İki epik bir küçük film

TARİH:  6 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olivier Assayas’ın Altın Aslan için yarışan filmi “Mayıstan Sonra” tahmin edilebileceği gibi 68 Mayısının ardından gelen yıllardan yani 1970’lerin başından söz ediyor. Assayas genç bir oyuncu kadrosuyla kendi hayatından izler taşıyan bir film yapmış. Gilles ve arkadasları eylemlerin içinde solcu genç lise öğrencileri. Gençlerin hayatları, bir gün bir yazı eyleminde bir polisi yaralayınca, değişiyor. Kaçmak zorunda kalıyorlar. Ama hepsi de iyi halli küçük burjuva gençleri oldukları için kaçmak, Paris’ten İtalya’ya, oradan İngiltere’ye yapılan bir turistik geziye benzeyebiliyor. Gilles’in aşkları oluyor ama hiçbiri çok kalıcı olmuyor. Film gibi, o da kalıcı olmuyor. Assayas’i ve beni çok da ilgilendiren bir konu anlatmasına rağmen film nedense fazlasıyla soğuk ve etkisizdi.

Diğer bir Altın Aslan adayı film de “Wellington’in Hatları” (Linhas de Wellington) adını taşıyordu ve Portekizli Valeria Sarmiento tarafından çekilmişti. Bu kez tarihte 200 yıl kadar geri gittik. 1810 yılında Napoleon Bonaparte, Portekiz’i işgal etmesi için general Massena komutasında güçlü bir ordu gönderiyor. İngilizler General Wellington komutasında Lizbon sınırlarında  bir savunma hattı oluşturuyorlar. Film, çok kahramanlı, çok hikâyeli ve çok odaklı. Savaşın bireyler, halklar ve doğa üzerindeki tahribatını başarıyla aktardığı söylenebilir. 2,5 saatlik süresine rağmen bu festival yorgunluğunda kendisini izlettirdiyse, dinlenmiş bir kafayla daha etkileyici olacağını söylemek mümkün. Ama çok odaklılığının getirdiği bir zorlayıcılığı da var.

Yarışmalı yan bölüm Ufuklar’da da eli yüzü düzgün, görece küçük filmler vardı. Bunlardan “Boxing Day” (İngiltere’de Christmas’ın ardından gelen ilk ya da ikinci güne “Boxing Day” denirmiş) Tolstoy’un bir hikâyesini temel alıyordu. Zaten filmin yönetmeni Bernard Rose kariyerini Tolstoy eserleri uyarlamak üzerine kurmuş. Bankaların el koyduğu evleri ucuza kapatip, sonra pahalıya salma üzerine bir kariyer kuran bir simsar, herkesin dinlendiği gün olan boxing day’i diğer simsarlardan bir adım öne geçmek üzere kullanmaya karar verir. Şoförlü bir araba kiralar ve karda kışta yola çıkar. Hırs, kapitalizmin temeli midir, yoksa dünyanın sonunu getiren bir günah mı? Şoför ile simsarın ilişkisi üzerine kurulu film, yaşadığımız dünyanın hali, kapitalizm ve insan ruhu üzerine çok yeni olmayan doğru ve düzgün şeyler söylüyor. İzlemeye değer.

Alkolik gençlik, sosyalist yaşlılık, mafya vs

TARİH:  7 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Harmony Korine 16 yaşında “Kids”in senaryosuna imza attığından beri, Amerikan bağımsız sinemasının yaramaz çocuğu olmayı sürdürüyor. Adını Amerikan üniversitelerinin bahar tatilinden alan “Bahar Tatilcileri” (Spring Breakers) Korine’in bugüne kadar yaptığı en ana akım film. Her şeyden önce Selena Gomez ve James Franco gibi ünlü oyuncuları var. Film eleştirdiği pop kültürünün bir parçası da olmayı hedeflemiş. Korine kendi ifadesiyle bir tür lolipop yapmayı hedeflemiş. Bahar tatilcileri temelde 4 kızın öyküsünü anlatıyor. Bu kolej öğrencileri bahar tatilinde, büyük partilerin yapıldığı Florida’ya gitmek, alemlere akmak istiyorlar. Ama yeterince paraları yok. Dizilerden gördüklerini uygulayıp bir soygun yapmayı başarıyorlar ve Florida’ya gidiyorlar. Gittikleri tatil beldesinde üniversite oğrencileri bayağılığın dibini bulmuşlar bile. Seks, müzik ve uyuşturucu dolu bir hayat… Alkolik gençlik yetiştiren bu üniversitelerden çıkan çocuklar dünyayı yönetiyor sonuçta. Onların dediğini de buradaki muhafazakâr gençlik yetiştiren politikacılar uyguluyor günü geldiğinde. Hayatın korkutucu gariplikleri…
Kızlar yaptıkları soygundan değil ama uyuşturucudan içeri düşüyorlar. Bir gangsta (mafya yani) onların kefaletlerini ödüyor. Bundan sonrası kızlar için yeni bir alem ve hayatta alınacak yeni bir yol. Korine’in filmi eğlendirici ama sonuna doğru artık kesse de dedirtiyor ne yazik ki. Filmin hiç şüphesiz politik, muhalif bir yanı var. Bu yüzeysel kültürü eleştiriyor ama onun bir parçası olarak da işlevsel olmaya çalışıyor. Bazen işliyor bazen işlemiyor.
Leonardo Di Costanzo’nun Ufuklar bölümünde yarışan  “Ara”sı (L’intervallo) yine mafyayla ilgili bir öykü. Bu kez İtalyan mafyasının tutsak aldığı genç bir kız ve onun başına bekçi olarak koyduğu bir delikanlı öykünün kahramanları. Kızın suçu mahallesinin delikanlılarıyla değil karşı mahallenin mafyasından bir delikanliyla aşk yaşaması. Mahalle kavgası değil ama olay, ciddi bir tehdit söz konusu. Kızla bekçisi çocuk arasındaki yakınlaşma ve mafya gerçeğinin ağırlığını öyküsü nihayetinde acı bir hayatın tablosuna dönüşüyor. Uygarlık dediğin hâlâ yerlerde surunuyor.
Peter Brook’un 1968’de Cannes’da yarışmaya soktuğu (ama festival yapılamamıştı o yıl) “Bana Yalan Söyle” (Tell Me Lies) Viet Nam Savaşı ve hükümetin, basının yalanları üzerine bir yari-belgesel (ya da filmdeki espriyi izleyerek yarı-kurmaca). Viet Nam’dan bugüne kapitalizm devlet ve toplum yönetme konusunda ne kadar fazla yol katetti! Eskiden yalanlar konuşulabiliyor, ‘embedded’ olmayan gazeteciler savaş alanlarından fotoğraf geçebiliyorlardı. Hâlâ Ebu-Greyb’den filan fotoğraf sızdığı oluyor ama nerede 60’lar nerede 2000’ler. Bugun Libya’da ne oldugunu kimse merak etmiyor. Suriyede’ki şeriatci güçlere sağlanan Amerikan, Türk ve diğer desteklerini kimse sorgulamıyor. “Bana Yalan Söyle” Amerikan emperyalizmi karşıtı iyi bir yarı-belgesel(miş).

İsrail’in bir baska, çok daha karanlık bir yüzünü anlatan “Hayuta ve Berl” hoş bir sürprizdi. Film bir açıdan Michael Haneke’nin “Aşk”ını da çağrıştırıyor çünkü kahramanları 80’lik iki ihtiyar. Kadın şeker hastası. İkisi de gençliklerinde sosyalizmin düşünü kurmuşlar. Adam hâlâ hayallerini korumaya, birbirine destek olan vatandaşlardan oluşan bir çevre oluşturmaya çalışıyor. Oğulları babasının sosyalizm hayallerinden yorulmuş çareyi Amerika’da almış. Zaten İsrail’de sosyalizmin esamesi kalmamış. Devletten zar zor aldıkları 3-5 kuruş yardımla ensülin parasını bile çıkaramıyor Hayuta. Bu durumda yaşamak pek de iyi bir seçenek gibi görünmüyor hayuta ve Berl’e tıpkı Haneke’nin kahramanlarına olduğu gibi. Bence Haneke’nin “Aşk”ından çok daha iyi, çok daha sıcak bir film ama kimse görmeyecek. Keşke bir festivalde arda arda gösterilseler de soğuk nevale Haneke boyunun ölçüsünü alsa.

KÜF Kayıplar ve suçluluk duyguları

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Aydın’ın Küf’ü “Venedik’te Eleştirmenler Haftası” adlı bölümde gösterildi ama sadece kendi bölümündeki filmlerle değil başka bölümlerdeki ilk filmlerle de yarıştı. Ve bilindiği gibi ‘Geleceğin Aslanı Ödülü’nü alarak ‘Çoğunluk’tan sonra bu ödülü alan ikinci Türkiyeli film oldu.  Aydın’ı gerçekten yürekten kutlamak lazım. ‘Küf’ bir ilk film olmasına karşın son derece olgun bir sinema diline, çok iyi bir oyuncu ve görüntü yönetimine sahip. Ercan Kesal, Basri adlı bir demiryolu işçisini canlandırıyor. Basri’nin oğlu 18 yıl önce polis tarafından kaybedilmiş. Basri’nin eşi bu acıya dayanamamış ve göçüp gitmiş. Yalnız yaşayan Basri’nin ise tek bir amacı var: Hiç olmazsa oğlunun bir mezarına sahip olmak, hiç olmazsa o mezar başında bir Fatiha okuyabilmek. Umudunu, devlet görevlilerinin bütün umursamazlıklarına ya da düpedüz düşmanca tavırlarına rağmen yitirmiyor, düzenli bir biçimde oğlunun bulunması için dilekçeler veriyor. Elinde Rus malı bir radyo, her an haberlerde bir ipucu bulmayı umuyor. Savcı (Muhammate Uzuner) tarafından aşağılandığı yetmemiş gibi, bir demiryolu çalışanı olan Cemil (Tansu Biçer) tarafından da sürekli alaya alınıyor. Basri ile Cemil’in arasındaki çatışma filmde önemli bir yer tutuyor. Cemil son derece olumsuz bir karakter: Sadist, ayyaş ve tamamen sorumsuz. Kafamda soru işaretleri oluşturan kötü bir kaderi de var Cemil’in. Ciddi biçimde şiddete maruz kalıyor Cemil. Çok kötü bir karakter olduğu için ona üzülmüyoruz ama … Nihayetinde Cemil, Basri’nin müdahale etmemeyi seçtiği bir kazada ölüyor. Belki de Basri bile Cemil’in kötü kaderinden suçluluk duymaya başladığında, bizim de Cemil’e karşı kendi acımasızlığımızı sorgulamamızı istiyordur yönetmen. Bir de elbette Basri’nin oğlunun ölümünden dolayı yaşadığı suçluluk duygusuna işaret etmek istiyor.  Ki Dostoyevski etkisinden söz eden Aydın’ın böyle bir tavrı olması sürpriz olmaz.
Filmin müthiş dokunaklı bir finali var. Basri’nin, duyarsız görevlilerden küçük bir kutu içindeki oğlunun kemiklerini alışı ve o kutuyla evde oturuşu Venedik’te gördüğüm en unutulmaz sahneydi belki de. “Küf” son derece politik bir öykü anlatmasına rağmen, politik bir film olarak tanımlanabilecek bir film değil. Daha çok acı, suçluluk duygusu ve başkasının acısına duyarsızlık üzerine bir film diyebilirim. Ali Aydın sinemamız için müthiş bir kazanç. Açıkçası Antalya Altın Portakal’da “Küf”ten daha iyi bir film çıkması büyük sürpriz olur.

Not: Venedik macerası boyunca iki Türk filminden söz etmedim. Yeşim Ustaoğlu’nun filmini yazmamamın nedeni Adana Altın Koza’da yarışacak olması ve benim de SİYAD jürisinde yer almam. Küf’ten ise iki nedenden söz edemedim. Birincisi filmi geç seyretmem; ikincisi beni derinden sarsan bir kayıp yaşamam. Kemal Merkit, namı diğer Çöl Kaplanı benim ilk gençlik yıllarımdaki en yakın, en iyi arkadaşımdı. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.

Kahire’de Sorunlu Festival

Tarih: 8 Aralık 2012
Gazete/Dergi: Birgün

Kahire’de sular durulmuyor. Askerden kurtulduk, demokrasi geliyor derken Mısırlılar diktatoryel yetkilerle kendini donatmış, üstüne üstlük halk tarafından seçilmiş bir başkanla baş başa kaldıklarını fark ettiler. Mursi başkanlığındaki İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarı laikliği ve azınlık haklarını budayacak gibi görünüyor. Biz bu senaryoyu görmüştük diyesi geliyor insanın. AKP ve Erdoğan da benzer bir demokrasi vaadiyle umut vermemiş miydi? Sonra meselenin askerle bitmediği, çoğunluğun iktidarının demokrasi olmayabileceği gibi gerçeklerle yüz yüze gelindi burada da.

ORTADOĞU BİZİ TAKİP EDİYOR
Aslında önce Batı’da bir şeyler yaşanıyor, Türkiye doğuda bu değişimin öncülüğünü yapıyor, ardından Ortadoğu bizi takip ediyor. Ulus devlet fikrini, kalkınmacılığı Batı’dan aldık, Kemalizmle Türkiye’de uyguladık. Dine ve muhafazakârlığa dönüş Batı’da başladı, Türkiye bu coğrafyada öncülüğünü yaptı, Arap Baharıyla Ortadoğu’ya ihraç edildi. Tabii her ülke kendi özgünlüğü ve farklılığıyla yaşıyor değişimi.
Kahire Film Festivali devrimden sonra 2011’de yapılamamıştı. Bu yıl da az daha yapılmayacaktı ama festival olarak statü kaybına uğramamak için son anda yapılmasına karar verildi. Yeni rejim geçen sene film festivalini kendi kadrosuyla beceremeyeceğini görmüş olduğu için festival yine eski kadrolara emanet edildi. Fakat tam festivalin açılışının yapılacağı günlerde Kahire yine karışınca festival bir gün gecikmeli başlayabildi. Her şey bir gün sarktı kısacası. Çarşamba gecesi ödül töreni yapılacaktı plana göre, sonra perşembeye ertelendi. Fakat Kahire’de çatışmalar yine alevlenince kapanış töreni tümden iptal edildi.

ARAP DÜNYASININ ACELESİ YOK
İşte bu karmaşanın içinde festival yine de iyi bir iş başardı diyebiliriz. İkinci kez katıldığım Kahire Film Festivali (CIFF) birçok sinemacının buluştuğu, işbirliği olanaklarını araştırdığı büyük bir etkinlikti yine. Arapların bir deyişi varmış: “İsviçre’nin saati, bizim zamanımız var” diye. Arap dünyasında her şey kendisine özgü temposuyla ilerliyor. Koşturmanın anlamı yok. Burada trafik dışında hiçbir şeyin acelesi yok gibi. Ama filmler zamanında başlıyor, eğer bir aksilik soncu iptal edilmemişlerse.
Bu yıl Türk Sineması’na da özel bir yer ayrılmıştı festivalde. Ama ödüller arasında bir Türk filmi olmadı. Mohsin Besri’nin Fas yapımı filmi “İnançsızlar” (Les Mecreants) en iyi Arap Filmi Ödülü’nü (Necip Mahfuz Ödülü) azandı. Film köktendinci bir grubun amatör bir tiyatro grubunun oyuncularını kaçırması ve gelişen olayları anlatıyor. Birbirleriyle son derece farklı yaşam tarzları ve bakış açıları olan iki grubun ilişkisini Besri gerilimi düşürmeden ve insancıllığını yitirmeden vermeyi başarmış.

ÖDÜL ‘HOŞNUTSUZLUK KIŞI’NIN OLDU
Bu yılın yani festivalin 35. Yılının özel ödülü ise Venedik’te Ufuklar Bölümünde de yarışan “Hoşnutsuzluk Kışı”nın oldu. İbrahim el Batout’un yönettiği film 25 Ocak 2011’de Mısır’ın kaderini değiştiren Tahrir Meydanı olaylarını arka planına alıyor ve üç kişinin hayatını anlatıyor: Aktivist Amr, televizyon gazetecisi Farah ve istihbarat subayı Adel. Filmin etkileyici bir görselliği ve dili var fakat kahramanlarının motivasyonlarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatmada sorunlu. Fakat yine de Arap sinemasında az rastlanan bir kendine güven seziliyor filmin yönetiminde.
Bakalım önümüzdeki yıllar da Mısır’da neler olacak? Festival fazla liberal bulunup sansüre uğrayacak mı?  Müslüman Kardeşler sokağın sesini dinleyecek mi? Yoksa arkasına aldığı çoğunluğa güvenip iyice muhafazakarlaşacak mı? Festivalin geleceği, Mısır’ın nereye gideceğine bağlı. Umarız daha özgür bir Mısır görürüz gelecekte.

Suçluluk duyguları

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış

Suçluluk duygusu, işlenen bir tür suçtan kaynaklanacağı gibi, suça maruz kalmaktan da kaynaklanabiliyor. Tecavüz mağdurlarını yaşadığı suçluluk duyguları gibi. Ya da Freud’un dediği gibi, suçluluk duygusu, suçtan önce gelebiliyor. Burası karışık biraz ama işlenen suç, zaten var olan suçluluk duygusunu belirli bir alanda zapt etmek için de var olabiliyor. Pelin Esmer, “Gözetleme Kulesi” ile ilgili söyleşilerinde bu tip “nedensiz” suçluluk duygularının gücünden söz ediyor.

HAYATIN NEREYE GİTTİĞİ AÇIK KALIYOR
Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Filmin sırlarını açık etmemek için (ki buna filmin yaratıcılarının azami önem verdiklerini görüyorum) bu suçluluk duygularının arkasındaki hikayelere girmeyeceğim. Kahramanlardan kadın olanı kendisine karşı işlenen suçun hesabını soramıyor, diğeri ise neden olduğu trajediden dolayı kendi kendisine hesap veremiyor. Bu iki insan bir şekilde birbirlerini buluyor, çatışıyor ve birbirlerine ayna işlevi görüyorlar. İki insan da sonunda değişiyorlar ama hayatın onları nereye götüreceği açık kalıyor…
Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış. Gözetleme Kulesi Adana Altın Koza’da en çok ödül alan filmdi. Gerçekten de her öğesiyle çok nitelikli bir film “Gözetleme Kulesi”. Toronto’da başlayan uluslararası serüveninde daha birçok durağa uğrayacak gibi…

Dünün mağduru, yarının faşisti

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’

Baştan söyleyeyim: Bu kadar uzun süre maymun seyredeceksem, ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ndense (MCŞV) maymunlara dair bir belgesel seyretmeyi tercih ederdim. MCŞV, maymun gribinin ardından dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun öldüğü bir gelecekte başlıyor. San Francisco maymunları ise evrimleşerek, daha insani bir uygarlık kurmuş, çat pat İngilizce (Tarzan düzeyinde) konuşmaya da başlamışlardır. İngilizce konuşmadıkları zamanlarda ise işaret diliyle ileri bir iletişim tutturmuş durumdalar. Ve fakat insan nüfusu tükenmiş değildir. Bir grup hayatta kalmayı başarmıştır. Maymunların bölgesindeki barajı çalıştırırlarsa enerji sorunlarını da çözeceklerdir. Bu grubun otomatik silahları da vardır. İnsanlar, maymunlarla karşılaştığında politik olarak dersler çıkarılacak gelişmeler başlar.
Film siyaseten oldukça doğru bir yerde duruyor. Maymun faşizmi, Alman faşizminin yükselişine benzer bir şekilde yükseliyor. İnsanların elinden çok çekmiş, çok işkence görmüş bir maymun siyasi suikastler işleyip, suçu insanlara atarak ve Reichstag benzeri yangınlar çıkartarak kitlesini manipüle ediyor ve iktidarı ele geçiriyor. İleri evrim, karşı devrime dönüşüyor.
Alman faşizminin ardında malum, I. Dünya Savaşı’nın mağduriyeti vardı. Hitler bu mağduriyet duygusunu kullanarak ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelmişti. Tıpkı güzel ülkemizde Yeni Osmanlıcıların yükselişinde I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi kabullenemeyişin ve kişisel mağduriyetlerin olması gibi. Tıpkı bugünkü İsrail dehşetinin ardında Alman faşizminin Yahudilere yaşattığı mağduriyetin olması gibi. Mağduriyet üzerine politika inşa edenden korkacaksın. Türk, Kürt, Alman, Yahudi fark etmez.
Filmin maymunlar cephesinde dünün mağdurları, bugünün faşistleri iktidara gelirken, insanlar cephesinde de benzer şeyler oluyor. Akrabalarının ölümünden maymunları suçlayan ve dolayısıyla kendisini maymunlar tarafından mağdur edilmiş hisseden biri, her fırsatta şiddete başvurarak savaşı körüklüyor.
Film, dediğim gibi politik olarak doğru noktalara parmak basıyor ama sonuçta büyük bütçeli bir aksiyon filmi olmanın tuzaklarından da kaçmıyor. Yani bol bol vurdulu kırdılı sahne izliyoruz. Çocuksu bir kavga dövüş seyretme merakınız yoksa bu sahnelerde sıkılmamanız zor. Ayrıca filmin ne insan ne de maymun karakterlerinin akılda kalıcı bir niteliği var.

THE MASTER: Kurdeşen Dökülecek!

TARİH:  10 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık tabii ki, P.T. Anderson’ın 2007 tarihli “Kan Dökülecek” adlı filmine gönderme yapıyor ama kelime oyunu yapmanın keyfi ağır bastığı için; yoksa filmin “kurdeşen döktürecek” kadar sıkıcı olduğunu düşünmüyorum! Ama bir başyapıt olduğunu düşünenlere de kesinlikle katılmıyorum. Açılış böyle yaptıktan sonra şunu da ekleyeyim: “The Master”a Venedik’te FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü veren jüride ben de vardım. “The Master”ı çok beğenmemiştim, benim oyumu almadı ama oyumu hangi filme vereceğimi de pek bilememiştim. “The Master” Venedik’te P.T. Anderson’a en iyi yönetmen, başrol oyuncuları Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’e de en iyi erkek oyucu ödüllerini kazandırdı. Rivayete göre jüri en iyi film ödülünü de “The Master”a verecekmiş ama Venedik’in yarışma yönetmenliği aynı filme hem en iyi yönetmen hem de en iyi film ödüllerinin verilmesini yasaklıyormuş. Bunun üzerine Kim Ki Duk’un “Pieta”sı Altın Aslan’a layık görülmüş. Bu yaygın bir söylenti ama jüri başkanı Michael Mann tarafından onaylanan bir söylenti değil.

Anderson epik boyutlarda filmler çekiyor. “Kan Dökülecek” öyleydi, “Manolya” da öyle. Anderson “The Master”’da da bu iddialı tarzını sürdürüyor ve hatta filmini pek kullanılmayan 65mm filme çekiyor. Ama “Kan Dökülecek” de olduğu gibi “The Master”da da aynı sorun var. Tam olarak ne anlatıyor bu filmler Allah aşkına? Bu görkem ve gösterişin ardında anlamlı ve ikna edici hikayeler var mı? Hakkını teslim edelim Anderson görsel ve işitsel anlamda etkileyici anlar oluşturabiliyor. “Kan Dökülecek” ile ilgili 15 Şubat 2008 tarihli yazımda şöyle demişim: “Ama filmin öyle sahneleri var ki muhteşem. Ve bu muhteşemliği Daniel Day Lewis’in müthiş etkileyici fiziği, Radiohead’in gitaristi olarak tanıdığımız Jonny Greenwood’un uzun zamandır bir filmde rastlamadığımız kadar etkileyici, farklı müziği ve nefis görselliğe borçluyuz. Sırf bunlar bile filmin yüksek bir not alması için yeterli. Ama ‘Kan Dökülecek’ abartıldığı kadar derin bir film falan değil. Hatta birçok açıdan yanlış bir film.” Benzer şeyler “The Master” için de söylenebilir doğrusu.

FİLME DAİR NOTLAR
The Master’ın konusu şöyle özetlenebilir: Anderson bizi “Kan Dökülecek”te olduğu gibi yine bir tarih yolculuğuna çıkarıyor ve bu kez 1950’lere götürüyor. İki filmde de sahtekar din adamları ve şiddetini kontrol edemeyen karakterler var ama ilişkilerindeki dengeler çok farklı. “The Master”da temelde iki karakter var. Birisi II. Dünya Savaşı’ndan “travma sonrası stres sendromu” ve alkol/madde bağımlılığıyla terhis olan Freddie Quell (Joaquin Phoenix). Diğeri ise gerçek hayatta Scientology tarikatını kuran Ron Hubbard’dan ilhamını alan Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman). Freddie tam anlamıyla uyumsuz, saldırgan ve kaybetmeye mahkum biri. Ama Freddie’nin kadınlara cazip gelen bir yanı da var. Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan, olay çıkaran Freddie, babasına benzettiği yaşlı bir adamın ölümüne de neden oluyor (filmin baba-oğul çatışmasına yaptığı göndermelerden biri). Kaçarken kendisini bir gemide buluyor ve burada “Dava” adamı Lancaster Dodd’la tanışıyor. Dodd, Freddie’den hoşlanıyor bir şekilde. Ve Freddie’yi tarikatına alamaya karar veriyor. Dodd’un yöntemleri şarlatanca ama insanları etkiliyor. Dodd abuk sabuk bir din geliştirmiş. Sadece din de değil, bir tür tedavi yöntemi olduğunu da iddia ediyor. Psikanalizden esinlenmiş ama bilimsel yanı olmayan tedavi yöntemleriyle Freddie’yi de iyileştirmeye çalışıyor. Dodd’da kendisini koruyup kollayan bir baba figürü bulan Freddie derhal sadık bir müride dönüşüyor. Ama ne Dodd’un ne karısı ne de çocukları Freddie’den hoşlanmıyorlar. Ama Dodd, Freddie’den vaz geçmiyor, ta ki Freddie bu baba figüründen de vaz geçmeye karar verene kadar.

DÖNEM İÇİN SÖYLEYECEK SÖZÜ YOK

Filmin Venedik’teki basın toplantısında Anderson doğrusu pek ışık tutmadı filmine. Filmin iki adam arasındaki sevgiyi anlattığını, Amerikan tarihine, siyasete vs. dair bir şey söylemediğini belirtti. Bence de film bir dönem filmi olsa da, o döneme dair bir şey söylemiyor. Tarikatlar üzerine söyledikleri de pek sınırlı. Ama Anderson’ın örgütlü dinlerden hoşlanmadığı kesin. “Kan Dökülecek”teki kadar net değil bu tepki ama. Burada Lancaster Dodd bütün acayipliğine rağmen olumsuz bir karakter değil. Peki neye dair bu film?
Filmi bir baba-anne –oğul üçgeni olarak görmek mümkün çünkü Dodd’un çok etkili, bir tür Lady Macbeth’i oynayan bir karısı var (Amy Adams). Freddie bu çiftin bir nevi çocuğu, evlatlığı oluyor. Freddie’nin babasına bağlılığıyla ondan kurtulmak istemesi tipik bir baba –oğul ilişkisi gibi paralel seyrediyor.  Fakat ne bu ne de zaten olmayan tarihsel bağlam filmi ilginç kılıyor. Açıkçası bence bayağı zayıf bir film ”Usta”. Belki bir dahaki seyredişimde daha anlamlı bulurum ama bana bütün hikaye ve bütün karakterler uyduruk geldi. Aslında ”Kan Dökülecek” de uyduruktu ama daha etkileyiciydi. Bu arada Phoenix’in kambur duruşu ve ellerini beline koyuş şekli de Daniel Day Lewis’in petrolcusunu andırıyor. İnançlı adamla, vahşi adam ikilisi Anderson için ne anlam ifade ediyor acaba? Babalar ve edinilmiş evlatlar? Sorular bunlar galiba. Anderson hakkında duyduğum bazı hikayeleri paylaşarak bitireyim yazıyı. “Kan Dökülecek” döneminde Anderson iflah olmaz derecede uyuşturucu bağımlısı durumundaymış. O kadar ki, uyuşturucularından ayrılamadığı için filmin promosyonu için yapması gereken seyahatlere çıkamıyormuş. Galiba artık o dönem geride kalmış artık. Belki alkol/uyuşturucu bağımlısı Freddie’nin kurtarıcı bir baba arayışlarında Anderson açısından otobiyografik bir şeyler de vardır. Bir otobiyografik not da, Anderson’ın “Punch Drunk Love” (2002) filminde çalışan görsel tasarımcı Jeremy Blake’in Scientology tarikatından aldığı tehditlerin ardından sevgilisi Theresa Duncan’la birlikte 2007’deki şüpheli intiharı (karmaşık olayların içinde müzisyen ve Scientology üyesi Beck de var). Anderson utangaçça da olsa tarikatla hesaplaşmak istemiş olabilir.
Not: Venedik’ten yazarken “The Master”ı nasıl Türkçeleştirsek diye Esin Küçüktepepınar’la düşünmüştük. Usta, üstad, efendi, hoca… oysa ne kadar basitmiş, “The Master”a Türkiye’de  “The Master” denir tabii ki.

AŞK: Herkes Kendi Evinde

TARİH:  29 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Aşk”ı  ilk seyredişimden 7 ay sonra ikinci defa izledim. Bu arada film üzerine yazılar okudum. Ayrıca, “Saklı”yı (bir daha) seyredip, bir grupla birlikte analiz ettik. Şimdi, yeni bir yazı yazmak lazım.

Haneke Brectyen yöntemler kullanır, yabancılaştırır. Ama Brecht’le aynı ideolojik çizgide değildir. Brecht sosyalistti. Haneke ise bir ahlakçı. Sanatla uğraşmanın alternatifi Brecht için olsa olsa doğrudan politika yapmak olurdu, Haneke’nin aklına gelen alternatif ise Albert Schweizer gibi Afrika’da misyonerlik yapmak. Ama “aziz değilim” diyerek bu seçeneğin olanaksızlığını ifade ediyor Haneke (Sight&Sound, Aralık 2012). Ama yine de sinemasında kendisine yön veren duyguyu anlatırken Brecht’in bir şiirini alıntılıyor. Brecht söz konusu şiirinde dünya üzerinde bu kadar dehşet yaşanırken, bunlardan söz etmemenin, gülücükler saçmanın imkansızlığından söz ediyor. Haneke de, dünya üzerindeki kötülüklerden söz etmezsek suç işlemiş oluruz diyor.

Fakat yabancılaştırma yöntemini kullanıyor demekle Haneke’nin son halini anlatmış olmayız. “Aşk”ı yapan Haneke, yabancılaştırmaktan giderek uzaklaşan, giderek daha düz bir anlatıma, kendi tabiriyle Brecht’ten çok Çehov’a yönelen biri. Yeni Haneke, eskiden yaptığı modellere (Yedinci Kıta’yı model sinemasına örnek vermiş), çözümlere inanmıyor. Hayatı karmaşıklığı ve çelişkileri içinde yakalamayı amaçlıyor. Haneke bu yaşında değişmeye devam ediyor!

“Aşk” a dair ilk yazılarımdaki tepkiselliğimde galiba eski Haneke’ye yönelik tepkilerimin de rolü vardı. Haneke’deki ahlakçılığa, seyircisini de azarlayan ve suçlayan tona açıkçası öfke duyuyordum. Yabancılaştırmanın çok da taraftarı olmadığımı daha önce belirtmiştim. Mesela “Saklı”da ayağımın altındaki halının sürekli çekiliyor olması, filmin sürekli kendi üzerine düşünen hali beni yıldırıyordu. “Hikaye anlatmayı bu kadar dert ediyorsan, anlatma be birader”, diyesim geliyordu. “Beyaz Bant”taki faşizmi açıklama tarzı, “masum değiliz, hiç birimiz”cilik diye tanımlayacağım çok manalı görünen ama nihayetinde manasız şey,  Haneke’nin şimdi eleştirdiği “model” yaratmanın tipik örneğiydi. Ve Haneke’nin burjuvazi eleştirilerinde bana en politik halinde bile apolitik gelen, metafizik bir şeyler vardı.

“Aşk” farklı bir Haneke filmi. Daha az model, daha çok hayatın kendisi. Ama tabii ki eski Haneke’yle alakası olmayan bambaşka bir film de değil. Farklılıkla birlikte süreklilik de var. Kadınla erkek hep aynı adı taşır Haneke filmlerinde: Georges ve Anne Laurent.  Yine öyle. Müzikle iştigal ederler ya da müzik severler, Haneke’nin annesi ve babası gibi. “Aşk”ta da öyle. “Aşk”taki ev Haneke’nin anne ve babasının evinin aynısıymış. Dışarıyla sınırlı ve sıkıntılı bir bağ içinde olan, içine ya da evlerine kapalı aydın burjuvalar Laurent’lar…

“Aşk” faşizm ya da Fransa’nın sömürgecilik tarihi gibi politik konulara girmiyor “Saklı” ya da “Beyaz Bant” gibi. “Aşk” bir çiftin son günlerini anlatıyor. Seksenlik Anne ve Georges, konserlerine giden, kitaplarını okuyan mutlu sayılabilecek bir çiftken, nasıl ölümün pençesine düşerler, film bunu anlatıyor. Anne, eve girmeye yeltenen bir hırsızın tetiklediği bir beyin kanamasıyla birlikte sonun başlangıcını yaşamaya başlar. Haneke bize Anne’in nasıl “gurur”u mesele eden bir kadın olduğunu baştan söyler. Konserine gittiği eski öğrencisiyle gurur duymaktan utanır Anne. Ve bu aşırı gururlu kadın giderek bedeninin kontrolünü yitirir. Yitirdikçe, kendisinden ve başkalarından daha az hoşlanır, çünkü insan ilişkilerinde gururu zedelenmektedir. İntihar etmek ister, beceremez. Georges ise büyük bir bağla Anne’a yardım etmeye çalışır. Çiftin kızı ve damadı, Anne’in bakımına dair bütün yükü Georges’a yüklemiş olmaktan dolayı suçluluk duyarlar ama yapıcı bir önerileri yoktur ve can sıkıcı konuşmalar yapmaktan öteye gitmezler. Anne’in eski öğrencisiyle ilişkisi de bir güç savaşı şeklinde cereyan eder. Eve gelen hizmetçi duyarsızdır. Bir tek kapıcı kadınla, erkek olumsuz bir davranışta bulunmazlar. Ama Georges onlarla ilişkisini de hep sınırlı tutar, konuşmayı hep kısa keser. “Herkes kendi evine!”, der gibidir.

Filmin ilk sahnesinde Anne’in ölü bedenini görürüz. Anne’in ölümü seyirci için sürpriz değildir, yaşlı ve ağır hasta birisinin ölümü zaten sürpriz değildir hiçbir zaman. Ama nasıl öldüğü de bana kalırsa sürpriz değildi. Çünkü Haneke filmlerinde hep böyle bir an vardır, şiddet içeren ve şaşırtan bir an, onun için şaşırmadım (filmi seyredince görürsünüz). Hem filmin başlarında Anne, kocası Georges’a “çok naziksin ama bazen bir canavar oluyorsun” diyerek, seyirciyi uyarmıştır.

Haneke filmlerinde duygusallık mümkün olduğunca yoktur, yine yok. Yine soğuk bir film var ve bunu söylememe herhalde yönetmen de itiraz etmez.  Tabii ki Georges’u canlandıran Jean Louis Trintignant başarılı ve Georges karakteri de karısına karşı çok fedakar ve sadık. Emmanuelle Riva ve Isabelle Huppert de iyiler.  Georges’un karısını bir noktaya kadar hayatta tutma çabası dokunaklı da. Kültürlü bir çiftin nihayetinde kendilerinden başka kimsesi olmaması, çağdaş Batılı insanın yalnızlığı da ürkütücü. Ki bu filmdeki insanlar yine de hiç olmazsa birbirlerine sahipler, bu da bir nevi lüks. Ama yine de soğuk bir film “Aşk”. Hayır, filme karşı ilk yazılarımdaki gibi negatif bir ruh halinde değilim.

Ne kadar kültürlü olursanız olun, ne kadar dışarıya kendinizi kaparsanız kapayın, ölüm yine gelir sizi bulur. Beden çürür, en sevgi dolu kocanın da sabrı taşar. Evet. Filmin oyuncuları iyiler, çerçeveler mükemmeller. Evet. Modern Batı toplumunda insan ilişkilerinin genel durumu hiç de parlak değil. Evet.  Ama ben “Aşk”ı monoton buluyorum. Kalburüstü ve güzel ama monoton ve soğuk. Haneke de böyle bir film yapmak istemişti sanırım.

16. PÖFF: Tallinn’de siyah geceler

TARİH:  1 Aralık 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

NETPAC jürisinin bir üyesi olarak en iyi Asya filmini seçmek için Siyah Geceler Film Festivali’nin yapıldığı yer Tallinn’deyim. Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor

Gitmeden önce Tallinn’in son derece modern bir şehir olduğuna yönelik bir fikrim vardı. Başka festivallerde tanıdığım Estonyalı arkadaşlarım vermişti  bana bu fikri. 18 Kasım akşamı Tallinn Havaalanı’na indiğimde eski bir Sovyet kentine indiğimi anladım ve doğrusu hoşuma gitti. Hepsi birbirine benzeyen modern havaalanlarından biri değildi. Devlet, devlet kokan, eski moda  ve hatta zevksiz döşenmiş yerlere nostaljik bir sevgi duyuyorum. Garip ama böyle yerlerde kendimi daha güvende hissediyorum. Belki çocukluğumda annem ve babamla kaldığım, devlet misafirhanelerini çağrıştırdıkları için, belki de paranın mutlak egemenliğinin tam hissedilmediği için.

Festivalin NETPAC jürisi içi görevlendirdiği Steven Vihalem karşılıyor beni. Steven adını Dallas dizisinden almış bir Estonyalı ve bir Müslüman! Domuz eti yemeyen, içki içmeyen, Cuma’ya giden genç bir Müslüman! Eşinin Yemen/Estonya melezi ve Müslüman oluşu bu durumu başlatan neden olsa da, Steven dinini gayet iyi biliyor. Bizdeki ya da İslam ülkelerinin çoğundaki yasakçı İslam değil, özgürlükçü bir İslam yorumu var, Steven’ın. Onu, İslam’a çeken anarşist ve başkaldıran ruhu. Ama Steven bir İslam ülkesinde yaşasaydı yine Müslüman olur muydu, bilemedim. Açıkçası sanmam.
Tallinn’de bulunuş nedenim NETPAC jürisinin bir üyesi olarak festivalin en iyi Asya filmini seçmek. Jürideki diğer arkadaşlarım İranlı yapımcı, dağıtımcı Muhammed Attebay ile Estonyalı müzisyen Sven Grünberg. Sven ayrıca Estonya Budizm Enstitüsü’nün yöneticisi .

ORTAÇAĞ MİMARİSİNİN GÜZEL ÖRNEKLERİ
Kenti tanıdıkça burada her şeyin birarada olduğunu görmeye başlıyorum. Tallinn, son derece modern ve kapitalist bir kent olmakla birlikte eski sosyalist dönemin ruhunu ve yaşam biçimini de az çok koruyor. Büyük alışveriş merkezlerinin yanı sıra, raflarında az çeşit olan, eski ve yoksul pazarlar da var.  Tallinn’in bir ayrıcalığı da eski kent merkezinin II. Dünya Savaşı’nda fazla zarar görmemiş olması. Şimdi, son derece turistik bir bölge olan eski kentte Ortaçağ mimarisinin güzel örnekleri var. Sovyet dönemini hasretle yad edene rastlamadım ki bu zaten sürpriz değil. Ama yeni rejimin de gelir dağılımı uçurumları yarattığından, politikacıların hırsızlığından ve mafyanın bütün turistik eşya (özellikle kehribar) satan dükkanları ele geçirdiğinden şikayetlere de sıkça rastladım.

PÖFF ÇOK KAPSAMLI BİR FESTİVAL
Tallinn Siyah Geceler Film Festivali bu yıl 16. Kez düzenlendi. Estonca’da festivalin adı Pimedate Ööde Filmifestival, kısaca PÖFF! Festival’de halk ödülün yanı sıra altı ayrı jüri de en iyileri seçti ki PÖFF’ün ne kadar kapsamlı bir festival olduğu sırf jürilerin sayısından bile anlaşılabilir. Festivalde çok sayıda bölümde son yılın en nitelikli filmlerinin neredeyse tümü gösterildi. Festival ayrıca Endüstri Buluşmaları başlığı altında büyük bir Pazar toplantısına da ev sahipliği yaptı. Bunca konuğa ve yoğun programa rağmen yine de sıcak bir ilgiyi her zaman üzerimizde hissetmemizi de sağlamayı mucizevi bir şekilde başardılar. Tallinn soğuk ve karanlık bir kent ama doğrusu bunların panzehirine de sahip, yani insanlara!

FESTİVALİN ÖDÜLLÜLERİ
Festivalin Ana Yarışması’nı Ukrayna filmi “Kuleli Ev” (Dom S Bashenkoy) kazandı. Eva Neymann’ın bu ikinci filmi Tarkovskiiyen bir atmosfere sahip. II. Dünya  Savaşı sırasında annesiyle seyahat eden 8 yaşında bir oğlan çocuğunun öyküsünü anlatıyor film. Annesi tifüs’ten hastalanıp ölünce, küçük çocuk tanımadığı insanlarla birlikte bir tren yolculuğuna çıkar. Savaşın darma duman ettiği hayatlar, acımasızlaşmış insanlar, yine de ruhunu koruyan ayyaşlar, hepsi bir rüya hali içinde perdeden geçiyorlar. “Kuleli Ev”in görüntülerini unutmak zor.

Yine ana yarışmada en iyi yönetmen ödülünü Güney Koreli Kyu-hwan Jeon “Ağırlık” adlı filmiyle kazandı. Jeon’un yetenekli bir yönetmen olduğu su götürmez ama film bir aşırılıklar resmi geçidi gibiydi. Biri kambur, diğeri kadın olmak isteyen bir eşcinsel olan iki erkek kardeş arasındaki aşkı anlatıyordu film ve nekrofili sosuyla birlikte doğrusu kolay yutulur bir lokma değildi.

En iyi erkek oyucu ödülü  “Babamın Bisikleti” (Moj Rower) filmindeki rolüyle Michal Urbaniak’ın oldu. Urbaniak’ı cazseverler müzisyen olarak tanırlar. Urbaniak bu iilk filminde çok başarılı bir oyunculuk da sergileyebildiğini gösterdi. Baba, oğul ve torunun, kaçan annenin peşinden yaptıkları yolculukta birbirleriyle çatışıp sonunda anlaşmaları, temasıyla olduğu kadar anlatımıyla da klasikti.  Ah babalar, neden oğullarınızı kastre etmeden rahat edemezsiniz?

En iyi kadın oyuncu ödülü ise yıldızı Venedik’te parlayan Franziska Petri’nin oldu. Petri’nin filmi “Aldatma”yı (Izmena) Venedik Festivali sırasında yazmıştım. Film adı üstünde eşlerin birbirlerini aldatmaları üstüneydi. Filmin içerdiği boşluklar rahatsız ediciydi ama sinemasal olarak Venedik’in de en iyilerindendi.

Uluslar arası Film Kulüpleri Federasyonu’nun (FICC) en iyi film ödülü Antalya’dan da ödül alan “Keep Smiling”in oldu. Gürcü yönetmen Rusudan Chkona ilk filmiyle doğrusu oldukça olgun bir sinema yaratmayı başarmış. Ayrıca anti-kapitalist duruşuyla eski sosyalist ülke sinemaları içinde yeni bir çizgiyi de temsil ettiği söylenebilir. Film, bir güzellik yarışması üzerinden, insanların medya ve kapitalizm tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatıyor. Rusudan’ın başta Pelin ve Tolga Esmer olmak üzere bütün Türk dostlarına selamı var!

NETPAC olarak bizim ödülümüz ise yine ilk kez Venedik’te Orrizonti’de (Ufuklar) yarışan “Wadjda”nın oldu. “Wadjda” Suudi Arabistan’da çekilen ilk film! Batının sevgilisi Suudi Arabistan kadınların en büyük baskı altında oldukları diktatörlüklerden biri. Ülkede sinema yasak! Sinema okulu filan da yok, dolayısıyla. Kadınlar bırakın film çekmeyi, yüksek sesle konuşamıyorlar bile. “Wadjda”nın yönetmeni Haifaa El-Mansur Mısır ve Avustralya’da eğitim almış bir kadın. Filmini minibüslerin içinden telsizlerle haberleşerek gerçekleştirmiş! Filmin adı, filmin de kahramanı olan 12 yaşındaki kız çocuğu Wadjda’dan geliyor. Wadjda’nın hayali bir bisiklet sahibi olmak ama bisiklet kızlara uygun bir araç değil Krallık’ta. Wadjda bisiklet alacak parayı bulabilmek için bir kuran okuma ve din bilgisi yarışmasına katılıyor, konu hiç ilgisini çekmese de. Birinci oluyor ama birincilerin ödüllerini Filistin’e bağışlamalarının gerektiği ortaya çıkıyor. Wadjda ve annesi, yine de bu erkek egemen de demeyelim, erkek faşist toplumda insan olarak kalmayı beceriyorlar!
Başta festivalin başkanı Tiina Lokk olmak üzere bütün ekibe nice nice Siyah Geceler diliyorum!

Taşrada modern bir geç kız

TARİH:  8 Mart 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Mavi Dalga’ ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kadınların seyretmesini öneririm.

Merve Kayan ve Zeynep Dadak’ın ilk filmleri “Bu Sahilde”, bir belgeseldi. “Bu Sahilde” beni derinden etkilemiş bir filmdir. 17 Ağustos sonrasında benim için sonsuza dek kaybolmuş Yalova tatillerimi hatırlattığı içindir bu etki muhtemelen. Tatil sitelerindeki yaz tatilleri çok sıkıcıdır. Boş boş oturmakla ya da yatmakla geçer yazın neredeyse tamamı. Ama öte yandan her şeyin bildik, her şeyin güvenli olmasının dayanılmaz bir hafifliği ve çekiciliği vardır. Anne vardır, baba vardır, kardeş vardır, arkadaşlar vardır; kumsalda dolaşan ve serinletici şeyler satan seyyar satıcılar vardır. “Bu Sahilde” hem o sahilde olma, hem de oradan kaçma isteğini güçlü bir biçimde hissettirmişti bana.

KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDELİM
“Mavi Dalga” sanki “Bu Sahilde”nin kaldığı yerden başlayıp, devam ediyor. Tatilin bittiği, kışlık eve dönüşün gerçekleşeceği gün başlıyor film ve bir sonraki yaza kadar sürüyor. Filmin merkezinde 16-17 yaşında bir geç kız olan Deniz (Ayris Alptekin) ve onun arkadaş çevresi ile ailesi var. Mekan ise İstanbul’dan ve Ankara’dan çok uzakta olmayan, geleneklerine bağlı olsa da, oldukça da modern bir kent olan Balıkesir. Taşranın olanakları elbette kısıtlı ama gençlerin kızlı erkekli takılması kimseyi irrite etmiyor. Hayat konforlu ve rahat görünüyor filmin orta sınıf kahramanları için ama yine de doğal gazın kesilmesi ihtimali büyük bir felaket gibi algılanabiliyor. Sanki her şeyin çökmesi an meselesiymiş, hayat pamuk ipliğine bağlıymış gibi. Ne de olsa her şeyin ortasındayız; sınıfların ortasında, dünyanın doğusunun ortasında… Çıkmanın da, düşmenin de mümkün olduğu ara bir yerde.

Deniz de ara bir yerde. Lisenin bitmesine daha bir yıl var ve gelecekte ne yapacağını bilemiyor. Ne okumalı, hangi kentte okumalı? Daha da yakıcı bir sorun, kiminle birlikte olmalı, ilk cinsel deneyimi kiminle yaşamalı? Bir baba figürü olan rehberlik öğretmeniyle (Onur Saylak) mi, kendisinden sadece bir yaş büyük olan Kaya’yla (Barış Hacıhan) mı?

ARZUNUN RESMİ
Bu yıl sinemada dudakların, 17’lik genç kızların ve mavinin yılı: “Mavi En Sıcak Renktir”in genç Adele’inin dudakları filme damgasını vurmuştu. Ben “Mavi Dalga”nın, öğretmenle Deniz arasında gerçekleşmeyen öpüşme sahnesindeki Deniz’in dudaklarını Adele’inkinden daha etkileyici buldum. Arzunun resmini yapmam icap etse, bu sahneden kopya çekerdim.

Deniz’in annesiyle rekabetinin ve babasını arzulamasının tek işareti, öğretmenine duyduğu arzu değil. Deniz, annesiyle babasını fingirderken yakaladığında da hemen ortamı sabote ediyor. Yakınlaşmalarını engelliyor. Ama Deniz kafası karışık da olsa güçlü bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter. Fantezinin fantezide kalmasının gerektiğini anlayabilecek ve gerçekçi tercihlerde bulunabilecek bir karakter.

Arkadaş çevresine yeni gelen kızı kıskançlıkla gagalasa da, büyük arıza çıkarmayacak biri. “Bırakın açık ve dağınık kalsın”, Zeynep Dadak’ın sinema anlayışlarına dair söylediği bir söz (Altyazı, sayı 137). “Mavi Dalga” gerçekten de bu hedefini gerçekleştiren bir film. Ama açık ve dağınık olmak bazen etkileyicilikten götüren, dikkati dağıtan da bir nitelik. Gerçekliğe bu şekilde daha fazla yakınlaşmanın mümkün olduğu söylenebilir ama izleyiciyi de gevşetebilen bir özellik bu. Belki filmi birkaç kez daha izlemekte yarar var. “Mavi Dalga”nın genç oyuncularının mükemmel bir ekip oyunculuğu gerçekleştirdiklerini vurgulamak lazım. Ayris Alptekin, Nazlı Bulum, Begüm Akkaya, Albina Özden ve küçük oyuncu Sude Aslantaş’ı hayranlıkla izledim. Mükemmel bir casting işi yapmış Ezgi Baltaş. “Mavi Dalga” ne yapmak istediğini bilen ve bunu da büyük ölçüde gerçekleştirmiş iki yönetmenin ilk işi. Klasik anlamda bir başı, bir doruk noktası ve bir finali yok ama kahramanları için unutulmayacak bir dönemi sükunetle anlatıyor. Özellikle genç kızların seyretmesini öneririm.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com