Müjde: Komünizm korkusu yaşıyor!

TARİH:  25 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Film insanlık tarihini, ‘komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme’ öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez.

“Özgürlük Yolu” en bayağısından bir propaganda filmi. İnsan bazen şaşırıyor, hâlâ böyle filmler yapılabildiğine. Ama belki de tam da böyle filmlere uygun bir zamanda yaşıyoruz. Kapitalizmin krizi derinleştikçe, komünizm korkusu da alevleniyor olsa gerek.

Konuya girmeden bir varsayım yapalım. Diyelim ki ülkemizde “Milli Coğrafya Derneği” diye bir dernek olsun ve bu derneğin “Milli Coğrafya” diye bir de dergisi olsun (Milli yerine Ulusal sözcüğü de olabilir). Bu dergi bazen ordunun tank, helikopter ya da savaş uçağı gibi – eski ve yeni “anti-militarist milli görüşçülerin” yıllardan beri yapmayı hedefledikleri türden -savaş araçlarını kapağına taşısın. Sonra bu dergi yine milli (ulusal) düşmanlarımızın geliştirdiğini varsaydığı ama aslında olmayan silahları da “kitle imha silahları” diye kapak konusu yapsın. Böyle bir dergiyi aklı başında, sol duyu sahibi kimse ciddiye almaz sanırım. “National Geographic” dergisi tam da böyle bir dergi. Amerikan uçak gemilerini de, Irak işgalinin eşiğinde kitle imha silahlarını da kapağına taşıdı. Derginin kapsama alanı bütün dünya ama adındaki milli, Amerikan çıkarları bütün dünyayı kapsadığı için yanlış değil. İmparator devlet için bütün dünya milli mesele olacak elbette.   İşte bu dergi sinema işlerine de el atmış ve yapımcıları arasında olduğu filmlerden biri de karşımızdaki “Özgürlük Yolu”. Bu filmin ilkel bir biçimde anti-komünist propaganda yapmasına şaşırmamak lazımdı, şaşırmadık.

YALANCININ FOYASI
Filmin bize gerçekmiş gibi sunduğu öykü aslında uydurukmuş, o da ayrı hikâye. 1956’da Slavomir Rawicz adlı Polonyalı bir subay, “Uzun Yürüyüş” adında bir kitap yazmış ve güya Sibirya’daki Sovyet esir kampından nasıl kaçtığını anlatmış. Kitap çok satmış, yazarını zengin etmiş ama yalancının foyası 50 yıl kadar sonra olsa da ortaya çıkmış sonunda. Meğerse kitabın yazarı birkaç yıl yattıktan sonra serbest bırakılmış. Yani öyle kaçma falan olmamış. Belki ayrılırken “hadi ben kaçayım artık“ demiştir, orasını bilmiyoruz.

NE ROMANS NE REKABET
İşte bu fanteziye göre Sibirya’daki bir esir/mahkum kampından Polonya, Amerika ve Rusya menşeli bir grup mahkum firar eder. Grubun liderliğini Janusz adlı Polonyalı subay yapar. Polonyalı savaş sırasında casusluk yapmıştır galiba. Yapmışsa olsa olsa Naziler için yapmıştır casusluğu. Amerikalı ise kendini MR. Smith diye tanıtan biridir. Neden bu kadar gizemlidir bilinmez. İddiasına göre Büyük Bunalım’dan kaçıp SSCB’ye gelmiştir. Rus, insanlıktan pek az nasibini almış adi bir mahkumdur. İçlerinde Stalin’i seven tek kişi de odur, doğal olarak. Başkaları da vardır aralarında ve hepsi de İngilizce konuşurlar. Bu grup inanılmaz bir yolculuk yaparak Sibirya’dan Hindistan’a kadar yürür. Kimi yolda ölür ama kimi de kurtulur. Bütün bu yolculuk ne inandırıcıdır ne de heyecan verici. Zaten çoğu kahramanı birbirinden ayırt etmekte güçlük çekeriz. Yolculuklarının bir noktasında aralarına Polonyalı firari bir genç kız katılır ama bu erkek grubunda yaprak kıpırdamaz. Ne bir romans filizlenir, ne de bir rekabetin izlerine rastlanır. Kampta çok şap mı yemişlerdir, bilemeyiz. Film insanlık tarihini, “komünizm esaretinden kurtularak özgürleşme” öyküsü olarak özetleyen görüntülerle biter. Bu görüntüler içine özgür dünyanın yani Batı kapitalist sisteminin desteklediği darbeler, yetiştirdiği işkenceciler, sebep olduğu savaşlar ve katliamlar, yarattığı eşitsizlikler, yoksulluk ve çevre felaketlerinin hiçbiri girmez. Komünistler, sosyalizm deneyimini umarım bir gün kendileri adam akıllı ele alırlar, hakkıyla eleştirirler, nasıl kokuştuğunu irdelerler de meydan bu yalancı pehlivanlara kalmaz. Ama komünistlerin böyle işler yapmaya gücü de niyeti de şu anda yok gibi. Özgürlük Yolu’nun tek güzel yanı, manzara fotoğrafları. Peter Weir gibi usta bir yönetmenden beklenmeyecek kadar yavan bir film bu, kısacası.

Adana’da Nuri Bilge Ceylan’lı gün

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çarşamba günü Adana Altın Koza’da iki film seyrettim . İlki Muzaffer Özdemir’in “Yurt” adlı filmiydi. Özdemir’in sinemada macerası kamuoyunun bildiği kadarıyla Nuri Bilge Ceylan’la birlikte başladı (yönetmenin daha önce çektiği kısa filmleri varmış). Özdemir “Uzak” fimiyle Cannes Film Festivali’nde rol arkadaşı Mehmet Emin Toprak’la birlikte en iyi erkek oyuncu seçilerek büyük bir başarı da elde etmişti. Özdemir’in adını sinemada daha sonra pek duyamadık (bir Belçikalı yönetmenin filminde oynamış). “Yurt” Özdemir’in ilk uzun metraj filmi. Tahmin edilebileceği gibi, Özdemir büyük ölçüde Ceylan sinemasından etkilenmiş. Sadece ondan değil, Semih Kaplanoğlu, Kierostami, Tarkovski gibi isimler de Özdemir’in öncülleri arasında sayılabilir. Film, kentli bir mimarın, ruhsal problemlerinin tedavisinin bir parçası olarak memleketi (yurdu) Gümüşhane’ye dönmesi ve burada yaşadığı kayıp hissiyle ilgili. Kaybolan, doğa, kültür, bir yaşam biçimi ve çocukluktur. HES’ler doğanın canına okumuş ve okumaya devam etmektedir. Neo-liberal kapitalizm doğayla sadece parasal bir ilişkiye izin vermektedir. Film bazen belgesel gibi bir havaya da bürünerek bu konuya eğiliyor. Öte yandan filmin kahramanı mimar Doğan (Kanbolat Görkem Aslan) kendi varoluşsal sorunlarıyla da boğuşuyor, kendisine ve hayata neden “bir bitki gibi basit ve sade yaşayamadığı”nı soruyor. Filmde daha sonra Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sında da karşılacağımız bir yuvarlanma sahnesi var. “Yurt” filminde yuvarlanan şey bir kaya parçası. Filmin söylediği şeylerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum; yani hayat denilen şey yuvarlanıp gitmek, çaresizlik içinde belli bazı yasalar uyarınca sürüklenmekten ibarettir. “Yurt” ne yazık ki hedefini tam tutturamamış bir film. Kahramanının varoluşsal problemleri iyi işlenmemiş. Diyaloglar ve oyunculukta da aksamalar var. Belgeselle kurmaca arasındaki gidiş gelişler birbirlerine iyi yedirilmemiş. Ama bu bir ilk film ve umarız Özdemir yönetmenlik kariyerinde çok daha başarılı filmlere imza atar.

Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sını (BZA)Cannes’da kaçırmıştım ama filmin sadece fragmanına bakarak büyük bir ödül alacağını tahmin etmiştim. Tabii diğer filmlerin seviyesi de belliydi. Nitekim film ikincilik ödülü sayılan Büyük Ödülü Dardenne kardeşlerin filmiyle paylaştı. Nuri Bilge Ceylan (NBC) müthiş bir sinema duygusuna sahip, inanılmaz yetenekli bir film yönetmeni. Böyle yönetmenler çok ender geliyorlar dünyaya. Bence BZA mesela Cannes’da Altın Palmiye alan Terence Mallick filmi “Hayat Ağacı”ndan çok daha üstün bir film. Filmi iki buçuk saat boyunca hiç sıkılmadan izledim. Çoğu zaman hayran kaldım. Ender olarak, diyalogları ya da oyunculuğu beğenmediğim oldu. Ama NBC sinemasıyla çok da sorunsuz bir ilişkim olduğunu söylemeyeceğim. BZA bana galiba en çok Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun başyapıtı “Cinayet Günlüğü”nü hatırlattı (az biraz da Fincher’in “Zodiac”ını, Christi Puiu’nun “Aurora”sını ve Porumboiu’nun “Polis; sıfat”ını). “Cinayet Günlüğü” bir detektifin seri bir katili ararken yaşadıkları üzerinden bir Güney Kore tablosu çizer. BZA da bir cinayetten yola çıkarak benzer bir tablo çiziyor. Bu tablo bir banallik, bayağılık, işlevsizlik, sığlık, gülünçlük tablosudur. Bir nedensizlik ve manasızlık denizinde çırpınır durur insanlar. Dalından düşmüş bir elma gibi yerçekimine ve akıntıya kapılıp giderler, sağa sola çarpa çurpa. Neyi neden yaptıklarının çoğunlukla kendileri de farkında değildirler. Bir tür ilahi komedyanın kuklaları gibidirler. Daha bilinçli olanlar, mesafelerini korumaya çalışıp, acı ve acıma duyguları arasında izler olan biteni. Bu dünya bir erkekler dünyasıdır. Kadınlar ise kavganın katalizörü olurlar, bazen bir femme fatale rolüne de bürünerek. Kadınlar henüz ergen bir bakire oldukları çağlarında iken, erkek idealinin ve fantezisinin nesnesi olurlar ama kadına dönüştükleri anda, büyüdüklerinde yüksek ökçeleri, bitmeyen dırdırları ve akıl almaz intikam yöntemleriyle “bir miktar salak” erkeklerin dünyasını mahvedebilirler.

NBC bazen keşke saf bir komedi yapsa, varoluşsal sorunları bir kenara bıraksa dediğim oluyor. Çünkü, bu nedensizlik ve manasızlık temelli bakış açısı, insanda sonuç itibariyle ve beklenebileceği gibi bir manasızlık hissi bırakıyor. İnsanlık komedyasına filmin final sahnesindeki doktor gibi tepeden bakan varlıklar değiliz. Bu bakış empati yoksunu kesinlikle değil ama yine de bir yabancının bakışı. Halimize gülmek ve kızmak dışında, cesaretlendirilmek, aydınlatılmak da istiyoruz. Aydınlatılmak derken filmin cevaplar vermesinden söz etmiyorum. BZA bence düşündürücü bir soru da sormuyor. İnsanlık halini resmediyor ama bu halin analizinin yapılabileceğine de inanmıyor. BZA’dan çıktığımızda kendimizi sadece daha da iktidarsız, daha da zavallı hissedebiliriz. Biraz gülmüşüzdür ağlanacak halimize.
NBC iyi ki var. Bu kadar müthiş  bir sinema duygusuna sahip başka bir yönetmen insanın aklına hemen gelmiyor.

Romen sineması canlılığını koruyor

TARİH:  18 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

10. Uluslararası Transilvanya Film Festivali (TIFF)

Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Transilvanya’da gerçekleşen festival TIFF ise 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak hızlı bir gelişme kaydetmiş…

Bu yıl, Romanya’nın Cluj-Napoca kentinde düzenlenen Uluslararası Transilvanya Film Festivali için önemli bir yıldı. Festival hem 10 yaşına bastı bu yıl, hem de Uluslararası Film Yapımcıları Birliği (FIAPF), TIFF’i  A kategorisindeki festivaller arasına aldı. 2002’de internet bağlantısı olan tek bir bilgisayarla yola çıkan TIFF, 10 yıl içinde çıkabileceği en üst seviyeye çıkarak çok hızlı bir gelişme kaydetmiş.

Sadece festival değil, Cluj şehri de birinci sınıf bir Avrupa kenti. Romanya, Avrupa Birliği’nin görece yoksul ülkelerinden biri olabilir ama Cluj oldukça görkemli bir kent. Şehir son derece zevkli, eski taş binalarla dolu. Kentin tarihinde Alman ve Macar kültürlerinin önemli yeri var ve nüfusun önemli bir oranını Macarlar oluşturuyor. Tabii Osmanlılar da zamanında gelmiş buralara ve kimi sözcüklerde Türk mirası da kendisini gösteriyor. Cluj’daki şehirciliğin gelişmişliği, insan ilişkilerinin uygarlığı, parklar, ırmaklar ve göllerin bolluğu insana keşke burada yaşasaydım dedirtiyor.

Tabii sinema salonlarında girip de filmleri izlemeye başladığımızda başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Onca güzellik varken Romen yönetmenler iyi gitmeyen şeylerden söz ediyorlar ve Romanya’nın bugünü ve yakın tarihiyle hesaplaşıyorlar; sorumluluk sahibi her sanatçının doğal olarak yaptığı gibi. Ve Türkiye’deki yönetmenlerin karşılaştığı eleştirilerin benzerleriyle karşılaşıyorlar: “Festivallerde ödül almak için mi böyle filmler yapıyorsunuz?”, “Neden cennet vatanımızın güzelliklerinden söz etmiyorsunuz?” gibi…

TÜRKİYE SİNEMASI GİBİ ‘YENİ’
Romanya sinemasıyla Türk sinemasının ortak bir yanı var: İki sinema da uluslararası başarılara imza atıyor son 10 yıldır ve iki sinema da ‘yeni’ sıfatıyla tanımlanıyor. Hatta şöyle bir ilişki de var: Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Büyük Ödül kazanan filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan söz eden birkaç yazar referans olarak Romen sinemasından iki filmin adını verdi. Bunlardan biri 2009’da Artvin’de düzenlenen Gezici Festival’de en iyi film ödülün kazanan Corneliu Porumboiu’nun yönettiği ‘Polis; sıfat’, diğeriyse Christi Puiu’nun yönettiği ‘Aurora’ idi.
(Porumboiu’yu festivalin afişinde sanki Hagi’nin 10 numaralı GS formasıyla gol diye bağırırken görmek bizi şaşırtmıştı. Futbolcu formasıyla bağıran bir adam resmi ile film festivali arasında alaka kuramamıştık önce.  Ama festivalin 10. yılı ve futbolda 10 numaralı formanın mükemmellik simgesi olması, Porumboiu’nun babasının hakemlik ve futbol kulübü yöneticiliği yapması durumu aydınlığa kavuşturdu. Ama ben yine de afişi beğenmedim, o başka.)
Romanya, Çavuşesku başkanlığındaki ‘komünist’ rejimden 1989’da çıktı ve kapitalizme geçti. Rejim değişikliği sosyalist ülkelerin çoğunda çok sancılı oldu ve olmaya devam da ediyor. Fakat Romanya’daki değişim Doğu Avrupa’daki benzerleri içinde Yugoslavya’dan sonra en kanlı olanıydı. Çavuşesku ve onun temsil ettikleriyle hesaplaşma hâlâ bütün hızıyla sürüyor Romen sinemasında. Fakat hem ‘devrim’in kendisi, hem de sonrası da soru işaretleriyle, güvensizliklerle dolu. Geçmişte devlet bütün kötülüklerin anası olarak görülürken, bu kez ekonomik zorluklar insanları savuruyor. Fuhuş birçok filmde en büyük sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Fakat yeni karşılaşılan sorunlar da ‘Kapitalizm Geliştirilmiş Formül’ (Documentarist’te gösterildi) filminde gördüğümüz gibi kapitalizmin doğasına değil de, kapitalizmden de kendi çıkarları doğrultusunda yararlanmasını bilen eski komünist parti mensuplarının kötülüğüne atfedilebiliyor. Sanki İsveç tipi bir sosyal devlet ve görece uygar kapitalizm isteğe bağlı bir şekilde kurulabilirmiş gibi düşünülüyor…
Festivalin onur konuğu ve ‘mükemmeliyet’ ödülünün sahibi Romanya sinemasının en önemli yönetmeni kabul edilen Lucian Pintilie’ye verildi. Pintilie’nin filmlerinin toplu bir gösterimi de yapıldı festivalde. Cluj’da kaldığım kısa süre içinde bunlardan üçünü gördüm. Üçü de birbirinden farklı filmlerdi. Pintilie’nin ilk filmi “Pazar, Saat 6’da” (1965) oldukça biçimci bir üsluba sahipti ve modern Avrupa sinemasından (Robbe-Grillet, Resnais) etkilenmişti. 1940’larda Nazi işgali altında sevdiklerine ihanet etmek zorunda kalan insanları anlatan film, Pintilie’nin favori konusunun yani ‘kimlik kaybının’ ya da ‘kimlik arayışının’ da habercisiydi. Pintilie’nin yıllar süren bir sürgünden sonra ülkeye döndüğünde yaptığı ‘Meşe’ (1992) ise ülkenin kapitalizme geçişinin bir yıl öncesinde, eski rejimin son yılı olan 1998’de geçiyor. Pintilie ülkeyi bir nevi tımarhane olarak resmetmiş bu filminde. Romenlerin çok beğendiği filmin absürdite dozu ve karnavalesk havası bize aşırı geldi doğrusu. Ama filmin amacı da zaten aşırılığı aşırılıkla görünür kılmak ve aşmak olduğu için bu eleştirimin pek de geçerli olmadığının farkındayım. ‘Meşe’de Pintilie bir doktor ile bir öğretmen üzerinden yine çılgın bir dünyada kimliğini koruma temasını ele alıyor. Pintilie’nin en beğendiğim filmi ‘Niki ve Flo’ (2003) aynı zamanda yönetmenin son uzun metrajlı filmi de olmuş. Filmin bir diğer özelliği de Romen yeni dalgasının önemli ismi Christi Puiu’nun (Bay Lazarescu’nun Ölümü; Aurora) senaryoda imzası olması. O güne kadar eski rejimi eleştiren Pintilie bu kez Flo karakteri üzerinden yeni burjuva kuşağı eleştiriyor. “Her şeyi ben bilirim” havasındaki bir burjuvanın emekli bir albayın dünyasını nasıl adım adım yok ettiğinin ve adamın kimliğini sildiğinin hikâyesi ‘Niki ve Flo’.
Peki yeni Romen sineması ne? 2001’de çektiği ‘Para Pul’ ile Yeni Romen Sineması’nı 10 yıl önce başlattığı kabul edilen Christi Puiu yaptığı konuşmada böyle bir şey, yani yeni bir dalga olmadığını iddia ediyordu. Bu tür kavramlar zaten yönetmenler tarafından değil eleştirmenler tarafından konulur çoğunlukla. Evet, ‘yeni Romen sineması’ diye bir şey var elbette. Yönetmenler bir araya gelip nasıl filmler yapacaklarını tartışmasalar da, gerçekçi, gündelik hayatı doğallığı içinde yansıtmaya çalışan, eski ‘komünist’ rejimle ve yerine geçen kapitalist sistemle hesaplaşma çabası içinde olan bir sinema var. Bu sinema büyük bir değişimin, Çavuşesku nezdinde baba figürünün yok edilişinin, devlet güvencesinden ve korkusundan çıkıp vahşi kapitalizmin kucağına düşüşün bireyler üzerindeki etkilerini de yansıtıyor. Ne yapacağını bilmeyen, kaderini kontrol edemeyen, değerleri altüst olmuş kahramanlara yeni Romen sinemasında sıkça rastlamak mümkün. Eylemlerinde bir nedensizlik, bir rastlantısallık, bir boşluk var çoğunlukla bu kahramanların. Kamera da genellikle sanki eylemin içinde, bir sonraki anda ne olacağını bilmeden ve perdede gördüklerimizle bir mesafe oluşturmadan olayları izliyor oluyor. Ulusal Film Konseyi’nin hazırladığı (ve bize de hediye ettiği!) 11 filmlik ‘Yeni Romen Sineması’ box-set’i ise her sinemaseverin arşivinde bulunması gereken bir seçki içeriyor. Darısı başımıza, keşke Türkiye’de de devlet desteğiyle ‘yeni Türk sineması’nın seçkin örneklerini içeren bir box-set hazırlansa!

BENİM ÖDÜLÜM GABRİEL SPAHİU’YA…

Festivalde ödül alan yeni Romen filmlerine gelince: Constantin Popescu’nun yönettiği ‘Yaşam İlkeleri’ epey bir festival dolaştıktan sonra Cluj’a gelmiş. Popescu bu filmiyle festivalin ana bölümünde yarıştı ve en iyi yönetmen ödülünü ‘Volkan’ filminin yönetmeni Runar Runarsson’la paylaştı. Film Romanya’nın kendinden pek emin, halinden pek memnun burjuvalarından birini anlatıyor. Yeni yaptırdığı villası, güzel bir arabası ve iyi işleyen bir matbaası olan Velicanu’nun görünüşte her şeyi var. Eski karısından bir oğlu ve yeni karısından olan bebeği de bu resme dahil. Ama ergen oğluyla ilişkisi filmin sonunda öyle bir hal alıyor ki, Velicanu’nun hayatının bütün anlamı sorgulanır hale geliyor. Festivali Romen Günleri Uzun Metraj Film Ödülü’nü ise bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Morgen’ kazandı. Marian Crişan’ın yönettiği film Almanya’daki oğlunu görmeye giden bir Türkiye Kürdüyle, ona yardım eden Romen bir çiftçinin hikâyesini anlatıyor. İki adam arasında gelişen dostluk, karşısında devletleri ve onların çizdiği sınırları buluyor. Bogdan George Apetri’nin yönettiği ‘Merkezin Dışında’ (Periferic) ise yine Romen Günleri bölümünün en iyi ilk film ödülünü kazandı. ‘Merkezin Dışında’nın da uzun bir festival serüveni ve birçok ödülü vardı Cluj’a gelmeden önce. Hapisten annesinin cenazesine katılmak üzere bir günlüğüne çıkan genç bir annenin öyküsünü anlatıyor film. Eski pezevengi, erkek kardeşi ve onun karısı ve bir yetimhaneye bırakılmış oğluyla eski hesapları kapatıp, yeni bir hayata başlamaya çalışan genç kadını pek de umutlu bir gelecek beklemediğini öngörmek zor değildi. Festivalde gösterilen bir başka film olan ‘Loverboy’ da fuhuşu konu alıyordu. Cannes’da da Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan film Cluj’dan da eli boş döndü. Fakat ‘Loverboy’un yönetmeni Catalin Mitilescu’ya benzetilmek ve hatta o zannedilmek festivalden bende kalan hoş bir anı oldu.

Benim festivalde büyük ödülüm ise iki filmiyle kendisine hayran olduğum oyuncu Gabriel Spahiu’ya gider. Spahiu, hem Radu Jude’nin orta metrajlısı ‘Dostlar İçin Bir Film’inde intiharını filme alan umutsuz adamı, hem de Gabriel Achim’in “Adalbert’in Rüyası”nda işini bilen mühendisi mükemmel biçimde canlandırıyordu. Jude’nin tek bir plan-sekanstan oluşan filmi ise galiba bende en çok iz bırakan film oldu. “Adalbert’in Rüyası” ise festivalin afişine uygun biçimde bir futbol maçından, Steau Bükreş’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğu ve Romen kaleci Ducadam’ın üst üste 4 penaltı kurtardığı Şampiyonlar Ligi finalinden söz etmesiyle akılda kalacak en çok. Yoksa filmin sosyalist sistemin bozuk işleyişi hakkında söylediklerinde fazla yeni bir şey yok.

Sonuç olarak Romen sinemasının en parlak yılı olmasa da geleceğe yönelik umutların canlı olduğu bir yıldı, bu yıl da. Bizi festivale davet eden Romanya Kültür Enstitüsü’ne, sayın Silvana Rachieru nezdinde teşekkür ederim.

Yılın en iyi filmlerinden biri

TARİH:  11 Haziran 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ömrümüzden Bir Sene

Usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor…

“Ömrümüzden Bir Yıl” büyük bir depresyon yaşayan bir kadının görüntüleriyle başlıyor, büyük bir depresyon yaşayan başka bir kadının görüntüleriyle bitiyor. Hayata şu ya da bu şekilde tutunmakta güçlük çeken  başka karakterler de var filmde. Ama yine de filmden geriye çok ağır bir duygu kalmıyor. Bütün karakterler son derece inandırıcı çizilmiş ve son derece iyi oynanmış. Belki sonuçta ne olursa olsun bu karakterlerin başına çok büyük belalar gelmeyeceğini de düşünüyoruz. Irak’ta ya da Filistin’de ya da Türkiye’de yaşamıyorlar; eski halinden çok şey yitirmekte olsa da bir refah devletinde, İngiltere’de yaşıyorlar.

DÖRT MEVSİMLİK BİR FİLM
Film adında yazdığı gibi bir yıl içinde geçiyor ve dört mevsimi izliyor, ilkbahardan başlayarak. Filmin kilit karakteri Mary adlı bir sekreter olsa da film bir çiftin ekseninde dönüyor. Tom ve Gerry sinemada pek örneğine rastlamadığımız çiftlerden. Birbirleriyle ve çevreleriyle son derece dengeli bir ilişki kurmuşlar. Oğulları Joe evden ayrılmış ama anne-babasıyla sıcak bir ilişkisi var. Tom mühendis olarak, Gerry ise doktor olarak kamu sektöründe çalışıyor. İkisi de çevreye duyarlı, belli ki 68 ruhundan çokça etkilenmiş, rock’çı dönemlerini ve gençlik isyanını kendince yaşamış ve hiçbir zaman çok para kazanmayı hedef olarak koymamış iki insan. Çiftin çevresinde en çok gördüğümüz kişi ise Gerry’nin işten arkadaşı ve her haliyle bir kaybeden olan Mary. Mary belli ki Gerry’yi annesi yerine koyuyor ve Gerry’ye bir yandan sığınırken bir yandan da onunla anne–kız rekabetine giriyor. Mary, Gerry’nin bütün erkeklerine vurgun. Tom’a ulaşmak Mary için çok zor, aslında çiftin oğlu Joe için de aynı şey geçerli. Mary, Joe’nun teyzesi olacak yaşta. Ama yetişkinliğe zihnen geçemeyen bütün karakterlerde olduğu gibi, Mary de gerçek yaşının farkında değil ve Joe’yla akran olduğunu sanıyor. Joe kendi yaşıtı bir kadınla ilişki kurunca Mary yıkılıyor ve kıskançlığını gizlemiyor. Ve elbette davranışı karşılıksız kalmıyor. Gerry, Mary’ye mesafesini koyuyor.

AİLENİN ETRAFINDAKİ KAYBEDENLER
Ailenin çevresinde başka kaybeden karakterler de var. Tom’un arkadaşı Ken ve karısını kaybeden abisi Ronnie ile Ronnie’nin oğlu Carl şu ya da bu şekilde hayatta denge sağlayamamış karakterler. Bütün bu karakterler için Tom ve Gerry’nin evi bir tür vaha işlevi görebiliyor. Gerçi Tom’un alaycılığı Gerry tarafından sınırlanmasa bayağı acıtıcı  olabilecek cinsten.
Sonuçta usta yönetmen Mike Leigh’nin bu filmi şu ya da bu mesajı vermiyor, hatta doğru dürüst bir hikâye de anlatmıyor. Ama filmin bütün karakterleri akılda kalıyor, özellikle de Mary karakteri. Oyunculuklar hem abartılı gibi hem de yine de şaşırtıcı derecede iyi geliyor. Diyaloglar inanılmaz derecede iyi yazılmış. Tom ve Gerry’nin müthiş uyumlu ailesine ister sinir olun ister hayran, bu filme kayıtsız kalmayın. Yılın en iyilerinden, belki de en iyisi. Geçen yıl Cannes’da yarışıp da ödülsüz dönmesi bana inanılır gibi gelmiyor.

UTANÇ Vintage külotun laneti

TARİH:  4 Şubat 2012
GAZETE/DERGİ: Birgün

Taşralı iki kardeşin New York’ta kesişen hayatlarından bir kesit sunuyor bize “Utanç”. Kardeşlerden büyüğü Brandon, beyaz yakalı bir ofis çalışanı. İşinde başarılı, kadın tavlamada başarılı ve başka her şeyde berbat biri. Daha ne olsun diyenler çıkacaktır ama Brandon hasta biri, seks bağımlısı. Bu bağımlılık, insanlarla bağ kuramamasının bir sonucu. Sadece bu da değil, Brandon birey olamamış, kendi hayatını kuramamış biri. Seçtiği ilişkilerle değil, karşısına çıkan ilişkilerle sürdürüyor hayatını. Ve Brandon belli ki işlevsiz bir aileden geliyor. Bu işlevsiz aile kız kardeşi Sissy’nin kimliğinde Brandon’ın hayatındaki varlığını sürdürmeye devam ediyor. Sissy ile Brandon bir madalyonun iki yüzü gibiler. Brandon kimseye bağlanmamaya çalışırken, Sissy karşılaştığı herkese bağlanıyor. Brandon ördüğü duvarlar arkasında boşluğunu korurken, Sissy hiçbir savunma duvarı ve sınırı olmadan yaşıyor. Ve bu iki kardeş aslında aynı sorunun iki tezahür biçimini temsil ediyorlar.

Bu sorun bana kalırsa ailenin sınırları belirsiz ilişkiler dünyasından çıkıp, yetişkin bireyler olamama olarak tanımlanabilir. Brandon için birlikte olduğu kadınlarla kurduğu ilişkiler baba ve annesiyle hesaplaşmasının damgasını taşıyor. Ya öfkeli, şiddet yüklü düzüşmeler ya da iktidarsızlık Brandon’ın seçenekleri. Kız kardeşinin şapkasını ya da annesini hatırlatan, eski model (vintage) bir kadın külotu Brandon’ın süngüsünün düşmesine neden olabiliyor çünkü Brandon birlikte olduğu kadınları bireyler olarak değil, annesinin temsilleri olarak görüyor.

Sissy için de durum çok farklı değil. Her erkekte kendisini koruyacak kollayacak bir baba arayışı içinde. Hatta abisi Brandon kabul etse, onun kolları arasında uyumaktan son derece mutlu olacak.

Carey Mulligan, Sissy rolünde çok iyi, bence Brandon rolünde çok övülen Michael Fassbender’den daha iyi. Utanç’ı seyredin. Steve McQueen ilk uzun metrajlı filmi “Açlık”la büyük başarı kazanmıştı. “Utanç” bence çok daha iyi ve çok daha derli toplu bir film “Açlık”a göre.

Batılı, Dinsiz ve Ahlaksız???

TARİH:  12 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış.

Bu ülkede linç edilmek istiyorsanız ateist olabilir ve dini eleştiren şeyler söyleyerek işe başlayabilirsiniz. Vatandaş derhal durumdan vazife çıkaracaktır. Güvenlik güçleri vatandaşın “haklı infialini” seyredecek, iktidardaki partinin adı ne olursa olsun, linç edilenin sağlığıyla değil, linç edenlerinkiyle ilgilenilecektir. Linç edenler korunacak, kollanacak, evlerinde huzur içinde ölene kadar yaşayacaklardır. Yok, eğer linççi vatandaşlar yurtdışında kazara yakalanmışlarsa, iadeleri talep edilmeyecektir. Linç edenler, linç edilenlerle eşit sayılacak, adlarına plaketler dikilecek, yakıldığınız yerden yıllarca kebap kokuları yükselecektir. Bunlar Türkiye’de yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Sivas Madımak Oteli Katliamı’ndan söz ettiğim belli olmuştur. Bu olaylara neden olarak Aziz Nesin’in, “Şeytan Ayetleri” (Salman Rushdie) kitabını basmak istemesi gösterilmişti. Yani İslam dinini eleştiren bir metin basmaya kalkmanın cezası, linç edilmekti. Linç edenler ise yakalanmadılar. Linççileri savunan avukatların çoğu bugün meclisteler ya da başka yüksek mevkilerdeler, ülke yönetiminde söz sahibiler. Ama bu mesele AKP’yle özdeşleştirilecek bir mesele değil. Hiçbir iktidar birbirinden çok farklı değildi. Dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’nün katliam karşısındaki pasifliği unutulmuş değil. 12 Eylül’ün paşaları farklı mıydılar? Ya da 12 Eylül’ün anayasasını hazırlayan hukukçular din konusunda nasıl bir tutum içindeydiler? Cevabını anayasada bulabilirsiniz: Zorunlu din dersi denilen, zorla Sünnileştirme operasyonu, o hukukçular tarafından anayasaya konuldu.
Bu ülkede ateistlere çakmak kadar kolay bir şey olamaz. Eli kolu bağlı birini dövmek ne kadar kolaysa, o kadar kolaydır bu. Öte yandan 12 Eylül’ün hukukçularına söylenecek ne çok söz var! Temelde hala o anayasayla yönetildiğimiz için bu sözlerin meşruiyeti de var. Mesela şu zorunlu din dersi konusunda birisi açsa ağzını, yumsa gözünü, ne iyi eder. 12 Eylülcülerin eleştirilebileceği binlerce konudan sadece biridir bu din dersi konusu. O hukukçuların, en önemsiz, en bizi ilgilendirmeyen yanlarından biri ise içlerinden kimilerinin dindar olmamasıdır herhalde. O hukukçuların kişisel inançları ya da inançsızlıkları, onları, toplumu dindarlaşmaya yönlendiren ve dine alternatif olabilecek sol ideolojiyi şiddetle bastıran bir anayasa ve yasalar yapmaktan alıkoymamıştır. Başarılı da olmuşlardır; sonuç ortada zaten. Ama beklentilerini ve arzularını aşan bir dindarlaşma yaşanmıştır ve bu da onların körlüğünden başka bir şeye işaret etmez.
Müjde Işıl, Sinema Dergisi’nin Kasım sayısında Onur Ünlü’yle bir söyleşi yapmış. Ünlü son filmi “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”nde  (CTVAAAH) neyi önemseyip neyi önemsemediğini anlatmış bu söyleşide. Filme adını veren Celal Tan bir anayasa hukukçusu; 12 Eylül anayasasının kabul edildiği tarihte, yani 1982’de kurulmuş olan Anayasa Hukukçuları Derneği’nin üyesi… Tan ve çevresi inanılmaz derecede dinle alakasız (İslamın beş şartını bile bilmeyecek kadar; Türkiye’de olacak şey değil) ve dibine kadar da ahlaksız bir çevre. Dinsizlikle ahlaksızlık arasında bir bağ kurmak, seyirciye kalmış. Bir de bu çevrenin fazlasıyla Batılı olduğunu da eklemek lazım. İçlerinde operacılar filan var.
Onur Ünlü sözünü ettiğim söyleşide, yazdığı senaryonun “ucu oraya doğru gidiyor” olsa da, aslında devlet eleştirisi, aile eleştirisi gibi şeylerle ilgilenmediğini söylüyor. Ünlü asıl “dinsizlerin ölümle imtihanıyla” ilgileniyor. Ama empati kurarak değil, ölümün tokadına bir de kendi tokadını ekleyerek: “Mesela filmde kanser durumu var ve ölmeye yaklaşmış bir insanın ölüme hiç hazır olmayışı ortaya trajik bir durum çıkarıyor. Bu adamın bir anayasa hukukçusu olması, meseleyi çok daha rahat anlatıyor. Bir anayasa hukukçusunun ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantısının neden zayıf olduğu çok ortada. Çünkü onlar, bunlarla ilgilenmezler; bu dünyayla ilgilenirler ama öbür dünyadan bir tokat geldiği zaman şaşırıp kalırlar. Dolayısıyla ben bununla ilgileniyorum ama bu bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunabilir; okunsun… “

Evet, bir yerden falancanın eleştirisi gibi okunuyor ama falancanın en eleştirilmesi anlamsız yanının eleştirisi gibi okunuyor. 12 Eylül’ün anayasası, tekrar ediyorum zorunlu Sünnileştirme operasyonunu ilkokullardan başlatmıştı. Hala da bunun içindeyiz. O hukukçu kişisel hayatında artık, Allaha mı tapar, şeytana mı; dindar mıdır, değil midir beni pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak benim için o “dindardır” çünkü kamusal hayatında topluma dindarlığı dayatmıştır! Ünlü, kendine çok güvenli bir yerden konuşuyor, filminde de, söyleşisinde de. “Onlar” diyor, filmindeki kahramanlarına. Kahramanlarını bu kadar ötekileştirirsen, seyircine nasıl anlatacaksın? Anlatamayacaksın, zaten anlatamıyorsun da… Bütün herkes iki boyutlu karikatürlerden ibaret filmde. “Ölüme hazır olmak” diyor, “ölümle, yaşam sonrasıyla, öbür dünyayla bağlantı”dan söz ediyor. Yahu öbür dünya hakkında ne biliyorsunuz Onur Bey? Ölümle nasıl bir bağlantı kurdunuz? Yaşam sonrasında ne olduğunu, ne biliyorsunuz? Bu kendine güven nerden? Öbür dünyadan gelen tokatlar dindarı da dinsizi de aynı şiddetle sarsıyor. “Çünkü onlar” yani dinsizler ölümle karşılaştıklarında şaşırıp kalırlarmış! Dini bütün vatandaşlar, öbür dünyadan tokat geldiğinde bir de diğer yanağını mı çevirir? Metanetle mi karşılar? Hadi canım sen de…

Ünlü açıkça birilerine sopa atmak için yapmış bu filmi. Ama en kalın sopalarını kullanmamış olabilir, o başka. Ve dövdükleri de Batı kültürünü temsil edenler, dinsizler ve “dolayısıyla” ahlaksız olanlar! Denklem böyle kurulmuş filmde. Bu denklem, yanlış ve çirkin bir denklem. 12 Eylülcülerin temel özelliğini ve suçunu dinsizlik olarak görmek ise tamamen yanlış. Elinde Kuran’la dolaşan Evren’in ve diğer cuntacıların hala yargılanmadığını unutmayalım. Bugünkü rejim, 12 Eylül doğal sonucu ve devamıdır. Bugünün ve o günün sınıfsal duruşu tamamen aynıdır.
Film eleştirisinden çok Ünlü’yle bir polemik oldu bu yazı. Film, daha çok bir televizyon filmi gibi. TV filminin daha özenlisi, o kadar. Absürt yani “saçma” filmin içinde çok yer ediniyor ama film her an absürt değil. İşin kötüsü absürt olmadığı zamanlarda da inandırıcı değil. Başındaki cinayet sahnesinden başlayarak filmin “ciddi” sahneleri iyi kotarılmamış. Mesela cinayeti kimin gözünden görüyoruz; bulundukları noktadan o insanlar katili görebilirler mi, görürlerse katil de onları görmez mi? İki tane aynı adlı insan olabileceği nasıl kimsenin aklına gelmez? Pankreas kanserinden ölmekte olan bir insan öyle mi görünür? Kim bir başkasına gider de “sen ölüyorsun nasıl olsa, işlediğim cinayeti üstlen” der. Bunlar filmin absürt anlayışıyla açıklanacak şeyler değil. Bunlar basitlik, o kadar.

Tekerlekli sandalyedeki babaannenin bile ailenin diğer fertlerinden daha hızlı reaksiyon gösterdiği, kimi tiplemelerin karikatür bile olamayıp, çöp adam düzeyinde kaldığı (kapıcı, polisler…), cinsiyetçi küfürlerin büyük bir hazla kullanıldığı, insana dokunamamış bir film CTVAAAH. Anarşist bir yanı yok, düzenle kavga eden, delikanlı bir yanı hiç yok, tam tersine tam bu çağın, bu düzenin filmi. Absürt mizahına da mizah dergilerinden alışığız, bir yenilik içermiyor. Ama küfre sığınmadığı zamanlarda bir-iki kez beni de güldürdü…

YANGIN VAR!

TARİH:  10 Aralık 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sinemamızda iyi şeyler oluyor. Hem bir derdi olan hem de kitlelere ulaşmayı hedefleyen filmler vizyona giriyor üst üste. Popüler sinema toplumsal sorumluklar almada öncülüğü üstlenmiş durumda. “Dedemin İnsanları” ve “Entelköy Efeköy’e Karşı” ile başlayan bu eğilimde “Yangın Var” çıtayı biraz daha yükseltiyor. “Yangın Var”, romantik komedi/yol filmi türlerini harmanlarken Türkiye’nin en yakıcı problemine, Kürt sorununa bakıyor. Kürt/Türk sorunu üzerine bir şey söylemek ne kadar zor! Bunca ailenin canını yakan bir konuda kimsenin canını daha fazla yakmadan, kimseyi üzmeden bir şey söylemek imkânsıza yakın. “Yangın Var” bu sorunun üstüne, bu yangına itfaiye hortumuyla, suyla gidiyor, hem mecazi hem de düz anlamda! Ve son derece insani bir noktada durmayı ilk sahnesinden son sahnesine kadar başarıyor.

Filmin başkahramanı Koşman (Osman Sonant) adında tipik bir Karadeniz uşağı. Koşman’ın değişik adının da bir hikâyesi var, Türkiye’nin etnik zenginliğine işaret eden. Hikâye şöyle: Trabzon’un küçük beldesinin bir itfaiye aracına ihtiyacı var. Diyarbakır Belediyesi bu itfaiye aracını Koşman’ın beldesine hibe ediyor (gerçekten de böyle bir hibe gerçekleşmişti). Koşman aracı Diyarbakır’dan Trabzon’a getirmekle görevlendiriliyor. Koşman gayet milliyetçi bir vatandaşımız, Kürtçe diye bir dilin varlığını bile kabul etmiyor; Kürtçeyi Türkçenin bir lehçesi sanıyor. Hoş, Koşman kendi Lazcasını da öyle sanıyor. Koşman Diyarbakır’a vardığında, yöre insanlarıyla tanışıyor, bir düğüne katılıyor vs.

Koşman’a dönüş yolculuğunda, ilk görüşte vurulduğu Asya (Nesrin Cavadzade) adlı belediyede çalışan genç bir kadın da eşlik ediyor. Asya’nın Trabzon’a götürdüğü gizemli bir kutu var. Bu kutuda ne olduğunu ancak filmin sonlarına doğru anlıyoruz. Hem Asya’nın hem de Koşman’ın yaşadığı kayıplar, acılar zamanla, sessiz sedasız varlıklarını hissettiriyor, gösteriyorlar.

Asya adının Koşman için özel bir önemi var. Koşman tam bir “Selvi Boylum, Al Yazmalım” hastasıdır. Bilindiği gibi bu filmde Türkan Şoray’ın canlandırdığı karakterin adı da Asya’dır. Koşman sanki hayallerindeki prensesine kavuşmuş olur Asya’yla yolculuğa çıkınca. Filmin, sinefillere hitap eden  böyle bir yanı da var!

Yolculuk boyunca, Koşman ile Asya arasındaki hoşlanma tabii ki ilerleyecektir. Film, bu ateşin bacayı sardığı noktada sona eriyor. Osman Sonant ve Nesrin Cavadzade rollerinde çok iyiler. Filmin yapımcısı ve senaristi BirGün’ün yakından tanıdığı biri: Koray Çalışkan gazetemizin eski yazarlarından!

Elbette, Türk-Kürt sorunu bir (ya da bin) filmle çözülecek değil. Ama hayallerimizde çözmeye başlarsak gerçek hayatta da işimiz biraz kolaylaşır. Böyle söylediğime bakmayın, “Yangın Var” bir misyon filmi değil. Öncelikle eğlendirmeyi hedefleyen ve bunu da başaran, popüler bir sinema örneği; bir romantik komedi! Keşke romantik yanı biraz daha güçlü olsaymış; Koşman’ın aşkına ikna oluyoruz ama Asya tam kıvama gelmişken bitiyor film… Ben “Yangın Var”ı kimi zaman gülerek geri kalan bölümlerinde de hep  gülümseyerek izledim. Siz de izleyin!

Sıkıcı, ırkçı ve mükemmel

TARİH:  5 Kasım 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor.

Aksiyon filmleri teknik olarak ne kadar iyi olurlarsa olsunlar benim için can sıkıcı olmaktan kurtulamıyorlar. “Tenten’in Maceraları” da saatimi kontrol ede ede seyrettiğim bir film oldu sonuçta. Tabii ki, teknik olarak mükemmel bir film var karşımızda. Zaten sinemanın iki devi Spielberg ve Peter Jackson işin içindeyken başka bir şey beklenemez. Lafı uzatmak istemiyorum. Film kayıp bir hazinenin peşinde koşan kötü ve iyi insanlar arasında geçiyor. Tenten Belçikalı çizer Herge’nin yarattığı bir çizgi roman kahramanı. Bu çizgi romanlar zamanında ırkçılık, anti-sosyalistlik ve anti-semitizimle suçlanmışlar. Karşımızdaki film çizgi romanın anti-sosyalist yanını ince bir şekilde koruyor. Filmin kötü adamları olan dede ve torunun isimleri şöyle: Red Rackham ve Sakharine. Red Rackham yani Kızıl Rackham orijinal kötü adam, kızıllık ne çağrıştırıyor anlatmaya gerek yok. Torunu da babasının kötülük kariyerini devam ettiriyor ve adı da Lenin, Stalin gibi isimleri çağrıştıran bir ad: Sakharine.

Filmde bir de Arap şehri var, Araplar hakkındaki bütün klişeleri tekrar eden. Film elbette Yahudi düşmanı  değil, Spielberg’den ve Hollywood’dan böyle bir şey beklenemez. Ama anti-semitizm aslında anti-Sami ırkından olanlar demektir ve Arapları da içerir. Bu anlamda film anti-semit. Filmdeki Arap şehrinin adı Bagar. Bagar’ı bazen begar diye okuyor filmin kahramanları bazen bagar diye. Bu da İngilizcedeki dilenci anlamına gelen “beggar” sözcüğüyle nerdeyse aynı. “Dilenciler eşittir Araplar”, ne güzel denklem! Ama “Medine dilencisi” gibi bir terime sahip güzel Türkçemizde filmin bu numarası pek de aykırı düşmeyecektir.

Nostalji zamanı

TARİH:  28 Ocak 2012
GAZETE/DERGİ: BirgünOscar’ın şu anda en büyük favorisi Artist’in zamanın ruhuyla mükemmel bir uyum sağladığını söyleyebiliriz. Eğer sinemanın sanat yanı ağır basan cephesindeyseniz, zamanın ruhu size kıyamet yakındır diyor. Dünyanın sonunu öngörmenin, kapitalizmin sonunu öngörmekten daha kolay olduğu söylenebilirse (ki söyleniyor) bu karamsarlık rahatlıkla anlaşılabilir. Ama kıyamet geliyor demek ne yazık ki kıyametin gelmesini engellemiyor. Gelecekten korkmak ve gelecekte ışık görememek doğal olarak daha parlak, daha masum çağlara gönderiyor kişiyi. Hugo, Paris’te Gece Yarısı ve Artist ışığı geçmişte görenler için üretilen filmler. Daha masum, daha umutlu zamanların hayaliyle geçen birkaç saate kimsenin itirazı olmaz. Ama bu filmlerin bize söyledikleri önemli bir şey de yok. Artist’in de öyle. Ne bugünün sinema diline bir katkısı var ne de bugünün insanına söylediği anlamlı bir söz. Fakat Artist, kesinlikle kötü bir film de değil. Biraz uzatsa da sonuçta keyifle izlenen bir film Artist. Tek sorun, bu kadar abartılması. O da filmi yapanların sorunu değil, filmi abartan biz eleştirmenlerin ve jürilerin sorunu.

“Artist” çok bilinen bir hikâyeyi, sanki 1920’lerin sonunda yapılmış bir filmmiş gibi anlatıyor. Yani, siyah-beyaz görüntülerle ve diyalogsuz bir şekilde. Film sessiz değil, baştan sona müzikli. Hikâye ise bilinen “Bir Yıldız Doğuyor” hikâyesi. Yani ünlü bir yıldız sönerken, yeni bir yıldızın doğuşunu anlatıyor film. Sessiz sinema yıldızı George Valentin (Jean Dujardin)sesli filmlerle birlikte düşüşe geçerken, genç oyuncu Peppy Miller’in (Berenice Bejo) yıldızı daha da parlaklaşır. Tabii ki bu ikili arasında bir romans da yaşanmaktadır.

JANE-ARTİST BENZERLİĞİ

Kadınla erkeğin, bir dengesizlik konumundan birbirleriyle eşit bir konuma gelmesi ve ilişkinin bu dengede kurulması bana yakın zamanda vizyona giren bir başka filmi Jane Eyre’i hatırlattı. Charlotte Bronté’nin meşhur romanı Jane Eyre’i yüz küsur yıldır çekici kılan da herhalde kadına verdiği bu eşit statü olsa gerek. Artist’in izleği şaşırtıcı derecede Jane Eyre’e benziyor. Önce erkek nerdeyse kral kadar güçlü, kadın ise son derece zayıf bir konumdayken tanışıyor ikili. Kadın yavaş yavaş güçlenirken, adamın düşüşü ani oluyor. Hatta hem Artist’te hem de Jane Eyre’de adamın düşüşüne bir yangın noktayı koyuyor. O zaman genç kadın anaç bir hemşire olarak yeniden ortaya çıkıyor ve adamın elinden tutup onu kendi konumuna yükseltiyor. Eşitlik sağlandığında (hatta kadının eli biraz daha güçlüyken) kadınla erkeğin ilişkisi de kuvveden fiile geçiyor. Kral bile olsa her erkeğin asıl aradığı koruyucu- kollayıcı bir hemşire/anne mi? Âşık oldukları kral bile olsa kadınların asıl istedikleri koruyup kollayacakları bir oğlan çocuğu mu? Bu tarz hikâyeleri 1800’lerde de, 2000’lerde de çekici kılan ortak özellik bu mu? Ve belki de kral tahtından inip, hemşire/annenin kucağına oturmanın hikâyesi en iyi regresif bir biçimle, siyah-beyaz sinemaya öykünerek anlatılabilirdi… Regresif öze (erkek açısından en azından), regresif biçim! Ve tabii bunun geleceği değiştirme umudunun yittiği, iktidarsızlaştıran bir zamana denk düşmesi tesadüf olmasa gerek. Artist’in geçtiği dönem 1929 Büyük Bunalımı’na denk düşüyor, kapitalizmin bir önceki büyük krizine.

Parçala Behzat!

TARİH:  29 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Ne diziyi ne de kitapları bilen biri olarak gittim “Behzat Ç, Seni Kalbime Gömdüm”ün galasına. Dizi seyretmiyorum; dizi seyretme girişimlerim derhal afakanlar basmasıyla sonuçlanıyor çünkü. Dizi estetiğini hiç beğenmiyorum.

Ne yazık ki, bu estetikten kaçmak giderek zorlaşıyor çünkü dizi çeken yönetmenler dizi estetiğini sinemaya da taşımaya başladılar. Aslında dizi estetiği filan derken önemli bir şeyden söz etmiş gibi oluyoruz, yok öyle bir şey. Dizi estetiği genelde şöyle bir şey oluyor: Manav tezgâhı gibi ışıklandırılmış sahneler, çirkin bir geniş açı, zevksiz renkler, bayağı, iç kıyıcı, manipülatif  bir müzik…

Adana’da Altın Koza’yı kazanan ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ büyük ölçüde televizyon estetiğiyle yapılmış bir filmdi. ‘Behzat Ç., SKG’ de aynı çizgiden devam ediyor. İki filmin bir başka ortak yanları daha var. O da ikisinin de bir şeylere muhalefet etmesi ama bu muhalefetin devletin ideolojisiyle aslında çatışan bir yanı olmaması. Hatta çatışmayı bir kenara bırakalım, iki film de devlet ideolojisiyle aynı telden çalıyorlar. “Celal Tan…”ı zamanı gelince ele almak üzere bir kanara bırakalım. ‘Behzat Ç.’ filmi, devletin içinde ‘geçmişte’ bir takım yapılanmaların olduğunu söylüyor; resmi ideoloji de bunu söylüyor. Filmde, ‘geçmişte’ oluşmuş ve bugün bir şekilde etkinliğini sürdüren devlet içi gizli yapılanmalar günümüzün sevimli polislerince açığa çıkarılıyor! Peki bu yapıların bugün polis teşkilatının adının en çok birlikte anıldığı, “adını ananları yakan” yapılarla bir alakası var mı? Olsa, Behzat Ç. diye bir film olmazdı ki! Peki filmin ‘nihayetinde’ sapığı ve katilleri kimler? İşkence gördüğü için delirmiş devrimciler ya da katledilmiş devrimcilerin çocukları. Evet, durup dururken ruh sağlıklarını yitirmemişler; ‘geçmiş’in kötü polisleri, ‘geçmişte’ bu insanların ailelerine ya da kendilerine kötü şeyler yapmış, bu nedenle sapıtmışlar… Ama sonuçta geçmişte yapılan kötülükler, sözel olarak karşımıza çıkarken, gözlerimizle gördüğümüz şey bu ‘hasta’ insanların işlediği cinayetler. Ya başkalarının tetikçisi olarak ya da şeytani planlarının bir parçası olarak cinayet işliyorken görüyoruz devrimcilikle ilişkili insanları.  Görmekle dinlemek arasında büyük fark var. Onlara yapılan kötülükler bir kulağımızdan girip diğerinden çıkarken onların yaptıkları kötülükler filme damgasını vuruyor. Yaptıkları içinde iyi bir şey ise ne yazık ki yok! Devrimcilerin çocukları ya da kendileri sapıtabilir elbette. Ama bir filmin mikro-kosmosu içinde solculuk aslen bu yanıyla varsa, bunun anlamı başka olur. Ne yazık ki, günümüzün iyi polislerinin eskinin kötü polislerini temizlediğini, polisin ‘eskiden’  solculara yargısız infaz yaptığını ve işkence ettiğini söylemek, fakat bugünü olabildiğince sempatik göstermek yetmediği gibi yanıltıcı da.

Filmin psikolojik derinliğine gelirsek, aklıma en çok Can Barslan’ın Terelelli Pictures’ı geldi. Barslan’ın bu ‘çizgi romanları’nda sapık bir katil, geçmişte kendisine ya da ailesine yapılanların intikamını alırdı. Komiktiler. Karikatür için yeterli derinlikteydiler. ‘Behzat Ç. SKG’deki öykü, Barslan’ın ‘Terelelli Pictures’ından bir nebze daha derin değil. ‘Behzat Ç, SKG’nin çakma ‘Se7en’ kokan bir havası da var.

Behzat Ç’yi oynayan Erdal Beşikçioğlu yakışıklı bir adam, kadın polisler de (Cansu Dere vb) de çekiciler. Saf ve pek de zeki olmayan yardımcı kadro da pek sevimli. Onlar işkence ettikçe, seyirci pek gülüyor! Fakat Behzat Ç.’nin en ağır işkence yaptığı sahne öyle bir kurgulanmış ki, Behzat Ç, sahnenin sonunda mağdur ve ezilmiş adam konumunda kalıyor. Çünkü kötü şefi gelip Behzat’ın yetkilerini alıyor. Ağız tadıyla bir işkence edemiyor Behzat. Seyirciye, yahu bu adam düpedüz, acımasızca işkence yapıyordu deme fırsatı vermeden sahne Behzat’ı zalim konumundan çıkartıp, mazlum yapıveriyor. Film Behzat’ın yaptığı işkencenin işkence gibi algılanmamasını sağlıyor. İşkence sadece geçmişteki kötü polislerin yaptığı bir şey olarak var. Bir de polisin bugünkü uygulamaları filmde yok. Behzat ve arkadaşları zanlıları dövmek dışında bir yöntem bilmediklerini söylüyorlar. Oysa polisimizin geldiği noktayı, “Büyük Birader”in her şeyi gören gözlerini ve her şeyi dinleyen kulaklarını küçümsüyor bu durum.

Kameranın kadına bakışındaki röntgenci yaklaşıma da değinmek lazım. Kamera Cansu Dere’nin bacakları üzerinde gezinirken, seyirciyi tam anlamıyla röntgenci konumuna sokuyor. Behzat Ç.’nin cinsel ilişkiden anladığının, kadını kirletmek olduğunu da söylemekte yarar var fakat bu sadece bir saptama, filme yönelik bir eleştiri değil. Behzat, sevmediği kadınlarla yatabilen, sevmediği için onları “kirletebilen”, sevdiği kadında ise kendi kızını gören ve dolayısıyla onu “kirletemeyen” biri. Bu da Behzat’ın Ödipal karmaşasına dair bir şeyler söylüyor. Ensest yaşayamayacağına göre, “sert” cinselliği tercih ediyor Behzat. Bu yıla, “diri diri gömülen insanlar”la başladı sinemamız. Önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”da bu duruma rastladık,  diri diri gömülen birinin mezarını aradık polislerle birlikte. Şimdi aynı durumla Behzat Ç.’de karşılaşıyoruz. Belki de Türkiye için şahane bir metafor bu: Diri diri gömülmüşüz hepimiz ve belki de bu yüzden en ufak bir pırıltıda sevinç çığlıkları atıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu iyi oynuyor ve film bazen komik de oluyor. ‘Behzat Ç.’ iyi bir film değil ama haftanın diğer Türk filmi, ya da şöyle demek daha doğru olur, çakma Amerikan filmi ‘Anadolu Kartalları’ yanında başyapıt mertebesine yükseldiğini söylemek lazım.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com