Savaştan Sonra

TARİH:  18 Mayıs 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zor bir yolculuğun ardından Cannes’a gelir gelmez, bavullarımı odama koyup ilk filmimi seyre koyuldum.  Mısırlı yönetmen Yousri Nasrallah’ın “Savaştan Sonra” adlı filmi Mısır’da son yıllarda yaşanan sıcak gelişmeleri, Tahrir Meydanı’nı ve orada yaşanan “savaşları” perdeye taşıdı. “Savaştan Sonra” kimi özellikleriyle şaşırtıcı bir film.  Filmin iki başkahramanı son derece aykırı kişiler. Rim, son derece modern, bağımsız aktivist bir kadın. Hatta o kadar Batılı görünümlü ki, kimi memleketlilerini Mısırlı olduğuna inandıramıyor. Kocasından ayrılma süreci içinde Rim, fakat bu süreç pek sert geçmiyor, eşi boşanmak istemese de. Rim ve eşi bir yandan flört etmeyi de sürdürüyorlar. Rim Kahire’nin oldukça iyi bir semtinde, Nil manzaralı bir evde oturuyor. Tahrir Meydanı’nda yaşananlar ve “devrim” turizm sektörünü fena halde vurmuş durumda. Piramitlerin çevresinde  turistleri gezdiren at ve deveciler işsizlikten hayvanlarını besleyemeyecek duruma gelmişler. Rim bu gruba yardım edenler arasında. Fakat bu grubun kötü de bir şöhreti var, çünkü Mübarek lehine Tahrir’de olaylara karışmışlar ve göstericilere saldırmışlar. Mahmut bu ekibin en şanssız üyesi. Atından düşürülmüş ve feci dayak yemiş. Mahmut’un acıklı hali ve tabii ki yakışıklılığı da Rim’ı etkiliyor ve  aralarında bir ilişki doğuyor. “Devrim” karşıtı bir yoksulla, “devrim” yanlısı varlıklı bir kadının aşkı tek başına bile zaten çok gerilim içeriyor. Bir de Mahmut’un evli ve çocuklu oluşu gerçeği de var. Mahmut yaşadığı aşağılanmanın travmasını şiddete yönelerek atlatmaya çalışınca işler daha da karışıyor.

Devrimden sonra Mısır’da işler pek de değişmişe benzemiyor; ağalar yine ağa, yoksullar yine yoksul, üstüne üstlük kadınlar kimi özgürlüklerini kaybetmekten korkuyorlar. “Savaştan Sonra” günümüz Mısır’ından etkileyici bir kesit sunuyor ama kimi zaman festivalin düzeyinin altında da seyrediyor. Festivale bir Arap ülkesinden de film alsak iyi olur gibi bir mantık da işlemiş olabilir. “Savaştan Sonra” ilginç olmasına ilginç ama kimi zaman acemice mizansenlere de sahip ve sonuna doğru biraz da sarkıyor. Yine de Mısır’daki cinsiyet rollerine, sınıf ilişkilerine, Batılılaşmış burjuva kesimle doğulu geleneklerini korumuş çevrelere  bakışı ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

Haksız yere suçlanmak

Olayların  1942 yılında SSCB’de geçen Cannes’da  yarışma filmi olan ‘Siste’ ve1989 yılında New York’un Central Park’ında geçen ‘Central Park Beşlisi’ adlı belgesel filmin ortak bir yanı var. Her ikisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalanlar anlatılıyor.

Perşembe günü seyrettiğim iki filmin tesadüfen ortak bir yanı vardı. İkisinde de işlemedikleri suçların cezasını çekmek zorunda kalan insanlar anlatılıyordu. “Central Park Beşlisi/The Central Park Five” 1989’da New York’un Central Park’ında jogging yaparken saldırıya uğrayan, tecavüz edilen ve koma halinde terk edilen genç bir Beyaz kadının soruşturmasını konu alan bir AMD yapımı belgeseldi. Belgeselin altında 3 yönetmenin, Ken Burns, David McMahon ve Sarah Burns’ün imzası var.

Genç bir kadının tecavüze uğraması korkunç bir olay fakat olayı daha da korkunçlaştıran medyanın, polisin ve savcıların olaya yaklaşımı. Olay akşamı parkta bulunan yaşları 14 ila 17 arasında değişen beş Latin ve Afrika kökenli genç, aleyhlerinde hiç bir delil olmamasına rağmen tutuklanıyor ve ırkçı bir kampanyanın kurbanı oluyorlar. Esmer tenlilerin bir Beyaz kadına tecavüz etmesi kente tam bir infial yaratıyor. Oysa olay siyahlar arasında geçse ne medyanın ne de polisin çok da ilgisini çekmeyecek, adi bir vaka olarak karşılanacak. Ama, belediye başkanından savcılara, köşe yazarlarından, politikacılara kadar büyük bir koro intikam çığlıkları atmaya başlıyor. Donald Trump (Trump Towers hoş geldin Türkiye’ye!) gazeteler 4 sayfa ilan vererek, kellelerini istiyor gençlerin. Köşe yazarları New York’ta idam yeniden uygulansın diye bas bas bağırıyorlar. İdam edilmesi istenenlerin çocuk olması bile bu linççi güruhu susturamıyor. Polisin çocukları baskıyla sindirmesi ve kendi aleyhlerine ifadeler vermelerini sağlaması zor olmuyor. Ne DNA sonuçları ne de diğer bir sürü delilin çocukların lehine olması sonucu değiştirmiyor. Gencecik insanlar, kendilerini savunan ciddi bir avukat da bulamıyorlar ve sonuçta suçlu bulunup içeri atılıyorlar. Yıllar sonra gerçek suçlu ben yaptım deyince olay açığa çıkıyor ama çocukların ve ailelerin hayatı darmadağın olduktan sonra. Ve bu adalet skandalının sorumluları yine zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar. Kurumlar kendi elemanlarını koruyor, kimse bu skandaldaki sorumluğu üstlenmiyor. Herkes görevini doğru bir şekilde yerine getirdiği konusunda geri adım atmıyor. Amerika’nın en derin fay hatlarından Siyah-Beyaz ayrımı Siyah birinin başkan seçilmesiyle giderilemeyecek kadar derin.

Günün yarışma filmi “Siste” ise 1942’de SSCB’de geçiyor. Alman işgali altındaki bölgelerde demiryolu işçileri kendi inisiyatifleriyle bir Alman trenine sabotaj düzenliyorlar. Yakalanan dört demiryolcudan üçü asılıyor. Serbest bırakılan biri ise bu sefer direnişçilerin gözünde hain ilan ediliyor. Oysa Suşenya adlı bu demiryolcu son derece onurlu biri. Almanlar onu bir anlamda yem olarak serbest bırakıyorlar. Hainlikle suçlanacağını ve direnişçileri üzerine çekeceğini biliyorlar. Son derece yavaş tempolu bu film yaşamanın anlamı üzerine anlamlı sorular soruyor. Fakat ne yazık ki fazlaca yeni bir şey söylemiyor. Sergei Loznitsa’nın filmi onurlu bir ölümün onursuz bir yaşamdan çok daha yeğ olduğu mesajıyla, temel insani meselelerden birine düzgün bir bakış getiriyor.

Kırk yıl arayla iki melodram

Kader ve Vesikalı Yârim

‘Kader’ ve ‘Vesikalı Yârim’ filmlerinin erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir.

Bekir ve Uğur…  Halil ve Sabiha… İlk çift “Kader”in ne ayrı ne de birlikte yapabilen kadın ve erkeği. İkinci çift ise “Vesikalı Yarim”in “çok eskiden rastlaşmaları” gereken sevgilileri. “Kader” Zeki Demirkubuz’un 2006 tarihli kült filmi. “Vesikalı Yârim” ise bu yıl içinde kaybettiğimiz büyük usta Lütfi Akad’ın 1968 tarihli filmi. “Vesikalı Yârim” Türkiye sinemasının belki de üzerine en çok yazılan çizilen filmi.  Metis yayınlarından film üzerine “Çok Tuhaf Çok Tanıdık” diye bir kitap bile çıkmıştı ki benzeri bir başka kitap var mıdır, bilmem. “Çok Tuhaf Çok Tanıdık”ı okumadım, ilk fırsatta okuyacağım.

Fakat  akademisyenlerin Zeki Demirkubuz filmlerindeki Yeşilçam melodram geleneğinin izleriyle ilgili epeydir yazdıklarının farkındayım. Dolayısıyla muhtemelen söylediklerim çok yeni şeyler olmayacak. “Vesikalı Yârim” 23. Ankara Film Festivali’nin açılış filmi olarak 15 Mart’ta gösterildi. Filmi, senaristi Safa Önal ve yıldızı Türkan Şoray’la birlikte, aynı sinema salonunda yeniden izleme fırsatını kaçırmadım. “Vesikalı Yârim” zamanının ötesinde bir film. Kimi zaman jump cut denilen, sıçramalı kurgu tekniklerinden yararlanan, kimi zaman bugünün minimalist, yavaş sinemasını andıran bir tempo tutturan çok özgün bir eser. Ama anlatım dili bir yana asıl hikâyesinin büyük bir etkileyiciliği var. Ki bu hikâye ile Zeki Demirkubuz’un 38 yıl sonra yaptığı “Kader” arasında büyük paralellikler olduğu söylenebilir. İki filmi de çekici kılan şeyler aynı: İsyan, kıstırılmışlık, imkânsız aşk…

“Kader”i hatırlayalım. Bekir babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının kendisine açtığı halı dükkânında müşteri bekler. Utangaç, kendi halinde bir çocuktur. Bir gün başka bir erkeğin yani kabadayı Zagor’un sevgilisi Uğur çıkagelir dükkânına. Uğur fettan mı fettandır. Bekir, Uğur’a vurulur. Şimdi “Vesikalık Yarim”e bakalım. Halil babasının kendisine kurduğu hayatı yaşar. Babasının manav dükkânında müşteri bekler. Utangaçtır, kadın müşterilerin yüzüne bakamaz. Bir gün, başka bir sürü erkeğin sevgilisi yani bir pavyon kadını olan Sabiha’ya rastlar. Sabiha fettan mı fettandır. Halil, Sabiha’ya vurulur.

Halil ve Bekir’in ortak bir yanları daha vardır. İkisi de ailelerinin kendileri için seçtiği başörtülü bir kadınla bir aşamada evlenmiştirler. İkisi de ne karılarına ne de çocuklarına özen gösterirler. Uzun süreli ayrılıklarının ardından evlerine geri döndüklerinde yine de karılarınca hiçbir şey olmamışçasına karşılanırlar. Eşleri onlara yemek ve yatak hazırlar. Özellikle bu sahneler birbirlerini o kadar çok hatırlatır ki!

Uğur’u tanıdığımızda pavyon şarkıcısı  değildir ama o da nihayetinde Sabiha gibi pavyona düşer. Halil de Bekir de vesikalı sevgililerine hiçbir zaman tam sahip olamazlar. “Kader”de Zagor’un varlığı buna engeldir, “Vesikalı  Yarim”de ise Halil’in evliliği başta olmak üzere, başka nedenler.

Fakat tabii ki şu net olarak söylenebilir: İki filmin de erkek kahramanları babalarının kendilerine kurmuş  olduğu hayata karşı başarısız bir savaş açarlar. Savaşın başarısızlığı aslında baştan bellidir çünkü hedefledikleri kadınlar, sorunlu kadınlardır. Başkalarının kadınları yani anne figürleridir. Bu kadınların fettan niteliği, onları kirletilebilir yani cinsel ilişki kurulabilir hale de getirir. Sabiha ve Uğur hem anne, hem de fahişedirler. Anneye yönelen arzu ve nefreti (anne ulaşılamaz bir cinsel obje, başkasına ait bir kadın olduğu için erkeğin nefretine de maruz kalır)ancak böyle bir kadın tipi bünyesinde barındırır.

Halil ve Bekir’in babalarına karşı isyanları, kendi bağımsız dünyalarını, kendi bağımsız kadınlarıyla kurmaya yönelik değildir; bu isyan, babalarının kadınını bu anlamda anneyi temsil eden, başka bir ya da birçok erkeğin kadınlarını elde etmeye yöneliktir. Babanın kurduğu dünyadan bağımsızlaşma isteği gibi görülebilecek olan şey aslında o dünyayı sembolik anlamda ele geçirmeye yöneliktir. Gerçek anlamda bağımsızlığa yönelik olmayan bu “isyan” baştan başarısızlığa yazgılıdır. Halil’in de Bakir’in de daima burunlarının sürtülmesi “kader”leridir yani! Kendi karılarıyla da aynı nedenlerle mutlu olamazlar çünkü asıl istedikleri kendilerine ait bir kadın değil, babalarının kadınıdır.

Film sonrasında Safa Önal ve Türkan Şoray’la sohbet etme imkânı buldum. Önal, “Kader”in kendi filminden esinlenmiş olamayacağını düşünüyordu ama bu konuyu burada bırakalım. Türkan Şoray’ın sırf, maddi açıdan zor günler geçiren, büyükşehir belediyesinden hiç yardım alamayan Ankara Film Festivali’ne destek olmak için kalkıp Ankara’ya gelmesi, kendisinin gerçekten de sinemamızın her anlamda sultanı olduğunun yeni bir kanıtıydı.

Babanın Davasıyla Büyümek

TARİH:  14 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olmak İstediğim Yer

Paolo Sorrentino’nun 2011’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmi nihayet vizyona girdi. Ama filmin gecikmesi, sadece bize özgü değil. ABD ve Birleşik Krallık’ta da görece geç vizyona girdi “Olmak İstediğim Yer” (OİY). Bunun nedeni filmin kimi yapısal sorunları. OİY’nin kahramanı Cheyenne (Sean Penn)adlı emekli bir rock şarkıcısı. İki hayranı intihar edince, suçluluk duygularıyla sahnelerden elini ayağını çekmiş olan Cheyenne yine de eskisi gibi makyaj yapmayı ve eskisi gibi giyinmeyi sürdürüyor (Cure’un solisti Robert Smith model alınmış). Ellili yaşlarına gelmiş bir adam için hüzün verici bir durum. Yetişkin olamamış bu adamın Jane (Frances McDormand) adında bir karısı var. İkili biraz MTV dizisindeki Osbourne’ları hatırlatıyorlar. Çiftin Dublin’deki hayatları ve ilişkileri filmin bir yere oturmayan ve yapısal sorun yaratan yanı. Bu sorunu çözmek için filmin Amerikan versiyonuna bir dış anlatıcı ses eklenmiş.

Film Cheyenne’in babasının sağlığı hakkında kötü haberi alıp ABD’ye göç etmesiyle yön değiştiriyor. Babasını kaybeden Cheyenne, onun davasını miras alıyor ve II. Dünya Savaşı sırasında babasına kötülüğü dokunmuş bir Nazi subayını aramaya başlıyor. Bu süreç, babasıyla iyi bir ilişki kuramamış ve hep çocuk kalmış Cheyenne’in babasının yerine geçerek büyümesini sağlıyor…

Filmin müziklerini benim en sevdiğim şarkıcı/besteci/aktör  Will Oldham (Bonnie Prince Billy adıyla da bilinir) David Byrne’le (eski Talking Heads) birlikte yapmış. Byrne’ün çok enteresan bir konser kaydı da var filmde. Film adını zaten bu kayıtta yer alan şarkıdan, “This Must Be the Place”den alıyor. OİY iyi müziği ve iyi oyunculuklarıyla seyredilmeye değer bir film. Ama dediğim gibi, yapısal sorunları da var.

Altın aslan için yarış başladı

TARİH:  1 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dün yazdığım filmlerin ikisi de yarışmalı bölümlerde yer almıyordu. Mira Nair’in “Kararsız Kökten Dincisi” festivalin açılışını yapmıştı, Sarah Polley’nin “Anlattığımız Hikayeleri” ise yarışmasız Venedik Günleri bölümündeydi.
Festivalde gösterilen ana bölümün ilk yarışma filmi  Kirill Serebrennikov’un “Aldatma”sı (Izmena) oldu. Film, bir kadın doktorun muayene odasında başlıyor. Odaya giren hastaya doktor beklenmedik bir şekilde kendi ruh halinden söz ediyor. Hastayla birlikte biz de şaşırıyoruz. Doktor erkek hastasına, eşlerinin bir ilişki içinde olduklarını söylüyor. Yani “benim kocam, senin karınla birlikte” deyiveriyor. Ve bu açıklamayla birlikte hasta ile doktorun hayatları geri dönülemeyecek biçimde değişiyor. Serebrennikov yeni Rus küçük burjuvalarının sosyal dünyasından çok, kafalarının içiyle ilgilenmiş. Film çoğu zaman sadece iki oyuncuyu gösteriyor, onlar dışındaki kişiler son derece silikler. Çevrede yaşananlar da, örneğin çıkan bir fırtınada tamamen kahramanların ruh hallerinin bir yansıması olarak varlar. Aldatılan kadın ile erkek beklenebileceği gibi birbirleriyle cinsel bir yakınlaşma da yaşıyorlar. Ve sonra “Postacı Kapıyı İki Kere Çalar”ı  anımsatacak bir şekilde bir suç sarmalı başlıyor. Yönetmen filminin bir aşk hikâyesi değil metafizik bir hikâye olduğunu söylüyor. Ne zaman bir yönetmen metafizikten söz etse, ne anlattığını pek de bilmediğini düşünürüm. Doğrudur da:  Karanlık taraf, insanın akıl dışılığı falan, filan… Yanlış anlaşılmasın tabii ki karanlık tarafımızın, akıl dışılığımızın farkındayım. Ama metafizik değil, psikanaliz mesela manalı gelir bana. Serebrennikov ne kadar kamerasını oyuncuların yüzleri üstüne yoğunlaştırsa da buradan bir anlam çıkmıyor. Film kesinlikle kötü değil ama iyi de değil. Kimi stil kaymaları olsa da belli bir estetik bütünlüğü var. İyi de oynanmış ama yine de tatmin etmiyor. Yönetmen kadın akıl dışılığını odağına almış. Sanki erkekler çok akılcıymışlar gibi, erkek üzerinde aynı odaklanma yok. Zaten yönetmen de böyle söylüyor.

‘SUPERSTAR’DA CEVAPSIZ SORULAR VAR
İkinci yarışma filmi ise Gerard Depardieu ve Cecil de France’li “Şarkıcısı”nı izleyip sevdiğimiz Xavier Gianolli’den geldi: “Superstar”. Film hipotetik bir durum üzerine kurulu: Sıradan ve ünlü olmak gibi bir hedefi ve arzusu olmayan biri, bir sabah uyandığında kendisini herkesin ilgisinin odağında bulursa ne olur? Tahmin edilebileceği gibi, tatsız bir durum olur. TV kanalları filan adamın etinden sütünden yararlanmak için ellerinden geleni yaparlar. Hırslı prodüktörler, aslında altın kalpli ama işi gereği adamı sömürmeye hazır programcılar filan adamın çevresini sararlar. Nedensiz bir yere adama ilgi gösteren kitle nedensiz bir şekilde adamdan nefret etmeye de başlayabilir ki, bu da olur. Gianolli koyun gibi gördüğü kitlenin psikolojisini anlamak için hiç çaba harcamamış. Tabii ki kitle histerisinin sevilecek bir yanı yok. Ama film sadece medya ile isteksiz ünlü arasında geçiyor. Kitle neden birdenbire adama ilgi duyuyor, film bu soruya cevap vermiyor. Tabii ki onda kendilerinden bir şeyler görüyorlar falan filan, bunlar var filmde. Ama o kadar. Böyle filmleri hiç sevmiyorum. Bir hipotez üzerinden ahlakçı bir şeyler söylemeye çalışan, sistem eleştirisi yapar gibi yapıp, mizantropiyle ve naif bir insancıllık arasında sıkışan filmlerden. Yarışma dışı gösterilen Sarah Polley filmi hâlâ en iyisi.

Venedik’te 3. Gün: Sosyal ve dinsel gerçekler

TARİH:  2 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Venedik Günleri adlı bölümde Miu Miu adlı moda şirketinin ısmarladığı 4 kısa filmden oluşan “Kadınların Hikâyeleri”ni moda şirketinin (miu miu) web sitesinden görebilirsiniz (http://www.miumiu.com/it/wtales/2/film). Lucrecia Martel ve Giada Colagrande’nin filmleri ilginçken, Zoe Cassavetes ve Massy Tadjedin’in filmleri ise bende iz bırakmadı.

Altın Aslan için yarışan üçüncü film Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’in Cennet üçlemesinin ikinci bölümü olan “Cennet: İnanç” (Paradies: Glaube) oldu. Seidl bu yıl üçlemesinin ilk filmi olan Cennet: Aşk ile Cannes’da yarışmış ama ödül alamamıştı. Seidl, belgeselden kurmacaya geçen bir yönetmen. Kurmaca filmleri de belgesel tadı taşıyorlar. Seidl’in kahramanları Amerikalı fotoğrafçı Diane Arbus’in fotoğraflarını çekmeyi sevdiği insanları hatırlatıyor bana. Bu insanlar çekicilikten nasiplerini almamış, sıradan insanlar. Egemen inanışların ya da davranışların onlara gösterdiği kalıplar ve sınırlar içinde mutluluğu arıyorlar. Cenneti yerde bulmayı umuyorlar. Üçlemenin ilk ayağı, yaşlıca ve şişmanca bir Avusturyalı kadının, Teresa’nın, Kenyalı genç erkeklerle cinsel ve duygusal tatmin arayışını anlatıyordu. Bu kez de Teresa’nın yine tatilini geçiren kız kardeşi, radyoloji teknisyeni Maria’yla tanışıyoruz. Maria da tatilini kendince en iyi yöntemle geçiriyor, koltuğunun altına sıkıştırdığı Meryem Ana heykelciğiyle ev ev dolaşıp misyonerlik faaliyeti yürütüyor. Tanrının annesi Meryem’e dua etmeleri için insanları ikna etmeye çalışıyor. Karşısına, Sovyetlerin yıkılması sonrasında, düzgün yaşamından kopup kendisini Batı’da tuvalet temizlerken bulan depresif bir Rus kadın, annesinin ölümünden sonra evini toplamamış eksantrik bir adam ya da Maria’nın yaklaşılarını hayat tarzlarına hakaret olarak gören laik bir çift gibi insanlar çıkıyor.

Bir akşam eve döndüğünde seyirciyi de Maria’yı da şaşırtan bir sürpriz oluyor. Maria’nın Mısırlı Müslüman ve paraplejik (belden aşağısı tutmayan) kocası iki yıl sonra eve dönmüştür! Kocanın iki yıl boyunca nerede olduğunu öğrenemiyoruz ama felç nedeninin iki yıl önce gerçekleşen bir otomobil kazası olduğunu öğreniyoruz. Maria’nın dindarlaşması da bu zaman zarfında gerçekleşmiş. Film kadın ile erkeğin hayat tarzlarının çatışması üzerinden gelişiyor. Seidl’in filmlerine çok kızan var, onu ırkçılıkla suçlayan kişi sayısı az değil. Ya da çirkin ve cahil insanları sömürmekle suçlayanlar var. Seidl’a karşı aynı keskinlikte bir duygu beslemiyorum. Eleştirilerde anlaşılır bir yan var. Ama bana Seidl daha çok bir ayna tutmaya çalıyormuş gibi geliyor. Bazen çok çirkin görüntüler de giriyor görüntüye. Seidl ne düşünüyor peki bu aynayı tutarken? Aşağılamak için mi yapıyor? Neyi aşağılıyor? Kimi aşagılıyor? Herkesi? Açıkcası ben de çok emin değilim bu soruların cevabından ama sanki ortalama Batılı insanın aslında ne kadar geri kalmiş ve ne kadar çaresiz olduğunu anlatmaya çalışıyor gibi. Bu insanlardan nefret etmiyor bence Seidl. Fakat üçlemenin “Inanç” ayağının “Aşk” ayağına göre daha zayıf olduğunu da söylemeliyim.

İlginç bir rastlantıyla “Cennet: İnanç’ın ardından Gece Bekçisi filmiyle tanıdığımız Liliana Cavani’nin “Clarisse”  adlı belgeselini seyrettim. Bir manastırdaki rahibelerin Katolik Kilisesi’nin erkek egemenliği ve mizojenik ideolojisi üzerine düşüncelerine odaklanan filmde bir şey dikkatimi özellikle çekti. Cennet: İnanç’ın Maria’sı, İsa’yla duygusual/cinsel bir aşk yayıyordu.

Manastırdaki bir rahibe de İsa’yı anlatırken gerçek bir erkekten söz eder gibi konuşuyordu. İsa birçok inançlı Hıristiyan kadın için yakışıklı, iyi bir erkek figürü. Maria’nın bir İsa heykelciğiyle masturbasyon yapması o kadar acayip değilmiş dedim.

İstanbul Film Festivali’nde “Man Push Cart” ve “Chop Shop” gibi filmleri gösterilen Ramin Bahrani’nin Her Ne Pahasına (At Any Price) adlı filmi yarışmanın şu ana kadar bence en iyi filmiydi. Gerçi biçimsel olarak Rus filmi “Aldatma” daha çarpıcıydı ama Bahrani’nin filmi hem sosyal/ekonomik bir çerçeve çizmesiyle hem de kahramanlarının (babalar ile oğullarının) çatışmalarını, psikolojilerini verebilmesiyle daha iyiydi.

“Her Ne Pahasına” (HNP) klasik bir anlatıma sahip; bir aile hikâyesi temelde. Taşrada, tam olarak Iowa’da geçiyor. Amerikan çiftcileri artık ya büyük kapitalist olacaklar ya da ölecekler, zamanın ruhu böyle. Ürünün bir kısmını tohumluk olarak ayırıp bir sonraki ekimde kullanmak da artık geçmişte kalmış. Artık GDO’lu tohumları her yıl yeniden üretici firmadan almak zorundasınız: Hani şu pek ahlaki olduğu sanılan patent hakları filan buna neden oluyor. Tarlandaki tohumu kullanamıyorsun, tıpkı cd’ni ya da dvd’ni kopyalamayacağın gibi. Burada da milyarlık paralar söz konusu. Whipple çiftliğinin ve ailesinin babası Henry Whipple babasının gölgesinde kalmiş bir çiftçi. Ama işinde başarılı sayılır. Hem çiftliğini büyütmeyi başarıyor hem de Liberty Seeds adlı firmanın tohumlarının pazarlamacılığnı yapıyor. Henry, umutlarını bağladığı büyük oğlu Arjantin’e gidip dönmeyince, pek de değer vermediği küçük oğlu Dean’e ümitlerini bağlamak zorunda kalıyor. Ama Dean’in de hedefi araba yarışcısı olmak, çiftci değil. Dean tıpkı babası gibi aslında, o da bir türlü abisinin ve babasının gölgesinden çıkamıyor, ne kadar debelense de. Babası belki hiç bu gölgeden çıkmayı denememiş bile, Dean ise biraz da James Dean gibi hedefsiz bir asi. Bu iki az gelişmiş erkek sonuçta Amerikan sisteminin ödüllendirdiği türden katillere dönüşüyorlar. Bu benzetme yönetmenin kendisine ait, ondan kopyalıyorum. “Her Ne Pahasına”da babayı Dennis Quaid, oğul Dean’i ise Zack Efron oynuyorlar. Sosyal gerçeklikle birey psikolojisini başarıyla anlatabilen ve içeriği itibarıyla Amerikan sineması içinde radikal bir yerde duran HNP bakalım yarışmada ne yapacak?

Lübnan’dan Vizontele Manzaraları

TARİH:  7 Temmuz 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Peki Şimdi Nereye?

Nadine Labaki’nin adını Karamel (2008) adlı filmiyle tanımıştık. Lübnanlı yönetmen, bir arkadaşıyla birlikte yazdığı filmde başrollerden birini de üstlenmişti. On parmağında on marifet olan Labaki daha ilk filmiyle Cannes’da boy göstermiş ve çok da beğenilmişti (her açıdan beğenilmişti çünkü Labaki çok da çekici bir kadın). “Karamel” ki bu sözcük filmde aslında bildiğimiz ağda için kullanılıyor, Lübnanlı bir grup kadının aşklarını anlatıyordu. Kadınlar bir güzellik salonunda çalışıyor ya da buluşuyorlardı. Filmin, Lübnan deyince akla ilk gelen şey olan “savaş”la hiç alakası yoktu. Ortadoğu’da savaş dışında da bir hayat var! “Karamel” bunu göstermesi açısından da ferahlatıcıydı doğrusu.

“Peki Şimdi Nereye?” aynı hafifliği, tazeliği ve kadın bakış açısını dinsel fay hatlarına taşımak istemiş. Bu kez ne yazık ki Labaki o kadar başarılı değil. Film küçük bir köyde geçiyor. Köyün hangi ülkede olduğu belli değil. Zaten film daha ilk sahnesiyle gerçekçilikle çok da işi olmadığını ilan ediyor.  Bu ilk sahnede bir grup kadını bir tür ‘yas’ dansı yaparak yürürken görüyoruz. Sonra köy ahalisini tanıyoruz. Köyde iki dinin mensupları bir arada yaşıyor:  Hıristiyanlar ve Müslümanlar. Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele”sini fazlasıyla andıran ilk sahnelerde köye televizyonun gelişini ve ilk gösterimleri izliyoruz. Fakat televizyonla birlikte, ülkedeki çatışmalardan da haberler gelmeye başlıyor. Kadınlar erkeklerin çatışma haberlerinden etkilenmemesi için televizyonun kablolarını gizlice koparıyorlar ve yayını engelliyorlar (akla yine Vizontele’de kötü haber getiren televizyonun gömülmesi geliyor).  Köyün erkekleri ise her an parlamaya hazırlar. Kiliseye ve camiye gelen her hasardan derhal diğer taraf sorumlu tutuluyor. Oysa ne köyün imamı ne de rahibi çatışmadan yana. İki din adamı da barış için ellerinden geleni yapıyorlar. Kadınlar zaten başından beri barıştan yanalar. Kadınlar hatta köye Ukraynalı dansçı kızlar getiriyorlar ki köyün erkeklerinin dikkati dağılsın ve savaşmayı düşünmesinler.

Fakat yine de ülkede yaşanan trajedi köye de yansıyor. Kadınlar yine de erkeklerin savaşmasını engellemeyi başarabilecekler mi sorusunun cevabı, filmde.

Labaki bu filmde ağır bir konuyu hafif ve feministten çok feminen bir yaklaşımla ele almış. Gerçekçi olmasa da gerçek sorunlardan, dinsel çatışmalardan söz ediyor film. Bunu yaparken de Lübnan’daki iç savaşı nerdeyse tek bir nedene indirgiyor: Erkeklerin testosteron hormonuna! Erkek varsa savaş var yani. Filmdeki kadınların tümü ise ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ diyen türden. Barış için yapmayacakları yok. Oldukça zorlama bu bakış açısı sonuçta yürümüyor. Labaki ya hafif konularına geri dönmeli ya da ufkunu biraz açmalı.

Bıktıran mucize: Malick sineması

TARİH:  4 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Terrence Malick’in bir dahi olduğunu benim de düşünmüşlüğüm vardır. “İnce Kırmızı Hat”ı Berlin’de seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Bir de garip bir ilişkim oldu Malick’le. Gayet nadir film yapan bu yönetmenin filmleri ne zaman büyük bir festivale gitsem beni buldu. İlk Berlinale’mde de ilk Cannes’ımda da Malick yarıştı ve filmi en iyi film seçildi. İlk Venedik’imde yine Malick yarışıyor. Bakalım tarih tekerrur edecek mi? Ben yine Cannes’da olduğu gibi Venedik’te de Malick’in eli boş dönmesi için duacıyım. Bu kez geçen seferkinden daha çok.
Malick’in yeni filminin adı “Mucizeye” (To the Wonder). Bu film de tıpkı yönetmenin önceki filmi “Yaşam Ağacı” gibi ağır bir dindarlıktan mustarip. Kamera Malick filmlerinde alışık olduğumuz gibi Samanyolu Tv’de filan gördüğüm mucizevi doğa ve batan güneş görüntülerinin peşinde koşuyor durmadan. Tek bir kareye bile çirkin demek mümkün değil. Tek tek bütün karelerde bir şiirsellik bulmak mümkün. Ama bütün bir filme bakınca bu şiirsellik ağır bir yapış yapışlığa, bir ağdalılığa dönüşüyor. Tanrım yahu, kim bir film boyunca kelebekler gibi hoplayıp zıplayan bir kadını seyredebilir ki? Malick’in filminin baş kahramanı kadın üzgün üzgün bakmadığı planlar dışında film boyunca kollarını açıp, kırlarda kelebekler gibi zıplıyor! Olacak şey değil! Hakikaten olacak şey değil! Bir önceki filmiyle hem Cannes’da Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI’nin En İyi Film Ödülünü alan, bütün eleştirmenlerin bayıldığı yönetmen bu mu?
Sinemadan öğrendiğim en birinci şey, ‘mutluluk’un birbirinin üzerine su sıçratmak olduğuydu. Malick’in mutluluk tasviri de bu işte: Çiftler ya hoppidi zippidi zıplıyorlar ya da birbirlerini ıslatıyorlar. Ya mutsuzluk? Dalgın dalgın yürürsün, biraz mutfak eşyası kırarsın, bu da mutsuzluk olur iste.
İnanmak ise tabii öyle kolay değil. Filmde Xavier Bardem’in canlandırdığı, inancıyla barışık olmayan, tanrıyı sorgulayan bir rahip de var. Var da ne oluyor? Hiç! Öyle dolanıyor Bardem. Filmin asıl konusu ise şöyle. Amerikalı bir erkekle Fransız bir kadın Paris’te mutlu mesut dolandıktan sonra Amerika’ya geliyorlar. Adam bir süre sonra eski bir kız arkadaşıyla kadını aldatıyor. Kadın Fransa’ya dönüyor. Kadının bir de önceki evliliğinden kızı var. Sonra kadın geri dönüyor. Bu sefer o adamı aldatıyor. Bolca günes batıyor, sular aktıkca akıyor, yüce rabbim neler de yaratıyor! Sevgi, sevgi, sevgi, o da akıyor bitmez tükenmez bir kaynaktan. Arada bazı krizler oluyor tabii, e olacak o kadar. Bir de kader kurbanı fakirler var, onları da unuttuğunu sanmayın yönetmenin! ““Yaşam Ağacı”nı bu kadar beğendiniz madem, bende bundan daha çok var” demiş gibi Malick. Bizi Malick’ten kim koruyacak, biz eleştirmenler bu yeteneğe sahip olmadığımıza göre? Tanrı desek o da herhalde Malick’ten yana çıkar, benden yana çıkacak değil ya!?

Venedik’te din geçer akçe

TARİH:  5 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir yönetmenin ilk filmiyle Venedik’te Altın Aslan için yarışması sıradan bir şey değil.  İsrailli Rama Burshtein “Boşluğu Doldur” (Lemale Et Ha’chalal) adlı filmiyle bunu başarmış. Terrence Malick’in dinsel ve cinsel sabuklamalarından sonra, yine son derece dindar bir filmle karşılaştık. Bu kez Malick’in filmine göre daha muhafazakâr üstelik. Burshtein ultra-ortodoks Hasidik cemaatin bir üyesiymiş. Bugüne kadar da sadece cemaati için filmler yapmış, bunların bazıları da sadece kadınlara hitap ediyormuş. Ne demekse artık. “Boşluğu doldur”da anlattığı öykü de kendi cemaatine dair. Tel Aviv’de yaşayan bir ailenin 18 yaşındaki genç kızı Shira’nın öyküsünü anlatıyor film, temelde. Shira cemaatin muhafazakâr yapısı içinde evlenme çağına gelmiş. Burshtein’in bir kariyeri olsa da filmdeki kadınların ev kadınlığı dışında bir hayatları yok. Shira’nın evlilik işleri, mustakbel kocası filan tabii ki sıkı bir aile denetiminin altında. Öyle sevgililik falan yok. Yönetmen Burshtein’in bunlarda bir sorun gördüğü falan da yok. Doğrusu yönetmen bu ultra/ortodoks çevreyi, cemaati o kadar sevimli gösteriyor ki, onlara bayılmamak mümkün değil. Rabiler son derece anlayışlı, kimin yardıma ihtiyaci varsa ordalar. Nihayetinde büyükler de bencil gibi gözükseler de aslında iyilikten başka bir şey istemiyorlar. Filmin dramatik düğümünü Shira’nın kızkardeşi Ester’in ani ölümü atıyor. Ester ölmeden önce küçük bir oğlan çocuğu doğuruyor. Ester’in (ve Shira’nın) annesi ölen kızının yasını tutarken birden torununu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Çünkü damadına (Ester’in kocasına) Belçikada yaşayan bir kadın buluyor çöpçatanlar. Bu durumda Esterin kocası oğlunu da alıp Belçikaya gitmeye düşünmeye başlıyor. Böyle bir durum, kızından sonra torununu da kaybetmesi yani görememesi demek olacağı için, kadın buna şiddetle direniyor. Ve çözüm olarak da damadına, küçük kızıyla evlenmesini öneriyor. Damat biraz dirense de ikna oluyor. Shira bu evliliğe karşı çıkıyor önce ama… Amasını söylemekte sakınca yok. Muhafazakâr bir filmden ne beklenirse o oluyor. Shira yelkenleri suya indiriyor ve film bize bunu neredeyse en iyi çözümmüş gibi sunuyor. “Boşluğu Doldur” Venedik’in dindar-muhafazakâr filmler halkasına yeni bir halka ekledi. Filme, Hasidik dunyayı sorunsuz bir cennet olarak göstermesi ve muhafazakâr yaklaşımına rağmen kötü diyemeyeceğim. Kendisini ilgiyle izletiyor. Pastel renkleri ve alan derinliğinden yoksun görüntüleriyle masalsı bir atmosfer kuruyor. Oyunculuklar iyi, diyaloglar iyi yazılmış. Ultra-ortodoks cemaatin Filistinliler konusundaki faşizan yaklaşımlarını unutsak bile “Boşluğu Doldur” yine de rahatsız edici bir propaganda filmi olduğunu unutturamıyor. Ama propaganda filmlerinin iyisinden, bu da daha kötü bir şey belki de.

İki epik bir küçük film

TARİH:  6 Eylül 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Olivier Assayas’ın Altın Aslan için yarışan filmi “Mayıstan Sonra” tahmin edilebileceği gibi 68 Mayısının ardından gelen yıllardan yani 1970’lerin başından söz ediyor. Assayas genç bir oyuncu kadrosuyla kendi hayatından izler taşıyan bir film yapmış. Gilles ve arkadasları eylemlerin içinde solcu genç lise öğrencileri. Gençlerin hayatları, bir gün bir yazı eyleminde bir polisi yaralayınca, değişiyor. Kaçmak zorunda kalıyorlar. Ama hepsi de iyi halli küçük burjuva gençleri oldukları için kaçmak, Paris’ten İtalya’ya, oradan İngiltere’ye yapılan bir turistik geziye benzeyebiliyor. Gilles’in aşkları oluyor ama hiçbiri çok kalıcı olmuyor. Film gibi, o da kalıcı olmuyor. Assayas’i ve beni çok da ilgilendiren bir konu anlatmasına rağmen film nedense fazlasıyla soğuk ve etkisizdi.

Diğer bir Altın Aslan adayı film de “Wellington’in Hatları” (Linhas de Wellington) adını taşıyordu ve Portekizli Valeria Sarmiento tarafından çekilmişti. Bu kez tarihte 200 yıl kadar geri gittik. 1810 yılında Napoleon Bonaparte, Portekiz’i işgal etmesi için general Massena komutasında güçlü bir ordu gönderiyor. İngilizler General Wellington komutasında Lizbon sınırlarında  bir savunma hattı oluşturuyorlar. Film, çok kahramanlı, çok hikâyeli ve çok odaklı. Savaşın bireyler, halklar ve doğa üzerindeki tahribatını başarıyla aktardığı söylenebilir. 2,5 saatlik süresine rağmen bu festival yorgunluğunda kendisini izlettirdiyse, dinlenmiş bir kafayla daha etkileyici olacağını söylemek mümkün. Ama çok odaklılığının getirdiği bir zorlayıcılığı da var.

Yarışmalı yan bölüm Ufuklar’da da eli yüzü düzgün, görece küçük filmler vardı. Bunlardan “Boxing Day” (İngiltere’de Christmas’ın ardından gelen ilk ya da ikinci güne “Boxing Day” denirmiş) Tolstoy’un bir hikâyesini temel alıyordu. Zaten filmin yönetmeni Bernard Rose kariyerini Tolstoy eserleri uyarlamak üzerine kurmuş. Bankaların el koyduğu evleri ucuza kapatip, sonra pahalıya salma üzerine bir kariyer kuran bir simsar, herkesin dinlendiği gün olan boxing day’i diğer simsarlardan bir adım öne geçmek üzere kullanmaya karar verir. Şoförlü bir araba kiralar ve karda kışta yola çıkar. Hırs, kapitalizmin temeli midir, yoksa dünyanın sonunu getiren bir günah mı? Şoför ile simsarın ilişkisi üzerine kurulu film, yaşadığımız dünyanın hali, kapitalizm ve insan ruhu üzerine çok yeni olmayan doğru ve düzgün şeyler söylüyor. İzlemeye değer.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com