Yüz: Düşenin dostu olmaz


TARİH:  25 Ağustos 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı korkunç atasözleri vardır. ‘Düşenin Dostu Olmaz’ bunlardan biri. Korkunçluğu hem hayattan süzülmüş bir bilgi içermesinden hem de dostluğa, dayanışmaya, sevgiye hayat şansı tanımamasından. ‘Yüz’, bir ‘düşenin dostu olmaz’ hikâyesi ama aralık bıraktığı bir kapı var yine de. O kapı çok fazla umut vadetmese de ya da kapalı kapılarla karşılaştırıldığında yetersiz gözükse de…

Jacek, Polonya’nun küçük bir kasabasında yaşayan, kılığı kıyafeti, heavy metal zevkiyle muhafazakâr halktan ayrılan ama sonuçta herkesten çok da farklı olmayan bir genç. O da herkes gibi ırkçı şakalara gülüyor mesela. Jacek’in evlenmeyi arzuladığı bir sevgilisi de var. Kasabaya bakan bir tepeye inşa edilen dünyanın en büyük İsa heykelinde çalışan Jacek, bir gün çok yüksekten aşağı düşüyor.

Mucizevi bir şekilde yüzü dışında hiçbir yerinde ciddi bir hasar oluşmuyor ya da film kestirmeden sadede gelme arzusuyla Jacek’in yüzüne odaklanıyor. Jacek, Polonya’nın ilk yüz nakli yapılan insanı oluyor. Yüz nakli yapılan insanların fotoğraflarını gördüyseniz çok tuhaf göründüklerini bilirsiniz. Gerçekten yüz nakli olanlar kadar olmasa da, Jacek de tuhaf gözüküyor. Başka bir insan gibi gözüken Jacek, kızkardeşi haricinde herkes tarafından dışlanıyor. Hastane masraflarının önemli bir kısmını kendisinin ödemesi gerektiğiyle karşı karşıya kalıyor mesela. Kasaba halkı rahibin itelemesiyle üç beş kuruş topluyor ama bu para gurur kıracak denli düşük. Jacek’e engelli aylığı da bağlanmıyor. Sosyal devlet denilen bir şey yok yeni kapitalist Polonya’da ama işe yaramaz devasa İsa heykelleri var. O heykeller de sanki ahlaki yoksunlukla paralel bir şekilde yükseliyorlar.

‘Yüz’ün gözümüze soktuğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı, tüketim çılgınlığının yaşandığı, azgın rahipleriyle güven vermeyen bir kurum olan kilisenin gittikçe güçlendiği yeni kapitalist Polonya tablosu irkiltici. Fakat filmin orijinal bir fikri ya da daha önce söylenmemiş bir sözü yok. Çok kaba fırça darbeleriyle çizilmiş bir tablo izletiyor seyirciye. Bu kabalık bilinçli bir tercih de olabilir ama sonuç değişmiyor. Filmin tek orijinal sayılabilecek tercihi biçimsel bir numaradan ibaret. Film boyunca perdenin çok küçük bir alanı net, geri kalan herşey flulaştırılmış. İsteyen, bu biçimsel numaranın anlamı üzerine derin tartışmalar yapabilir elbette.

‘Yüz’, bu yılki Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazandı.

Şafaktan Önce: Beyaz adamın çilesi

TARİH:  1 Eylül 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Avrupalı (Amerikalıları da dahil edebiliriz bu kategoriye) Beyazların, görece “azgelişmiş” ülkelerde yaşadıkları çileleri anlatan filmler, kendi başına bir janr oluşturacak niceliğe sahip sanırım. Kah iyi misyonerler, kâh kızını kurtarmaya çalışan babalar, kah da düpedüz yasadışı elemanlar filmlerin konusu olur. “Geceyarısı Expresi”nin uyuşturucu kaçakçısı kahramanı, en muhafazakâr seyircinin bile özdeşleşeceği bir tipe dönüşür bu filmlerde. Çünkü içine düştükleri – Trump’ın tabiriyle “bok çukuru”- ülkelerde hemen hemen herkes vahşi ve kötüdür.

“Şafaktan Önce”nin kahramanı Billy, Tayland’da yaşayan İngiliz bir boksör. Billy, uyuşturucuyla da fazlasıyla haşır neşir. En azından kendisi “yaba” denilen bir uyuşturucunun müptelası. Film, Billy’nin uyuşturucudan yakalanışı ve içeri atılışıyla başlıyor aşağı yukarı. Billy hakkında ne bilmiyorsak, film bittiğinde de bilmiyoruz. Niye Tayland’a gelmiş, babasıyla ve kardeşleriyle nasıl bir ilişki yaşamış, neden ve nasıl uyuşturucu müptelası olmuş bilmiyoruz. Film ilk 1 saatlik ve görece başarılı olan bölümünde Billy’nin, son derece sert hapishane koşullarında, hemen hepsi ip kaçkını Taylandlı mahpuslar arasında hayatta kalma mücedelesine odaklanıyor. Film keyfi bir biçimde Tay dilindeki konuşmaları altyazı ile veriyor. Filmin kahramanı Billy gibi, ne olup bittiğini anlamamamızın, dolayısıyla tedirgin olmamızın amaçlandığı sahnelerde konuşmalar çevrilmiyor. Ama, böyle bir tedirgin etme amacı yoksa altyazı çevrilebiliyor. Çeviri olsa da olmasa da, bazı şeyler tam bir gizem halesi içinde. İçeri ilk girdiğinde, her nedense parası da olmayan Billy’ye bir gardiyan uyuşturucu veriyor.

Filmin Geceyarısı Expres’ini hatırlatan bu bölümü, Örümcek Kadının Öpücüğü’nü andıran bir bölümle devam ediyor. Billy, mahpus travestilerden biriyle bir ilişki geliştiriyor. Ama kısa süre içinde bitiyor bu ilişki.

Filmin, sonraki bir saati ise başka bir telden çalmaya başlıyor. Billy, hapishanenin boks takımına girdikten sonra olay bir Rocky hikâyesine dönüyor. Billy, bu yeni ortamında itibar kazanıyor, görece düzgün insanlarla bir arada oluyor. Ama hiçbir Taylandlı, bir karakter olacak kadar öne çıkmıyor. Hoş Billy’den ne anlamıştık ki?

Nihayetinde, Billy boks maçını kazanacak mı kazanmayacak mıya geliyor işler? Kazanamamanın bedeli çok ağır olabilir Billy için. Beyaz adamın Tayland hapishanelerinde yaşadığı bu kahramanlık hikâyesi artık çekilmez hale geliyor sonlara doğru. Yine de filmin ilk bir saatinin etkileyici olduğunu bir kez daha söyleyeyim.

Transit: Tarihten ders almamak

TARİH:  8 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günümüzün en ilginç işlerini yapan sinemacılarından biri, belki de başlıcası Alman yönetmen Christian Petzold. Petzold, bireyi içinde bulunduğu toplumsal koşullarla birlikte derinlemesine anlatmaya çalışan, biçimsel olarak da yenilikçi filmler yapıyor.

Transit sözcüğünün anlamı, Anna Seghers’in filme ilham veren romanında “içinde bulunduğumuz zaman” olarak tanımlanıyor, romanın kahramanı Georg tarafından. İçinde bulunduğumuz zaman geçmişi de içerir. Filmin sadece adını değil, biçimini de transit kelimesi belirliyor. Petzold, seyirciyi zorlayabilecek bir tercihte bulunmuş; 1940’larda geçen romanı, günümüz Fransasına yerleştirmiş. Kahramanların giysileri, iletişim araçları 1940’lara aitken, dükkanlar, arabalar, polislerin robocop kıyafetleri günümüze ait. Bir yandan faşizmin yükseldiği, insanların iltica etmek için Batılı ülkelerin kapısına dayandığı içinde bulunduğumuz zaman, bir yandan da Nazi faşizminin atağa geçtiği, insanların Avrupa’dan kaçmaya çalıştığı geçmiş zaman transit kavramının ve filmin içinde aynı anda yer alıyorlar.

transit-tarihten-ders-almamak-507966-1.

Petzold filmi günümüzde geçirmesini farklı nedenlerle açıklıyor söyleşilerinde. Film Comment’le yaptığı söyleşide 1968’in vaadlerinin hepsine ihanet edildiğini, geçmişin ırkçılık gibi, yabancı düşmanlığı gibi hayaletlerinin ise hortladığını söylüyor ve bunları, şimdiki zamanı seçmesinin nedeni olarak gösteriyor. Profil dergisindeki röportajında ise, film üzerine yazdığı her şeyi bilgisayarının çökmesi üzerine kaybettiğini ve bunun üzerine birden kendini çok rahatlamış hissettiğini söylüyor. “Edebiyat uyarlamalarından, kostüme dramalardan nefret ediyorum. Kitabı okuyanlar, gidip bir de görsel tasarımları denetlesin diye yapılan şeyler. Beni dünyanın zamansızlığı ilgilendiriyor. Bir şehir gibi, eski ve yeni evlerden, eski ve yeni ailelerden oluşan bir dünya kurmak istedim.”

Transit, Petzold’ün, “Baskıcı Zamanlarda Aşk” temalı üçlemesinin son filmi. Petzold son filmini, hayatta olmayan eski ortak senaristi Farocki’ye adamış.

Anna Seghers, 1940’ta Almanya’yı terk edip Meksika’ya göç etmiş, savaş sonrasında ise önce Batı sonra da Doğu Almanya’da yaşayan komünist ve Yahudi bir yazar. Nazilerin kitaplarını yaktığı Seghers, özgür Almanya’da da yayımlanmamış yıllarca. Petzold da, Seghers’i tatsız tuzsuz sosyalizm propagandası yapan bir yazar olarak bellemiş hiç okumadan. Petzold, Farocki’nin önerisiyle Seghers’i okumuş ve etkisinden çıkamamış. Ondan sonra Farocki ve Petzold her yıl Transit’i bir kez birlikte okumak gibi bir ritüele başlamışlar. Petzold, Barbara ve Phoenix’in de Transit’in etkisinde yazıldığını söylüyor.

transit-tarihten-ders-almamak-507967-1.

Filmin (sırları da ele veren) bir özetini geçmek niyetindeyim. Böyle yapmamın nedeni Variety, Screen, Hollywood Reporter, Film Stage, World Socialist Website ve başka sitelerde okuduğum yazılarda, filmin deneyimli eleştirmenler tarafından anlaşılmadığını görmüş olmam. Sadece filmi anlamlandırma açısından değil, olayların akışını bile çok yanlış anlamışlar. Deneyimli eleştirmenler bu kadar yanlış anladığına göre faydalı bir iş yapacağım. Tabii, ben de her şeyi doğru anlamış ve doğru hatırlıyorsam.

Georg, bir toplama kampından kaçmış ve Nazi işgalindeki Paris’e gelmiş bir Alman. Toplama kampına neden düşmüş olduğuna dair bir bilgi yok filmde. Georg, bir entelektüel ya da komünist değil bazı eleştirmenlerin iddia ettiğinin aksine. Yahudi olduğuna dair de bir bilgi yok. Radyo-tv teknikeri olan Georg muhtemelen adi bir davadan düşmüş içeri. Georg bir barda, Paul adlı bir arkadaşına rastlıyor. Paul, ona Weidel adlı bir yazara götürülecek iki zarf veriyor. Georg, Weidel’in otel odasına gittiğinde yazarın intihar etmiş olduğunu öğreniyor. Otelci kadın, Weidel’in çantasını Georg’a veriyor. Georg, yaralı arkadaşı Heinz’la birlikte Alman işgali altına henüz girmemiş olan Marsilya’ya kaçıyor. Georg, Weidel’in çantasında tamamlanmamış bir roman ve Weidel’karısı Marie’nin, kocasına yazdığı bir mektup buluyor. Mektupta Marie, Weidel’e kendisini terk ettiğini söylüyor. Paul’ün, Georg’dan Weidel’e vermesini istediği zarflardan ise yine Marie’den bir mektup ve Meksika konsolosluğunun Weidel’e verdiği vize ve davet çıkıyor. Marie, ilk mektubun aksine bu mektupta kocasını sevdiğini ve birlikte Meksika’ya gitmek istediğini söylüyor. Georg, yolda ölen Heinz’ın Afrikalı dilsiz eşi Melissa ve küçük oğlu Driss’i Marsilya’da buluyor.

Meksika konsolosluğuna Weidel’in dokümanlarını iade etmek için giden Georg, burada Weidel’in kendisi sanılıyor. Kendisine sağladığı Meksika’ya gitme ve maddi yardım alma gibi olanaklar, Georg’un bu yanlış anlamayı kabul etmesine ve Weidel rolünü oynamasına neden oluyor. Georg, Heinz’ın hastalanan oğlu Driss’e doktor ararken, Richard’ı buluyor. Ve sık sık yolda karşılaştığı gizemli kadının Richard’ın sevgilisi olduğunu öğreniyor. Dahası Marie’nin, intihar eden Weidel’in karısı olduğu da ortaya çıkıyor. Georg, Marie’ye aşık oluyor. Marie’nin ise Weidel’e ihtiyacı var. Weidel sayesinde kendisi de Meksika’da yaşama ve Amerika’dan transit geçme vizeleri alabilecek. Ama sadece çıkar meselesi değil belli ki Marie’nin kocasını aramasının nedeni. Kocasını terk etmiş ve onu doktor Richard’la aldatmış olmaktan da büyük acı duyuyor belli ki. Marie’nin hâlâ asıl aşık olduğu adam Weidel.

Bu arada gayet uzun süren bir radyo tamiri sahnesi var. Bu sahnenin Georg’un annesine düşkünlüğüyle ilgisi olduğunu düşünmüştüm. Bir nedeni daha varmış. Petzold, Seghers’den öğrendiği şeylerden birinin “iyi iş yapana duyulan sevgi” olduğunu söylüyor. Georg, Driss’in bozuk radyosunu tamir ederken çocuk ona bağlanıyor, onun kaybettiği babasının yerine geçebileceğini hayal ediyor. Ama Georg baba olacak tiplerden değil. Tipik bir Ödipal karmaşa vakası olarak kendisi baba olacağına, baba rolündeki erkeklerle rekabet edip, onların kadınlarını çalmaya odaklanmış biri o. Romanda Georg, Marie’yi elde ettiğini düşündüğü bir an şunu söylüyor kendine: “Çok kolay olmuş gibiydi, erkekçe dövüşerek değil de zar atarak onu elde etmiştim… Benim gibi bir herifin eline düşmemesi için çok dikkat edecektim.” “Kısmet Sevgilim”in Amin’i, ya da Zeki Demirkubuz filmlerinin kahramanları gibi aslen başkalarına bağlı yaralı kadınları avlayan türdendir Georg.

Fakat yine de Richard’ı elemine etmesi gerekmektedir Georg’un. Ama asıl zorluk Weidel’in hayaletidir. Georg’un Weidel’in yerini alıp, onun adına konsolosluklara gitmesi ve bu ziyaretlerin duyulması Marie’nin Weidel’i yaşıyor sanmasına neden olur. Dolayısıyla Marie kocasıyla buluşma umudunu yitirmez.

Nazi dehşetinden kaçan insanların arafta bekleme halinin sıkıntısı ve korkusu, bence filmin günümüzde geçiyor olması nedeniyle yeterince hissedilmiyor. Öte yandan bu korku dolu bekleme halini, bugünün Afrikalı göçmenleriyle ilişkilendirme çabası da çok zayıf kalıyor. Petzold, kostüme dramadan ve tarihi mekanları yeniden canlandırmaktan Lars von Trier’in Dogville’de uyguladığı yöntemle ya da benzeriyle kaçınsaydı keşke. Film benim için asıl, klasik Ödipal üçgen ya da bu vakada dörtgen kurulunca başladı. Casablanca’nın da klasik soruları olan kim gidecek, kim kalacak, kadını kim alacak soruları filmi asıl heyecanlı ve akılda kalıcı kılan. Ya da Georg’un Driss’le ilişkisinin alacağı şekil anlamlı. Psikanaliz bilgisinin şart olduğunu yineleyeceğim. Bu bilgiden yoksun olanlar, hikayede Driss ve Melissa’nın işlevini anlayamıyorlar. Keza Georg’un Marie’ye yönelik tek taraflı aşkı da anlaşılmaz kalabiliyor. Bitirmek lazım: Transit’i görün!

Güvercin: İnsanlar ve hayvanlara dair

TARİH:  22 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

İnsan hayvan ilişkisi, sinemanın sevdiği konulardandır. Bunun içinde bir alt türü de kuşlara ayrılabilir. Alkatraz Kuşçusu, Kerkenez ve Birdie ilk aklıma gelenler. Bu fimlerin sanırım ortak özelliği kahramanının yalnızlığı, başkalarıyla iletişim kurmada güçlük çekmesiydi. Sanırım diyorum, aklımda öyle kalmışlar ama hafıza-ı beşer malum yanıltıcı olabilir.


Güvercin filminin genç kahramanı Yusuf da yalnız ve insanlarla iletişim kurmakta güçlük çeken biri. Yusuf abisi ve ablasıyla yaşıyor ve damında beslediği güvercinlerle zamanını geçiriyor. İhtiyacı olduğu parayı, başkalarının güvercinlerini çalıp, satarak kazanıyor. Ama abisinin baskılarıyla bir kaportacının yanında çalışmaya başlayınca gerçek dünyanın emek hırsızlarıyla da tanışıyor.

Yusuf’un hırsızlıklarının çok masum kaldığı bu dünyada, polisiye anlamda hırsızlıklar da var.
Yusuf, uzaktan melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisinin kuşunu da satıyor ve başı bu kez daha ciddi derde giriyor.
Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf’la.

guvercin-insanlar-ve-hayvanlara-dair-512734-1.

Yusuf’un favori kuşu Maverdi’yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi’nin Yusuf’a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.

Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi İlk Film’ ve En İyi Özgün Müzik’ ,Sofya’da ‘En İyi Yönetmen’ , Ankara Film Festivali’nde ‘Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.

Orijinal müzik Canset Özge Can imzalı. Yusuf rolünde ise Kemal Burak Alper var.

2. El Gouna Film Festivali: Mısır Filmleri

TARİH:  29 Eylül 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ikinci kez düzenlendi. 20 Eylül’de başlayan festival 28 Eylül’deki (dün akşam) ödül töreniyle sona erdi ama ben bu yazıyı daha önce yazdığım için size sonuçları bildiremiyorum. El Gouna’dan geçen sene de söz etmiştim. Mısır’ın Kızıldeniz kıyısındaki mercan resifleriyle ünlü bu sahil kenti Hurgada’ya çok yakın. El Gouna, mühendis Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir tatil beldesi. Sawiris kardeşler için mühendis dedim çünkü onlar kendilerini işadamından önce mühendis diye tanıtıyorlar. Burada hâlâ bilimle ilgili olmak iş adamlığından daha önemli gibi.

Festival, daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmış olan ve Intishal Al Timimi liderliğindeki son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Program hiç aksamadan işliyor, Ortadoğu’da olduğunuzu hissettirecek hiçbir baştan savmalıkla karşılaşmıyorsunuz. Ulaşıma bu yıl, siyah İngiliz taksileri eklenmiş. Çoğu mükemmel İngilizce bilen Mısırlı gönüllü gençlerle birlikte düşününce sanki İngiltere’deyiz. Burada temel sorun benim için soğuk! Dışarıda 36 derece olan hava, sinema salonlarında sanki eksilere düşüyor. O kadar güçlü bir soğutma uyguluyorlar ki bazen dayanamayıp sinemadan çıktığım oldu. Sıcağa alışkın Mısırlıların bu soğuk salonlara nasıl dayanabildiklerini anlayabilmiş değilim.

3 yarışma var

Festivalin geçen yıl olduğu gibi bu yıl da üç yarışması vardı: Uzun metraj, dokümanter ve kısa film. Yine geçen yıl olduğu gibi Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün oldu. Mısır’ı bu yıl Cannes’da temsil eden Yommedine festivalin uzun metraj yarışmasının en heyecanla karşılanan filmiydi. Seyirci beklediğini fazlasıyla buldu Yommedine’de ve filmi bitmesiyle birlikte uzun süre ayakta alkışladı. Filmin kahramanları Beshay ve Obama, ilki boyu ve adamdan sayılmayışıyla, diğeri çocuk oluşuyla küçük seyircilere de hitap etti. Yommedine, Mısır’ın yabancı dilde Oscar adayı olarak da gösterildi.
Kahire’nin oldukça yakınında hâlâ bir cüzzam kolonisi var. Türkan Saylan Türkiye’de cüzzamı sona erdiren kişiydi. Mısır’ın da kendi Türkan Saylan’ını bulmasını dileyelim. Film bu cüzzam kolonisinde başlıyor. Beshay, cüzzamdan çok çekmiş, elleri ve yüzü çok deforme olmuş ama artık cüzzamı yenmiş bir hurdacı. Çok sevdiği eşeği ve arabası onun tek sermayesi. Obama ise öksüz ve yetim bir çocuk, ülkenin güneyinden, Nübye’den. İkisi de aileleri tarafından terk edilmişler. Beshay, hasta olan karısını kaybedince, iyileştikten sonra kendisini geri alacağını söyleyen ailesini bulmak için yola koyuluyor. Obama da gizlice Beshay’ın arabasına saklanıyor ve eşekle birlikte bu üçlü güneye doğru yola çıkıyor. Fil Adam’dan beri gördüğümüz belki de en deforme olmuş bedene sahip film kahramanı olan Beshay rolünde gerçek bir cüzzamlı olan Rady Gamal müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Filmin Mısır ve Avusturya kökenli yönetmeni A.B. Shawky, Beshay’a Fil Adam’ın unutulmaz repliği “Ben bir insanım”ı da söyleterek, iki film arasındaki ilişkiye işaret ediyor zaten. Senaryonun kimi kusurlarına ve bir ilk film olmanın kimi acemilikleri ve Ortadoğulu olmanın kimi aşırı duygusallıklarına rağmen Yommedine’nin Cannes’da yarışmaya seçilmesi filmin iletişim kurmadaki becerisinden kaynaklanıyor. Filmin adı ise kıyamet günü anlamına geliyor. Zenginle yoksulun, güçlüyle güçsüzün eşitleneceği gün Yommedine!

‘Haydan Gelen’

Festivalin belgesel film yarışmasında seyrettiğim diğer 2 Mısır filmi de son derece ilginçtiler. Reem Saleh’in “Haydan Gelen”i (Al Gami’ya) Kahire’nin yoksul bir mahallesindeki hayata odaklanıyor. Burada bir dayanışma sistemi kurulmuş ve bir yardım fonu oluşturulmuş. Birinin bir ihtiyacı olduğunda, sosyal devletin yapmadığını mahalleli kendi kendine yapıyor ve ihtiyacı olana yardım ediyor. Film, bekleneceği üzere bir yoksulluk sömürüsü filmi değil. Aksine, güçlü ve hayattan kâm almasını bilen insanlar üzerine bir belgesel. Filmin bir de Dünya adlı karakteri var ki, seyretmeye doyamıyorsunuz. Florida Project’i görenler oradaki büyümüş de küçülmüş kızı hatırlayacaklardır. Dünya işte onun Mısırlı versiyonu. Babasının şiddetle karşı çıkmasına rağmen annesiyle işbirliği yaparak sünnet olan (evet, Mısır’da kadın sünneti yaygın), kuzeniyle evlenmeyi ve büyüyünce ondan sabah, akşam dayak yemeyi (!) hayal eden bu kız çocuğu sanmayın ki sevimsiz… Dünya tatlısı bir şey. Sırf onun için bile bu film görülmeye değer. Ayrıca kadın-erkek rollerinin nasıl kendisini yeniden ürettiği üzerine de düşündürücü…

Diğer Mısır belgeseli ise aslında belgesel ile kurmaca arasındaki belirsiz bölgede duran “Hayal Ettiğimiz Gibi Uzaklara” (Al Holm Al Ba’eed). Marouan Omara ile Johanna Domke’nin birlikte yönettikleri film, kahramanlarının hayatına dayanıyor. Şarm El Şeyh, Mısır’ın en büyük tatil beldesiydi, 2015’e kadar. 31 Ekim 2015’te Şarm El Şeyh’ten havalanan bir Rus uçağı Sina yarımadası üzerinde düştü. Uçağın IŞİD tarafından yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu düştüğü tahmin ediliyor. 224 kişinin öldüğü bu katliamdan sonra, Şarm El Şeyh bir hayalet şehre dönüşmüş. Ama yine de otellerde animatörler hayat normal akışındaymış gibi olmayan müşterileri eğlendirmeye çalışıyor, masörler, güzel kızları “rahatlatmayı” hayal ediyor, dj’ler Avrupa’da bir iş bulmanın yolunu aramaya çalışıyor, donmuş heykel rolü yapanlar, çözülmeyi umuyor.

Filmin kahramanlarının askıda kalmış, belirsizlik içindeki hayatlarının sinemasal karşılığını bulmaya çalışmış sanki yönetmenler. Donny Darko’nun dev tavşanını hatırlatan dev bir maymunla iç hesaplaşmalarını yapan kahramanların bu tuhaf hikâyesi, seyirciyi belirsizliklerine rağmen kendisine bağlamayı başarıyor.

El Gouna’ya ödüller açıklandıktan sonra da devam edeceğim.


2. El Gouna Film Festivali: Ödüller ve ötesi

TARİH:  6 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivalin sloganı Cinema for Humanity yani İnsanlık İçin Sinema idi. Festivalin seyirci ödülleri de bu adla verildi. Ödül iki film arasında paylaşıldı: Biri daha önce söz ettiğim Cannes’da da Altın Palmiye için yarışan Yommedine oldu. Diğeri yani Hayattan Bir Gün Daha (Another Day of Life) ise bende hem film olarak hem de film sonrasında çıkan tartışma nedeniyle en çok iz bırakan filmdi. Hayattan Bir Gün Daha, belgesel yarışması içinde yer alıyordu ama 86 dakikalık filmin yaklaşık 60 dakikası Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski’nin aynı adlı kitabının anime bir uyarlamasıydı. Filmin animasyonla anlatılmış bölümlerinde Kapuscinski’nin Portekiz egemenliğinden yeni çıkmış ve derhal iç savaşın içine düşmüş Angola’ya 1975 yılında gidişi ve burada yaşadıkları anlatılıyor. Geri kalan sahnelerde ise 1975’teki karakterlerle bugün yapılmış röportajlar yer alıyor. Türkçeye de kitapları çevrilmiş olan Kapuscinski’yi tanımıyordum filmi seyredene kadar. Meğerse çok ünlü bir yazarmış, bir dönem Nobel alacağı düşünülürmüş, birçok insanın hayatını etkilemişmiş. Benim cehaletim.

Angola iç savaşı ise çok uzun yıllar boyunca sürdüğü için elbette az çok bildiğim bir şeydi ama çok da değil. Aslında iç savaş diyorsak da tam da öyle değil. Soğuk savaşın sürdüğü yıllarda bu savaş nihayetinde sosyalist sistemle kapitalist sistemin çarpıştığı bir meydan. Küba’nın desteklediği MPLA, iç savaşın iyi ve tabii ki sosyalist olan tarafı. Karşısında ise CIA destekli katil sürüleri var. Bunların başlıcası da UNITA. Angola’nın kuzeyinde MPLA iktidarda olsa da, güneyde UNITA güçlü ve Kapuscinski ülkeye ulaştığında savaş sürüyor.

Kapuscinski karanlığın kalbine, iç savaşın merkezine ulaşmak istiyor. Ayrıca, Afrika’nın Che Guevera’sı olabileceğini düşündüğü MPLA lideri General Farrusco’yu bulmak ve onunla konuşmak niyetinde. Fakat güneye gitmek kolay değil. Arturo adlı arkadaşıyla çıktığı yolda bir katliamın kurbanlarıyla karşılaşmaları ikisinde de derin izler bırakıyor. Bu sırada UNITA’nın içlerinde çocukların da bulunduğu katillerini saldırısına da uğruyorlar. Kapuscinski ve Arturo, Carlota liderliğindeki gerillalar tarafından kurtarılıyor. Carlota, Kapuscinski için devrimin simgesi, güzel yüzü oluyor. Kapuscinski sonunda Farrusco’yu buluyor fakat durum sandığından da vahim. Çünkü ırkçı (apartheid rejimi altındaki) Güney Afrika Cumhuriyeti de UNITA’ya destek için savaşa giriyor ve ülkeyi güneyden işgal etmeye başlıyor. Kapuscinski bir ikilemde kalıyor, olayları bildirmesi ve Küba’yı müdahaleye çağırması iç savaşın daha da uzamasına, belki de daha çok insanın ölümüne neden olacak. Kapuscinski yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor.

Filmin kusurlarının başında Kapuscinski’nin resmedilme tarzı olduğunu söyleyebilirim. Biraz fazla Hemingway tarzı erkek kahraman havasındaydı. Carlota da biraz klişeydi. Fakat filmin, yine de ele aldığı tarihsel dönem ve politik içeriğiyle diğer filmlerden ayrıştığını söyleyebilirim. Filmin yönetmenleri olarak iki isim geçiyor. Biri Bask İspanyol yönetmen Raúl de la Fuente, diğeri ise Polonyalı animasyoncu Damian Nenow. Film bittiğinde yönetmen Fuente ve seyirciler arasında başlayan tartışma ise şaşırtıcıydı. İlk söz alan seyirci neredeyse hesap soran bir tavırdaydı. Nasıl olur da sosyalizmi yücelten bir film yapılırdı? Kapuscinski güvenilir bir anlatıcı mıydı? Polonya’nın komünist rejimiyle uyumlu değil miydi? Ardından bir iki kişi daha benzer telden çaldı. Sonunda ben dayanamayıp söz aldım. Angola’daki sosyalistlerin karşısında, yakın tarihin en korkunç ırkçı rejimini temsil eden Güney Afrika’nın ve CIA destekli UNITA’nın olduğunu söyledim (hoş bugünlerde CIA destekli olmak Suriye’de kimsenin karizmasını çizmiyor). Yönetmen Fuente de biraz rahat nefes aldı. Ayrıca dünyanın en anti-sosyalist ülkelerinden biri olan Polonya’nın bu filme nasıl destek olduğunu sordum. Fuente bu soruyu çok beğendi. Polonyalılarla ırkçılığın kötü bir şey olduğu konusunda anlaştıklarını, filme bu sayede destek bulabildiğini söyledi. Fuente’nin de bu arada oldukça milliyetçi olduğunu ve Bask ülkesinin bağımsızlığını istediğini belirteyim.

Festivalde gösterilen tek Türk filmi ise Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”ydı. 80 civarında filmin gösterildiği El Gouna Festivali henüz ikinci yılında sanırım Mısır’ın şu anda en önemli festivali olmuş durumda.

Anons: Zamanımızın bazı kahramanları

TARİH:  20 Ekim 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Anons’u bilgisayarda, internet üzerinden izledim. Yazmadan önce sinemada seyretmek istiyordum ama fırsat olmadı. Anons, 1960 başlarında bir grup askerin/asker emeklisinin İstanbul’da darbe yapmak amacıyla radyo binasını ele geçirme ve buradan anons yaptırma çabasını anlatıyor.

Anons’u estetik açıdan mükemmel buldum. Her planın uzunluğu, temposu, ışığı; oyuncuların performansları, diyalogların ikna ediciliği ve filmin baştan sona merakı ayakta tutması hayranlık verici. “Peki ama film bize ne söylüyor? Bugüne dair ne anlatıyor?” Birçok meslektaşımın filmle ilgili kaygısı bu yönde.

Faşizmin kapıları

Bana göre film bir tipolojiyi anlatıyor. Mozaik Müzik Topluluğu’nun 1990’da “Emekli Albay Hilmi Ertunç” şarkısında karikatürize ettiği asker tipini ete kemiğe büründürüyor. Evet bu adamların ideolojik duruşları, kime karşı darbe yapmaya çalıştıkları, politik görüşleri filmde anlatılmıyor. Ama ben, bir “yüce”yi temsil ettiği inancıyla – bu “yüce” vatan, millet olabilir; din, kutsal kitap, tanrı olabilir ya da tarih olabilir – kendinden menkul bir misyonla hareket eden bir insan tipinin anlatıldığını düşündüm. Bir kez bir yüceyi temsil ettiğini düşünmeye başlayan kişi için gerisi teferruattır. Bu teferruat, evine ekmek götürmekten başka bir derdi olmayan gariban bir taksici olabilir. Bu taksicilerden yüzbinlercesi ya da milyonlarcası da olabilir. Tarihin akışı önünde bunların esamesi okunmaz ve bazılarımız kendilerini tarih adına, vatan adına, tanrı adına konuşmaya yetkili ve görevli hisseder. Faşizmin kapıları böyle açılır. Katliamlar böyle meşru kılınır. Canavarlar tarafından değil, insanlar tarafından. Belki de öyleyizdir, tarih karşısında teferruattan ibaretizdir ama sorun şurda: Kimin teferruat olduğuna kim karar veriyor? Bir babanın, bir çocuğun, bir annenin, bir kardeşin teferruat olduğuna hükmetme hakkını kendinde buluyor?

Kaçırmayın

Ve filmin bıyık altından gülerek gösterdiği bir şey daha var: Bu yüce misyonların adamları, gündelik hayatın acemileri. Zihinleri çok yukarlarda dolaştığından, yeryüzü işlerinde çok beceriksizler.

Her hâlükârda verimli bir tartışmaya kapı açabilir Anons. Kaçırmayın.


Bohemian Rhapsody: Ailesi olmayan sıçan deliğine

TARİH:  3 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Queen, benim tarihimde önemli bir yere sahip olan bir topluluk. Jethro Tull, The Doors ve Led Zeppelin gibi isimleri abimden öğrenmiştim. Yes ve Genesis gibi topluluklar ben onları tanıdığımda zeten ünlüydüler. Ama Queen’i kendi çevremde ilk keşfeden kişi bendim. ‘Sheer Heart Attack’ albümünü edinmiş, çok sevmiş ve özellikle ‘Lilly of the Valley’ ve ‘Killer Queen’ şarkılarına bayılmıştım. Yıl 1974’tü, ben 14 yaşındaydım ve o sıralarda Queen’i bilen pek az kişi vardı. Bohemian Rhapsody henüz dünyayı sarsmamıştı. Şimdiki kuşakların anlayamayacağı kadar az olanağımız vardı müziğe ulaşmak için o yıllarda. Alamancı dayım yazın gelecek de, benim hiç dinlemeden ısmarladığım bir-iki albüm getirecek de, o albümler de tesadüfen zevkime uyacak da müzik dinleyeceğiz. Tabii bir de radyo var, dj İzzet Öz var, dj Yavuz Aydar var, sağolsunlar sayelerinde progressive rock zevkimizi edinmiştik.

Queen posteri
Bir de Almanca ‘Pop’ dergisi vardı. Pop dergisinin kocaman posterleri olurdu ve onlarla odamın bütün duvarını kaplardım. Odanın bana ait olan duvarını yani, diğer duvar odayı paylaştığım ablama aitti. Duvarıma astığım Queen posteri, daha doğrusu o posterde yer alan Freddie Mercury’nin tipsiz suratı yüzünden ablamla en ciddi kavgalarımızdan birini yaşamıştık. Bir gün eve geldiğimde odamdaki Queen posterinin sökülmüş olduğunu görmüştüm. Ablam Yasemin geceleyin kendisine karşı duvardan dişlek, dişlek bakan Freddie’den korkmuş, posteri sökmüştü. Ama sonraları Freddie’yi benden bile daha çok sevecek, öldüğünde benden daha fazla üzülecekti. Ama o günlerde aramızda haftalarca sürecek bir krize neden olmuştu, duvarıma yaptığı bu müdahale.

Queen’le aşkım
Kısacası Queen, benim kuşağımın topluluğuydu, benim keşfimdi, hayatımın bir parçasıydı. Sözlerini baştan sona ezbere öğrendiğim tek şarkı Bohemian Rhapsody’dir. Artık belki tam hatırlamıyor olabilirim tabii. Queen’le aşkım 1977’den sonra devam etmedi. O zamana kadar yaptıklarını hâlâ çok severim ama sonrasını yakından takip etmedim. 1978’de çıkardıkları jazz albümlerini çok sevmedim ve sonra ilgim dağıldı.

Vasat bir örnek
Filme gelelim artık. Her şeyden önce film çok yüzeysel ve biyografik film türünün vasat bir örneği. Orta sınıf gençler grup kurarlar. Solistleri çok hırslı ve vizyoner biridir: Kökeni İran olan Hintli bir ailenin İngiltere’de doğan çocuğu Farrokh Bulsara, ilerde Freddie Mercury olacaktır. Müzik endüstrisinin direncine rağmen grup Bohemian Rhapsody şarkısıyla listelerde bir numaraya çıkar, sonra hep olduğu gibi kötü biri (bu durumda bir menajer) grubu böler. Ama grup yine bir araya gelir. Fakar kader ağlarını örmektedir. Freddie AIDS’e yakalanır. Çünkü eşcinseldir ve bir ailesi yoktur diğer grup elemanları gibi.

Tipik bir rock’n’rollcu
Evet, mesele bu. Filmin yürütücü yapımcıları olan Brian May (gitarist, vokalist, besteci) ve Roger Taylor (baterist, vokalist, besteci) evlenmişler, iki zevksiz giyinen orta sınıf kadını kollarına takmışlar ve çoluk çocuk yapmışlardır. Freddie Mercury de aile olarak grup elemanlarını kabul etmekle yetinmelidir. Oysa Freddie Mercury, tipik bir rock’n’rollcu hayatı yaşar. Seksin ve uyuştucunun dibine vurur. Ve bu davranış cezasız kalmaz, AIDS olur. Aklı başına gelir ve gruba döner yine de. Ailesi onlardır. Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü.

Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven’in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.’nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen’in durumunda film bunu hep yapıyor. ‘Fat Bottom Girls’ şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb’de goof’lar bölümüne baksın. May ve Taylor’ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar.

Sömürmeye hazırlar
“Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” diye tekerleme söylerdik küçükken, akşam vakti gelip de evlerimize dağılmaya başladığımızda. Ailesiz Mercury’ye de sıçan deliğine düşmek kalıyor filme göre. Tamam eşcinsel olduğu için aile kuramıyor olabilir ama onu sömürmeye hazır arkadaşları ne güne duruyor? Ki bu konuda öyle becerikliler ki, zavallı Freddie öldükten sonra bile onların elinden kurtulamamış. Müzik mi? Hiçbir parçayı bütünüyle dinleyemiyoruz. Oturup evde Queen dinleyin daha iyi. Ramin Malik’in özellikle Wembley’deki Live Aid konserinde Freddie Mercury’nin jestlerini mükemmel taklit ettiğini söyleyebilirim, övgüden sayılırsa.

Climax: Tersine evrim

TARİH:  10 Kasım 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün
Gaspar Noe’nin “Boşluk-Enter the Void” dışındaki bütün filmlerini seyrettim. Pek beğenilmeyen Aşk’ı beğendim. İlk filmi Herkese Karşı Tek Başına’yı çok beğenmiştim. Dönüş Yok (Irreversible) konusunda net bir kararım yok. Tekrar izlemeliyim ama sorunlu olduğunu düşünmüştüm. Çok rahatlıkla homofobik olarak nitelendirebilirdi bence. Rectum adlı eşcinsel barı, cehennemin ta kendisiydi. Cehennem benzetmesi Noe’nin son filmi Climax için de yapıldı. Noe, kendisinin bir ateist olduğunu söylüyor ama 2009’daki bir röportajında ruhani bir yolculuğu imgelerle anlatma zorluğunu göğüslemek istediğini de söylüyordu. Noe, bir ateist için çok fazla dinsel çağrışımlar yapan (cennet-cehennem gibi) filmler yapıyor.

Bir filmi, yönetmenin kendisi hakkında ya da filmi hakkında söyledikleri ile değerlendirmemeliyiz. Bu sözlere kulak vermeli, kimi zaman onlardan yararlanmalı ama değerlendirmemizi perdede gördüklerimize göre yapmalıyız. Biz seyirciyiz sonuçta ve yönetmenin ne külliyatını bilmek zorundayız ne de kendisi hakkında ne düşündüğünü. Kaldı ki insanlar kendileri hakkında nesnel olamazlar. Sorsanız hiçbir entelektüel ne ırkçıdır ne homofobiktir ne de kadın düşmanıdır. Ama kazıdığınızda herkesin altından neler çıkar neler.

FİLM BİZE NE ANLATTI?

Noe’nin Climaz’ını da böyle değerlendirmek lazım. Yani Noe’nin kendisi hakkında ne düşündüğüyle değil perdede ne gördüğümüzle. Peki ne gördük? Film bize ne anlattı? Bir anlamı var mıydı anlatılan hikâyenin. Yoksa sarhoş edici ve biraz da ürkütücü bir deneyimden mi ibaretti?

Tuhaftır filmin anlam dünyasına nüfus etmek isteyen, bu dünyayı yorumlamaya çalışan bir çabaya rastlamadım. Hiçbir film tek bir yoruma kitlenemez. Her seyirci için farklı anlamlar taşıyabilir. Ben şu andaki “kendim”e göre bir yorum yapacağım ki bu yorum ilerde muhakkak değişecektir. Başkalarından da böyle bir çaba beklerim ama bu çabayı kimsede göremiyorum. Uzun uzun film hakkında yazanlarda bile.

Filmden çıktıktan sonra sıcağı sıcağına twitter’da şu paylaşımı yaptım: “Climax son derece ahlakçı, sağcı ve çirkin bir film. Gördüğüm en çirkin filmlerden biri. Kökten dinci bir kurum tarafından finanse edilmiş olsa şaşırmam. Senaryosu 5 sayfaymış. Ne bulmuşlar o kadar yazacak?” Beklenebileceği üzere oldukça yoğun bir karşılık buldu bu tweet’im. Beğeneni çok oldu. Ama beğenmeyen ve benim sinemadan hiç anlamadığımı düşünen birkaç kişi de vardı. Üstelik bunlardan biri Birgün’e de katkıda bulunan biri. Hiç sinemadan anlamayan birine çıkmaya başladığı ilk günden beri yazı yazdıran Birgün’e nasıl saygı duyup da iş yapıyor bu şahıs anlamış değilim. Neyse… Ben twitter’daki paylaşımımı açmaya çalışayım.

Film öz itibariyle insanın özünde şiddet dolu bir hayvan olduğunu, herkesin birbirini düzmek dışında bir şey düşünmediğini, buna kardeşler arasındaki ensest ilişkinin de dahil olduğunu, insanı sınırlayan ahlaki kuralların alkol ve uyuşturucu etkisiyle kalktığında bu hayvanın çirkin başını derhal kaldırdığını anlatır. Tersine bir evrim gerçekleşir. İnsan hayvana dönüşür hızla. Filmin düşünce dünyasının en fazla sosyal darwinizm ile sınırlı olduğunu, buna biraz da ahlakçılık eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sosyal darwinizm bilindiği gibi Darwin’in doğaya değin geliştirdiği kuralları insan toplumuna uygular ve faşist düşünceyle akrabadır. Noe’nin bakış açısı ne bireyler arası ne de toplumlar arası farklılıklara yönelik bir anlayış içerir. İnsanı çok basit ilkel dürtülere indirger.

Bunlar filmden çıkarılabilen şeyler ama Noe’nin röportajlarından da bunları çıkarabilirsiniz. Telegraph gazetesindeki bir söyleşisinde “insanlar tıpkı eğitimli ve şık giyimli bonobolar gibiler. Ama gece çöktüğünde üstlerindeki bu giysiyi çıkarmak isterler” der. Bonoboların bu arada cinselliğe en meraklı maymun türü olduğunu söyleyeyim. Ben bu bakış açısını sağcı buluyorum. Ama çoğu genç yazarın aklına sağcı deyinde badem bıyıklı bir AKP’li geliyor. Elini alkole sürmeyen, seksi tu kaka eden biri… Noe’yi bu sağcı tipine oturtamıyorlar. Öyle ya Noe’nin filmlerinde seks ve içki gırla gidiyor. Ama nasıl bir rol oynuyor seks bu filmlerde? Ya da içki? Seks, “Dönüş Yok”ta 10 dakikalık bir tecavüz sahnesi olarak karşımıza çıkmıştı. Climax’ta da sekse dair fantazilerin sadizmle paralel gittiğini söyleyebiliriz. İki Siyahinin tartışması bunun en uç örneğidir. İş arkadaşlarıyla kayganlaştırıcı olmadan, onların canlarını isteyerek acıtarak, nasıl düzeceklerini konuşurlar. Seks böyleyken alkole yaklaşımı nasıl? Noe Climax’ın 12-13 yaşındaki küçük çocuklara gösterilmesi gerektiğini düşünüyor. Parti yapmaya başlamadan önce ders alsınlar diye. Şaka yapmıyor! Climax’ın alkolün zararları konusunda onları bilinçlendireceğini düşünüyor. Oysa yine bir sinema yazarı bana “filmin uyuşturuculara yönelik bir uyarı taşıdığını düşünüyor olamazsınız değil mi?” tarzında bir tweet atmıştı ve bayağı da destek görmüştü.

VAHŞET VE ACIMASIZLIK

Öncelikle filmin geçtiği dünyaya bakalım. Film acımasız bir doğanın ortasında başlıyor. Kar kış kıyamet hüküm sürüyor. Her taraf bembeyaz. Bu ortamda korumasızsanız, donarak ölürsünüz. Vahşet ve acımasızlık doğaya içkindir. Ulumaya benzer sesler ve köpek havlamaları eşliğinde yaralı bir kadın üzerinde incecik giysileriyle karda yürümektedir. Bir süre sonra karda debelenmeye başlar.

Sonraki sahnede bir yanında kitaplar diğer yanında video kasetler dizili bir tv’den bir dizi dansçıyla yapılan röportajları izleriz. Birisi bir adamı öldüresiye dövmüştür ve pişman değildir. Bir başkası rolü kapmak için her şeyi yapacağını söyler. Birisi Berlin’de uyuşturucunun, özellikle LSD’nin çok yaygın olduğunu, Christiane F. (bir dönem Almanya’da büyük etki yapmış bir roman ve film. Uyuşturucu “batağındaki” gençleri anlatır.) gibi olmamak için Berlin’den ayrıldığını söyler. Bir diğeri hayatında sadece bir kez kokain kullandığını anlatır vs. Filmin sonunda bunların birçoğunun yalan olduğunu anlarız. Daha sonra dansçılar bir prova yaparlar. Bittiğinde sonuçtan çok memnun olan koreograf “Tanrı aramızda” der.

Arkası yarın. Yerim kalmadı.

Climax: Tersine Evrim – Bölüm İki

TARİH:  10 Kasım 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Tanrı aramızda” der, filmin en aklı başında kişisi ve ekibin koreografı olan Selva. Tanrı gerçekten de aralarındadır ve tanrının adı Gaspar Noe’dir. Noe’nin kamerası ve aklı, karakterlerine kelimenin tam anlamıyla tepeden bakar. Tıpkı gökte olduğu düşünülen Hıristiyanların tanrısının bakacağı gibi. Filmin önemli bir bölümünde dansçıları çılgınca hareket eden figürler olarak kuşbakışı görürüz. Bu bakış hepsini benzer varlıklara indirger, yüzlerini ve ifadelerini saklar. Sadece bu da değil, bu dans sahnelerinin hemen hepsi genel plandır, merkezinde bir kişi olsa da.

Böcekler gibidirler. Arılar belki de. Bu dansları güzel bulmak ya da bulmamak tamamen kişisel beğeniyle ilgili bir şey. Ben çirkin buluyorum. Hiç estetik gelmiyorlar bana. Danstan çok akrobasiyle, cimnastik sporuyla benzeşiyorlar. Her bir dansçı bir diğerinden daha süratli, daha çevik, daha esnek ve daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor gibi bu danslarda. Darwinist anlamda kim daha “fit” yarışması gibi bu danslar. Bana estetik ve erotik gelmiyor.Filmin ilk bölümünde karakterleri daha yakından tanıyoruz. David, partideki bütün kızları düzmeyi arzuluyor, buna arkadaşı Müslüman Omar’ın sevgilisi Gazelle de dahil. Omar’ı Gazelle’e birlikte üçlü seks yapamaya ikna etmeye çalışıyor. Grubun yöneticisi ve parti içkisi sangriayı hazırlayan karakter filmin tek çocuk sahibi kişisi, adı Lou’ydu galiba. Artık kendisine yönelik talebin azaldığı bir dönemde rastgele bir ilişkiden peydahladığı oğlu Tito’ya bu çılgın ortamda annelik yapmaya çalışıyor. Bu filmdeki hamilelikler zaten hep rastgele ilişkilerden. Bir başka dansçı kız hamile ama çocuğun babası kim bilmiyor. Kısacası hayvanlar gibi duygusal bağ kurmadan düzüşen bir grup bu ve hayvanlarda olduğu gibi babalar ortada yok. Filmin ilk yarısındaki halleri aslında ikinci yarısındaki hallerinin habercisi.

Filmin ikinci yarısında grup içkilerine bir madde karıştırıldığını bir anda anlıyor ve aynı anda bir linç grubuna dönüşüyor. İçki içmeyen Müslüman Omar anında suçlanıp, karda kışta ölüme terk ediliyor. Omar’ın yokluğunda, fırsattan istifade eden sevgilisi Gazelle önce David’le flört ediyor ardından kendi erkek kardeşiyle yatıyor. Filmde gösterilen tek heteroseksüel ilişki de bu. Kokainman olduğu anlaşılan kız bir kazada alev alıyor, kimse umursamıyor. David, Siyahların saldırısına uğruyor, kafasında şişe kırılıyor ve iğdiş edilmekle tehdit ediliyor durup dururken. Saldırgan siyahlar bununla da yetinmiyor, David’in alnına gamalı haç resmi çiziyor. Filmin son bölümlerinde kamera ters dönüyor. Adı kandan gelen ve kan rengindeki sangria içkisini içen bu “vampir” grubuna uygun biçimde. Bu arada hamile kız da saldırıya uğruyor, sangriaya LSD katmakla suçlanıyor ve kendisini öldürmeye teşvik ediliyor. Annesi oğlu Tito’yu korumak isterken onu tutup elektrik odasına kitliyor ve üstüne bir de anahtarı kaybediyor. Sonucu tahmin etmek için müneccim olmak gerekmiyor. Denilebilir ki herkes ilahi bir cezaya uğruyor. Bu film, yönetmenin de dediği gibi Amerika’da çevrilemezdi çünkü kötüler ağırlıklı bir şekilde Siyahlar ve lezbiyenler. Hamile kadının karnına tekmeyi basan da, David’in kafasında şişe kıranlar da Siyahlar. Sangriaya ilaç katan ve her şeyin çığrından çıkmasına neden olan da bir lezbiyen. Noe bu altgrupları hedefine koymamıştır belki ama böyle de okuyanlar çıkabilir ve film bu yorumlara açık. Salonun bir duvarında asılı duran Fransız bayrağından bir milliyetçilik eleştirisi çıkarmaya çalışmak da nafile bir çaba çünkü Noe’nin böyle bir derdi yok. Filmde de söylediği gibi Fransız olmaktan gurur duyan bir film bu. Söyleşilerinde de söylüyor Noe bunu.
Noe filminin Kubrick’in 2001’inin tersini yaptığını, orada hayvandan insana evrimin anlatıldığını, bu filmde ise insandan hayvana ters evrimi anlattığını söylüyor. Darwin’e göre ters evrim diye bir şey evrim kuramına aykırıdır. Evrim geriye gitmez. Noe bir tek evrimden anlıyor ama onu da yanlış anlıyor. Filmde olan bir ters evrim değil elbette. Bana grubun aniden bir linç çetesine dönüşmesi hiç inandırıcı gelmedi bu arada. LSD denemedim ama böyle bir etkisi olsaydı 60’lar hippi kuşağı herhalde toptan telef olurdu.

Filmi neden beğenmediğimi neden çirkin, ahlakçı ve sağcı bulduğumu umarım anlatabilmişimdir. İnsana böcek gibi bakan, ideolojik çerçevesi Darwinizmle (evrim kuramıyla) sınırlı olan, içki ve uyuşturucuların zararlarına dair ders veren ve geriye doğru bir evrim anlattığı iddiasındaki, bence çirkin danslarla bezeli bu filmden hiç hoşlanmadım. Kaldı ki filmin eşcinsel ve Siyahlara dair de hoş şeyler söylemediği iddia edilebilir. Bu arada evrim kuramına ben de inanıyorum. Doğa vahşi ve acımasızdır. İnsan da bunun halâ ve daima bir parçasıdır. Biyolojik varlıklar olduğumuz sürece, 2001’deki gibi safi zihine dönüşmedikçe bu böyle de kalacak. Noe bir 2001 Uzay Yolu Macerası hayranı. Filmi belki 60 kez izlemiş ve 2001’e dair belki de dünyanın bir numaralı koleksiyoncusu. 2001’in, zihnin (aklın) madde ve teknoloji üzerindeki nihai ve mutlak gücünün manifestosu olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet olsaydı, Berkeley’e “Behey Berkley!” dediği gibi Noe’ye de benzer şeyler söylerdi herhalde. Evrim gibi maddeci bir kuramdan gelip, aynı zamanda bir ateist olup sonra zihnin madde üzerindeki gücüne inanmak, evrimin belki de bu yönde olmasını ummak büyük çelişki. Tam bir idealizm, felsefi açıdan. Ve biliyor musunuz çocuklar, bütün bunlar sağcılık işte! Sağcı olmanın binbir biçimi var, alkol içmemek, dindar olmak, muhafazakar bir hayat sürmek bunlardan sadece biri.

Ben de evrime inanıyorum, genlerimizin belirleyici önemine inanıyorum. Doğa vahşi, evet. Bunları söylemek hiçbir şey değil. Bunun üzerine konanlar, kanabilenler üzerine konuşmak lazım. Bu sessiz uzayda ve bu vahşi doğada, müthiş yıkıcı ve gaddar olabilen ama hiçbir hayvanın yapamadığını da yapabilen, başka türleri korumak için çaba harcayabilen, doğasına direnip vegan olabilen, sanat yapabilen bir hayvanız. Binlerce yıllık tarihlerimiz, kültürlerimiz var. Türlü türlü ruh hallerimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, suçlarımız, pişmalıklarımız var. Noe çok yüzeyde dolaşıyor ve çirkinlikten başka bir şey görmüyor. Çirkinlikten başka bir şey sunmuyor. En azından bana karşı bu böyle. Bu bir yorum, filmin olası tek yorumu değil. Bu arada Noe’nin karısı yönetmen Lucile Hadzihalilovic’in son filminin adının “Evrim” olduğunu hatırlatayım. Ben son derece manasız bulmuştum o filmi de. Anlaşılan karı-koca, evrim kuramında takılıp kalmışlar ama evrimden de pek bir şey anlamıyorlar.

NOT: Filmin senaryosu hakikaten de 5 sayfa değilmiş, topu topu 1 sayfaymış, Noe söylüyor.


© 2020 -CuneytCebenoyan.com