Bıktıran mucize: Malick sineması

TARİH:  4 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terrence Malick’in bir dahi olduğunu benim de düşünmüşlüğüm vardır. “İnce Kırmızı Hat”ı Berlin’de seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Bir de garip bir ilişkim oldu Malick’le. Gayet nadir film yapan bu yönetmenin filmleri ne zaman büyük bir festivale gitsem beni buldu. İlk Berlinale’mde de ilk Cannes’ımda da Malick yarıştı ve filmi en iyi film seçildi. İlk Venedik’imde yine Malick yarışıyor. Bakalım tarih tekerrur edecek mi? Ben yine Cannes’da olduğu gibi Venedik’te de Malick’in eli boş dönmesi için duacıyım. Bu kez geçen seferkinden daha çok.
Malick’in yeni filminin adı “Mucizeye” (To the Wonder). Bu film de tıpkı yönetmenin önceki filmi “Yaşam Ağacı” gibi ağır bir dindarlıktan mustarip. Kamera Malick filmlerinde alışık olduğumuz gibi Samanyolu Tv’de filan gördüğüm mucizevi doğa ve batan güneş görüntülerinin peşinde koşuyor durmadan. Tek bir kareye bile çirkin demek mümkün değil. Tek tek bütün karelerde bir şiirsellik bulmak mümkün. Ama bütün bir filme bakınca bu şiirsellik ağır bir yapış yapışlığa, bir ağdalılığa dönüşüyor. Tanrım yahu, kim bir film boyunca kelebekler gibi hoplayıp zıplayan bir kadını seyredebilir ki? Malick’in filminin baş kahramanı kadın üzgün üzgün bakmadığı planlar dışında film boyunca kollarını açıp, kırlarda kelebekler gibi zıplıyor! Olacak şey değil! Hakikaten olacak şey değil! Bir önceki filmiyle hem Cannes’da Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI’nin En İyi Film Ödülünü alan, bütün eleştirmenlerin bayıldığı yönetmen bu mu?
Sinemadan öğrendiğim en birinci şey, ‘mutluluk’un birbirinin üzerine su sıçratmak olduğuydu. Malick’in mutluluk tasviri de bu işte: Çiftler ya hoppidi zippidi zıplıyorlar ya da birbirlerini ıslatıyorlar. Ya mutsuzluk? Dalgın dalgın yürürsün, biraz mutfak eşyası kırarsın, bu da mutsuzluk olur iste.
İnanmak ise tabii öyle kolay değil. Filmde Xavier Bardem’in canlandırdığı, inancıyla barışık olmayan, tanrıyı sorgulayan bir rahip de var. Var da ne oluyor? Hiç! Öyle dolanıyor Bardem. Filmin asıl konusu ise şöyle. Amerikalı bir erkekle Fransız bir kadın Paris’te mutlu mesut dolandıktan sonra Amerika’ya geliyorlar. Adam bir süre sonra eski bir kız arkadaşıyla kadını aldatıyor. Kadın Fransa’ya dönüyor. Kadının bir de önceki evliliğinden kızı var. Sonra kadın geri dönüyor. Bu sefer o adamı aldatıyor. Bolca günes batıyor, sular aktıkca akıyor, yüce rabbim neler de yaratıyor! Sevgi, sevgi, sevgi, o da akıyor bitmez tükenmez bir kaynaktan. Arada bazı krizler oluyor tabii, e olacak o kadar. Bir de kader kurbanı fakirler var, onları da unuttuğunu sanmayın yönetmenin! ““Yaşam Ağacı”nı bu kadar beğendiniz madem, bende bundan daha çok var” demiş gibi Malick. Bizi Malick’ten kim koruyacak, biz eleştirmenler bu yeteneğe sahip olmadığımıza göre? Tanrı desek o da herhalde Malick’ten yana çıkar, benden yana çıkacak değil ya!?

Venedik’te din geçer akçe

TARİH:  5 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir yönetmenin ilk filmiyle Venedik’te Altın Aslan için yarışması sıradan bir şey değil.  İsrailli Rama Burshtein “Boşluğu Doldur” (Lemale Et Ha’chalal) adlı filmiyle bunu başarmış. Terrence Malick’in dinsel ve cinsel sabuklamalarından sonra, yine son derece dindar bir filmle karşılaştık. Bu kez Malick’in filmine göre daha muhafazakâr üstelik. Burshtein ultra-ortodoks Hasidik cemaatin bir üyesiymiş. Bugüne kadar da sadece cemaati için filmler yapmış, bunların bazıları da sadece kadınlara hitap ediyormuş. Ne demekse artık. “Boşluğu doldur”da anlattığı öykü de kendi cemaatine dair. Tel Aviv’de yaşayan bir ailenin 18 yaşındaki genç kızı Shira’nın öyküsünü anlatıyor film, temelde. Shira cemaatin muhafazakâr yapısı içinde evlenme çağına gelmiş. Burshtein’in bir kariyeri olsa da filmdeki kadınların ev kadınlığı dışında bir hayatları yok. Shira’nın evlilik işleri, mustakbel kocası filan tabii ki sıkı bir aile denetiminin altında. Öyle sevgililik falan yok. Yönetmen Burshtein’in bunlarda bir sorun gördüğü falan da yok. Doğrusu yönetmen bu ultra/ortodoks çevreyi, cemaati o kadar sevimli gösteriyor ki, onlara bayılmamak mümkün değil. Rabiler son derece anlayışlı, kimin yardıma ihtiyaci varsa ordalar. Nihayetinde büyükler de bencil gibi gözükseler de aslında iyilikten başka bir şey istemiyorlar. Filmin dramatik düğümünü Shira’nın kızkardeşi Ester’in ani ölümü atıyor. Ester ölmeden önce küçük bir oğlan çocuğu doğuruyor. Ester’in (ve Shira’nın) annesi ölen kızının yasını tutarken birden torununu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Çünkü damadına (Ester’in kocasına) Belçikada yaşayan bir kadın buluyor çöpçatanlar. Bu durumda Esterin kocası oğlunu da alıp Belçikaya gitmeye düşünmeye başlıyor. Böyle bir durum, kızından sonra torununu da kaybetmesi yani görememesi demek olacağı için, kadın buna şiddetle direniyor. Ve çözüm olarak da damadına, küçük kızıyla evlenmesini öneriyor. Damat biraz dirense de ikna oluyor. Shira bu evliliğe karşı çıkıyor önce ama… Amasını söylemekte sakınca yok. Muhafazakâr bir filmden ne beklenirse o oluyor. Shira yelkenleri suya indiriyor ve film bize bunu neredeyse en iyi çözümmüş gibi sunuyor. “Boşluğu Doldur” Venedik’in dindar-muhafazakâr filmler halkasına yeni bir halka ekledi. Filme, Hasidik dunyayı sorunsuz bir cennet olarak göstermesi ve muhafazakâr yaklaşımına rağmen kötü diyemeyeceğim. Kendisini ilgiyle izletiyor. Pastel renkleri ve alan derinliğinden yoksun görüntüleriyle masalsı bir atmosfer kuruyor. Oyunculuklar iyi, diyaloglar iyi yazılmış. Ultra-ortodoks cemaatin Filistinliler konusundaki faşizan yaklaşımlarını unutsak bile “Boşluğu Doldur” yine de rahatsız edici bir propaganda filmi olduğunu unutturamıyor. Ama propaganda filmlerinin iyisinden, bu da daha kötü bir şey belki de.

Araf’ın ve Striptiz Kulübü’nün ortak noktası

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında yol üstü dinlenme tesislerinden birinde çalışan iki gençle birlikte onların hayatlarına giren bir kamyon şoförünün hikâyesi anlatılır. Genç kız yani Zehra (Neslihan Atagül), kamyon şoförü Mahur’u (Özcan Deniz) ilk gördüğünde uyku ile uyanıklık arasındadır. Gördüğü sanki açık gözle görülen bir rüyadır, bir gündüz düşü. Bu sahne önemli çünkü şoför Mahur film boyunca bir fantezi nesnesi olma özelliğinden sıyrılmaz. Ne Zehra için ne de seyirci için! Mahur’u somut gerçekliği içinde algılamamız mümkün olmaz. Evli midir, çocukları var mıdır, Zehra’ya gerçekten “seni seviyorum, birlikte uzaklara gideceğiz” demiş midir, hiç bilemeyiz. Aslında ben kamyon şoförünün adının Mahur olduğunu bile fark etmedim, sonradan okuduklarımdan biliyorum. Sanki yönetmen Mahur, Zehra için nasıl bir fantezi nesnesi ise, nasıl hayal ile gerçek arasında tanımlanmamış bir yerdeyse seyirci için de öyle olsun istemiş. Mahur’u kamyonunu kullanmadığı zamanlar dışında dans ederken ve Zehra’yla sevişirken görürüz en çok. Ve bu ilişki sırasında Mahur’un ağzından tek bir sözcük bile çıkmaz. Bu da Mahur’un gerçekçi bir karakter olarak şekillenmesini engeller; o, nerdeyse tam bir cinsel obje olarak kalır. Filmin Mahur’u bir nevi fetişleştirmede çok başarılı olduğu kesin. Neredeyse bütün kadın arkadaşlarım bu dans eden, sevişen ama konuşmayan kamyon şoföründen etkilenmiş ve onu seyretmekten büyük haz almışlar. Kırk yaşında bir erkeğin 20 yaşında bir kızı hamile bıraktıktan sonra eyleminin sorumluluğunu hiçbir biçimde üstlenmemesi, kayıplara karışıp kızı kaderiyle baş başa bırakması Mahur’u yine de sevimsiz bir karakter yapmadı kimsenin gözünde. Çünkü Mahur bir fantezi nesnesiydi, bir karakter değil. Fantezi nesneleri ise gerçek karakterler gibi değerlendirilmez.
FANTEZİLERDE PARALELLİK
Bu hafta gösterime giren Striptiz Kulübü’nü izlerken Araf’ın Maruf’u ile Kulüp’teki striptizciler arasında bir paralellik olduğunu fark ettim. Amerika’daki erkeklerin kadınlar için dans edip soyunduğu kulüpler var. Striptizciler sahneye genellikle gücü ön plana çıkaran işlerde çalışan erkeklerin kılığında çıkıyorlar: Polis, itfaiyeci, tesisatçı, inşaat işçisi gibi… Muhasebeci ya da iş adamı kılığında değiller, bu işler yeterince erkeksi değiller. Striptizciler dans ediyorlar, bu sırada soyunuyorlar ve sonra seyircilerle cinsel ilişki simülasyonu içine giriyorlar. Araf’ın Maruf’u da gayet erkeklere özgü bir iş yapıyor. Uzun yollarda, yalnız başına kamyon sürüyor. Kadın fantezisinde tam da striptizcilerin canlandırdığı erkeksi, dayanıklılık gerektiren işler yapan tiplere benziyor. Maruf’un bir başka özelliği daha var: Tıpkı striptizciler gibi iyi dans ediyor ve konuşmuyor! Maruf, Zehra’nın başını dans pistinde döndürüyor, tabiri caizse kızı dansıyla tavlıyor! Maruf eğitimli, masa başı işlerde çalışan kadınların, gerçekte ilişki kurmak isteyecekleri değil ama fantezisini kuracakları bir tip. Dans etsin, sevişsin ve tercihen konuşmasın! Erkeklerin güzel kadın fantezisinin kadın fantezisindeki karşılığı olarak kalsın…
‘MAHUR’ KARAKTER OLARAK SUNULAMIYOR
Araf’ın zayıf noktalarından birinin bu olduğunu yani Maruf’u bir fantezi nesnesi, bir cinsel obje olarak bırakması olduğunu düşünüyorum. Tabii bu dediğim kadın seyirciler için geçerli değil, kadınların çoğu filmin sunduğu bu fantezi nesnesinden, dans eden kamyoncudan son derece hoşnutlar. Ama kendi adıma bu fantezi nesnesinin, bir karakter olarak sunulmasını isterdim. Film Mahur’u alenen olumlamasa da Özcan Deniz’in dans eden yakışıklı kamyon şoförü seyirci nezdinde hayranlık duyulan bir figür oldu. Genç bir kızı hamile bırakıp kaçan orta yaşlı bir erkeğin hayranlık duygusu uyandıran bir figür olmasının “kadın düşmanlığı teması”na son derece duyarlı arkadaşlarımın gözünden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Filmin Mahur’u yargılayıp hakkında hüküm vermesi değil talebim elbette ama lafı uzatmayayım. Sanırım dediğim anlaşılmıştır.

ALTIN KOZA Tartışmalar, ödüller vs.

TARİH:  Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Belki abartıyorum ama jürilerinden birinde görev aldığım bir festivalin bir parçası olmuşum gibi de hissediyorum kendimi, tabii  Türkiye’deyse o festival. Adana Altın Koza’da Şenay Aydemir ve Coşkun Çokyiğit’le birlikte Siyad jürisiydik ve şimdi bana festivalin bir parçası olmaktan eleştirmenliğe geçiş bir miktar zor geliyor.

BİRAZ FREN YAPIN BE KARDEŞLER!

Acayip bir ülkede yaşıyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor, kimse bir başkasının bir art niyeti olmadan bir seçim yapacağına inanmıyor. Her festivalden sonra benzer şeyler yaşanıyor. “Onun, şuna husumeti vardı; bunun şöyle bir çıkarı vardı; o, şunu seviyordu, bundan nefret ediyordu”… Jürinin seçimlerini tek başına bunların (duyguların, çıkar hesaplarının) belirlediğine yönelik sarsılmaz bir inanç var. Seçimi etkilemiş olabileceğine demiyorum, belirlediğine yönelik bir inanç var diyorum! Biraz fren yapın be kardeşler! Jürilere hakaret ettiğinizin farkına varın. Siz de jürilik yaptınız veya yapacaksınız. Burada herkes herkesi tanır ya da birbiri hakkında fikir sahibidir. Sadece burada da değil her yerde bu böyledir. Herkesin daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar vardır. Bu duygulardan muaf insanlardan oluşan bir jüri oluşturulamaz. Başka bir jüri gelse, onların da daha fazla ya da daha az sempati duyduğu insanlar muhakkak olacaktır. Bu sempati ya da antipati seçimlerini etkileyebilir mi? Elbette, etkileyebilir. Ama bu bütün jüriler için geçerlidir. Ve ama sadece etkileyebilir, belirleyeceğine inanmıyorum. Her jüri üyesinin aynı insana sempatisi ya da antipatisi olacağını ve bu duygunun bütün her şeyin üstüne çıkacağını sanmıyorum. Aksi takdirde bütün bu yarışmaları kaldıralım. Ama o zaman yeni Zeki Demirkubuz’lar, Yeşim Ustaoğlu’ları nasıl çıkacak? Zeki Demirkubuz’un bir İstanbul Film Festivali ödül töreninde En İyi Yönetmen ödülü alırken “bu ödülü en çok alan yönetmen benim” dediğini hatırlıyorum. O jüriler nesneldi bunlar değil, öyle mi? Ödül alınca iyi, almayınca gerzekler sürüsü.

YERALTI’NA İÇİN BİR YAZI DAHA YAZMAYI DÜŞÜNÜYORUM
“Kader”in FIPRESCI ödülü aldığı İstanbul Film Festivali’nde ben de o jürideydim. Yabancı meslektaşlarım “Kader”i pek de beğenmemişlerdi, onları ikna etmek için çaba harcamıştım ödüle “Kader”in layık olduğuna (çok zor da olmamıştı çünkü “Kader”in belli başlı rakiplerinin hali hazırda FIPRESCI ödülleri vardı). Ama “Yeraltı”nı hiç beğenmedim. Meslektaşım ve arkadaşım Olkan Özyurt Sabah’ta   “festivalde hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin “Yeraltı” ve “Araf”ı görmezden gelmesi ise dikkat çekti.” diye yazdı. Festivalde ikişer kez gördüğüm iki film var: “Yeraltı” ve “Araf”. Diğerlerini de ikişer kez görmeyi isterdim ama sadece bir kez izleyebildim. “Yeraltı” ile ilgili görüşümü zaten zamanında yazmış bulunmuştum. İkinci kez izlediğimde filmi daha da az beğendim. Ve hatta beğenenlerin de niye ve neden beğendiklerini halâ anlayabilmiş değilim. Bir gün “Yeraltı” hakkında bir yazı daha yazmayı da düşünüyorum. “Yeraltı”nın temel fikrinden ayrıntılarına kadar itirazım var. “Yeraltı”nı ödüle lâyık görmemekle gerzekler arasında alt sıralarda da olsa bir yer edinmişsem, “Kader”i ödüle lâyık gördüğümde de benzer bir gerzeklik etmiş olduğumun düşünülmemesi için bir neden yok.

BU ÜLKE DEMİRKUBUZ’A BÜYÜK SUÇLAR İŞLEMİŞTİR
Şimdi yine bir başka sapağa girelim. Bir yönetmen gerçekten büyük yönetmen olabilir ki Zeki Demirkubuz hiç şüphesiz büyük yönetmendir. Kendisi üzerinde durmayı sevmez ama bu ülke ona karşı çok büyük suçlar işlemiştir. Yaptığı ne olursa olsun, onu henüz çocuk yaşta ağır işkenceye maruz bırakmış, günlerce, aylarca, belki de yıllarca ölümle burun buruna yaşatmıştır. Devlet açtığı yarayı iyileştirmek için de hiçbir şey yapmamıştır (bunlar benim görüşüm, yoksa Demirkubuz yaralandığını düşünmez). Sokakta limon satmaktan, Cannes’a iki filmiyle birlikte katılmayı başaran bir yönetmen olmak, şapka çıkarılacak bir durumdur. Hem de kaderin sillesini ağır biçimde yemiş biri olarak. Ama bir yönetmenin her filmini beğenmek durumunda değil hiç kimse. Ya da bir jürinin beğendiği bir filmi başka bir jüri beğenmeyebilir. Zaten farklı filmlerin yarıştığı farklı festivalleri birbiriyle kıyaslamak da doğru değildir. Bazı örnekler vermek istiyorum. Terrence Malick’i ele alalım. “”Hayat Ağacı” adlı filmi Cannes’da Altın Palmiye kazandı, FIPRESCI ve Sight & Sound dergisi tarafından yılın en iyi filmi seçildi. Daha öte bir başarı düşünemiyorum. “Hayat Ağacı” Türkiye’de yapılan eleştirmen seçimlerinde ise yılın en iyi 10 yabancı filmi arasına bile giremedi. Malick’in “Hayat Ağacı”ndan bir yıl sonra yaptığı “To The Wonder” (Muhteşeme ya da Mucizeye diye çevrilebilir) Venedik’ten eli boş döndüğüyle kalmadı, bazı seyirciler tarafından yuhalandı da. Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler”i Cannes’da Altın Palmiye için yarıştı ve FIPRESCI en iyi film ödülünü kazandı. SİYAD oylamasında ise yılın en iyi 5 yerli filmi arasına bile seçilemedi! Aynı SİYAD “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı ise ödüle boğdu.  Böyle şeyler olabilir mi? Hep oluyor, olacak da. Farklı yarışmalarda farklı jüriler farklı sonuçlara varır! “Adana’da bu yıl SİYAD’ın genel teamülü “Yeraltı” ve “Araf”tı”, bana bu da söylendi. Yani, teamülü bozduğumuz anlamında. Bu bir SİYAD oylaması değildi, SİYAD’ın seçtiği 3 üyesinin seçimiydi. Onlar da homojen bir bütün değildiler, değildik. SİYAD’ın yıl sonu değerlendirmesinde de “Araf” ve “Yeraltı” ödülleri toplayabilir elbette. Ama Adana’daki jüriden bu filmlere ödül çıkmayabilir, bunda bir acayiplik yok. Kaldı ki bizim tek bir ödülümüz var. Tek bir filmi en iyi film seçtik, bu demek değil ki diğer filmleri hiç beğenmedik.

‘ÜÇ FİLMLİK LİSTEMİ AÇIKLIYORUM’

Normalde jüri tartışmalarını kamuoyuna taşımayı doğru bulmam ama Şenay (Aydemir) kendi üç filmlik listesini açıkladığı için ben de açıklayayım. Üçer film seçerek tartışmaya başladık jüride ve ben  “Ana Dilim Nerede?”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman”ı adaylarım olarak sundum. “Araf” konusunda ise kendi içimde bölündüm diyebilirim. “Araf”ın kimi sahnelerini muhteşem buldum. İki delikanlı arasında geçen bölümler, onların diyalogları, ilişkileri, hayalleri o kadar iyi verilmiş, o kadar iyi oynanmıştı ki! Ama filmin asıl kahramanı olan kızın dünyası aynı orijinallikte ve ikna edicilikte gelmedi bana. Kızın babası filmde neredeyse hiç görünmüyordu.  Yaşıtı arkadaşları yoktu, dolayısıyla genç kızların dünyası genç erkeklere göre daha eksikti. Acılaşmış, kendisine göre oldukça yaşlı bir kadınla eşitsiz bir ilişkisi vardı genç kızın. Filmin erkeklerin dünyasına bakarkenki doğalcı yaklaşımı genç kız ile şoför arasındaki ilişkide minimal, sözsüz bir başka üsluba dönüyordu. Düşük sahnesini seyretmeyi kaldıramadım. Bazı karakterler yok oldular… Bana ya eksik ya da fazla geldi bir sürü şey. Ama jürideki arkadaşlarımın ikisi de Araf deselerdi ben de itiraz etmezdim. Kısacası “Yeraltı” ve “Araf” konusundaki tutumum aynı değil. Evet, sözün özü, görmezden geldiğim bir şey yok bu iki filme yönelik, değerlendirmem var, hem de diğer filmlerden daha fazla seyrederek yaptığım bir değerlendirmem var.

“Ana Dilim Nerede” ödülsüz dönen filmlerden biri oldu ama bana kalırsa, dar bir mekanda hem kamera kullanımı, hem iki yaşlı insanın ilişkilerini vermesindeki başarısı, hem de ana dili gibi çok mühim bir meseleyi gündeme getirişiyle çok önemli bir filmdi. “Gözetleme Kulesi” için de benzer şeyler söyleyebilirim. Mekan kullanımı, oyunculukları ve konusunu dağılmadan derli toplu anlatmasıyla, vicdan temasına baştan sona sadık kalışıyla festivalin en iyi filmlerinden biriydi. “Şimdiki Zaman” festivaldeki üç jürinin de ödüllendirdiği yegâne film oldu. Yönetmenlerin oluşturduğu FİLMYÖN ve Siyad jürileriyle, ana jürinin üçünün de ödül verdiği tek filmdi. Gerekçeli kararda yazdığımız gibi bu coğrafyada (İran, Türkiye vs.) özellikle kadınların kendilerini o topluma ait hissetmelerinde ciddi bir sorun var. Tabii sadece kadınlara özgü bir durum değil bu ama kadınlar daha zor koşullar altındalar. İran filmleri “Bir Ayrılık” ve “Elveda”, yarışma filmleri “Araf”, “Gözetleme Kulesi” ve “Şimdiki Zaman” hep uzaklara gitmeyi hayal eden kadınlardan söz ediyor. Ne kadar az şeye sahip olursan o kadar az ait hissedersin kendini. Kendi bedenleri üzerinde tasarruf haklarından bile yoksun olan kadınların gidip özgürleşmek istemeleri zamanımızın genel bir ruh haline tekabül ediyor. Film, kentsel dönüşümün gölgesinde, şehrin “bizim şehrimiz” olmaktan çıkmakta olduğu bu zamanda, arafta kalmış bir kadını, kadınsı fal motifi üzerinden başarıyla anlatıyordu. Bu nedenle de ortak kararımız bu film oldu. “Gözetleme Kulesi” de ödülümüzü alabilirdi. Her filmde beğendiğimiz ve beğenmediğimiz yönler vardı. Bunları da umarım filmler vizyona girdiğinde daha ayrıntılı ele alırım.  Altın Koza sahibi “Babamın Sesi”ni de vizyona girdiğinde yazmayı umuyorum. “Babamın Sesi”nin Altın Koza’yı almasına sevindiğimi de söyleyeyim. Ödüle layık görülmeyen müzisyenlerin üzüntüsünü de anladığım ve katıldığım gibi. Festivaller yönetmeliklerinde her dalda ödül verilmesini zorunlu kılmalılar!

Son söz: “Yeraltı”ndaki küfrü görmeyen, görüp de önemsemeyen, görmezlikten gelenler, “gerzekler” tweet’inden de az çok sorumludurlar. Eğer zamanında o küfrü eleştirmiş olsalardı, bugün “gerzekler”li tweet rezaletiyle karşılaşmamış olabilirdik. Eleştirmek yerine pohpohlayarak Zeki Demirkubuz’a da zarar verdiler.

Altın Portakal

TARİH:  Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altın Portakal Film Festivali’nde 3. Günü yaşıyoruz ve festival katalogu halâ çıkmış değil. Basın odasındaki bilgisayardan Altın Portakal’ın web sitesine girmeye çalışıyorum ama o da açılmıyor. Kırk dokuzuncusu düzenlenen bir festivalde, Türkiye’nin en köklü film festivalinde artık bu tip sorunlar yaşanmamalı. Bunlar dışında festivalde bir aksaklık yok. İki yıl öncesine göre ulaşım konusu çok başarılı bir biçimde çözümlenmiş. Film gösterimleri de aksamıyor ama Antalya Kültür Merkezi’nin ses düzeni iyi değil. Ya da filmlerde sorun var. Sık sık İngilizce altyazıya bakmak zorunda kalıyorum.

Post modern çağın temel meselelerinden biri kimlik, dolayısıyla bu festivalde de etnik kimlik, aidiyet gibi meseleler ön plana çıkıyor.  Pazartesi günün ilk yarışma filmi “Evdeki Yabancılar” da bu mesele üzerine kuruluydu. Mübadele sonrasında Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış yaşlı bir Rum kadın genç torunuyla İzmir’in Karaburun ilçesine gelir. Burada eski evini bulan kadın, evinin restore edildiğini görünce büyük hayal kırıklığına uğrar. Ama evin sahibi de yaşlı kadın gibi kendisini ait hissedebileceği bir yer bulamamış bir entelektüeldir. Adam hukuk ve tarih okumuş ama öğrenimini yarım bırakarak büyüdüğü kasabaya geri dönmüştür. Şimdi pansiyonculuk yapmak niyetindedir. Kadını ve torununu evinde misafir eder. Fakat yaşlı kadının yarası derindir. Sadece evinden yurdundan olmamış aynı zamanda sevdiği Türk delikanlısından koparmıştır onu savaş ve mübadele. Ve kadının yarasına çare bulmak mümkün değildir. “Evdeki Yabancılar” travma sonrası stres sendromundan yola çıkıp evrensel bir hikaye anlatmayı hedeflemiş. Fakat filmin evrensellik hedefiyle dönemini bilerek ve isteyerek çok belirgin kılmaması, evrensellik duygusu değil kafa karışıklığı yarattı. Karakterlerin de ete kemiğe bürünemediklerini söylemek lazım. Kimlik ve aidiyet meseleleri çok önemli elbette ama bunları sinemamız keşke biraz daha sosyal, sınıfsal ve tarihsel bir temele oturtsa. “Evdeki Yabancılar” Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil tarafından yönetilmişti.

Pazartesi’nin ikinci filmi “Güzelliğin On Par’ Etmez” (GOPE), daha önce gördüğüm “Küf” hariç festivalde gördüğüm tek etkileyici filmdi diyebilirim. GOPE de sorunsuz bir film değildi gerçi. Bu kez Avusturya’daki Kürt-Türk bir ailenin dünyasıydı konu edinilen. Yani yine kimlik ve aidiyet meseleleri ön plandaydı. Kadın, Türk ve oldukça burjuva görünümlü, adam ise Kürt ve işçi sınıfı kökenli. Adam PKK’yle dağa çıkmış, hapis yatmış, dolayısıyla ailesini uzun süre yalnız bırakmış. İki çocuğu var çiftin. Biri henüz yeni ergen olmuş, diğeri ise öfkeli bir delikanlı. Delikanlı babasının “terörist” kimliğinden çok rahatsız ve başka bir uca, Türk milliyetçiliğine savrulmuş durumda. Babasından nefret ettiği için evini de terk etmiş. Ergen genç ise ilk aşkının şaşkınlığı ve yeni geldiği Avusturya’ya ve Almancaya  uyum sağlayamamanın sıkıntısı içinde. Ergen Almanca konusunda komşusundan yardım alıp kendisine yeni ve daha işlevsel bir baba figürü edinirken,  ilk aşkı Yugoslav Ana’yla da yakınlaşma şansı bulur. Aşık Veysel’in “Güzelliğin On Par Etmez” şarkısı bir zamanlar nasıl annesiyle babasını birleştirmişse bu kez de bir ilk aşka hizmet edecek, hapse düşen delikanlıya teselli olacak, komşunun terk ettiği sevgilisiyle arasını bulacaktır. Dil ve kimlik meseleleri filmin bütün kahramanlarını bir şekilde etkiler. Filmin en etkileyici yanı söylediği yeni veya politik sözlerde değil, çok iyi yazılmış ve iyi de sahnelenmiş bazı sahnelerinde. Delikanlının ergen kardeşiyle hapishanedeki görüşmesini çok etkileyici buldum. Öfkeli delikanlının babasının kuzusu olma isteyişi ama bir yandan da isyanını sürdürüşü o kadar iyi yazılmıştı ki. Keza komşu karakteri çok iyiydi. Ama öfkeli delikanlı Avusturya’da doğmuş, büyümüş gibiyken diğerlerinin 6 aydır Avusturya’da oluşu gibi kafa karıştıran durumlar da vardı. Keza ilk aşk da yeterince ilginç değildi ve filmde önemli bir yer kaplıyordu. Yine de Hüseyin Tabak’ın filmi şu ana kadar en güzel sahnelere sahip film oldu.

Festivalin ilk filmi ise çok konuşulan “Derin Düşün-ce”ydi. Filmin İngilizce adı ise “When Derin Falls” olarak konulmuş, Türkçedeki anlamlarından “Derin adlı kız düşünce” manasına geleni seçilmişti. Filmin Hülya Avşar tarafından aforoz edilmek istendiği dedikodusu çok tartışıldı ama bu galiba bir dedikodudan ibaret. Seyircinin filme karşı büyük bir öfke duyduğu iddiası da öyle. Öfkeli olanlar vardı ama biz neler gördük… Filmi beğenen, alkışlayan da çoktu. Yani linç etme iddiaları filan aşırı bir abartıdan ibaret. Ama filmi seven iki sinema yazarına da rastlamadım (bir arkadaş var). Derin Düşünce derin bir kafa karışıklığı içinde gibiydi. Annesi intihar eden, babası seks bağımlısı bir kız nasıl sapıtırdı sanırım konusu. Filmin yönetmeni filmdeki küçük kızla babası arasında bir ensest ilişki olmadığını iddia etse de filmdeki her şey kızın babasıyla ve belki de mahalledeki bakkalla cinsel ilişki kurduğu imalarıyla doluydu. Babayla kızın yaptıkları yolculuk da akla hemen “Lolita”yı getiriyordu. Ama film çok sevimsiz bir kız tablosu çizerek, bize bir kurban değil, manyak bir küçük kızdan başka bir şey vermedi. Film her haliyle başarısızdı bana kalırsa. Eğer Çağatay Tosun babayla kız arasında bir cinsellik yok iddiasında samimiyse, film göründüğünden de daha başarısız. Çünkü başka türlü film iyice anlamsızlaşıyor. Böyle karı kocaya, böyle kız çocuğu ise konu, o da iyi anlatılamamış.

“Elveda Katya” ise bir televizyon filmi gibiydi. Yine kendini ait hissettiği bir ev, bir aile bulamamak filmin temel temasıydı. “Araf”ın kamyon şoförünü, uzun mesafe kaptanına çevirirsek, iki film arasında bir ortak nokta bulabiliriz. Araf’ın hamile genç kızı bu kez çocuğunu doğurmuş ve ardından ölmüş olsa ve doğurduğu bebek bir genç kız olduğunda babasını aramak için Trabzon’a gelse ne olurdu? “Elveda Katya” işte istenmeyen bir hamilelik sonucu doğmuş bir genç Gürcü kızın Türk babasını arayışının öyküsü. Durumu acıklı olsa da genç kız sonunda dik durmayı bilecek, asıl çöken sorumsuz baba olacaktır. Film dinin yani İslamın vicdanlı ol çağrısına kulak tıkayan bir adamın acıklı hikayesi olarak da okunabilir. Belki de din ne yapsın, adamda vicdan yoksa diye bir mesaj da veriyordur. Filmde her ahlaki sorunda İslamın ahlaka çağrısını duyuyoruz. Ama demek ki vicdan başka şeyler gerektiriyor. “Elveda Katya”yı seyirci çok beğendi. Ama sıradan bir televizyon filminden çok farklı değildi, inandırıcı da değildi. Film boyunca yetimhaneden salınan bu kız Trabzona nasıl geldi, babasını nasıl buldu, ne yiyor, ne içiyor, tuvaletini nereye yapıyor gibi sorularla cebelleşip durduk.

KÜF Kayıplar ve suçluluk duyguları

TARİH:  6 Ekim 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Aydın’ın Küf’ü “Venedik’te Eleştirmenler Haftası” adlı bölümde gösterildi ama sadece kendi bölümündeki filmlerle değil başka bölümlerdeki ilk filmlerle de yarıştı. Ve bilindiği gibi ‘Geleceğin Aslanı Ödülü’nü alarak ‘Çoğunluk’tan sonra bu ödülü alan ikinci Türkiyeli film oldu.  Aydın’ı gerçekten yürekten kutlamak lazım. ‘Küf’ bir ilk film olmasına karşın son derece olgun bir sinema diline, çok iyi bir oyuncu ve görüntü yönetimine sahip. Ercan Kesal, Basri adlı bir demiryolu işçisini canlandırıyor. Basri’nin oğlu 18 yıl önce polis tarafından kaybedilmiş. Basri’nin eşi bu acıya dayanamamış ve göçüp gitmiş. Yalnız yaşayan Basri’nin ise tek bir amacı var: Hiç olmazsa oğlunun bir mezarına sahip olmak, hiç olmazsa o mezar başında bir Fatiha okuyabilmek. Umudunu, devlet görevlilerinin bütün umursamazlıklarına ya da düpedüz düşmanca tavırlarına rağmen yitirmiyor, düzenli bir biçimde oğlunun bulunması için dilekçeler veriyor. Elinde Rus malı bir radyo, her an haberlerde bir ipucu bulmayı umuyor. Savcı (Muhammate Uzuner) tarafından aşağılandığı yetmemiş gibi, bir demiryolu çalışanı olan Cemil (Tansu Biçer) tarafından da sürekli alaya alınıyor. Basri ile Cemil’in arasındaki çatışma filmde önemli bir yer tutuyor. Cemil son derece olumsuz bir karakter: Sadist, ayyaş ve tamamen sorumsuz. Kafamda soru işaretleri oluşturan kötü bir kaderi de var Cemil’in. Ciddi biçimde şiddete maruz kalıyor Cemil. Çok kötü bir karakter olduğu için ona üzülmüyoruz ama … Nihayetinde Cemil, Basri’nin müdahale etmemeyi seçtiği bir kazada ölüyor. Belki de Basri bile Cemil’in kötü kaderinden suçluluk duymaya başladığında, bizim de Cemil’e karşı kendi acımasızlığımızı sorgulamamızı istiyordur yönetmen. Bir de elbette Basri’nin oğlunun ölümünden dolayı yaşadığı suçluluk duygusuna işaret etmek istiyor.  Ki Dostoyevski etkisinden söz eden Aydın’ın böyle bir tavrı olması sürpriz olmaz.
Filmin müthiş dokunaklı bir finali var. Basri’nin, duyarsız görevlilerden küçük bir kutu içindeki oğlunun kemiklerini alışı ve o kutuyla evde oturuşu Venedik’te gördüğüm en unutulmaz sahneydi belki de. “Küf” son derece politik bir öykü anlatmasına rağmen, politik bir film olarak tanımlanabilecek bir film değil. Daha çok acı, suçluluk duygusu ve başkasının acısına duyarsızlık üzerine bir film diyebilirim. Ali Aydın sinemamız için müthiş bir kazanç. Açıkçası Antalya Altın Portakal’da “Küf”ten daha iyi bir film çıkması büyük sürpriz olur.

Not: Venedik macerası boyunca iki Türk filminden söz etmedim. Yeşim Ustaoğlu’nun filmini yazmamamın nedeni Adana Altın Koza’da yarışacak olması ve benim de SİYAD jürisinde yer almam. Küf’ten ise iki nedenden söz edemedim. Birincisi filmi geç seyretmem; ikincisi beni derinden sarsan bir kayıp yaşamam. Kemal Merkit, namı diğer Çöl Kaplanı benim ilk gençlik yıllarımdaki en yakın, en iyi arkadaşımdı. Onunla birlikte benim de bir parçam öldü.

Kahire’de Sorunlu Festival

Tarih: 8 Aralık 2012
Gazete/Dergi: Birgün

Kahire’de sular durulmuyor. Askerden kurtulduk, demokrasi geliyor derken Mısırlılar diktatoryel yetkilerle kendini donatmış, üstüne üstlük halk tarafından seçilmiş bir başkanla baş başa kaldıklarını fark ettiler. Mursi başkanlığındaki İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarı laikliği ve azınlık haklarını budayacak gibi görünüyor. Biz bu senaryoyu görmüştük diyesi geliyor insanın. AKP ve Erdoğan da benzer bir demokrasi vaadiyle umut vermemiş miydi? Sonra meselenin askerle bitmediği, çoğunluğun iktidarının demokrasi olmayabileceği gibi gerçeklerle yüz yüze gelindi burada da.

ORTADOĞU BİZİ TAKİP EDİYOR
Aslında önce Batı’da bir şeyler yaşanıyor, Türkiye doğuda bu değişimin öncülüğünü yapıyor, ardından Ortadoğu bizi takip ediyor. Ulus devlet fikrini, kalkınmacılığı Batı’dan aldık, Kemalizmle Türkiye’de uyguladık. Dine ve muhafazakârlığa dönüş Batı’da başladı, Türkiye bu coğrafyada öncülüğünü yaptı, Arap Baharıyla Ortadoğu’ya ihraç edildi. Tabii her ülke kendi özgünlüğü ve farklılığıyla yaşıyor değişimi.
Kahire Film Festivali devrimden sonra 2011’de yapılamamıştı. Bu yıl da az daha yapılmayacaktı ama festival olarak statü kaybına uğramamak için son anda yapılmasına karar verildi. Yeni rejim geçen sene film festivalini kendi kadrosuyla beceremeyeceğini görmüş olduğu için festival yine eski kadrolara emanet edildi. Fakat tam festivalin açılışının yapılacağı günlerde Kahire yine karışınca festival bir gün gecikmeli başlayabildi. Her şey bir gün sarktı kısacası. Çarşamba gecesi ödül töreni yapılacaktı plana göre, sonra perşembeye ertelendi. Fakat Kahire’de çatışmalar yine alevlenince kapanış töreni tümden iptal edildi.

ARAP DÜNYASININ ACELESİ YOK
İşte bu karmaşanın içinde festival yine de iyi bir iş başardı diyebiliriz. İkinci kez katıldığım Kahire Film Festivali (CIFF) birçok sinemacının buluştuğu, işbirliği olanaklarını araştırdığı büyük bir etkinlikti yine. Arapların bir deyişi varmış: “İsviçre’nin saati, bizim zamanımız var” diye. Arap dünyasında her şey kendisine özgü temposuyla ilerliyor. Koşturmanın anlamı yok. Burada trafik dışında hiçbir şeyin acelesi yok gibi. Ama filmler zamanında başlıyor, eğer bir aksilik soncu iptal edilmemişlerse.
Bu yıl Türk Sineması’na da özel bir yer ayrılmıştı festivalde. Ama ödüller arasında bir Türk filmi olmadı. Mohsin Besri’nin Fas yapımı filmi “İnançsızlar” (Les Mecreants) en iyi Arap Filmi Ödülü’nü (Necip Mahfuz Ödülü) azandı. Film köktendinci bir grubun amatör bir tiyatro grubunun oyuncularını kaçırması ve gelişen olayları anlatıyor. Birbirleriyle son derece farklı yaşam tarzları ve bakış açıları olan iki grubun ilişkisini Besri gerilimi düşürmeden ve insancıllığını yitirmeden vermeyi başarmış.

ÖDÜL ‘HOŞNUTSUZLUK KIŞI’NIN OLDU
Bu yılın yani festivalin 35. Yılının özel ödülü ise Venedik’te Ufuklar Bölümünde de yarışan “Hoşnutsuzluk Kışı”nın oldu. İbrahim el Batout’un yönettiği film 25 Ocak 2011’de Mısır’ın kaderini değiştiren Tahrir Meydanı olaylarını arka planına alıyor ve üç kişinin hayatını anlatıyor: Aktivist Amr, televizyon gazetecisi Farah ve istihbarat subayı Adel. Filmin etkileyici bir görselliği ve dili var fakat kahramanlarının motivasyonlarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatmada sorunlu. Fakat yine de Arap sinemasında az rastlanan bir kendine güven seziliyor filmin yönetiminde.
Bakalım önümüzdeki yıllar da Mısır’da neler olacak? Festival fazla liberal bulunup sansüre uğrayacak mı?  Müslüman Kardeşler sokağın sesini dinleyecek mi? Yoksa arkasına aldığı çoğunluğa güvenip iyice muhafazakarlaşacak mı? Festivalin geleceği, Mısır’ın nereye gideceğine bağlı. Umarız daha özgür bir Mısır görürüz gelecekte.

Suçluluk duyguları

TARİH:  17 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış

Suçluluk duygusu, işlenen bir tür suçtan kaynaklanacağı gibi, suça maruz kalmaktan da kaynaklanabiliyor. Tecavüz mağdurlarını yaşadığı suçluluk duyguları gibi. Ya da Freud’un dediği gibi, suçluluk duygusu, suçtan önce gelebiliyor. Burası karışık biraz ama işlenen suç, zaten var olan suçluluk duygusunu belirli bir alanda zapt etmek için de var olabiliyor. Pelin Esmer, “Gözetleme Kulesi” ile ilgili söyleşilerinde bu tip “nedensiz” suçluluk duygularının gücünden söz ediyor.

HAYATIN NEREYE GİTTİĞİ AÇIK KALIYOR
Gözetleme Kulesi’nde farklı tipte suçluluk duygularından muzdarip iki insanın öyküsü anlatılıyor. Filmin sırlarını açık etmemek için (ki buna filmin yaratıcılarının azami önem verdiklerini görüyorum) bu suçluluk duygularının arkasındaki hikayelere girmeyeceğim. Kahramanlardan kadın olanı kendisine karşı işlenen suçun hesabını soramıyor, diğeri ise neden olduğu trajediden dolayı kendi kendisine hesap veremiyor. Bu iki insan bir şekilde birbirlerini buluyor, çatışıyor ve birbirlerine ayna işlevi görüyorlar. İki insan da sonunda değişiyorlar ama hayatın onları nereye götüreceği açık kalıyor…
Pelin Esmer, belgeselle başladığı sinema serüvenine gerçek bir insanın, amcasının hayatından yola çıkan bir kurmaca ile devam etmişti. Bu kez kurmaca daha saflaşmış ve belgesel özelliklerinden arınmış. Gözetleme Kulesi Adana Altın Koza’da en çok ödül alan filmdi. Gerçekten de her öğesiyle çok nitelikli bir film “Gözetleme Kulesi”. Toronto’da başlayan uluslararası serüveninde daha birçok durağa uğrayacak gibi…

Dünün mağduru, yarının faşisti

TARİH:  12 Temmuz 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’

Baştan söyleyeyim: Bu kadar uzun süre maymun seyredeceksem, ‘Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’ndense (MCŞV) maymunlara dair bir belgesel seyretmeyi tercih ederdim. MCŞV, maymun gribinin ardından dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun öldüğü bir gelecekte başlıyor. San Francisco maymunları ise evrimleşerek, daha insani bir uygarlık kurmuş, çat pat İngilizce (Tarzan düzeyinde) konuşmaya da başlamışlardır. İngilizce konuşmadıkları zamanlarda ise işaret diliyle ileri bir iletişim tutturmuş durumdalar. Ve fakat insan nüfusu tükenmiş değildir. Bir grup hayatta kalmayı başarmıştır. Maymunların bölgesindeki barajı çalıştırırlarsa enerji sorunlarını da çözeceklerdir. Bu grubun otomatik silahları da vardır. İnsanlar, maymunlarla karşılaştığında politik olarak dersler çıkarılacak gelişmeler başlar.
Film siyaseten oldukça doğru bir yerde duruyor. Maymun faşizmi, Alman faşizminin yükselişine benzer bir şekilde yükseliyor. İnsanların elinden çok çekmiş, çok işkence görmüş bir maymun siyasi suikastler işleyip, suçu insanlara atarak ve Reichstag benzeri yangınlar çıkartarak kitlesini manipüle ediyor ve iktidarı ele geçiriyor. İleri evrim, karşı devrime dönüşüyor.
Alman faşizminin ardında malum, I. Dünya Savaşı’nın mağduriyeti vardı. Hitler bu mağduriyet duygusunu kullanarak ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelmişti. Tıpkı güzel ülkemizde Yeni Osmanlıcıların yükselişinde I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi kabullenemeyişin ve kişisel mağduriyetlerin olması gibi. Tıpkı bugünkü İsrail dehşetinin ardında Alman faşizminin Yahudilere yaşattığı mağduriyetin olması gibi. Mağduriyet üzerine politika inşa edenden korkacaksın. Türk, Kürt, Alman, Yahudi fark etmez.
Filmin maymunlar cephesinde dünün mağdurları, bugünün faşistleri iktidara gelirken, insanlar cephesinde de benzer şeyler oluyor. Akrabalarının ölümünden maymunları suçlayan ve dolayısıyla kendisini maymunlar tarafından mağdur edilmiş hisseden biri, her fırsatta şiddete başvurarak savaşı körüklüyor.
Film, dediğim gibi politik olarak doğru noktalara parmak basıyor ama sonuçta büyük bütçeli bir aksiyon filmi olmanın tuzaklarından da kaçmıyor. Yani bol bol vurdulu kırdılı sahne izliyoruz. Çocuksu bir kavga dövüş seyretme merakınız yoksa bu sahnelerde sıkılmamanız zor. Ayrıca filmin ne insan ne de maymun karakterlerinin akılda kalıcı bir niteliği var.

THE MASTER: Kurdeşen Dökülecek!

TARİH:  10 Kasım 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlık tabii ki, P.T. Anderson’ın 2007 tarihli “Kan Dökülecek” adlı filmine gönderme yapıyor ama kelime oyunu yapmanın keyfi ağır bastığı için; yoksa filmin “kurdeşen döktürecek” kadar sıkıcı olduğunu düşünmüyorum! Ama bir başyapıt olduğunu düşünenlere de kesinlikle katılmıyorum. Açılış böyle yaptıktan sonra şunu da ekleyeyim: “The Master”a Venedik’te FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü veren jüride ben de vardım. “The Master”ı çok beğenmemiştim, benim oyumu almadı ama oyumu hangi filme vereceğimi de pek bilememiştim. “The Master” Venedik’te P.T. Anderson’a en iyi yönetmen, başrol oyuncuları Philip Seymour Hoffman ve Joaquin Phoenix’e de en iyi erkek oyucu ödüllerini kazandırdı. Rivayete göre jüri en iyi film ödülünü de “The Master”a verecekmiş ama Venedik’in yarışma yönetmenliği aynı filme hem en iyi yönetmen hem de en iyi film ödüllerinin verilmesini yasaklıyormuş. Bunun üzerine Kim Ki Duk’un “Pieta”sı Altın Aslan’a layık görülmüş. Bu yaygın bir söylenti ama jüri başkanı Michael Mann tarafından onaylanan bir söylenti değil.

Anderson epik boyutlarda filmler çekiyor. “Kan Dökülecek” öyleydi, “Manolya” da öyle. Anderson “The Master”’da da bu iddialı tarzını sürdürüyor ve hatta filmini pek kullanılmayan 65mm filme çekiyor. Ama “Kan Dökülecek” de olduğu gibi “The Master”da da aynı sorun var. Tam olarak ne anlatıyor bu filmler Allah aşkına? Bu görkem ve gösterişin ardında anlamlı ve ikna edici hikayeler var mı? Hakkını teslim edelim Anderson görsel ve işitsel anlamda etkileyici anlar oluşturabiliyor. “Kan Dökülecek” ile ilgili 15 Şubat 2008 tarihli yazımda şöyle demişim: “Ama filmin öyle sahneleri var ki muhteşem. Ve bu muhteşemliği Daniel Day Lewis’in müthiş etkileyici fiziği, Radiohead’in gitaristi olarak tanıdığımız Jonny Greenwood’un uzun zamandır bir filmde rastlamadığımız kadar etkileyici, farklı müziği ve nefis görselliğe borçluyuz. Sırf bunlar bile filmin yüksek bir not alması için yeterli. Ama ‘Kan Dökülecek’ abartıldığı kadar derin bir film falan değil. Hatta birçok açıdan yanlış bir film.” Benzer şeyler “The Master” için de söylenebilir doğrusu.

FİLME DAİR NOTLAR
The Master’ın konusu şöyle özetlenebilir: Anderson bizi “Kan Dökülecek”te olduğu gibi yine bir tarih yolculuğuna çıkarıyor ve bu kez 1950’lere götürüyor. İki filmde de sahtekar din adamları ve şiddetini kontrol edemeyen karakterler var ama ilişkilerindeki dengeler çok farklı. “The Master”da temelde iki karakter var. Birisi II. Dünya Savaşı’ndan “travma sonrası stres sendromu” ve alkol/madde bağımlılığıyla terhis olan Freddie Quell (Joaquin Phoenix). Diğeri ise gerçek hayatta Scientology tarikatını kuran Ron Hubbard’dan ilhamını alan Lancaster Dodd (Philip Seymour Hoffman). Freddie tam anlamıyla uyumsuz, saldırgan ve kaybetmeye mahkum biri. Ama Freddie’nin kadınlara cazip gelen bir yanı da var. Çalıştığı işlerde dikiş tutturamayan, olay çıkaran Freddie, babasına benzettiği yaşlı bir adamın ölümüne de neden oluyor (filmin baba-oğul çatışmasına yaptığı göndermelerden biri). Kaçarken kendisini bir gemide buluyor ve burada “Dava” adamı Lancaster Dodd’la tanışıyor. Dodd, Freddie’den hoşlanıyor bir şekilde. Ve Freddie’yi tarikatına alamaya karar veriyor. Dodd’un yöntemleri şarlatanca ama insanları etkiliyor. Dodd abuk sabuk bir din geliştirmiş. Sadece din de değil, bir tür tedavi yöntemi olduğunu da iddia ediyor. Psikanalizden esinlenmiş ama bilimsel yanı olmayan tedavi yöntemleriyle Freddie’yi de iyileştirmeye çalışıyor. Dodd’da kendisini koruyup kollayan bir baba figürü bulan Freddie derhal sadık bir müride dönüşüyor. Ama ne Dodd’un ne karısı ne de çocukları Freddie’den hoşlanmıyorlar. Ama Dodd, Freddie’den vaz geçmiyor, ta ki Freddie bu baba figüründen de vaz geçmeye karar verene kadar.

DÖNEM İÇİN SÖYLEYECEK SÖZÜ YOK

Filmin Venedik’teki basın toplantısında Anderson doğrusu pek ışık tutmadı filmine. Filmin iki adam arasındaki sevgiyi anlattığını, Amerikan tarihine, siyasete vs. dair bir şey söylemediğini belirtti. Bence de film bir dönem filmi olsa da, o döneme dair bir şey söylemiyor. Tarikatlar üzerine söyledikleri de pek sınırlı. Ama Anderson’ın örgütlü dinlerden hoşlanmadığı kesin. “Kan Dökülecek”teki kadar net değil bu tepki ama. Burada Lancaster Dodd bütün acayipliğine rağmen olumsuz bir karakter değil. Peki neye dair bu film?
Filmi bir baba-anne –oğul üçgeni olarak görmek mümkün çünkü Dodd’un çok etkili, bir tür Lady Macbeth’i oynayan bir karısı var (Amy Adams). Freddie bu çiftin bir nevi çocuğu, evlatlığı oluyor. Freddie’nin babasına bağlılığıyla ondan kurtulmak istemesi tipik bir baba –oğul ilişkisi gibi paralel seyrediyor.  Fakat ne bu ne de zaten olmayan tarihsel bağlam filmi ilginç kılıyor. Açıkçası bence bayağı zayıf bir film ”Usta”. Belki bir dahaki seyredişimde daha anlamlı bulurum ama bana bütün hikaye ve bütün karakterler uyduruk geldi. Aslında ”Kan Dökülecek” de uyduruktu ama daha etkileyiciydi. Bu arada Phoenix’in kambur duruşu ve ellerini beline koyuş şekli de Daniel Day Lewis’in petrolcusunu andırıyor. İnançlı adamla, vahşi adam ikilisi Anderson için ne anlam ifade ediyor acaba? Babalar ve edinilmiş evlatlar? Sorular bunlar galiba. Anderson hakkında duyduğum bazı hikayeleri paylaşarak bitireyim yazıyı. “Kan Dökülecek” döneminde Anderson iflah olmaz derecede uyuşturucu bağımlısı durumundaymış. O kadar ki, uyuşturucularından ayrılamadığı için filmin promosyonu için yapması gereken seyahatlere çıkamıyormuş. Galiba artık o dönem geride kalmış artık. Belki alkol/uyuşturucu bağımlısı Freddie’nin kurtarıcı bir baba arayışlarında Anderson açısından otobiyografik bir şeyler de vardır. Bir otobiyografik not da, Anderson’ın “Punch Drunk Love” (2002) filminde çalışan görsel tasarımcı Jeremy Blake’in Scientology tarikatından aldığı tehditlerin ardından sevgilisi Theresa Duncan’la birlikte 2007’deki şüpheli intiharı (karmaşık olayların içinde müzisyen ve Scientology üyesi Beck de var). Anderson utangaçça da olsa tarikatla hesaplaşmak istemiş olabilir.
Not: Venedik’ten yazarken “The Master”ı nasıl Türkçeleştirsek diye Esin Küçüktepepınar’la düşünmüştük. Usta, üstad, efendi, hoca… oysa ne kadar basitmiş, “The Master”a Türkiye’de  “The Master” denir tabii ki.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com