı kesti” diyor, kederli. Ama düşmanca değil.

Bir akşam bir bara gidiyoruz. DJ’le sohbet ediyorum. Bana Türk psychedelic (saykedelik okunur, saykodelik bilinir) müziğini, özellikle de Erkin Koray ve Selda Bağcan’ı çok sevdiğini söylüyor. Ama çalamadığını çünkü başka bir DJ’in Türkçe müzik çalmaya kalkınca işinden olduğunu söylüyor. Nanée’den rica ediyorum, o da barın sahibinden rica ediyor ve hatırımız için bir parçalık Türkçe çalma izni çıkıyor DJ’e. Erkin Koray’ın ‘Esterabim’ini çalıyor o da. Türkiye-Ermenistan ilişkileri için tarihi bir an olmasa da bar için kesinlikle tarihi bir an. İlk defa bir Türkçe şarkı eşliğinde eğleniyor insanlar. Bu da benim küçük katkım olsun ilişkilerimize.

Konuştuğum insanlarda Karabağ konusunda milliyetçi tutum egemen. Peki ya Karabağ çevresindeki işgal edilmiş Azeri bölgesi ne olacak dediğimde, aldığım cevap ya “Oranın tampon bölge olarak tutulması güvenlik için şart” ya da “Oralar zaten eskiden bizimdi” oluyor. Ama yine de bir çözüm olmalı ve bulunmalı. Ve bu ancak konuşmayla olacak.

Gezimiz Altın Kayısı Erivan Film Festivali’ne denk geldiği için, sinemayla da ilgili bir ziyaret oluyor bu. Ermenistan Türkiye Sinema Platformu da 12. kez bir araya geldi Erivan’da; geçen yılın desteklenen filmleri ‘Ziazan’ (Derya Durmaz) ve ‘Diyar’ (Devrim Akkaya) gösterildi, desteklenecek yeni filmler seçildi. Projesi ödül alanlar Sevda Usanoğlu (Bulanık Pastel Bir Resim) ve Mesut Tufan (Çuhacıyan’ın İzinde) oldu.

Az da olsa film de izleyebildik. Paradjanov’un ‘Unutulmuş Atalarımızın Gölgesi’ filmi ustanın şiirsel sinemasından bir Romeo-Jülyet hikayesi anlatıyordu. Kimi zaman zorlasa da özel bir filmdi. Paradjanov Müzesi ise en az filmleri kadar ilgiçti ustanın. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Tavizsiz bir sanatçı olan Paradjanov üstelik de biseksüel olunca (gerçi rehberimiz katiyen öyle değildi diyor) sistemin gazabına uğramış. Rehberimize göre Paradjanov’un hapse atılmasının nedeni özgürlükten yana olması ve sinemasında ulusal öğelere yer vermesiydi.

Dietrich Brüggemann’ın Berlin’den ödülle dönen filmi ‘Hacın Durakları’ minimalist sinemanın iyi örneklerindendi. Cristian Mungiu’nun ‘Tepelerin Ardında’sı, Ulrich Seidl’ın ‘Cennet Üçlemesi’nin ‘İnanç’ ayağı ve Haneke’nin ‘Beyaz Bant’ filmleriyle birlikte düşününce Hıristiyanlığın yükseldiğini ve sinemacıların buna tepki gösterdiklerini düşündük. Film yeniyetme bir genç kızın, dinsel dogmaların etkisiyle kendi hayatından vazgeçmesini anlatıyor.

Son olarak 1988’de depremin sarstığı Gümrü’ye dair bir şey söylemek isterim. İnsanı hüzünlendiren bir yanı var bu kentin, çok güzel ama terk edilmiş gibi. Erivan’dan çok daha yoksul ve çok daha otantik bir yer. Burada Kars’tan önceki son tren istasyonunu gezdik. 1993’ten beri tren uğramayan istasyonunun hala bir bekçisi var. Olur da sınır açılırsa hazır bekliyorlar. Sınır açılsın, Gümrü canlansın. Kars’ın da Gümrü’nün de, Ermenilerin de Türklerin de buna ihtiyacı var.

*Hayestan veya Hayastan Ermenistan’ın Ermenice’deki adı.

Altın Portakal

TARİH:  Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal Film Festivali’nde 3. Günü yaşıyoruz ve festival katalogu halâ çıkmış değil. Basın odasındaki bilgisayardan Altın Portakal’ın web sitesine girmeye çalışıyorum ama o da açılmıyor. Kırk dokuzuncusu düzenlenen bir festivalde, Türkiye’nin en köklü film festivalinde artık bu tip sorunlar yaşanmamalı. Bunlar dışında festivalde bir aksaklık yok. İki yıl öncesine göre ulaşım konusu çok başarılı bir biçimde çözümlenmiş. Film gösterimleri de aksamıyor ama Antalya Kültür Merkezi’nin ses düzeni iyi değil. Ya da filmlerde sorun var. Sık sık İngilizce altyazıya bakmak zorunda kalıyorum.

Post modern çağın temel meselelerinden biri kimlik, dolayısıyla bu festivalde de etnik kimlik, aidiyet gibi meseleler ön plana çıkıyor.  Pazartesi günün ilk yarışma filmi “Evdeki Yabancılar” da bu mesele üzerine kuruluydu. Mübadele sonrasında Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış yaşlı bir Rum kadın genç torunuyla İzmir’in Karaburun ilçesine gelir. Burada eski evini bulan kadın, evinin restore edildiğini görünce büyük hayal kırıklığına uğrar. Ama evin sahibi de yaşlı kadın gibi kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamamış bir entelektüeldir. Adam hukuk ve tarih okumuş ama öğrenimini yarım bırakarak büyüdüğü kasabaya geri dönmüştür. Şimdi pansiyonculuk yapmak niyetindedir. Kadını ve torununu evinde misafir eder. Fakat yaşlı kadının yarası derindir. Sadece evinden yurdundan olmamış aynı zamanda sevdiği Türk delikanlısından koparmıştır onu savaş ve mübadele. Ve kadının yarasına çare bulmak mümkün değildir. “Evdeki Yabancılar” travma sonrası stres sendromundan yola çıkıp evrensel bir hikaye anlatmayı hedeflemiş. Fakat filmin evrensellik hedefiyle dönemini bilerek ve isteyerek çok belirgin kılmaması, evrensellik duygusu değil kafa karışıklığı yarattı. Karakterlerin de ete kemiğe bürünemediklerini söylemek lazım. Kimlik ve aidiyet meseleleri çok önemli elbette ama bunları sinemamız keşke biraz daha sosyal, sınıfsal ve tarihsel bir temele oturtsa. “Evdeki Yabancılar” Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil tarafından yönetilmişti.

Pazartesi’nin ikinci filmi “Güzelliğin On Par’ Etmez” (GOPE), daha önce gördüğüm “Küf” hariç festivalde gördüğüm tek etkileyici filmdi diyebilirim. GOPE de sorunsuz bir film değildi gerçi. Bu kez Avusturya’daki Kürt-Türk bir ailenin dünyasıydı konu edinilen. Yani yine kimlik ve aidiyet meseleleri ön plandaydı. Kadın, Türk ve oldukça burjuva görünümlü, adam ise Kürt ve işçi sınıfı kökenli. Adam PKK’yle dağa çıkmış, hapis yatmış, dolayısıyla ailesini uzun süre yalnız bırakmış. İki çocuğu var çiftin. Biri henüz yeni ergen olmuş, diğeri ise öfkeli bir delikanlı. Delikanlı babasının “terörist” kimliğinden çok rahatsız ve başka bir uca, Türk milliyetçiliğine savrulmuş durumda. Babasından nefret ettiği için evini de terk etmiş. Ergen genç ise ilk aşkının şaşkınlığı ve yeni geldiği Avusturya’ya ve Almancaya  uyum sağlayamamanın sıkıntısı içinde. Ergen Almanca konusunda komşusundan yardım alıp kendisine yeni ve daha işlevsel bir baba figürü edinirken,  ilk aşkı Yugoslav Ana’yla da yakınlaşma şansı bulur. Aşık Veysel’in “Güzelliğin On Par Etmez” şarkısı bir zamanlar nasıl annesiyle babasını birleştirmişse bu kez de bir ilk aşka hizmet edecek, hapse düşen delikanlıya teselli olacak, komşunun terk ettiği sevgilisiyle arasını bulacaktır. Dil ve kimlik meseleleri filmin bütün kahramanlarını bir şekilde etkiler. Filmin en etkileyici yanı söylediği yeni veya politik sözlerde değil, çok iyi yazılmış ve iyi de sahnelenmiş bazı sahnelerinde. Delikanlının ergen kardeşiyle hapishanedeki görüşmesini çok etkileyici buldum. Öfkeli delikanlının babasının kuzusu olma isteyişi ama bir yandan da isyanını sürdürüşü o kadar iyi yazılmıştı ki. Keza komşu karakteri çok iyiydi. Ama öfkeli delikanlı Avusturya’da doğmuş, büyümüş gibiyken diğerlerinin 6 aydır Avusturya’da oluşu gibi kafa karıştıran durumlar da vardı. Keza ilk aşk da yeterince ilginç değildi ve filmde önemli bir yer kaplıyordu. Yine de Hüseyin Tabak’ın filmi şu ana kadar en güzel sahnelere sahip film oldu.

Festivalin ilk filmi ise çok konuşulan “Derin Düşün-ce”ydi. Filmin İngilizce adı ise “When Derin Falls” olarak konulmuş, Türkçedeki anlamlarından “Derin adlı kız düşünce” manasına geleni seçilmişti. Filmin Hülya Avşar tarafından aforoz edilmek istendiği dedikodusu çok tartışıldı ama bu galiba bir dedikodudan ibaret. Seyircinin filme karşı büyük bir öfke duyduğu iddiası da öyle. Öfkeli olanlar vardı ama biz neler gördük… Filmi beğenen, alkışlayan da çoktu. Yani linç etme iddiaları filan aşırı bir abartıdan ibaret. Ama filmi seven iki sinema yazarına da rastlamadım (bir arkadaş var). Derin Düşünce derin bir kafa karışıklığı içinde gibiydi. Annesi intihar eden, babası seks bağımlısı bir kız nasıl sapıtırdı sanırım konusu. Filmin yönetmeni filmdeki küçük kızla babası arasında bir ensest ilişki olmadığını iddia etse de filmdeki her şey kızın babasıyla ve belki de mahalledeki bakkalla cinsel ilişki kurduğu imalarıyla doluydu. Babayla kızın yaptıkları yolculuk da akla hemen “Lolita”yı getiriyordu. Ama film çok sevimsiz bir kız tablosu çizerek, bize bir kurban değil, manyak bir küçük kızdan başka bir şey vermedi. Film her haliyle başarısızdı bana kalırsa. Eğer Çağatay Tosun babayla kız arasında bir cinsellik yok iddiasında samimiyse, film göründüğünden de daha başarısız. Çünkü başka türlü film iyice anlamsızlaşıyor. Böyle karı kocaya, böyle kız çocuğu ise konu, o da iyi anlatılamamış.

“Elveda Katya” ise bir televizyon filmi gibiydi. Yine kendini ait hissettiği bir ev, bir aile bulamamak filmin temel temasıydı. “Araf”ın kamyon şoförünü, uzun mesafe kaptanına çevirirsek, iki film arasında bir ortak nokta bulabiliriz. Araf’ın hamile genç kızı bu kez çocuğunu doğurmuş ve ardından ölmüş olsa ve doğurduğu bebek bir genç kız olduğunda babasını aramak için Trabzon’a gelse ne olurdu? “Elveda Katya” işte istenmeyen bir hamilelik sonucu doğmuş bir genç Gürcü kızın Türk babasını arayışının öyküsü. Durumu acıklı olsa da genç kız sonunda dik durmayı bilecek, asıl çöken sorumsuz baba olacaktır. Film dinin yani İslamın vicdanlı ol çağrısına kulak tıkayan bir adamın acıklı hikayesi olarak da okunabilir. Belki de din ne yapsın, adamda vicdan yoksa diye bir mesaj da veriyordur. Filmde her ahlaki sorunda İslamın ahlaka çağrısını duyuyoruz. Ama demek ki vicdan başka şeyler gerektiriyor. “Elveda Katya”yı seyirci çok beğendi. Ama sıradan bir televizyon filminden çok farklı değildi, inandırıcı da değildi. Film boyunca yetimhaneden salınan bu kız Trabzona nasıl geldi, babasını nasıl buldu, ne yiyor, ne içiyor, tuvaletini nereye yapıyor gibi sorularla cebelleşip durduk.

Dünün mağduru, yarının faşisti

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’

Baştan söyleyeyim: Bu kadar uzun süre maymun seyredeceksem, ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ndense (MCŞV) maymunlara dair bir belgesel seyretmeyi tercih ederdim. MCŞV, maymun gribinin ardından dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun öldüğü bir gelecekte başlıyor. San Francisco maymunları ise evrimleşerek, daha insani bir uygarlık kurmuş, çat pat İngilizce (Tarzan düzeyinde) konuşmaya da başlamışlardır. İngilizce konuşmadıkları zamanlarda ise işaret diliyle ileri bir iletişim tutturmuş durumdalar. Ve fakat insan nüfusu tükenmiş değildir. Bir grup hayatta kalmayı başarmıştır. Maymunların bölgesindeki barajı çalıştırırlarsa enerji sorunlarını da çözeceklerdir. Bu grubun otomatik silahları da vardır. İnsanlar, maymunlarla karşılaştığında politik olarak dersler çıkarılacak gelişmeler başlar.
Film siyaseten oldukça doğru bir yerde duruyor. Maymun faşizmi, Alman faşizminin yükselişine benzer bir şekilde yükseliyor. İnsanların elinden çok çekmiş, çok işkence görmüş bir maymun siyasi suikastler işleyip, suçu insanlara atarak ve Reichstag benzeri yangınlar çıkartarak kitlesini manipüle ediyor ve iktidarı ele geçiriyor. İleri evrim, karşı devrime dönüşüyor.
Alman faşizminin ardında malum, I. Dünya Savaşı’nın mağduriyeti vardı. Hitler bu mağduriyet duygusunu kullanarak ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelmişti. Tıpkı güzel ülkemizde Yeni Osmanlıcıların yükselişinde I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi kabullenemeyişin ve kişisel mağduriyetlerin olması gibi. Tıpkı bugünkü İsrail dehşetinin ardında Alman faşizminin Yahudilere yaşattığı mağduriyetin olması gibi. Mağduriyet üzerine politika inşa edenden korkacaksın. Türk, Kürt, Alman, Yahudi fark etmez.
Filmin maymunlar cephesinde dünün mağdurları, bugünün faşistleri iktidara gelirken, insanlar cephesinde de benzer şeyler oluyor. Akrabalarının ölümünden maymunları suçlayan ve dolayısıyla kendisini maymunlar tarafından mağdur edilmiş hisseden biri, her fırsatta şiddete başvurarak savaşı körüklüyor.
Film, dediğim gibi politik olarak doğru noktalara parmak basıyor ama sonuçta büyük bütçeli bir aksiyon filmi olmanın tuzaklarından da kaçmıyor. Yani bol bol vurdulu kırdılı sahne izliyoruz. Çocuksu bir kavga dövüş seyretme merakınız yoksa bu sahnelerde sıkılmamanız zor. Ayrıca filmin ne insan ne de maymun karakterlerinin akılda kalıcı bir niteliği var.

Araf’ın ve Striptiz Kulübü’nün ortak noktası

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında yol üstü dinlenme tesislerinden birinde çalışan iki gençle birlikte onların hayatlarına giren bir kamyon şoförünün hikâyesi anlatılır. Genç kız yani Zehra (Neslihan Atagül), kamyon şoförü Mahur’u (Özcan Deniz) ilk gördüğünde uyku ile uyanıklık arasındadır. Gördüğü sanki açık gözle görülen bir rüyadır, bir gündüz düşü. Bu sahne önemli çünkü şoför Mahur film boyunca bir fantezi nesnesi olma özelliğinden sıyrılmaz. Ne Zehra için ne de seyirci için! Mahur’u somut gerçekliği içinde algılamamız mümkün olmaz. Evli midir, çocukları var mıdır, Zehra’ya gerçekten “seni seviyorum, birlikte uzaklara gideceğiz” demiş midir, hiç bilemeyiz. Aslında ben kamyon şoförünün adının Mahur olduğunu bile fark etmedim, sonradan okuduklarımdan biliyorum. Sanki yönetmen Mahur, Zehra için nasıl bir fantezi nesnesi ise, nasıl hayal ile gerçek arasında tanımlanmamış bir yerdeyse seyirci için de öyle olsun istemiş. Mahur’u kamyonunu kullanmadığı zamanlar dışında dans ederken ve Zehra’yla sevişirken görürüz en çok. Ve bu ilişki sırasında Mahur’un ağzından tek bir sözcük bile çıkmaz. Bu da Mahur’un gerçekçi bir karakter olarak şekillenmesini engeller; o, nerdeyse tam bir cinsel obje olarak kalır. Filmin Mahur’u bir nevi fetişleştirmede çok başarılı olduğu kesin. Neredeyse bütün kadın arkadaşlarım bu dans eden, sevişen ama konuşmayan kamyon şoföründen etkilenmiş ve onu seyretmekten büyük haz almışlar. Kırk yaşında bir erkeğin 20 yaşında bir kızı hamile bıraktıktan sonra eyleminin sorumluluğunu hiçbir biçimde üstlenmemesi, kayıplara karışıp kızı kaderiyle baş başa bırakması Mahur’u yine de sevimsiz bir karakter yapmadı kimsenin gözünde. Çünkü Mahur bir fantezi nesnesiydi, bir karakter değil. Fantezi nesneleri ise gerçek karakterler gibi değerlendirilmez.
FANTEZİLERDE PARALELLİK
Bu hafta gösterime giren Striptiz Kulübü’nü izlerken Araf’ın Maruf’u ile Kulüp’teki striptizciler arasında bir paralellik olduğunu fark ettim. Amerika’daki erkeklerin kadınlar için dans edip soyunduğu kulüpler var. Striptizciler sahneye genellikle gücü ön plana çıkaran işlerde çalışan erkeklerin kılığında çıkıyorlar: Polis, itfaiyeci, tesisatçı, inşaat işçisi gibi… Muhasebeci ya da iş adamı kılığında değiller, bu işler yeterince erkeksi değiller. Striptizciler dans ediyorlar, bu sırada soyunuyorlar ve sonra seyircilerle cinsel ilişki simülasyonu içine giriyorlar. Araf’ın Maruf’u da gayet erkeklere özgü bir iş yapıyor. Uzun yollarda, yalnız başına kamyon sürüyor. Kadın fantezisinde tam da striptizcilerin canlandırdığı erkeksi, dayanıklılık gerektiren işler yapan tiplere benziyor. Maruf’un bir başka özelliği daha var: Tıpkı striptizciler gibi iyi dans ediyor ve konuşmuyor! Maruf, Zehra’nın başını dans pistinde döndürüyor, tabiri caizse kızı dansıyla tavlıyor! Maruf eğitimli, masa başı işlerde çalışan kadınların, gerçekte ilişki kurmak isteyecekleri değil ama fantezisini kuracakları bir tip. Dans etsin, sevişsin ve tercihen konuşmasın! Erkeklerin güzel kadın fantezisinin kadın fantezisindeki karşılığı olarak kalsın…
‘MAHUR’ KARAKTER OLARAK SUNULAMIYOR
Araf’ın zayıf noktalarından birinin bu olduğunu yani Maruf’u bir fantezi nesnesi, bir cinsel obje olarak bırakması olduğunu düşünüyorum. Tabii bu dediğim kadın seyirciler için geçerli değil, kadınların çoğu filmin sunduğu bu fantezi nesnesinden, dans eden kamyoncudan son derece hoşnutlar. Ama kendi adıma bu fantezi nesnesinin, bir karakter olarak sunulmasını isterdim. Film Mahur’u alenen olumlamasa da Özcan Deniz’in dans eden yakışıklı kamyon şoförü seyirci nezdinde hayranlık duyulan bir figür oldu. Genç bir kızı hamile bırakıp kaçan orta yaşlı bir erkeğin hayranlık duygusu uyandıran bir figür olmasının “kadın düşmanlığı teması”na son derece duyarlı arkadaşlarımın gözünden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Filmin Mahur’u yargılayıp hakkında hüküm vermesi değil talebim elbette ama lafı uzatmayayım. Sanırım dediğim anlaşılmıştır.

Tanrı biziz!

TARİH:  8 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YILDIZLARARASI
Christopher Nolan’ın Inception’ını (Başlangıç) çocuklarını kaybetmiş bir karı-kocanın hikayesi olarak izlemiştim (daha doğrusu ikinci izlediğimde filmin bende böyle yankılandığını fark etmiştim). Film hakkında yazdığım yazı en çok okunan eleştirilerimden biri olmuştu. Onca aksiyonun içinde kayba, unutamamaya, suçluluk duygusuna ve yas sürecine dair dokunaklı bir hikaye vardı. Geçenlerde Tuna Erdem’le birlikte Nolan’ın ikinci filmi Memento’ya dair bir radyo programı yaptık (Açık Radyo’da). Memento da suçluluk duygusuyla baş edememe, unutamama, travmayı atlatamama gibi temalar üzerine bir filmdir. Ama öylesine dahiyane ve bir o kadar da karmaşık bir yapısı vardır ki, filmin özüne inmek zordur. Filmin güçlü matematiğine hayranlığımı dile getirdiğimde Tuna “Christopher Nolan istese bir bilimadamı, quantum fizikçisi olabilirdi. Sinemayı seçmiş olması bizim şansımız”, demişti.

“Yıldızlararası”nı izlerken Tuna’nın bu sözleri aklıma geldi. Film yine Nolan’ın sabit temaları olan aile içi ilişkiler, yas ve kayıp üzerine dair ama bu kez bilimle, astrofizik ve quantum fiziğiyle doğrudan ilişkili. Nolan’ın bilimadamı olabileceği sözü son derece isabetli bir tespitmiş. Belki de bugüne kadar bilimle bu kadar “bilimsel” bir bağı olan bir bilim-kurgu filmi izlememişizdir.

TANRI İNSANLIĞIN TA KENDİSİ 
Nolan’ın filmlerinde anlaşılması zor bir şeylerin olması standart bir durum. Gerek Inception’da, gerekse Memento’da son derece zor bir yapı vardı ama yine de filmler kendilerini soluksuz izletiyorlardı. “Yıldızlararası”nın bilimsel tartışmalarını, zaman – mekan üzerine fiziksel argümanlarını, solucan delikleri ve karadelikler hakkında sunduğu verileri anlamak zor. Ama buna rağmen filmi yine kopmadan izledim ki oldukça uzun bir film olduğunu da söyleyeyim (2 saat 49 dakika).

Filmin bir mesajı varsa bence o da şu: Tanrı biziz! Tanrı insanlığın ta kendisi. Ve insanlığın belirleyici malzemesi de sevgi. Şimdi bu cümleyi yazdığımda son derece bayağı, klişe ve yapış yapış bir şey söylemişim gibi geldi. Ama film böyle hissettirmiyor. Benim ifade konusundaki beceriksizliğimle filmi yargılamayın. Film sevgi faktörünün doğru bilgiye ulaşmadaki önemini, nesnellik-öznellik gibi derin bir noktadan ele alıyor.
Filmin final sahnesinde post-apokaliptik (kıyamet sonrası) filmlerin muhafazakar doğasına uyan bir Amerikan bayrağı var. Fakat filmin kendisinde milliyetçi hiçbir şey yok, tam tersine, insanlık ailesini kucaklayan bir şeyler var. İnsanın aklına acaba ortak yapımcılar mı bu bayrağı oraya koydurttu sorusu geliyor.

İNSANLIĞIN TEMEL SORUNU!
“Yıldızlararası”yla ilgili yazıları okurken bilim kurgu için İngilizcede kullanılan sci-fi kısaltmasına bir kardeş geldiğini de öğrendim.  Bu kardeşin adı “cli-fi”. “Cli”, İngilizcede iklime karşılık gelen “climate”ten geliyor. “Fi” ise kurgu anlamına gelen “fiction”dan. Eskiden kıyamet atom savaşı gibi şeylerle ilgiliydi, şimdi iklimle ilgili. Filmde de iklim değişiklikleri insanlığın temel sorununu beslenmek haline getirmiş durumda.
Filmde enteresan bulduğum bir iddiaya da değinmek lazım: Bu iddia, ABD’nin uzay programlarının, SSCB’yi rekabete zorlayıp iflas ettirmek için tasarlandığına dair. Halkı uzay programlarından soğutup, tarıma yöneltmek için geliştirilen ABD’nin yeni tarih doktrini böyle, filmde. Uzay yarışına dair bu kabul, Nolan’ın Amerikan tarihine de Hollywood’dan farklı baktığını gösteriyor olabilir.

“Yıldızlararası”nı seyretmek gerek. Derin karakterler filan yok filmde. Filme, Jessica Chastain ve Anne Hathaway gibi büyük isimleri görmek için gitmeyin. Çok etkileyici karakterleri yok. Matthew McConaughey’yi de o kadar etkileyici bulmadım. Ama filmin makro ve mikro meseleleri mühim ve herkese hitap eden cinsten.

Geçmiş zaman güzellemesi

TARİH:  1 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

UNUTURSAM FISILDA

Sinemamızda nostalji rüzgârları esiyor. Bir dönemin Yeşilçamı’na saygı duruşunda bulunan “Pek Yakında”  için “Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film”, diye yazmıştım. 60 sonları ve 70’lerin Türk popuna selam çakan “Unutursam Fısılda” (UF) için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Biri bugünde, biri de aynı kahramanların gençliğinde geçen iki bölümlü UF’nin 70’leri, yani eskiyi anlatan bölümü tam bir klişeler geçidi. Türk popuna dair görüntülerden çok, BBC’nin “Top of the Pops” programını hatırlatan görüntüler eşliğinde bolca Kenan Doğulu imzalı 70’ler Türk popu dinliyoruz. Bu şarkılar belki birkaç dinleme sonrasında akılda yer edebilir ama filmdeki dinleme sırasında açıkçası bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar. Kayda değer durmadıkları gibi, dönemin ruhunu da yansıtmaktan uzaklar. Kılık kıyafetlerdeki pırıltı da Türk popçularından çok, ABBA’yı ve glam rockçıları hatırlattı bana.   Filmin Vesikalı Yarim’le (1968) başlattığı bu dönem, iki kız kardeşin rekabetinin temellerini anlatıyor. Hatice (Farah Zeynep Abdullah) ile Hanife (Gözde Cığacı) aynı “delikanlı”ya aşık olurlar. Tarık adlı bu delikanlıda yanlış bir castingle Mehmet Günsür oynatılmış. Aşağı yukarı 20 yaşında olması gereken Günsür 40 yaşında gözüküyor film boyunca. Oysa kızkardeşlerde Abdulah ve Cığacı rollerinin gerektiği yaşta yani 17-18 yaşında görünüyorlar. Tarık, lise önünde avlanan sübyancılara benziyor.
KARNAVAL EDASIYLA DAKİKALAR GEÇİYOR
Neyse… Tarık’ın seçimi, sağlıkçı Hanife değil kendisi gibi pop müziğe meraklı Hatice oluyor. Hatice (sonradan Ayperi) ile Tarık pop müzikte şöhrete ulaşırken, Hanife kendisini haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir kaybeden olarak görüyor. Film “Bir Yıldız Doğuyor”un duraklarından bir karnaval edasıyla geçip gidiyor.
‘BABAM VE OĞLUM’ DÖNÜŞÜ
Oysa filmin günümüzde geçen ve filmi açan sahneleri vaatkârdı. Yaşlanmış Hatice (Hümeyra), kıçından sigara çıkaran eşek biblosunu “al, başka yerde bulamazsın” diyerek haciz memuruna verirken, seyirciyi tavlamıştı. Hatice, hem içine düştüğü maddi sıkıntı hem de Alzheimer’e yakalandığı için ablası Hanife’nin (Işıl Yücesoy) kasabadaki, evine dönüyor. Bir nevi “Babam ve Oğlum” dönüşü. Yıllardır haset biriktiren Hanife, Hatice’yi hem konuk ediyor, hem de öfkesinin keskinliğini yitirmemesi için kendi kendisini telkin ediyor. Kardeş rekabeti, kardeşler arasındaki aşk/nefret ilişkisi verimli bir alan. Buradan çok şey çıkacak diye umut ediyoruz. Ama çıkmıyor. Başta ne varsa, sonrasında da o var. Alzheimer’den, hafıza/kimlik filan gibi temalardan da bir şey çIkmıyor. Her şey tereyağdan kıl çeker gibi kolayca çözülüyor. 60 sonları ve 70 başlarının toplumsal olayları filmin ne kadar uzağında kaldıysa, bugünün ruhu da filmin uzağında kalıyor.
BÜYÜK BÜTÇE RİSKLİDİR
Çağan Irmak’ın sanatçı pırıltısı kendisini arada sırada gösteriyor, asıl gözükense zanaatkârlık. Evet, iyi bir prodüksiyon denilebilir; film parlıyor. Ama bir filme ne kadar çok para harcarsanız, o kadar çok riskten kaçarsınız. Batacak olan para miktarının büyüklüğü güvenli sularda yüzmeye zorlar. UF’ye çok para harcanmış, dolayısıyla film sığ sulardan dışarıya çıkmaya cesaret edememiş. Ürün yerleştirmesi de cabası.

Tüm cinayetlere karşı çıkalım

TARİH:  25 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yarın Cumartesi Anneleri’nin eylemine destek vermek için Galatasaray’da olacağım. Hepsi olmasa da faili meçhul cinayetlere kurban gidenlerin ve Cumartesi Anneleri’nin çoğu Kürt. Kimileri için ‘Cumartesi Anneleri’ bu nedenle ‘öteki’. Bazı başkaları içinse faili meçhullük, devlet zulmüne maruz kalmış olmak gibi haller Kürt olmaları ya da olmamalarından bağımsız ötekilerin dünyasına ait. Suç işlememişlerse, neden devletin gazabını çeksin ki birileri?

Ergenekon ve Balyoz davalarında da böylelerini gördük. Deliller sahte olabilirdi ama bunlar darbeci değil miydiler? İyi olmamış mıydı yani hapse atılmaları?

Adalet duygusu yoksa, toplum da yoktur.

Benim ablam Yasemin de öldürüldü. Katili PKK’li çıktı ama işin içinde derin devletin de parmağı var bence. Ben kendi davamdan söz ettiğimde bazılarından şöyle sözler duydum “Ne olmuş, bir adam (?) ölmüşse, Kürtler her gün ölüyor.”  Vallahi duydum, abartmıyorum. Ve daha neler neler duydum.

Faili meçhullere ve bütün cinayetlere karşı çıkalım. Failerinin kamu vicdanını tatmin eden cezalara çarptırılmalarını isteyelim. Yoksa toplum olamayız. Yoksa insan olamayız.

KAYBEDİLMEK İSTENEN İNSANLIĞIMIZDIR…
Yeri kana, göğü feryada doymayan bu diyarda, 499 haftadır İstanbul’un en işlek yerinde Cumartesi Meydanı’nda oturuyorlar. Aslında oturmaya, bundan 1013 (bin on üç) hafta önce 27 Mayıs 1995’te başladılar. Devletin, gözaltında kaybetme politikasıyla yönetildiği günlerdi. Başlangıçta beş altı kayıp yakınıydılar. Umutsuzluklarını, yaşadıkları belirsizlikleri bir araya gelerek, paylaşarak mücadeleye dönüştürdüler. Çoğaldılar, zira çoktular. Talepleri çok netti:

1) Bir daha kimse gözaltında kaybolmasın.

2) Kayıpların akıbeti açıklansın

3) Kaybedenler yargılansın.

O zamanlar oturmak da pek kolay değildi. 15 Ağustos 98’de 170. haftada devletin sabrı taşmaya başladı. 30 hafta boyunca, dağıtma, polis şiddeti ve gözaltılarla boğuştular. Nezarethane’de oturmaya dönüşen cumartesiler travmanın artarak tekrarlanmasına sebep oluyordu. Sürdürülemez durum karşısında 13 Mart 99’da, 200. haftada ara vermek zorunda kaldılar.

Devletin bir zelil yöntemi teşhir edilmiş, gözaltında kaybetme yöntemi büyük ölçüde terkedilmek zorunda kalınmıştı. Bazı aileler kayıplarının akıbetini öğrenme “şans”ına eriştiyse de çoğu için bu gerçekleşmedi. Adaletin kalan kısmı ise hak getire…

Yani kendilerinden çok bize faydaları dokundu. Gözaltında kaybolmamızı engellemiş oldular.

Ergenekon yargılamaları ile birlikte, yargılamanın 12 Eylül dönemi ve 90’lara uzanma ihtimalinin belirdiği günlerde, yeniden oturmayı ve yarım kalan adalet talebini hatırlatmayı görev bildiler. 31 Ocak 2009’da tekrar oturdular.

Sorumluluk makamındakilerse, adalet yerine gözyaşlarını, ne demekse “acı paylaşımları”nı koymaya çalıştılar. Ardından adalet gelmeyince, acılarının suistimal edildiğini düşünmemiş olabilirler mi? Helalleşme adlı hileli terazilere, adı konmamış gizli aflara karınları tok. Talep ettiklerinin tek bir adı var, sıfatsız, sanatsız tek bir adı… ADALET…

Tekrarlayalım; istenen öncelikle kayıplarının akıbeti… Akıbet dediğimiz de çoğunlukla KEMİK… Ayıp… Sonra ise suçun cezasız kalmaması. Devlet Baba’nın kendi çocuklarını adalete teslim etme, çocuklarından geri kalanı da Cumartesi Anneleri’ne teslim etme zamanı çoktan geldi de geçiyor.

Suçsuz yere ceza çekenler, kimi zaman cezalarının suçunu ararlar. Sokağa çıkıp, kırdıklarında, döktüklerinde, keşke yapmasalar diye geçiriyorsunuz ya bazen içinizden; onlara yapma diyebilecek tek ses ADALET’in sesidir. Onlar 499 haftadır hiç yakıp yıkmadılar. Adalet, Cumartesi Meydanı’na konuşarak işe başlarsa, o ses her meydandan duyulur. Hiç endişeniz olmasın.

Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları, 25 Ekim Cumartesi günü 500 haftadır oturuyor olacaklar. 500 haftadır kayıplarını arıyor, 500 haftadır adalet arıyor olacaklar. Aslında 500 haftadır bizi arıyor, bizi soruyorlar.

Elimizde bir dal kırmızı karanfille, saat 12:00’de yanlarında durabilelim hiç değilse. Seslerini çoğaltalım. Bu Cumartesi ve her Cumartesi…

İlim ile bilim

TARİH:  Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

BALIK

Doğanın yok oluşu düşünen herkesin cevap bulmaya çalıştığı temel bir sorun. Küresel ısınma, ormansızlaşma, türlerin hızla yok oluşu, denizlerin tüketilişi, çevre kirliliği… Doğa bir zamanlar sadece yeşilcilerin meselesi gibiydi ama artık herkesin meselesi. İstanbul’a doğru dürüst kar yağmayalı kaç yıl oldu? Gelecek yaz suyumuz olacak mı? Ve daha birçok soru kafamızı kurcalıyor her gün.
Derviş Zaim doğa konusuna ilk kez Devir filmiyle el attı. Gelenekle bir şekilde bağ kurmaya özen gösteren Zaim doğaya ilişkin filmlerinde de aynı tavrını sürdürüyor. Balık da geleneksel inançlarla bilim arasında bir bağ kurulan, ikisine de hayatta bir yer veren ama geleneği moderne yeğ tutan bir film.
YARDIMCI ROL BİLİM
Suskun kızının tedavisi için bilime başvuran babayla, şaman dedesinin yöntemlerini uygulayan anne arasında Zaim anneden yana tavır alıyor. Ama yine de bilime yardımcı bir rol veriyor. Bir tür ilahi adaletin de varlığından söz edilebilir filmin dünyasında. Kosmosa ne gönderiyorsan, karşılığını o şekilde alıyorsun. Ya da ne ekersen onu biçiyorsun. Kosmos demişken Reha Erdem’in de şaman kültürüne göz kırpan Kosmos’u geliyor akla. Geçmiş inançlarımız dünyayı kurtarabilir mi? İlim, bilimle el ele verse, dünyamızı kurtarabilir miyiz? Bireysel ahlakın önemi yadsınamaz ama geçim derdinin ezdiği babaları kötülüğe başvurmaktan nasıl kurtaracağız, bilemiyorum.
BU YÖNETMEN DE ENDER BULUNUR
Ekonomik sıkıntıların kıskacına aldığı baba rolünde Bülent İnal çok iyi. Balık; sade anlatımıyla, pes perdeden, doğanın, dolayısıyla insanın sıkıntılarına eğilen bir yapım. Derviş Zaim filmdeki balık gibi ender bir  tür. Endemik bir yönetmen türü. Kendi açtığı yolda, kendi başına Balık gibi fazla ses çıkarmadan ama şaşmadan yürümeye devam ediyor.

Evlilik, cinayet ve medya

TARİH:  11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

KAYIP KIZ

İki yabancının birbirini tanımadan yan yana yaşamasına evlilik adı verilir. Evliliğin tarafları sık sık birbirlerini öldürmeyi düşler: Bazen, şunun kafatasını parçalayıp açsam acaba neler düşündüğünü öğrenebilir miyim diye sorar seven yürek; bazen de, cellat zehirli iğneyle şu iti ölüme yollasa da başkalarıyla fingirdeşmek neymiş görse der, kalbi örselenmiş, hassas aşık. Eski aşık ya da.
Aaah ah, halbu ki ay ışığında öpüşeli topu topu kaç yıl olmuştur?
Bir de medya cadıları vardır. Her yıkılan evlilik, hele de gümbürdeyerek, kanayarak yıkılan her evlilik potansiyel malzeme sunar medya cadılarına. Ama bu cadılar, cadı avlayan cinstendirler aynı zamanda.  Şeytanlaştırmak en sevdikleri iştir ama gerekirse melekleştirmekten de kaçınmazlar.
“Kayıp Kız” zengin kızla fakir oğlanın aşkını, evliliğini, kadının kayboluşunu, adamın önce medyaya yem olup sonra onu yönetmeye başlamasını anlatıyor. Zengin kız doğma büyüme New Yorklu, fakir erkek ise taşradan büyük kente göç etmiş bir gazeteci yazar. İşler başta iyi gidiyor ama bir evlilikte iki taraf da işsiz kalırsa büyük değişiklikler beklemek gerekir.
HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK MI!
Nitekim fakir oğlan Nick (Ben Affleck) annesinin hastalığını da bahane ederek memleketi Missouri’ye yerleşmeyi öneriyor, zengin kız Amy (Rosamund Pike) da kabul ediyor. Aşağıdan yukarı çıkanın, çıktığı yerin kültürüne ayak uydurması başka, yukardan aşağı inenin indiği yere uyum sağlaması başka. New York’tan taşraya göç yaramıyor çiftimize. Rosamund umutsuz ev kadınlarını oynamaya başlıyor.
Ve bir gün Nick eve geldiğinde karısını evde bulamıyor. Fakat bu basit bir terk olayına da benzemiyor çünkü az da olsa evde bir boğuşma olduğuna dair deliller var. Amy kaçırılmış gibi, sanki…  Yoksa?
MERAK UYANDIRAN BİR FİLM
Daha fazla konuya girmenin alemi yok çünkü “Kayıp Kız” merak etme duygumuza hitap eden bir film en başta. Ne oldu, ne olacak sorularının peşinde filmin 2 saati aşan süresi hissedilmiyor bile. Oyunculuklar, özellikle yan rollerdekiler muhteşem. Rosamund Pike filmin en zayıf oyuncusu. Ben Affleck ise iyi.
Çok satan bir romandan yazarın kendisinin uyarladığı senaryoya dayanan “Kayıp Kız” birinci sınıf bir macera filmi. Ama daha fazla abartmaya gerek yok. Uzun bir yolculuk esnasında okunacak ve otelde bırakılıp eve getirilmeyecek cinsten bir kitaptan uyarlanan filmin nitelikleri de kitabınkine benzer. David Fincher büyük bir usta, hiç şüphe yok. Ama ‘Kayıp Kız’dan akılda kalacak bir karakter de yok. Olay örgüsü fazla abartılı ve giderek inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Ama yine de kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. Kadın bir yazardan kadın düşmanı denilebilecek bir film çıkması da enteresan bir durum.

Hem kendisi hem de başka bir şey

TARİH:  4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.

Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.

Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).

YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.

“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.

REKLAMLAR  ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.

Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com