Suçluluk duyguları

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış

Suçluluk duygusu, işlenen bir tür suçtan kaynaklanacağı gibi, suça maruz kalmaktan da kaynaklanabiliyor. Tecavüz mağdurlarını yaşadığı suçluluk duyguları gibi. Ya da Freud’un dediği gibi, suçluluk duygusu, suçtan önce gelebiliyor. Burası karışık biraz ama işlenen suç, zaten var olan suçluluk duygusunu belirli bir alanda zapt etmek için de var olabiliyor. Pelin Esmer, “Gözetleme Kulesi” ile ilgili söyleşilerinde bu tip “nedensiz” suçluluk duygularının gücünden söz ediyor.

HAYATIN NEREYE GİTTİĞİ AÇIK KALIYOR
Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Filmin sırlarını açık etmemek için (ki buna filmin yaratıcılarının azami önem verdiklerini görüyorum) bu suçluluk duygularının arkasındaki hikayelere girmeyeceğim. Kahramanlardan kadın olanı kendisine karşı işlenen suçun hesabını soramıyor, diğeri ise neden olduğu trajediden dolayı kendi kendisine hesap veremiyor. Bu iki insan bir şekilde birbirlerini buluyor, çatışıyor ve birbirlerine ayna işlevi görüyorlar. İki insan da sonunda değişiyorlar ama hayatın onları nereye götüreceği açık kalıyor…
Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış. Gözetleme Kulesi Adana Altın Koza’da en çok ödül alan filmdi. Gerçekten de her öğesiyle çok nitelikli bir film “Gözetleme Kulesi”. Toronto’da başlayan uluslararası serüveninde daha birçok durağa uğrayacak gibi…

Dünün mağduru, yarının faşisti

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’

Baştan söyleyeyim: Bu kadar uzun süre maymun seyredeceksem, ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ndense (MCŞV) maymunlara dair bir belgesel seyretmeyi tercih ederdim. MCŞV, maymun gribinin ardından dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun öldüğü bir gelecekte başlıyor. San Francisco maymunları ise evrimleşerek, daha insani bir uygarlık kurmuş, çat pat İngilizce (Tarzan düzeyinde) konuşmaya da başlamışlardır. İngilizce konuşmadıkları zamanlarda ise işaret diliyle ileri bir iletişim tutturmuş durumdalar. Ve fakat insan nüfusu tükenmiş değildir. Bir grup hayatta kalmayı başarmıştır. Maymunların bölgesindeki barajı çalıştırırlarsa enerji sorunlarını da çözeceklerdir. Bu grubun otomatik silahları da vardır. İnsanlar, maymunlarla karşılaştığında politik olarak dersler çıkarılacak gelişmeler başlar.
Film siyaseten oldukça doğru bir yerde duruyor. Maymun faşizmi, Alman faşizminin yükselişine benzer bir şekilde yükseliyor. İnsanların elinden çok çekmiş, çok işkence görmüş bir maymun siyasi suikastler işleyip, suçu insanlara atarak ve Reichstag benzeri yangınlar çıkartarak kitlesini manipüle ediyor ve iktidarı ele geçiriyor. İleri evrim, karşı devrime dönüşüyor.
Alman faşizminin ardında malum, I. Dünya Savaşı’nın mağduriyeti vardı. Hitler bu mağduriyet duygusunu kullanarak ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelmişti. Tıpkı güzel ülkemizde Yeni Osmanlıcıların yükselişinde I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi kabullenemeyişin ve kişisel mağduriyetlerin olması gibi. Tıpkı bugünkü İsrail dehşetinin ardında Alman faşizminin Yahudilere yaşattığı mağduriyetin olması gibi. Mağduriyet üzerine politika inşa edenden korkacaksın. Türk, Kürt, Alman, Yahudi fark etmez.
Filmin maymunlar cephesinde dünün mağdurları, bugünün faşistleri iktidara gelirken, insanlar cephesinde de benzer şeyler oluyor. Akrabalarının ölümünden maymunları suçlayan ve dolayısıyla kendisini maymunlar tarafından mağdur edilmiş hisseden biri, her fırsatta şiddete başvurarak savaşı körüklüyor.
Film, dediğim gibi politik olarak doğru noktalara parmak basıyor ama sonuçta büyük bütçeli bir aksiyon filmi olmanın tuzaklarından da kaçmıyor. Yani bol bol vurdulu kırdılı sahne izliyoruz. Çocuksu bir kavga dövüş seyretme merakınız yoksa bu sahnelerde sıkılmamanız zor. Ayrıca filmin ne insan ne de maymun karakterlerinin akılda kalıcı bir niteliği var.

Evlilik, cinayet ve medya

TARİH:  11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

KAYIP KIZ

İki yabancının birbirini tanımadan yan yana yaşamasına evlilik adı verilir. Evliliğin tarafları sık sık birbirlerini öldürmeyi düşler: Bazen, şunun kafatasını parçalayıp açsam acaba neler düşündüğünü öğrenebilir miyim diye sorar seven yürek; bazen de, cellat zehirli iğneyle şu iti ölüme yollasa da başkalarıyla fingirdeşmek neymiş görse der, kalbi örselenmiş, hassas aşık. Eski aşık ya da.
Aaah ah, halbu ki ay ışığında öpüşeli topu topu kaç yıl olmuştur?
Bir de medya cadıları vardır. Her yıkılan evlilik, hele de gümbürdeyerek, kanayarak yıkılan her evlilik potansiyel malzeme sunar medya cadılarına. Ama bu cadılar, cadı avlayan cinstendirler aynı zamanda.  Şeytanlaştırmak en sevdikleri iştir ama gerekirse melekleştirmekten de kaçınmazlar.
“Kayıp Kız” zengin kızla fakir oğlanın aşkını, evliliğini, kadının kayboluşunu, adamın önce medyaya yem olup sonra onu yönetmeye başlamasını anlatıyor. Zengin kız doğma büyüme New Yorklu, fakir erkek ise taşradan büyük kente göç etmiş bir gazeteci yazar. İşler başta iyi gidiyor ama bir evlilikte iki taraf da işsiz kalırsa büyük değişiklikler beklemek gerekir.
HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK MI!
Nitekim fakir oğlan Nick (Ben Affleck) annesinin hastalığını da bahane ederek memleketi Missouri’ye yerleşmeyi öneriyor, zengin kız Amy (Rosamund Pike) da kabul ediyor. Aşağıdan yukarı çıkanın, çıktığı yerin kültürüne ayak uydurması başka, yukardan aşağı inenin indiği yere uyum sağlaması başka. New York’tan taşraya göç yaramıyor çiftimize. Rosamund umutsuz ev kadınlarını oynamaya başlıyor.
Ve bir gün Nick eve geldiğinde karısını evde bulamıyor. Fakat bu basit bir terk olayına da benzemiyor çünkü az da olsa evde bir boğuşma olduğuna dair deliller var. Amy kaçırılmış gibi, sanki…  Yoksa?
MERAK UYANDIRAN BİR FİLM
Daha fazla konuya girmenin alemi yok çünkü “Kayıp Kız” merak etme duygumuza hitap eden bir film en başta. Ne oldu, ne olacak sorularının peşinde filmin 2 saati aşan süresi hissedilmiyor bile. Oyunculuklar, özellikle yan rollerdekiler muhteşem. Rosamund Pike filmin en zayıf oyuncusu. Ben Affleck ise iyi.
Çok satan bir romandan yazarın kendisinin uyarladığı senaryoya dayanan “Kayıp Kız” birinci sınıf bir macera filmi. Ama daha fazla abartmaya gerek yok. Uzun bir yolculuk esnasında okunacak ve otelde bırakılıp eve getirilmeyecek cinsten bir kitaptan uyarlanan filmin nitelikleri de kitabınkine benzer. David Fincher büyük bir usta, hiç şüphe yok. Ama ‘Kayıp Kız’dan akılda kalacak bir karakter de yok. Olay örgüsü fazla abartılı ve giderek inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Ama yine de kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. Kadın bir yazardan kadın düşmanı denilebilecek bir film çıkması da enteresan bir durum.

Hem kendisi hem de başka bir şey

TARİH:  4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.

Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.

Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).

YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.

“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.

REKLAMLAR  ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.

Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.

Lümpenler zenginlere karşı

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino taifesi ustalarını çok geriden takip ediyor. 11 Eylül sonrasında “intikamcı” filmler çekmeye başlayan Tarantino da ilk dönemindeki çekiciliğini yitirdi ama Roberto Rodriguez ve Eli Roth gibilerinin apaçık faşizan eğilimlerine henüz yüz vermedi. Hoş, intikamcılığın da her zaman faşizme göz kırpan bir yanı olmuştur.

“Sin City Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” (bundan sonra kısaca Sin City Olarak anılacak) bir tür kara film sayılabilir. Kara filmin çizgi roman estetiğiyle harmanlanıp, yüksek teknolojiyle pişirilip önümüze sürülmüş hali. Film temelde siyah beyaz, kısmen de renkli. Siyah beyaz sadece renk paletinde egemen değil, karakterler de iyiler, kötüler olarak ayrılıyorlar. Ama iyi de kötü de şiddet konusunda farklı değil. Şiddet, Sin City’nin doğasında var. Bu son derece stilize ve fantastik bir şiddet olsa da, şiddet sonuçta. Filmdeki kadınlar iyi kalpli fahişeyle kötü kalpli fahişe yelpazesinde çeşitli noktalara serpiştirilmişler.

Film, Pulp Fiction misali, üç öyküden oluşuyor. Ama üç öykü birbirinin içine tam da geçemiyor. Ve keşke de geçmeseymiş, uzun bir film yerine, bir öykünün anlatıldığı kısa bir film yapılsaymış. O zaman, bu filmin bir keyif verme ihtimali vardı. Çünkü, Sin City’nin her şeye rağmen bir süreliğine cezbeden bir estetiği var. Ama film uzadıkça aynı tattan gına geliyor. Kadın cinselliği karşısında zayıf erkekler, entrika çeviren şehvetli kadınlar vs vs. Bir yere kadar!

Filmin bir sınıfsal öfkesi de var. Fakat bu lümpen proleteryanın öfkesi. Filmin açılışında üniversiteli zengin çocuklar sırf zevk için, bir evsizi yakmaya kalkıyor. Filmin kötü adamı senatör Roark hem çok zengin hem de nüfuzlu. Onlarla mücadele edenlerin ise hayatlarını neyle kazandıkları biraz meçhul. Biri kumarbaz, biri striptizci, biri striptizcinin badigardı vs. Zenginlere karşı lümpen proleteryanın öfkesi aşırı şiddete dayalı. Kötü ile iyinin tek bildiği şey, birbirini öldürmek.

Bu arada Rodriguez filmin tek yönetmeni değil. “300” çizgi romanlarının yaratıcısı Frank Miller da eş-yönetmen olarak iş başında. “300” romanları, sinemanın son yıllarda gördüğü en faşizan iki filme kaynaklık etti. Miller’ın kendisinden incelikli karakterler beklemek zaten mümkün değil. Bütün bunlara rağmen, Mickey Rourke ve Eva Green’in kimi zaman eğlendirdiğini söylemek lazım. Eva Green’in hem son “300” filminde hem de bunda benzer rollerde yer alması da dikkat çekici. Babalar ve oğullar arasındaki düşmanlık teması öykülerden birine az biraz psikolojik derinlik katar gibi olsa da burada da beklentimiz boşa çıkıyor. Dediğim gibi, bu filmin 15-20 dakikalık bir versiyonu yapılmalı. O çalışır. Fakat bu tayfanın artık kafasını değiştirmesi lazım. İlla “Eğleneceğiz, çok eğleneceğiz, hepsi film abi” tiradlarından da gına geldi. Evet, hepsi film ama film var, film var.

Yaşlılar bilebilse, gençler yapabilse!

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınlar: Orta yaşlı, genç ve çok genç üç kadın. Maria Eders (Juliette Binoche) orta yaşlı bir oyuncu, genç Valentine (Kristen Stewart)ise Maria’nın kişisel sekreteri.

Oyunculuk kadınlar için en nankör mesleklerden biri. Erkek meslektaşları 70’li yaşlarında dahi aksiyon filmlerinde boy gösterip, genç kızlarla aşk yaşarken, çoğu kadın oyuncu 40’lı yaşlarına gelmeden emekliye ayrılıyor. İlginin odağı olmaya alışmış kadın oyuncuların yaşlılıkta yaşadıkları çöküşü en iyi anlatan filmlerden biri Sunset Blvd’dır.

‘Ve Perde’nin gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış Maria’sının dramı, Sunset Blvd.’ın Norma Desmond’unun (Gloria Swanson) yanında çok hafif kalsa da, hiç de önemsiz değil. Geçip giden sadece gençlik de değil ki… Yaşam tarzı değişiyor, zevkler değişiyor, teknoloji değişiyor. Gençler yaşlılardan çok daha fazla şey biliyorlar yeni dünya hakkında ama yaşlılar ipleri ellerinde tutabilmek için sonuna kadar mücadele ediyorlar.

Maria bir yandan Valentine’i kıskanırken, Valentine’den de genç başka bir rakibe çıkıyor karşısına: Çıtır sinema oyuncusu Jo-Ann Ellis (Chloe Grace Moretz)…

‘Ve Perde’ gençlikle yaşlılığın rekabeti, farklı oyunculuk anlayışları, sanat sineması-kitle sineması ayrımının yapaylığı ve yöneten-yönetilen gerilimi üzerinde çok keyifli bir şekilde salınıyor. Juliete Binoche çok iyi. Kristen Stewart daha da iyi. Chloe Grace Moretz de parlıyor. Film, temalarını düz bir şekilde değil, “Film içinde film içinde gerçek içinde rol” diye tarif edebileceğim bir sarmalda tartışıyor. Maria ile Valentine, Valentine’in rolü için prova yaparken oyunun içinden çıkıp, kendi gerçekliklerine, oradan tekrar oyuna girip çıkıyorlar. Film kahramanları arada kendilerini canlandıran Binoche, Stewart ve Moretz de oluveriyorlar. Stewart’ın geçen senelerde evli bir adamla yaşadığı kaçamak sanki Jo-Ann’in filmdeki karakterinin yaşadıklarında karşılık buluyor.

Kadın ve sanatçı rekabeti üzerine bu müthiş oyunculuk gösterisi çok iyi yazılmış diyalogları ve etkileyici sinematografisiyle su gibi akıp gidiyor, ta ki epilog bölümüne kadar. Bu epilog bölümünün neden var olduğunu anlamadım. Filmin asıl kahramanı gidiyor ve film bitiyor. Ondan sonra filmi neden seyretmeye devam ettiğimizi anlayamadım. Filmin asıl kahramanı benim öznel tanımlamam, kabul. Belli ki yönetmen başka türlü düşünmüş ama en azından benim için geçerli değil düşündüğü. Epilog bölümü, filmin etkisini çok zayıflatıyor, hatta dağıtıyor. Yönetmen Olivier Assayas o noktaya kadar beni şaşırtmıştı, böyle akan bir film de yapabiliyormuş demek diye düşündürtmüştü. Huylu huyundan kolay vazgeçmiyor.

Liberalin gizli ırkçılığı

TARİH:  27 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türkiye’de siyasal İslamcıların mağduriyet edebiyatları midemi bulandırıyor. Bencil, benmerkezci, ağlak ve intikamcılar. Batı’nın Müslümanlara bakışı da midemi bulandırıyor. Onlar da Müslümanları mağdur göstermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğer Müslümanları mağdur gösterirlerse, bir sonraki filmlerinde gözü dönmüş terörist olarak nasıl gösteririz diye düşünüyorlar.

MAĞDUR EDİLME HALLERİ
Oscar ödüllü “Milyoner” (Slumdog Millionaire; 2008) filminin çıkış noktasıyla önümüzdeki “Aşk Tarifi” filminin çıkış noktası ve Müslümanlara bakışı aynı: Müslüman eğer filmin olumlu kahramanıysa Müslümanlığını mümkün olduğu kadar gizleyeceksin. Müslüman kahramanın mağdur edilme nedeni dini inancıysa bu sefer düpedüz yalan söyleyecek ve dikkati başka nedenlere çekeceksin.

“Slumdog Milionaire”in kahramanının dramı, annesinin linç edilmesiyle başlar. Kimdir linç eden; masum insanlar neden linç edilirler? Bunların cevabını filmden değil başka yerlerden öğrenmek zorundayız. Mumbai Ayaklanmaları sırasında yüzlerce Hindu ve Müslüman ölmüştür. İsyanlar Müslümanların mağdur edilmesiyle başlamış, daha da mağdur edilmeleriyle bitmiştir. Ölen Müslüman sayısı Hindulardan çok daha fazladır. Arundhati Roy bu konuyu da içeren güzel bir konuşma yapmıştı Hrant Dink adına verilen ödülünü Boğaziçi Üniversitesi’nde alırken. Roy olaylara sert de bir ad koymuştu: Müslüman Soykırımı!

MİLYONER VE AŞK TARİFİ
“Aşk Tarifi”nde de mutlu, mesut yaşayan bir aile birdenbire bir güruhun saldırısına uğrar. Ailenin annesinin öldürüldüğünü öğreniriz sonradan. “Milyoner”in ve “Aşk Tarifi”nin seyircisinden özenle gizlediği gerçek, iki filmde de eli kanlı çetelerin saldırısına uğrayanların ve  öldürülen anne figürünün tek günahının Müslüman olmaları olduğudur. Mağdurların Müslüman olduğunu isimlerinden anlarız. Milyoner’in kahramanı Cemal, “Aşk Tarifi”ninki Hasan’dır. “Aşk Tarifi” bir de yalan söyler. Linççi katiller seçim sonuçları nedeniyle (?) ayaklanmıştır. Ne seçimi, hangi seçim? Hasan’ın ailesi politik olarak aktif bir aile midir ki saldırıya uğrar? Cahil ve duyarsız, klişeleri yutmaya hazır seyirci kitleleri bu soruları nasıl olsa sormayacaktır. Batılı seyirci, yoksul ülkelerde olan biteni anlamaya ne kadar istekli olabilir ki? Filmin yapımcılarından Spielberg bunları bilmeyecek de başka kim bilecek? Batılı için bir “slumdog” yani gecekondu köpeği ancak başarılı olduğu zaman anlatılmaya değer bir hikâyeye sahip olur. Ya da “Aşk Tarifi”ndeki gibi “gutter”dan yani pis su kanallarından, kanalizasyonlardan çıkıp da başarılı olduğunda filme konu olabilir.

AŞK TARİFİ’NDE NELER VAR?
Neyse, bu konular fazla derin. “Aşk Tarifi”nde, dediğim gibi Müslüman bir Hintli aile saldırıya uğruyor, anne ölüyor, ailenin diğer üyeleri önce İngiltere’ye, oradan da Fransa’ya göçüyor. Ailenin mesleği aşçılıktır. (Ailenin Müslüman olduğuna dair diğer tek ipucu da şaraptan haz etmemeleridir ama bu bir zevk meselesi de olabilir.) Ailenin İngiltere’de kalmama nedeni oradaki meyve-sebzenin tatsız tutsuz oluşudur. Fransa’da küçük bir kasabada bir işyeri açan aile, kasabanın diğer restoranının sahibesiyle (Helen Mirren) sıkı bir rekabete de girişmiş olur. Bir masal tonunda ilerleyen film, bir masal tonunda da biter. Gökten üç elma düşer, falan filan.

Filmden aklımda kalacak olan en önemli şey Fransa Ulusal Marşı Marseyez’in (Marseillaise yazılır) ırkçı sözleri oldu.  Marseyez’de vatandaşlardan silahlara sarılıp aristokratların “saf olmayan kanları”nı akıtmaları isteniyormuş. Saf olmayan kan ne demek? Fransa Fransızlarındır demek! Nitekim filmde ırkçı bir karakter, Hintlilerin lokantasının duvarına, bu sloganı yazıyor. Film bu türden kabasaba bir ırkçılığa karşı çıkar ve insanlığın kardeşliğinden dem vururken, Müslümanların Müslümanlığını özenle ve yalanlarla gizleyerek aslında Marseyez’in yazarlarından pek de uzağa düşmüyor. Bir yandan biz ne liberal ve hoşgörülüyüz diye mastürbasyon yaparken, diğer yandan bu dönemde (ISİS çağında) kurcalanmaması gereken önyargıları kurcalamayarak statükoyu korumaya devam ediyor. Söylemeden edemeyeceğim, Hintlilerin gümrük memuruna dertlerini anlattıkları bir sahne var. Kahramanımızın hayat hikâyesini merakla dinleyen gümrük memuru herhalde komedi olsun diye konmuş. EU vatandaşı olmayan herkes orada farklı bir deneyim yaşandığını iyi bilir.

Fakat politik doğruculuğu bir kenara bırakıp, filmi bir masal izler gibi izleyebilir ve pişman olmayabilirsiniz. Haftanın diğer filmlerinden “Adalet”in (The Equalizer) apaçık faşizan mesajı yanında “Aşk Tarifi”ne solcu bile denilebilir (gülücük işareti). “Temmuz Soğuğu” adam, hatta evlat öldürerek erkekleşen kahramanlarıyla başka bir vaka olarak vizyonu renklendirirken yapılacak en iyi şey Filmekimini beklemek de olabilir.

İlim ile bilim

TARİH:  Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

BALIK

Doğanın yok oluşu düşünen herkesin cevap bulmaya çalıştığı temel bir sorun. Küresel ısınma, ormansızlaşma, türlerin hızla yok oluşu, denizlerin tüketilişi, çevre kirliliği… Doğa bir zamanlar sadece yeşilcilerin meselesi gibiydi ama artık herkesin meselesi. İstanbul’a doğru dürüst kar yağmayalı kaç yıl oldu? Gelecek yaz suyumuz olacak mı? Ve daha birçok soru kafamızı kurcalıyor her gün.
Derviş Zaim doğa konusuna ilk kez Devir filmiyle el attı. Gelenekle bir şekilde bağ kurmaya özen gösteren Zaim doğaya ilişkin filmlerinde de aynı tavrını sürdürüyor. Balık da geleneksel inançlarla bilim arasında bir bağ kurulan, ikisine de hayatta bir yer veren ama geleneği moderne yeğ tutan bir film.
YARDIMCI ROL BİLİM
Suskun kızının tedavisi için bilime başvuran babayla, şaman dedesinin yöntemlerini uygulayan anne arasında Zaim anneden yana tavır alıyor. Ama yine de bilime yardımcı bir rol veriyor. Bir tür ilahi adaletin de varlığından söz edilebilir filmin dünyasında. Kosmosa ne gönderiyorsan, karşılığını o şekilde alıyorsun. Ya da ne ekersen onu biçiyorsun. Kosmos demişken Reha Erdem’in de şaman kültürüne göz kırpan Kosmos’u geliyor akla. Geçmiş inançlarımız dünyayı kurtarabilir mi? İlim, bilimle el ele verse, dünyamızı kurtarabilir miyiz? Bireysel ahlakın önemi yadsınamaz ama geçim derdinin ezdiği babaları kötülüğe başvurmaktan nasıl kurtaracağız, bilemiyorum.
BU YÖNETMEN DE ENDER BULUNUR
Ekonomik sıkıntıların kıskacına aldığı baba rolünde Bülent İnal çok iyi. Balık; sade anlatımıyla, pes perdeden, doğanın, dolayısıyla insanın sıkıntılarına eğilen bir yapım. Derviş Zaim filmdeki balık gibi ender bir  tür. Endemik bir yönetmen türü. Kendi açtığı yolda, kendi başına Balık gibi fazla ses çıkarmadan ama şaşmadan yürümeye devam ediyor.

‘Sivas’ adında bir film

TARİH:  20 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

SİNEMA VE SINIRLAR
“Unutmadık, unutturmayacağız” diyoruz anma yıldönümlerinde. Sevdiklerimizi hatırlıyoruz, ölüm yıldönümlerinde. Sivas’ı da anıyoruz her yıl.

Sivas en büyük yaralarımızdan. Hâlâ kanamaya devam ediyor. Sivas’ın failleri huzur içinde özgürce yaşıyor ve evlerinde ölebiliyor. Zaman aşımından yararlanabiliyorlar. Aynı anda valilik Sivas’ı anma toplantılarını yasaklıyor. Yasağa rağmen anmak isteyenlerin üzerine biber gazı sıkılıyor. Anma plaketlerine kurbanlarla birlikte katillerin de adları yazılıyor. Sivas denilince katliam gelmesin istiyorlar akla. Unutulsun istiyorlar. “Bir kazadır oldu”ya getirmek istiyorlar.

Sivas’ta ne olmuştu uzun uzadıya anlatacak değilim ama şunu unutmayalım: Orada yaşanan gerici bir ayaklanmaydı. Orada laiklere ve aydınlara saldırıldı. Aziz Nesin, fikir özgürlüğünü savunduğu, ‘Şeytan Ayetleri’ni de okuyabilme hakkımızı savunduğu için hedefe kondu. Ve onca insan bu nedenle öldürüldü.

“Hiroşima” denilince herkes gibi benim aklıma da atom bombası ve on binlerce, yüz binlerce ölü gelir. Böyle olduğu için adında Hiroşima geçen bir film muhakkak Hiroşima’da yaşanan bu insanlık suçundan söz eder. Ama Hiroşima koca bir şehirdir de.

“Auschwitz” denilince aklıma, herkesin aklına toplama kampı gelir. Böyle olduğu için adında Auschwitz geçen bir film muhakkak oradaki toplama kampında yaşananlara değinir . Ama Auschwitz (Oswiecim) koca bir yerleşim yeridir de.

Kimse tutup da filmine ‘Hiroşima’, ‘Auschwitz’ adlarını verip, orada yaşanan acılara değinmekten kaçınamaz. Kaçınırsa sanat camiasından aforoz edilir, filmini gösterecek sinema salonu, festival bulamaz. Niye böyle olur? Film kötü olduğu için değil. Belki de film çok iyidir. Ama acıların unutulmasına katkıda bulunacağı için, yarayı görmezden geleceği için buna izin verilmez. Böyle bir girişim bile skandal sayılır.

Mesela ‘Roboski’ diye bir film yapıldığını, filmde bir köpeğin ya da derenin adının Roboski olduğunu, filmin de adını buradan aldığını var sayalım. Ve film Roboski filminde Roboski katliamından hiç söz edilmediğini düşünelim. Olabilir mi böyle bir şey? Buna kimse izin vermez.

Hiçbir örnek birbiriyle tıpatıp aynı olamaz. Auschwitz, Hiroşima, Roboski, My Lai, Sabra ve Şatila, Der Zor, hepsi yerleşim yerlerinin adıdır. Hepsinde büyük bir trajedi yaşanmış, insanlar katledilmiştir. Ortak yanları budur. Ve bu yerleşim yerlerinde yaşananlar unutulmamalıdır.

Peki nasıl oluyor da ‘Sivas’ diye bir film yapılıyor ve film adını filmdeki köpekten alabiliyor ve katliamdan söz etmeyebiliyor? Sivas, iddia ettiğimiz kadar sahip çıktığımız bir acı değil mi? Bunu soruyorum, çünkü Fatih Özgüven dışında benim meslek grubumdan kimse bu konudaki kaygılarıma katılmadı.

Kimseden daha duyarlı olduğumu düşünmüyorum. Fakat benden çok daha duyarlı, çok daha aktivist ruhlu arkadaşlarım nedense bu konuda çok sessiz kaldılar. Bunu anlayamadım, anlayamıyorum. Nasıl oluyor da bunca ince düşünceli, bunca hassas insan böyle bir hatanın parçası olabiliyor? Yönetmen Kaan Müjdeci, elbette Sivas denilince akla katliam gelmesin diye bir hedef koymadı kendine. Ama sonuçta tam da buna hizmet etmiş oldu. Ortama bakılırsa da böyle yapmaması için hiçbir neden yoktu. Çünkü bunu dert edenler çok ama çok küçük bir azınlık.

‘Sivas’ isimli sonunda hayvanlara zarar verilmediği yazıyormuş. Hayvanlara zarar verilmemiş olabilir ama insanlara, hafızamıza çok zarar verildiğini düşünüyorum.

Bizi kötü filmden koru

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Scott Derrickson’ın adını ‘Lanet’ (Sinister) adlı filmle duymuştum. Stanley Kubrik’in ‘Shining’inden esinlenen ‘Lanet’ gayet iyi bir filmdi. Ama yönetmenin yeni filmi ‘Bizi Kötüden Koru’ (BKK) açıkçası tel tel dökülüyor. Derrickson’ın son filminin de bildik bazı filmlere açık göndermeleri var. ‘Şeytan’ (Exorcist) ve ‘Se7en’ bunların başlıcaları. ‘Şeytan’ gibi Irak’ta açılıyor film. ‘Şeytan’da arkeologlar Irak’ta bazı heykellere rastlıyorlardı, BKK’de ise Amerikan askerleri Saddam Hüseyin’in saklandığı deliğe benzer bir mağaraya giriyorlar ve orada şeytani kötülükle karşılaşıyorlar. 

Filmin düz okunan mesajı gayet Hıristiyan, gayet Ortadoğu kültürü karşıtı bir mesaj. Fakat film sanki istemeden başka bir şey de söylüyor. Film bize kötülüğün çağrılmadan gelmediğini anlatıyor. Yani kötülük herkesi ziyaret etmiyor. Kötülük kendisini kabul edebilecek, zaaflı bünyeler arıyor. Kendisi bir kötülük işlemiş olup da yaptığı bu kötülükle hesaplaşmasını tamamlayamamış olanlar “birincil tür kötülük” denen doğaüstü kötülüğe teslim olmaya eğilimli oluyorlar. Amerikan askerlerinin doğaüstü kötülükle Irak’ta tanışmalarına bu açıdan bakarsak, ortaya başka bir şey çıkıyor. İşledikleri suçla hesaplaşamamaları kötüleştiriyor Amerikan askerlerini. Kötülüğün İslam’a ya da Ortadoğu’ya özgü bir şey olması değil onları kötüleştiren. Film böyle de okunabilir ama ne yazık ki, böyle bir okumayı destekleyen başka öğeler yok filmde.

Ne yazık ki elimizde kalan tek mesaj “kötülüğe karşı tek panzehir Hıristiyanlıktır” gibi bir şey. Bu mesajı ilginç bir sinemayla alsak neyse, sıkım sıkım sıkan bir filmden elimizde kalanın bu olması çok tatsız. BKK’den korunmanız tavsiye olunur.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com