Mr. Brooks

TARİH:  2 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Seri katil enflasyonu 

Yönetmen: Bruce A. Evans Oyuncular: Kevin Costner, Demi Moore Türü: Suç, Dram Ülke: ABD 

Kevin Costner, William Hurt, Demi Moore filan gibi adları görünce, insan az çok eli yüzü düzgün bir senaryo bekliyor. Ama filmde inandırıcı tek bir karakter bile yok. 

Şaşırtıcı derecede kötü bir film ‘Mr. Brooks’. Kevin Costner, William Hurt. Demi Moore filan gibi adları görünce, insan az çok eli yüzü düzgün bir senaryo bekliyor. Ama filmde inandırıcı tek bir karakter bile yok. Olay örgüsü, uzun metrajlı bir film yapabilmek için şişirildikce sişirilmiş saçma sapan öğelerle dolu. Ama en yanlış karar herhalde filmin kahramanı olan Mr. Brooks’u iki ayrı oyuncuya oynatmak. Bir yanda Kevin Costner’in canlandırdığı asıl Mr. Brooks var. Bir de onun ister id’i deyin, ister kulağına fisıldayan küçük şeytanı Marshall (William Hurt) var. Marshall’a Doktor Jekyll’in Mr. Hyde’ı da demek de mümkün. Her neyse, bu Marshall, Brooks’un kafasında yaşamasına rağmen kanlı canlı perdede görünüyor ve Brooks’u kötü şeyler yapmaya teşvik ediyor. Ama yaptığı en büyük kötülük, Kevin Costner’ın rol yapma olanaklarını kısıtlamak oluyor. Costner da kutu imalatçısı, zengin iş adamı ve seri katil Brooks’u kaskatı bir biçimde canlandırıyor. Belki Marshall’la ikiye bölünmeseydi de aynı olacaktı, orasını bilemeyiz. 

Neyse kısaca Mr. Brooks hem işadamı hem de seri katil. Peşinde milyoner bir kadın polis var: Demi Moore. 60 milyon dolarlık bir servetin sahibi bir kadın niye polis olur’ Filmin hiç inandırıcı olmayan bir cevabı var. Geçelim. 

Beni katil yap hocam 

Milyoner polisin pesinde de bir başka seri katil var, iyi mi? O seri katili, kadın polisimiz zamanında hapse attırmış da, o da hapisten kaçmış da, kadın polisimizin peşine düşmüş de… Geçelim. Mr. Brooks son cinayetinde bir röntgenciye enseleniyor. Röntgenci Brooks’un suçüstü fotoğraflarını çekiyor ve Brooks’tan ne istiyor? Kendisini bir seri katil olarak yetiştirmesini! Çüşş, demeyin, dahası var. Brooks’un kızı üniversiteden ayrılıp evine dönüyor. Niye? Yeni başladığı seri katillik enoyenebirgun.net kariyeriyle okul birlikte yürümüyor da ondan. Bu arada Demi Moore’un canlandırdığı kadın polisin kendisini aldatan eşine kaç milyon dolar boşanma tazminatı ödeyeceği üzerine de uzun bölümler izliyoruz anlam veremeden. 

Bu film insanı seri katil yapar olsa olsa.  

Suç İmparatorluğu

TARİH:  16 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Paris’te kan var 

Orijinal Adı: Truands Yönetmen: Frédéric Schoendoerffer Oyuncular: Benoît Magimel, Philippe Ca ubère Türü: Suç Ülke: Fransa 

‘Suç İmparatorluğu’nun bir öyküsü var mı diye düşündüm filmi izledikten sonra. Ya da filmdeki karakterlerin hatırlanabilecek yanları. Galiba yoktu. 

Gayrı meşru dünyanın ‘iş adamları’ ayakta kalabilmek, rakiplerini ekarte edebilmek, para kazanmak ya da sadece yaşayabilmek için son derece sert, son derece vahşice bir hayat sürüyorlar. 

İzlenmesi zor şiddet sahneleri filmde gırla gidiyor. Kimse kimseye güvenemiyor, herkes herkesi aldatıyor. Bunlar ‘aşk kenti’ Paris’te yaşanıyor. 

Mafya filminde tek polis yok 

Medeniyet ölmüş de haberimiz yok. Fransa’dan bu kadar şiddet yoğun bir film çıkmamıştı uzun zamandır. Mafyanın da aslında bir tür iş dünyası olduğu düşünülürse film ilginçleşiyor. Bu da modern kapitalist dünyanın bir parçası ve her yerde var. 

Filmin anlaşılmaz bir yanı da neredeyse hiç polis içermemesi. Sokaklarda kan gövdeyi götürüyor ama polis neredeyse hiç devreye girmiyor. Bir mafya filmi için garip. Suç İmparatorluğu izlenmesi zor bir film. 

Şrek Üç

TARİH:  16 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Şrek’in babalık korkusu 

Orijinal Adı: Shrek the Third Yönetmen: Chris Miller Seslendirenler: Okan Bayülgen, Sezai Aydın, Oya Prosçiler, Engin Alkan, Volkan Severcan, Osman Gidişoğlu, Rüçhan Çalışkur, Bülent Emin Yarar, Harun Can, Şebnem Dönmez Türü: Animasyon, Fantastik, Komedi Ülke: ABD 

Şrek 3 artık Şrek dizisine bir son vermenin zamanı geldiğini gösterse de, dördüncüsünün yolda olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. 

Şrek’in ilk iki bölümü doğrusu keyifli filmlerdi. Bu kez Şrek güldürmeyi başaramıyor. Dizinin ilkinde Şrek’le Prenses Fiona’nın tanışması ve aşık olmasını izlemiştik. İkincisinde Şrek kayınlarıyla tanışıyordu. Bu kez Şrek’in kurbağa kayınpederi ölüyor ve tahtını Şrek’e bırakmak istiyor. 

Tahtta gözüm yok 

Şrek dışında tahtın diğer tek varisi ise Prens Artie. Kral olmak istemeyen Şrek, Artie’yi bulup tahta geçirmek için Eşek ve Çizmeli Kedi’yle yola çıkıyor. 

Şrek filmleri her zaman yetişkinlere de hitap etmişti. Bu kez de öyle ama küçükler Sindirella, Rapunzel ve Pamuk Prenses’i sevimsiz birer kahraman olarak görmekten ne kadar hoşlanacak acaba? Ya da baba olma eşiğinde bunalımlara giren Şrek karakteri onlara ne söyleyecek? 

Ölüm Geçirmez

TARİH:  16 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçmiş zaman olur ki… 

Tarantino gibi kaygısız, politikadan uzak, dünyanın haline rağmen bu kadar çocuk kalabilmek için herhalde oralarda yetişmek gerekiyor. Onun için mesele eğlenmek ve eğlendirmekten ibaret. Ama sinema hiçbir zaman sadece sinema olamıyor. 

Orijinal Adı: Grindhouse: Death Proof Yönetmen: Quentin Tarantino Oyuncular: Kurt Russell, Rosario Dawson Ülke: ABD 

Aslında ‘2 süper film birden’ olarak tasarlanmış bir projenin ikinci yarısını oluşturuyor Tarantino’nun “Ölüm Geçirmez’i. Amerika’da Rodriguez’in ‘Planet Terror’uyla birlikte ‘Grindhouse’ başlığı altında gösterime giren bu proje gişede hüsrana uğrayınca, Avrupa’ya iki ayrı film olarak ihraç edildi. 

Grindhouse ise seks ve şiddet sömürüsü üzerine kurulu ucuz filmlerin salaş sinemalarda 2’şerli gösterimlerine verilen bir ad. Günümüzde bu sinemaların soyu tükenmiş durumda. Biz de benzer deneyimleri 70’li yıllarda yaşamıştık. İyi film ithal edecek paranın olmadığı bu dönemlerde sinemalarımıza bu döküntü filmlerden gelirdi. 

Okulu kırdığımız günlerde başka seçenek olmadığı için bu filmlere giderdik. O zamanlarda bize gelen kopyaların eski olduğunu sanır, aradaki kopuklukları, araya sıkışmış filmle alakasız görüntüleri bu eskiliğe bağlardık. Meğerse işin doğası buymuş, bu filmler yapımdaki özentisizliğin sonucu olarak böyleymiş. 

Irkçılığı unutmadık 

Ölüm Geçirmez sanki 70’lerde çekilmiş, kömürlü projeksiyon makinesinde gösterilirken bazı bölümleri yandığı ya da makinist seks sahnelerini koleksiyonuna katmak amacıyla yürüttüğü için arada boşluklar oluşmuş ve hatta araya konulan ilavelerden kareler kalmış bir film gibi üretilmiş baştan. Fakat her şey 70’leri işaret ederken birden karşımıza cep telefonları ve mp3 çalarlar da çıkıveriyor filmde. 

Tarantino ancak Amerika’dan çıkabilecek bir yönetmen. Bu kadar kaygısız, bu kadar politikadan uzak, dünyanın bu haline rağmen bu kadar çocuk kalabilmek için herhalde oralarda yetişmek gerekiyor. Ama zurnanın zırt dediği yerler de oluyor. 

Eli Roth’un Tarantino’nun kanatları altında yaptığı ‘Hostel’in ırkçılığını unutmadık. Tarantino için filmler sadece kendilerine gönderme yapan, kapalı evrenler. Onun için mesele eğlenmek ve eğlendirmekten ibaret. Ama sinema hiçbir zaman sadece sinema olamıyor.  

Tarantino’nun büyük zevki 

Tarantino’nun çok yetenekli olduğu genel kabul gören yanlarından bir iyi ‘geyik muhabbeti’ yazması. Ölüm Geçirmez de kadınlar arasında geçen bu geyik muhabbetleriyle dolu. Kıskançlık ve cinsellikle dolu bu muhabbetler bence pek eğlenceli değiller. 

Film iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde bir grup genç kadınla tanışıyoruz. Onları takip eden ve sonunda bir barda kadınlarla tanışan Dublör Mike’ın (Kurt Russel) sadece kendisi için son derece korunaklı yani ‘ölüm geçirmez’ bir arabası var. Cinsel güçlerinden son derece emin ve birbirlerine kaltak diye hitap eden bu kadınlara acı çektirmek sanki Tarantino’ya zevk veriyor. 

Filmin ikinci bölümünde Mike başka bir grup kadına bulaşıyor. Bu kez Tarantino sanki kendisine yöneltilebilecek kadın düşmanı suçlamasını bertaraf etmeye çalışıyor. Ama bu kez kadınların da daha harbi olduklarını belirtmek lazım. 

Kalıcı bir değeri yok 

Filmin beni tavlayan yanı ise ‘Ölüm Noktası’na (Vanishing Point; 1971) yaptığı gönderme. Petrocelli dizisinden tanıdığımız Barry Newman’ın başrolünde oynadığı bu film varoluşçu başkaldırısıyla beni çok etkilemişti. Demek ki Tarantino’yla benzer zevklerimiz varmış bir zamanlar. Fakat Ölüm Geçirmez’de böyle bir varoluşçu başkaldırı falan aramamak lazım. Bir başkaldırı varsa o da bugünün bilgisayar destekli sinemasına yönelik. 

Ölüm Geçirmez belli bir yaşın üzerindekiler için nostaljik tatlar içeren, bazen keyifli bazense sıkıcı bir film. Kalıcı bir değeri olduğunu ise düşünmüyorum. 

Sevgi Korteji

TARİH:  9 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yarın sona erecek olan 14. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin açılış kortejinde İlyas Salman büyük ilgi gördü. 

İlk defa bir ‘sevgi korteji’ne katıldım! Hiç ‘cool’ değil, değil mi? Ama çok eğlenceliymiş! Adana Altın Koza Film Festivali’nin geleneksel ‘sevgi korteji’ Çarşamba günü yapıldı. Otelimizin önünden faytonlara, pencereleri ve tepesi açık açık otobüslere, traktörlerin çektiği vagonlara bindik ve Adana caddelerinde dolaştık. Çocuklar gibi mutluyduk, niye mutlu olduğumuzu bilmesek de. Bizi coşkuyla alkışlayan, “kentimizi şenlendirdiniz’ diye bağıran, el sallayan insanlara karşılık verdik, karanfiller attık. Hadi sanatçılar için halkla bu kaynaşmanın bir anlamı vardı ama bana ve benim gibilere ne oluyordu? Bu sevgi paylaşımının hiçbir temeli yoktu ama gemiden, trenden geçenlere de el sallamanın bir keyfi yok mu? O an, hiç tanımadığınız o insanlarla bir şeyler paylaştığınız, hatta birbirinizi sevdiğiniz duygusunu yaşamaz mısınız? İşte öyle bir şey. Kısacası, Antalya ve Adana’ya giden meslektaşlarıma hiç olmazsa bir kez bu keyfi yaşamalarını öneririm. Kendinizi hiç de şebek (bir arkadaşımın tabiri) gibi hissetmiyorsunuz.

Adanalılar çirkin sever 
Adanalılar çirkinleri sever ve Yılmaz Güney’den beri bu değişmemiş. Bulunduğum otobüsten diğer sanatçılara yönelik ilgiyi göremiyordum ama İlyas Salman’a yönelik ilgiyi izleyebildim. ‘Sis ve Gece’ öncesinde uzun bir süre sinemaya ara veren oyuncunun hâlâ ne kadar sevildiğini görmek etkileyiciydi. Ki Ankara Film Festivali’nde de buna şahit olmuştum. Korteje katılan 

diğer sanatçılar arasında Süleyman Turan, Mine Soley, Yusuf Sezgin Yılmaz Köksal, Nuri Alço ve Bulut Aras gibi isimler de vardı. 

Filmlerin bedava izlenebildiği Adana Film Festivali pazar akşamına kadar sürecek. 

Ocean’s 13

TARİH:  23 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

13 Silahşörler 

Modern zaman prens – korsan – silahşörleriyle özdeşleşebilmek, onların arkadaşlık uğruna kötülerle mücadelesini destekleyebilmek için filmi ciddiye almamak gerekiyor. 

Orijinal Adı: Ocean’s Thirteen Yönetmen: Steven Soderbergh Oyuncular: George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Al Pacino, Andy Garcia Türü: Komedi, Suç, Macera Ülke: ABD 

Müthiş çekicilikte adamları, ultra-cool rollerde ve Armani giysiler içinde izlemenin cazibesi üzerine kurulu “Ocean’s” filmleri meraklılarını tatmin ediyor ve yönetmen Soderbergh ve Brad Pitt’e daha az ticari işler yapma olanağı veriyor. Yani bir anlamda Robin Hoodluk yapıyorlar ama soyulan demek uygun olmasa da parası alınan sıradan seyirci oluyor. Ama bunun özürü de filmin içinde bulunuyor: Filmin kahramanları ki kendileri de çok zenginler, daha da zenginleri soyuyorlar. Kazandıkları para ise kendilerine kar kalıyor. 

Bu kez “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şiarı uyarınca hareket ediyor Danny Ocean (George Clooney) ve çetesi. 

Yaşlı arkadaşlar Reuben (Elliot Gould) iş ortağı Willy Bank (Al Pacino) tarafından dolandırılıyor ve Las Vegas’taki kumarhane/oteldeki payına el konuluyor. Reuben kalp krizi geçirip, depresyona girince onu hayata döndürmek misyonuna soyunuyor Ocean’ın ekibi. Bunun yolu da Bank’ten (Bank’in adının banka anlamına gelmesini isterseniz bir kapitalizm eleştirisi olarak da düşünebilirsiniz) intikam almaktan geçiyor. Ama Bank’in gazinosunun güvenlik sistemini kırmak imkânsız gibi görünüyor. Fakat film bize bu imkânsızlık duygusunu hiç vermiyor. 

Filmin ciddiye alınmama isteği 

Gayet iyi biliyor ve hissediyoruz ki, işler tıkır tıkır yürüyecek ve Bank madara edilecek. Hem de bunlar olurken kahramanlarımız terlemeyecekler, dövüşmeyecekler, hayati riske girmeyecekler çünkü onlar çok zeki ve zenginler. Kim bu çetenin bir üyesi olmak istemez ki… 

Filmi seyrederken mantığınızı askıya almanızda yarar var çünkü Manş Denizi’ndeki tüneli açan devasa kazı makinelerinin ikisinin de kimsenin dikkatini çekmeden Las Vegas’a getirilip bir deprem etkisi yaratmada kullanılması gibi fantastik numaraları sorgulamamanız gerekiyor. Bu bir masa sonuçta. Bu modern zaman prens/korsan/silahşörleriyle özdeşleşebilmek, onların arkadaşlık uğruna kötülerle mücadelesini destekleyebilmek için filmi ciddiye almamak gerekiyor. Zaten filmin bu ciddiye alınmama isteği en başarılı yanı. 

Eğlenebiliyorsanız gidin eğlenin 

Film bütün uçuculuğu içinde toplumsal eleştiri yapmaktan da geri kalmıyor. Meksikalı işçilerin ağır çalışma şartları ve kuzeydeki komşularıyla kıyaslanamayacak arak yoksullukları da gündeme geliyor. Ama burada da işçilerin küçük bir kışkırtmayla ki bu Meksikalı kılığındaki bir Amerikalının marifeti, greve gidişleri ve şartlarını iyileştirmeleri rahatsız edici. Birileri koyun yerine konuluyor açıkçası, liberal duygularla da olsa. 

Filmin tek kadın kahramanının cinsellik üzerinden çok kolay manipüle edilebilir bir karakter oluşu da dikkat çekici. Tıpkı tek Fransızının çok kolay kandırılabilmesi gibi. Ama siyaseten doğruculuk yapmak da insanı yoruyor. Boş verin bunları, eğlenebiliyorsanız gidin eğlenin. Ben de keşke eğlenebilseydim. 

Kişilikli bir festival

TARİH:  23 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bodrum Festivali’nde filmler ve etkinlikler anlatmakla bitecek gibi değil. Dördüncüsü 15-21 Haziran tarihlerinde gerçekleşen festivalde bu yıl ilk kez bir yarışma da düzenlendi. 

Uluslararası Bodrum Film Festivali kendine özgü bir tavrı, farklı bir ruhu olan özel bir festival. Dördüncüsü 15-21 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen festivalde bu yıl ilk kez bir yarışma da düzenlendi. 

Bodrum’a damgasını vuran hep belgeseller olmuştu; yarışmada ilk ya da ikinci filmini çeken Türkiyeli sinemacıların filmleri arasında yapıldı. Ender Yeşildağ’ın ‘Kaybedebilme Kabiliyeti’, Didem Şahin’in “Beyrut’a Gittiğimi Anneme Söylemeyin”, Çayan Demirel’in ’38’, Atölye mor’un ‘Jinen Dengbej’, Mesut Kara’nın ‘Fantastiğin Sineması’, Evren Toparlak’ın “Sığla’nın Gözyaşları” ve Üçüncü Sinemacılar’ın ‘Behice Boran: Son Nefesi ne Kadar’ adlı filmlerinin içinden birinciliği, benim de aralarında bulunduğum jüri 38′ ve “Beyrut’a Gittiğimi Anneme Söylemeyin” arasında paylaştırdı. 

‘Beyrut…’un yönetmeni Didem Şahin tam bir dünya vatandaşı sorumluğuyla İsrail’in Lübnan saldırısını duyunca ailesinden habersiz Beyrut’a gidiyor, orada kendisine evini açan bir ailenin küçük oğlu Ali’nin de yardımıyla çağına tanıklık ediyordu. 

38′ ise hemen hemen hemen hiç bilmediğimiz ‘1938 Dersim Olaylarını yaşayanların tanıklıkları ve resmi belgelere dayanarak anlatıyordu. Muhakkak ki iki film de siyasi ve tarihsel ve olayları bütünüyle kapsamak durumunda değildi ama böyle bir şey beklemek de yanlış olurdu. Filmlerin yönetmenleri cesur bir tavırla bugünü ve tarihi anlamak ve anlatmaya çalışmışlar ve bunu başarılı bir sinema diliyle gerçekleştirmişlerdi. 

Festivalde Nuri Bilge Ceylan sinemasına da özel bir yer ayrılmıştı. Yönetmenin bütün filmleri gösterildi, ayrıca NBC sineması üzerine Tül Akbal, Necla Algan, Şükran Kuyucak Esen, Mehmet Öztürk ve Fatih Özgüven’in konuşmacı olarak katıldığı bir panel düzenlendi. Ceylan’ın sinemasının dışarıda nasıl algılandığı, bu sinemada doğanın rolü, kadının nasıl ele alındığı ve NBC filmlerinin zaman/mekan ile ilişkisi panelin konu başlıkları arasındaydı. 

Siyasi tarihimizin önemli isimlerinden Behice Boran’ı anlatan ‘Behice Boran: Son Nefesine Kadar’ da yarışmanın öne çıkan filmleri arasındaydı ve altında tam yedi yönetmenin imzası bulunuyordu. 

Festivalde gösterilen filmler arasında globalizm ve etkileri de öne çıkan temalardan biriydi. Bunlar içinden Azerbaycan trollerinin özelleştirilmesini, Aliyev hanedanını, ülkedeki yolsuzlukları, çevre sorunlarını ve gelir dağılımındaki adaletsizliği mercek altına alan “Kaynak’, Bakü Ceyhan boru hattıyla Türkiye’ye de bağlanıyordu. Filmde bir dükkanda satılan matruşkalar özellikle çarpıcıydı. Bin Ladin’in içinden, Saddam, onun içinden Yaser Arafat, onun içinden Hitler ve onun da içinden Mussolini çıkan bu matruşkalar, Azerbaycan’da zihinlerin de petrol kaynakları gibi nasıl Batı egemenliği altına girdiğini çarpıcı bir şekilde yansıtıyordu. 

Biri bizi gözetliyor 

Bodrum Festivali’nde filmler ve etkinlikler anlatmakla bitecek gibi değil. Fakat bu yıl festivale damgasını vuran başka ve olumsuz şeyler de vardı. Bunlardan en garibi belediye zabıtalarının sivil kıyafetler içinde festival filmlerini ve izleyicilerini filme çekmeleriydi. İşin garibi festival yöneticilerinden herhangi bir izin alınmadan yapılıyordu bunlar. 

Zabıtalar kendilerine kimin izniyle firmandades Osteriyorlardı. Oysa halkla ilişkilerin bu ve niçin bu işi yaptıkları sorulduğunda yalan söyleyerek belediyenin ‘halkla ilişkiler’ bölümünü adres gösteriyorlardı. Oysa halkla ilişkilerin bu çekimlerle bir alakası yoktu, Belediye yönetimi içinde ve dışında festivale her nedense karşı çıkanların varlığı bilinen bir şeydi. Gösterimler sırasında projeksiyon aletinin uzaktan kumandasının kaybolması ve sonra belediye binasında ortaya çıkması, dolayısıyla uzun süre film gösterilememesi gibi başka acayipliklerin de bunlarla alakası var mıydı bilinmez. Fakat festival karşıtları yerel basında haber çıkmamasını sağlayacak kadar da başarılılardı. 

Festivale katkıda bulunan herkese sabır diliyor ve onlarla gelecek festivallerde de buluşmayı umuyoruz. 

Zor Ölüm 4.0

TARİH:  30 Haziran 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhafazakârlığa övgü 4 

Eğlenilsin diye yapılmış bir film ama aynı zamanda bilinçlendirmekten geri durması için bir neden yok, değil mi? Mantığı zorlayan bir sürü aksiyon da filmde bolca mevcut. 

Orijinal Adı: Die Hard 40 – Live Free or Die Hard Yönetmen: Len Wiseman Oyuncular: Bruce Willis, Timothy Olyphant Türü: Aksiyon, Macera Ülke: ABD 

Zor Ölüm dizisi 12 yıl aradan sonra dördüncü bölümüyle sinemalara döndü. Son derece muhafazakar bir yerde duruyor film. Filmin kahramanı ve kızıyla başlarda tanışıyoruz. Kız bir arabada bir erkekle öpüşüyor ama çocuk, elini kızın göğüslerine atınca şiddetli bir tepkiyle karşılaşıyor. Öpüşme koklaşma olabilir ama bekâretimi ancak evlilikte veririm diyen kızlardan anlaşılan kahramanımızın kızı. 

Derken asıl adam John McClane (Bruce Willis) peyda oluyor. Belli ki kızının kendisine tanıdığı sınırlı cinsel özgürlük bile fazla geniş geliyor John McClane’a. Çocuğu dövdü dövecek derken kız babasına da erkek arkadaşına da posta koyup, çekip gidiyor ve kavga bitiyor. 

Babanın bu aşırı korumacılığını yanlış mı buldunuz? Bekleyin ve görün! John McClane’ın değer yargılarının ne kadar doğru olduğunu filmin sonunda kızı bile teslim edecek. 


Filmin bir diğer kahramanı bir hacker, yani bilgisayar korsanı. Korsanlıkla kalsa iyi, tüketim toplumunun kültürüne, maço özellikleri ağır basan klasik rock’a, manipüle edildiğini düşündüğü medyaya ve şirketlerin egemenliği altındaki bir sisteme de karşıdır bu anarşist düşüncelerin etkisi altındaki delikanlı. Ama John McClane’den dersini alacaktır o da: Sistem diye bir şey yoktur. Ülke vardır ve ülke kötülerin tehdidi altındadır. Sınıfsız bu toplumda yaşayan insancıkların gündelik hayat gailesini nasılsa öyle sürdürebilmesini sağlamak kahramanların görevidir. Bilgisayar korsanının içinde yatan vatan kurtaran aslan da uyanacaktır McClane’le ilişkisi içinde. Sistem mi? O neydi? 

Yerseniz… 

Kötüler de Çinli kadınlar, Fransızlar ve Lenin’den alıntı yapan bir takım şahıslardan oluşur. Kötülerin başı ‘İhanet’teki (Breach) gibi kadrinin bilinmediğini düşünen bir FBI’cıdır. Bilgisayarlar aracılığıyla sistemi çökertip hem kişisel intikamını alacak hem de cebini dolduracaktır. 

John McClane Çinli kötü kadına dersini verirken hem asya kökenliliğini hem de kadınlığını aşağılayacaktır, kadınlığın simgesi saçlarını kökünden kopararak ve kung-fu numaralarını sıkı bir Beyaz Amerikalı yumruğuyla bertaraf ederek. 

Tabii, tabii bu insanlar eğlensin diye yapılmış bir aksiyon filmi ama insanları aynı zamanda ‘bilinçlendirmek’ten geri durması için bir neden yok, değil mi? Mantığı zorlayan bir sürü aksiyon da filmde bolca mevcut. Yerseniz. 

Transformers

TARİH:  7 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Otomobiller iyidir, savaşa devam 

Yönetmen: Michael Bay Oyuncular: Shia LaBeouf, Megan Fox Türü: Bilim Kurgu, Macera, Aksiyon Ülke: ABD 

Hiç petrol için Ortadoğu’da yapılan savaşlarla, Amerikan yaşam biçiminin vazgeçilmezi benzin tüketicisi otomobiller böylesine cin bir yöntemle meşrulaştırılmamıştı. 

Transformers şu bıkkınlık veren çizgi roman uyarlamalarından bir yenisi. Konusu itibarıyla da yeni hiçbir şey yok: Yine vatanı kurtarma edebiyatı, yine kötülerle iyilerin savaşı, yine çeşitli ürünlerin reklamı, biraz ordu propagandası; hepsi bildik şeyler kısacası. Filmin sloganı ise “Fedakârlık Olmadan Zafer Olmaz!”. Fedakârlığı yapanlar arasında Ortadoğu’da yoksunluk içinde savaşan zavallı Amerikan askerleri de var. Peki Amerika’da, yani askerlerin memleketinde iyilik için savaşanlar kimler dersiniz? Otomobil, cip ya da kamyon kılığına girmiş uzaylı robotlar. Hiç petrol için Ortadoğu’da yapılan savaşlarla, Amerikan yaşam biçiminin vazgeçilmezi benzin tüketicisi otomobiller bir macera filminde bu kadar dolaysız yoldan bir araya gelmemiş, petrol uğruna dökülen kan böylesine cin bir yöntemle meşrulaştırılmamıştı. Ordu otomobillere benzin sağlamak için boşuna savaşmıyordu yani, otomobiller de iyilerin saflarında insanlık için savaşıyorlardı. 

Bu iyiliğin Ortadoğu’ya ne getirdiği sıradan Amerikalıyı ilgilendirmiyor desek bile, küresel ısınmadan bile mi haberiniz yok beyler! Galonlarla benzin yutan Hummer’lı yaşam biçimini artık Amerika da kaldıramıyor. 

Tabii filmdeki kahraman otomobillerin hepsinin de General Motors ürünü has Amerikan arabaları olduğunu unutmamak lazım. Delikanlı kahramanımız Sam’e babası Porsche almıyor ve ilk arabasının külüstür bir şey olması gerektiğini söylüyor ama asıl mesele, Porsche gibi bir Alman arabasından kahramanlık beklenemeyecek olması. Bunun için safkan Amerikan arabaları gerek. 

İyi robot kötü robot 

Film kendi gezegenlerinde yaşama olanaklarını tüketmiş ve iyilerle kötüler olarak ikiye ayrılmış robotların, savaşlarını dünyada sürdürmelerini anlatıyor. Filmin abuk sabuk konusunu ne anlamaya ne de anlatma ya gerek duymuyorum. Bol bol patlama, kavga dövüş var, elbette. Filmin karakterleri ise hiç geliştirilememiş. Yan öyküler filmin bütünüyle kopukluk içinde. Ne ‘Zor Ölüm 4.0’da da gördüğümüz hacker’ın hikayesi, ne de askerlerin öyküsü filmin ana arterini oluşturan sıradan bir delikanlının kahramana dönüşmesi temasına iyi bağlanamamış. 

Filmin 2,5 saate yakın bir süresi olduğunu da belirtelim. Film İngilizce adıyla gösterime girdiği için, tercümesini ben yapayım. ‘Transformer’ biçim değiştiren demek ve başta otomobil olmak üzere çeşitli şekillere giren robotları ifade ediyor. Hani şu Citroen arabalarının reklamında görüldüğü gibi… 

Zengin Avcısı

TARİH:  14 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Jigolo blues 

Orijinal Adı: Hors de Prix? Yönetmen: Pierre Sal vadori Oyuncular: Audrey Tautou, Gad Elmaleh Türü: Komedi Ülke: Fransa 

Zengin Avcısı aslında bir romantik komedi ama filmde çok önemli bir yer tutan sınıf farkı teması çoğu zaman o kadar iç acıtıcı ki, bu filme romantik trajedi de demek mümkün. Filmin iki genç ve güzel kahramanı fahişeliğin bir türünü icra ediyorlar filmde. Gençlik ve güzelliklerini yaşlı zenginlere hediyeler karşılığında satıyorlar. Aşağılanıyorlar, itiliyor, kakılıyorlar ve düzülüyorlar. Mülksüzlükleri, yoksullukları, çaresizlikleri “aşıkları’ tarafından her fırsatta gözlerine sokuluyor. Hayatları ve bedenleri kendilerine ait olmasa da ‘özgür’ sayılan bireyler onlar. 

Jean (Gad Elmaleh) lüks bir otelde barmenken zengin erkek avcısı (kadın jigolo diyebiliriz) Irene (Audrey Tautou) tarafından yanlışlıkla zengin sanılıyor. Irene’ye aşık olan Jean bir süre zengin rolü oynuyor ama foyası meydana çıkıyor. Sonunda Irene’yle birlikteliğini sürdürebilmek için Jean da jigololuğa başlıyor. Irene’nin direncini kıran şeyin Jean’a aşık olmaktan çok bir başka kadına yönelik kıskançlık olması da filmin özgün diyebileceğimiz bir yanı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com