AŞK: Herkes Kendi Evinde

TARİH:  29 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Aşk”ı  ilk seyredişimden 7 ay sonra ikinci defa izledim. Bu arada film üzerine yazılar okudum. Ayrıca, “Saklı”yı (bir daha) seyredip, bir grupla birlikte analiz ettik. Şimdi, yeni bir yazı yazmak lazım.

Haneke Brectyen yöntemler kullanır, yabancılaştırır. Ama Brecht’le aynı ideolojik çizgide değildir. Brecht sosyalistti. Haneke ise bir ahlakçı. Sanatla uğraşmanın alternatifi Brecht için olsa olsa doğrudan politika yapmak olurdu, Haneke’nin aklına gelen alternatif ise Albert Schweizer gibi Afrika’da misyonerlik yapmak. Ama “aziz değilim” diyerek bu seçeneğin olanaksızlığını ifade ediyor Haneke (Sight&Sound, Aralık 2012). Ama yine de sinemasında kendisine yön veren duyguyu anlatırken Brecht’in bir şiirini alıntılıyor. Brecht söz konusu şiirinde dünya üzerinde bu kadar dehşet yaşanırken, bunlardan söz etmemenin, gülücükler saçmanın imkansızlığından söz ediyor. Haneke de, dünya üzerindeki kötülüklerden söz etmezsek suç işlemiş oluruz diyor.

Fakat yabancılaştırma yöntemini kullanıyor demekle Haneke’nin son halini anlatmış olmayız. “Aşk”ı yapan Haneke, yabancılaştırmaktan giderek uzaklaşan, giderek daha düz bir anlatıma, kendi tabiriyle Brecht’ten çok Çehov’a yönelen biri. Yeni Haneke, eskiden yaptığı modellere (Yedinci Kıta’yı model sinemasına örnek vermiş), çözümlere inanmıyor. Hayatı karmaşıklığı ve çelişkileri içinde yakalamayı amaçlıyor. Haneke bu yaşında değişmeye devam ediyor!

“Aşk” a dair ilk yazılarımdaki tepkiselliğimde galiba eski Haneke’ye yönelik tepkilerimin de rolü vardı. Haneke’deki ahlakçılığa, seyircisini de azarlayan ve suçlayan tona açıkçası öfke duyuyordum. Yabancılaştırmanın çok da taraftarı olmadığımı daha önce belirtmiştim. Mesela “Saklı”da ayağımın altındaki halının sürekli çekiliyor olması, filmin sürekli kendi üzerine düşünen hali beni yıldırıyordu. “Hikaye anlatmayı bu kadar dert ediyorsan, anlatma be birader”, diyesim geliyordu. “Beyaz Bant”taki faşizmi açıklama tarzı, “masum değiliz, hiç birimiz”cilik diye tanımlayacağım çok manalı görünen ama nihayetinde manasız şey,  Haneke’nin şimdi eleştirdiği “model” yaratmanın tipik örneğiydi. Ve Haneke’nin burjuvazi eleştirilerinde bana en politik halinde bile apolitik gelen, metafizik bir şeyler vardı.

“Aşk” farklı bir Haneke filmi. Daha az model, daha çok hayatın kendisi. Ama tabii ki eski Haneke’yle alakası olmayan bambaşka bir film de değil. Farklılıkla birlikte süreklilik de var. Kadınla erkek hep aynı adı taşır Haneke filmlerinde: Georges ve Anne Laurent.  Yine öyle. Müzikle iştigal ederler ya da müzik severler, Haneke’nin annesi ve babası gibi. “Aşk”ta da öyle. “Aşk”taki ev Haneke’nin anne ve babasının evinin aynısıymış. Dışarıyla sınırlı ve sıkıntılı bir bağ içinde olan, içine ya da evlerine kapalı aydın burjuvalar Laurent’lar…

“Aşk” faşizm ya da Fransa’nın sömürgecilik tarihi gibi politik konulara girmiyor “Saklı” ya da “Beyaz Bant” gibi. “Aşk” bir çiftin son günlerini anlatıyor. Seksenlik Anne ve Georges, konserlerine giden, kitaplarını okuyan mutlu sayılabilecek bir çiftken, nasıl ölümün pençesine düşerler, film bunu anlatıyor. Anne, eve girmeye yeltenen bir hırsızın tetiklediği bir beyin kanamasıyla birlikte sonun başlangıcını yaşamaya başlar. Haneke bize Anne’in nasıl “gurur”u mesele eden bir kadın olduğunu baştan söyler. Konserine gittiği eski öğrencisiyle gurur duymaktan utanır Anne. Ve bu aşırı gururlu kadın giderek bedeninin kontrolünü yitirir. Yitirdikçe, kendisinden ve başkalarından daha az hoşlanır, çünkü insan ilişkilerinde gururu zedelenmektedir. İntihar etmek ister, beceremez. Georges ise büyük bir bağla Anne’a yardım etmeye çalışır. Çiftin kızı ve damadı, Anne’in bakımına dair bütün yükü Georges’a yüklemiş olmaktan dolayı suçluluk duyarlar ama yapıcı bir önerileri yoktur ve can sıkıcı konuşmalar yapmaktan öteye gitmezler. Anne’in eski öğrencisiyle ilişkisi de bir güç savaşı şeklinde cereyan eder. Eve gelen hizmetçi duyarsızdır. Bir tek kapıcı kadınla, erkek olumsuz bir davranışta bulunmazlar. Ama Georges onlarla ilişkisini de hep sınırlı tutar, konuşmayı hep kısa keser. “Herkes kendi evine!”, der gibidir.

Filmin ilk sahnesinde Anne’in ölü bedenini görürüz. Anne’in ölümü seyirci için sürpriz değildir, yaşlı ve ağır hasta birisinin ölümü zaten sürpriz değildir hiçbir zaman. Ama nasıl öldüğü de bana kalırsa sürpriz değildi. Çünkü Haneke filmlerinde hep böyle bir an vardır, şiddet içeren ve şaşırtan bir an, onun için şaşırmadım (filmi seyredince görürsünüz). Hem filmin başlarında Anne, kocası Georges’a “çok naziksin ama bazen bir canavar oluyorsun” diyerek, seyirciyi uyarmıştır.

Haneke filmlerinde duygusallık mümkün olduğunca yoktur, yine yok. Yine soğuk bir film var ve bunu söylememe herhalde yönetmen de itiraz etmez.  Tabii ki Georges’u canlandıran Jean Louis Trintignant başarılı ve Georges karakteri de karısına karşı çok fedakar ve sadık. Emmanuelle Riva ve Isabelle Huppert de iyiler.  Georges’un karısını bir noktaya kadar hayatta tutma çabası dokunaklı da. Kültürlü bir çiftin nihayetinde kendilerinden başka kimsesi olmaması, çağdaş Batılı insanın yalnızlığı da ürkütücü. Ki bu filmdeki insanlar yine de hiç olmazsa birbirlerine sahipler, bu da bir nevi lüks. Ama yine de soğuk bir film “Aşk”. Hayır, filme karşı ilk yazılarımdaki gibi negatif bir ruh halinde değilim.

Ne kadar kültürlü olursanız olun, ne kadar dışarıya kendinizi kaparsanız kapayın, ölüm yine gelir sizi bulur. Beden çürür, en sevgi dolu kocanın da sabrı taşar. Evet. Filmin oyuncuları iyiler, çerçeveler mükemmeller. Evet. Modern Batı toplumunda insan ilişkilerinin genel durumu hiç de parlak değil. Evet.  Ama ben “Aşk”ı monoton buluyorum. Kalburüstü ve güzel ama monoton ve soğuk. Haneke de böyle bir film yapmak istemişti sanırım.

16. PÖFF: Tallinn’de siyah geceler

TARİH:  1 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

NETPAC jürisinin bir üyesi olarak en iyi Asya filmini seçmek için Siyah Geceler Film Festivali’nin yapıldığı yer Tallinn’deyim. Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor

Gitmeden önce Tallinn’in son derece modern bir şehir olduğuna yönelik bir fikrim vardı. Başka festivallerde tanıdığım Estonyalı arkadaşlarım vermişti  bana bu fikri. 18 Kasım akşamı Tallinn Havaalanı’na indiğimde eski bir Sovyet kentine indiğimi anladım ve doğrusu hoşuma gitti. Hepsi birbirine benzeyen modern havaalanlarından biri değildi. Devlet, devlet kokan, eski moda  ve hatta zevksiz döşenmiş yerlere nostaljik bir sevgi duyuyorum. Garip ama böyle yerlerde kendimi daha güvende hissediyorum. Belki çocukluğumda annem ve babamla kaldığım, devlet misafirhanelerini çağrıştırdıkları için, belki de paranın mutlak egemenliğinin tam hissedilmediği için.

Festivalin NETPAC jürisi içi görevlendirdiği Steven Vihalem karşılıyor beni. Steven adını Dallas dizisinden almış bir Estonyalı ve bir Müslüman! Domuz eti yemeyen, içki içmeyen, Cuma’ya giden genç bir Müslüman! Eşinin Yemen/Estonya melezi ve Müslüman oluşu bu durumu başlatan neden olsa da, Steven dinini gayet iyi biliyor. Bizdeki ya da İslam ülkelerinin çoğundaki yasakçı İslam değil, özgürlükçü bir İslam yorumu var, Steven’ın. Onu, İslam’a çeken anarşist ve başkaldıran ruhu. Ama Steven bir İslam ülkesinde yaşasaydı yine Müslüman olur muydu, bilemedim. Açıkçası sanmam.
Tallinn’de bulunuş nedenim NETPAC jürisinin bir üyesi olarak festivalin en iyi Asya filmini seçmek. Jürideki diğer arkadaşlarım İranlı yapımcı, dağıtımcı Muhammed Attebay ile Estonyalı müzisyen Sven Grünberg. Sven ayrıca Estonya Budizm Enstitüsü’nün yöneticisi .

ORTAÇAĞ MİMARİSİNİN GÜZEL ÖRNEKLERİ
Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor. Büyük alışveriş merkezlerinin yanı sıra, raflarında az çeşit olan, eski ve yoksul pazarlar da var.  Tallinn’in bir ayrıcalığı da eski kent merkezinin II. Dünya Savaşı’nda fazla zarar görmemiş olması. Şimdi, son derece turistik bir bölge olan eski kentte Ortaçağ mimarisinin güzel örnekleri var. Sovyet dönemini hasretle yad edene rastlamadım ki bu zaten sürpriz değil. Ama yeni rejimin de gelir dağılımı uçurumları yarattığından, politikacıların hırsızlığından ve mafyanın bütün turistik eşya (özellikle kehribar) satan dükkanları ele geçirdiğinden şikayetlere de sıkça rastladım.

PÖFF ÇOK KAPSAMLI BİR FESTİVAL
Tallinn Siyah Geceler Film Festivali bu yıl 16. Kez düzenlendi. Estonca’da festivalin adı Pimedate Ööde Filmifestival, kısaca PÖFF! Festival’de halk ödülün yanı sıra altı ayrı jüri de en iyileri seçti ki PÖFF’ün ne kadar kapsamlı bir festival olduğu sırf jürilerin sayısından bile anlaşılabilir. Festivalde çok sayıda bölümde son yılın en nitelikli filmlerinin neredeyse tümü gösterildi. Festival ayrıca Endüstri Buluşmaları başlığı altında büyük bir Pazar toplantısına da ev sahipliği yaptı. Bunca konuğa ve yoğun programa rağmen yine de sıcak bir ilgiyi her zaman üzerimizde hissetmemizi de sağlamayı mucizevi bir şekilde başardılar. Tallinn soğuk ve karanlık bir kent ama doğrusu bunların panzehirine de sahip, yani insanlara!

FESTİVALİN ÖDÜLLÜLERİ
Festivalin Ana Yarışması’nı Ukrayna filmi “Kuleli Ev” (Dom S Bashenkoy) kazandı. Eva Neymann’ın bu ikinci filmi Tarkovskiiyen bir atmosfere sahip. II. Dünya  Savaşı sırasında annesiyle seyahat eden 8 yaşında bir oğlan çocuğunun öyküsünü anlatıyor film. Annesi tifüs’ten hastalanıp ölünce, küçük çocuk tanımadığı insanlarla birlikte bir tren yolculuğuna çıkar. Savaşın darma duman ettiği hayatlar, acımasızlaşmış insanlar, yine de ruhunu koruyan ayyaşlar, hepsi bir rüya hali içinde perdeden geçiyorlar. “Kuleli Ev”in görüntülerini unutmak zor.

Yine ana yarışmada en iyi yönetmen ödülünü Güney Koreli Kyu-hwan Jeon “Ağırlık” adlı filmiyle kazandı. Jeon’un yetenekli bir yönetmen olduğu su götürmez ama film bir aşırılıklar resmi geçidi gibiydi. Biri kambur, diğeri kadın olmak isteyen bir eşcinsel olan iki erkek kardeş arasındaki aşkı anlatıyordu film ve nekrofili sosuyla birlikte doğrusu kolay yutulur bir lokma değildi.

En iyi erkek oyucu ödülü  “Babamın Bisikleti” (Moj Rower) filmindeki rolüyle Michal Urbaniak’ın oldu. Urbaniak’ı cazseverler müzisyen olarak tanırlar. Urbaniak bu iilk filminde çok başarılı bir oyunculuk da sergileyebildiğini gösterdi. Baba, oğul ve torunun, kaçan annenin peşinden yaptıkları yolculukta birbirleriyle çatışıp sonunda anlaşmaları, temasıyla olduğu kadar anlatımıyla da klasikti.  Ah babalar, neden oğullarınızı kastre etmeden rahat edemezsiniz?

En iyi kadın oyuncu ödülü ise yıldızı Venedik’te parlayan Franziska Petri’nin oldu. Petri’nin filmi “Aldatma”yı (Izmena) Venedik Festivali sırasında yazmıştım. Film adı üstünde eşlerin birbirlerini aldatmaları üstüneydi. Filmin içerdiği boşluklar rahatsız ediciydi ama sinemasal olarak Venedik’in de en iyilerindendi.

Uluslar arası Film Kulüpleri Federasyonu’nun (FICC) en iyi film ödülü Antalya’dan da ödül alan “Keep Smiling”in oldu. Gürcü yönetmen Rusudan Chkona ilk filmiyle doğrusu oldukça olgun bir sinema yaratmayı başarmış. Ayrıca anti-kapitalist duruşuyla eski sosyalist ülke sinemaları içinde yeni bir çizgiyi de temsil ettiği söylenebilir. Film, bir güzellik yarışması üzerinden, insanların medya ve kapitalizm tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatıyor. Rusudan’ın başta Pelin ve Tolga Esmer olmak üzere bütün Türk dostlarına selamı var!

NETPAC olarak bizim ödülümüz ise yine ilk kez Venedik’te Orrizonti’de (Ufuklar) yarışan “Wadjda”nın oldu. “Wadjda” Suudi Arabistan’da çekilen ilk film! Batının sevgilisi Suudi Arabistan kadınların en büyük baskı altında oldukları diktatörlüklerden biri. Ülkede sinema yasak! Sinema okulu filan da yok, dolayısıyla. Kadınlar bırakın film çekmeyi, yüksek sesle konuşamıyorlar bile. “Wadjda”nın yönetmeni Haifaa El-Mansur Mısır ve Avustralya’da eğitim almış bir kadın. Filmini minibüslerin içinden telsizlerle haberleşerek gerçekleştirmiş! Filmin adı, filmin de kahramanı olan 12 yaşındaki kız çocuğu Wadjda’dan geliyor. Wadjda’nın hayali bir bisiklet sahibi olmak ama bisiklet kızlara uygun bir araç değil Krallık’ta. Wadjda bisiklet alacak parayı bulabilmek için bir kuran okuma ve din bilgisi yarışmasına katılıyor, konu hiç ilgisini çekmese de. Birinci oluyor ama birincilerin ödüllerini Filistin’e bağışlamalarının gerektiği ortaya çıkıyor. Wadjda ve annesi, yine de bu erkek egemen de demeyelim, erkek faşist toplumda insan olarak kalmayı beceriyorlar!
Başta festivalin başkanı Tiina Lokk olmak üzere bütün ekibe nice nice Siyah Geceler diliyorum!

Taşrada modern bir geç kız

TARİH:  8 Mart 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Mavi Dalga’ ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kadınların seyretmesini öneririm.

Merve Kayan ve Zeynep Dadak’ın ilk filmleri “Bu Sahilde”, bir belgeseldi. “Bu Sahilde” beni derinden etkilemiş bir filmdir. 17 Ağustos sonrasında benim için sonsuza dek kaybolmuş Yalova tatillerimi hatırlattığı içindir bu etki muhtemelen. Tatil sitelerindeki yaz tatilleri çok sıkıcıdır. Boş boş oturmakla ya da yatmakla geçer yazın neredeyse tamamı. Ama öte yandan her şeyin bildik, her şeyin güvenli olmasının dayanılmaz bir hafifliği ve çekiciliği vardır. Anne vardır, baba vardır, kardeş vardır, arkadaşlar vardır; kumsalda dolaşan ve serinletici şeyler satan seyyar satıcılar vardır. “Bu Sahilde” hem o sahilde olma, hem de oradan kaçma isteğini güçlü bir biçimde hissettirmişti bana.

KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDELİM
“Mavi Dalga” sanki “Bu Sahilde”nin kaldığı yerden başlayıp, devam ediyor. Tatilin bittiği, kışlık eve dönüşün gerçekleşeceği gün başlıyor film ve bir sonraki yaza kadar sürüyor. Filmin merkezinde 16-17 yaşında bir geç kız olan Deniz (Ayris Alptekin) ve onun arkadaş çevresi ile ailesi var. Mekan ise İstanbul’dan ve Ankara’dan çok uzakta olmayan, geleneklerine bağlı olsa da, oldukça da modern bir kent olan Balıkesir. Taşranın olanakları elbette kısıtlı ama gençlerin kızlı erkekli takılması kimseyi irrite etmiyor. Hayat konforlu ve rahat görünüyor filmin orta sınıf kahramanları için ama yine de doğal gazın kesilmesi ihtimali büyük bir felaket gibi algılanabiliyor. Sanki her şeyin çökmesi an meselesiymiş, hayat pamuk ipliğine bağlıymış gibi. Ne de olsa her şeyin ortasındayız; sınıfların ortasında, dünyanın doğusunun ortasında… Çıkmanın da, düşmenin de mümkün olduğu ara bir yerde.

Deniz de ara bir yerde. Lisenin bitmesine daha bir yıl var ve gelecekte ne yapacağını bilemiyor. Ne okumalı, hangi kentte okumalı? Daha da yakıcı bir sorun, kiminle birlikte olmalı, ilk cinsel deneyimi kiminle yaşamalı? Bir baba figürü olan rehberlik öğretmeniyle (Onur Saylak) mi, kendisinden sadece bir yaş büyük olan Kaya’yla (Barış Hacıhan) mı?

ARZUNUN RESMİ
Bu yıl sinemada dudakların, 17’lik genç kızların ve mavinin yılı: “Mavi En Sıcak Renktir”in genç Adele’inin dudakları filme damgasını vurmuştu. Ben “Mavi Dalga”nın, öğretmenle Deniz arasında gerçekleşmeyen öpüşme sahnesindeki Deniz’in dudaklarını Adele’inkinden daha etkileyici buldum. Arzunun resmini yapmam icap etse, bu sahneden kopya çekerdim.

Deniz’in annesiyle rekabetinin ve babasını arzulamasının tek işareti, öğretmenine duyduğu arzu değil. Deniz, annesiyle babasını fingirderken yakaladığında da hemen ortamı sabote ediyor. Yakınlaşmalarını engelliyor. Ama Deniz kafası karışık da olsa güçlü bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter.

Arkadaş çevresine yeni gelen kızı kıskançlıkla gagalasa da, büyük arıza çıkarmayacak biri. “Bırakın açık ve dağınık kalsın”, Zeynep Dadak’ın sinema anlayışlarına dair söylediği bir söz (Altyazı, sayı 137). “Mavi Dalga” gerçekten de bu hedefini gerçekleştiren bir film. Ama açık ve dağınık olmak bazen etkileyicilikten götüren, dikkati dağıtan da bir nitelik. Gerçekliğe bu şekilde daha fazla yakınlaşmanın mümkün olduğu söylenebilir ama izleyiciyi de gevşetebilen bir özellik bu. Belki filmi birkaç kez daha izlemekte yarar var. “Mavi Dalga”nın genç oyuncularının mükemmel bir ekip oyunculuğu gerçekleştirdiklerini vurgulamak lazım. Ayris Alptekin, Nazlı Bulum, Begüm Akkaya, Albina Özden ve küçük oyuncu Sude Aslantaş’ı hayranlıkla izledim. Mükemmel bir casting işi yapmış Ezgi Baltaş. “Mavi Dalga” ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kızların seyretmesini öneririm.

Anne, gör beni!

Babamın Sesi’nin bir de arka planı var. O arka planda ise Türkiye’nin derin fay hatlarının perişan ettiği hayatlar var. Etnik, mezhepsel ve sınıfsal fay hatları bunlar… Maraş Katliamı’ndan sağ çıkmış olması bile şans olan Bâse bu ülkede mutlu bir kadın olabilir miydi? Mutluluk mu, ne mutluluğu? Sadece Alevi olmak bile ölümcül olabilir bu topraklarda…

“Babamın Sesi”nin basit bir konusu var. Diyarbakır’da yaşayan Mehmet (Zeynel Doğan)ve hamile eşi, yeni ve daha büyük bir eve taşınırlar. Mehmet taşınma sırasında gurbette çalışıp, ölen babasına gönderdikleri kasetlerden birini bulur. Mehmet’in annesi Bâse/Asiye (Bâse Doğan) Elbistan’da tek başına yaşamaktadır. Mehmet yalnız yaşamasını sakıncalı gördüğü yaşlı annesini yanına almak ister. Görünmeyen ve söylenmeyen nedenler arasında belki annenin doğacak toruna bakması beklentisi de olabilir.

Mehmet, Elbistan’a gittiğinde annesinin Elbistan’da kalma konusunda kararlı olduğunu görür. Annesi dalgın ve hüzünlüdür de. Aslında anne derin bir yas içindedir. Hayatının iki önemli erkeği yok olmuştur. Büyük oğlu Hasan önce PKK’ye katılıp dağa çıkmış, sonra da yurtdışına göç etmiştir. Eşi ise ömrünü gurbette çalışarak tüketmiştir. Baba, çocukların eğitiminde bütün sorumluluğu yüklediği eşini suçlamaktan da geri kalmamıştır. Bâse belli ki oğlu Hasan’ın yaşadıklarından yani dağa çıkışı, yurtdışına göçüşünden kendisini suçlamaktadır. Yaşlı kadının ev telefonu çalmakta, konuşan kimse olmamaktadır. Ama Bâse bu arayanın oğlu Hasan olduğundan emindir. Ona Kürtçe kelimelerin anlamlarını anlatır. Bâse’ye göre Hasan bir gün geri dönecek, o gün Bâse Elbistan’daki evini Hasan’a bırakıp, köydeki tamir ettirmeyi umduğu eve taşınacaktır. Bâse yanında olmayan oğlu Hasan’la o kadar meşguldür ki, burnunun dibindeki küçük oğlu Mehmet’in ona duyduğu ihtiyacın farkına bile varmaz. Mehmet, abisi karşısında ikinci plana düştüğü gibi babasının gölgesinden de çıkamaz. Babasının bir gün kendisine ekmekle vurduğunu anlattığında, annesi öfkeyle masayı terk eder. Mehmet kimdir ki, babasının anısına toz kondurmaya kalkar! Bâse’ye göre babası Mehmet’e bir kez bile el kaldırmamıştır.

Mehmet abisinin ve babasının yaşadığı trajedilerin bütün yükünü sırtlamak zorundadır. Onlar kadar görünür acı çekmediği için sanki annesi tarafından önemsenmez. Babası ve büyük erkek kardeşi Hasan’ın hayaletlerinin yanında Mehmet annesinin ilgisini bir türlü çekemez. Trajedi yaşamamış olmak da trajiktir bu ülkede.

TÜRKİYE’NİN DERİN YARALARI
Babamın Sesi’nin ön plandaki öyküsü bu. Ama bir de arka plan var. O arka planda ise Türkiye’nin derin fay hatlarının perişan ettiği hayatlar var. Etnik, mezhepsel ve sınıfsal fay hatları bunlar. Doğan’lar yoksul Kürt Alevi bir aile. Hasan, annesinin adı arkadaşlarına komik geldiği için derin bir bunalım yaşamış, annesinin adını Bâse’den Asiye’ye çevirttirmiştir. Okuma yazma bilmeyen Bâse adının resmen Asiye olduğunu çok sonra fark etmiştir. Aile Maraş Katliamı’ndan kıl payı kurtulmuştur ama çok derin bir yara alarak. Eve gelen katliamcı faşist kalabalığa baba yalan söylemiş, Alevi değil Sünni’yiz demiştir. Fakat Sünni olduğunu kanıtlamak için linççilere katılmaya zorlanmış, belki de başka Alevilere saldırmıştır. Belki pratikte bir şey yapmamıştır ama yapmamış olsa bile bu duruma yani linççi durumuna düşmüştür. Bu nasıl bir ruhsal zedelenmedir? Bunu yaşayan insan nasıl kendisine hiçbir şey olmamış gibi saygı duyabilir? Fiziksel linçten kurtulmakla bedenini kurtarabilirsin belki ama, ruhun yine de linçten kurtulamaz.

OKUMAK, AMA NEYİ OKUMAK!
Kürtçe dışında bir dil bilmeyenler için okula gitmek bir dert, gitmemek başka bir derttir. Babanın eve ekmek kazanmak için güvencesiz ve ailesinden uzakta yaşamak zorunda kalması başka bir trajedidir. Mehmet’in Diyarbakır’da dolaşması bile, abisinin geçmişinden dolayı, rahat değildir, polisin bakışları hep üzerinde olacaktır. Bâse bu ülkede mutlu bir kadın olabilir, huzur içinde çocuklarının arasında yaşlanabilir miydi? Bırakın yaşlanmayı, Bâse’nin Maraş Katliamı’ndan sağ çıkmış olması bile, şans. Mutluluk mu, ne mutluluğu? Sadece Alevi olmak bile ölümcül olabilir bu topraklarda.
Ama “Babamın Sesi” hep karanlık, hep acı değil. Küçük Mehmet’in çocukluk aşkı Elif’ten söz edişi, okula dedesini götürme hayali, büyük Mehmet’in kendini Sean Penn’e benzetmesi gibi dayanılmaz derecede sevimli anları da var Babamın Sesi’nin. Filmi düşündükçe daha çok seviyorum ama şunu da söylemeliyim: Dinç bir kafa ve dinlenmiş bir vücutla seyredin “Babamın Sesi”ni çünkü filmin temposu çok yavaş! Ama mutlaka seyredin! Orhan Eskiköy (senarist, yönetmen), Zeynel Doğan (yönetmen, oyuncu) ve Özgür Doğan (yapımcı) iyi ki varlar.

Yasak, çıplaklık ve ‘Nemfoman’

TARİH:  6 Nisan 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YASAKLI FİLM NYMPHOMANIAC İSTANBUL FİLM FESTİVALİ

Lars von Trier’i, bütün manyaklığına rağmen ya da tam da o yüzden severim. Milleti eğlendirdiğini sanır ve palyaçoluk yaparken, istenmeyen adam konumuna düşebilmesindeki dramda bana dokunan bir şeyler var. Tabii ki şaka yapayım derken, kaka yaptığını unutmuyorum ama “Nazi”liğini hiç ciddiye almıyorum. Trier’in her tarafı Nazi olsa ne yazar? Cannes’da o basın toplantısında Trier kendisini ciddiye almıyordu ki biz alalım. Öte yandan Trier’in çok yetenekli bir yönetmen olduğunu düşünüyorum.

‘İSTENMEYEN ADAM’
Ama Trier’in katıldığı son Cannes Festivali’nde istenmeyen adam ilan edilmiş olması, sinemasını kötü etkilemiş. Nemfoman, Trier’in en uslu, filmlerinden biri. Filmin Brechtyen yanları var: Epizodik yapısı, anlattığı hikãyenin uydurukluğuna dikkat çekişi gibi. Fakat bütün oyunbazlığına rağmen yine de ders veren bir havası da var. Arada sırada yönetmen sanki doğrudan seyirciye ya da eleştirmenlere sesleniyor: “Anti-semitizm ile anti-siyonizm farklı şeylerdir!”. Antichrist’la Nemfoman arasında birçok benzerlik var. Çocuğun balkondan düşme sahnesi, bu kez mutlu sonla bitiyor mesela. Antichrist’taki psikolog kocanın yerini bu kez başka bir rasyonel erkek alıyor. Sanki çok uzun bir psikanaliz seansı gibi yapılanmış Nemfoman. Melankoli’deki soğuk ve uzak annenin bir versiyonu da bu filmde var. Bu senenin annesinden nefret eden genç kızlar listesine bir çentik daha atıyoruz (diğerleri arasında “Genç ve Güzel”, “Geçmiş” ve “Aile Sırları” var).

EROTiK SAHNELER ÇOK AZ
Fakat Nemfoman’ı bir kez daha izlemeden uzun uzadıya yazmak istemiyorum. O da ne zaman olur bilmiyorum çünkü filmi yasakladılar. Filme uslu dedim ama sansürcüler aynı düşünmediler. Onlara göre cinsel organların görünmesi, hele hele birbirlerine temas etmeleri, bağlamı ne olursa olsun müstehcen bir şey. Nemfoman’da da pipiler, kukular gırla gidiyor. Ne çirkin yaratıklarmışız dedirtene kadar, cinsel organa boğuyor bizi Trier. Filmin erotik denebilecek anları çok az. Hatta seks çoğunlukla, mekanik, duygusuz ya da komik bir eylem olarak tasvir ediliyor.  Jane Campion’un “Piyano” filmindeki çorabın kaçığı ndan görülen ten parçası, Nemfoman’da kabak gibi sergilenen cinsellikten çok daha seksi. Bu vesileyle biraz erotizm ve çıplaklık üzerine neler söylenmiş, bakalım.

‘ÇIPLAK KALINCA İFFETLİSİNİZ’
Roland Barthes bir makalesinde striptizin büyük bir çelişki içerdiğini söylüyor. Gizem duygusunu yaratanın giysi olduğunu ve kadın tamamen çıplak kaldığında gizemin yok olduğunu, kadının cinselliğinden arındığını ve de seksüelize edildiğini düşünüyor. Hatta, “suni” giysiden kurtulup doğal konumu olan çıplaklığa ulaştığında kadının tamamen iffetli bir hale kavuştuğunu iddia ediyor. O halde çıplaklığın bir heyecan yaratması için bir beklenti, bir gelecek olması lazım. Bir gizem içermesi lazım diyebiliriz belki.

BERGER’DEN ÇIPLAKLIK VE NÜ
John Berger’in “Görme Biçimleri” kadına bakışa dair en çok gönderme yapılan kitaplardan biridir. Berger kadın erkek farklılığı üzerine şunları söylemiş: “Erkekler kadınların hayalini kurar, kadınlar kendilerinin erkekler tarafından hayal edildiğinin hayalini kurar. Erkekler kadınları seyreder, kadınlar seyredilen kendilerine bakar.” Bunlar kuşkusuz gerçeklik payı hayli yüksek sözler ama kadınların erkeklerin hayalini kurmadığını, erkekleri seyretmekten zevk almadığını ima ediyor gibi. Ki bu görüş doğru değil. Artık kadınlara hizmet veren, erkeklerin soyunduğu ve kadınların seyrettiği birçok striptiz kulübü var. Kadınlar sosyal hayatta ne kadar erk sahibi oluyorsa o kadar erkekleşiyor gibiler.
Fakat Berger’in çözümlemesini yaptığı alan daha çok klasik resim, striptiz kulüplerinin öncesine dair. Berger, çıplak ile nü arasında da bir ayrım yapıyor. “Çıplak” diyor, “insanın kendisi olmasıdır. Nü olmak ise başkaları tarafından çıplak görülmek ama kendisi olarak görülmemektir. Kişinin kendisi olarak değil bir obje olarak görülmesidir… Deri, sergilendiğinde bir kostüm olur.”

BİZ O YASAK MEYVEYİ YEDİK
Aklıma yine bir soru geliyor: Giyinikken kendimiz olarak mı görülüyoruz? Berger analizinde Batı resim sanatına bakıyor ve bir örüntüyle karşılaşıyor. Çıplak kadınlar tablodan dışarıya, sahiplerine ya da seyircilerine bakıyorlar. Bir teslimiyet ve pasiflik içindeler. Kendilerine bir şeyler yapılmasını bekliyorlar.
Moda ile nü olma hali, çıplaklıkla nü olma halinden daha yakındır birbirine. Moda dekore edilmiş bir nü sunar, süslenmiş bir nü. Çıplaklık ise insanın doğduğundaki halinin bir devamıdır, kendisidir. Ama bunca yüklü bilincimizle bir çıplağı çıplak olarak görme şansımız hâlâ kalmış mıdır? Çıplak kişi, nü olarak algılanmama ya da nü olarak algılandığını düşünmeme şansına sahip olabilir mi? Adem’le Havva, bilgi ağacının meyvesini yemeden önce bu mümkündü ama o meyveyi yedik. Artık çıplaklığımızın hep farkında olacağız.
Berger’ın çıplak ve nü kavramlarını sinemaya uygulamak çok zor görünüyor. Seyirciye bakan bir film karakteri, 4. Duvarı ihlal eder, röntgenciyi röntgenlerken yakalanmış hissettirir. Film karakterleri seksi olmak istiyorlarsa resimdeki kadınların aksine seyirciler/sahiplerine bakmamalıdır. Resmin donmuş halinde seyirci bakarken, görülmediğinden emindir. Oysa filmde hareketli  nesneler filmden çıkıp gelecek gibidirler. Trenin gara gelişinde seyircinin yaşadığı ilk panik hâlâ bir şekilde varlığını sürdürür. Artık trenin üzerimize çıkmayacağını biliyoruz ama perdedeki insanlarla göz göze gelmeye hâlâ hazır değiliz.
Çıplaklığımızın hep farkında olsak da ve artık Adem’le Havva’nın elmayı yemeden önceki haline dönme şansımız olmasa da, kimi yönetmenler çıplaklığı demistifiye etmeye çabalarl. Lars von Trier de Nemfoman’da böyle bir şey yapıyor. Nemfoman yoğun çıplaklık içerdiğinden kaçınılmaz olarak erotik heyecan veren sahneler de içeriyor. Ama filmde çıplaklık olan sahnelerin çoğu, ateşli tabirinin tam tersi bir yerde, buz gibi bir yerde duruyorlar. Filmde Jamie Bell’in canlandırdığı sadist, mesela sanki bir devlet memuru, sanki bürokratik bir işlemi yerine getiriyor. Kadınları kabul ettiği mekânı sanki bir devlet dairesi gibi. Film belki de bu yüzden yasaklanmıştır; devlet daireleriyle sadizm arasındaki ilişkiyi ortaya çıkardığı için.

Gergedan Mevsimi: Sürgünde Bir Yunan Trajedisi

TARİH:  27 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
Bahman Ghobadi, Abbas Kiyorastami’nin asistanlığını yaptıktan sonra 2000 yılında “Sarhoş Atlar Zamanı” (ŞAZ)filmiyle İran Kürt sinemasının öncüsü oldu. ŞAZ, Kürtçe çekilen ilk İran filmiydi ve Cannes’da Altın Kamera ödülü alarak büyük bir başarı da elde etti. Ghobadi sonraki filmleri Kaplumbağalar da Uçar (2004) ve İran Kedileri Hakkında Kimse Bir Şey Bilmiyor’la (2009) da uluslararası ödüller kazandı. Fakat “İran Kedileri…” Gobadi için bir şeylerin sonunun geldiğini belli ediyordu. İran’da, İngiliz müzik dergisi NME okuyan, gizli gizli indie rock yapmaya çalışan gençlerle ilgili bir filmin İslam rejiminin hoşuna gitmeyeceği açıktı. Gobadi de birçok meslektaşı gibi tehditler almaya başlayınca, daha önce Mahmalbaf’ların da yaptığı gibi ülkeyi terk etti. Kalanların başına da Cafer Panahi gibi film yapma yasakları, ev hapsi gibi cezalar geldi, gelmeye devam ediyor. İran’ın başında daha evvelden de berbat bir rejim vardı. Ama Persopolis’te (Marjane Satrapi) de gördüğümüz gibi intikamcı, kindar İslamcıların kurduğu rejim eskisini bazı açılardan aşmayı da başardı. Eskiden hapis cezasıyla kurtulmaları mümkünken, birçok aydın meydanlarda asıldı.
Artık sürgünde yaşayan bir yönetmen olan Gobadi, İran’ı İslam devriminin hemen öncesinde terk eden İran’ın efsanevi oyuncularından Behrouz Vossoughi’yle birlikte çalışma fikrinin, “Gergedan Mevsimi”nin başlangıcında yer aldığını söylüyor. Film, hem yazar hem de yönetmenin yaşadığı sürgün deneyimiyle ortak yanları olan bir başka hapis ve sürgün hikayesini konu alıyor ve yine bir sanatçının, bu kez İranlı bir şairin yaşadıklarından yola çıkıyor.
Gergedan Mevsimi’nin Ghobadi’nin eski filmleriyle ortak yanları da var, farklı bir anlatımı da. Öncelikle filmin isminde yine bir hayvan ismi var: Atlar, kaplumbağalar ve kedilerden sonra bu kez gergedanlar var sırada. Ghobadi, bu konuda havyanları insanlardan daha çok sevdiğini, onları sinema salonlarına davet edemediği için, isimleriyle sinemalara taşıdığını ama ismin de elbette bir şeyler ima ettiğini ve seyircinin bu konuda düşünmesini istediğini söylüyor. Gergedanlar belki Ionesco’nun “Gergedanlar”adlı oyununa (ki faşizmin yükselişinden söz eder) bir göndermedir, belki soyu tükenmekte olan bir türe işaret etmektedir, belki de kalın bir derinin altındaki kırılganlığa, bilemiyorum.
“Gergedan Mevsimi” Ghobadi’nin gerçekçi diye nitelendirilebilecek diğer filmlerinden, sembolizmi, şiirselliği ve çizgisel olmayan kurgusuyla ayrılıyor. Sahel (Behrouz Vossoughi)İslam devrimin öncesinde İran’da ünlü bir şair; karısı Mina (Monica Bellucci) ise zengin bir ailenin (yüksek rütbeli bir subayın kızı olduğunu söyleyen yazılar da var ama ben filmde bunu fark etmedim) kızı. Mina’nın özel şoförü (Yılmaz Erdoğan)Mina’ya saplantılı bir şekilde aşık. Şoförün, tehlikeli bir şekilde araba kullanmasının ardından, Mina’ya bu sırrını açması fena halde dayak yemesiyle sonuçlanıyor. Devrimden sonra kartlar yeniden karılıyor ve bu kez şiddet uygulama sırası şoföre geçiyor. O da elinden geleni ardına koymuyor. Rejim karşıtı olarak görülen Sahel 30 yıl hapse mahkum ediliyor. Karısı Mina da işbirliğinden 10 yıla mahkum ediliyor. Şoför bu dönemde emniyette önemli bir görevdedir artık. Eski şoför, yeni emniyetçi Mina’ya kocasından boşanırsa özgür kalacağı vaadinde bulunuyor ama kadın kabul etmiyor. Hapisteyken Mina’ya tecavüz de ediyor şoför. Mina uzun süre hapisten sonra serbest bırakılıyor ama kocasının öldüğü söyleniyor. Sahel’in bir mezarı bile var, dinsizler mezarlığında. Kadınla şoförün ilişkisi, Mina istanbul’a gittikten sonra da bir şekilde sürüyor.
Sahel, serbest kaldıktan sonra İstanbul’da karısının izini buluyor. Bu arada tanıştığı iki fahişenin (Belçim Bilgin ve Beren Saat) şoförlüğünü yapmak da Sahel’e düşüyor. Sonra kader bir Yunan trajedisi sahneliyor Sahel’e. Daha fazla konuya girmeden burada keseyim.
“Gergedanlar Mevsimi”nin anlattığı trajik öykü, eğer filmin şiirselliği sizde bir etki yaratırsa işleyebilir. Şiirle arası çok iyi olmayan bende ise ne yazık ki pek etkili olmadı. Ghobadi belli ki Tarkovski ve Nuri Bilge Ceylan çizgisinde bir film yapmak istemiş. Sahel karakterini filmde neredeyse hiç konuşturmamış. Sembollere boğulmuş, fazlasıyla karmaşık kurgusu olan bir film çıkmış ortaya. Ama siz kendi kararınız kendiniz verin ve filmden ilginizi esirgemeyin.

SİMURG VE F TİPİ FİLM Zamanımızın kahramanları

TARİH:  22 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Aynı süreçlerle ilgili iki film girdi gösterime üst üste. “Simurg”u zamanında yazamadım, festival programım nedeniyle. “Simurg” F Tipi hapishanelere direnen solcu tutukluların açlık grevlerini ve ardından yaşadıklarını anlatıyordu. Refik, Cafer, Çiğdem, Hüseyin Muharrem, Ali Ekber ve Delil 69 gün süren açlık grevinden Wernicke Korsakoff hastalığı ile çıkıyorlar. Yani artık bazı şeyleri hiç hatırlamayacaklar ve vücutları eskisi gibi olmayacak. İstemsiz sallanmalar, denge sorunları, yavaşlık onların hayatının bir parçası olacak. Sadece onların değil, anne ve babalarını böyle görmekten nefret eden çocuklarının, annelerinin ve babalarının da. Fakat hastalıkları onların dünyaya bakışlarından, insancıllıklarından, umutlarından hiçbir şeyi eksiltmemiş. “Simurg”u seyrederken ağlamamak zor iş. Onlar zamanımızın kahramanları. Yüzyılların öncesine, ecdada bakmaya gerek yok, kahraman aranıyorsa, kahramanlar aramızda yaşıyorlar. Feda ettikleri onca şeye rağmen çoğumuzdan daha iyimserler. Onların görüşlerine katılmayanlar için bile ilham vericiler. Bu genç insanların direnişlerini ancak aşırı bir şiddet kırabilirdi, 12 yıl önce devlet kendi elinin altında hapis tuttuğu bu gençlere kimyasal silahlarla, iş makineleriyle, tüfeklerle saldırdı. Öldürdü, yaraladı, zorla F tipi hapishanelere taşıdı.
9 KISA FİLMDEN HÜCELERE BAKMAK
F Tipi Film ise, açlık grevlerinin engellemeye yetmediği yeni hapis düzenini anlatan 9 filmden oluşuyor. Tecrit ya da hücreye atılma eskiden hapishane içinde suç işleyen mahkûmlara verilen ekstra bir cezaydı. Yeni dünya düzeninde hücre standart uygulama haline gelmiş durumda. Yeni dünya düzeni derken, bu uygulamanın yerel olmadığını da vurgulamak istiyorum.  F tipi hapislik Batı uygarlığından ithal edilmiş bir düzen. Hüseyin Karabey “Sessiz Ölüm”de bu sistemin Batı ülkelerindeki uygulamasını filme almıştı. Aynı dehşet orada da var. Batı standartlarının, insani olana işaret ettiği yönünde bir ezber var. Bu ezber keşke doğru olsa.
“F Tipi Film”de hafızasını yitirmiş bir genç kadının nasıl arkadaşlarının yardımıyla ayakta kaldığını izliyoruz. Titizliğiyle tanınan bir mahkûmun bir hamam böceğiyle dostluğunu ve bu dostluğun kaybıyla hayatla olan bağını yitirişine tanık oluyoruz. Çünkü tecrit böyle bir şey ve insan, ilişkisiz kaldığında insan olamayan bir yaratık. Bir başka filmde yaşlı bir mahkûm annesinin güvenlik görevlilerince soyunmaya zorlanarak nasıl aşağılandığını görüyoruz. Sadece içerdekilerin onurunu zedelemeye çalışmıyor düzen, onların yakınlarını, sevenlerini de elinden geldiğince kırmaya çalışıyor. Ama direniyor insanlar, kimi ayak izlerini bırakmanın bir yolunu buluyor hücrenin her yanına, kimi saçından yaylı müzik aleti yapıyor.

DAYANIN YALNIZ DEĞİLSİNİZ
“F Tipi Film” tecritte yaşamak zorunda bırakılanlara bir saygı duruşu, bir sevgi gösterisi. Dayanın, yalnız değilsiniz, unutulmadınız demenin bir yolu. Umarım çok sayıda insan bu filmi izler ve filmin mesajı artarak ulaşır içerdekilere. Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Aydın Bulut, Hüseyin Karabey, Reis Çelik, Vedat Özdemir, Mehmet İlker Altınay, Grup Yorum yazıp yönetmişler Tansu Biçer, Serkan Keskin, Bülent Emrah Parlak, Gizem Soysaldı, Erkan Can, Fırat Tanış, Civan Canova ve başkaları oynamışlar. Ellerine sağlık hepsinin. Şimdi sıra bizde.

Hayastan* İzlenimleri

TARİH:  19 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ermenistan diye bir ülke var mıymış? Erivan’daki ilk günlerim boyunca neden Ermenistan’da olduğumu anlamıyorum? Cevabını bilmiyorum. Erivan’ın merkezi herhangi bir Avrupa ülkesi gibi modern ve zengin. Belki de yoksul bir şehir bekliyordum, öyle duymuştum. Belki Ermenilerin bir ülkesi olduğunu bilmeden yetiştim, okulda sınıf arkadaşlarımın bazıları Ermeniydi, aynı ülkede yaşıyorduk, Türkçe anlaşıyorduk. Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeleri olabileceğini düşünmek bu yüzden garip mi geliyordu? Ermeniler arasında yabancı olmak mı tuhaf geldi bana? Bilemiyorum, belki de bambaşka bir şey bana bu hissi yaşatan. Belki de iki ülkeyi birbirinden ayıran sınırları anlamakta güçlük çekiyorum. Hem de en sertinden bir sınır, kapalı bir sınır!

Konuşmak gerek. Arada sorunların olması ilişkileri dondurmak için değil tam tersine sıklaştırmak için bir neden olmalı. Konuşuluyor da. Biz konuştuk. Hrant Dink’in dediği gibi kanlarımızdaki zehiri akıtmamız lazım. Bu da ancak ilişkiyle, diyalogla olabilir. Çok zor da olsa, başka yolu yok.

Hrant Dink Vakfı’nın Türkiye-Ermenistan Gazeteci Diyalog Programı’nın konuğu olarak Erivan’dayım. Gezinin diğer konukları Burcu Karakaş (Milliyet), Cansu Karadan (CNN-Türk), Cem Erciyes (Radikal), Erkam Emre (Zaman), Lora Sarı (Agos), Melis Behlil (Açık Radyo), Senem Aytaç (Altyazı) ve Vildan Ay (Haber Türk TV). Vakıftan Nayat Karaköse ve Nanée Malek-Stanians toplantıları, yemekleri, kısacası her şeyi organize ediyorlar bizim için.

TV kanalları, sivil toplum kuruluşları, AB’nin Ermenistan temsilciliği ve Taşnak Partisi’ni (Dashnaktsutyun Party) ziyaret ediyoruz. Sanatçılarla ve sivil halkla konuşuyoruz. İnkar edilemeyecek gerçek şu: Ermeniler geçmişten dolayı kırgın, kızgın ve öfkeliler. Hiç olmadı mahzunlar. Kendilerini mağdur hissediyorlar. Geçmişlerinden koparılmış hissediyorlar kendilerini. Ülkelerinden, atalarından, kültürlerinden uzak düşmüşler. Penceresinden baktığımız ve bizi görünce hemen içeri davet eden berber “Selamın aleyküm” diyor ve nerden geldiğimizi soruyor. Biz “Türkiye” deyince, “sizin atalarınız, bizim atalarımızı kesti” diyor, kederli. Ama düşmanca değil.

Bir akşam bir bara gidiyoruz. DJ’le sohbet ediyorum. Bana Türk psychedelic (saykedelik okunur, saykodelik bilinir) müziğini, özellikle de Erkin Koray ve Selda Bağcan’ı çok sevdiğini söylüyor. Ama çalamadığını çünkü başka bir DJ’in Türkçe müzik çalmaya kalkınca işinden olduğunu söylüyor. Nanée’den rica ediyorum, o da barın sahibinden rica ediyor ve hatırımız için bir parçalık Türkçe çalma izni çıkıyor DJ’e. Erkin Koray’ın ‘Esterabim’ini çalıyor o da. Türkiye-Ermenistan ilişkileri için tarihi bir an olmasa da bar için kesinlikle tarihi bir an. İlk defa bir Türkçe şarkı eşliğinde eğleniyor insanlar. Bu da benim küçük katkım olsun ilişkilerimize.

Konuştuğum insanlarda Karabağ konusunda milliyetçi tutum egemen. Peki ya Karabağ çevresindeki işgal edilmiş Azeri bölgesi ne olacak dediğimde, aldığım cevap ya “Oranın tampon bölge olarak tutulması güvenlik için şart” ya da “Oralar zaten eskiden bizimdi” oluyor. Ama yine de bir çözüm olmalı ve bulunmalı. Ve bu ancak konuşmayla olacak.

Gezimiz Altın Kayısı Erivan Film Festivali’ne denk geldiği için, sinemayla da ilgili bir ziyaret oluyor bu. Ermenistan Türkiye Sinema Platformu da 12. kez bir araya geldi Erivan’da; geçen yılın desteklenen filmleri ‘Ziazan’ (Derya Durmaz) ve ‘Diyar’ (Devrim Akkaya) gösterildi, desteklenecek yeni filmler seçildi. Projesi ödül alanlar Sevda Usanoğlu (Bulanık Pastel Bir Resim) ve Mesut Tufan (Çuhacıyan’ın İzinde) oldu.

Az da olsa film de izleyebildik. Paradjanov’un ‘Unutulmuş Atalarımızın Gölgesi’ filmi ustanın şiirsel sinemasından bir Romeo-Jülyet hikayesi anlatıyordu. Kimi zaman zorlasa da özel bir filmdi. Paradjanov Müzesi ise en az filmleri kadar ilgiçti ustanın. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biri. Tavizsiz bir sanatçı olan Paradjanov üstelik de biseksüel olunca (gerçi rehberimiz katiyen öyle değildi diyor) sistemin gazabına uğramış. Rehberimize göre Paradjanov’un hapse atılmasının nedeni özgürlükten yana olması ve sinemasında ulusal öğelere yer vermesiydi.

Dietrich Brüggemann’ın Berlin’den ödülle dönen filmi ‘Hacın Durakları’ minimalist sinemanın iyi örneklerindendi. Cristian Mungiu’nun ‘Tepelerin Ardında’sı, Ulrich Seidl’ın ‘Cennet Üçlemesi’nin ‘İnanç’ ayağı ve Haneke’nin ‘Beyaz Bant’ filmleriyle birlikte düşününce Hıristiyanlığın yükseldiğini ve sinemacıların buna tepki gösterdiklerini düşündük. Film yeniyetme bir genç kızın, dinsel dogmaların etkisiyle kendi hayatından vazgeçmesini anlatıyor.

Son olarak 1988’de depremin sarstığı Gümrü’ye dair bir şey söylemek isterim. İnsanı hüzünlendiren bir yanı var bu kentin, çok güzel ama terk edilmiş gibi. Erivan’dan çok daha yoksul ve çok daha otantik bir yer. Burada Kars’tan önceki son tren istasyonunu gezdik. 1993’ten beri tren uğramayan istasyonunun hala bir bekçisi var. Olur da sınır açılırsa hazır bekliyorlar. Sınır açılsın, Gümrü canlansın. Kars’ın da Gümrü’nün de, Ermenilerin de Türklerin de buna ihtiyacı var.

*Hayestan veya Hayastan Ermenistan’ın Ermenice’deki adı.

ÇANAKKALE 1915 Araplarla Anzaklar savaşır, Türkler kazanır!

TARİH:  20 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

 Tarih kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor… Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak…

Sovyetler Birliği döneminde (kaynağını yine bulamadığım) söylenmiş bir söz vardır: “Geleceğin nasıl olacağını biliyoruz. Ama ah, o geçmiş yok mu! Sürekli değişiyor!”, diye. Bu dönemde sinemamız (televizyon ve hatta inşaatçılarımız  da!) tarihe pek bir merak sardı. Tarih bu, kitapta durduğu gibi durmuyor tabii. Yeni Osmanlıcılığın ya da Türk-İslam sentezinin fetihçi versiyonunun iktidarda olduğu günümüzde, ulusalcılık da kendine çeki düzen veriyor, değişiyor. “Dersimiz Atatürk” ve “Gurbet Kuşları”ndan bildiğimiz Turgut Özakman yazmış, “Çanakkale 1915”in senaryosunu. Ulusalcı diye bildiğim Özakman bu senaryoyu beş on sene önce yazsaydı çok farklı yazacağına inanıyorum. Atatürk çok daha ön planda olur, ezandı, namazdı, duaydı filmde bu kadar çok duyulmazdı. Ama bir şey değişmezdi sanırım: Özakman “Dersimiz Atatürk”te yaptığı gibi yine Emin Oktay’ın ortaokul ders kitaplarından alınmışa benzeyen bir iş çıkarırdı. Yani bolca, pis düşman şunu yaptı, kahraman Türk ordusu bunu yaptı, düşman çok güçlüydü ama Türk’ün damarlarında akan asil kanı hesaba katamadı falan türünden bir şey olurdu, şimdi de olduğu gibi. Özakman’ın işlerinde değişmeyen şeyler var. Özakman’ın hikâyesine dayanan, Halit Refiğ’in çektiği ve hak etmediği halde bir başyapıt muamelesi gören “Gurbet Kuşları”ndaki (1964) Rumların temsiline bakın, utanacaksınız!
KENDİMİZİ TESELLİ EDEBİLİRİZ!
Çanakkale 1453’te de bu tip bir aşağılamadan söz etmek mümkün. Filmin başlarında Çanakkale savunmasında üç alayın görev aldığı söyleniyor. Bunlardan biri karışık olduğu söylenen ama tek bir Kürt dışında tamamı Türklerden oluşuyor gibi görünen bir alay ki hikâyemiz onları anlatıyor. Hikâyesi anlatılmayan, anlatmaya değer görülmeyen iki alay daha varmış. Bu iki alayın erlerinin tamamı Osmanlı’nın o dönem bir parçası olan Suriyeli Araplardan oluşuyormuş. Film bize bunlar da vardı ama onlar savaşmayı ne bileceklerdi ki şeklinde bir şey söyleyip, konuyu kapatıyor. Büyük Britanya’nın Çanakkale Savaşı öyküsünü, “bir de Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzaklar vardı ama onların hikayesi önemsizdi” diye anlatması neyse, bu da o. Tabii Britanya böyle bir şey yapmaz, yapmıyor bu çağda. Anzaklara saygıda kimse kusur etmiyor. Ama Çanakkale’de Osmanlı adına savaşan erlerin üçte ikisinden fazlasını oluşturan Suriyeli Arapların hakkını koruyacak kimse yok bu ülkede. Anlaşılan o ki asıl savaş Araplarla Anzaklar arasında olmuş ama bizim bu gerçeğe ulaşmamız için daha en az bir yüzyıl geçer. Ortadoğu uzmanı gazeteci Robert Fisk bir makalesinde “Çanakkale’de Osmanlı adına aslen Araplar savaşmıştı”* demişti. Ben bu makalenin linkini Facebook’ta verince birkaç arkadaşım itiraz etmişti. Şimdi bir başka kaynak daha, aşağılayarak da olsa savaştaki Suriyeli Arap gerçeğini dile getirmiş oldu. Bu da bizim kârımız olsun diye teselli edebiliriz kendimizi.
“EN İNSAN BİZİZ!”
Ö dönem bizim için savaşan Suriyelilere, bugün o eski emperyalistlerle müttefik olan Türkiye savaş açıyor. Bu filmin hizmet ettiği bir şey varsa, o da bu dönemin ihtiyaç duyduğu savaşçı, militarist ruh haline gaz vermek. Bir de ulusalcılıkla, milliyetçiliğin arasını bulmak. Hepimiz Müslümanız, hepimiz asker doğarız, en insan biziz, en kahraman biziz vs. Çanakkale Savaşı’nın bile İttihatçıların maceraperestliği yüzünden yaşandığını iddia eden tartışmalar bu filme uzak. Osmanlı sanki dünyanın en barışçı ülkesiyken pis emperyalistlerin saldırısına uğramış. Sanki kendisinin başkasının topraklarında gözü hiç olmamış ve sanki Çanakkale Savaşı’nın yaşandığı 1915’te kendi ülkesinin Ermeni vatandaşlarını kadın erkek demeden kıyıma uğratmamış gibi… Ama biz dünyanın en iyi insanları olduğumuza inanmaya devam edelim yoksa başka neye tutunacağız?
DİJİTAL HAREKETLER BUNLAR
Filmde bir olay örgüsünden, karakterlerden filan söz etmek mümkün değil. Atatürk her zaman olduğu gibi, kasıntı ve poz kesen biri olarak canlandırılıyor. Sanki çok önemli bir şeymiş gibi mavi gözlü olduğunun altı dijital olarak da çizilerek… Düşmanlar ya da yabancılar da düşman işte. En safiyane duygularla kendilerine yaklaşmaya kalkan Türk’ü anında alnından vuruyorlar… Bizse savaşsak da insanlığı hiç elden bırakmıyoruz. Allah’ın adı film boyunca ağızlardan düşmüyor.  Kısacası al “Fetih 1453”ü vur “Çanakkale 1915”e. Biz bu kafayla gidersek sonumuz Osmanlının sonu gibi olacak ama elden eleştiri yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Filmin yönetmeni Yeşim Sezgin’in bir kadın olması da düşündürücü. Militarizmi sadece ordunun tekelinde sanan ve AKP’yle birlikte militarizmin defterinin dürüldüğüne inanan bir kitle var. Erkek egemen ideolojinin sadece erkeklere özgü olduğunu sanmak gibi bir şey bu: “Çanakkale 1915” militarizmin ve hamaset edebiyatının sivil-asker, erkek-kadın ayrımı yapmadığını göstermesiyle pozitif bir işleve sahip olabilir. Ne demişler “bir işe yaramıyorum diye üzülme, kötü bir örnek olarak her zaman bir işe yarayabilirsin!”
*Independent’te çıkan “Robert Fisk: Great War Secrets of the Ottoman Arabs” adlı makalede Osmanlı saflarında Müttefiklere karşı savaşan Arap sayısının, Arabistanlı Lawrence’ın öncülüğünde Arap isyanına katılanlardan çok daha fazla olduğu da söyleniyor.

GECE PLANI

TARİH:  5 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terör ve Ekoloji

Yönetmen Kelly Reichardt’ın adını İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Old Joy’ filmiyle tanımıştık. İki gençlik arkadaşının bambaşka hayatlar sürdürdükten ve orta yaşa eriştikten sonra birlikte geçirdikleri bir tatili anlatan film, hâlâ gözümün önüne gelir bazen. Birisi yerleşik bir düzen kurmuş, diğeri hâlâ serseri bir hayat süren bu iki “arkadaş”ın öyküsünün insana dokunan bir yanı vardı. Film, Rotterdam Film Festivali’nde birincilik ödülü almıştı. Reichardt, sonra ‘Wendy ve Lucy’yle yine etkileyici bir film çekti. Bu kez, ABD’nin mülksüz gençlerinden birini (ve onun köpeğini) filminin merkezine yerleştirmişti. İlk filmde Will Oldham’ın, ikincisinde Michelle Williams’ın oyunculukları çok iyiydi. Reichardt uluslarası büyük film festivallerine çağrılır oldu. Venedik’te yarışan “Meek’s Cutoff” (Kestirme Yol) tuhaf bir filmdi. Batıya göç eden bir konvoyun hikâyesi western kalıplarını yıkıyordu yıkmasına da yerine pek de anlamlı bir şey koymuyordu. Yine Venedik’te yarışan son filmi ‘Gece Planı’ da kısmi bir başarı ne yazık ki.

Reichardt’ın filmlerinin ortak bir noktası varsa o da doğaya büyük yer vermeleri ve alttan alta politik bir şeyler söylemeleri. ‘Gece Planı’ belli ki doğa-insan ilişkisi üzerine epey kafa yoran Reichardt için önemli bir meseleyi ele alıyor. Doğayı kurtarmak, hayvanların hayatını eski düzenine getirmek için nereye kadar gidilebilir ya da gidilmeli? Somon balıklarının göç yolları bir barajın yıkılmasıyla eski haline gelir mi? Daha onlarca baraj daha yok mu? Terörle mesaj vermek ya da herhangi bir şey elde etmek mümkün mü?
‘Gece Planı’nın kahramanları bir barajı bombalayarak somon balıklarının göç yollarını açmaya çalışan ekolojik teröristler. Baraj ya da su bendi bombalama fikri ABD için çok aykırı bir fikir olmasa gerek ki ‘Düşler Diyarı’nın (Beasts of the Southern Wild; 2012) kahramanları da doğayı eski dengesine kavuşturmak için benzer bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Ama iki filmde de bombalama eylemlerinden en çok zarar görenler, bombayı koyanlar oluyor.

Josh (Jesse Eisenberg) ve Dena’nın (Dakota Fanning) bir barajın başındaki görüntüleriyle açılıyor film. Bu iki genç doğasever, barajın balıkların göç yolunu tıkamasından çok rahatsızlar. Kendilerinden daha yaşlıca bir eski askerin (Peter Sarsgaard) de katılımıyla barajı imha planını hayata geçirmeye başlıyorlar. Film bazılarına çok yavaş ve karanlık gelebilecek ama bence sağlam bir sinematografi ve ritimle, yavaş yavaş açılıyor. Üçlünün bombalamayı gerçekleştirmek için yaptığı alışveriş sırasında ya da göl başında geçirdikleri sürede gerilimi gayet dozunda tutmayı başarıyor yönetmen. Ama işler karanlık bir virajı döndükten sonra, baştaki ilginçliğini yitiriyor. Politik mesajı zaten belli olmuş olan film uzun bir süre Josh karakterinin değişimi üzerine yoğunlaşıyor. Ama nedense Josh’un baskı altında çözülen kimliği yeterince ilginç bir hale bürünemiyor. Josh’un zaten karanlık bakışları biraz daha kararıyor o kadar. Film bittiğinde elimizde üç karakter hakkında da fazla bir şey kalmıyor. Filmin mesajları arasında bu da var aslında. Yani, bireyin sistem karşısındaki görece önemsizliği ve etkisizliği… ‘Gece Planı’ bir gerilim filmi olarak ilk yarısı boyunca işliyor ama gerisini getiremiyor. Gökten zembille inmiş gibi sinema perdesine ordan da zihnimize giren karakterler yine aynı hızla çekip gidiyorlar zihnimizden.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com