Hayastan* İzlenimleri

TARİH:  19 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ermenistan diye bir ülke var mıymış? Erivan’daki ilk günlerim boyunca neden Ermenistan’da olduğumu anlamıyorum? Cevabını bilmiyorum. Erivan’ın merkezi herhangi bir Avrupa ülkesi gibi modern ve zengin. Belki de yoksul bir şehir bekliyordum, öyle duymuştum. Belki Ermenilerin bir ülkesi olduğunu bilmeden yetiştim, okulda sınıf arkadaşlarımın bazıları Ermeniydi, aynı ülkede yaşıyorduk, Türkçe anlaşıyorduk. Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeleri olabileceğini düşünmek bu yüzden garip mi geliyordu? Ermeniler arasında yabancı olmak mı tuhaf geldi bana? Bilemiyorum, belki de bambaşka bir şey bana bu hissi yaşatan. Belki de iki ülkeyi birbirinden ayıran sınırları anlamakta güçlük çekiyorum. Hem de en sertinden bir sınır, kapalı bir sınır!

Konuşmak gerek. Arada sorunların olması ilişkileri dondurmak için değil tam tersine sıklaştırmak için bir neden olmalı. Konuşuluyor da. Biz konuştuk. Hrant Dink’in dediği gibi kanlarımızdaki zehiri akıtmamız lazım. Bu da ancak ilişkiyle, diyalogla olabilir. Çok zor da olsa, başka yolu yok.

Hrant Dink Vakfı’nın Türkiye-Ermenistan Gazeteci Diyalog Programı’nın konuğu olarak Erivan’dayım. Gezinin diğer konukları Burcu Karakaş (Milliyet), Cansu Karadan (CNN-Türk), Cem Erciyes (Radikal), Erkam Emre (Zaman), Lora Sarı (Agos), Melis Behlil (Açık Radyo), Senem Aytaç (Altyazı) ve Vildan Ay (Haber Türk TV). Vakıftan Nayat Karaköse ve Nanée Malek-Stanians toplantıları, yemekleri, kısacası her şeyi organize ediyorlar bizim için.

TV kanalları, sivil toplum kuruluşları, AB’nin Ermenistan temsilciliği ve Taşnak Partisi’ni (Dashnaktsutyun Party) ziyaret ediyoruz. Sanatçılarla ve sivil halkla konuşuyoruz. İnkar edilemeyecek gerçek şu: Ermeniler geçmişten dolayı kırgın, kızgın ve öfkeliler. Hiç olmadı mahzunlar. Kendilerini mağdur hissediyorlar. Geçmişlerinden koparılmış hissediyorlar kendilerini. Ülkelerinden, atalarından, kültürlerinden uzak düşmüşler. Penceresinden baktığımız ve bizi görünce hemen içeri davet eden berber “Selamın aleyküm” diyor ve nerden geldiğimizi soruyor. Biz “Türkiye” deyince, “sizin atalarınız, bizim atalarımızı kesti” diyor, kederli. Ama düşmanca değil.

Bir akşam bir bara gidiyoruz. DJ’le sohbet ediyorum. Bana Türk psychedelic (saykedelik okunur, saykodelik bilinir) müziğini, özellikle de Erkin Koray ve Selda Bağcan’ı çok sevdiğini söylüyor. Ama çalamadığını çünkü başka bir DJ’in Türkçe müzik çalmaya kalkınca işinden olduğunu söylüyor. Nanée’den rica ediyorum, o da barın sahibinden rica ediyor ve hatırımız için bir parçalık Türkçe çalma izni çıkıyor DJ’e. Erkin Koray’ın ‘Esterabim’ini çalıyor o da. Türkiye-Ermenistan ilişkileri için tarihi bir an olmasa da bar için kesinlikle tarihi bir an. İlk defa bir Türkçe şarkı eşliğinde eğleniyor insanlar. Bu da benim küçük katkım olsun ilişkilerimize.

Konuştuğum insanlarda Karabağ konusunda milliyetçi tutum egemen. Peki ya Karabağ çevresindeki işgal edilmiş Azeri bölgesi ne olacak dediğimde, aldığım cevap ya “Oranın tampon bölge olarak tutulması güvenlik için şart” ya da “Oralar zaten eskiden bizimdi” oluyor. Ama yine de bir çözüm olmalı ve bulunmalı. Ve bu ancak konuşmayla olacak.

Gezimiz Altın Kayısı Erivan Film Festivali’ne denk geldiği için, sinemayla da ilgili bir ziyaret oluyor bu. Ermenistan Türkiye Sinema Platformu da 12. kez bir araya geldi Erivan’da; geçen yılın desteklenen filmleri ‘Ziazan’ (Derya Durmaz) ve ‘Diyar’ (Devrim Akkaya) gösterildi, desteklenecek yeni filmler seçildi. Projesi ödül alanlar Sevda Usanoğlu (Bulanık Pastel Bir Resim) ve Mesut Tufan (Çuhacıyan’ın İzinde) oldu.

Az da olsa film de izleyebildik. Paradjanov’un ‘Unutulmuş Atalarımızın Gölgesi’ filmi ustanın şiirsel sinemasından bir Romeo-Jülyet hikayesi anlatıyordu. Kimi zaman zorlasa da özel bir filmdi. Paradjanov Müzesi ise en az filmleri kadar ilgiçti ustanın. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Tavizsiz bir sanatçı olan Paradjanov üstelik de biseksüel olunca (gerçi rehberimiz katiyen öyle değildi diyor) sistemin gazabına uğramış. Rehberimize göre Paradjanov’un hapse atılmasının nedeni özgürlükten yana olması ve sinemasında ulusal öğelere yer vermesiydi.

Dietrich Brüggemann’ın Berlin’den ödülle dönen filmi ‘Hacın Durakları’ minimalist sinemanın iyi örneklerindendi. Cristian Mungiu’nun ‘Tepelerin Ardında’sı, Ulrich Seidl’ın ‘Cennet Üçlemesi’nin ‘İnanç’ ayağı ve Haneke’nin ‘Beyaz Bant’ filmleriyle birlikte düşününce Hıristiyanlığın yükseldiğini ve sinemacıların buna tepki gösterdiklerini düşündük. Film yeniyetme bir genç kızın, dinsel dogmaların etkisiyle kendi hayatından vazgeçmesini anlatıyor.

Son olarak 1988’de depremin sarstığı Gümrü’ye dair bir şey söylemek isterim. İnsanı hüzünlendiren bir yanı var bu kentin, çok güzel ama terk edilmiş gibi. Erivan’dan çok daha yoksul ve çok daha otantik bir yer. Burada Kars’tan önceki son tren istasyonunu gezdik. 1993’ten beri tren uğramayan istasyonunun hala bir bekçisi var. Olur da sınır açılırsa hazır bekliyorlar. Sınır açılsın, Gümrü canlansın. Kars’ın da Gümrü’nün de, Ermenilerin de Türklerin de buna ihtiyacı var.

*Hayestan veya Hayastan Ermenistan’ın Ermenice’deki adı.

ÇANAKKALE 1915 Araplarla Anzaklar savaşır, Türkler kazanır!

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

 Tarih kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor… Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak…

Sovyetler Birliği döneminde (kaynağını yine bulamadığım) söylenmiş bir söz vardır: “Geleceğin nasıl olacağını biliyoruz. Ama ah, o geçmiş yok mu! Sürekli değişiyor!”, diye. Bu dönemde sinemamız (televizyon ve hatta inşaatçılarımız  da!) tarihe pek bir merak sardı. Tarih bu, kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor. “Dersimiz Atatürk” ve “Gurbet Kuşları”ndan bildiğimiz Turgut Özakman yazmış, “Çanakkale 1915”in senaryosunu. Ulusalcı diye bildiğim Özakman bu senaryoyu beş on sene önce yazsaydı çok farklı yazacağına inanıyorum. Atatürk çok daha ön planda olur, ezandı, namazdı, duaydı filmde bu kadar çok duyulmazdı. Ama bir şey değişmezdi sanırım: Özakman “Dersimiz Atatürk”te yaptığı gibi yine Emin Oktay’ın ortaokul ders kitaplarından alınmışa benzeyen bir iş çıkarırdı. Yani bolca, pis düşman şunu yaptı, kahraman Türk ordusu bunu yaptı, düşman çok güçlüydü ama Türk’ün damarlarında akan asil kanı hesaba katamadı falan türünden bir şey olurdu, şimdi de olduğu gibi. Özakman’ın işlerinde değişmeyen şeyler var. Özakman’ın hikâyesine dayanan, Halit Refiğ’in çektiği ve hak etmediği halde bir başyapıt muamelesi gören “Gurbet Kuşları”ndaki (1964) Rumların temsiline bakın, utanacaksınız!
KENDİMİZİ TESELLİ EDEBİLİRİZ!
Çanakkale 1453’te de bu tip bir aşağılamadan söz etmek mümkün. Filmin başlarında Çanakkale savunmasında üç alayın görev aldığı söyleniyor. Bunlardan biri karışık olduğu söylenen ama tek bir Kürt dışında tamamı Türklerden oluşuyor gibi görünen bir alay ki hikâyemiz onları anlatıyor. Hikâyesi anlatılmayan, anlatmaya değer görülmeyen iki alay daha varmış. Bu iki alayın erlerinin tamamı Osmanlı’nın o dönem bir parçası olan Suriyeli Araplardan oluşuyormuş. Film bize bunlar da vardı ama onlar savaşmayı ne bileceklerdi ki şeklinde bir şey söyleyip, konuyu kapatıyor. Büyük Britanya’nın Çanakkale Savaşı öyküsünü, “bir de Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzaklar vardı ama onların hikayesi önemsizdi” diye anlatması neyse, bu da o. Tabii Britanya böyle bir şey yapmaz, yapmıyor bu çağda. Anzaklara saygıda kimse kusur etmiyor. Ama Çanakkale’de Osmanlı adına savaşan erlerin üçte ikisinden fazlasını oluşturan Suriyeli Arapların hakkını koruyacak kimse yok bu ülkede. Anlaşılan o ki asıl savaş Araplarla Anzaklar arasında olmuş ama bizim bu gerçeğe ulaşmamız için daha en az bir yüzyıl geçer. Ortadoğu uzmanı gazeteci Robert Fisk bir makalesinde “Çanakkale’de Osmanlı adına aslen Araplar savaşmıştı”* demişti. Ben bu makalenin linkini Facebook’ta verince birkaç arkadaşım itiraz etmişti. Şimdi bir başka kaynak daha, aşağılayarak da olsa savaştaki Suriyeli Arap gerçeğini dile getirmiş oldu. Bu da bizim kârımız olsun diye teselli edebiliriz kendimizi.
“EN İNSAN BİZİZ!”
Ö dönem bizim için savaşan Suriyelilere, bugün o eski emperyalistlerle müttefik olan Türkiye savaş açıyor. Bu filmin hizmet ettiği bir şey varsa, o da bu dönemin ihtiyaç duyduğu savaşçı, militarist ruh haline gaz vermek. Bir de ulusalcılıkla, milliyetçiliğin arasını bulmak. Hepimiz Müslümanız, hepimiz asker doğarız, en insan biziz, en kahraman biziz vs. Çanakkale Savaşı’nın bile İttihatçıların maceraperestliği yüzünden yaşandığını iddia eden tartışmalar bu filme uzak. Osmanlı sanki dünyanın en barışçı ülkesiyken pis emperyalistlerin saldırısına uğramış. Sanki kendisinin başkasının topraklarında gözü hiç olmamış ve sanki Çanakkale Savaşı’nın yaşandığı 1915’te kendi ülkesinin Ermeni vatandaşlarını kadın erkek demeden kıyıma uğratmamış gibi… Ama biz dünyanın en iyi insanları olduğumuza inanmaya devam edelim yoksa başka neye tutunacağız?
DİJİTAL HAREKETLER BUNLAR
Filmde bir olay örgüsünden, karakterlerden filan söz etmek mümkün değil. Atatürk her zaman olduğu gibi, kasıntı ve poz kesen biri olarak canlandırılıyor. Sanki çok önemli bir şeymiş gibi mavi gözlü olduğunun altı dijital olarak da çizilerek… Düşmanlar ya da yabancılar da düşman işte. En safiyane duygularla kendilerine yaklaşmaya kalkan Türk’ü anında alnından vuruyorlar… Bizse savaşsak da insanlığı hiç elden bırakmıyoruz. Allah’ın adı film boyunca ağızlardan düşmüyor.  Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak ama elden eleştiri yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Filmin yönetmeni Yeşim Sezgin’in bir kadın olması da düşündürücü. Militarizmi sadece ordunun tekelinde sanan ve AKP’yle birlikte militarizmin defterinin dürüldüğüne inanan bir kitle var. Erkek egemen ideolojinin sadece erkeklere özgü olduğunu sanmak gibi bir şey bu: “Çanakkale 1915” militarizmin ve hamaset edebiyatının sivil-asker, erkek-kadın ayrımı yapmadığını göstermesiyle pozitif bir işleve sahip olabilir. Ne demişler “bir işe yaramıyorum diye üzülme, kötü bir örnek olarak her zaman bir işe yarayabilirsin!”
*Independent’te çıkan “Robert Fisk: Great War Secrets of the Ottoman Arabs” adlı makalede Osmanlı saflarında Müttefiklere karşı savaşan Arap sayısının, Arabistanlı Lawrence’ın öncülüğünde Arap isyanına katılanlardan çok daha fazla olduğu da söyleniyor.

GECE PLANI

TARİH:  5 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terör ve Ekoloji

Yönetmen Kelly Reichardt’ın adını İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Old Joy’ filmiyle tanımıştık. İki gençlik arkadaşının bambaşka hayatlar sürdürdükten ve orta yaşa eriştikten sonra birlikte geçirdikleri bir tatili anlatan film, hâlâ gözümün önüne gelir bazen. Birisi yerleşik bir düzen kurmuş, diğeri hâlâ serseri bir hayat süren bu iki “arkadaş”ın öyküsünün insana dokunan bir yanı vardı. Film, Rotterdam Film Festivali’nde birincilik ödülü almıştı. Reichardt, sonra ‘Wendy ve Lucy’yle yine etkileyici bir film çekti. Bu kez, ABD’nin mülksüz gençlerinden birini (ve onun köpeğini) filminin merkezine yerleştirmişti. İlk filmde Will Oldham’ın, ikincisinde Michelle Williams’ın oyunculukları çok iyiydi. Reichardt uluslarası büyük film festivallerine çağrılır oldu. Venedik’te yarışan “Meek’s Cutoff” (Kestirme Yol) tuhaf bir filmdi. Batıya göç eden bir konvoyun hikâyesi western kalıplarını yıkıyordu yıkmasına da yerine pek de anlamlı bir şey koymuyordu. Yine Venedik’te yarışan son filmi ‘Gece Planı’ da kısmi bir başarı ne yazık ki.

Reichardt’ın filmlerinin ortak bir noktası varsa o da doğaya büyük yer vermeleri ve alttan alta politik bir şeyler söylemeleri. ‘Gece Planı’ belli ki doğa-insan ilişkisi üzerine epey kafa yoran Reichardt için önemli bir meseleyi ele alıyor. Doğayı kurtarmak, hayvanların hayatını eski düzenine getirmek için nereye kadar gidilebilir ya da gidilmeli? Somon balıklarının göç yolları bir barajın yıkılmasıyla eski haline gelir mi? Daha onlarca baraj daha yok mu? Terörle mesaj vermek ya da herhangi bir şey elde etmek mümkün mü?
‘Gece Planı’nın kahramanları bir barajı bombalayarak somon balıklarının göç yollarını açmaya çalışan ekolojik teröristler. Baraj ya da su bendi bombalama fikri ABD için çok aykırı bir fikir olmasa gerek ki ‘Düşler Diyarı’nın (Beasts of the Southern Wild; 2012) kahramanları da doğayı eski dengesine kavuşturmak için benzer bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Ama iki filmde de bombalama eylemlerinden en çok zarar görenler, bombayı koyanlar oluyor.

Josh (Jesse Eisenberg) ve Dena’nın (Dakota Fanning) bir barajın başındaki görüntüleriyle açılıyor film. Bu iki genç doğasever, barajın balıkların göç yolunu tıkamasından çok rahatsızlar. Kendilerinden daha yaşlıca bir eski askerin (Peter Sarsgaard) de katılımıyla barajı imha planını hayata geçirmeye başlıyorlar. Film bazılarına çok yavaş ve karanlık gelebilecek ama bence sağlam bir sinematografi ve ritimle, yavaş yavaş açılıyor. Üçlünün bombalamayı gerçekleştirmek için yaptığı alışveriş sırasında ya da göl başında geçirdikleri sürede gerilimi gayet dozunda tutmayı başarıyor yönetmen. Ama işler karanlık bir virajı döndükten sonra, baştaki ilginçliğini yitiriyor. Politik mesajı zaten belli olmuş olan film uzun bir süre Josh karakterinin değişimi üzerine yoğunlaşıyor. Ama nedense Josh’un baskı altında çözülen kimliği yeterince ilginç bir hale bürünemiyor. Josh’un zaten karanlık bakışları biraz daha kararıyor o kadar. Film bittiğinde elimizde üç karakter hakkında da fazla bir şey kalmıyor. Filmin mesajları arasında bu da var aslında. Yani, bireyin sistem karşısındaki görece önemsizliği ve etkisizliği… ‘Gece Planı’ bir gerilim filmi olarak ilk yarısı boyunca işliyor ama gerisini getiremiyor. Gökten zembille inmiş gibi sinema perdesine ordan da zihnimize giren karakterler yine aynı hızla çekip gidiyorlar zihnimizden.

TEPENİN ARDI Kamış olmanın biçimleri

TARİH:  15 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üzerine düşündükçe ne kadar sağlam bir temeli olduğu daha iyi anlaşılıyor Tepenin Ardı’nın. Nerdeyse hiç boş laf etmiyor ve göründüğünden daha derin bir yanı da var senaryonun. İyi oynanmış, iyi çekilmiş, sağlam bir film.

Film bir alegori, Kürt sorununun sembolik bir ifadesi. Şöyle: Bir patriyark figürü var. Devleti, egemen ideolojiyi, gücü  temsil ediyor, Faik bey! Faik Bey’in bir çiftliği var. Çiftliğinde kavakları, keçileri, kahyası Mehmet ve kahyasının karısı Meryem var. Bir gün Faik’in başarıyla iğdiş etmiş bulunduğu oğlu Nusret oğullarıyla birlikte çıkagelir. Üç kuşaktan erkek bir arada bir süre birlikte takılacaklardır. Faik kafayı tepenin ardındaki Yörüklere takmıştır. Kavaklarını kırıp dökenin Yörük keçileri olduğundan emindir. Oysa olayın sorumlusu en yakınındaki kişidir!
Mehmet’le Faik’in arasında ağa ile köylü arasındaki, zengin ile fakir arasındaki o gergin, o sınıfsal nefretle dolu ilişki vardır. Faik, efendi olmanın gücüyle Mehmet’in karısıyla oynaşır. Belki de, kim bilir…
Nusret, dediğimiz gibi kastre edilmiş, babasından hep nefret edecek ama gölgesinden de çıkamayacak kaybeden bir oğuldur. Bir kadına sahip çıkamayacağının bilincindedir. Babanın kadınındadır gözü zaten. Babanın kadını da Mehmet’in karısıdır bu durumda. Bir ara efkarlanıp Ahmet Haşim’den söylediği şiir çok manidardır: “ Akşam, yine akşam, yine akşam, Göllerde bu dem bir kamış olsam!” Nusret’in kamış olmak yani penis sahibi erkek olmak isteği anında babası Faik tarafından engellenecektir: “Ne kamışı lan!” Nusret babasının gözünde et kesemeyecek kadar beceriksizdir. Kesme işlemi erkeklere aittir. Nusretse… E, o da erkekliğini ispatlamanın bir yolunu bulacaktır elbette.
Nusret’in büyük oğlu Zafer’i iç savaş bitirmiştir. Travmayı her an yaşamaya devam eder, savaştan barışa geçemez Zafer. Küçük oğul Caner ise savaşı oyun sanma aşamasındadır hala. Onun da rekabeti Mehmet’in çoban oğlu Sülü’yledir. Bu büyük aile iççinde herkes herkesi, herkes kendisini aldatır. Ama bu düzenin sürmesi de gerekir. Gerekir ki çiftlik parçalanmasın, babadan oğla geçsin… Tabii o kastre edilmiş oğlun nasıl muktedir olacağı biraz şüpheli ama…
“Tepenin Ardı” bireysel ile toplumsal arasındaki ilişkileri çok sağlam kuruyor, içi boşalmış “ötekileştirme” kavramına içerik veriyor. Yörüklerin Kürtleri sembolize ettiğini söylemeye gerek yok.  Reha Özcan, Banu Fotocan ve Tamer  Levent çok iyiler, Mehmet Özgür ise bu haftanın oyuncusu kesinlikle (“Bana Bir Soygun Yaz”da da döktürüyor).
Bir sorunum var ama. Ben galiba Brechtçi değilim tam olarak. Biraz özdeşleşebilsem iyi oluyor. Kimi zaman film bu fırsatı veriyor ama çok az. Bu bir tercih, bilinçli bir seçim.  Film yanlış yapmıyor. Ama Brecht de sazlı sözlü, danslı oynaşlı kabarelerle anlatmadı mı derdini? Acaba Brechtçiliğin başka açılımları da mümkün mü?
Bu filmin yapımcılarından Seyfi Teoman’ı sevgiyle ve saygıyla anıyorum.

Portakal’da ‘Zerre’ ve ‘Hile Yolu’

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal’ın iki iddialı filmi “Küf” ve “Zerre” Salı günü art arda gösterildi. “Küf”ü daha önce yazmıştım. “Zerre” sinemamızda uzun zamandır duymadığımız bir sesi yeniden duyurdu. İşçi sınıfından bireylerin hikâyeleri pek anlatılmıyor. Ya da Erden Kıral’ın “Yük”ünde olduğu gibi sınıfsal değil psikolojik bir perspektif öne çıkıyor. “Zerre” tamamen işsizlikle ya da çalıştığı zamanlarda işyerlerindeki korkunç koşullarla cebelleşen kocasız bir annenin, bir emekçinin hikâyesini gerçekçi bir üslupla anlatıyor. Zeynep (Jale Arıkan) annesi ve engelli küçük kızıyla birlikte yaşıyor. Onu ilk gördüğümüzde bir tekstil atölyesinde dikiş dikiyor. Çevresinde bir direniş örgütlemeye çalışan iş arkadaşlarına yüz vermeyen Zeynep çok geçmeden kendini kapı dışarı edilmiş buluyor. Zeynep’in umudu belediyede güvenli bir iş bulup çalışmak. Bu arada kendisine bir lokanta çalışan arkadaşı Remzi yardımcı oluyor, ona lokantadan artan yemeklerden veriyor. Zeynep Tarlabaşı’nda yakında kentsel dönüşümle yıkılacak bir binada oturuyor (akla “Şimdiki Zaman” geliyor) ve ev sahibiyle de başı dertte. Son derece düşük bir maaşla (haftada 90 TL) Trakya’da bir yerde bir iş buluyor. Ailesini yalnız bırakmak zorunda kalıyor ama iş yerinde tacize uğruyor. Kızının sağlığı ile ilgili kaygıları ağır basınca da geri dönmek zorunda kalıyor. Bunca sınıf savaşımından sonra geldiğimiz nokta son derece acı verici. “Zerre” başarılı görüntü ve sanat yönetimi, iyi oyunculuğu ve Dardenne kardeşleri hatırlatan gerçekçiliğiyle sinemamızda eksikliğini hissettiğimiz yeni bir nefes.  Erdem Tepegöz’ün yeni filmlerini merakla bekleyeceğiz.

“Hile Yolu” Hrant Dink cinayetinin gerçekleriyle kurmacayı birleştiren ve bu nedenle ahlaki olarak tartışmalı bir yerde duran bir film. Bir yerde gerçekten yaşanmış bir cinayet var, bir yanda da bu cinayette rolü olduğu varsayılan kurgusal karakterler. Film Dink cinayetinde rol almış bir ekibi anlatıyor. Filmin ahlaki olarak tartışmalı ikinci yanı da bu. Bize bu karakterleri en vahşi eylemleri içinde göstermeyen film, onların trajik sonunu göstermekten geri durmuyor.  Fakat filmin sinema olarak da ciddi sorunları var. Karakterler de, olay örgüsü de yüzeysel, bildiklerimize yeni bir şey katmıyor, derinleşmiyor. Mesela Alperen Ocakları’nın adı bile geçmiyor. Sonuçta ben sıkıldım izlerken.

Antalya’dan geriye 3 film kalacak
Altın Portakal maalesef öğrenci filmleri festivaline benzemeye başladı. Üç filmi çıkarırsak (Zerre, Küf ve Güzelliğin On Par Etmez) geriye dişe dokunur bir film kalmıyor. Tabii hepsinde değerli yanlar var ama olmamışlıklar ağır basıyor. “Toprağın Çocukları” da bir meselesi (Köye Enstitüleri ve eğitim) olması hasebiyle ciddiye alınmayı hak ediyor. Ama sinemasal olarak çok zayıf.  Tıpkı Rezzan Tanyeli’nin “Pazarları Hiç Sevmem”i ve Tunç Okan’ın “Umut Üzümleri” gibi. “Pazarları Hiç Sevmem”in film sonrası söyleşisinde bir seyirci filmi” boş ve zaman kaybı” olarak niteledi. Tanyeli ve film ekibi de tabii ki çok üzüldüler ve öfkelendiler de. Tanyeli, filmini  “insanların, insanlara iyi geldiğini göstermek için yaptığını” söyledi. Bu filmler çok büyük fedakarlıklarla yapılıyor. Sonra o seyirci gibi biz eleştirmenler de çıkıp “olmamış” deyip geçiyoruz. Bu meslekten nefret ediyorum bazen. “Ben eleştirdiğimin film olduğunu sanmıştım, karşıma insan çıktı” diye bir söz uydurdum.  Sahibini unuttuğum bir sözden uyarladım. Alman bir yazara aittir. Türk işçileri kastederek “biz işgücü istemiştik, insanlar geldi” şeklindedir. Film eleştirmek de böyle bir şey. Bir filmi beğenmiyorsunuz, değer vermiyorsunuz ama onu yapan insanlar alınıyor ve üzülüyorlar. Sonra o yönetmenler ve oyuncularla festivallerde tanışıyorsunuz. Fakat bu kadar amatörce yapılmış filmler gerçekten insanı yoruyor. Bir süre sonra filme dikkatimi verememeye başlıyorum. İşimi yapacak durumda olmuyorum kısacası. Tunç Okan’ın “Umut Üzümleri” o kadar baştan savma yapılmış, o kadar derme çatmaydı ki mesela! Baştan sona dikkatimi vererek izlemem mümkün olmadı. Perdeye bakmak istemedim. Nasıl eleştirisini yazayım? Yazamam.

Kısacası Antalya’dan geriye 3 film kalacak. Ama aslında bu da hiç fena bir rakam değil. Keşke diğer filmler de biraz daha iyi olsalardı. Ödül töreninde “Zerre”, “Güzelliğin On Para Etmez” ve “Küf”ün adlarını duyacağız en çok sanırım. Ben de bu filmlerden hangisini en çok beğendiğime karar veremiyorum. Üçünün de ayrı pozitif yanları ya da ayrı zaafları var. Bu üç filme verilecek her ödül kabulümdür.

Not: Festival Kataloğu sonunda çıktı!

Araf’ın ve Striptiz Kulübü’nün ortak noktası

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında yol üstü dinlenme tesislerinden birinde çalışan iki gençle birlikte onların hayatlarına giren bir kamyon şoförünün hikâyesi anlatılır. Genç kız yani Zehra (Neslihan Atagül), kamyon şoförü Mahur’u (Özcan Deniz) ilk gördüğünde uyku ile uyanıklık arasındadır. Gördüğü sanki açık gözle görülen bir rüyadır, bir gündüz düşü. Bu sahne önemli çünkü şoför Mahur film boyunca bir fantezi nesnesi olma özelliğinden sıyrılmaz. Ne Zehra için ne de seyirci için! Mahur’u somut gerçekliği içinde algılamamız mümkün olmaz. Evli midir, çocukları var mıdır, Zehra’ya gerçekten “seni seviyorum, birlikte uzaklara gideceğiz” demiş midir, hiç bilemeyiz. Aslında ben kamyon şoförünün adının Mahur olduğunu bile fark etmedim, sonradan okuduklarımdan biliyorum. Sanki yönetmen Mahur, Zehra için nasıl bir fantezi nesnesi ise, nasıl hayal ile gerçek arasında tanımlanmamış bir yerdeyse seyirci için de öyle olsun istemiş. Mahur’u kamyonunu kullanmadığı zamanlar dışında dans ederken ve Zehra’yla sevişirken görürüz en çok. Ve bu ilişki sırasında Mahur’un ağzından tek bir sözcük bile çıkmaz. Bu da Mahur’un gerçekçi bir karakter olarak şekillenmesini engeller; o, nerdeyse tam bir cinsel obje olarak kalır. Filmin Mahur’u bir nevi fetişleştirmede çok başarılı olduğu kesin. Neredeyse bütün kadın arkadaşlarım bu dans eden, sevişen ama konuşmayan kamyon şoföründen etkilenmiş ve onu seyretmekten büyük haz almışlar. Kırk yaşında bir erkeğin 20 yaşında bir kızı hamile bıraktıktan sonra eyleminin sorumluluğunu hiçbir biçimde üstlenmemesi, kayıplara karışıp kızı kaderiyle baş başa bırakması Mahur’u yine de sevimsiz bir karakter yapmadı kimsenin gözünde. Çünkü Mahur bir fantezi nesnesiydi, bir karakter değil. Fantezi nesneleri ise gerçek karakterler gibi değerlendirilmez.
FANTEZİLERDE PARALELLİK
Bu hafta gösterime giren Striptiz Kulübü’nü izlerken Araf’ın Maruf’u ile Kulüp’teki striptizciler arasında bir paralellik olduğunu fark ettim. Amerika’daki erkeklerin kadınlar için dans edip soyunduğu kulüpler var. Striptizciler sahneye genellikle gücü ön plana çıkaran işlerde çalışan erkeklerin kılığında çıkıyorlar: Polis, itfaiyeci, tesisatçı, inşaat işçisi gibi… Muhasebeci ya da iş adamı kılığında değiller, bu işler yeterince erkeksi değiller. Striptizciler dans ediyorlar, bu sırada soyunuyorlar ve sonra seyircilerle cinsel ilişki simülasyonu içine giriyorlar. Araf’ın Maruf’u da gayet erkeklere özgü bir iş yapıyor. Uzun yollarda, yalnız başına kamyon sürüyor. Kadın fantezisinde tam da striptizcilerin canlandırdığı erkeksi, dayanıklılık gerektiren işler yapan tiplere benziyor. Maruf’un bir başka özelliği daha var: Tıpkı striptizciler gibi iyi dans ediyor ve konuşmuyor! Maruf, Zehra’nın başını dans pistinde döndürüyor, tabiri caizse kızı dansıyla tavlıyor! Maruf eğitimli, masa başı işlerde çalışan kadınların, gerçekte ilişki kurmak isteyecekleri değil ama fantezisini kuracakları bir tip. Dans etsin, sevişsin ve tercihen konuşmasın! Erkeklerin güzel kadın fantezisinin kadın fantezisindeki karşılığı olarak kalsın…
‘MAHUR’ KARAKTER OLARAK SUNULAMIYOR
Araf’ın zayıf noktalarından birinin bu olduğunu yani Maruf’u bir fantezi nesnesi, bir cinsel obje olarak bırakması olduğunu düşünüyorum. Tabii bu dediğim kadın seyirciler için geçerli değil, kadınların çoğu filmin sunduğu bu fantezi nesnesinden, dans eden kamyoncudan son derece hoşnutlar. Ama kendi adıma bu fantezi nesnesinin, bir karakter olarak sunulmasını isterdim. Film Mahur’u alenen olumlamasa da Özcan Deniz’in dans eden yakışıklı kamyon şoförü seyirci nezdinde hayranlık duyulan bir figür oldu. Genç bir kızı hamile bırakıp kaçan orta yaşlı bir erkeğin hayranlık duygusu uyandıran bir figür olmasının “kadın düşmanlığı teması”na son derece duyarlı arkadaşlarımın gözünden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Filmin Mahur’u yargılayıp hakkında hüküm vermesi değil talebim elbette ama lafı uzatmayayım. Sanırım dediğim anlaşılmıştır.

ALTIN KOZA Tartışmalar, ödüller vs.

TARİH:  Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Belki abartıyorum ama jürilerinden birinde görev aldığım bir festivalin bir parçası olmuşum gibi de hissediyorum kendimi, tabii  Türkiye’deyse o festival. Adana Altın Koza’da Şenay Aydemir ve Coşkun Çokyiğit’le birlikte Siyad jürisiydik ve şimdi bana festivalin bir parçası olmaktan eleştirmenliğe geçiş bir miktar zor geliyor.

BİRAZ FREN YAPIN BE KARDEŞLER!

Acayip bir ülkede yaşıyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse bir başkasının bir art niyeti olmadan bir seçim yapacağına inanmıyor. Her festivalden sonra benzer şeyler yaşanıyor. “Onun, şuna husumeti vardı; bunun şöyle bir çıkarı vardı; o, şunu seviyordu, bundan nefret ediyordu”… Jürinin seçimlerini tek başına bunların (duyguların, çıkar hesaplarının) belirlediğine yönelik sarsılmaz bir inanç var. Seçimi etkilemiş olabileceğine demiyorum, belirlediğine yönelik bir inanç var diyorum! Biraz fren yapın be kardeşler! Jürilere hakaret ettiğinizin farkına varın. Siz de jürilik yaptınız veya yapacaksınız. Burada herkes herkesi tanır ya da birbiri hakkında fikir sahibidir. Sadece burada da değil her yerde bu böyledir. Herkesin daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar vardır. Bu duygulardan muaf insanlardan oluşan bir jüri oluşturulamaz. Başka bir jüri gelse, onların da daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar muhakkak olacaktır. Bu sempati ya da antipati seçimlerini etkileyebilir mi? Elbette, etkileyebilir. Ama bu bütün jüriler için geçerlidir. Ve ama sadece etkileyebilir, belirleyeceğine inanmıyorum. Her jüri üyesinin aynı insana sempatisi ya da antipatisi olacağını ve bu duygunun bütün her şeyin üstüne çıkacağını sanmıyorum. Aksi takdirde bütün bu yarışmaları kaldıralım. Ama o zaman yeni Zeki Demirkubuz’lar, Yeşim Ustaoğlu’ları nasıl çıkacak? Zeki Demirkubuz’un bir İstanbul Film Festivali ödül töreninde En İyi Yönetmen ödülü alırken “bu ödülü en çok alan yönetmen benim” dediğini hatırlıyorum. O jüriler nesneldi bunlar değil, öyle mi? Ödül alınca iyi, almayınca gerzekler sürüsü.

YERALTI’NA İÇİN BİR YAZI DAHA YAZMAYI DÜŞÜNÜYORUM
“Kader”in FIPRESCI ödülü aldığı İstanbul Film Festivali’nde ben de o jürideydim. Yabancı meslektaşlarım “Kader”i pek de beğenmemişlerdi, onları ikna etmek için çaba harcamıştım ödüle “Kader”in layık olduğuna (çok zor da olmamıştı çünkü “Kader”in belli başlı rakiplerinin hali hazırda FIPRESCI ödülleri vardı). Ama “Yeraltı”nı hiç beğenmedim. Meslektaşım ve arkadaşım Olkan Özyurt Sabah’ta   “festivalde hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin “Yeraltı” ve “Araf”ı görmezden gelmesi ise dikkat çekti.” diye yazdı. Festivalde ikişer kez gördüğüm iki film var: “Yeraltı” ve “Araf”. Diğerlerini de ikişer kez görmeyi isterdim ama sadece bir kez izleyebildim. “Yeraltı” ile ilgili görüşümü zaten zamanında yazmış bulunmuştum. İkinci kez izlediğimde filmi daha da az beğendim. Ve hatta beğenenlerin de niye ve neden beğendiklerini halâ anlayabilmiş değilim. Bir gün “Yeraltı” hakkında bir yazı daha yazmayı da düşünüyorum. “Yeraltı”nın temel fikrinden ayrıntılarına kadar itirazım var. “Yeraltı”nı ödüle lâyık görmemekle gerzekler arasında alt sıralarda da olsa bir yer edinmişsem, “Kader”i ödüle lâyık gördüğümde de benzer bir gerzeklik etmiş olduğumun düşünülmemesi için bir neden yok.

BU ÜLKE DEMİRKUBUZ’A BÜYÜK SUÇLAR İŞLEMİŞTİR
Şimdi yine bir başka sapağa girelim. Bir yönetmen gerçekten büyük yönetmen olabilir ki Zeki Demirkubuz hiç şüphesiz büyük yönetmendir. Kendisi üzerinde durmayı sevmez ama bu ülke ona karşı çok büyük suçlar işlemiştir. Yaptığı ne olursa olsun, onu henüz çocuk yaşta ağır işkenceye maruz bırakmış, günlerce, aylarca, belki de yıllarca ölümle burun buruna yaşatmıştır. Devlet açtığı yarayı iyileştirmek için de hiçbir şey yapmamıştır (bunlar benim görüşüm, yoksa Demirkubuz yaralandığını düşünmez). Sokakta limon satmaktan, Cannes’a iki filmiyle birlikte katılmayı başaran bir yönetmen olmak, şapka çıkarılacak bir durumdur. Hem de kaderin sillesini ağır biçimde yemiş biri olarak. Ama bir yönetmenin her filmini beğenmek durumunda değil hiç kimse. Ya da bir jürinin beğendiği bir filmi başka bir jüri beğenmeyebilir. Zaten farklı filmlerin yarıştığı farklı festivalleri birbiriyle kıyaslamak da doğru değildir. Bazı örnekler vermek istiyorum. Terrence Malick’i ele alalım. “”Hayat Ağacı” adlı filmi Cannes’da Altın Palmiye kazandı, FIPRESCI ve Sight & Sound dergisi tarafından yılın en iyi filmi seçildi. Daha öte bir başarı düşünemiyorum. “Hayat Ağacı” Türkiye’de yapılan eleştirmen seçimlerinde ise yılın en iyi 10 yabancı filmi arasına bile giremedi. Malick’in “Hayat Ağacı”ndan bir yıl sonra yaptığı “To The Wonder” (Muhteşeme ya da Mucizeye diye çevrilebilir) Venedik’ten eli boş döndüğüyle kalmadı, bazı seyirciler tarafından yuhalandı da. Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler”i Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve FIPRESCI en iyi film ödülünü kazandı. SİYAD oylamasında ise yılın en iyi 5 yerli filmi arasına bile seçilemedi! Aynı SİYAD “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı ise ödüle boğdu.  Böyle şeyler olabilir mi? Hep oluyor, olacak da. Farklı yarışmalarda farklı jüriler farklı sonuçlara varır! “Adana’da bu yıl SİYAD’ın genel teamülü “Yeraltı” ve “Araf”tı”, bana bu da söylendi. Yani, teamülü bozduğumuz anlamında. Bu bir SİYAD oylaması değildi, SİYAD’ın seçtiği 3 üyesinin seçimiydi. Onlar da homojen bir bütün değildiler, değildik. SİYAD’ın yıl sonu değerlendirmesinde de “Araf” ve “Yeraltı” ödülleri toplayabilir elbette. Ama Adana’daki jüriden bu filmlere ödül çıkmayabilir, bunda bir acayiplik yok. Kaldı ki bizim tek bir ödülümüz var. Tek bir filmi en iyi film seçtik, bu demek değil ki diğer filmleri hiç beğenmedik.

‘ÜÇ FİLMLİK LİSTEMİ AÇIKLIYORUM’

Normalde jüri tartışmalarını kamuoyuna taşımayı doğru bulmam ama Şenay (Aydemir) kendi üç filmlik listesini açıkladığı için ben de açıklayayım. Üçer film seçerek tartışmaya başladık jüride ve ben  “Ana Dilim Nerede?”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman”ı adaylarım olarak sundum. “Araf” konusunda ise kendi içimde bölündüm diyebilirim. “Araf”ın kimi sahnelerini muhteşem buldum. İki delikanlı arasında geçen bölümler, onların diyalogları, ilişkileri, hayalleri o kadar iyi verilmiş, o kadar iyi oynanmıştı ki! Ama filmin asıl kahramanı olan kızın dünyası aynı orijinallikte ve ikna edicilikte gelmedi bana. Kızın babası filmde neredeyse hiç görünmüyordu.  Yaşıtı arkadaşları yoktu, dolayısıyla genç kızların dünyası genç erkeklere göre daha eksikti. Acılaşmış, kendisine göre oldukça yaşlı bir kadınla eşitsiz bir ilişkisi vardı genç kızın. Filmin erkeklerin dünyasına bakarkenki doğalcı yaklaşımı genç kız ile şoför arasındaki ilişkide minimal, sözsüz bir başka üsluba dönüyordu. Düşük sahnesini seyretmeyi kaldıramadım. Bazı karakterler yok oldular… Bana ya eksik ya da fazla geldi bir sürü şey. Ama jürideki arkadaşlarımın ikisi de Araf deselerdi ben de itiraz etmezdim. Kısacası “Yeraltı” ve “Araf” konusundaki tutumum aynı değil. Evet, sözün özü, görmezden geldiğim bir şey yok bu iki filme yönelik, değerlendirmem var, hem de diğer filmlerden daha fazla seyrederek yaptığım bir değerlendirmem var.

“Ana Dilim Nerede” ödülsüz dönen filmlerden biri oldu ama bana kalırsa, dar bir mekanda hem kamera kullanımı, hem iki yaşlı insanın ilişkilerini vermesindeki başarısı, hem de ana dili gibi çok mühim bir meseleyi gündeme getirişiyle çok önemli bir filmdi. “Gözetleme Kulesi” için de benzer şeyler söyleyebilirim. Mekan kullanımı, oyunculukları ve konusunu dağılmadan derli toplu anlatmasıyla, vicdan temasına baştan sona sadık kalışıyla festivalin en iyi filmlerinden biriydi. “Şimdiki Zaman” festivaldeki üç jürinin de ödüllendirdiği yegâne film oldu. Yönetmenlerin oluşturduğu FİLMYÖN ve Siyad jürileriyle, ana jürinin üçünün de ödül verdiği tek filmdi. Gerekçeli kararda yazdığımız gibi bu coğrafyada (İran, Türkiye vs.) özellikle kadınların kendilerini o topluma ait hissetmelerinde ciddi bir sorun var. Tabii sadece kadınlara özgü bir durum değil bu ama kadınlar daha zor koşullar altındalar. İran filmleri “Bir Ayrılık” ve “Elveda”, yarışma filmleri “Araf”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman” hep uzaklara gitmeyi hayal eden kadınlardan söz ediyor. Ne kadar az şeye sahip olursan o kadar az ait hissedersin kendini. Kendi bedenleri üzerinde tasarruf haklarından bile yoksun olan kadınların gidip özgürleşmek istemeleri zamanımızın genel bir ruh haline tekabül ediyor. Film, kentsel dönüşümün gölgesinde, şehrin “bizim şehrimiz” olmaktan çıkmakta olduğu bu zamanda, arafta kalmış bir kadını, kadınsı fal motifi üzerinden başarıyla anlatıyordu. Bu nedenle de ortak kararımız bu film oldu. “Gözetleme Kulesi” de ödülümüzü alabilirdi. Her filmde beğendiğimiz ve beğenmediğimiz yönler vardı. Bunları da umarım filmler vizyona girdiğinde daha ayrıntılı ele alırım.  Altın Koza sahibi “Babamın Sesi”ni de vizyona girdiğinde yazmayı umuyorum. “Babamın Sesi”nin Altın Koza’yı almasına sevindiğimi de söyleyeyim. Ödüle layık görülmeyen müzisyenlerin üzüntüsünü de anladığım ve katıldığım gibi. Festivaller yönetmeliklerinde her dalda ödül verilmesini zorunlu kılmalılar!

Son söz: “Yeraltı”ndaki küfrü görmeyen, görüp de önemsemeyen, görmezlikten gelenler, “gerzekler” tweet’inden de az çok sorumludurlar. Eğer zamanında o küfrü eleştirmiş olsalardı, bugün “gerzekler”li tweet rezaletiyle karşılaşmamış olabilirdik. Eleştirmek yerine pohpohlayarak Zeki Demirkubuz’a da zarar verdiler.

Altın Portakal

TARİH:  Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal Film Festivali’nde 3. Günü yaşıyoruz ve festival katalogu halâ çıkmış değil. Basın odasındaki bilgisayardan Altın Portakal’ın web sitesine girmeye çalışıyorum ama o da açılmıyor. Kırk dokuzuncusu düzenlenen bir festivalde, Türkiye’nin en köklü film festivalinde artık bu tip sorunlar yaşanmamalı. Bunlar dışında festivalde bir aksaklık yok. İki yıl öncesine göre ulaşım konusu çok başarılı bir biçimde çözümlenmiş. Film gösterimleri de aksamıyor ama Antalya Kültür Merkezi’nin ses düzeni iyi değil. Ya da filmlerde sorun var. Sık sık İngilizce altyazıya bakmak zorunda kalıyorum.

Post modern çağın temel meselelerinden biri kimlik, dolayısıyla bu festivalde de etnik kimlik, aidiyet gibi meseleler ön plana çıkıyor.  Pazartesi günün ilk yarışma filmi “Evdeki Yabancılar” da bu mesele üzerine kuruluydu. Mübadele sonrasında Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış yaşlı bir Rum kadın genç torunuyla İzmir’in Karaburun ilçesine gelir. Burada eski evini bulan kadın, evinin restore edildiğini görünce büyük hayal kırıklığına uğrar. Ama evin sahibi de yaşlı kadın gibi kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamamış bir entelektüeldir. Adam hukuk ve tarih okumuş ama öğrenimini yarım bırakarak büyüdüğü kasabaya geri dönmüştür. Şimdi pansiyonculuk yapmak niyetindedir. Kadını ve torununu evinde misafir eder. Fakat yaşlı kadının yarası derindir. Sadece evinden yurdundan olmamış aynı zamanda sevdiği Türk delikanlısından koparmıştır onu savaş ve mübadele. Ve kadının yarasına çare bulmak mümkün değildir. “Evdeki Yabancılar” travma sonrası stres sendromundan yola çıkıp evrensel bir hikaye anlatmayı hedeflemiş. Fakat filmin evrensellik hedefiyle dönemini bilerek ve isteyerek çok belirgin kılmaması, evrensellik duygusu değil kafa karışıklığı yarattı. Karakterlerin de ete kemiğe bürünemediklerini söylemek lazım. Kimlik ve aidiyet meseleleri çok önemli elbette ama bunları sinemamız keşke biraz daha sosyal, sınıfsal ve tarihsel bir temele oturtsa. “Evdeki Yabancılar” Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil tarafından yönetilmişti.

Pazartesi’nin ikinci filmi “Güzelliğin On Par’ Etmez” (GOPE), daha önce gördüğüm “Küf” hariç festivalde gördüğüm tek etkileyici filmdi diyebilirim. GOPE de sorunsuz bir film değildi gerçi. Bu kez Avusturya’daki Kürt-Türk bir ailenin dünyasıydı konu edinilen. Yani yine kimlik ve aidiyet meseleleri ön plandaydı. Kadın, Türk ve oldukça burjuva görünümlü, adam ise Kürt ve işçi sınıfı kökenli. Adam PKK’yle dağa çıkmış, hapis yatmış, dolayısıyla ailesini uzun süre yalnız bırakmış. İki çocuğu var çiftin. Biri henüz yeni ergen olmuş, diğeri ise öfkeli bir delikanlı. Delikanlı babasının “terörist” kimliğinden çok rahatsız ve başka bir uca, Türk milliyetçiliğine savrulmuş durumda. Babasından nefret ettiği için evini de terk etmiş. Ergen genç ise ilk aşkının şaşkınlığı ve yeni geldiği Avusturya’ya ve Almancaya  uyum sağlayamamanın sıkıntısı içinde. Ergen Almanca konusunda komşusundan yardım alıp kendisine yeni ve daha işlevsel bir baba figürü edinirken,  ilk aşkı Yugoslav Ana’yla da yakınlaşma şansı bulur. Aşık Veysel’in “Güzelliğin On Par Etmez” şarkısı bir zamanlar nasıl annesiyle babasını birleştirmişse bu kez de bir ilk aşka hizmet edecek, hapse düşen delikanlıya teselli olacak, komşunun terk ettiği sevgilisiyle arasını bulacaktır. Dil ve kimlik meseleleri filmin bütün kahramanlarını bir şekilde etkiler. Filmin en etkileyici yanı söylediği yeni veya politik sözlerde değil, çok iyi yazılmış ve iyi de sahnelenmiş bazı sahnelerinde. Delikanlının ergen kardeşiyle hapishanedeki görüşmesini çok etkileyici buldum. Öfkeli delikanlının babasının kuzusu olma isteyişi ama bir yandan da isyanını sürdürüşü o kadar iyi yazılmıştı ki. Keza komşu karakteri çok iyiydi. Ama öfkeli delikanlı Avusturya’da doğmuş, büyümüş gibiyken diğerlerinin 6 aydır Avusturya’da oluşu gibi kafa karıştıran durumlar da vardı. Keza ilk aşk da yeterince ilginç değildi ve filmde önemli bir yer kaplıyordu. Yine de Hüseyin Tabak’ın filmi şu ana kadar en güzel sahnelere sahip film oldu.

Festivalin ilk filmi ise çok konuşulan “Derin Düşün-ce”ydi. Filmin İngilizce adı ise “When Derin Falls” olarak konulmuş, Türkçedeki anlamlarından “Derin adlı kız düşünce” manasına geleni seçilmişti. Filmin Hülya Avşar tarafından aforoz edilmek istendiği dedikodusu çok tartışıldı ama bu galiba bir dedikodudan ibaret. Seyircinin filme karşı büyük bir öfke duyduğu iddiası da öyle. Öfkeli olanlar vardı ama biz neler gördük… Filmi beğenen, alkışlayan da çoktu. Yani linç etme iddiaları filan aşırı bir abartıdan ibaret. Ama filmi seven iki sinema yazarına da rastlamadım (bir arkadaş var). Derin Düşünce derin bir kafa karışıklığı içinde gibiydi. Annesi intihar eden, babası seks bağımlısı bir kız nasıl sapıtırdı sanırım konusu. Filmin yönetmeni filmdeki küçük kızla babası arasında bir ensest ilişki olmadığını iddia etse de filmdeki her şey kızın babasıyla ve belki de mahalledeki bakkalla cinsel ilişki kurduğu imalarıyla doluydu. Babayla kızın yaptıkları yolculuk da akla hemen “Lolita”yı getiriyordu. Ama film çok sevimsiz bir kız tablosu çizerek, bize bir kurban değil, manyak bir küçük kızdan başka bir şey vermedi. Film her haliyle başarısızdı bana kalırsa. Eğer Çağatay Tosun babayla kız arasında bir cinsellik yok iddiasında samimiyse, film göründüğünden de daha başarısız. Çünkü başka türlü film iyice anlamsızlaşıyor. Böyle karı kocaya, böyle kız çocuğu ise konu, o da iyi anlatılamamış.

“Elveda Katya” ise bir televizyon filmi gibiydi. Yine kendini ait hissettiği bir ev, bir aile bulamamak filmin temel temasıydı. “Araf”ın kamyon şoförünü, uzun mesafe kaptanına çevirirsek, iki film arasında bir ortak nokta bulabiliriz. Araf’ın hamile genç kızı bu kez çocuğunu doğurmuş ve ardından ölmüş olsa ve doğurduğu bebek bir genç kız olduğunda babasını aramak için Trabzon’a gelse ne olurdu? “Elveda Katya” işte istenmeyen bir hamilelik sonucu doğmuş bir genç Gürcü kızın Türk babasını arayışının öyküsü. Durumu acıklı olsa da genç kız sonunda dik durmayı bilecek, asıl çöken sorumsuz baba olacaktır. Film dinin yani İslamın vicdanlı ol çağrısına kulak tıkayan bir adamın acıklı hikayesi olarak da okunabilir. Belki de din ne yapsın, adamda vicdan yoksa diye bir mesaj da veriyordur. Filmde her ahlaki sorunda İslamın ahlaka çağrısını duyuyoruz. Ama demek ki vicdan başka şeyler gerektiriyor. “Elveda Katya”yı seyirci çok beğendi. Ama sıradan bir televizyon filminden çok farklı değildi, inandırıcı da değildi. Film boyunca yetimhaneden salınan bu kız Trabzona nasıl geldi, babasını nasıl buldu, ne yiyor, ne içiyor, tuvaletini nereye yapıyor gibi sorularla cebelleşip durduk.

KÜF Kayıplar ve suçluluk duyguları

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Aydın’ın Küf’ü “Venedik’te Eleştirmenler Haftası” adlı bölümde gösterildi ama sadece kendi bölümündeki filmlerle değil başka bölümlerdeki ilk filmlerle de yarıştı. Ve bilindiği gibi ‘Geleceğin Aslanı Ödülü’nü alarak ‘Çoğunluk’tan sonra bu ödülü alan ikinci Türkiyeli film oldu.  Aydın’ı gerçekten yürekten kutlamak lazım. ‘Küf’ bir ilk film olmasına karşın son derece olgun bir sinema diline, çok iyi bir oyuncu ve görüntü yönetimine sahip. Ercan Kesal, Basri adlı bir demiryolu işçisini canlandırıyor. Basri’nin oğlu 18 yıl önce polis tarafından kaybedilmiş. Basri’nin eşi bu acıya dayanamamış ve göçüp gitmiş. Yalnız yaşayan Basri’nin ise tek bir amacı var: Hiç olmazsa oğlunun bir mezarına sahip olmak, hiç olmazsa o mezar başında bir Fatiha okuyabilmek. Umudunu, devlet görevlilerinin bütün umursamazlıklarına ya da düpedüz düşmanca tavırlarına rağmen yitirmiyor, düzenli bir biçimde oğlunun bulunması için dilekçeler veriyor. Elinde Rus malı bir radyo, her an haberlerde bir ipucu bulmayı umuyor. Savcı (Muhammate Uzuner) tarafından aşağılandığı yetmemiş gibi, bir demiryolu çalışanı olan Cemil (Tansu Biçer) tarafından da sürekli alaya alınıyor. Basri ile Cemil’in arasındaki çatışma filmde önemli bir yer tutuyor. Cemil son derece olumsuz bir karakter: Sadist, ayyaş ve tamamen sorumsuz. Kafamda soru işaretleri oluşturan kötü bir kaderi de var Cemil’in. Ciddi biçimde şiddete maruz kalıyor Cemil. Çok kötü bir karakter olduğu için ona üzülmüyoruz ama … Nihayetinde Cemil, Basri’nin müdahale etmemeyi seçtiği bir kazada ölüyor. Belki de Basri bile Cemil’in kötü kaderinden suçluluk duymaya başladığında, bizim de Cemil’e karşı kendi acımasızlığımızı sorgulamamızı istiyordur yönetmen. Bir de elbette Basri’nin oğlunun ölümünden dolayı yaşadığı suçluluk duygusuna işaret etmek istiyor.  Ki Dostoyevski etkisinden söz eden Aydın’ın böyle bir tavrı olması sürpriz olmaz.
Filmin müthiş dokunaklı bir finali var. Basri’nin, duyarsız görevlilerden küçük bir kutu içindeki oğlunun kemiklerini alışı ve o kutuyla evde oturuşu Venedik’te gördüğüm en unutulmaz sahneydi belki de. “Küf” son derece politik bir öykü anlatmasına rağmen, politik bir film olarak tanımlanabilecek bir film değil. Daha çok acı, suçluluk duygusu ve başkasının acısına duyarsızlık üzerine bir film diyebilirim. Ali Aydın sinemamız için müthiş bir kazanç. Açıkçası Antalya Altın Portakal’da “Küf”ten daha iyi bir film çıkması büyük sürpriz olur.

Not: Venedik macerası boyunca iki Türk filminden söz etmedim. Yeşim Ustaoğlu’nun filmini yazmamamın nedeni Adana Altın Koza’da yarışacak olması ve benim de SİYAD jürisinde yer almam. Küf’ten ise iki nedenden söz edemedim. Birincisi filmi geç seyretmem; ikincisi beni derinden sarsan bir kayıp yaşamam. Kemal Merkit, namı diğer Çöl Kaplanı benim ilk gençlik yıllarımdaki en yakın, en iyi arkadaşımdı. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.

Kahire’de Sorunlu Festival

Tarih: 8 Aralık 2012
Gazete/Dergi: Birgün

Kahire’de sular durulmuyor. Askerden kurtulduk, demokrasi geliyor derken Mısırlılar diktatoryel yetkilerle kendini donatmış, üstüne üstlük halk tarafından seçilmiş bir başkanla baş başa kaldıklarını fark ettiler. Mursi başkanlığındaki İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarı laikliği ve azınlık haklarını budayacak gibi görünüyor. Biz bu senaryoyu görmüştük diyesi geliyor insanın. AKP ve Erdoğan da benzer bir demokrasi vaadiyle umut vermemiş miydi? Sonra meselenin askerle bitmediği, çoğunluğun iktidarının demokrasi olmayabileceği gibi gerçeklerle yüz yüze gelindi burada da.

ORTADOĞU BİZİ TAKİP EDİYOR
Aslında önce Batı’da bir şeyler yaşanıyor, Türkiye doğuda bu değişimin öncülüğünü yapıyor, ardından Ortadoğu bizi takip ediyor. Ulus devlet fikrini, kalkınmacılığı Batı’dan aldık, Kemalizmle Türkiye’de uyguladık. Dine ve muhafazakârlığa dönüş Batı’da başladı, Türkiye bu coğrafyada öncülüğünü yaptı, Arap Baharıyla Ortadoğu’ya ihraç edildi. Tabii her ülke kendi özgünlüğü ve farklılığıyla yaşıyor değişimi.
Kahire Film Festivali devrimden sonra 2011’de yapılamamıştı. Bu yıl da az daha yapılmayacaktı ama festival olarak statü kaybına uğramamak için son anda yapılmasına karar verildi. Yeni rejim geçen sene film festivalini kendi kadrosuyla beceremeyeceğini görmüş olduğu için festival yine eski kadrolara emanet edildi. Fakat tam festivalin açılışının yapılacağı günlerde Kahire yine karışınca festival bir gün gecikmeli başlayabildi. Her şey bir gün sarktı kısacası. Çarşamba gecesi ödül töreni yapılacaktı plana göre, sonra perşembeye ertelendi. Fakat Kahire’de çatışmalar yine alevlenince kapanış töreni tümden iptal edildi.

ARAP DÜNYASININ ACELESİ YOK
İşte bu karmaşanın içinde festival yine de iyi bir iş başardı diyebiliriz. İkinci kez katıldığım Kahire Film Festivali (CIFF) birçok sinemacının buluştuğu, işbirliği olanaklarını araştırdığı büyük bir etkinlikti yine. Arapların bir deyişi varmış: “İsviçre’nin saati, bizim zamanımız var” diye. Arap dünyasında her şey kendisine özgü temposuyla ilerliyor. Koşturmanın anlamı yok. Burada trafik dışında hiçbir şeyin acelesi yok gibi. Ama filmler zamanında başlıyor, eğer bir aksilik soncu iptal edilmemişlerse.
Bu yıl Türk Sineması’na da özel bir yer ayrılmıştı festivalde. Ama ödüller arasında bir Türk filmi olmadı. Mohsin Besri’nin Fas yapımı filmi “İnançsızlar” (Les Mecreants) en iyi Arap Filmi Ödülü’nü (Necip Mahfuz Ödülü) azandı. Film köktendinci bir grubun amatör bir tiyatro grubunun oyuncularını kaçırması ve gelişen olayları anlatıyor. Birbirleriyle son derece farklı yaşam tarzları ve bakış açıları olan iki grubun ilişkisini Besri gerilimi düşürmeden ve insancıllığını yitirmeden vermeyi başarmış.

ÖDÜL ‘HOŞNUTSUZLUK KIŞI’NIN OLDU
Bu yılın yani festivalin 35. Yılının özel ödülü ise Venedik’te Ufuklar Bölümünde de yarışan “Hoşnutsuzluk Kışı”nın oldu. İbrahim el Batout’un yönettiği film 25 Ocak 2011’de Mısır’ın kaderini değiştiren Tahrir Meydanı olaylarını arka planına alıyor ve üç kişinin hayatını anlatıyor: Aktivist Amr, televizyon gazetecisi Farah ve istihbarat subayı Adel. Filmin etkileyici bir görselliği ve dili var fakat kahramanlarının motivasyonlarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatmada sorunlu. Fakat yine de Arap sinemasında az rastlanan bir kendine güven seziliyor filmin yönetiminde.
Bakalım önümüzdeki yıllar da Mısır’da neler olacak? Festival fazla liberal bulunup sansüre uğrayacak mı?  Müslüman Kardeşler sokağın sesini dinleyecek mi? Yoksa arkasına aldığı çoğunluğa güvenip iyice muhafazakarlaşacak mı? Festivalin geleceği, Mısır’ın nereye gideceğine bağlı. Umarız daha özgür bir Mısır görürüz gelecekte.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com