Araf’ın ve Striptiz Kulübü’nün ortak noktası

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında yol üstü dinlenme tesislerinden birinde çalışan iki gençle birlikte onların hayatlarına giren bir kamyon şoförünün hikâyesi anlatılır. Genç kız yani Zehra (Neslihan Atagül), kamyon şoförü Mahur’u (Özcan Deniz) ilk gördüğünde uyku ile uyanıklık arasındadır. Gördüğü sanki açık gözle görülen bir rüyadır, bir gündüz düşü. Bu sahne önemli çünkü şoför Mahur film boyunca bir fantezi nesnesi olma özelliğinden sıyrılmaz. Ne Zehra için ne de seyirci için! Mahur’u somut gerçekliği içinde algılamamız mümkün olmaz. Evli midir, çocukları var mıdır, Zehra’ya gerçekten “seni seviyorum, birlikte uzaklara gideceğiz” demiş midir, hiç bilemeyiz. Aslında ben kamyon şoförünün adının Mahur olduğunu bile fark etmedim, sonradan okuduklarımdan biliyorum. Sanki yönetmen Mahur, Zehra için nasıl bir fantezi nesnesi ise, nasıl hayal ile gerçek arasında tanımlanmamış bir yerdeyse seyirci için de öyle olsun istemiş. Mahur’u kamyonunu kullanmadığı zamanlar dışında dans ederken ve Zehra’yla sevişirken görürüz en çok. Ve bu ilişki sırasında Mahur’un ağzından tek bir sözcük bile çıkmaz. Bu da Mahur’un gerçekçi bir karakter olarak şekillenmesini engeller; o, nerdeyse tam bir cinsel obje olarak kalır. Filmin Mahur’u bir nevi fetişleştirmede çok başarılı olduğu kesin. Neredeyse bütün kadın arkadaşlarım bu dans eden, sevişen ama konuşmayan kamyon şoföründen etkilenmiş ve onu seyretmekten büyük haz almışlar. Kırk yaşında bir erkeğin 20 yaşında bir kızı hamile bıraktıktan sonra eyleminin sorumluluğunu hiçbir biçimde üstlenmemesi, kayıplara karışıp kızı kaderiyle baş başa bırakması Mahur’u yine de sevimsiz bir karakter yapmadı kimsenin gözünde. Çünkü Mahur bir fantezi nesnesiydi, bir karakter değil. Fantezi nesneleri ise gerçek karakterler gibi değerlendirilmez.
FANTEZİLERDE PARALELLİK
Bu hafta gösterime giren Striptiz Kulübü’nü izlerken Araf’ın Maruf’u ile Kulüp’teki striptizciler arasında bir paralellik olduğunu fark ettim. Amerika’daki erkeklerin kadınlar için dans edip soyunduğu kulüpler var. Striptizciler sahneye genellikle gücü ön plana çıkaran işlerde çalışan erkeklerin kılığında çıkıyorlar: Polis, itfaiyeci, tesisatçı, inşaat işçisi gibi… Muhasebeci ya da iş adamı kılığında değiller, bu işler yeterince erkeksi değiller. Striptizciler dans ediyorlar, bu sırada soyunuyorlar ve sonra seyircilerle cinsel ilişki simülasyonu içine giriyorlar. Araf’ın Maruf’u da gayet erkeklere özgü bir iş yapıyor. Uzun yollarda, yalnız başına kamyon sürüyor. Kadın fantezisinde tam da striptizcilerin canlandırdığı erkeksi, dayanıklılık gerektiren işler yapan tiplere benziyor. Maruf’un bir başka özelliği daha var: Tıpkı striptizciler gibi iyi dans ediyor ve konuşmuyor! Maruf, Zehra’nın başını dans pistinde döndürüyor, tabiri caizse kızı dansıyla tavlıyor! Maruf eğitimli, masa başı işlerde çalışan kadınların, gerçekte ilişki kurmak isteyecekleri değil ama fantezisini kuracakları bir tip. Dans etsin, sevişsin ve tercihen konuşmasın! Erkeklerin güzel kadın fantezisinin kadın fantezisindeki karşılığı olarak kalsın…
‘MAHUR’ KARAKTER OLARAK SUNULAMIYOR
Araf’ın zayıf noktalarından birinin bu olduğunu yani Maruf’u bir fantezi nesnesi, bir cinsel obje olarak bırakması olduğunu düşünüyorum. Tabii bu dediğim kadın seyirciler için geçerli değil, kadınların çoğu filmin sunduğu bu fantezi nesnesinden, dans eden kamyoncudan son derece hoşnutlar. Ama kendi adıma bu fantezi nesnesinin, bir karakter olarak sunulmasını isterdim. Film Mahur’u alenen olumlamasa da Özcan Deniz’in dans eden yakışıklı kamyon şoförü seyirci nezdinde hayranlık duyulan bir figür oldu. Genç bir kızı hamile bırakıp kaçan orta yaşlı bir erkeğin hayranlık duygusu uyandıran bir figür olmasının “kadın düşmanlığı teması”na son derece duyarlı arkadaşlarımın gözünden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Filmin Mahur’u yargılayıp hakkında hüküm vermesi değil talebim elbette ama lafı uzatmayayım. Sanırım dediğim anlaşılmıştır.

ALTIN KOZA Tartışmalar, ödüller vs.

TARİH:  Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Belki abartıyorum ama jürilerinden birinde görev aldığım bir festivalin bir parçası olmuşum gibi de hissediyorum kendimi, tabii  Türkiye’deyse o festival. Adana Altın Koza’da Şenay Aydemir ve Coşkun Çokyiğit’le birlikte Siyad jürisiydik ve şimdi bana festivalin bir parçası olmaktan eleştirmenliğe geçiş bir miktar zor geliyor.

BİRAZ FREN YAPIN BE KARDEŞLER!

Acayip bir ülkede yaşıyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse bir başkasının bir art niyeti olmadan bir seçim yapacağına inanmıyor. Her festivalden sonra benzer şeyler yaşanıyor. “Onun, şuna husumeti vardı; bunun şöyle bir çıkarı vardı; o, şunu seviyordu, bundan nefret ediyordu”… Jürinin seçimlerini tek başına bunların (duyguların, çıkar hesaplarının) belirlediğine yönelik sarsılmaz bir inanç var. Seçimi etkilemiş olabileceğine demiyorum, belirlediğine yönelik bir inanç var diyorum! Biraz fren yapın be kardeşler! Jürilere hakaret ettiğinizin farkına varın. Siz de jürilik yaptınız veya yapacaksınız. Burada herkes herkesi tanır ya da birbiri hakkında fikir sahibidir. Sadece burada da değil her yerde bu böyledir. Herkesin daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar vardır. Bu duygulardan muaf insanlardan oluşan bir jüri oluşturulamaz. Başka bir jüri gelse, onların da daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar muhakkak olacaktır. Bu sempati ya da antipati seçimlerini etkileyebilir mi? Elbette, etkileyebilir. Ama bu bütün jüriler için geçerlidir. Ve ama sadece etkileyebilir, belirleyeceğine inanmıyorum. Her jüri üyesinin aynı insana sempatisi ya da antipatisi olacağını ve bu duygunun bütün her şeyin üstüne çıkacağını sanmıyorum. Aksi takdirde bütün bu yarışmaları kaldıralım. Ama o zaman yeni Zeki Demirkubuz’lar, Yeşim Ustaoğlu’ları nasıl çıkacak? Zeki Demirkubuz’un bir İstanbul Film Festivali ödül töreninde En İyi Yönetmen ödülü alırken “bu ödülü en çok alan yönetmen benim” dediğini hatırlıyorum. O jüriler nesneldi bunlar değil, öyle mi? Ödül alınca iyi, almayınca gerzekler sürüsü.

YERALTI’NA İÇİN BİR YAZI DAHA YAZMAYI DÜŞÜNÜYORUM
“Kader”in FIPRESCI ödülü aldığı İstanbul Film Festivali’nde ben de o jürideydim. Yabancı meslektaşlarım “Kader”i pek de beğenmemişlerdi, onları ikna etmek için çaba harcamıştım ödüle “Kader”in layık olduğuna (çok zor da olmamıştı çünkü “Kader”in belli başlı rakiplerinin hali hazırda FIPRESCI ödülleri vardı). Ama “Yeraltı”nı hiç beğenmedim. Meslektaşım ve arkadaşım Olkan Özyurt Sabah’ta   “festivalde hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin “Yeraltı” ve “Araf”ı görmezden gelmesi ise dikkat çekti.” diye yazdı. Festivalde ikişer kez gördüğüm iki film var: “Yeraltı” ve “Araf”. Diğerlerini de ikişer kez görmeyi isterdim ama sadece bir kez izleyebildim. “Yeraltı” ile ilgili görüşümü zaten zamanında yazmış bulunmuştum. İkinci kez izlediğimde filmi daha da az beğendim. Ve hatta beğenenlerin de niye ve neden beğendiklerini halâ anlayabilmiş değilim. Bir gün “Yeraltı” hakkında bir yazı daha yazmayı da düşünüyorum. “Yeraltı”nın temel fikrinden ayrıntılarına kadar itirazım var. “Yeraltı”nı ödüle lâyık görmemekle gerzekler arasında alt sıralarda da olsa bir yer edinmişsem, “Kader”i ödüle lâyık gördüğümde de benzer bir gerzeklik etmiş olduğumun düşünülmemesi için bir neden yok.

BU ÜLKE DEMİRKUBUZ’A BÜYÜK SUÇLAR İŞLEMİŞTİR
Şimdi yine bir başka sapağa girelim. Bir yönetmen gerçekten büyük yönetmen olabilir ki Zeki Demirkubuz hiç şüphesiz büyük yönetmendir. Kendisi üzerinde durmayı sevmez ama bu ülke ona karşı çok büyük suçlar işlemiştir. Yaptığı ne olursa olsun, onu henüz çocuk yaşta ağır işkenceye maruz bırakmış, günlerce, aylarca, belki de yıllarca ölümle burun buruna yaşatmıştır. Devlet açtığı yarayı iyileştirmek için de hiçbir şey yapmamıştır (bunlar benim görüşüm, yoksa Demirkubuz yaralandığını düşünmez). Sokakta limon satmaktan, Cannes’a iki filmiyle birlikte katılmayı başaran bir yönetmen olmak, şapka çıkarılacak bir durumdur. Hem de kaderin sillesini ağır biçimde yemiş biri olarak. Ama bir yönetmenin her filmini beğenmek durumunda değil hiç kimse. Ya da bir jürinin beğendiği bir filmi başka bir jüri beğenmeyebilir. Zaten farklı filmlerin yarıştığı farklı festivalleri birbiriyle kıyaslamak da doğru değildir. Bazı örnekler vermek istiyorum. Terrence Malick’i ele alalım. “”Hayat Ağacı” adlı filmi Cannes’da Altın Palmiye kazandı, FIPRESCI ve Sight & Sound dergisi tarafından yılın en iyi filmi seçildi. Daha öte bir başarı düşünemiyorum. “Hayat Ağacı” Türkiye’de yapılan eleştirmen seçimlerinde ise yılın en iyi 10 yabancı filmi arasına bile giremedi. Malick’in “Hayat Ağacı”ndan bir yıl sonra yaptığı “To The Wonder” (Muhteşeme ya da Mucizeye diye çevrilebilir) Venedik’ten eli boş döndüğüyle kalmadı, bazı seyirciler tarafından yuhalandı da. Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler”i Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve FIPRESCI en iyi film ödülünü kazandı. SİYAD oylamasında ise yılın en iyi 5 yerli filmi arasına bile seçilemedi! Aynı SİYAD “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı ise ödüle boğdu.  Böyle şeyler olabilir mi? Hep oluyor, olacak da. Farklı yarışmalarda farklı jüriler farklı sonuçlara varır! “Adana’da bu yıl SİYAD’ın genel teamülü “Yeraltı” ve “Araf”tı”, bana bu da söylendi. Yani, teamülü bozduğumuz anlamında. Bu bir SİYAD oylaması değildi, SİYAD’ın seçtiği 3 üyesinin seçimiydi. Onlar da homojen bir bütün değildiler, değildik. SİYAD’ın yıl sonu değerlendirmesinde de “Araf” ve “Yeraltı” ödülleri toplayabilir elbette. Ama Adana’daki jüriden bu filmlere ödül çıkmayabilir, bunda bir acayiplik yok. Kaldı ki bizim tek bir ödülümüz var. Tek bir filmi en iyi film seçtik, bu demek değil ki diğer filmleri hiç beğenmedik.

‘ÜÇ FİLMLİK LİSTEMİ AÇIKLIYORUM’

Normalde jüri tartışmalarını kamuoyuna taşımayı doğru bulmam ama Şenay (Aydemir) kendi üç filmlik listesini açıkladığı için ben de açıklayayım. Üçer film seçerek tartışmaya başladık jüride ve ben  “Ana Dilim Nerede?”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman”ı adaylarım olarak sundum. “Araf” konusunda ise kendi içimde bölündüm diyebilirim. “Araf”ın kimi sahnelerini muhteşem buldum. İki delikanlı arasında geçen bölümler, onların diyalogları, ilişkileri, hayalleri o kadar iyi verilmiş, o kadar iyi oynanmıştı ki! Ama filmin asıl kahramanı olan kızın dünyası aynı orijinallikte ve ikna edicilikte gelmedi bana. Kızın babası filmde neredeyse hiç görünmüyordu.  Yaşıtı arkadaşları yoktu, dolayısıyla genç kızların dünyası genç erkeklere göre daha eksikti. Acılaşmış, kendisine göre oldukça yaşlı bir kadınla eşitsiz bir ilişkisi vardı genç kızın. Filmin erkeklerin dünyasına bakarkenki doğalcı yaklaşımı genç kız ile şoför arasındaki ilişkide minimal, sözsüz bir başka üsluba dönüyordu. Düşük sahnesini seyretmeyi kaldıramadım. Bazı karakterler yok oldular… Bana ya eksik ya da fazla geldi bir sürü şey. Ama jürideki arkadaşlarımın ikisi de Araf deselerdi ben de itiraz etmezdim. Kısacası “Yeraltı” ve “Araf” konusundaki tutumum aynı değil. Evet, sözün özü, görmezden geldiğim bir şey yok bu iki filme yönelik, değerlendirmem var, hem de diğer filmlerden daha fazla seyrederek yaptığım bir değerlendirmem var.

“Ana Dilim Nerede” ödülsüz dönen filmlerden biri oldu ama bana kalırsa, dar bir mekanda hem kamera kullanımı, hem iki yaşlı insanın ilişkilerini vermesindeki başarısı, hem de ana dili gibi çok mühim bir meseleyi gündeme getirişiyle çok önemli bir filmdi. “Gözetleme Kulesi” için de benzer şeyler söyleyebilirim. Mekan kullanımı, oyunculukları ve konusunu dağılmadan derli toplu anlatmasıyla, vicdan temasına baştan sona sadık kalışıyla festivalin en iyi filmlerinden biriydi. “Şimdiki Zaman” festivaldeki üç jürinin de ödüllendirdiği yegâne film oldu. Yönetmenlerin oluşturduğu FİLMYÖN ve Siyad jürileriyle, ana jürinin üçünün de ödül verdiği tek filmdi. Gerekçeli kararda yazdığımız gibi bu coğrafyada (İran, Türkiye vs.) özellikle kadınların kendilerini o topluma ait hissetmelerinde ciddi bir sorun var. Tabii sadece kadınlara özgü bir durum değil bu ama kadınlar daha zor koşullar altındalar. İran filmleri “Bir Ayrılık” ve “Elveda”, yarışma filmleri “Araf”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman” hep uzaklara gitmeyi hayal eden kadınlardan söz ediyor. Ne kadar az şeye sahip olursan o kadar az ait hissedersin kendini. Kendi bedenleri üzerinde tasarruf haklarından bile yoksun olan kadınların gidip özgürleşmek istemeleri zamanımızın genel bir ruh haline tekabül ediyor. Film, kentsel dönüşümün gölgesinde, şehrin “bizim şehrimiz” olmaktan çıkmakta olduğu bu zamanda, arafta kalmış bir kadını, kadınsı fal motifi üzerinden başarıyla anlatıyordu. Bu nedenle de ortak kararımız bu film oldu. “Gözetleme Kulesi” de ödülümüzü alabilirdi. Her filmde beğendiğimiz ve beğenmediğimiz yönler vardı. Bunları da umarım filmler vizyona girdiğinde daha ayrıntılı ele alırım.  Altın Koza sahibi “Babamın Sesi”ni de vizyona girdiğinde yazmayı umuyorum. “Babamın Sesi”nin Altın Koza’yı almasına sevindiğimi de söyleyeyim. Ödüle layık görülmeyen müzisyenlerin üzüntüsünü de anladığım ve katıldığım gibi. Festivaller yönetmeliklerinde her dalda ödül verilmesini zorunlu kılmalılar!

Son söz: “Yeraltı”ndaki küfrü görmeyen, görüp de önemsemeyen, görmezlikten gelenler, “gerzekler” tweet’inden de az çok sorumludurlar. Eğer zamanında o küfrü eleştirmiş olsalardı, bugün “gerzekler”li tweet rezaletiyle karşılaşmamış olabilirdik. Eleştirmek yerine pohpohlayarak Zeki Demirkubuz’a da zarar verdiler.

Kayıplar ve kayıp şarkılar

TARİH:  15 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Babamın Sesi’, ‘Sesime Gel’, ‘Ana Dilim Nerede?’ ve şimdi de ‘Annemin Şarkısı’… Sese odaklı bu filmlere, ses kayıt eden bir kadının Kürt coğrafyasındaki arayışını anlatan ‘Gelecek Uzun Sürer’i de ekleyebiliriz. Kürt sineması ya da Kürt sorununu bir şekilde ele alan sinema denilince aklımıza “ses” gelecek bundan böyle. Ses neden öne çıkıyor? Annemin Şarkısı’nın yönetmeni Erol Mintaş’ın yorumu bunun nedeninin Kürt kültürünün ağırlıklı olarak sözel bir kültür olduğu yönünde.

ANILARI CANLI TUTMA ÇABASI
Bu kadar çok kayıp yaşamış bir toplumun anılarını canlı tutma çabası da önemli. Hatıralar ses, görüntü ve kokudan oluşur çoğunlukla. Kürt kültüründe belki de kaybın anısını canlı tutan en güçlü öğe ses. En bastırılan öğe de ses ya da dil.
‘Annemin Şarkısı’nda Zübeyde Rohani’nin muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı Nigar ananın en önemli derdi Silo adlı bir denbejin kasedini bulabilmek. O kasedi bulsa sanki bütün kayıpları yerine gelecek, sanki köyüne geri dönecek, sanki gurbette yaşayan oğlunu yeniden kucaklayacak. Nigar Hanım böyle ifade etmiyor derdini ama o kasedin hayati öneminin arkasında sembolik bazı anlamlar olsa gerek.

TAVUSKUŞUNA ÖZENİŞİ
Film 1992’de bir köy ilkokulunda başlıyor. Öğretmen, öğrencilerine Kürtçe tavuskuşuna özenen bir karganın öyküsünü anlatıyor. Karganın hikâyesinin sonunu, filmin sonunda başka bir öğretmenin ağzından dinleyebiliyoruz ama. Filmin başındaki bu sahne, meşum bir beyaz Renault’nun gelip öğretmeni götürmesiyle sonuçlanıyor çünkü. Bu yüzden kargayı bize filmin sonunda başka bir Kürt öğretmen anlatıyor.
OLMAYAN KÖYE ÖZLEM
Bu öğretmenin adı Ali (Feyyaz Duman). Feyyaz, Nigar Hanım’ın oğlu. Annesiyle birlikte Tarlabaşı’ndaki evlerinden taşınıp başka bir binaya göç ediyorlar. Bir kayıp daha Nigar için. Nigar, komşularından, sokaktan bir kez daha uzaklaşacak. Nigar köyüne dönmek istiyor; ortada köy kalmadığı gerçeğini kabul edemiyor. Ali bir yandan annesini zapt etmeye çalışırken bir yandan hamile sevgilisi Zeynep’le (Nesrin Cavadzade) ilişkisini kurtarmaya çalışıyor. Ali, iki kadının da arzularına karşılık vermeyi istemiyor. Ne çocuk sahibi olmak istiyor, ne de çocuklaşmış annesini  memleketine geri götürmek.  Belki yazarlık kariyerinin sekteye uğrayacağını düşünüyor, belki özgürlüğünü kaybedeceğini. Ali’nin tek derdi Kürt kimliğini yaşamak değil doğal olarak.

ANAYA ADANAN FİLMLER
Annemin Şarkısı bana Sokhurov’un ‘Anne ve Oğlu’ filmini hatırlattı. İki film arasında dağlar kadar fark olsa da, anne için yapılmış en duyarlı filmlerin ikisinden söz ediyoruz. Feyyaz Duman ve her zamanki gibi Nesrin Cavadzade çok iyiler ama Zübeyde Rohani bir başka iyi. Saraybosna’da en iyi film seçilen “Annemin Şarkısı”yla Erol Mintaş sinemamıza çok iyi bir giriş yaptı. Kara kargalar gibi uzun bir kariyeri olmasını diliyorum.

Tanrı biziz!

TARİH:  8 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YILDIZLARARASI
Christopher Nolan’ın Inception’ını (Başlangıç) çocuklarını kaybetmiş bir karı-kocanın hikayesi olarak izlemiştim (daha doğrusu ikinci izlediğimde filmin bende böyle yankılandığını fark etmiştim). Film hakkında yazdığım yazı en çok okunan eleştirilerimden biri olmuştu. Onca aksiyonun içinde kayba, unutamamaya, suçluluk duygusuna ve yas sürecine dair dokunaklı bir hikaye vardı. Geçenlerde Tuna Erdem’le birlikte Nolan’ın ikinci filmi Memento’ya dair bir radyo programı yaptık (Açık Radyo’da). Memento da suçluluk duygusuyla baş edememe, unutamama, travmayı atlatamama gibi temalar üzerine bir filmdir. Ama öylesine dahiyane ve bir o kadar da karmaşık bir yapısı vardır ki, filmin özüne inmek zordur. Filmin güçlü matematiğine hayranlığımı dile getirdiğimde Tuna “Christopher Nolan istese bir bilimadamı, quantum fizikçisi olabilirdi. Sinemayı seçmiş olması bizim şansımız”, demişti.

“Yıldızlararası”nı izlerken Tuna’nın bu sözleri aklıma geldi. Film yine Nolan’ın sabit temaları olan aile içi ilişkiler, yas ve kayıp üzerine dair ama bu kez bilimle, astrofizik ve quantum fiziğiyle doğrudan ilişkili. Nolan’ın bilimadamı olabileceği sözü son derece isabetli bir tespitmiş. Belki de bugüne kadar bilimle bu kadar “bilimsel” bir bağı olan bir bilim-kurgu filmi izlememişizdir.

TANRI İNSANLIĞIN TA KENDİSİ 
Nolan’ın filmlerinde anlaşılması zor bir şeylerin olması standart bir durum. Gerek Inception’da, gerekse Memento’da son derece zor bir yapı vardı ama yine de filmler kendilerini soluksuz izletiyorlardı. “Yıldızlararası”nın bilimsel tartışmalarını, zaman – mekan üzerine fiziksel argümanlarını, solucan delikleri ve karadelikler hakkında sunduğu verileri anlamak zor. Ama buna rağmen filmi yine kopmadan izledim ki oldukça uzun bir film olduğunu da söyleyeyim (2 saat 49 dakika).

Filmin bir mesajı varsa bence o da şu: Tanrı biziz! Tanrı insanlığın ta kendisi. Ve insanlığın belirleyici malzemesi de sevgi. Şimdi bu cümleyi yazdığımda son derece bayağı, klişe ve yapış yapış bir şey söylemişim gibi geldi. Ama film böyle hissettirmiyor. Benim ifade konusundaki beceriksizliğimle filmi yargılamayın. Film sevgi faktörünün doğru bilgiye ulaşmadaki önemini, nesnellik-öznellik gibi derin bir noktadan ele alıyor.
Filmin final sahnesinde post-apokaliptik (kıyamet sonrası) filmlerin muhafazakar doğasına uyan bir Amerikan bayrağı var. Fakat filmin kendisinde milliyetçi hiçbir şey yok, tam tersine, insanlık ailesini kucaklayan bir şeyler var. İnsanın aklına acaba ortak yapımcılar mı bu bayrağı oraya koydurttu sorusu geliyor.

İNSANLIĞIN TEMEL SORUNU!
“Yıldızlararası”yla ilgili yazıları okurken bilim kurgu için İngilizcede kullanılan sci-fi kısaltmasına bir kardeş geldiğini de öğrendim.  Bu kardeşin adı “cli-fi”. “Cli”, İngilizcede iklime karşılık gelen “climate”ten geliyor. “Fi” ise kurgu anlamına gelen “fiction”dan. Eskiden kıyamet atom savaşı gibi şeylerle ilgiliydi, şimdi iklimle ilgili. Filmde de iklim değişiklikleri insanlığın temel sorununu beslenmek haline getirmiş durumda.
Filmde enteresan bulduğum bir iddiaya da değinmek lazım: Bu iddia, ABD’nin uzay programlarının, SSCB’yi rekabete zorlayıp iflas ettirmek için tasarlandığına dair. Halkı uzay programlarından soğutup, tarıma yöneltmek için geliştirilen ABD’nin yeni tarih doktrini böyle, filmde. Uzay yarışına dair bu kabul, Nolan’ın Amerikan tarihine de Hollywood’dan farklı baktığını gösteriyor olabilir.

“Yıldızlararası”nı seyretmek gerek. Derin karakterler filan yok filmde. Filme, Jessica Chastain ve Anne Hathaway gibi büyük isimleri görmek için gitmeyin. Çok etkileyici karakterleri yok. Matthew McConaughey’yi de o kadar etkileyici bulmadım. Ama filmin makro ve mikro meseleleri mühim ve herkese hitap eden cinsten.

Lübnan Kültürel Direniş Filmleri Festivali

TARİH:  22 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üst üste birkaç festivale gittim. Datça, Bozcaada, Kıbrıs (Altın Ada Uluslararası Film Festivali) ve en son da Lübnan’da 5 kentte birden düzenlenen Kültürel Direniş Uluslararası Film Festivali. Kültürel Direniş ya da Kültürel Rezistans Festivali, adıyla duruşunu açık eden bir festival. Adının bile tepki çektiğini, hem de Batı’nın “pek demokratik” ülkelerinin büyükelçilerini tedirgin ettiğini biliyorum. Çünkü Lübnan’da direniş deyince akla İsrail’e karşı direniş de geliyor. İsrail ise AB ve ABD’nin koşulsuz şartsız destekledikleri ülke. Tabii direniş sadece bir ülkenin saldırganlığına karşı direniş değil.

Onun can düşmanı İran’a karşı da olabilir ki bu da çok sakıncalı. O kadar sakıncalı ki Lübnan’ın sansür kurulu Bani Khoshnudi’nin festivalde yarışan “Sessiz Çoğunluk Konuşuyor” adlı belgeselini yasakladı.

Film 2009 yılında yapılan İran seçimlerindeki sahtekârlıkları ve ardından yapılan kitlesel gösterileri konu alıyordu. Sansür kurulunun yasaklama gerekçeleri arasında “bir devleti rencide etmek” gibi bir madde de var. Yani herhangi bir devleti rencide etmeyeceksin; bu, herhangi bir devletin başbakanını rencide etmeyeceksin gibi bir şey. Tanıdık. Çok tanıdık.

FARKLI ÜLKE AYNI KAPİTALİZM
Gelişmekte olan mı dersiniz, üçüncü dünya mı dersiniz, belli yerlerde kapitalizm, hep aynı şekilde işliyor. Seçim demokrasisiyle birlikte ılımlı faşizm ya da benzer durumlar yaygın. Tayland’da da bildik şeylerin yaşandığını bu festivalde öğrendim. Belgesel jürisinin başkanıydım ve yarışmacılardan biri de Taylandlı İng K. idi. Ing, geçen yıl “Shakespeare’e Ölüm” filmiyle Kültürel Direniş Festivali’nde en iyi kurmaca film yarışmasının birincisi olmuş. Fakat “Shakespeare Ölmeli” Tayland’da yasaklanmış. Fim Macbeth’in modern bir versiyonu.

Fakat külyutmaz sansür kurulu anlatılanın kendi ülkelerinin hikâyesi olduğunu anlamakta gecikmemiş. Tayland bir krallık. Ama ülkede tek söz sahibi, kral değil. Şu sıralarda ülke bir cunta tarafından yönetiliyor. Cuntalar arada sırada seçimlere yol veriyorlar, sonra geri geliyorlar.

Yani bazen bir parlamento da var. İng’e göre, BBC filan gibi Batı medyası, Tayland’da olan biteni çarpıtarak yansıtıyor. Batı’nın çıkarlarına halel gelmiyorsa ülkedeki karanlıktan zerre söz etmiyor. Bunlar da bildik durumlar.

SANSÜR KURULU İYİ ÇALIŞIYOR!
İng K.’nin filminin sansür edilmesi sürecinde yaşadıkları oldukça Kafkaesk. Ing’in soyadı olarak K.’yi seçmesinde bu etken mi bilmiyorum. İng K. tıpkı Franz K. gibi bürokrasinin dehlizlerinde, filmini sansürden kurtarma çabasını filme almış ve bundan da 2,5 saatlik “Sansüre Ölüm” adlı bir belgesel çıkarmış. Sansür kurulunun, bekleterek, belirsizlikte bırakarak, cevap vermeyerek İng’i yıldırma çabası ibret verici.

İng gerçekten de sinir krizi geçiriyor, ağlıyor, bağırıyor. Düşünsenize yıllarınızı veriyorsunuz bir filme, paranızı, zamanınızı, yüreğinizi veriyorsunuz ve sonuçta aptal bir takım bürokratlar size sürekli “bugün git, yarın gel” diyorlar. İntiharı düşünüyorsunuz, hepsini makineli tüfekle taramayı düşünüyorsunuz. Yapmıyorsunuz tabii. Ama filminizi yasaklıyorlar. İng K. yılmamış, bu sürecin de filmini yapmış. Şimdi hapse atılmayı göze alarak filmini gösterecek. Bunun için küçük bir cep sineması açıyor. Başka sinema göstermeyeceği için, filmi ancak kendi salonunda gösterebilecek.

ANTALYA’DA KIRILAN KALPLER
Antalya Film Festivali’nde bu yıl bildiğiniz gibi bir sansür skandalı yaşandı. Reyan Tuvi’nin belgeseli yasaklandı. Sonra serbest bırakıldı ama kırılan kalpleri ve çiğnenen onurları iyileştirmek için daha fazlası gerekti. Yapılmadı.

Krizin iki tarafında da arkadaşlarım var. Sorunun mümkün olduğunca sessizce, ilişkilerde kalıcı hasarlar bırakmadan halledilebileceğini ummuş, arzulamıştım. Ama artık bunun mümkün olmadığını görüyorum. Her duyduğum yeni ayrıntı beni dehşete düşürüyor. Reyan Tuvi’ye ve belgesel ön jürisindeki arkadaşlarıma azap çektirenleri lanetliyorum. Bir belgeselcinin etnik kökenini konu edecek kadar kim aşağılıklaşabilir, merak ediyorum.

Lübnan’da en iyi belgesel film ödülünü İng K.’nin “Sansüre Ölüm” filmine verdik. Antalya’daki sansüre ilişkin de bir belgeselci film yapar belki bir gün.

Lübnan’da en iyi kurmaca film ödülünü ise Kazak yönetmen Adlikhan Yerzhanov’un “Sahipler” adlı filmi kazandı. “Kültürel Direniş Filmleri Festivali”ni düzenleyen Lübnan’ın en önemli yönetmenlerinden Jocelyne Saab’a da direnç diliyorum, çünkü o da çok büyük bir baskının altında.

Geçmiş zaman güzellemesi

TARİH:  1 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

UNUTURSAM FISILDA

Sinemamızda nostalji rüzgârları esiyor. Bir dönemin Yeşilçamı’na saygı duruşunda bulunan “Pek Yakında”  için “Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film”, diye yazmıştım. 60 sonları ve 70’lerin Türk popuna selam çakan “Unutursam Fısılda” (UF) için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Biri bugünde, biri de aynı kahramanların gençliğinde geçen iki bölümlü UF’nin 70’leri, yani eskiyi anlatan bölümü tam bir klişeler geçidi. Türk popuna dair görüntülerden çok, BBC’nin “Top of the Pops” programını hatırlatan görüntüler eşliğinde bolca Kenan Doğulu imzalı 70’ler Türk popu dinliyoruz. Bu şarkılar belki birkaç dinleme sonrasında akılda yer edebilir ama filmdeki dinleme sırasında açıkçası bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar. Kayda değer durmadıkları gibi, dönemin ruhunu da yansıtmaktan uzaklar. Kılık kıyafetlerdeki pırıltı da Türk popçularından çok, ABBA’yı ve glam rockçıları hatırlattı bana.   Filmin Vesikalı Yarim’le (1968) başlattığı bu dönem, iki kız kardeşin rekabetinin temellerini anlatıyor. Hatice (Farah Zeynep Abdullah) ile Hanife (Gözde Cığacı) aynı “delikanlı”ya aşık olurlar. Tarık adlı bu delikanlıda yanlış bir castingle Mehmet Günsür oynatılmış. Aşağı yukarı 20 yaşında olması gereken Günsür 40 yaşında gözüküyor film boyunca. Oysa kızkardeşlerde Abdulah ve Cığacı rollerinin gerektiği yaşta yani 17-18 yaşında görünüyorlar. Tarık, lise önünde avlanan sübyancılara benziyor.
KARNAVAL EDASIYLA DAKİKALAR GEÇİYOR
Neyse… Tarık’ın seçimi, sağlıkçı Hanife değil kendisi gibi pop müziğe meraklı Hatice oluyor. Hatice (sonradan Ayperi) ile Tarık pop müzikte şöhrete ulaşırken, Hanife kendisini haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir kaybeden olarak görüyor. Film “Bir Yıldız Doğuyor”un duraklarından bir karnaval edasıyla geçip gidiyor.
‘BABAM VE OĞLUM’ DÖNÜŞÜ
Oysa filmin günümüzde geçen ve filmi açan sahneleri vaatkârdı. Yaşlanmış Hatice (Hümeyra), kıçından sigara çıkaran eşek biblosunu “al, başka yerde bulamazsın” diyerek haciz memuruna verirken, seyirciyi tavlamıştı. Hatice, hem içine düştüğü maddi sıkıntı hem de Alzheimer’e yakalandığı için ablası Hanife’nin (Işıl Yücesoy) kasabadaki, evine dönüyor. Bir nevi “Babam ve Oğlum” dönüşü. Yıllardır haset biriktiren Hanife, Hatice’yi hem konuk ediyor, hem de öfkesinin keskinliğini yitirmemesi için kendi kendisini telkin ediyor. Kardeş rekabeti, kardeşler arasındaki aşk/nefret ilişkisi verimli bir alan. Buradan çok şey çıkacak diye umut ediyoruz. Ama çıkmıyor. Başta ne varsa, sonrasında da o var. Alzheimer’den, hafıza/kimlik filan gibi temalardan da bir şey çIkmıyor. Her şey tereyağdan kıl çeker gibi kolayca çözülüyor. 60 sonları ve 70 başlarının toplumsal olayları filmin ne kadar uzağında kaldıysa, bugünün ruhu da filmin uzağında kalıyor.
BÜYÜK BÜTÇE RİSKLİDİR
Çağan Irmak’ın sanatçı pırıltısı kendisini arada sırada gösteriyor, asıl gözükense zanaatkârlık. Evet, iyi bir prodüksiyon denilebilir; film parlıyor. Ama bir filme ne kadar çok para harcarsanız, o kadar çok riskten kaçarsınız. Batacak olan para miktarının büyüklüğü güvenli sularda yüzmeye zorlar. UF’ye çok para harcanmış, dolayısıyla film sığ sulardan dışarıya çıkmaya cesaret edememiş. Ürün yerleştirmesi de cabası.

Evlilik, cinayet ve medya

TARİH:  11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

KAYIP KIZ

İki yabancının birbirini tanımadan yan yana yaşamasına evlilik adı verilir. Evliliğin tarafları sık sık birbirlerini öldürmeyi düşler: Bazen, şunun kafatasını parçalayıp açsam acaba neler düşündüğünü öğrenebilir miyim diye sorar seven yürek; bazen de, cellat zehirli iğneyle şu iti ölüme yollasa da başkalarıyla fingirdeşmek neymiş görse der, kalbi örselenmiş, hassas aşık. Eski aşık ya da.
Aaah ah, halbu ki ay ışığında öpüşeli topu topu kaç yıl olmuştur?
Bir de medya cadıları vardır. Her yıkılan evlilik, hele de gümbürdeyerek, kanayarak yıkılan her evlilik potansiyel malzeme sunar medya cadılarına. Ama bu cadılar, cadı avlayan cinstendirler aynı zamanda.  Şeytanlaştırmak en sevdikleri iştir ama gerekirse melekleştirmekten de kaçınmazlar.
“Kayıp Kız” zengin kızla fakir oğlanın aşkını, evliliğini, kadının kayboluşunu, adamın önce medyaya yem olup sonra onu yönetmeye başlamasını anlatıyor. Zengin kız doğma büyüme New Yorklu, fakir erkek ise taşradan büyük kente göç etmiş bir gazeteci yazar. İşler başta iyi gidiyor ama bir evlilikte iki taraf da işsiz kalırsa büyük değişiklikler beklemek gerekir.
HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK MI!
Nitekim fakir oğlan Nick (Ben Affleck) annesinin hastalığını da bahane ederek memleketi Missouri’ye yerleşmeyi öneriyor, zengin kız Amy (Rosamund Pike) da kabul ediyor. Aşağıdan yukarı çıkanın, çıktığı yerin kültürüne ayak uydurması başka, yukardan aşağı inenin indiği yere uyum sağlaması başka. New York’tan taşraya göç yaramıyor çiftimize. Rosamund umutsuz ev kadınlarını oynamaya başlıyor.
Ve bir gün Nick eve geldiğinde karısını evde bulamıyor. Fakat bu basit bir terk olayına da benzemiyor çünkü az da olsa evde bir boğuşma olduğuna dair deliller var. Amy kaçırılmış gibi, sanki…  Yoksa?
MERAK UYANDIRAN BİR FİLM
Daha fazla konuya girmenin alemi yok çünkü “Kayıp Kız” merak etme duygumuza hitap eden bir film en başta. Ne oldu, ne olacak sorularının peşinde filmin 2 saati aşan süresi hissedilmiyor bile. Oyunculuklar, özellikle yan rollerdekiler muhteşem. Rosamund Pike filmin en zayıf oyuncusu. Ben Affleck ise iyi.
Çok satan bir romandan yazarın kendisinin uyarladığı senaryoya dayanan “Kayıp Kız” birinci sınıf bir macera filmi. Ama daha fazla abartmaya gerek yok. Uzun bir yolculuk esnasında okunacak ve otelde bırakılıp eve getirilmeyecek cinsten bir kitaptan uyarlanan filmin nitelikleri de kitabınkine benzer. David Fincher büyük bir usta, hiç şüphe yok. Ama ‘Kayıp Kız’dan akılda kalacak bir karakter de yok. Olay örgüsü fazla abartılı ve giderek inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Ama yine de kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. Kadın bir yazardan kadın düşmanı denilebilecek bir film çıkması da enteresan bir durum.

Hem kendisi hem de başka bir şey

TARİH:  4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.

Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.

Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).

YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.

“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.

REKLAMLAR  ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.

Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.

Lümpenler zenginlere karşı

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino taifesi ustalarını çok geriden takip ediyor. 11 Eylül sonrasında “intikamcı” filmler çekmeye başlayan Tarantino da ilk dönemindeki çekiciliğini yitirdi ama Roberto Rodriguez ve Eli Roth gibilerinin apaçık faşizan eğilimlerine henüz yüz vermedi. Hoş, intikamcılığın da her zaman faşizme göz kırpan bir yanı olmuştur.

“Sin City Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” (bundan sonra kısaca Sin City Olarak anılacak) bir tür kara film sayılabilir. Kara filmin çizgi roman estetiğiyle harmanlanıp, yüksek teknolojiyle pişirilip önümüze sürülmüş hali. Film temelde siyah beyaz, kısmen de renkli. Siyah beyaz sadece renk paletinde egemen değil, karakterler de iyiler, kötüler olarak ayrılıyorlar. Ama iyi de kötü de şiddet konusunda farklı değil. Şiddet, Sin City’nin doğasında var. Bu son derece stilize ve fantastik bir şiddet olsa da, şiddet sonuçta. Filmdeki kadınlar iyi kalpli fahişeyle kötü kalpli fahişe yelpazesinde çeşitli noktalara serpiştirilmişler.

Film, Pulp Fiction misali, üç öyküden oluşuyor. Ama üç öykü birbirinin içine tam da geçemiyor. Ve keşke de geçmeseymiş, uzun bir film yerine, bir öykünün anlatıldığı kısa bir film yapılsaymış. O zaman, bu filmin bir keyif verme ihtimali vardı. Çünkü, Sin City’nin her şeye rağmen bir süreliğine cezbeden bir estetiği var. Ama film uzadıkça aynı tattan gına geliyor. Kadın cinselliği karşısında zayıf erkekler, entrika çeviren şehvetli kadınlar vs vs. Bir yere kadar!

Filmin bir sınıfsal öfkesi de var. Fakat bu lümpen proleteryanın öfkesi. Filmin açılışında üniversiteli zengin çocuklar sırf zevk için, bir evsizi yakmaya kalkıyor. Filmin kötü adamı senatör Roark hem çok zengin hem de nüfuzlu. Onlarla mücadele edenlerin ise hayatlarını neyle kazandıkları biraz meçhul. Biri kumarbaz, biri striptizci, biri striptizcinin badigardı vs. Zenginlere karşı lümpen proleteryanın öfkesi aşırı şiddete dayalı. Kötü ile iyinin tek bildiği şey, birbirini öldürmek.

Bu arada Rodriguez filmin tek yönetmeni değil. “300” çizgi romanlarının yaratıcısı Frank Miller da eş-yönetmen olarak iş başında. “300” romanları, sinemanın son yıllarda gördüğü en faşizan iki filme kaynaklık etti. Miller’ın kendisinden incelikli karakterler beklemek zaten mümkün değil. Bütün bunlara rağmen, Mickey Rourke ve Eva Green’in kimi zaman eğlendirdiğini söylemek lazım. Eva Green’in hem son “300” filminde hem de bunda benzer rollerde yer alması da dikkat çekici. Babalar ve oğullar arasındaki düşmanlık teması öykülerden birine az biraz psikolojik derinlik katar gibi olsa da burada da beklentimiz boşa çıkıyor. Dediğim gibi, bu filmin 15-20 dakikalık bir versiyonu yapılmalı. O çalışır. Fakat bu tayfanın artık kafasını değiştirmesi lazım. İlla “Eğleneceğiz, çok eğleneceğiz, hepsi film abi” tiradlarından da gına geldi. Evet, hepsi film ama film var, film var.

Yaşlılar bilebilse, gençler yapabilse!

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınlar: Orta yaşlı, genç ve çok genç üç kadın. Maria Eders (Juliette Binoche) orta yaşlı bir oyuncu, genç Valentine (Kristen Stewart)ise Maria’nın kişisel sekreteri.

Oyunculuk kadınlar için en nankör mesleklerden biri. Erkek meslektaşları 70’li yaşlarında dahi aksiyon filmlerinde boy gösterip, genç kızlarla aşk yaşarken, çoğu kadın oyuncu 40’lı yaşlarına gelmeden emekliye ayrılıyor. İlginin odağı olmaya alışmış kadın oyuncuların yaşlılıkta yaşadıkları çöküşü en iyi anlatan filmlerden biri Sunset Blvd’dır.

‘Ve Perde’nin gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış Maria’sının dramı, Sunset Blvd.’ın Norma Desmond’unun (Gloria Swanson) yanında çok hafif kalsa da, hiç de önemsiz değil. Geçip giden sadece gençlik de değil ki… Yaşam tarzı değişiyor, zevkler değişiyor, teknoloji değişiyor. Gençler yaşlılardan çok daha fazla şey biliyorlar yeni dünya hakkında ama yaşlılar ipleri ellerinde tutabilmek için sonuna kadar mücadele ediyorlar.

Maria bir yandan Valentine’i kıskanırken, Valentine’den de genç başka bir rakibe çıkıyor karşısına: Çıtır sinema oyuncusu Jo-Ann Ellis (Chloe Grace Moretz)…

‘Ve Perde’ gençlikle yaşlılığın rekabeti, farklı oyunculuk anlayışları, sanat sineması-kitle sineması ayrımının yapaylığı ve yöneten-yönetilen gerilimi üzerinde çok keyifli bir şekilde salınıyor. Juliete Binoche çok iyi. Kristen Stewart daha da iyi. Chloe Grace Moretz de parlıyor. Film, temalarını düz bir şekilde değil, “Film içinde film içinde gerçek içinde rol” diye tarif edebileceğim bir sarmalda tartışıyor. Maria ile Valentine, Valentine’in rolü için prova yaparken oyunun içinden çıkıp, kendi gerçekliklerine, oradan tekrar oyuna girip çıkıyorlar. Film kahramanları arada kendilerini canlandıran Binoche, Stewart ve Moretz de oluveriyorlar. Stewart’ın geçen senelerde evli bir adamla yaşadığı kaçamak sanki Jo-Ann’in filmdeki karakterinin yaşadıklarında karşılık buluyor.

Kadın ve sanatçı rekabeti üzerine bu müthiş oyunculuk gösterisi çok iyi yazılmış diyalogları ve etkileyici sinematografisiyle su gibi akıp gidiyor, ta ki epilog bölümüne kadar. Bu epilog bölümünün neden var olduğunu anlamadım. Filmin asıl kahramanı gidiyor ve film bitiyor. Ondan sonra filmi neden seyretmeye devam ettiğimizi anlayamadım. Filmin asıl kahramanı benim öznel tanımlamam, kabul. Belli ki yönetmen başka türlü düşünmüş ama en azından benim için geçerli değil düşündüğü. Epilog bölümü, filmin etkisini çok zayıflatıyor, hatta dağıtıyor. Yönetmen Olivier Assayas o noktaya kadar beni şaşırtmıştı, böyle akan bir film de yapabiliyormuş demek diye düşündürtmüştü. Huylu huyundan kolay vazgeçmiyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com