Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Ahlat Ağacı: Baba, oğul ve kutsal isyan

TARİH:  2 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nuri Bilge Ceylan hiçbir zaman açıkça politik bir yönetmen olmadı ama her zaman asi biri oldu. Hatta sinemaya başlamasında Londra’da yaşanan isyanların yarattığı ortamdan yararlanıp, yağmaladığı filmlerin de rolü olmuştu. Camı, çerçevesi indirilen bir kamera dükkanından nasıl film çaldığını anlattığını okumuştum (Sight&Sound, Guardian vs.). Ama 1981’de Brixton’daki isyanın politik yanıyla ilgili değildi, sadece isyanla uyumluydu genç Ceylan. Sonradan bu filmlerle çektiği fotoğraflar, Kasaba’nın yapımına giden yolu döşeyecekti. Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan (Aydın Doğu Demirkol) kasabası hakkındaki ilk romanını, babasının köpeğini gizlice satarak finanse edecekti. Çalıntı parayla yani. Tıpkı, ilk filminde kasabasını anlatan Nuri Bilge Ceylan’ın çalıntı filmlerden yararlandığı gibi gibi.

Nuri Bilge, sinemaya da dışardan girdi. Daha önce hiçbir film setinde çalışmamış, hiçbir yönetmenin yardımcılığını yapmamıştı. Mümkün olsa Kasaba’yı de tek başına çekecekti, ama birilerinin netlik ayarını filan yapması gerekiyordu. Ahlat ağaçları gibi yalnız, şekilsizdi belki ama lezzetli meyveleri vardı.

Ahlat Ağacı’nın kahramanı Sinan, her şeyle uyumsuzluk içinde biri. İnsanları sevmediğini açıkça ilan ediyor, hele o “cıvık cıvık duygusallık” yayan kadınları. Babasını sevmiyor, baba figürlerinin alayına isyan ediyor, başta kendisi gibi edebiyatçı olanlara. Sinan, üniversiteyi yeni bitirmiş bir öğretmen adayı. Ama iş bulması hiç kolay değil. Binlerce öğretmen açıkta bekliyor, çoğu polis olup, asileri dövüyor, Gezi ayaklanmasındaki polisler gibi. Sinan için ha öğretmenlik ha polislik çok da fark etmiyor, sonuçta hepsi hayatını harcamanın bir yolu. Hepsi karanlık, hepsi anlamsız. Kendisi asi ama politik asilere de yakınlık duymuyor. Gezi isyancılarının dövülmesine duyarsız kalıyor. Sevilecek biri değil Sinan.

Sinan’ın hiç sevmediği babası İdris (Murat Cemcir) için her şey denilebilir ama duyarsız denilemez. Evet, kumarda bir sürü borç yapıp ailesini rezil etmiş ama bunları umursamadığını söyleyemeyiz. Hatta İdris, bir kurbağayı kurtarmak için işini gücünü bırkabilen ve bu nedenle babasıyla ters düşebilen biri. O da bir asi. Sinan’ın tabiriyle hayatı boyunca “hayatın saçmalıklarına baş kaldırmış” biri. Sinan’ın annesi Asuman (Bennu Yıldırımlar)da kendince bir asi. Kendisini vermek istedikleri adama varmamış, yakışıklı, idealist ve romantik İdris’e kaçmış 16 yaşında. Çünkü İdris gibi doğadan söz eden yokmuş! Ve hiç de pişman olmamış. İsyan, Sinan’ın aile geleneği.

Sinan bir atom bombasıyla yok edilmesini dilediği kasabası Çan’daki hayata ve muktedirlere isyan ederken, Nuri Bilge Ceylan da artık sinemanın muktedirleri arasına giren kendisine ve NBC sinemasına ve onu NBC yapan Cannes geleneklerine isyan etmeyi sürdürüyor. (Ama isyan her zaman sürekliliği de içinde taşır. En azından isyan sürekliliğini.) Pek az diyalog içeren NBC sinemasından, Kış Uykusu ve Ahlat Ağacı’nın geveze kahramanlarına giden yolda çok şey değişti. Cannes’nın yöneticilerini çıldırtan uzunluktaki bu filmler, festivalde en kötü gösterim saatlerine ve en kötü günlere konmuş duyduğumuza göre. Zaten daha baştan Ceylan’a filmlerini kısaltması yönünde baskı yapmaya çalışmış Cannes yöneticileri. Yanlış adama çatmışlar.

Ahlat Ağacı bir sürü süreklilik içermesine karşın ciddi kopuşlar da içeriyor Ceylan sinemasında. Her şeyden önce sanırım ilk defa bu filmde değişen, ekşi tutumunu yitiren, başkaları için fedakarca bir iş yapmaya koyulan, kısacası duygularını bastırmayan, cıvık cıvık duygusal olmaktan kaçmayıp ağlayan, başkalarını sevme iznini kendisine bağışlayan bir kahraman var: Sinan. Sinan bütün sevimsizliğine rağmen, diğer Ceylan filmlerindeki kahramanlar gibi ekşiliğini sürdürmüyor filmin sonunda. Artık illallah dediğimiz, insanın kötülüğü (haseti, kıskançlığı, bencilliği vs.) temasının sona yaklaştığını müjdeliyor Ahlat Ağacı. Sinan, filmde bir sahnede kendisine soruyor zaten “insan sevmeyen biri nasıl edebiyatçı olur?” diye. Onu bilmeyiz ama Cannes’da baştacı edilen bir sinemacı olur insansevmezler, daha doğrusu insanın kötülüğünü anlatan filmler ödüllere boğulur(yönetmenler belki seviyorlardır). Bir bakın Haneke’nin, Zvyagintsev’in, Lanthimos’un, Ceylan’ın filmlerine… Ama Ceylan bunu da reddetmeye başlamış gibi görünüyor.

Ceylan ilk defa Ahlat Ağacı’nda, sadece arzu nesnesi olmayan, arzulayan özne de olan; sadece dolap çevirmeyen, çevrilen dolapların içinde ezilen bir kadın karakterine yer veriyor. Hatice (Hazar Ergüçlü) sadece bir sahnede var ama o sahne filmin en etkileyici ve tek erotik sahnesi. Biçimle özün mükemmel bir uyuma eriştiği an! Ne yazık ki Sinan bu anı arkadaşıyla yaptığı sidik yarışına malzeme edecek cinsten bir dangalak. Oysa Hatice’nin arzusuna karşılık verebilse, belki çok daha önce duygusal anlamda özgürleşme yolunda adım atmaya başlayacak. Ama yapamıyor ve Hatice’nin şiddetli tepkisiyle karşı karşıya kalıyor. Hatice kim? Sinan’ın lise arkadaşı, arkadaşı Rıza’nın eski sevgilisi, zengin biriyle evlenmek üzere olan, bunu kendi istiyormuş gibi yapan ama açıkça mutsuz, şehvetli, şalvarlı ve başörtülü bir genç kadın. Ve lisedeki bütün erkeklerin fantezi nesnesi. Ceylan’lardan (Ebru ve Nuri Bilge) Allah’ın izniyle Hatice’yi istiyorum, bir sonraki filmin kahramanı olarak. Lütfen! Ceylan sinemasının kadın açılımını yapmasının zamanı gelmiş.

Eski Ceylan’dan bu kopuşlar, devamlılığı gizlemiyor fakat. Hatta o kadar ki Uzak’taki bir cümlenin neredeyse aynısını duyuyoruz. Uzak’ta Yusuf’un söylediği “hep siz mi gezeceksiniz, biraz da biz gezelim!” lafını bu kez Hatice söylüyor. Filmin kahramanının köstekli saatini çalmakla suçladığı Yusuf’un yerini bu kez baba İdris alıyor. Sinan babasının kendi parasını çaldığını ima ediyor.

Ahlat Ağacı, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ını da hatırlatıyor. Bu romanda usta ile çırağı bir kuyu kazıyorlardı (ayrıntısı aklımda değil) ve kitap Ödipal karmaşayı, baba ve oğul katli temalarını tartışıyordu. Nobel ödülünün de anıldığı (Zeki Demirkubuz’a selam) Ahlat Ağacı’nda da baba-oğul bir kuyu kazıyorlar. Sinan’ın babasını kendini asmış bir şekilde hayal etmesi onun Ödipal karmaşasına da işaret ediyor gibi. Babanın ölümünü arzulaması, fantazisinde bu eşkilde ortaya çıkıyor gibi… Annesine “neden bu adamla evlendin?” diye hesap soran Sinan, belli ki asıl koca adayı olarak kendisini annesine layık görüyor.
Ahlat Ağacı’nın politik olduğu söyleniyor. Her film politiktir, o başka ama Ahlat Ağacı doğrudan politik bir şey söylemiyor bence. Daha önce insan doğasını suçlayan isyanın, ilk kez açıkça insana empati duymaya başlamasını ve karanlık kahramanındaki kapalı damarları açmasıyla film bir eşikte duruyor. Buradan politikliğe de gidebilir Ceylan sineması, gitmeyebilir de.

Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de… Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol’un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.

Ayin: Miras alınan delilik

TARİH:  9 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie’nin Bebeği’ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. “Ayin”, David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki.

Bir yakının ölümü insanın hayatla verdiği en büyük sınavlardan birine dönüşebilir. Ölümle birlikte gelen suçluluk duygusu, ölümün kavranamaması, “ölenle ölmek”, yastan çıkamamak ya da yasa hiç girememek insanın ruh sağlığını derinden etkileyebilir. Bir de üstüne üstlük, bir yakının ölümünü başka bir yakının ölümünün izlemesi yani kişinin bir travmanın etkisinden çıkmadan yeni bir travmanın etkisine girmesi gibi durumlar deliliğe giden kapıları açabilir. Delilik de bir anlamda gerçekle bağı iyice yitirmek, bir anlamda doğaüstü bir hayal dünyasında yaşamak gibi bir şey değil mi?

Ayin’in kahramanı Annie (Toni Collette) iki çocuklu bir ailenin annesi. Annie, kendi annesini kaybedeli daha birkaç gün olmuş. Annie’nin annesi çoklu kişilik bozukluğuna sahipmiş, intihar eden erkek kardeşi ise şizofrenmiş. Annie’nin kendi ruh sağlığına dair kuşkuları olması beklenir doğal olarak. Anne kaybı ise, ruh sağlığını en sarsan şeylerden biri. Annie’nin kocası Steve (Gabriel Byrne) sakin ve pasif biri. Büyük kardeş olan oğul Peter ise tabiri caizse kafa bir dünya gezmekten hoşlanıyor. Ölen anneannenin en sevdiği torunu olan henüz ergenliğe girmiş olan Charlie ise asosyal bir kız.

Annie’nin çocuklarıyla, özellikle oğlu Peter’la arası iyi değil. Peter bir gece uyandığında annesinin üzerlerine tiner dökmüş ve kibriti çakmak üzere olduğunu görmüş. Annesi, suçu uyurgezerliğine yüklemek istede de, bir oğlun kolay kolay böyle bir travmanın altından kalkması beklenemez. Peter, boşuna ot içmiyor.

Ve sonra Peter bir partiye gider. Annesi Charlie’yi de yanında götürmesini ister. Charlie’nin partide alerjik şoka girmesi, bütün herşeyi değiştirecek bir süreci başlatacaktır. Korku filmlerinde bir yerde durmak lazım, çünkü filmi seyretmeden okuyanlar için filmin tadını kaçırmamalı.

Toni Collette’in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette’in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen.

Ayin, yönetmen Ari Aster’in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni “Ayin” oldu. Buna meşhur “Get Out” da dahil.

Ocean’s 8: Zenginin malı, züğürdün becerisi

TARİH:  16 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yıllarda Hollywood gişe filmlerinde en çok merak ettiğim tek şey, Ruslara ve komünizme nasıl hakaret edildiği oluyor. Bazen ayaklarım sinemaya doğru geri geri giderken kendimi bakalım bu sefer nasıl bir saldırı tasarlamışlar sorusuyla gaza getiriyorum. Jennifer Lawrence, Jeremy Irons ve Charlotte Rampling’li Kızıl Serçe (Red Sparrow) dudak uçurtan ırkçılığı ve anti-komünizmiyle aşılamayan bir ilkellikle dipte durmayı sürdürüyor. Geçen haftanın Jurassic Park filmi ise Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası karşısındaki zaferini bakteri yüklü sıçanların Almanların üzerine salınmasına bağlayarak, anti-komünistlikte yeni bir kapı açmıştı. Filmdeki aygır suratlı Rus işadamı ise pek klişeydi.

Bu haftanın Ocean’s 8’i ise şu ırkçı savda bulunuyor: Rusların hepsi hacker’dır! Ruslar sizin mahremiyetinize özelinize saygı göstermez diyerek, herhalde komünizmde her şeyin ve herkesin izlendiği fikrine de gönderme yapılıyor; son seçimlerde Rus müdahalesi iddiası vs de akla geliyor tabii. Rusya artık kapitalist olsa da ABD’nin hâlâ düşmanı olduğu için, komünizmle Rusluğu harmanlamakta bir sorun görülmüyor.

Zorunlu Rus/komünizm düşmanlığı faslını geçersek, Ocean’s 8’in erkek rollerini kadınlara vermek dışında bir orijinalliği olmadığını, Ocean’s 11 ile Steven Soderbergh’in yeniden piyasaya sürdüğü diziye taze bir nefes getirmediğini söyleyebilirim. İnsanların hırsızlara, soyulan kendileri olmadıkça sempati duydukları söylenebilir. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın eski bir videosuna rastladım. “Fakir, çalmasını iyi beceremeği için fakirdir!” diyen bir tanıdığına “El hak doğrudur” diyordu Erdoğan ve devam ediyordu “bordro mahkûmu nasıl çalsın?”

Erdoğan’ın öncülü Turgut Özal “benim memurum işini bilir” demişti demesine ama birçok bordro mahkûmu fantezilerini hayata geçiremiyordu anlaşılan. Eşitsiz ve adaletsiz sistemlerde Robin Hood’dan Bonnie & Clyde’a hırsızlar kahramanlaşabiliyordu bile. Daha da fazla didaktikleşmek en son istediğim şey, bu diskuru da burada noktalayayım.

Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean’s 8’te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock’ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.

Renksiz Rüya: Bir zamanlar Diyarbakır’da

TARİH:   23 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Renksiz Rüya, bir çocuğun kâbusuyla başlıyor: Kar maskeli figürler ve yerde yatan vurulmuş bir adam, arkada yakınma benzeri bir vokal de içeren müzik… Mirza, annesinin ölümünden ve muhtemelen sokakta gördüğü dehşet manzaralarından dolayı içine kapanmış, ilkokul çağında olmasına rağmen geceleri altına kaçıran bir garip çocukcağız. Diyarbakır’dayız. Film tarih belirtmiyor (ya da ben gözden kaçırdım), filmin görsel ve işitsel malzemesinde de döneme dair bir işaret yok. Ama Türkiye’nin tarihini bilenler için bu dönemin faili meçhullerin zirve yaptığı 90’lar olduğu açık.

Başka bir şehirde Mir Ahmed, kardeşini PKK’ye katılmaktan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Ama kardeş kararlıdır, “ben senin gibi değilim, tereddüt etmiyorum” der ve dağa çıkar. Sonradan kardeşinin PKK’ye katılmasından dolayı tehditler aldığını öğrendiğimiz Ahmed, çareyi bir süreliğine Mirza’nın abisinin evine taşınmakta bulur. Ahmed, Mirza’nın kabuğunu kırmak için çok uğraşır ama başarılı olamaz. Ta ki ona bir bağlama hediye edene kadar. Mirza’nın yüzü artık gülmektedir. Ama Mirza’nın rüyasında gördüğü kar maskeli karanlık figürler Mir Ahmed’in peşindedir.

Filmin konusu kısaca böyle ama uzunca anlat deseniz de daha fazla söyleyecek pek bir şey yok aklımda. Okul sahnesinde okumakta güçlük çeken bir çocuğun öğretmeninden tokat yemesi sahnesi var. Heceleyerek okuyan çocuk, okuma konusunda diğer arkadaşlarının gerisinde olduğu için, bu sahnenin, genelde Kürt çocukların Türkçe eğitim almada yaşadıkları zorlukları anlattığını söyleyemeyeceğim. Amaç belki anadilinde eğitim konusunda bir şey söylemekti ama sonuçta film her yerde olabilecek kötü bir eğitmen örneği sunmakla kalıyor. Filmin kötü adamları olan karanlık siluetlerin, PKK’lilerle ve onların akrabalarıyla bir dertleri olduğu açık. Ama bunun ötesinde film Kürtlerin yaşadıkları herhangi bir başka sıkıntıdan, sorundan söz etmiyor. Dolayısıyla kötü karanlık figürler düşsel yaratıklar gibi kalıyorlar. PKK ne yapıyor, bu filmde hiç yok. Kötü karanlık figürlerle savaşıyor diye düşünüyoruz. O dönemi bilenler, PKK’lilerin diğer başka şeylerin yanında bolca öğretmen öldürdüklerini de hatırlıyordur. Filmde öğretmenin şiddetine dair sahneyi düşünürken ister istemez insanın aklına bunlar da geliyor.


Film bunlara dair değil, bir çocuğun psikolojisine dair denebilir elbette. O açıdan da film çok zayıf. Bir saz almakla bütün psikolojisi değişen çocuk figürü beni ikna etmedi. Ya da çocuğun kuşlarla ilişkisi geliştirilmemişti. Mirza’nın sürekli bir şeylerini kaybediyor oluşu ve arkadaşından kalem ödünç alması ilginç bir gözlemdi fakat.

Filmin nereye doğru gittiği ve nasıl sonlanacağını tahmin etmek çok kolaydı. Keşke filmde dönem net bir biçimde ifade edilseydi çünkü bilmeyen birisinde filmin, bugünün Diyarbakır’nda geçtiği izlenimi oluşabilir. Karanlık ve karamsar bir anda sona eren film, iyiye doğru bir değişimin mümkün olabileceği izlenimi vermiyor. Oysa Kürtçenin yasak olduğu ve yoğun bir baskının yaşandığı, faili meçhullerin sıradanlaştığı o günlerden çok daha ileri bir noktadayız. Filmin sona erdiği noktada, kardeşine dağa çıkmamayı önermiş olan Mir Ahmed’e “haklıymış”, demek mümkün değil. Bunun iyi bir mesaj olduğunu düşünmüyorum. Filmin yönetmeni Mehmet Ali Konar “artı gerçek” sitesine verdiği demeçte “İnsanların sevmiş olmasından da çok memnunum. İnsanlar bana bakınca ağlıyorlar, bu beni de çok duygulandırıyor. Bu işi yapanlar, Türkler filmi çok beğendiler. Filmin ana karakteri Kürt çocuğu çok beğendiler, hikâyeyi çok sevdiler”, demiş. “Bu iş”le kastedilen “faili meçhul cinayetler” değildir diye umuyorum. “Türkler” diye bir kavramlaştırma bana çok sakat, hatta ırkçı geliyor. Neyse yanılıyorumdur herhalde. “Renksiz Rüya” İstanbul Film Festivali’nde mansiyon almıştı. Ankara Film Festivali’nde ise hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin en iyi film ödülleriyle birlikte toplam 6 ödül aldı.

Sicario: Day of the Soldado

TARİH:  30 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin adını anlayan beri gelsin. ‘Sicario’, Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da ‘tetikçi’ anlamında kullanılır olmuş. Soldado ise asker demek. Yani ‘Tetikçi: Askerin Günü’ne dair bu yazı.

İlk Sicario filminin hayranları çoktur; ben o filmi de beğenmemiştim ama buna göre daha sağlam bir yapısı vardı. Bu film ise çok dağınık ve neredeyse bir baş karakterden yoksun. İlk filmde CIA, uyuşturucu işini tek bir tekelin kontrolüne vermek istiyordu. Böylece düzen sağlanacaktı. Bu sefer tam tersi bir mantık işliyor. Uyuşturucu kartelleri arasındaki rekabet artırılarak onların zayıflaması hedefleniyor. Çünkü insan kaçakçılığı da yapan bu kartellerin ‘Müslüman teröristleri’ de ABD’ye soktukları anlaşılıyor. Zurna burada zırt diyor yani.

Bilmem takip ediyor musunuz, Amerika’da gündemin önemli maddeleri arasında, sınırda yakalanan mülteci ailelerin parçalanması konusu vardı son haftalarda. Çocuklar ailelerin elinden alınıyor ve anne-babaların çocuklarıyla bağları koparılıyordu. Bu acımasızlığa first lady bile dayanamayınca Trump geri adım attı. ‘Sicario: Day of the Soldado’ mülteciler gibi son derece trajik bir konuya el atıyor ama mültecilerin yaşadıkları acılar filmin umurunda değil. Hatta daha korkunç bir şey yapıyor: Mültecilerin arasına intihar bombacılarını yerleştirerek, sorunu karmaşıklaştırıyor ve çarpıtıyor. İçlerinde kitle katilleri olan insanlara empati duymak mümkün değil haliyle.

Fakat Sicario filmlerinin güya sofistike olmak, iyiyle kötüyü net çizgilerle ayırmamak gibi pseudo-entelektüel (pseudo = sahte) bir iddiası da var. Dolayısıyla intihar bombacısı Müslüman terörist imgesi bir yemden, film jargonuyla bir McGuffin’den ibaret ve filmden kaybolup gidiyor giriş sekanslarından sonra. Her neyse, bu duruma el koymaya karar veren CIA, FBI vs amaca giden her yol mübahtır şiarıyla ahlaksız operasyonlarına başlıyor. Amaç kartelleri birbirine düşürmek ve insan ticaretine engel olmak. Bu amaç doğrultusunda bir Mafia liderinin ergen kızı kaçırılıyor. Suç başka bir kartele atılacak, karteller arası savaş çıkacak falan filan. Ama ergen bir kıza yürek mi dayanır? Bu ‘Lolita’ karşısında en acımasız tetikçinin de, en sert CIA ajanının da yüreklerinin yağı eriyor. Filmin gizli iyi kahramanlarının da ABD için çalışan katiller çıkması sürpriz mi?

Kısacası, bin bir işkenceye maruz kalan yoksul Meksikalılara üzülmeyen katil ajanlarımız mafya babasının şımarık kızı karşısında insanlıklarını hatırlıyorlar. Ya, işte böyle… Filmimiz son derece karanlık bir tablo çizerken insani mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Ne mutlu bize!

Şok! Şok! Şok!: Ahlat Ağacı da mı çalıntı?


TARİH:  7 Temmuz 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şaka, şaka Ahlat Ağacı çalıntı değil. Yani, bildiğim kadarıyla. Yazıyı okutmak için böyle bir başlık attım.

Ama Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” ile Tim Burton’ın “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” (CÇF) arasında hem biçimsel hem de içerik açısından ciddi benzerlikler olduğunu kim düşünebilirdi? Yani, benim dışımda. Ben düşündüm çünkü.

Olaylar şöyle gelişti: Bütün Çocuklar Bizim Derneği diye bir dernek var. Eşimin ve arkadaşlarımın çalıştığı bu dernek aracılığıyla ben de çocuklar için bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz da kendi ruhum için işin doğrusu, sadece çocuklar için değil. Bu vesileyle Balat’taki Kırımlı Aslanbey İlkokulu’nda öğrencilere “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı gösterdik ve çocuklarla film üzerine sohbet ettik.

Filmi biraz hatırlatayım: Willy Wonka babasından ve genelde insanlardan nefret eden dâhi bir çikolatacıdır. Babası küçük Willie’nin çikolata veya şekerleme yemesine asla izin vermemiştir. Willy’nin babası dişçidir ve ona göre şeker asla ağza sokulamaz, sokulması teklif dahi edilemez. Willy’nin baba nefretinin nedeni budur yani çocukluğunda ne çikolata ne de şekerleme yemesine izin verilmemiş olması. Willy, genelde insanlardan da nefret eder çünkü gizli çikolata ve şekerleme tarifleri fabrika çalışanlarınca çalınmıştır!

Willy Wonka bir gün fabrikasına 5 çocuk alır. Charlie dışındaki 4 çocuk obur, aç gözlü, rekabetçi, hırslı, küstah ve bencildirler. Her birinin hikâyesi epizodik denebilecek bir biçimde anlatılır, elenen her çocuk için ayrı bir şarkı söylenir. Beş çocuktan geriye kalan Charlie, Willy’nin büyük ödülünü kazanır. Ödül fabrikanın varisi olmaktır. Ama Charlie, fabrikaya ailesini götüremeyeceğini öğrenince ödülü reddeder.

Willy, Charlie’yle birlikte yıllardır görmediği babasını ziyaret eder. Ve babasının kendisini takdir ettiğini, hakkında yazılan yazıları kesip, çerçeveletip duvarına astığını, kısacası kendisini sevdiğini anlar. Nefret yerini sevgiye bırakır. Willy, babasıyla barışınca insanlıkla da barışır.
Ahlat Ağacı şimdiden sizin de aklınıza gelmiştir diye tahmin ediyorum. Sinan, kumarbaz ve başarısız babasından hiç hoşlanmaz. Kasabanın tümünden üzerine atom bombası atmayı hayal edecek kadar nefret eder aslında… Sinan, insanları sevmediğini açık açık söyler. Sinan insan sevmezliğiyle, baba nefretiyle Willy Wonka’ya benzemiyor mu?

Genç yazar adayı Sinan filmin epizodik yapısı içinde çeşitli kusurları olan insanlarla karşılaşır. Kendini beğenmiş yazar, cahil ve küstah kapitalist, açgözlü kuyumcu, rekabetçi arkadaş, işkenceci polis… Bu karakterler CÇF’deki çocuklar gibi değiller mi? İki filmin epizodik yapısında benzerlik yok mu?

 

Ve finalde Sinan, babası İdris’in, kendisi ile ilgili gazete yazısını kesip sakladığını, kitabını okuduğunu ve beğendiğini, kısaca kendisine değer verdiğini anlar. Tıpkı Willy Wonka’nın babasının kendisine değer verdiğini anlaması gibi. Sinan’ın babasıyla ilişkisinin aynı olmayacağını anlarız çünkü Sinan babasının başladığı kuyu kazma işini devam ettirmektedir. Muhtemelen Sinan’ın insanlarla ilişkisi de değişecektir.

Bütün bu benzerlikler elbette tesadüf. Birbirinden bu kadar farklı filmlerle hemen hemen aynı temayı anlatmanın mümkün oluşu bence muhteşem bir şey. Bence iki film de çok iyi. Ve de birbirinden tamamen farklı ve benzer!

Bütün Çocuklar Bizim Derneği de çok iyi. Çocuklarla iş yapmak müthiş zevkli. Siz de katılın bir şekilde, çorbada tuzunuz olsun. Bu yazı dernek sayesinde yazıldı. Yoksa vasat “Ant-man ve Wasp” üzerine ne yazacağım diye kara kara düşünecektim. Ya da tatlı ama boş Fransız filmi “Hayat Okulu” hakkında yazacaktım. Böylesi daha iyi oldu.

Guardian gazetesine açık mektup: Standartlarınız nelerdir?

TARİH:  21 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Guardian diye bir İngiliz ya da Birleşik Krallık (BK) gazetesi var. İyi bir gazete diyebilirim. Ben okuyorum, uygulaması cep telefonumda yüklü. Batı’nın ana-akım standartlarında solda yer alıyor. Mesela BK’nin Yemen’de işlediği insan hakları suçlarını Guardian’dan öğrendim. Temmuz’un 17’sinde Çıralı hakkında bir gezi yazısı yayımlandı Guardian’da. Yazının altındaki okur yorumlarına baktığımda ise, Türkiye’yi boykot etmeye çağıran birçok yazı gördüm. Çünkü Türkiye’de insan hakları ihlalleri vardı ve Türkiye’ye gitmek diktatöre destek olmak anlamına gelecekti. Bunlara cevap olarak “ama bundan zarar görecek olanlar masum halk” diyenlere karşı, “Onlar bunu hak ediyor, Erdoğan’ı seçmeselerdi” yanıtı geliyordu. Bir okur ise daha da ileri gidiyor ve “ben Yunanlıyım, ülkemin egemenliği Türkiye’nin tehditi altında, Türk çocuklarının açlıktan kırılması umurumda değil” diyebiliyordu. Tabii, asıl söylemek istediği, “paranızı, gelin Yunanistan’da harcayın”dı.

“Onlar” diye söz edilenler arasında ben de varım. Hepimiz varız. Erdoğanı hak ediyorlar denilenler arasında AKP’nin cezalarla sindirmeye çalıştığı benim gazetem Birgün de var, hepimiz varız. Açlıktan kırılsınlar denilenler arasında benim çocuğum da var, sizinkiler de var. Bütün bunlar, Guardian gazetesinin community standartına yani cemaat koşullarına uygun yorumlar. Çocuklarımızın ölmesini umursamamak bile buna dahil. Çocuk katli bile cemaatın hoşgörü sınırları içinde kendisine yer bulabiliyor.


Ama benim okur yorumum bu cemaatin yüksek standartları arasında kendisine yer bulamadı ve sansürlendi. Ne yazmıştım? Aşağı yukarı şunu: “Türkiye’yi boykot etmekle yetinmeyin Irak’ı , Libya’yı, Suriye’yi, Suudiler üzerinden Yemen’i bombaladığınız gibi bombalayın. Sizin gibi uygar ülke insanlarının bize vereceği derslere ihtiyacımız var. Yalnız bana bir şeyi anlatın. Biz Türkiye’deki rejimi değiştirmeye çalışırken siz 2013’e kadar neden desteklediniz?” Bu söylediklerim, Guardian’ın cemaat standartlarına uygun bulunmadığı için silinmiş yani sansürlenmiş. Olması gereken yerde Cuneyt başlığı altında “moderatörümüz tarafından silindi” bilgisi var.

Tabii ki yazdıklarım ironikti. Türkiye’yi bombalamalarını asla istemem. Kimsenin buna hakkı olduğunu da düşünmem. Ama Erdoğan’ın şeytanlaştırılması, Saddamlaştırlması, Batılının gözünde her şeyi mümkün kılıyor. Saddam’ı devirmek o kadar meşru gösterildi ki, bugün bile Avrupa’da birçok entelektüel Irak’ın işgalini meşru görüyor. Yalan “kitle imha silahı” iddialarının filan gerekçe yapıldığını hatırlayan bile yok. Libya için de aynısı geçerli. “Kaddafi deliydi, sarayında kürtaj masaları vardı” filan diye Libya’nın imha edilmesini ve yüzbine yakın sivilin öldürülmesini sorgulamıyor Avrupa aydını. Cannes’da pırıltılı film festivalleri düzenlenirken, karşı kıyıda Fransız jetlerinin Libya’yı bombalıyor oluşu, o çok duyarlı yönetmenlerin ve oyuncuların umurunda olmuyordu. Hâlâ da olmuyor.

ABD’nin sadık destekçisi BK, Ortadoğu’daki her saldırıda yer aldı. En son, Suriye’yi, kimyasal silah saldırısı yaptı diye bombaladılar ama ortada herhangi bir delil de yoktu Suriye hükümetinin bunu yapması için mantıklı bir gerekçe de. Şimdi sen, insan hakları konusunda bu kadar suçlu ol (kolonyalist geçmişini gündeme getirmiyorum bile) ve ondan sonra ona buna ders ver. Amerikalıların dediği gibi “give me a break.” Ya da “bırakın Allah aşkına.” İnsanların yaşama hakkına saygı duymayan ülkelerin başkalarına insan hakkı dersi vermesini kabul edemiyorum. Ve ayrıca son cümlemde dediğim gibi, biz Erdoğan’la mücadele ederken siz onu kayıtsız şartsız destekliyordunuz. Ta ki 2013’e kadar. Bugün de AKP’nin eski ortağı, darbeci FETÖ Batı tarafından korunuyor ve destekleniyor. Kim oluyorsunuz da, “onlar bunu hak ediyor, çocukları açlıktan kırılsın” diyebiliyorsunuz?

Peki benim ironik metnimi neden sansürlediniz? Hangi gerekçeyle? Demokratlığınız, eleştiri kendi ülkenize yöneltiğinde bitti mi? Çocuklarınız açlıktan kırılsın gibi alçakça bir şey mi söyledim? Cemaatinizin hangi yüksek standartını ihlal ettim? Lütfen beni bilgilendirin. Yoksa despotça davranan siz olacaksınız.

Kısmet, Sevgilim-İlk Şarkı: Psikanaliz şart!

TARİH:  28 Temmuz 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı filmlerin karakterlerini, temel bir psikanaliz bilgisi olmadan yorumlamak bana imkânsızmış gibi geliyor. “Genç ve Güzel”in Isabelle’ini (Marine Vacth) ve “Daha”nın Gaza’sını (Hayat van Eck) ancak psikanalizle yorumlayabilirsiniz. Aksi taktirde bu genç kahramanların motivasyonlarını ve davranışlarını açıklamak imkânsız gibidir. “Genç ve Güzel”, tıpkı “Kısmet, Sevgilim” gibi bir röntgenleme sahnesiyle açılır ve seyirciye filmin ensestiyöz arzulara dair olduğunu belirtir. Filmin genç kahramanı Isabelle, annesinin yerini almaya çalışacak, babasının yerine koyacağı yaşlı erkeklerle sevişecektir. “Daha”nın Gaza’sı, babasının mülteci kadınlardan biriyle sevişmesine tanık olur. Bu kadın Gaza’nın yakınlık hissettiği ve annesi yerine koyduğu biridir. Gaza bu sahneye tanık olduktan sonra vahşileşir, acımasız davranmaya başlar.

“Kısmet, Sevgilim”, bir röntgenleme sahnesiyle açılıyor. Filmin kahramanı Amin (Shain Boumédine), kuzeni Tony (Salim Kechiouche) ile Ophélie’nin (Ophélie Bau) sevişmesini dikizler. Bu yasak bir sevişmedir çünkü Ophélie, Clement adlı bir askerle nişanlıdır. Clement dört yıldır bir gemide görevdedir ve bu dört yıl boyunca Tony ile Ophélie kaçamak bir ilişki yaşamaktadır.


Sevişme biter, çift duş alır fakat Tony daha durulmamıştır. Tam Tony, ikinci sevişmeyi zorlamaya başladığı anda dikizci Amin olaya müdahale eder ve kapıyı çalar. Sevişgenler, panik içinde apar topar giyinir. Tony, arka kapıdan motosikletine atlayıp toz olur. Ophélie, giyinip, basıldım korkusuyla kapıyı açar. Karşısında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sahtekârca davranan Amin vardır. Kız yakalanma korkusuyla titremeyi sürdürürken, Amin onun ağzını arar ve ona, Tony’yle ilişkisini itiraf ettirir. Artık Amin’in, Ophélie karşısında eli güçlüdür. Ondan bir şey talep etmeye hak kazanmıştır. Kızın sırrını öğrenmiştir.

Bu sahneyi Freudyen bir kavram olan ilk sahne’ye (Urszene/primal scene) bağlamak mümkün. Anne ve babasının seviştiğini gören ya da hayal eden çocuk, babanın annesine şiddet uyguladığını düşünür. Bir yandan da haz alır. Kendisinin dışarda bırakılmasına öfkelenir. Anneye sahip olmak ister. Tabii babayı devre dışı bırakmak da diğer arzusudur. Ama bu açık açık yapılabilecek bir şey değildir. Çocuk da zaten öfke ve arzularının bilincinde değildir. Yetişkinlikte de bazen sürer bilinçaltına sürülen bu arzu ve öfke. Kişi sembolik anne ve babalarla benzer şeyleri yaşar. Kısaca bir Ödipal üçgen oluşur. Filmin bu anındaki Ödipal üçgende, Amin çocuk, kuzen Tony baba ve Ophélie de annedir. Kıskanç, öfkeli ve Ophélie’ye yönelik cinsel arzuyla dolu Amin, sahneye müdahale etmiş, çiftin bir kez daha sevişmesini engellemiş, hatta sırlarını saklama koşuluyla Ophélie’den bir dilek isteme hakkını elde etmiştir. Amin bütün eleştirmenlerin yazdığı gibi ne masumdur, ne romantiktir, ne de tam anlamıyla pasiftir. Pasif agresif denilebilir belki onun için.

Amin’in dolaplarından habersiz olan Tony, kuzeniyle birlikte sahilde kız tavlamaya çıkar. Tony doğrusu çok beceriklidir, çok da çekicidir. Amin ve Tony iki kızın yanına otururlar. Kızlar da zaten, yaz aşkları yaşamaya çoktan hazırdır. Yaz tatili zaten bunun için vardır. Böylece Charlotte (Alexia Chardard) ve Celine (Lou Luttiau) ile tanışırız. Beş dakika içinde Tony, Charlotte’un elini tutar, 7 dakika içinde ise kızla öpüşmeye başlamıştır. Amin’in de Celine’le yakınlaşması beklenir doğal olarak ama işler öyle gelişmez. Çünkü Amin için Tony’yle ilişkisi olmayan biri çekici değildir.

Celine o gece Amin’in bir başka akrabasıyla birlikte olur. Amin, bakar sadece. Kıskanç, arzulu, beklemede. Daha sonra bir gece kulübünde dans ederlerken, Celine açık çek verir Amin’e ama Amin oralı olmaz. Ophélie de, Amin’e sırrını tutması karşılığında ne istediğini sorar. Kız sanki her türlü talebe açıkmış gibi durmaktadır. Amin, Ophélie’dan kendisine çıplak poz vermesini ister. Amin yine dikizciliği seçmiştir. Kız önce reddeder. Bir iki gün sonra ise kabul edeceğinin sinyallerini verir. Bir başka sefer ise bu kez Rus bir model Amin’in dudaklarına yapışır ama Amin yine kaçar. Amin, aktif, arzulu kadınlardan açıkçası korkmaktadır. Ophelie, Celine ve Rus model, hepsi de fazla aktif, fazla güçlü kadınlardır Amin için.


Amin’e yaralı bir kuş, Tony üzerinden annesiyle özdeşleştirebileceği, ona yemek yapabilecek bir anne modeli lazımdır. Başından beri bir yaz aşkı olduğu belli olan ilişkisinden çok fazla şey beklemeye başlamış ve sonuçta Tony tarafından terk edilmiş olan yaralı Charlotte, bir akbaba gibi avının zayıf düşmesini bekleyen Amin için ulaşılabilecek bir lokmadır. Diğer kadınlar gibi güçlü değildir. Başta Tony, Ophelie ve Amin arasında kurulan Ödipal üçgen, bir elemanın değişmesiyle Tony, Charlotte ve Amin olarak yeniden kurulur. Charlotte “annen kadar olmasa da ben de sana yemek pişirebilirim” diyerek, bu üçgendeki anne/sevgili rolünü kabul ettiğini, muhakkak ki bilinçsizce ifşa eder.

Çok tuhaf bulduğum bir şey de bütün eleştirmenlerimizin filmin yönetmeni Abdellatif Kechiche’in kötü niyetinden emin olmaları. Mesela filmde kadınların hepsinin erkeklerden bahsettiğini ve böylece türevsel bir konuma itildiklerini söylüyor bir eleştirmen. İyi de erkekler, kadınlar dışında neden bahsediyor? Kimse ne olacak bu memleketin hali demiyor ki! Cinsiyetçi, tacizci ve ve sömürücü diyor başka bir arkadaşım Kechiche için. Bir başka eleştirmen sapkın, İslamcı bir biçimde ikiyüzlü, tepeden bakan ve yargılayan bir yönetmen görüyor bu filmde. Keşke bütün İslamcılar Kchiche gibi olsa. Bir başka meslektaşım, Kechiche’in, filmini, kişisel hesaplaşmalarına alet ettiğini ileri sürüyor. Lea Seydoux, Kechiche’in bir önceki filmi “Mavi En Sıcak Renktir”le ödülü alana kadar, filme sahip çıkmış, sonradan taşımakta zorlandığı çıplak görüntülerinden dolayı Kechiche’i suçlamıştı. Ben erkek olduğum için değil, göçmen bir aileden geldiği için ve Seydoux gibi bir aristokrat olmadığı için, kısacası bence çok daha kırılgan olduğu için Kechiche konusunda belki pozitif önyargılı oldum. Ama o dönemde Kechiche’i de Seydoux’yu da okumuştum. Ve Kechiche’e hak vermiştim. Fakat bu olayın Kechiche’e karşı bir önyargı oluşturduğunu düşünüyorum.

Filmi nasıl mı buldum? Çok uzun. İzlenimci. Bu insanların hayatını niye seyrediyorum sorusunu sordurtan bir yanı var kesinlikle. Ama haftalardır üzerine yazmaya değer bulduğum tek film de bu açıkçası.

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com