Julieta: Suçluluk duygusu ruhu kemirir

TARİH:  29 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Almodovar, deyince illa ki aşırılık geliyor insanın aklına. Ya gözyaşı, ya kahkaha ya da bazen ikisini birden bekliyor seyirci. Olmadı, ölümcül tutkular söz konusu olmalı. Julieta’da bu aşırılıkların hiçbiri yok. Julieta son derece kontrollü, son derece ölçülü bir film. Ve belki de bu kadar ölçülü olduğu için, film bittiğinde tanıdığım ilk kişiye sarılmış ağlarken buldum kendimi. Film beni ağlatmaya çalışsaydı bunu muhtemelen başaramayacaktı. Ağlatmaya çalışmadığı için ağlatmayı başardı.

Julieta, aşk, kayıp, suçluluk duygusu, aldatma, annelik ve çocukluk, kısacası hayat üzerine. Filmi Wroclaw’daki, Nowe Horyzonty yani Yeni Ufuklar film festivalinde, Cannes’da yarışan diğer birkaç filmle birlikte izledim. Ne işlevsiz ailelerin ipliğini pazara çıkaran Romen filmleri Mezuniyet (Christian Mungiu) ve Sieranevada (Christi Piu), ne kentsel dönüşüme kahramanca direnen bir kadını anlatan Kleber Filho imzalı “Aquarius”, ne Park Chan Wook’un tarihsel kara film denemesi “Hizmetçi”, ne Dardennelerin “Bilinmeyen Kız”ı, ne Xavier Dolan’ın Grand Prix’yi kazanan filmi “Bu Sadece Dünyanın Sonu” ne de bu yıl Cannes’da eleştirmenlerden Cannes tarihinin en yüksek notunu alan “Toni Erdmann” beni Julieta kadar etkiledi. Julieta kanımca kusursuz bir film. Ne eksiği ne de fazlası var. Ama gelin görün ki “Julieta” Cannes’dan eli boş döndü, hiç ödül alamadı. Sadece öyle olsa neyse. Eleştirmenler de filmi orta karar buldular. Seyirci açısından ise Almodovar’ın İspanya’daki en başarısız filmleri arasına girdi.

“Julieta”, talihsiz bir zamanda vizyona çıktı. Panama belgeleri açıklandığında, Almodovar’ın da adı bu vergi kaçırma skandalında geçiyordu. Almodovar sorumluluğunu üstlendi ama yetmedi. Seyirci Julieta’dan uzak durdu. Gerçi belki skandal olmasa da film çok büyük seyirci rakamlarına ulaşmayacaktı. Sadeliğiyle, tipik Almodovar seyircisini hayal kırıklığına uğratacaktı.

Fantastik bir şey

Almodovar, “Julieta” öncesindeki son filmi “Aklımı Oynatacağım”ı “hafif, çok hafif bir komedi” olarak tanımlamıştı. Film, gişede büyük başarı kazanmıştı. Almodovar, “Julieta” için ise “saf dram” diyor. Hemen ardından da diğer filmlerinin “saf” olmadıklarını söylemek istemediğini, bu filmde kendini daha fazla sınırladığını anlatıyor. Kendi üslubunun alışılagelmiş kimi öğelerini ayıklamış: “Filmimde kimse şarkı söylemiyor, kimse sinema üzerine sohbet etmiyor ve mizah da yok. Provalarda bazen komik bir cümle ortaya çıkıyordu ve bu oyuncuları da rahatlatıyordu. Ama kendimi zorlayarak bunları filme sokmadım. Mizaha yer olmadığına karar verdim. Bu kadar acı bir hikâyeyi anlatmanın en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, 20. filmimde böyle bir değişiklik yapmış olabilmem bence fantastik bir şey.”

Genç ve yaşlı Julieta

Julieta’nın senaryosunun temelinde Nobel ödüllü Kanadalı yazar Alice Munro’nun 3 öyküsü var. Almodovar başta filmini İngilizce çekmeyi ve başrolü Meryl Streep’e oynatmayı düşünmüş. Meryl Streep, Julieta’nın 3 ayrı yaş dönemini canlandıracakmış. Bu proje gerçekleşmeyince Almodovar filmin mekânını İspanya’ya almaya karar vermiş. Baştan beri çok ısınamadığı makyajla oyuncuyu yaşlandırma ya da gençleştirme fikrinden de vazgeçmiş. Böylece Julieta’nın gençliğini ve yaşlılığını iki farklı oyuncunun Adriana Ugarte (genç Julieta) ve Emma Suarez’in (yaşlı Julieta) oynamasına karar vermiş. Almodovar şimdi bu fikrinin çok doğru olduğunu düşünüyor: “Bir oyuncuyu makyajla yaşlandırmak hiçbir zaman işleyen bir şey değil. Makyaj ne kadar gerçekçi olursa olsun, yaşla gelen bir şey var ki, onu yansıtabilmek mümkün değil. Tecrübenin, yaşamışlığın getirdiklerini makyajla elde edemiyorsunuz.”

Almodovar, filminin özllikle bu dönemi yansıtmak gibi bir iddiasının olmadığını ama dönemin ruh halinin de elbette filmine sızdığını söylüyor. “1980’lerde çok daha farklı bir ruh halimiz vardı. Her şeyin çok daha umutlu, çok daha özgür olduğu zamanlardı. Julieta karakterinin gençliği de o dönemi yansıtıyor. O dönemde genç bir kadın, yeni tanıştığı bir erkekle trende yatmak isterse yatardı. Bugünün gençliği için aynı şeyleri söylemek zor. Adriana Ugarte’ye verdiğim kötü eğitim bu yöndeydi. Yani ona 80’lerin bir genç kadını gibi davranmayı öğrettim.”

Almodovar oyuncularından ayrıca daha içe dönük, daha dingin bir tarz talep etmiş. Komik cümleler olmadığı gibi, gözyaşları, duyguların açık dışavurumu da yok filmde. Almodovar oyuncularından hem döneme, hem de psikolojiye dair kitaplar okumalarını da talep etmiş. Mesela Suarez’den okumasını istediği kitap, yas ve kayıp üzerine Joan Didion’ın “Büyülü Düşünme Yılı” olmuş.

Almodovar filmin kahramanı Julieta gibi kayıplar yaşamış son dönemde. Ama belki de en önemli kayıp, İspanya’nın özgürlüğüne değin olanı. Almodovar ilk dönem filmlerini bugünün İspanyası’nda gerçekleştiremeyeceğini düşünüyor. “Bugün, ‘Katolik duyarlılıklara saygı’ diye yeni bir şeyle karşı karşıyayız. Halkın dini duyguları çok kolay rencide olabiliyor ve büyük bir tepkiyle karşılaşabiliyorsunuz. 80’lerde böyle bir şey yoktu.” Tanıdık geldi mi?

Suçluluk ve öfke

Filmin sırlarını çok açık etmeden konusundan söz etmek de lâzım. Filmin temel teması kayıp ve kayıp karşısında yaşanan duygular diyebilirim. Bu duyguların başında elbette suçluluk ve öfke geliyor. Julieta’nın sevgilisi ve kocası olacak olan Xoan’la yakınlaşmasının arka planında bir kayıp ve suçluluk duygusu var. Ve bu kayıp ve suçluluk duygusu yeni olaylarla da tazelenerek sürüyor. Julieta’nın kızına bıraktığı miras da bu: Suçluluk duygusu. Julieta, babasını Alzheimer’li annesini aldatmakla suçlarken, kendisi de benzer bir şekilde davranıyor aslında. Xoan’la ilk seviştiğinde Xoan evli ve karısı komada. Julieta yine belki farkında olmadan hayatında bir davranış biçimini tekrarlıyor. Xoan’ın birlikte olduğu bir kadın daha var: Ava. Evin hizmetçisi, Julieta’yı bu ilişki konusunda bilgilendiriyor ve uyarıyor daha en başta, ama Julieta dinlemiyor. Julieta, hayatının sonraki döneminde bir erkekle daha birlikte oluyor ve bu erkeğin de daha önce birlikte olduğu kadın Ava. Bunun bir anlamı olsa gerek.

Almodovar, Munro’nun karakterleri hakkında şöyle söylüyor. “Hikâyeleri bitirdiğimde, o karakterleri tanıdığımı sandığımdan çok daha az tanıdığımı fark ediyorum. Bu, benim için iyi bir şey.”

Almodovar’ın Munro’nun hikâyelerine çok da sadık kalmadan perdeye taşıdığı Julieta da böyle biri. Onu, başta tanıdığımızı sandığımızdan çok daha az tanıdığımızı fark ediyoruz film bittiğinde.

Dağ II: Kahramanın ve kadının adı var mı?

TARİH:  5 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Askerlik ölmeyi göze almayı gerektirir. Ölmek kimse için kolay değil. Bu nedenle savaşanlar, yaptıkları işin kutsal olduğuna inanır ya da inandırılır. IŞİD’li için de kutsal bir iştir savaşmak, YPG/PKK’li için de, Türkiye ya da Suriye askeri için de.

Savaşan taraflar, masum insanları kötülerin elinden kurtardığına inanmak zorundadır. Ve yaptıkları savaşın bir şeyleri nihayete erdireceğine, kazanılacak zaferin ebedi olacağına inanmaları gerekir.

Çok açık ki, savaşan bütün taraflar haklı olamaz. Birisinin tarafı kutsalken diğerininkinin savaşı da aynı zamanda kutsal olabilir mi? Peki kutsalı, kutsal olmayandan, haklıyı haksızdan kim hangi kriterle ayırıyor?

Savaşta öncelik nedir?
Savaşlar bir şeyleri nihayete erdiremiyor, kazanılan zaferler yenilenlerin hıncını biliyor. Her savaş yeni bir savaşın gerekçesi oluyor. Yüzbir yıl önce başlamış I. Dünya Savaşı’nda yenilen taraflardan Almanya II. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Almanya’nın sonunu biliyoruz. I. Dünya Savaşı’nda yenilen taraflardan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmadı ama bu, yenilginin acısını hazmettiği anlamına gelmedi ne yazık ki. Halâ Musul bizimdi, Ege’deki adalar bizimdi diye söylenmeye devam ediyor yeni Osmanlıcıların Türkiye Cumhuriyeti ama aynı zamanda Türkiye bizim de vatanımızdı diyen Ermenilerden hiç haz etmiyor. Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonunda başına gelenler ya da eski Osmanlının hazin sonundan da ders almıyor yeni Osmanlıcı. Ve bütün bir ülkeyi yeni felaketlere sürüklemek için elinden geleni yapıyor. Tabii, onların da şöyle haklı bir yanları var: Savaşın kazananı Batı ülkelerinin, o topraklardan tek beklentisi doğal kaynakların sömürüsü. Benim daha çok nedenim var diyor yeni Osmanlıcı, oralarda bir tarihim ve soydaşlarım da var, diyor. Soydaşı sadece Türkmenle sınırlayarak, Arap ve Kürtü soydaştan saymayarak olsa da…

Peki gerçekten de masum sivil halkı kurtarmak savaşanların önceliği midir? Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Rehberlik yaparken bir boğaz turu kaptanının Kıbrıs’ta bir kadın ve küçük çocuğunu kurtarmaktan duyduğu pişmanlığın hikayesini kendi ağzından dinledim. Kaptan bir ayağı aksayan, çok asabi biriydi. Onu yumuşatmak için sohbet başlattım. Konu aksak ayağına da geldi. Sakatlığı, Kıbrıs Savaşı’nda olmuştu. Rum bir kadın ve çocuğunu kurtarmak için harcadığı çaba, tehlikeli bölgede fazla vakit geçirmesine neden olmuş ve o sırada yaralanmıştı. Gurur duyulacak bu davranışından, kaptan şu sonucu çıkarmıştı: O Rum kadın ve çocuğu gördüğüm anda öldürmeliydim. Yumuşaklığım yüzünden sakat kaldım. Sakat kalmasından kendisini suçluyordu. Ve bu bitmeyen hesaplaşması onu çok asabi biri yapmıştı. Benzer şeyleri Vietnam Savaşı filmlerinde de görmüşsünüzdür. Amerikan askerleri sivilleri öldürmelerinin gerekçesini sabah köylü olarak gördüklerinin akşam gerilla olarak kendileriyle savaşmalarıyla meşrulaştırırdı. Savaşta sivilleri korumak bir efsanedir, savaş sivil – asker ayırt etmez.
Dağ-II filmi bütün bu yazdıklarımla ilgili. Muhalif bir Türk gazeteci kadını IŞİD’in (kendilerine İslam Devleti diyor bu örgüt) elinden kurtaran bir Türk birliğinin hikayesini anlatıyor film. Bu misyondan sonra film bir nevi “Yedi Samuray”a (ya da Muhteşem Yedili’ye) dönüşüyor. Yedi kişilik Türk timi, bir Türkmen köyünü IŞİD’in elinden kurtarma misyonunu üstleniyor.

İnsana dair her şey
Bu bir kahramanlık öyküsü. Türkiye’nin IŞİD’e yıllar boyunca verdiği destek filmin tartışma konuları içinde değil. “Arap ve Kürt denizi”nin ortasındaki Türkmen köylülerinin neden Arap ve Kürtlerden daha fazla soydaşımız olduğu da filmin konusu değil. Bunlar siyasetin konusu, askerin konusu değil, doğru. Ama filmdeki askerler ne yazık ki gerçek insanlardan olabildiğince uzak. Her asker, hangi ülkenin hangi davası için savaşıyor olursa olsun, bir tür kahramandır, kabul. Ölmeye ve öldürmeye giden insanlardan istenen çok, çok büyük bir fedakâlıktır. Ama kahramanlık hikâyelerinin içinde korkaklık da, vahşet de, bencillik de, acımasızlık da, kısacası insana dair her şey vardır. Dağ’ın kahramanlarının hikayesinde acımasızlık dışında her şey çok fazla iyi. Dağ’ın kahraman askerleri, görevleri dışına çıkarak, sivilleri kurtarmak için hayatlarını feda edebilecek denli fedakar. Bu tek boyutlu tipleri canlandıran oyunculardan iyi oyunculuk beklemek fazla iyimserlik olurdu. Ama Ufuk Bayraktar bu mucizeyi başarıp, gerçekten iyi bir oyunculuk sergiliyor. Diğer oyuncular mucize gerçekleştiremiyor. Çok beğendiğim bir oyuncu olan gazteci rolündeki Ahu Türkpençe de ne yazık ki iz bırakmıyor.

Filmde kadınların rolü
Filmin temsil ettiği Türk ordusu, bir arkadaşımın dediği gibi ordudaki son Atatürkçüleri temsil ediyor sanki. Dağ’ın askerleri seküler askerler. Atatürk’ün ordusunun büyük ölçüde Fethullah’ın ordusuna dönüşmüş olduğunu 15 Temmuz’da görmüştük. Filmde bunun izi yok. Ama Atatürkçü ordunun bastırdığı “Musul bizimdi” söylemi bu askerlerde de var.

Filmde kadınlara düşen rol başta kurtarılmayı beklemek. Kurtarıldıktan sonra az bir miktar frikik vermek de gerekiyor elbette. Ne de olsa kadınsın, biraz et göstereceksin! Daha sonra filmin kadınları da kahramanlık destanına katkıda bulunuyorlar. İlk Dağ filmi cinsiyetçi olması gerekçesiyle Altın Bamya ödülü almıştı. Filmin yaratıcılarının bu kez daha dikkatli olmak için çaba harcadıklarını biliyorum ama ne yazık ki ellerinden gelen yeterli değil ve halâ kusurlu.

Velhasılı kelam, Dağ II, Dağ I gibi bir asker güzellemesi. Farklı olduğunu iddia etse de Hollywood savaş filmleriyle akrabalığı çok. Birçok tez içeriyor, mesajları var. Bunlardan en güzeli çok sesliliğe açık oluşu; diğerlerinin bir kısmını tartıştım. Ama film, ikna edici bir öykü ve kahramanlar içermiyor ki asıl önemli olan bu.

Her şey bir yana, savaşlarda hayatını feda eden gençlerimize ben de selam ederim. Ve evet, benim için de kutsal olan savaşlar var.

O Kadın: Duyarsızlık güç değildir!

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“O Kadın”, tek bir kadın hakkında bir film değil. Merkezinde filmin adının işaret ettiği Michéle (Isabelle Huppert) var elbette ama Michéle’in çevresinde bir dolu başka karakter var. Bu karakterlerin çizdiği bir çevre var ve bu çevre korkutucu derecede sığ ve riyakar. İnsanlar teflon tavalar gibiler, hiçbir şey üzerlerine yapışmıyor. İhanet, kavga, bencillikler hepsi kolayca unutuluyor ve ilişkiler kaldıkları yerden devam ediyorlar. İstisnalar da var tabii ki ama bunlar kaideyi bozmuyor. Ve bu cemiyetin hiyerarşisinin en üstünde en kalın derili, en zedelenmez ve en acımasız olabilen Michele duruyor. Teflon tavaların en teflonu, en serti, bir bakış açısına göre “en güçlüsü”, bana göre ise en psikopatı Michéle bu çevrenin matriyarkı, lideri. Filmin merkezinde de o var elbette. Michéle karakterine hayran olup çıkanlara şaşmamalı, yönetmen Verhoeven kuşkusuz filminin baş karakterini seviyor. Filmin Kazablanka’nın finaline benzeyen son sahnesinde, Michele ortağıyla beraber güvenli ve güçlü bir şekilde geleceğe ilerliyor.

Michéle hakkında
Filmin bütün ilişkilerini (hatırladığım kadarıyla) tek tek analiz etmeyi isterdim ama bu çok fazla uzun bir yazı olurdu. Yine de Michele bazında biraz deneyeyim. Michele, şiddet ve porno içerikli animasyon oyunlar hazırlayan bir şirketin iki ortağından biri, başlıcası. Böyle oyunlara ihtiyaç duyan bir toplum bize, o toplumdaki insan ilişkilerinin içeriği hakkında bir şey söylüyor. Bundan kâr etmekte sorun görmeyen Michéle hakkında da bir şeyler söylüyor.

Michéle’in annesiyle ilişkisinde sevginin izine rastlamak güç. Michéle annesi beyin kanaması geçirdiğinde ya da öldüğünde herhangi bir acı çekiyor gibi görünmüyor. Michéle oğluyla da yakın değil. Doğduğunda onu emzirmeyi red etmiş ve aralarında o doğal anne-oğul bağı kurulmamış. Michéle, torunu olduğunda da tek bir şey düşünüyor: Bu torunun oğlundan değil de başka birinden olduğunu oğluna ispatlayarak, torunun annesini devreden çıkarmak.

Michéle eski eşinin genç sevgilisinden de nefret ediyor. O kadar ki, kadının yiyeceğinin içine kürdan saklayarak, canını acıtmaya çalışıyor. Michéle, en yakın arkadaşının sevgilisiyle cinsel ilişki yaşadığı gibi, evine davet ettiği komşu çiftin erkeğini, karısının yanında yemek masasının altından ayağıyla taciz ediyor. Michéle’in cinsel davranışları da klasik anlamda “sevişme” içermiyor. Ya erkeği eliyle tatmin ediyor, ya kendisi röntgenleyerek mastürbasyon yapıyor ya da sado/mazo cinsel fanteziler yaşamaya çalışıyor.

Herkesin en başta söylediği şeyi daha söylemedim: Michéle tecavüze uğruyor, daha filmin en başında. Michéle bundan da olabilecek en düşük düzeyde etkileniyor. Depresyona girmiyor, ağlamıyor, polise gitmiyor, hemen bir arkadaşını aramıyor. Kendisini korumak için önlem almaya çalışıyor ve fantezisinde tecavüzcüsünün kafasını eziyor, yani hiç tepki duymuyor değil. Ama normal bir insanın göstereceği tepkiyi göstermiyor. Bu anormal davranış modelini, Michéle’in gücü olarak yorumlayanlar var. Baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi Michéle duygulanım bozukluğu mu denir, psikopati/sosyopati mi denir, anti sosyal kişilik mi denir, ne denirse denir ama sağlıklı kesinlikle denilemeyecek bir insan. Kurduğu ilişkiler de sağlıklı değil. Bunun Michéle’in çocukluğunda babasıyla yaşadığı olaylarla kuşkusuz ilişkisi var ama filmin, Michéle böyle biri çünkü bunları yaşadı gibi bir neden sonuç ilişkisi kurmaya çalıştığını söylemek güç. Filmin bir toplumsal eleştiri yaptığını söylemek de güç. Mesela Toni Erdmann’daki kadının, mastürbasyon ve voyörizme dayalı cinselliğiyle içinde yaşadığı yabancılaştırıcı kapitalist ilişkiler arasında bağ kurmak mümkün. “O Kadın” için böyle bir şey söylemek, Michéle’in işinin niteliğine rağmen zor. Film böyle bir şey söylemiyor ve zaten Michéle iş yerindeki en güçlü kişi, işin patronu.

Kötülüğü doğallaştırıyor ve yüceltiyor
Haneke’nin “Piyanist” filminin kahramanıyla Michéle arasında paralellikler var ama Haneke kahramanını yüceltmezken, Verhoeven Michéle’in bir tür kahraman, güçlü bir kadın modeli gibi algılanmasını sağlayacak bir film yapmış (bakınız Altyazı Kasım sayısı).

Ama Verhoeven bu tür mizantropikliği, bir nevi faşizanlığı hep yapıyor zaten. Bir önceki filmi “Kara Kitap”ın en düzgün kişisinin bir Nazi subayı olması nedense kimsede alarm zilleri çaldırmamıştı. Michéle adlı psikopatın bir tür güçlü kadın gibi görünmesi de alkışlarla karşılanıyor. Çünkü Verhoeven kahramanlarını kendisinden daha da kötü, daha da sevimsiz insanların arasına özenle yerleştiriyor. Filmin sonlarında, Michéle’in tecavüzcüsünün eşinin de muhtemelen yaşananlardan haberdar olduğunu anlıyoruz. Yani kadının, kocasıyla Michéle arasındaki tuhaf ilişkiyi bildiği ima ediliyor. Ama bu iki kadın arasında bir sürtüşme yaratmıyor. Michéle’in sevgilisiyle yatması ortağıyla ilişkisini bozmuyor. Vesaire vesaire. Yüzlerine tükürüldükçe “Yarabbi, şükür” diyor sanki insanlar.

Film en büyük şiddetin dindarlardan geldiğini net bir şekilde söylüyor fakat! Bunun dışında söylediği ise bana göre çok tehlikeli bir şey: Âlem buysa kraliçe Michéle’dir gibi bir şey bu. Bu önermenin satın alınmasını/benimsenmesini hayret ve üzüntüyle karşılıyorum. Verhoeven baştan sona ilgiyle izlenen bir film yapmış, Isabelle Huppert de iyi oynamış ama o kadar işte. Hayır, yanlış söyledim, o kadar değil. Verhoeven’in bize söylemeye çalıştığı hastalıklı, faşizan bir şey. Toplumsal bir eleştiri ya da karakter analizi yapmıyor Verhoeven. Kötülüğü doğallaştırıyor ve yüceltiyor. Ve “güç” başlığı altında duyarsızlık satıyor. Filmin birçok sahnesini ikna edicilikten çok uzak bulduğumu da söylemeliyim. Yine aklıma Cannes’da “Ben, Daniel Blake”e gösterilen tepkiyle, bu filme açılan sonsuz kredi geliyor. Neyse bu konuda yeterince yazdım zaten.

Kadınlar Kenti Kolkata’dan ‘Babamın Kanatları’na ödül

TARİH:  19 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce Kolkata- Kalküta konusuna açıklık getireyim. İngilizler Hindistan’i yönettikleri dönemde, dillerinin dönmediği sözcükleri kendi kafalarına göre değiştirmişler. Kolkata demek zor gelmiş, Calcutta demişler. Bu dilde yapılan değişikliklerin en basitlerinden biri. Daha büyük değişiklikler de var. Biz ise Calcutta’nın herhalde Fransızca okunuşunu benimsemişiz ve Kalküta demişiz. Fakat kentin adı 2001’den beri resmen Kolkata. Biz de benimsesek ve Kalküta yerine Kolkata desek iyi olur diye düşünüyorum.

Kolkata’da da tabii ki hemen hemen her yer gibi erkekler egemen ama kente verdiğim “kadınlar kenti” başlığını hak eden özellikleri var. Uzun süre (34 yıl!) Komünist Parti tarafından yönetilen Batı Bengal’de şimdi iktidarda yine sol eğilimli Hindistan Trinamul Kongresi Partisi var. Partinin lideri ise bir kadın: Didi olarak da tanınan Mamata Banerjee Batı Bengal’in ilk kadın başbakanı aynı zamanda. Mamata Banerjee Kolkata Film festivali’ne büyük önem ve destek veriyor. Festivalin açılışını bizzat yapması bundan.

Kolkata’nın diğer bir kadın bakanı ise Kadın ve Çocuk Gelişimi’nden Sorumlu Dr. Shashi Panja. Kadın hakları burada en azından bazı açılardan Türkiye’den daha ileride. Öyle tecavüz edip, evlenip kurtulma filan yok. Kadınların evlenme yaşı 18’de başlıyor. Daha öncesi mümkün değil. Doktor Shahi Panja da festivale büyük destek veren bakanlardan biriydi ve film eleştirmenleriyle tanışmak için bir toplantı düzenledi. Panja o kadar samimi ve alçalgönüllüydü ki hemen ısındık kendisine. Bizim de böyle bakanlarımız olsa keşke, dedik.

Halkın festivale ilgisi ise inanılmaz boyutlarda. Festivaldeki yabancı filmlerin Hindi ya da Bengal dilinde altyazısı yok, sadece İngilizce altyazısı var. İngilizce, Hindistan’da resmi dillerden biri ama öyle herkesin konuştuğunu filan sanmayın. Oldukça az kişi konuşabiliyor İngilizceyi. Buna rağmen sinemaların önünde kuyruklar oluşuyor ve insanlar dakikalarca, bazen bir saatin üzerinde beklemeyi göze alıyorlar. Salonlar, koridorlarla birlikte hemen doluyor ve yer bulmak sorun olabiliyor. Filmleri ayakta seyredenler de oluyor. Festivalin açılışı zaten kapalı bir stadyumda yapıldı ve koca stadyum doldu. Ben, bir film festivalinde bu kadar coşkulu bir kalabalık görmedim. Hint sinemasının büyük yıldızları Shahrukh Khan ve Amitabh Bachchan sahneye çıktığında ise salon yıkıldı. Burada starların halk üzerindeki etkisi neredeyse Tanrı katında.

Kolkata’ya kadınlar kenti dememin bir nedeni daha var. Kolkata Film Festivali’nin geleneksel yarışma bölümü kadın yönetmenlere ayrılmış. Bu bölümün birincilerini öğrenebilmiş değilim. Jüri ser verdi, sır vermedi. Yazıyı ödül töreninden birkaç saat önce yazıyorum. Bu bölümde seyrettiğim filmlerden en çok İranlı Azeri yönetmen Nahid Hasanzadeh’nin Zamani Digar’ını beğendim (Başka Zaman). Nahid’le 8 yıl önce Ankara’da Uçan Süpürge Film Festivali’nde tanışmıştık. O sırada bir kısa filmle katılmıştı festivale. Nahid, hemşirelik yaparken sinemaya başlamış. Bu mesleğinin izleri Zamani Digar’da da kendisini gösteriyor; film bir doğum sahnesiyle açılıyor. Doğum yapan ise babası hapishanede olan, genç ve bekâr bir kadın. Bu durum geleneksel İran ailesinin kabul edebileceği bir şey değil. Film genç kadının hem kendi hem de çocuğunun hayatı için verdiği uğraşı anlatıyor. Nahid Hasanzadeh’in Nuri Bilge Ceylan’ın izinde olduğu söylenebilir. Filmi, kahramanlarına karşı Ceylan kadar mesafeli değil ama biçim olarak bazı kareleri Ceylan filmlerini çokça hatırlatıyor.

Festivalin bu yıl oluşturulan diğer yarışmalı bölümünün adını Sinemada Yeni Ufuklar (İnnovasyonlar) olarak çevirebiliriz. Bu bölümde Babamın Kanatları’yla Kıvanç Sezer en iyi yönetmen ödülü alarak önemli bir başarı daha elde etti. Bu bölümde en iyi film ödülünü ise Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ile Petar Valchanov’un birlikte yönettiği Glory adlı film kazandı. “Glory” Bulgaristan’daki yozlaşmayı saf bir demiryolu işçisiyle, ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler bölümünün hırslı müdiresinin çatışması üzerinden anlatıyor. Demiryolu işçisi Tzanko bir gün demiryolu üzerinde binlerce avro buluyor ve bunu polise bildiriyor. O sırada yolsuzluk iddialarıyla boğuşmakta olan bakanlık için bu dürüst davranış, demiryollarının imajını parlatacak bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılıyor. Ama hırslı halkla ilişkilerci Julia, Tzanko’nun baba yadigârı saatini kaybederek, trajik bir olaylar silsilesinin başlamasına neden oluyor. Hem başrollerinden hem de yönetmenlerinden biri kadın olan bu filmin birinciliği festivalin ve Kolkata’nın ruhuna uydu doğrusu. Başrollerdeki Stefan Denolyubov ile Margita Gosheva çok başarılılar. Filmin genel olarak da çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Finaline pek ikna olmadıysam da.

Festivalde Netpac ödülü ise iki filme birden paylaştırıldı: Malezyalı Bradley Liew, “Mezarlıklarda Şarkı Söylemek” ve Hintli Pawan Kumar, “Gölün Kadını” filmleriyle Netpac ödülünün sahipleri oldular. Ülkemizde ne Bollywood ne de Hint sanat sineması doğru dürüst tanınıyor. Hindistan’ın en büyük yönetmeni Adoor Gopalakrishnan’ın bizde neredeyse hiç tanınmadığını söylediğimde herkes şaşırıyor.

Umarım Hint sinemasıyla Türk sineması birbirine yeniden daha çok yakınlaşır. Ne de olsa Yeşilçam’ın temelinde Hint filmleri, özellikle de Avare var.

Film merkezi kurucusu Mithat Alam’ı kaybettik

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Boğaziçi Üniversitesi, bir sinema bölümü olmadan Türkiye’nin en önemli sinema insanlarından bazılarına ev sahipliği yaptı. Muhakkak unutacaklarım olacaktır ama Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem, Fatih Aksoy (yapımcı), Kerem Kurdoğlu, Ezel Akay hep yolu BÜ’den geçenlerdendi. Sinema üzerine yazanlar arasında da BÜ’lülerin önemli bir yeri var. Altyazı, Yeni Sinema Ve Yeni Film dergileri hep BÜ’de doğdu. Star gazetesi yazarı İhsan Kabil de BÜ’de okudu. Bendeniz cennet kuşu da.

Mithat Alam’ın da BÜ’den (eski Robert Kolej) çıkmış olması ve geriye dönüp BÜ’ye bir sinema merkezi kazandırması tesadüf değildir. Ben BÜ’de okurken, Mithat Alam Film Merkezi yoktu. Olsaydı herhalde içinden çıkmazdım ve herhalde Mithat Bey ile akraba olurdum. Bu şansı kaçırsam da Mithat Bey ile tanıştık. Sıcak ve muzip bir adamdı. Tipini biraz The Simpsons’daki, Homer Simpson’ın patronu Mr Burns’e benzetirdim. Bazen patron olarak da benzediğine dair şeyler duymuşluğum vardır. Ben tanık olmadım.

Kuralları vardı

Onu benden daha yakından tanıyan arkadaşlarımın yazdıklarını görünce, daha fazla yakınında bulunamadığıma üzülüyorum. Birlikte film seyretme seanslarını duyduğumda ilgilenmiştim ama konuştuğum kişi öyle kolay kolay o gruplara katılınamayacağını, Mithat Bey’in sizde özel bir şey görüp davet etmesi gerektiğini söylemişti. Film seyretmenin de çok sıkı kuralları vardı. Nasip olmadı.

Mithat Bey ile yine de merkezde çeşitli etkinliklerde sık sık biraraya geldik. Merkezden artık BÜ öğrencisi olmasam da yararlandım. Mehmet Açar’ın, Gözde Onaran’ın,Gülengül Altıntaş’ın ve sevgili Seyfi Teoman’ın kurslarına katıldım orada. Merkezin öğrencisi oldum, çok şey öğrendim. DVD arşivinden yaralandım. Bazı dvd’lerini de kaybettiğim için merkeze geri veremedim, özür dilerim. Yönetmen Seyfi Teoman ve Altyazı dergisine, sanırım Mithat Alam Film Merkezinin katkısı büyük oldu. Merkezin öğrencilerinin isimlerini duymaya devam edeceğiz ilerde, bundan eminim. Mithat Alam Film Merkezi, kurucusu olmadan da yoluna devam edebilecektir diye umuyorum. Mithat Bey’i 28 Kasım’da kaybettik. Üzgünüm.

Kasap Havası: Asi çocuklar ve aile

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söyleyeyim ‘Kasap Havası’ sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri. Bunun ötesinde “mükemmel” sahneleri var. Filmin ilk bir saati kusursuza yakın. Fakat ilişkiler çeşitlendikçe, yeni kahramanlar ve yeni öyküler filme eklendikçe, filmin takibi zorlaşmaya başlıyor. Bazı kahramanların arka plan hikâyeleri filmin kahramanlarından biri tarafından bir diğerine aktarılırken, kim neydi kaçırmak çok mümkün.

Filmin baş erkek karakteri Ahmet’i, “Kader”in Bekir’ine benzetmek mümkün. Ailesinin istediği bir evlilik bekliyor taksi şoförü Ahmet’i (İnanç Konukçu). Fakat asi ruhlu Ahmet, gönlünü yaşça kendisinden büyük Leyla’ya (Şenay Gürler) kaptırıyor. Leyla da Ahmet gibi asi çocuklardan. İkisi de ailesine karşı çıkan ama aileyle hesaplaşmasını bir türlü tamamlayıp, kendi hayatını kuramayan yaşını başını almış çocuklardan. Leyla, annesinin, kendisini kızı olarak değil kuması olarak gördüğünü söylüyor zaten. Baba/koca çoktan ölmüş olsa da anne kız arasında süren şiddetli bir rekabet var.

Acıklı bir hikâye de var

Ahmet’i de ilk tanıdığımızda, lokantada istediği masada oturamadığı için sorun çıkaran bir huysuz olarak görüyoruz. Çok ustaca bir sahneyle yönetmen Çiğdem Sezgin bize Ahmet’i tanıtıveriyor. Ahmet’in müstakbel nişanlısı Hülya (Cemre Ebuziyya) ise tam bir pasif ev kızı. Benim bedenim, benim hayatım diyemeyen ama görüntü bozulmadıkça, kuralları ihlal etmeye de hazır olan, insanın hem kızdığı hem de acıdığı bir tip.

Devreye Leyla’nın eski kırığı Semih (Hakan Karahan) girince Ahmet, Leyla ve Hülya üçgeni bir dörtgene dönüşüyor. Ve işler iyice karışıyor. Bu arada kendisini duvarda asılı bir resmin dışında görmediğimiz, Semih’in kardeşi Sema’nın acıklı hikâyesi de var.

Umarım ödüllerin devamı gelir

İlişkiler karmaşıklaştıkça, filmin etkisi azalıyor. Filmin bana inandırıcı gelmeyen finaliyle ve müzikleriyle de sorunlarım var. Ve fakat başta söylediklerim geçerli. Şenay Gürler, İnanç Konukçu ve Cemre Ebuziyya çok iyiler. Yönetmen Çiğdem Sezgin bu toplumun insanlarını çok iyi tanıyor, nasıl konuştuklarını çok iyi biliyor. Kasap Havası’nın Gezi Direnişi’ne ve gazetem BirGün’e selam gönderdiğini ekleyeyim. Evet biraz uzun ve sorunları da var ama hâlâ Kasap Havası başyapıt diyebileceğim sahneleriyle, özel bir film. Film, yerli ve yabancı festivallerde ödüller aldı. Umarım devamı da gelir.

Ülke kurtuldu: Eren Aysan görevinden alındı!

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eren Aysan’ın Devlet Tiyatroları’ndaki görevine son vermişler. İşte bu! Yapılması gereken sonunda yapıldı, Aysan’dan kurtulundu. Aysan’ın görevden alınmasına dayanak olan KHK’de şu yazıyormuş: “Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara mensubiyeti veya iltisakı, yahut bunlarla irtibatı olabileceği yolunda yapılan değerlendirme.”

Kafamı karıştıran bazı şeyler yok değil bu KHK’de. Mesela devletin milli güvenliği kavramını anlamakta güçlük çekiyorum. Devletin bir milli güvenliği bir de milli olmayan güvenliği mi var? Milli maç, lig maçı gibi devletin milli güvenliği, devletin yerli güvenliği gibi ayrı kavramlar mı var? Neyse, büyüklerim biliyordur. Bir önceki başarılı darbede beni de içeri almalarında ve 15 ay yatırmalarındaki gerekçe, (cuntaya cunta dediğim için) devletin manevi şahsiyetine hakaret etmem olarak tanımlanmıştı. Devletin manevi şahsiyetini de kavrayamamıştım bir türlü. Devlet ve maneviyat kavramlarını bir türlü yanyana getiremedim. Hem niye cuntaya cunta demek, cuntaya hakaret olmuştu? Ama bunları anlamamak benim kusurum.

Bir anlamadığım şey de darbe başarılı olsa da olmasa da içeri alınanlar ve işten atılanlar arasında bizlerin de olması. 12 Eylül Darbesi başarılı oldu, temelde ben ve benim gibiler içeri alındı. Bazıları da zihniyetleri iktidarda olduğu halde içeri alındı. 15 Temmuz darbesi başarısız oldu, yine benim gibiler de içeri alınıyor, işten atılıyor. Benim gibiler derken, Eren Aysan’la ben aynı yapının parçasıyız, Toplumsal Bellek Platformu’nun. TBP, öldürülen aydınların ailelerinin kurduğu bir platform. Benim ablamı da, Onat Kutlar’la birlikte PKK öldürmüştü, ben de o vesileyle oradayım.

Neyse, Eren’e dönelim. Arkadaşım diye ona kıyak geçecek değilim. Devletimden iyi bilecek değilim ya. Ben, dersimi 12 Eylülde aldım. Devletimin maneviyatı hassastır, o konuda da dikkatliyim artık.


Şimdi Eren, herhalde ‘Fethullahçı Terör Örgütüne’ (FETÖ) üyedir, üye değilse de destekçisidir. Bu nedenle işten alınmıştır. Değil mi ki Eren’in babası Behçet Aysan Sivas’ta şeriatçı bir kalkışmanın parçası olmuştu! Behçet Aysan, o kalkışmada, çıkan yangının dumanında boğularak ölmek suretiyle, devletin güvenlik güçlerini acz içinde göstermek istememiş miydi?! İstemişti! Kızı da muhakkak babasının izinde, devleti zayıflatmanın peşindedir. Şeriatçı bir darbe hazırlığına destek olmaktadır.

Ama belki de daha “milli” bir meselenin parçasıdır Eren. FETÖ de enternasyonal bir örgüt ama kökleri burada. Eren belki de IŞİD ya da DAEŞ ya da kendi tabirleriyle İslam Devleti’ne destek oluyordur. Devletin milli güvenliğine bu şekilde kastediyordur ve devletimizin DAEŞ’le mücadelesini zayıflatmak istiyordur?

Kaybettiği babasının yerine koyacak birinin peşinde de olabilir Eren. Psikolojiden biraz anlarım. Fethullah Gülen ya da IŞİD’in halife ilan ettiği El-Bağdadi, Eren’in aradığı bu baba figürüdür belki de!? Olamaz mı? Her halükarda Eren Aysan’ın, şeriatçı/darbeci bir örgüte meyletmesi çok mümkündür.

Ama mesele orada bitmiyor! Eren Aysan bölücü terör örgütüne de destek vermiş olabilir! Ben onun, üzerinde “Güneşimizi Karartamazsınız” yazan Apo’nun posteri altında toplanmış bir topluluğa tepki gösterdiğini hatırlıyorum. Orada, o resmi çektirenlere çok kızmıştı. Ama şimdi daha derin bir psikolojik analiz yaptığımda şunu görüyorum. “Neden ben de o resimde yokum?” demek istemiş olamaz mı Eren? Olabilir. Hem Apo’dan da iyi baba figürü olur. Sırrı Süreyya Önder, Apo’ya “siz benim babamsınız” dememiş miydi? Demişti. Yalnız Sırrı’nın kardeş kıskançlığından korkmak lazım Eren, dikkatli ol! Sırrı, babasını paylaşmak istemeyebilir.

Bu ülke o kadar kafasız adam dolu ki, yukarda yazdıklarımı harfiyen algılayacaklar da çıkacaktır. İroni yaptım, ironi!

Bu yazdıklarım ise ciddidir: 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne destek oldukları, Fethullahçıları korudukları için Batı’ya çok kızgınım. AKP ile FETÖ, birlikte ülkeyi bu hale getirirken, Avrupa da alkışlıyordu. Onu da unutmadım. Ama darbenin başarılı olmamasına duyduğum sevinç benim için bir süre herşeyi bastırdı. Yurtdışına çok gidiyorum. Ve Batılılarla da çok tartışıyorum. Her şeyden önce FETÖ tehlikesinin ciddiyetini, haksız yere geldikleri devlet memuriyetlerinden temizlenmeleri gereğine inandığımı da anlatmaya çalışıyorum. Batı basınının, özellikle Batı kamu kurumlarının temsilcilerinin Fethullah’ı barışçı bir din adamı olarak göstermelerinin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu dile getiriyorum. Bana, “Erdoğan’ın ajanı bu herhalde”, diye bakıyorlar. Daha da öfkeleniyorum. Başlıyorum, “Siz değil miydiniz 2013’e kadar Türkiye’yi göklere çıkaran, AKP ve Erdoğan’a açık çek veren?”, diye. Ülkem bu noktaya tek başına gelmedi. Sizin alkışlarınızla geldi! Darbe girişimi de sizin alkışlarınız eşliğinde yaşandı. Şimdi gelinen noktayı ıslıklamanız pek anlamsız. Kısaca ben de Erdoğan gibi “Ey Batı!” diyen cümleler kuruyorum.

Ama AKP’nin yaptıkları, bütün sözcükleri ağzımdan alıyor. Geriye iktidara söyleyecek tek bir cümlem kalıyor: Bu gidişle, sizi, ben bile kurtaramayacağım (ciddiyet bitti, ironiye geri döndüm).

Not: Eren Aysan dramaturgluğunun yanı sıra, yazar. “Lalzaman” adlı şiir dosyasıyla 2007 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, “Gece Uyurken” adlı romanıyla da 2015 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almıştı.

Tereddüt: Yok mu aslında birbirimizden farkımız?

TARİH:  17 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nde Tereddüt’ü izledikten sonra şunları yazmıştım: “Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda ‘Teredddüt’ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikayesini anlatıyor. Asıl hikaye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün küçük yaşta evlendirilmiş Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, kendi hayatını kazanan modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyası ortalama bir kadınınkinden çok farklı değil; kendisini domine edecek maço erkeklerden hoşlanıyor. Şehnaz’ın sevgilisi Cem (Mehmet Kurtuluş) böyle biri; sert hatlı ve maço tavırlı. Cem, bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförü Mahur’un entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor ve Şehnaz onu porno izlerken yakaladığında bile bu durum ilişkilerinde bir sorun teşkil etmiyor; çift bu anın ardından sevişebiliyor. Belki de Şehnaz Cem’in porno izlemesinden erotik bir haz alıyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir çocuk-kadın. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç ev kadını. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek Elmas için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Zaten yaşadıklarına sevişmek denemez, kocasının Elmas’ın vücuduna duhul etmesi demek doğru olur. Fakat filmin koca figürünü de bir canavar olarak betimlemediğini belirtmem lazım.

Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Ve film bu noktadan sonra aslen Şehnaz’ın hikayesi olmaktan çıkıp Elmas’ın hikayesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikayesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü gölgede kalmaya başlıyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor ve bize sadece Elmas’ın anlatımıyla aktarıyor. Ne Elmas’ın çocukluğunda, ne de onu cinayet şüphelisi konumuna getiren süreçte neler yaşandığını anlayamıyoruz. Film ima edip, gerisini seyircinin fantezisine bırakmakla yetiniyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikayesinde bir tahakküm söz konusu değil. Bir yanlış bilinçten, bir koşullanmadan söz edilebilir: Şehnaz modern bir hayat sürmesine karşın sert ve maço erkek tipini makbul görme konusunda geleneksel toplumsal kodlar içinde kalmış diyebiliriz. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce, tercihi artık kendisini tatmin etmez hale gelince de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Şehnaz gayet kararlı davranıyor ve ilişkiyi ne sürdürüyor ne de sündürüyor. Hatta ilişkisinde aldatan taraf olmasına rağmen üste çıkmayı başaran olduğunu da söyleyebiliriz. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” başlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.
Filmin zaafı da belki bu, iki kadının hikayesi birbirine değiyor ama iç içe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oysa Yeşim Ustaoğlu, filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında filmin aslen Şehnaz’ın hikayesi olduğunu söylemişti. Film de zaten Şehnaz’ın hikayesiyle başlayıp, Şehnaz’ın hikayesiyle bitiyor. Fakat dramatik yapıdaki bu sorun, Ecem Uzun’u başrole, Funda Eryiğit’i yardımcı kadın rolüne düşürüyor. Ödüllerde de bunun sonuçları görüldü.

Araf’ı izlerken de Tereddüt’ü seyrederken yaşadığım duyguya, bir değil birkaç fim birden izlediğim duygusuna kapılmıştım. Tereddüt’te iki ayrı güçlü hikaye var ve sonuçta yan hikaye asıl hikayeyi eziyor.

Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor

Biraz ekleme ve düzeltmeyle yazdıklarım buydu. Bu arada Yeşim Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’la yaptığı söyleşiyi okudum. Filmi seyrederken netleşmeyen bazı şeyler kafamda netleşti. Fildeki bazı ölümlerin nasıl gerçekleştiğini anladım. Film anlatmıştı da ben mi anlamamıştım? Bilmiyorum.

Bir yerde Ayşe Arman, Yeşim Ustaoğlu’na şunu soruyor: “Asında sen, ‘Özgecan, Yeşim Ustaoğlu, Ayşe Arman… Yok aslında birbirimizden farkımız’ mı diyorsun? Yeşim Ustaoğlu’nun cevabı ise “Tabii ki yok.” diye başlıyor ve devam ediyor.

Ben bu bakış açısına katılmıyorum. İnsanları cinsel kimlikleriyle tanımlama düşüncesine katılmıyorum. Filmle temel sorunumun da bu olduğunu şimdi kavrıyorum. Bu nedenle benim için iki kadının hikayesi bütünleşmiyor, birbirinden kopuk duruyor. Kadın olmak ortak paydası, Şehnaz’la Elmas’ı birbirinden farksız ve benzer hikayeler yaşayan karakterler yapmıyor. Bunun kanıtı da filmin kendisi. İki kadının arasında dağlar kadar fark var. Sınıfsal, kültürel, mesleki ve kuşak açısından o kadar farklılar ve hayat karşısında o kadar farklı güçlere (güçsüzlüklere) sahipler ki… Her şeyi bir kenara bırakalım, iki kadının film içinde birbirleriyle karşılaştıkları noktada, birisi hasta diğeri onun doktoru. Orada da bir hiyerarşik ilişki var. Filmin muzdarip olduğu şey Yeşim Ustaoğlu’nun sinemacılığı değil, Ustaoğlu bu konuda adının ima ettiği gibi en usta sinemacılarımızdan biri. Filmin muzdarip olduğu şey, zamanımıza ve dolayısıyla filme hakim olan kimlikçi bakış açısının kısıtlayıcılığı ve genelleyiciliği. Bütün bunları söyledikten sonra Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal’a layık olan filmin Tereddüt olduğunu da belirtmem lazım. En iyi kadın oyuncu ödülü de Eryiğit’le Uzun arasında paylaştırılsaymış keşke.

Not: Filmin tavizsizliğinin ilaç gibi geldiğinden söz etmiştim. Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor.

Florence: Doğruyu söyleyeni…

TARİH:  24 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen tuhaf bir şekilde aynı zamanda aynı kişi üzerine birkaç film birden yapılır. Mesela Coco Chanel üzerine aynı yıl iki film birden çıkmıştı birkaç yıl önce. Florence Foster Jenkins, New York’ta yaşamış ve 1940’larda ölmüş zengin bir dul kadın. Aslında Florence’in tarihe geçmesini sağlayacak bir özelliği yok. Ama gel gör ki Xavier Giannoli (“Şantör” ve “Süperstar” adlı filmleri bizde de vizyona girmişti) 2015’te Florence’in hayatına dayanan “Marguerite” adlı bir film yaptı. Bir yılı geçmeden de Stephen Frears’in aynı kişiyi konu alan biyografisi “Florence” vizyona girdi.

Florence’in konforlu hayatı
Florence’in tarihe geçecek bir özelliği olmadığı gibi Florence’in kendi yetenekleri hakkında bir fikri de yok. Fakat şarkıcı olmak için müthiş bir hevesi, değerini bilmeyecek miktarda çok parası ve kendisini hayal aleminde yaşatmak için elinden geleni yapan bir kocası var. Bütün bunlar bir araya gelince Florence bir şarkıcı olarak bir kariyer sahibi olabiliyor. Evet, nice yetenek parlamaya fırsat bulamadan yok olup giderken, biz, hak etmediği miktarda paraya ve hak etmediği miktarda şöhrete sahip olmuş yeteneksiz bir şarkıcının hayatı üzerine üst üste filmler seyrediyoruz. Bu dediklerimi, filmi seyrettikten sonra okursanız çok acımasız bulacaksınız. Ama ben de filmin kötü adamıyla aynı meslektenim. Eleştirmenim ve işimiz doğruyu söylemek (her zaman doğruyu söylediğimi iddia edemeyeceğim gerçi).

Yazdıklarımın acımasız gelecek olması şundan: Florence, sevimli biri. Acıklı bir öyküsü de var. Piyanist olma hevesinde bir genç kızken evlenip, kocasından frengi kapıyor. Hastalık Florence’in el sinirlerine zarar veriyor ve piyano çalması imkansız hale geliyor. Kocasının ölümünden sonra, aktörlükte şansını deneyip başarısız olmuş bir adamla evlenip, şarkıcılık kariyerine başlıyor.

Kocası, Florence’e kimsenin “kral çıplak” demeyeceği bir ortam sağlıyor ve Florence yeteneksizliğini yüzüne karşı söyleyecek kimsenin olmadığı ortamlarda konserler vererek mutlu mesut yaşıyor. Florence’in kocası gazetecileri de satın alıyor. Ta ki bir gazeteci satın alınmayı reddedene kadar.

Bu noktada seyirci çoktan Florence’in tarafına geçmiş durumda olduğu için, gazetecinin doğruyu söylemesi cinayetle eşdeğer bir hal alıyor. Ama Florence de müziği katletmiyor muydu? Hem filmin kendisi de Florence’in yeteneksizliğine gülmemizi istemiyor muydu? En azından bazen?

Önemli olan yaptığın işi ruhunla yapmak
Film, bir yandan da şunu söylüyor ki doğru: Önemli olan ruhunla söylemek, yaptığın işi ruhunla yapmak. Virtüözite çok da önemli değildir. Florence de bunu yapıyor ve yaptığı iş saygıya değer! Kalbini en azından bir dönem punk’a kaptırmış olanlara bu söylenen çok doğru gelecektir. Ama punk çirkinliğini güzellikmiş gibi satmıyordu ki. Çirkinlikten güzellik yaratıyordu.

Filmin gündeme getirebileceği şeyleri tartışmayı bırakırsak ki filmin de herhangi bir tartışma başlatmak gibi bir derdi yok, karşımızda nasıl bir film var? Seyredilebilir, hafif, hoş bir aile filmi var karşımızda. Meryl Streep, Florence rolünde yine başarılı, yine inandırıcı. Hugh Grant, aşırı mimikli klasik Hugh Grant olmadığı anlarda Florence’in kocası rolünde iyi. Fakat Florence’in piyanisti Cosme McMoon rolündeki Simon Helberg çekilir gibi değil. Özellikle filmin ilk bölümlerindeki performansı sinir zorlayıcı nitelikte.

Kendisine bir masal alemi yaratabilecek kadar zengin, sevimli ve şöhret olma heveslisi bir kadının acıklı hikayesinden çok fazla tartışılacak şey çıkarılabilir gibi geliyor. Ama film bunları yapmayıp, sığ sularda kalmayı tercih ediyor.

La La Land: Özlemin eski tadı

TARİH:  31 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hoş’ bir film ‘La La Land’. Bu kadar göklere çıkarılmasa daha iyi olurmuş. Çünkü bu hoş filmi seyrettikten sonra yine de bir tatminsizlik çöküyor insanın üstüne. Beklentinin yüksekliğinin bunda bir rolü olabilir. Malum, film Oscar’ların ve Altın Küre’nin en büyük adayı ve şimdiden New York eleştirmenlerinin en iyi film ödülünü kazandı. Ama asıl sorun filmin kahramanlarına, onların aşklarına, başarı ve başarısızlıklarına karşı çok fazla bir şey hissetmememdi kendi adıma. Filmin son bölümünde beş yıl sonraya atlayıp, neyin, nasıl kazanıldığı ve kaybedildiğini anlatmadan sadece sonuçlarını göstermesi bunda önemli rol oynuyor. Asıl dramatik anlar seyircinin fantezisine bırakılıyor. Ama sadece o da değil. Öncesinde de filmin büyüsü çok işlemiyor. Büyülenmekten çok ‘hoş’lanmak filmin seyirci olarak bana yaşattığı. Seyretmekten memnun oldum, siz de olursunuz. Ama ruha işleyen pek az şey var kanımca.

Filmin öyküsü klişelere uygun. Klasik caz aşığı piyanist Sebastian (Ryan Gosling) lokantalarda yemek müziği yaparak hayatını kazanmaya çalışır ve kendi caz kulübünü açmayı hayal ederken, oyuncu olmak isteyen genç Mia (Emma Stone) garsonluk yapıp, bir yandan da dizi ve filmlerde bir rol kapmaya çalışmaktadır. Bu tip filmlerde gelenek olduğu gibi, ikili önce birbirinden hoşlanmaz. Sonra bu hoşlanmama aşka dönüşür yavaşça.

Film, adına ilham veren Los Angeles’ta geçer (LA, Los Angeles’ın kısa adı). LA, aynı zamanda Hollywood da demek. LA’de, hayat tıpkı İstanbul’da olduğu gibi değişmektedir. Klasik caz çalınan yerler tuhaf hibrid mekanlara dönüşmekte, klasik filmleri gösteren sinemalar bir bir kapanmaktadır. Bu ortamda Sebastian’ın klasik cazı ölümden kurtarma hayali iyice imkânsız gibi gözükür. Nitekim hayat gailesi Sebastian’ı sevmediği bir müziği yapmaya zorlar, r&b çalan bir topluluğa katılır. Sebastian artık sürekli turnelerdedir, turnede olmadığı zamanlarda da promosyon çalışmaları vaktini tüketir. İkilinin aşkı da bu süreçte tükenmeye başlar. İş bulma çabasında pes eden Mia da baba ocağına geri döner. Tam o sırada şans Mia’nın kapısını yendien çalar ve…

Sinema’nın, Hollywood’un tarihine selam duran filmler nostalji rüzgârını arkalarına alıp maça zaten bir – sıfır önde başlıyorlar. 2011’de ‘The Artist’ sessiz sinemaya selam çakıp, Oscar’ı götürmüştü. ‘La La Land’in de Oscar’lara damgasını vurması sürpriz olmayacak. Emma Stone, Mia rolünde gayet iyi ve sarı, yeşil, mavi elbiseleri içinde çok çekici. Ryan Gosling sevimli ve komik ama romantizmde aynı derecede iyi değil. İki oyuncu da şarkı söyleme ve dans etmede sınıflarını geçiyorlar. Muhteşem değiller ama olmamaları sorun değil. Bu halleriyle daha cana yakınlar. Fakat şarkılar o kadar akılda kalıcı değil. Eleştirmenlerin sık sık filme refere ettiği “Singin’ in the Rain”deki şarkıların kalitesi yok bu filmde. Yine eleştirmenler Jacques Demy’nin ‘Şerburg Şemsiyeleri’ni filmin ilham kaynaklarından biri olarak gösteriyorlar. Doğrusu bana çağrışım yapmadı. Bana çağrışım yapan film ise kimsenin sözünü etmediği Martin Scorsese’nin, bir başka Amerikan kentine ve yine caz müziğine selam çaktığı ‘New York, New York’u oldu. O filmde de Robert deNiro ile Liza Minelli’nin canlandırdığı karakterlerin hayat hikâyeleri benzer yollardan geçmez mi? Hatta iki filmde de kentin adı tekrarlanmaz mı (‘La La’yı ‘LA, LA’ diye yani Los Angeles, Los Angeles olarak düşünürsek)? Ama ‘New York, New York’ müzikal değil, müzikli bir filmdi.

Sözün özü, ‘La La Land’ klasik Hollywood’a selam çakan, iyi çekilmiş, süper değilse de iyi oynanmış, vasat müzikleri ve çok göz alıcı olmayan danslarıyla hoş bir film. Hatta son zamanlarda en iyi vakit geçireceğiniz filmlerden biri bile olabilir. Sadece aklımda kalan bir şarkısı ya da bir repliği ya da kalbime oturan bir anı yok.

*****

Ben, Daniel Blake: Katil uşak değil, patron

Elli dokuz yaşında bir marangoz olan Daniel Blake kalp krizi geçirdiği için doktordan çalışamaz raporu alır. İngiltere gibi bir sosyal devlette normal olan, Blake’in malulen emekli olması ve kendisine emeklilik maaşı bağlanmasıdır diye düşünürüz. Ama Thatcher’la birlikte başlayan süreçte işçi hakları tırpanlana tırpanlana kuşa çevrilmiştir. Doktor raporunun yanı sıra bir de uzman görüşü istenir. Uzmanın yaptığı ankete göre Daniel Blake çalışabilir çıkar. Dolayısıyla emeklilik maaşına hak kazanamaz. O zaman “bari işsizlik maaşı alsam” diye düşünür. “Kolaysa al” derler. “Çalışmak için yeterince çaba harcıyor musun bakalım” derler. Sistem, Daniel Blake gibilerin işini yokuşa sürmek ve onları süründürmek üzere tasarlanmıştır. Üstüne üstlük hayatında bilgisayar görmemiş Blake, başvurularını online yapmalıdır.

Daniel Blake, bu süreçte iki çocuklu dul bir kadın olan Katie’yle tanışır. Daniel, Katie ve ailesine bir tür babalık etmeye başlar. Katie ve ailesi Londra’dan ayrılmak zorunda kalmış, kuzeyde kendilerine tahsis edilen evde yaşamaya başlamıştır. Ama Katie ve çocuklar açlık sınırındadır. Katie’nin, bir açlık krizinde, gıda bankası denilen yerde kendisini tutamayıp, bir konserveyi oracıkta açıp yemeye başlaması dibe vurduğu noktadır. Katie, yemek yiyebilmek için fuhşa yönelir.

Filmin konusu kısaca böyle. Öyle, çok heyecanlı değil. Bir adamın kendisine maaş bağlatma çabası gibi çok da merak uyandırmayacak bir konudan Ken Loach, ilgiyle izlenen bir film çıkarmış. Sadece ilgiyle değil, öfkeyle, nefretle, acıyla izlenen bir film Loach’inki. Aşırılıkları da olan bir film “Ben, Daniel Blake”. Katie hadi “kötü yola düştü”, bari Daniel’le onu batakhanede biraraya getirmese daha iyi yapardı Loach. Ya da sokak ortasında bir diskur çekip, sahneden o adam olmasaydı, bence daha iyi olurdu.

Ama bu aşırılıklarına rağmen, “Ben, Daniel Blake” çok iyi ve gerekli bir film. Hatta, bu gerekliliği kanıtlanmış durumda. Filmden sonra yasalarda malulen emekli olma konusunda değişiklikler olmuş, sıkı denetimler gevşetilmiş. Filmin, buna en azından kısmen katkısı olduğu söyleniyor. Ve, bunun ötesinde film, kapitalizmin nasıl bir anti-sosyal özü olduğu ve bu öze karşı sürekli mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor. Dayanışmanın güzelliğini, en kötü koşullarda bile insanlığın önemini vurguluyor. Daha ne yapsın?

Cannes’da “Ben, Daniel Blake” o kadar da beğenilmedi. İngiliz bir film eleştirmeni arkadaşım yarısında çıktığını söylemişti. Verhoeven’in gemisini kurtaranın kaptan olduğu bir kötülük denizinde, en az herkes kadar kötü ama belki herlkesten daha fazla hayatta kalma becerisi olan bir kadına güzelleme niteliğindeki “O Kadın”ı, Jim Jarmush’un muhafazakar küçük kasaba yaşam tarzına saygıda bulunduğu “Paterson”u, “Ben, Daniel Blake”den çok daha fazla beğenilmişti. “Ben, Daniel Blake” söyleyeceğini doğrudan söyleyen, arthouse’ın popüler “muğlaklık” yaklaşımına yüz vermeyen, siyaseten doğrucu bir film. Sevilmemesi için yeterli nedeni var, yani. “Ben, Daniel Blake”in kusurları affedilebilir cinsten. Temele dair değil. Oysa, “Paterson”un, “O Kadın”ın kanımca öze değin sorunları var. Ve yine kanımca, bu durum onları “iyi” film olmaktan alıkoyuyor ve “Ben, Daniel Blake”in altına itiyor. Kısacası kaçırmayın, derim.

*****

2016’da iz bırakanlar

Geleneksel olarak eleştirmenler yılın en iyilerini sıralıyorlar. Bana bu iş biraz tuhaf gelir hep. Yılın en iyi beşinci filmiyle altıncısını ayıracak hangi hassas kıstaslarım olabilir ki?

Kısaca ben de yılın en iyilerini, bir sıraya koymadan anayım. Umarım unuttuklarım olmaz. “Carol”, “Saul’un Oğlu”, “Prensim”, “Julieta”, “Frantz” ve “Canavarın Çağrısı” yabancılarda beni en çok etkileyen filmler oldu. Yerli filmlerde “Kasap Havası” ve “Kalandar Soğuğu” yılın en iyileriydi. Başka birçok film daha var tabii ama listeleri kısa tutmak belki de daha iyidir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com