Filistin’de aynı anda muktedir ve ezilen olmak: Görünmez Polis

TARİH:  12 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
TRT Belgesel Günleri meraklısına ulaşan, çok da ilgi gören, alanında oldukça iddialı ve büyük bir festival. Bunu bu yıl fark ettiğimde biraz da şaşırdığımı söylemeliyim çünkü festivalden bugüne kadar pek bilgi akış olmadı, en azından bana yönelik. Ya da büyüklüğünü fark ettirecek derecede bir bilgi akışı olmadı diyelim.Festivalde tek bir film izledim: Adaşım Laith Al-Juneidi’nin (el-Cüneydi) Görünmez Polis adlı filmi.
Görünmez Polis, Nidal adlı Filistinli bir Arap polisin hayatına odaklanıyor. Polis deyince bir otorite figürü anlıyoruz. Polis başkalarının can ve mal güvenliğini korumaktan sorumludur. Birisi evinizin güvenliğini tehdit ederse aklınıza ilk gelecek kişi polistir. Ama söz konusu olan Filistinde bir Arap polis olunca işler çok farklı oluyor. Polis Nidal, El-Halil (Hebron) kentinde yaşıyor. El-Halil (Hebron) Oslo anlaşmasına göre Arap ve Yahudi bölgeleri olarak ikiye ayrılmış. Ama El-Cüneydi sohbetimizde bu durumun fiilen geçerliliğini kaybettiğini, Yahudi yerleşimlerinin şehrin hemen hemen her yerine yayıldığını söyledi. Nidal, son kalan Arap yerleşimlerinden birinde Yahudi yerleşimcilere komşu olarak yaşıyor. Bu hayatının tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Arapları bölgeden kaçırmak isteyen Yahudi yerleşimciler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Nidal’in evi yakılıyor. Nidal’in evine gaz bombası atılıyor. Nidal’in iki çocuğu bu saldırıların doğrudan ve dolaylı etkilerinden ölüyorlar. Nidal’in çok çocuğu var, film çekilirken karısı onuncu çocuklarına gebeymiş. Filistin’de genç olmak demek, sorunlardan en çok etkilenmek demek. Nidal’in ölen çocuklarının dışında psikolojik bozukluk yaşayan çocukları da var. Erkek çocuklardan birisi, küçükken ne zaman farklı dilde konuşan birisini duysa, İsrail askerleriyle karşılaştığı korkusuyla paniğe kapılıp, başını duvarlara vurmaya başlıyormuş. Psikolojik tedavi sayesinde iyileşmiş ve beyin kanamasından ölmekten kurtulmuş neyse ki. Nidal’in küçük bir kızı ise konuşmayı reddediyor. Elliye yakın İsrail polisi evlerini basıp 13 yaşındaki ablasını tutukladıktan sonra, konuşmaktan vazgeçmiş küçük kız. Filmin çekildiği dönemde Nidal’in bir oğlu da polise taş atmaktan dolayı hapisteydi. Neyse ki, tazminatı ödendi ve çıktı.

HER YERDE OTORİTE SİMGESİ SİLAHLAR
İşte böylesine garip, paradoksal bir durum Nidal ve ailesinin yaşadıkları. Nidal bir yandan düzen ve intizam sağlamaya çalışıyor, bir yanda da düzen onun ve ailesinin hayatını cehenneme çeviriyor. Nidal bir yandan suçluları hapse atıyor, diğer yandan “taş atan” oğlunu hapisten kurtarmaya çalışıyor. Nidal’in polisliği zaten belirli bölgeler dışında geçmiyor. Yahudi yerleşim alanlarına girdiğinde apoletlerini, polis olduğunu gösteren bütün işaretleri sökmek zorunda. Tabii ki tersi geçerli değil, İsrail polis ve askeri her yerde egemen ve her yerde otorite simgeleriyle ve silahlarıyla dolaşabiliyorlar.
Nidal, sadece zor koşullar altında ailesini korumak için mücadele etmiyor, Arapların mevzi kaybetmemesi için de çok özverili bir mücadele sürdürüyor. İsrailli Yahudi yerleşimciler Nidal’i zorla evinden uzaklaştıramayınca, dayanılması zor parasal tekliflerde bulunuyorlar. Nidal, bir türlü kontağı basmayan arabasıyla ve bütün yoksulluğuyla direniyor. Eğer evimi terk edersem, gelecek kuşaklara nasıl hesap veririm diye düşünüyor. Nidal, polis deyince aklımıza gelen şeyin neredeyse tam tersi. Zaten filmin adı da onun bu güçlü/ güçsüz halini anlatıyor. O bir “Görünmez Polis”. Hem var, hem de yok. Hem bir düzen adamı, hem de bir direnişçi.
El-Cüneydi (Al-Juneidi) Filistin halkının dramını anlatan etkileyici belgeseller zincirine çok başarılı bir halka eklemiş “Görünmez Polis”le.

 

Amerikan kahramanları iş başında!

TARİH:  5 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün
 
YENİLMEZLER
 

11 Eylül saldırısı nasıl “özgürlüğe karşı bir saldırı” ise ve Beatles’ın yetenekli ama bir o kadar da salak elemanı Paul Mc Cartney saldırı sonrasında nasıl “Freedom” diye şarkılar düzdüyse, “Yenilmezler” de işte o telden çalıyor.

ABD devleti öyle ilkel sosyalist devletler gibi kendi eliyle ve emriyle propaganda filmleri üretmez. Bu işi özel sektörün ya da piyasanın becerikli ellerine bırakır. Onlar hem kendileri için hem de devlet için neyin iyi olduğunu gayet iyi bilirler. Süper kahramanlar filmlerde hem devletlerinin dış düşmanlara karşı zaferini sağlarlar hem de yapımcılarına milyarlar kazandırırlar. Sırf Amerikalı çocuklar bu ürünlerle beslense neyse, dünyanın bütün çocukları (mesela) Amerikalı bir silah tüccarı olan Demir Adama özenir.

ÖZGÜRLÜKLER DİYARI ABD!
Bu filmlerin 11 Eylülden sonra olmazsa olmazlarından biri ikiz kulelere yapılan saldırıyı anımsatıcı bir şeyler içermesidir. Bir başka olmazsa olmaz sosyalizmi bir şekilde korkunç bir geçmiş olarak hatırlatmaktır. Bunların karşısında özgürlükler diyarı ABD yer alır. 11 Eylül saldırısı nasıl “özgürlüğe karşı bir saldırı” ise ve Beatles’ın yetenekli ama bir o kadar da salak elemanı Paul Mc Cartney saldırı sonrasında nasıl “Freedom” diye şarkılar düzdüyse, “Yenilmezler” de işte o telden çalıyor. Amerika’nın özgürlüğü yine tehlikededir. Hem de saldırgan, ideolojik olarak “özgürlük” kavramını itibarsızlaştırmak gibi bir misyonla gelmiştir. Saldırganın adı Loki ve uzaydan bir yerden gelip, nükleer güç üreten uranyum benzeri bir şey olan Thesseract maddesini çalmaya çalışır. Loki bir de, insanları, bütün ihtiyaçlarının itaat etmek olduğuna ikna etmeye çalışır (akla yine Beatles geliyor: All you need is “love” değil, yani muhtaç olduğun tek şey aşk değil “itaat”!). Ve tabii ki bu konuda deneyimli bir millet olan Almanya’da başarılı da olur! Türkiye’de de olurdu, deneseydi.

Bu stratejik madde hırsızlığı akla İran’ın nükleer güç edinme çabalarını getirebilir, getirmesi beklenir de zaten. Loki bir başka gezegenden gelmiştir. Kardeşi tam bir Batılı olan Thor’dur ama Loki’nin üvey kardeş olduğunu hatırlatalım. İranlılar da Hint-Avrupa ailesinin üvey kardeşi gibiler zaten. Neyse zorlamayalım bu konuyu…

TÜM SÜPER KAHRAMANLAR SEFERBER
Loki’ye karşı bir tür genelkurmay bakanlığı ya da merkezi haber alma teşkilatı, her neyse harekete geçer, bütün süper kahramanlar seferber edilir. Düşman gökyüzünden gelen kara bir yılan gibidir ve zararı tıpkı 11 Eylül’de olduğu gibi işyerlerine, bürolara olur en başta. Hulk, Demir Adam, Thor ve Yüzbaşı Amerika eski bir Rus ajanı olan Nataşa Romanof’un da yardımıyla düşmanı … Az daha filmin sonunu açıklayacaktım! Bu arada Nataşa hanımın geçmişinin suçlarla yani kan (ya da komünizm) kırmızısıyla dolu olduğu da filmde geçer elbette.
İki buçuk saat kadar dikkatinizi ayakta tutabilirseniz arada bazı hoş (gerçi çoğunlukla cinsiyetçi bir yanı da olan) şakalara gülebilirsiniz. Onun dışında, süper kahramanlar olağan işlerini yapıyorlar işte!

Orda, eski bir sömürge var uzakta!

TARİH:  28 Nisan 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

MARİGOLD OTELİ’NDE HAYATIMIN TATİLİ
Marigold Otel, falan gibi filmlere ne demeli? Irkçı desek, değil, fazla sert olur. Ama cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla örülüydü, hatırladığım kadarıyla. Hoşgörülülüğün, korumacılığın bütün kendini beğenmişliğini, bütün tepeden bakan tavrını hiç farkında olmadan temsil ediyor desek, olur sanki.

Eskiden yani 20-30 yıl önce İngiltere’nin orta sınıf emeklileri geri kalan hayatlarını İspanya, Portekiz ya da İtalya’da geçirebilirlermiş. Buraları pahalılaşınca Fethiye falan gibi seçenekler gelişmiş. Artık oralara da para yetiştiremeyen İngiliz emekliler artık eski sömürgeleri Hindistan’a göçer olmuşlar. Tabii Hindistan’ın ya da  Türkiye’nin emeklileri ne olacak, onlar hangi ılıman iklimli memlekette hayatlarının son yıllarını geçirecekler sorusu da önemli bir soru. Orta sınıf Fethiyelilerin, Vanlıların, Kütahyalıların, Delhililerin, İslamabadlıların İngiliz emeklileriyle rekabet edecek paraları olacak mı, memleketlerinin en güzel yerlerinde tatil yapabilmek için? Onların zaten yurtdışı hayalleri hiç olmamıştı ama kendi evlerinde iyi bir köşe bulabilecekler mi? Neyse geçelim bunları şimdilik, zenofobi suçlamalarına maruz kalmadan.

“Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili” yedi yaşlı, emekli İngilizin internetten buldukları Marigold Oteli’nin cazibesine kapılarak Hindistan’a gidişlerinin ve o otelde geçirdikleri dönemin hikayesini anlatıyor. Bu yedi İngilizin içlerinde düpedüz ırkçı birisi bile var. Ama bu yaşlı İngiliz hanımın ırkçılığı başından biri çocuksu bir sevimlilik, ya da huysuzluk olarak veriliyor. Sevimli ırkçı! Uzlaşmaz kavramlar ama film uzlaştırıyor. Ne de olsa filmin ve dolayısıyla seyircinin bakış açısı İngilizlerden yana. Ev sahipleriyle konukları arasında bir düşmanlık da yok zaten ama şöyle bir şey var: Sadece yaşça değil, zekaca, akılca ve bilgelikçe de büyük olan İngilizler, çocuksu, ne yapacağını bilemeyen , cahil, bilgisiz ama iyi niyetli Hintlileri kanatları altına alıyorlar. Birisi onlara muhasebe, bir diğeri telefonda müşteriyle konuşma sanatı vs. öğretiyor. Bir başkası da otelin genç sahibine kadınlara nasıl davranması gerektiğini anlatıyor. Bilgisayarda göründüğü gibi görünmeyen, aslında fena halde dökülen Marigold Oteli İngiliz ziyaretçilerinin desteğiyle ayağa kalkıyor ve korunuyor. Filmin, benim ilk paragrafta sorduğum sorularla ilgilenecek hali yok tabii ki. Filmin tek eşcinsel karakteri de Hintli sevgilisini bulduktan sonra tam zamanında ölerek herhangi bir komplikasyon çıkmasını önlüyor. Çünkü Hintli sevgili evlenmiş ve kendisine bir yuva kurmuştur. Yaşlı İngiliz gay normalde yaşlı Avrupalıların üçüncü dünyada yaptıkları gibi kendisine genç bir Hintli bulsa, hoş olmazdı tabii ki. Akla maazallah seks turizmi filan gelirdi.

Şimdi bu “Marigold Oteli” falan gibi filmlere ne demeli? Irkçı desek, değil, fazla sert olur. Ama cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla örülüydü, hatırladığım kadarıyla. Hoşgörülülüğün, korumacılığın bütün kendini beğenmişliğini, bütün tepeden bakan tavrını hiç farkında olmadan temsil ediyor desek, olur sanki.  Aleni bir ırkçılıkla mücadele etmek kolay ama bu sevimli, insancıl, hoşgörülü liberallikle mücadele etmek daha zor. 

John Madden’ın filmi yaşlı Batılı izleyicilere hitap edecektir. Çiğnenmesi çok kolay bir lokma çünkü. Bütün kemikleri, kılçıkları alınmış, hatta neredeyse daha önceden sindirilmiş…

 

Mutsuz ve tehlikeli

TARİH:  30 Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

FAUST
Sokurov, dörtlemenin son filmi olan Faust, kolay izlenen bir film değil. Baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri

“Faust”un yönetmeni Sokurov’un sineması tarifi en zor sinemalardan biri. Birçok eleştirmen Sokurov’u ele alırken ne olduğundan çok ne olmadığına odaklanıyor ya da tahminen ne dediğini anlatmaya çalışıyor. Yine de yönetmenin bazı karakteristik özellikleri var elbette. Anamorfik (biçimlerin çarpıtıldığı) görüntüler Sokurov’un alamet-i farikalarından biri mesela.

Sokurov’un sinemaya 1978’lerde başlıyor. Eski sosyalist ülkelerden komünist bir yönetmen çıktığı görülmüş, duyulmuş şey değildir. Ken Loach gibi Troçkist komünistler, Fernando Solanas gibi ulusalcı solcular hep kapitalist ülkelerden çıkar. Sokurov da eski Sovyetler birliğinde doğan (1951) bir aydın olarak, geleneğe uymuş ve sıkı bir anti-komünist olarak safını almış. Bu durum Sokurov’un istediği eğitimi almasını ve filmler üretmesini engellememişse de bu filmleri gösterime sokması hayli sorunlu olmuş. Rusya’da artık sosyalizm değil vahşi kapitalizm var ama Sokurov için değişen pek bir şey yok. Yine filmlerini görece kolay bir biçimde finanse edebiliyor (çünkü Sokurov’un Putin’le arası çok iyi) ve filmlerini ülkesinde yine gösteremiyor. Hatta 2004 yılında Rus Film Akademisi’nin “Güneş”i yılın en iyi filmine aday göstermesine, Rus halkının Sokurov adını bilip, çektiği filmleri bilmemesini doğru bulmadığı için reddetmişti. “Filmlerim ne televizyonda ne de sinemalarda gösterilmiyor, onun yerine ticari Amerikan filmleri her yeri işgal ediyorsa, varsın “Güneş” aday olmasın” demişti. Sistemler değişse de bazı şeyler aynı kalıyor.

BİR MÜZİSYENİN KEŞFİYLE SOKUROV
Sokurov’un ismine dünya kamuoyu, beklenmedik bir sanatçının yazdığı bir yazı vesilesiyle aşina oldu. Bu isim rock müzisyeni Nick Cave’den başkası değildi. 29 Mart 1998’de Nick Cave, Independent gazetesinin Pazar ekine “Başından Sonuna Kadar Ağladım, Ağladım, Ağladım” başlıklı bir yazı yazdı. Nick Cave ciddi bir sanat tarihi, sinema ve psikoloji bilgisine sahip olduğunu kanıtlayan bu yazıda “Ana ve Oğlu” filminden yola çıkarak Sokurov’un sinemasının belli başlı özelliklerini saptıyordu. Neydi bu özellikler? Öncelikle Sokurov sineması resim sanatıyla doğrudan bir ilişki içindeydi. Filmin her karesi, Alman Romantik ressamlarından Caspar David Friedrich’in (ki Tarkovski’ye de ilham vermiştir) puslu manzara resimlerini çağrıştırıyordu. Diyaloglar çok da anlamlı değildi, daha çok atmosfer ve yaşanan anın duygusu ön plandaydı. Filmde pek bir şey olmuyordu. Ölmekte olan yaşlı bir kadınla oğlu bir eve gidiyorlar, oğul annesine yemeğini yediriyor, saçlarını tarıyor, sonra çıkıp biraz dolaşıyordu. Geldiğinde annesini ölmüş buluyordu. Ölenin hikâyesini değil; kalanın, yasa bürünenin duygusunu anlatmıştı Sokurov. Nick Cave’in müzisyen kimliğinin dışına çıkıp, sinema eleştirmenliğine soyunmasıyla, Sokurov adı çok geniş bir kitle tarafından duyuldu. Yönetmen yine ölmekte olan iki insanın bu kez bir baba ve oğlunun hikâyesini de “Baba ve Oğlu”nda (2003) anlatacaktı. Yönetmenin ilham kaynağı ressam bu kez Turner’dı. Sevgi eksikliği değil de, sevgi çokluğunu anlattığı bu iki filmlik dizi “İki Erkek ve Bir Kız Kardeş” filmiyle bir üçlemeye dönüşecek önümüzdeki yıl.

SANAT BİTMİŞ BİR BİNADIR
Sokurov, üçlemeleri, dörtlemeleri seviyor. Aile üçlemesi nasıl ardı sıra çekilen filmlerden oluşmadıysa, güç dörtlemesi (tetraloji) de birbiri ardına çekilen filmlerden oluşmadı. “Ana ve Oğlu”nu şaşırtıcı bir şekilde Hitler’in hayatından bir kesit sunan “Moloch” izledi. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” ya da “banalliği” kavramı etrafında örülmüş gibi duran bu filmi, Lenin’in son günlerini anlatan “Taurus” takip etti. “Politika ve tarih beni ilgilendirmiyor” diyen Sokurov’un derdi, güçlü tarihsel kişilikleri basitlikleri içinde anlatmak, bir tiyatroya dönüştürdüklerini düşündüğü hayatlarını sergilemekti. Ama bireyi tarihsel ve toplumsal çevresinden soyutlayarak ne kadar anlatabilirsiniz? Zeki Demirkubuz “1001 Gece Masalları”nda söylenecek her şey söylenmiştir derken, Sokurov “İncil”de anlatılacak bütün hikâyelerin anlatıldığını söyler. Sanatta yenilik imkânsızdır. Sanat bitmiş bir binadır. İçine yeni bir sanatçı girebilir ama binada yapılabilecek yeni bir şey yoktur.

İKİ FAŞİSTİN ARASINDA BİR DEVRİMCİ
Bu görüşlere bir yere kadar katılmak bence de akla yatkın. Nihayetinde Ödipal karmaşa gibi bir kavram da benzer bir biçimde, antik çağlardan beri aynı trajedilerin yaşandığına işaret eder. Fakat Sokurov’un, gücün doğasına dair yaptığı “sinematik tetralojisinde” Hitler’i, Lenin’in, Lenin’i de Japon İmparator Hirohito’nun izlemesi, epey bir politik şuursuzluğa işaret ediyor. İki faşistin (Hitler ve Hirohito) arasında bir devrimci (Lenin) var ve Sokurov hepsini aynı kefeye koyuyor, hepsini “hayatlarının kumarını kaybeden büyük kumarbazlar” başlığı altında birleştiriyor.

ANONİM BİR HALK HİKÂYESİ
Dörtlemenin son filmi olan Faust, Sokurov’un bugüne kadar sinema festivallerinde elde ettiği en büyük başarıyı yakaladığı filmi oldu. Faust’un Venedik’te Altın Aslan’ı kazanmasına hayret edenler olduğu gibi, jüri başkanı Darren Aronofsky gibi hayatlarının, bu filmi seyrettikten sonra değiştiğine inananlar da var. “Faust” anonim bir halk hikâyesi aslında. Yazılı ilk versiyonları 1587’ye uzanıyor. Christoph Marlow 1593/4’te “Doktor Faustus” adlı eserini yayımlıyor. Filme temel teşkil eden eser ise, yaratım süreci Johann Wolfgang von Goethe’nin neredeyse bütün hayatına yayılan ve 1832’de tamamlanan meşhur “Faust”u. Sokurov’unki serbest bir uyarlama, Goethe’nin eserinin daha çok ilk bölümüne dayanıyor ve gayet iyi bilindiği gibi, Doktor Faust’un çıkar elde etme (filmde cinsel bir çıkar söz konusu) karşılığında ruhun şeytana satılmasını anlatıyor. “Faust”un, Sokurov’un genel çizgisinden farklı bir yanı var, o da filmin çok yoğun diyalog içermesi. Kolay izlenen bir film değil “Faust”, baş döndürücü bir olaylar silsilesi halinde akıyor. Fakat, gerçekten de garip, açıklanması zor bir rüya gibi insanın aklında kalıyor. Zaten rüyaya benzerlik de Sokurov filmlerinin temel özelliklerinden biri. Dörtlemenin özünü Sokurov, şöyle ifade etmiş: ‘Kötülük yeniden üretilebilir bir şeydir ve Goethe bunu şöyle formüle etmiştir: “Mutsuz insanlar tehlikelidir”’ Hayatında hiç komedi filmi yapmamış ve gülümseyen bir resmine pek de rastlanmayan Sokurov için de aynı şey söylenebilir belki.

(Bu yazının bir versiyonu Milliyet Sanat dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında çıkmıştır)

Kaybedenler oteli

TARİH:  Haziran 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

RUHLAR OTELİ

Yönetmen Ti West imzası taşıyan ‘Ruhlar Oteli’ adlı filmin hikâyesinde hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, karakterlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor.

“Ruhlar Oteli” kapanmak üzere olan bir otelde geçiyor. Çoğu oda boşaltılmış, ikisi hariç çalışanların çoğuna yol verilmiş, tek tük müşterisi kalmış bir otel. Burada iki genç, biri erkek, diğeri kadın görevli her işi yapmaktalar. Ölmekte olan bir otelde, işsiz kalmak üzere olan iki genç insan… Claire otelde intihar eden bir genç kadının hikâyesinden çok etkilenmiş. Genç kadın nişanlısı tarafından terk edilince, otelin bir odasında kendisini asmış. Ama olayın duyulması halinde müşteri kaybetmekten korkan otel idaresi, kadının bedenini günlerce bodrumda saklamış. Claire bu kadının ruhunu otelde aramayı kafasına takmış. İş arkadaşı Luke ise Claire’le birlikte olmak istiyor ve Claire’e ayak uyduruyor. Otele başka kaybedenler de geliyor. Kocasıyla kavgalı bir kadın, bir zamanlar ünlü olan bir aktris, balayını geçirdiği odada kalmak isteyen yaşlı bir adam. Yönetmen Ti West özellikle otelin iki genç çalışanını ilginç kılmayı başarıyor. Hemen hemen önemli hiçbir şey olmamasına rağmen, bu çıkmazdaki gençlerin diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini, iyi oyunculukların da katkısıyla merakla izleyebiliyorsunuz. Ama hayalet hikâyesi hiç açığa kavuşmuyor. Gördüklerimiz yoksa Claire’in hayali miydi? O da belli değil. Film büyük bir tatminsizlik duygusu vererek bitiyor, gayet iyi ilerlemiş olmasına rağmen.

FIPRESCI ödülleri “Usta” ve “Ara”nın

TARİH:  10 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ve bugün son Altın Aslan adaylarının da gösterimi yapıldı. Artık sonuçları bekleme zamanı geldi. Ben hemen bizim Fipresci jürimizin ödüllerini açıklayayım. Ana Yarışmada birinciliği Paul Thomas Anderson’ın “Usta”sına verdik. “Usta” benim beğendiğim bir film değil ama çok beğendiğim başka bir film de olmadı. Seidl’in “Cennet: İnanç”ını tercih ederdim ama o filmi de çok coşkuyla savunacak kadar beğenmis değildim.
Ufuklar bölümündeki en iyi film ödülümüzü ise İtalyan yonetmen Leonardo Di Costanzo’nun “Ara”ya (L’intervalo) adli filmine verdik.

Gelelim dünün ve bugünün yarışma filmlerine. Brian DePalma’nın “Tutku”su (Passion) gayet iyi yapılmış bir gerilim filmiydi ama pek beğenilmedi. Rachel McAdams filmde Christine adlı çok manipülatif ve bencil bir iş kadınını canlandırıyor. Christine duygularını son derece iyi kontrol eden ve başkalarının zaaflarından yararlanan biri. Yardımcısı Isabelle (Noomi Rapace) ise masum görünümü altında duygularının daha doğrusu bilinçaltının tutsağı biri. Isabelle, Christine’in kendisi için kurduğu bütün tuzaklara düşüyor. Önce Christine’in sevgilisiyle yatıyor ve bunu patronuna karşı edindiği bir zafer sanıyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Isabelle’in, Christine’in yerini almak için yapmayacağı şey yok. Ve bunun sonuçlarını sanırım yakında sinemada izlersiniz. Bir gerilim filminin sırlarını daha fazla açık etmek iyi olmaz. Kanımca gayet iyi yapılmış, iyi de oynanmış bir filmdi ama türe bir yenilik getirdiği de söylenemezdi. Yine de yarışmadaki filmler dikkate alınınca bence parlak bir filmdi ama benim zevkim genelle pek uyuşmuyor, bunu biliyorsunuz zaten.

45 yaşında yönetmenliğe başlayıp neredeyse her büyük festivalden ödulle dönmeyi başarmış Filipinli yönetmen Brillante Ma Mendoza’nın “Tutsak”ı daha Şubat ayında Berlin’de yarışmıştı. Mendoza müthiş hızlı bir yönetmen. Berlin’de de “Rahmin” (Sinapupunan) ile yarıştı. “Tutsak”ta İslamcı terörist bir grubun eline düşen tutsakları anlatmıştı. Eğer bu filmden Mendoza’nın Müslüman sevmeyen biri olduğu düşüncesiyle ayrılmışsanız, “Rahmin”le bu düşüncenizi değiştirebilirsiniz. Mendoza balıkçılık ve sepetçilikle geçinen Müslüman bir çiftin öyküsünü odağına almış. Orta yaşlı bu çiftin çocugu, kadın kısır olduğu için, olmamış. Bir gün adam deniz korsanlarının saldırısı sonucunda yaralanıyor. Bunun üzerine kadın kocasına ikinci bir kadınla evlenme izni veriyor. Ama başlık paraları çok yüksek. Çift büyük fedakarlıklarla başlık parasını derliyor ve adam çok güzel bir kadınla evleniyor. Ama genç ve güzel kumanın çocuk doğurduktan sonra hayata geçmesini beklediği belli koşulları var bu koşullar adamın ilk eşi icin çok sert. “Rahmin” Mendoza’nın en etkileyici filmlerinden biri olmadığını ama “Tutsak”tan daha iyi olduğunu söyleyeyim.

Festivalin son yarışma filmi İtalyan yönetmen Francesca Comencini’den geldi. “Özel Bir Gün” işçi sınıfindan gelen iki gencin hayatlarında özel anlam taşıyan bir günde karşılaşmalarını anlatıyor. Delikanlı, bir milletvekilinin şoförü olarak işe o gün başlamış, kız ise vekille buluşup ondan oyuncu olarak iş bulması için yardım isteyecek. “Ara”da da koşulların bir araya getirdiği iki gencin geçirdiği özel bir günü izlemiştik. Bu filmde de iki kader tutsağından söz etmek mümkün. Kızla delikanlı arasında bir yakınlaşma yaşanıyor ama kızın oyuncu olmak icin bazı tavizler vermesi gerekiyor, tahmin edilebileceği gibi. “Özel Bir Gün” eli yüzü düzgün ama yarışmada pek de iddialı durmayan bir film olarak festivalin yarışmalı bölümünü kapattı.

Bir genel değerlendirme yazısı daha yazmayı umuyorum ama Venedik’ten şimdilik bu kadar. Geriye birkaç klasik film kaldı seyredecek.

Kosmos, Torino Atı’yla karşılaşırsa

TARİH:  8 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival yorgunluğu çökmeye başladı. Toronto başlayınca Venedik’te gazeteci sayısı da azaldı. Artık intibaklar oynanıyor. Cumartesi sabahı Brian De Palma’nın “Tutku”suyla dananın kuyruğu kopacak. FIPRESCI jürisi olarak kararımızı aşağı yukarı verdik. Jürilerde kararlar ortak verildiği için yazdıklarımdan sonucu tahmin etmeye boşuna kalkmayın. Benim değil jürinin seçimi söz konusu.

İtalya’nın en büyük yönetmenlerinden sayılan Marco Bellochio’nun “Uyuyan Güzel”i (Bella Adormentata) ötenazi ve intihar üzerine 3 farklı öykü anlatan bir filmdi. Öyküler birbirleriyle kesişmiyorlardı. Uyuyan Güzel yaşamı kutsayan, aşkı yücelten bir film. Ama bir festival içinde öne çıkacak filmlerden değil.

Manoel de Oliveira 103 yaşında ve hâlâ film yapıyor hızından bir şey kaybetmeden. Ama filmlerinin temposu son derece yavaş. “Gebo ve Gölge”  ihtiyar yönetmenin zekasından ve duyarlılığından bir şey kaybetmediğini gösteriyordu ama yavaş ve teatral yapısıyla izlenmesi de zordu.

Yine yaşlı bir yönetmen olan Peter Brook’a dair oğlu Simon Brook’un yaptığı belgesel “İp” (The Tightrope) babasının oyunculuk eğitimine ışık tutuyordu. Baba oğul Brook’lar doğrusu son derece sıcak ve sevimliler. “İp” oyunculuk hakkında düşünmek isteyen herkesin seyretmesinde yarar olan bir film.

Günün son filmi “Beşinci Mevsim” (La Cinquieme Saison) özellikle açılışıyla beni çok şaşırttı. Sanki Reha Erdem’in Kosmos’unun yeni bir versiyonunu seyreder gibi oldum. Çığlıklar atarak iletişim kuran bir çift, Kars’ı hatırlatan karlı bir doğa, büyük başların sağıldığı mezbaha benzeri bir çiftlik vs. Sonra kasabaya dışarıdan gelen ve paradokslar şeklinde konuşan bir yabancı ve onun sakat çocuğu… Filmin yönetmenleri Jessica Woodworth ve Peter Brosens muhakkak Kosmos’u seyretmişler ve çok da etkisi altında kalmışlar! Fakat yönetmenleri etkileyen bir başka filmin daha olduğu ortaya çıkıyor bir sure sonra. O film de Bela Tarr’in “Torino At”ı. Yani seyrettiğimiz öykü bir kıyamet öyküsü. Tarr’in 6 gününü bu kez 4 mevsim almış. Lafı uzatmadan yargımı söyleyeyim: Orijinalleri varken “Beşinci Mevsim”e gerek yokmuş. Güzel çerçeveler, iyi fotoğraflar ama kıyamet konusunda yeni ve orijinal bir fikri yok filmin. Ne de şehre gelen gizemli yabancısı Kosmos’un Battalı kadar ilginç.

Vampirler ve Cadılar: Yiyin Birbirinizi!

KARANLIK GÖLGELER
Filmdeki bütün hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum

Daha seyredeli 4-5 gün geçmiş olsa da “Karanlık Gölgeler”i seyredeli sanki aylar olmuş gibi geliyor. Seyrederken kimi zaman eğlenmiş, gülmüş ve Tim Burton’ın tamamen suni ve kendine ait bir dünya kurma becerisine şapka çıkarmıştım. Aklıma biraz da Wes Anderson gelmişti. İki yönetmen de dekoru, eşyaları, set tasarımını çok önemsiyor, kontrolleri dışında tek bir çöpün bile perdeye yansımasına izin vermiyorlardı. Filmlerinin kendine ait bir renk skalası vardı. İkisinin de son filmlerinin yani “Moonlight Kingdom” ile “Karanlık Gölgeler”in yakın geçmişte, 60 ortalarıyla, 70 başlarında geçiyor olması da bu benzerliğe bu kerelik daha bir anlam katmıştı. Hatta iki filmde de çocuklara tedavi maksadıyla elektroşok uygulanması söz konusu oluyordu (psikiyatri ya da psikoloji öyle iğrenç olabilir ki!). Ve hatta her iki filmin de ilk aşka dair olduğunu söylemek mümkün. Sonra, “Moonrise Kingdom”ın 12’lik Suzy’siyle, “Karanlık Gölgeler”in 15’lik Carolyn’i çok benzer bir yabancılaşma yaşıyorlardı.

Her filmin kendi dünyası olması gerektiğini söyleyen bir yönetmen daha var: Reha Erdem! “Karanlık Gölgeler”de vampir Barnabas’la cadı Angelique’in öyle bir sevişme sahnesi var ki, sanki Kosmos’taki Battal’la Neptün’ün meşhur duvarlarda ve tavanda geçen sevişme sahnesinin yeni bir versiyonunu izliyoruz… Bütün bu şeyleri düşünmüş olmam, filmi pasif bir biçimde izlemediğime kanıt. Peki niye bu eskiden seyretmişim gibi hissediş? Neden filmin hızla zihnimin karanlık gölgeleri arasına geçişi?

AMERİKA’NIN EL DEĞMEMİŞ KOYLARINDAYIZ
Çünkü Tim Burton’ın filmi kopuk kopuk, filmin yan karakterleri karabatak gibi bir varlar bir yoklar, her şey iki boyutlu (film 3D gösterilse de). Peki konudan söz edelim biraz. Bir TV dizisinden adapte edilen film, Collins çiftinin 1750’de İngiltere’den Amerika’ya gelişiyle başlıyor. Baba Collins zengin biri, bir sermaye sahibi ve derhal bir balıkçılık imparatorluğu kuruyor Amerika’nın el değmemiş koylarında. ABD’de bu kökeni eskiye dayanan zenginlere “eski para” derler. Amerika’nın elitleri onlardır. Sanki zengin ve ayrıcalıklı olmak onların doğal hakları gibidir. Sonradan zengin olanlar sanki aynı değillerdir onlarla. Collins’ler yaşadıkları kente kendi adlarını verirler: Collinsport. Oğulları Barnabas (Johnny Depp)büyüyünce, malikanenin hizmetçilerinden Angelique’le (Eva Green) sevişir ama kıza aşık olmaz. Barnabas, Josette adlı başka bir kıza aşık olunca Angelique’in bir cadı olduğu ortaya çıkar. Kıskançlık krizine giren Angelique, Barnabas’ı vampire dönüştürür ve çelik bir tabut içinde toprağa gömer. Barnabas toprağın altında yatarken Angelique bir balıkçılık imparatorluğu kurar, Collins’lerin imparatorluğu ise inişe geçer. Derken 200 yıl sonra, tesadüfen Barnabas’ın tabutu açılır, Barnabas bir hışım çıkar ve olaylar gelişir… Barnabas’ın dönemi (1970’leri) anlama çabaları komik durumlar doğurur. Bu sırada evin mürebbiyesi ile Barnabas arasında bir aşk doğar. Angelique ise hâlâ ortalardadır ve bir patroniçe olmuştur, vs, vs.

KAPİTALİST MANTIK İÇİNDE MUHAFAZAKAR BİR TUTUM
Bütün bu hikâye eski sömürücülerle yeni sömürücülerin çatışması, “eski para”larla, sonradan görmelerin mücadelesi olarak görülebilir mi? Filmin en anlamlı okuması sanki böyle gibi geliyor bana. Filmin “eski erkek para”yı, “sonradan görme kadın para”ya yeğlemesi, kapitalist mantık içinde muhafazakar bir tutum. Ama bizim perspektifimizden bakınca tam “yesinler birbirlerini” durumu hasıl oluyor. Bana ne eski erkek vampirler mi kazanmış, yeni cadılar mı? Limandaki hakimiyet hangi şirketinmiş, bize ne? Hem biz bu Johnny Depp’i, bu Angelique’i ve Josette’i filan daha önce başka Tim Burton filmlerinde de görmedik mi?

Kısacası Burton/Depp dünyasında yeni bir şey yok, olan da sabun köpüğü gibi uçup gidiyor. Anderson’ın “Moonrise Kingdom”ı gibi, keşke filmin onlu yaşlarındaki karakterlerine yönelseymiş Burton da. Hiç olmazsa daha inandırıcı ve dokunaklı bir aşk hikayesi izlemiş olurduk.

Bu yıl festivalde 50 film dünya prömiyerini yapacak

TARİH:  31 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıyı yazmaya başladığım sırada 69. Venedik Film Festivali daha resmen başlamamıştı ama film eleştirmenleri için gösterimler başlayalı bir gün olmuştu. Bu yıl festivalin başkanı değişti; Marco Mueller’in yerini Alberto Barbera aldı. Barbera festivalin zaten eski yöneticisiydi. Berlusconi’nin sevmediği biriydi ve bizzat başbakan tarafından görevinden alınmıştı. Berlusconi gidince Barbera eski görevine geri geldi. Barbera’nın yönetimindeki Venedik’in Mueller yönetiminden farkı; film sayısındaki azalmada görülüyor en çok. Barbera seçici olmaya özen gösterdiğini, zaten kimsenin seyretmeye vakit bulamayacağı filmlerle festivali doldurmayı anlamlı bulmadığını söylüyor. Cannes’da bu yıl 22 film yarışırken Venedik’te 18 film Altın Aslan’ı almaya çalışacak. Dünya prömiyeri yapılan filmlerin sayısı ise geçen yılki Venedik Festivali’ne göre çok farklı: 65’e 50!
Bu yılın temel bir yeniliği de bir film marketinin açılışı olacak.
Bu yılkı yarışmada Terrence Malick, Brian De Palma, Brillante Mendoza, Olivier Assayas, Kim Ki Duk, P.T. Anderson gibi festival gediklisi yönetmenler var. Yan bölüm olan Ufuklar’ın bu yıl özellikle iyi olduğunu da iddia ediyor Barbera. Yesim Ustaoglu’nun ‘Araf’ adlı filmi de bu bölümde.

VENEDİKTE HAYAT ÇOK PAHALI
Her festivalin ilk günleri zor geçer. Daha önce katılmadığım bir festival ise oryantasyon sağlamam ve insanlarla tanışmam zaman alır. Bu zor günler geçince festivali daha iyi değerlendirmem mümkün olacak ama şunu hemen söyleyebilirim: Venedik’te hayat çok pahalı! Bu yüzden korkarım bu benim ilk ve son Venedik Film Festivali’m olacak!

HALUK BİLGİNER MİRA NAİR’İN FİLMİNDE
Bu yılın açılış filmi olan The Reluctant Fundamentalist’e (Kararsız Kökten Dinci) gelelim. Daha önce Venedik’te Altın Aslan kazanmış bir yönetmen olan Mira Nair’in filminin bir bölümü İstanbul’da geçiyor ve Haluk Bilginer de küçük ama önemli bir rolde oynuyor. Filmin İngilizcesindeki “fundamentalist”i kökten dinci olarak çevirdim ama kelime daha çok “köktenci” anlamında kullanılıyor. Pakistanlı genç Cengiz Han’in (Riz Ahmed) Amerika’da iş hayatında hızla yükselmesi, 11 Eylül’den sonra karşılaştığı düşmanca davranışlar sonucunda ABD’den soğuması ve Pakistan’a dönüp köktenci görüşlerin savunucusu olmasını anlatıyor film. CIA ajanı da olan bir gazeteciyle genç Pakistanlının sohbeti ve bu sohbetten geriye dönüşlerle anlatılan hikâye ne yazık ki kaba hatlarıyla ilginç ama detaylarda zengin ve derin değil. Özellikle İstanbul bölümleri tam bir oryantalizm gösterisi. Nazmi Kemal adlı bir yayımcıyı canlandıran Haluk Bilginer fazlasıyla hayali bir karakter gibi duruyor. Filmin sanat yönetmeni kimse, Bilginer’e çay ocaklarında kullanılan bardak ve altlık kullandırmış. Oysa Bilginer’in çizdiği karakter bir tür soylu/entelektüel. Kendi ofisinde böyle bir bardak kullanacak tip değil. Çay bardağı sadece bir ayrıntı değil, film sadece güzel görüntü verdiği için eski İstanbul’un çatı katlarını ve vapurlarını da kısacık bu bölüme tıkıştırmayı başarmış. Sonuçta İslami fundamentalizm konusunda toplumsal/tarihsel/politik bir görüş de öne sürmüyor film. 11 Eylül olunca ABD’nin tepkisinin aşırıya kaçtığını ve bunun sonucunda kurunun yanında yaşın da yandığını söylemekten öte bir şey söylediği yok. Genç Pakistanlı Cengiz’in Amerikalı patronun yeğeni Erica’yla (Kate Hudson) yaşadığı ilişki ilginç olabilirdi. Hele Erica’nın eski sevgilisinin yaşını tutuyor olması ve Cengiz’in “beni, o farzet” diyerek Erica’yı sevişmeye ikna etmesi başlı başına ilginç bir konu olabilirdi. Cengiz’in Erica’yı kim farz ederek seviştiğini de öğrenmek isterdim. Ama nerde!

POLLEY’DEN BEKLENTİLERİMİ AŞAN BİR YAPIM
Fakat bu günün heybesinde çok güzel bir sürpriz vardı: Yakın zaman önce “Bu Dans Senin” adlı güzel filmini izlediğimiz oyuncu/yönetmen Sarah Polley kendi babasıyla ilgili ‘sır’dan öylesine güzel bir ‘belgesel taklidi yapan kurmaca film’ çıkarmış ki, bütün beklentilerimi aştı diyebilirim. Film, film sanatı üzerine de bir tartışma aynı zamanda. Hatta bir hikâye anlatma ihtiyacının, sırlarını bir şekilde paylaşma dürtüsünün doğasını da tartışıyor. Polley bence çok çok güzel ve dokunaklı bir film yapmış. ‘Polley’nin gerçek babası kim?’ sorusundan başlayıp, ‘herhangi biri hakkında, hatta ve özellikle kendimiz hakkında ne biliyoruz ki’ye varan bir tartışma diyebiliriz filme. Çekingen Kökten Dinci’nin özel ilişkiler konusunda üzerinde durmadığı bütün sorular bu filmde kendisine yer bulmuş. Filmin adı mı? ‘Stories We Tell’ yani ‘Anlattığımız Hikâyeler’. Anlatılan da anlattığımız da bizim de hikâyemiz.

COSMOPOLİS Psikopatların kokusu

TARİH:  18 Ağustos 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Günümüzün belki de en önemli yönetmeni olduğunu düşündüğüm David Cronenberg, son filmi Cosmopolis’te karşımıza bu kez genç bir kapitalist portresiyle çıktı. Alacakaranlık dizisinde canlandırdığı vampir karakteriyle ünlenen Robert Pattinson, Eric Packer adlı bu genç borsacı zengini oynuyor. Vampirlerin yaşayan ölüler olması ve Packer’ın da duygusal anlamda bir ölü oluşu Cronenberg’e göre tamamen tesadüf. Ne Pattinson’ın ne de kendisinin geçmiş filmlerinin Cosmopolis’i yaparken bir önemi olmadığını, röportajlarında özellikle belirtiyor yönetmen. Ama yine de bu çağrışımdan kaçınmak imkânsız. Çünkü Cronenberg, Packer’ın filmde vaktinin büyük kısmını geçirdiği limuzinini, bir tabut olarak niteliyor. Vampirlerin gündüzleri tabutta uyudukları düşünülünce, bağlantı daha güçleniyor.

Packer, evet, mecazi anlamda bir vampir. Packer mütevazı bir geçmişi olan bir adam. Fakat daha  yirmili yaşlarını sürerken borsada yaptığı spekülasyonlarla trilyoner olmuş. Packer’ın bir gününü anlatan film aynı zamanda bir yol filmi. Ama yol filmlerinde olan, doğa manzaraları ya da değişik yerleşimler yok bu filmde. Her şey Manhattan’ın sınırlı bir bölgesi içinde geçiyor. Packer o gün çocukluğunda gittiği berberine gitmek istiyor. Çocuklaşmak, berberin koltuğunda belki de Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurtası”ndaki Yusuf gibi teslim olmak, “gerilemek” istiyor. Ama Yusuf modern hayatında yaşadığı hayal kırıklıklarına, yeni/eski muhafazakâr dünyasında bir merhem bulabilmişken, Packer’ın böyle bir şansı olmuyor.

TÜM YOLLAR GÜVENLİK NEDENİYLE TIKALI

Packer’ın limuziniyle berberine gitmek istediği gün, ABD Başkanı’nın da şehre indiği gün. Dolayısıyla bütün yollar güvenlik nedeniyle tıkalı. Üstelik sadece Başkan’ın korunması gerekmiyor, Packer’a da yönelik bir suikast tehdidi var. Ama trafik adım adım ilerlese de Packer aynı şeyi söylemeyi sürdürüyor: “Saç traşına ihtiyacımız var”. Ve başka bir berber seçeneğini düşünmek dahi istemiyor. Packer’ın kendisini “biz” diye tanımlaması onun psikotikliğinin de bir işareti. Packer birey olamamış, “biz”ey olmuş.

YAŞANAN BİR SERMAYENİN BİRLEŞMESİ
Packer empatiden, sosyal bir duyarlılıktan yoksun biri. Kazandığı paraların yoktan var olmadığını, başkalarının cebinden çıktığını, kendi cebine giren her kuruşun başkasını yoksullaştırdığını düşünen biri değil. O gün berberine doğru yola çıktığında, Packer’ın dünyası da çöküşe geçiyor. Packer Çin’in para birimi Yuan üzerinden büyük miktarda borçlanmış (Yuan aslında tam anlamıyla konvertibl bir para birimi değil, dolayısıyla bugünün finans dünyasında bu mümkün değil). Fakat Packer’ın beklentisinin aksine Yuan o gün müthiş bir hızla değer kazanıyor, dolayısıyla Packer’ın borcu da katlanarak büyüyor. Packer’ın serveti yok olurken, diğer ilişkileri de yok oluşa doğru gidiyorlar. Packer’ın Amerika’nın soylu ailelerinden gelme bir karısı (Sarah Gadon) var. Ama bu evli çift, bırakın yatakta nasıl olduklarını bilmeyi, daha birbirinin göz rengini bile bilmiyor. Bir sermaye birleşmesi yaşadıkları daha çok. Görücü  usulü evlilikten beter bir durum yani.

Packer berberine doğru bir kağnı hızında ilerlerken, karısıyla da karşılaşıyor. Son derece steril bir soylu hayatı yaşayan karısı, Packer’ın ne yaptığını, neler yaşadığını koklayarak anlıyor! Packer’ın yol boyunca başka kadınlarla kah limuzinin içinde kah bir otel odasında sevişmelerinin kokusunu alıyor karısı. En elitlerin iletişimi en ilkel, en hayvani biçimde yani koklayarak gerçekleşiyor.

BU PSİKOPATLARI KİM YARATIYOR?
Packer’ın limuzininde seviştiği kadın (Juliette Binoche) bir sanat ürünleri taciri. Packer anti-sosyalliğini kamuya ait bir şapeli, içindeki Rothko resimlerini de değil, şapelin tümünü satın almak isteyerek de gösteriyor. Başkası o şapeli görmek istiyorsa, benden daha yüksek fiyat versin diyecek kadar anti-sosyal biri o.

Kapitalizm mi yaratıyor bu psikopatları, yoksa kapitalizm bu psikopatlara başarılı olabilecekleri bir ortam mı sağlıyor? Filmin cevabı daha çok ikinci şıktan yana çünkü Cronenberg soyut kavramlardan yola çıkılarak bir film yapılamayacağını, Packer’ın kapitalizmin ya da Wall Street’in bir simgesi değil gerçek bir insan olarak tasarlanan bir karakter olduğunu söylüyor.

GERİYE KALAN PARÇALANMIŞ KİMLİK
Yusuf’un çökmüş modern hayatından yola çıkıp, berber koltuğundan geçip, anne kucağı/ baba ocağında huzura kavuştuğunu söylemiştim. Packer çökmüş hayatından, berber koltuğuna geçmeden önce, dönülemez bir yola giriyor. Önce kendisini koruyan güvenlik görevlisini, sırf kendisi üzerinde böyle bir koruyucu gücü olduğu için öldürüveriyor. Bir başka baba figürü olan berberin koltuğunda Yusuf gibi huzura kavuşup, uykuya dalmıyor. Traşı bitmeden koltuktan kalkıp, berberin silahını da alarak tam karanlığa, başka türlü bir psikopatla karşılaşmaya doğru yola çıkıyor.

Kozmopolit bir şehrin içinde, taşranın aksine, bulunacak bir huzur yok. Ya da yetişkin birinin çocuklaşma şansı yok. Ya da bu çocuklaşma psikopatlığa karşılık geliyor. Varolan “sosyallik” de yıkılınca geriye sadece parçalanmış bir kimlik kalıyor.

BİR KEZ DAHA SEYRETMELİ
Filmin sonunu açıklamamak için sadece şunu söylemekle yetineyim: Packer’ın finalde karşılaştığı psikopatın da bir “koku” sorunu var! Packer’ın “koku”su evliliğini bitiriyor, Paul Giamatti’nin canlandırdığı psikopatın kokusu ise onun iş hayatına mal olmuş!

“Cosmopolis” kolayca sindirilecek bir film değil. Tıpkı yönetmenin bir önceki filmi “Tehlikeli İlişki” gibi bu film de seyirciye nefes alacak vakit bırakmıyor. Bir dizi ilişki, bitmek bilmeyen ve çoğunlukla duygudan yoksun diyaloglar, limuzinin yalıtılmış, Packer’ın ifadesiyle“Proust’lanarak ses geçirmezleştirilmiş hali, bir rüyadaymışız izlenimi yaratıyor. Bu Packer’ın dış dünyayla ama kendi iç dünyasıyla, duygularıyla da iletişim kuramayan halini yansıtıyor. Packer’a her şey uzak! Karmaşanın tam ortasındayken bile.

“Cosmopolis”in birkaç kez izlendiğinde daha fazla değer kazanacağını düşünüyorum. Cronenberg sinemanın en büyük isimlerinden biri; eğer bir filminden zevk almamışsam büyük ihtimalle yeteri kez izlemediğim içindir diye düşünüyorum.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com