Ölüm Fısıltısı

TARİH:  14 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yaz sıkıntısı

Orijinal Adı: Whisper Yönetmen: Stewart Hendler Oyuncular: Josh Holloway, Sarah Wayne Callies Türü: Suç, Dram, Korku, Gerilim Ülke: ABD 

Bir grup eski suçlu, biraz da mecburiyetten bir çocuk kaçırma işine bulaşırlar. Ama çocuk, şeytan çıkar (şeytan çıkarmakla karışmasın). Tabii, sonuç fidyeciler için hüsrandır. Kötümser bir yorumla Ölüm Fısıltısı’ yılın en kötü filmi olmaya bilir. ‘Lost’ dizisinin oyuncusu Josh Holloway hayranları dışında kimseye önerilmez.

Sıkı Aynasızlar

TARİH:  14 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kasabanın sırrı 

Orijinal Adı: Hot Fuzz Yönetmen: Edgar Wright Oyuncular: Simon Pegg, Nick Frost Türü: Aksiyon, Komedi, Suç Ülke: Ingiltere 

Sıkı Aynasızlar’a değişik bir aşk filmi demek mümkün. Polis çiftleri vardır “Ölüm Silahı’ gibi film dizilerinde. Bu sapına kadar erkek kahramanlar, bazen o kadar erkektirler ki kadınlarla işleri olmaz diye düşünebilirsiniz. ‘Sıkı Aynasızlar’ işte bu örtük eşcinselliği su üstüne çıkarırken maçolukla inceden dalgasını da geçiyor. Denebilir ki filmin temel esprisi Hollywood’un maço kahramanlarına yönelttiği bu eşcinsellik iması. 

Filmin kahramanı Nicholas Angel (Simon Pegg) Londra’nın en iyi polisi olmanın bedelini, taşraya sürülmekle öder. Fazla iyi olmak diğerlerini kötü göstermektedir çünkü. Tayin edildiği köy görünüşte gayet sakindir. Ama ‘Wicker Man’ (yeni versiyonu ‘Lanetli Ada’ diye oynadı) misali bu görünüşe aldanmamak gerekir. Angel burada hem ideal partnerini bulacak hem de Londra’yı bile aşan karmaşıklıkta olaylarla karşılaşacaktır.

Köy ileri gelenleri ‘yılın köyü’ yarışmasında birinci olabilmek için her şeyi göze en 

almışlardır çünkü. Filmin bir başka artısı taşranın yabancı düşmanlığı ve ırkçılığına da dokundurması. ‘Sıkı Aynasızlar çok güldürmese de, sınıfı rahatlıkla geçen bir komedi. 

ROMAFICTIONFEST: Roma’ya çıkan yeni yol

TARİH:  14 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Roma’da 2-7 Temmuz tarihleri arasında farklı bir film festivali gerçekleşti. İlk kez düzenlenen RomaFiction Fest ya da tam adıyla Roma Uluslararası TV Kurgu Festivali sinema filmlerinden değil televizyon filmlerinden oluşan bir festivaldi. 

Roma’da 2-7 Temmuz tarihleri arasında farklı bir film festivali gerçeklesti. İlk kez düzenlenen Roma FictionFest ya da tam adıyla Roma Uluslararası TV Kurgu Festivali sinema filmlerinden değil televizyon filmlerinden oluşan bir festivaldi. 

Diziler, mini diziler ve televizyon filmleri bir hafta boyunca Roma’da 13 ayrı salonda gösterildi ve yarışmalarda yer alan filmlerin arasından en iyileri seçildi. Festivalin yaşam boyu başarı ödülüne layık gördüğü ünlü sinema ve televizyon insanları arasında Ettore Bernabei (TV prodüktörü), Andrea Camilleri (yazar-senarist), oyuncular Jacqueline Bisset ve Michele Placido ile yönetmen Margarethe von Trotta bulunuyordu. Bisset dışında bu isimler birer de master class verdiler fakat İtalya’da kimse konuşmaları İngilizceye çevirme zahmetine katlanmadığından ne ödül töreninde ne de master-class’larda ne konuşulduğunu an lamak mümkündü. 

Festivalin başkan yardımcısı Marco Spagnoli festivalin varlık gerekçesini “televizyonun altın çağını yaşıyoruz” diye açıklıyordu. Televizyon dizileri hem dvd satışlarına bakıldığında çok büyük bir rakama ulaşmıştı hem de kalite olarak çok yüksel mişti. Festivalin Sanat Yönetmeni Felice Laudadio ise televizyonun küçük ekranında belki başka şeyler yapılarak izlenen filmleri büyük perdeye taşımanın bir meydan okuma olduğu görüşündeydi. 

Festivalin büyük ödülleri olan Maximo ödüllerine gelince… En İyi TV Filmi dalında “Mükemmel Ebeveynler”, En İyi Dizi dalında ‘Kırdaki Küçük Cami” ve En İyi Mini Dini Dalında “Giuseppe Moscati” bu ödülleri kazandı. Bir de bir film festivalinde verilen en değerli ödül olan Maximo Elmas Ödülü vardı. Bu da bu üç kategorinin birincileri arasından seçilen “Mükemmel Ebeveynler”e gitti. 

FIPRESCI Genel Kurulu 

Maximo ödülleri uluslararası nitelikteyken bir de ulusal En İyi İtalyan TV Filmi yarışması vardı. Bu kategoride de en iyi film ödülünü “Maria Montessori- Bir Çocuk İçin Bir Hayat” adlı film kazandı. Bu daldaki jüri adeta bir FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu) jürisiydi çünkü Roma FictionFest’in bir özelliği de her yıl yapılan FIPRESCI genel kuruluna ev sahipliği etmesiydi. Genel Kurulda bu yıl yönetim kurulu seçimleri de gerçekleşti. Başkanlığa Andrei Plakhov (Rusya), başkan yardımcılıklarına da Pamela Bienzobas (Şili), Diego Lerer (Arjantin), Gregory Valens (Fransa) ve Rui Tendinha (Portekiz) seçildiler. 

Edie

TARİH:  21 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zavallı küçük zengin kız 

Orijinal Adı: Factory Girl Yönetmen: George Hickenlooper Oyuncular: Sienna Miller, Guy Pearce Türü: Dram, Biyografi Ülke: ABD 

Bir zamanların bilimsellik kisvesi altındaki seks filmlerine benziyor Edie. “Cik cik cik” diye diye seyircinin merakını cezbedeceğini bildiği dekadan bir çevrede dolanıyor

Fabrika, pop-art’ın ünlü ismi Andy Warhol’un New York’taki stüdyosunun adı. Filmin orijinal adı olan ‘Fabrika Kızı’ da bu fabrikadan geliyor. Edie Sedgwick ise Amerikalıların tabiriyle ‘eski para’, yani sonradan değil, önceden görme bir ailenin kızı. 

Edie, 8 yaşından itibaren babasının cinsel tacizine maruz kalmış. Yaşadığı kişilik problemlerinin temelinde bu aile ilişkileri yatıyor. Edie hırsızlık yapıyor mesela. Güzel sanatlar akademisinde okurken New York’a, Warhol’la tanışmaya gidiyor. Warhol’un ilgisine mazhar olan Edie hızla ortama uyum sağlıyor. Gören herkesin Bob Dylan diyeceği ama adı açıklanmayan bir şarkıcıyla aşk yaşıyor. Ama şarkıcının peşinden gitmeyi göze alamayıp, Warhol’un yörüngesinde kalmayı tercih ediyor. 

Andy Warhol’u Amerikalılar pek sevmiyorlar. Neredeyse masum kızın içkisine ilaç koyan kötü adam o. Oliver Stone’un ‘Doors’ adlı filminde Jim Morrison, Warhol’un Fabrika denilen dekadans tapınağına düşen öz hakiki Amerikalı genci canlandırıyordu. 

Gayet ahlakçı bir tavır 

Dekadansın cazibesine kapılan Edie Sedgwick de Warhol’un ağına düşen psikolojik açıdan sorunlu ama masum bir kız çocuğu bu filmde. Filmin açıkçası ne Warhol’ü ne de çevresini anlamak gibi bir derdi var. Gayet ahlakçı bir tavırla bu ‘yoz’ çevreyi mahkûm etmekle yetiniyor. 

Biraz bir zamanların bilimsellik kisvesi altında kamufle olan seks filmlerine benziyor ‘Edie’. “Cik cik cik” diye diye seyircinin merakını cezp edeceğini bildiği dekadan bir çevrede dolanıyor. Amerikalılar Warhoľa neden bu kadar gıcıklar? Daha dün Slovakya’dan gelmiş  yoksul bir ailenin bu eşcinsel çocuğuna bu kadar şöhreti yakıştırmıyorlar belki de. 

Filmin en kötü adamı olması gereken Fuzzy, yani Edie’nin babası sanki yönetmenin görüşünü yansıtan şeyler söylüyor Warhol’a. Warhol’un çok sempatik biri olduğunu kimse düşünmüyor. Zaten lakabı olan Drella, Drakula ile Sindirella’dan türetilmiş. Warhol’un kan emiciliği sabit yani. Ama sanat dünyası kan emicilerle dolu ve Warhol’a yönelik düşmanlıkta sanki başka şeyler de rol oynuyor. 

Yüzeyle bu kadar ilgili olan pop-art’tan söz etmişken yüzeysel olma hakkımızı kullanalım. Warhol’un kanatları altına aldığı Velvet Underground’un asıl adamı Lou Reed, Edie’nin senaryosu için “uzun zamandır cahil bir gerzeğin elinden çıkma bu kadar iğrenç bir şey”le karşılaşmadım demiş. 

Onlar ermiş muradına… 

Bob Dylan da filmin kendisini Edie’nin ölümünden sorumlu tuttuğu kaygısına kapılmış ve filmin gösterime çıkmasını engellemiş uzun süre. İddiaya göre filmde bazı değişiklikler yapılmış. Filmde Edie’yi canlandıran Sienna Miller, Jude Law’un sevgilisiymiş. Jude Law temiz suratlı İngiliz erkek oyuncu geleneğine uyarak sevgilisini, alt sınıftan biriyle, dadıyla aldatmış. Hugh Grant, akla gelmiyor mu? O da bir fahişeyle yakalanmıştı, dünyanın en ünlü top modellerinden biriyle evliyken. Bir de diyorlar ki, filmde Bob Dylan benzeri şarkıcıyı canlandıran Hayden Christensen’le Sienna Miller, sevişme sahnesinde çok aşka gelmişler. Ve sonra da sevgili olmuşlar zaten. Onlar ermiş muradına… 

Simpsonlar: Sinema Filmi

TARİH:  28 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Simpsonlar: Amerika’nın en iyisi 

Orijinal Adı: The Simpsons Movie Yönetmen: David Silverman Türü: Animasyon, Komedi Ülke: ABD 

Simpsonlar ya da alıştığımız haliyle ‘The Simpsons’ televizyonun hep en radikal dizilerinden biri oldu. Kapitalizmin ve kapitalistin acımasızlığına, hükümetin insanı hiçe sayan tutumuna, dine ve dindarlara ve sıradan Amerikan bireyine demediğini bırakmadı. 

Diziye adını veren ailenin babası ise erkekliğin en kötü özelliklerini bünyesinde barındıran, kıt zekâlı Homer’dı. Ama Homer’ın bütün bencillikleri, kurumsal kötülükler yanında o kadar saf, hatta temiz kalıyordu ki, her erkeğin kendinden bir parça bulabileceği bu sevimli salağı sevmemek mümkün olamıyordu. 18 yıldır süren televizyon dizisinin, yapımı 10 yılı bulduğu söylenen bu ilk sinema versiyonunda çok farklı şeylerle karşılaşmıyoruz. Homer yine düşüncesizliğin ve bencilliğin zirvesinde biri olarak Springfield’i Amerika’nın en kirli kentine çeviriyor. Amerikan Başkanı Schwarzenegger, Cargill gibi kötü bir üne sahip şirkete aynı adı taşıyan bir bürokratının önerisiyle Springfield’ı cam bir kubbenin altında tecrit ediyor. Bir sonraki plan ise Büyük Kanyon’a alternatif bir yere çevirmek Sprinfield’i. Yani bombalayarak bir krater haline getirmek. 

Her zamanki gibi keskin 
Doğrusu ‘Simpsonlar: Sinema Filmi’ eğlendirici ve her zamanki gibi keskin ama televizyonda izlediklerimizin üzerine yeni bir şey eklemiyor. Hatta seyrettiğim en iyi ‘Simpsons’lar arasında da saymam. Ama ortalama bir Simpsonlar bile, göklere çıkarılan onlarca çizgi filmden çok daha iyidir. Bir (daha doğrusu onlarca) deha ürünüdür Simpsonlar. Dolayısıyla Simpsonlar’ı kaçırmak yılın en iyi çizgi filmini kaçırmakla aynı anlama gelir. Bence… 

Dehşet Gezegeni

TARİH:  28 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Zevk geçirmez 

Orijinal Adı: Grindhouse Planet Terror Yönetmen: Robert Rodriguez Oyuncular: Rose McGowan, Freddy Rodriguez Türü: Aksiyon, Korku Ülke: ABD 

Daha önce “Ölüm Geçirmez’ için yazdıklarımız büyük ölçüde ‘Dehşet Gezegeni’ için de geçerli çünkü bu iki film aslında birlikte gösterilmek için tasarlanmışlardı. İki filmi birbirine bağlayan konsept ise 70’lerin iki film birden’ gösteren salaş sinemalarına ve o sinemalarda gösterilen B tipi filmlere saygı duruşunda bulunmaktı. 

Tarantino Ölüm Geçirmez’de kendi dünyasını bu tarz film yapısının içinde yeniden kurarken, Rodriguez Dehşet Gezegeni’nde daha çok taklit etmekle yetinmiş. Bu filmleri nasıl adlandırmalı: Camp mi, röprodüksiyon mu, parodi mi, bir türe saygı duruşu mu? Her neyse, belli ki yönetmenleri filmleri yaparken ‘wohaaa’ diye diye kahkaha atmışlar ve çok eğlenmişler. Evet, bazen eğlendiriyor bu filmler ama esprileri çabuk eskiyor, çabuk yoruyor. Uzun bir film olmamasına rağmen Dehşet Gezegeni bitmek bilmez bir süreye sahipmiş gibi hissettiriyor. Konusu o kadar uyduruk ki nesini anlatayım? Zombiler var, filmde. 

Keşke akıl fikir sahibi olsa 

Bacağı kopan ve bu kopuk bacağın yerine önce bir masa ayağı sonra da bir makineli tüfek takılan dansçı bir kız var. Ve seyredilmesi imkânsız iğrençlikte zevksiz sahneler var. Her şeyi yapabilecek yetenekte bir yönetmen Rodriguez, bu belli. Ve zaten de her şeyini kendisi yapmış filmin. Keşke biraz da akıl fikir sahibi olsa. Bu kadar umursamaz, bu kadar her şeye saygısız olmak müthiş bir özgürlük, anlıyoruz ama doğrusu epey de şımarıklık ve duyarsızlık anlamına geliyor. 

Özgürlüğün Rengi

TARİH:  28 Temmuz 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Özgürlüğün mü paranın mı? 

Orjinal Adı: Goodbye Bafana Yönetmen: Bille August Oyuncular: Joseph Fiennes, Dennis Haysbert, Türü: Biyografi, Dram, Tarihi Ülke: Almanya, Belçika, İngiltere, Lüksemburg, Güney Afrika 

Vasat oynanmış, vasat sahnelenmiş, vasat bir film. Palavracı bir gardiyanın terfilerle |dolu. Mandela sosuna bulanmış, inandırıcılıktan yoksun yaşam öyküsü de diyebiliriz. 

Özgürlüğün Rengi’nin, Nelson Mandela’nın gardiyanının ‘sözde anıları’ üzerine kurulu olduğunu, Mandela’nın söz konusu anı kitabının yazarı James Gregory için büyük bir hayal gücüne sahipmiş” dediğini belirtip bir süreliğine başka bir filmden, bu yıl İstanbul Film Festivali’nin NTV Belgesel Kuşağı bölümünde gösterilen ‘Büyük Satış’ adlı filmden söz edelim. Söz konusu belgeselde İngiltere, Bolivya, Filipinler ve Güney Afrika’daki kamu şirketlerinin özelleştirilmesinin yoksul kesimlerin hayatını nasıl etkilediği araştırılıyordu. IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı bu politikalara biz de yabancı değiliz. Güney Afrika’yla ilgili bölümde elektrik şirketinin özelleştirilmesinin ardından halkın nasıl zor duruma düştüğü, elektriksiz kaldığı ve fahiş fiyatlar ödemeye zorlandığı anlatılıyordu. 

Kâğıt üzerinde eşitlik 
Film, siyah bir komünist eylemcinin elektrik şirketinin sayaçlara koyduğu mühürleri kırarak elektriksiz kalan insanları yeniden elektriğe kavuşturmasını da gösteriyordu. Bu eylemcinin akıbeti ise korkunç oluyordu. Mandela’nın ‘özgürleştirdiği’ Güney Afrika’da halkın çıkarlarını savunan siyahların kaderi eskisinden farksızdı: Ya kayboluyorlardı ya da cesetleri bir çöplükte bulunuyordu. 

Zamane azizi Nelson Mandela’nın partisi Afrika Ulusal Kongresi (AUK) iktidara geldikten ve ırkçı ‘apartheid’ rejimi sona erdikten sonra Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar arasında kâğıt üzerinde eşitlik sağlanmıştı. Pratikte bazı siyahlar zenginleşmişti gerçekten de ama çoğunluğun yani siyahların durumu Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre bugün daha da kötü. Peki ama, “Özgürlüğün Rengi’nin de iddia ettiği gibi Mandela’nın özgürleşmesi mutlu son değil miydi? Anlaşılan mutlu son sadece ulusal ve uluslararası sermaye için geçerliymiş. 

Apartheid rejimi içinde meşru görüntüsü veremeyen ve AUK’nin terörist yöntemler de içeren eylemlerinden yılan sermaye galiba bizlere büyük bir şov sergiledi ve sergilemeye de devam ediyor. Mandela’nın özgürleşmesi için düzenlenen Özgür Nelson Mandela Konseri’nden (1988) sonra sahneyi punk’ın efsanevi ismi Johnny Rotten alıp para için yaptıklarını alenen ilan ettikleri Sex Pistols’ın yeniden bir araya geliş konserinin sonunda söylediği ünlü sözlerini söylemeliymiş: “Hiç kendinizi aldatılmış hissettiniz mi?” 

Yaser arafat? 
Ne o konsere katılan sanatçıları, ne Apartheid’in sona erdirilişini, ne de Nelson Mandela’nın mücadelesini küçümsemek istemiyorum. Açıkçası uzmanı olmadığım bir konuda meseleleri çok basite indirgiyor da olabilirim. Ama ‘Büyük Satış’ filmi ve BM istatistikleri, Mandela ve AUK’nin milliyetçiliğe ulusalcılığa ve kimlik politikalarına dayanan söyleminin ekonomideki karşılığının büyük sermayeye teslimiyetten ibaret olduğunu gösteriyor. Demem o ki Apartheid’in sona ermesinden en büyük çıkarı uluslararası sermaye sağladı ve siyahların, işçilerin durumu iyileşeceğine kötüleşti. 

Bir de Mandela’yla paralellik kurulabilecek Yaser Arafat geliyor aklıma. Neden Arafat hakkında da Mandela için yapıldığı gibi filmler yapılmaz mesela? Neden FKÖ ile AUK benzer kategoride görülmez? Neden Batılı Beyazlar Siyah Güney Afrikalılara duydukları empatiyi Filistinliler için duymazlar? Neden Wembley’de Özgür Filistin Konseri düzenlenmez? Galiba sermayenin bunlara ihtiyacı yok da ondan. 

Bu bitmek bilmez söylevden sonra filme gelecek olursak: Şaibeli bir kitaba dayanan filmde Mandela elden geldiğince yüceltiliyor. Siyah dillerinden Xhosa’yi bildiği için Mandela’nın gardiyanı olan Gregory, ne zaman hücresine girse Mandela’yı duvara dönük, ayakta buluyor. Çünkü birisini efsaneleştirmek istiyorsanız, böyle durması çok işe yarıyor. Gregory önce ırkçı görüşlere sahipken, kısa sürede Mandela’nın etkisi altına giriyor. Bütün bu süreç hiç inandırıcı değil filmde. 

Altın palmiyeli yönetmen 

Gregory’nin AUK’nin bildirisini ele geçirmesi ve okuması sırasında yaşanan gerilimler de son derece yapay. Mandela’nın komünist değil, milliyetçi olduğunu söylemesi de filmin kahramanımızın hanesine yazdığı artı puanlar arasında yer alıyor. Gregory’yi doğrunun saflarına geçerken en çok tökezleten engelin karısı olduğunu da not düşelim. Kısacası Mandela’nın 27 yıl süren hapishane macerasının bir bölümünü Gregory’nin gözünden izliyoruz. 

Sinema tarihinin en büyük garipliklerinden biri galiba bu filmin de yönetmeni olan Bille August’un Cannes’da iki kez Altın Palmiye kazanmış olması. Sıradan bir yönetmen için olağanüstü bir durum. ‘Özgürlüğün Rengi’ vasat oynanmış, vasat sahnelenmiş, her haliyle vasat bir film. Palavracı bir gardiyanın terfilerle dolu, Mandela sosuna bulanmış, inandırıcılıktan yoksun yaşam öyküsü de diyebiliriz ‘Özgürlüğün Rengi’ için. 

Kaldırım Serçesi

TARİH:  4 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir yıldız doğuyor

Orijinal Adı: La Vie En Rose-La Mome Yönetmen: Olivier Dahan Oyuncular: Marion Cotillard, Sylvie Testud Türü: Biyografi, Dram, Müzikal Ülke: Fransa, İngiltere, Çekoslavakya 

EDITH Piaf’ın hayat hikâyesini ana başlıklarıyla dinleseniz, tam filmlik hikâye dersiniz. ‘Kaldırım Serçesi’ de bununla yetiniyor ne yazık ki. Tam filmlik bu hikâye ana başlıklarının ötesine geçirilemiyor, Piaf’ı derinlemesine ele almanın uzağında kalıyor. Sokaklarda şarkı söyleyen ilgisiz bir anne, ardından altın kalpli fahişeler arasında randevuevi hayatı, daha sonra sirkte çalışan bir babanın yanında oradan oraya sürüklenme, derken bir gazino sahibinin dikkatini çekiş ve yükseliş. 

Affedilir gibi değil 
Bu arada cinsel boyutu olup olmadığı anlaşılamayan yakın bir kız arkadaşla sorunlu ilişkinin ardından evli ve iki çocuklu boksör Marcel’le yaşanan aşk, uyuşturucu bağımlılığı da konu başlıkları arasında yer alıyor. Hayatım roman denilecek türden bir hayattan sıkıcı bir film çıkarmak zor, dolayısıyla ‘Kaldırım Serçesi’ de sıkıcı değil. Ama Piaf’ı bu filmden anlamayı da ummamak lazım. 

Film koskoca dönemleri, ilişkileri atladığı gibi ele aldıklarının da hakkını vermiyor. Hele hele Piaf’in kendisini keşfeden ilk patronunun ölümünde şüpheli görülmesinin nedenini hiç söylememesi affedilir gibi değil. 

Georgia Yasası

TARİH:  4 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir cinsel taciz kurbanının öyküsü 

Orijinal Adı: Georgia Rule Yönetmen: Garry Marshal Senaryo: Mark Andrus Oyuncular: Jane Fonda, Lindsay Lohan, Felicity Huffman Türü: Romantik Komedi, Dram Ülke: ABD 

Georgia Yasası Amerikan eleştirmenlerince hiç beğenilmedi. Ucuz çözümler önerdiği, küçük kasabayı şekere buladığı, cinsel taciz, ensest ve alkolizm gibi konuları hafife aldığı ve tutarlı bir dil tutturamadığı söylendi. Bütün bunlara katılmak mümkün ama filmi tümüyle kurtaran, suyun üstünde tutan bir öğe var, o da Lindsay Lohan’ın oyunculuğu. 

Sinemanın magazin kısmıyla hiç ilgilenmeseniz bile, Lohan’ın kontrolden çıkmış özel hayatına dair bir şeyler kulağınıza çalınmıştır. ‘Georgia Yasası’ Rachel (Lindsay Lohan) adlı 17 yaşında liseyi yeni bitirmiş bir kızın çevresinde dönüyor ve Rachel karakteri Lohan hakkında duyduklarımızı aklımıza getiriyor. 

İkna olmuyoruz 

Rachel çok zeki, hazırcevap, entelektüel ve fakat ne kendisine ne de ilişkilerine saygısı olan, sorunlu bir kız. “Lohan kendisini oynuyor” demek çok kolay. Ama bir oyuncunun dışardan gözlemleme şansı olmadığı birisini yani kendisini mi oynaması daha kolay yoksa gözlemleyebileceği bir başkasını mı? Kendini oynayabilmek çok iyi bir içgörü gerektirmiyor mu? Lindsay Lohan kimi oynamış olursa olsun, çok iyi oynuyor, canlandırdığı karakteri ete kemiğe büründürüyor ve bütün filmi ilgi çekici hale getiriyor. 

Film Lilly (Felicity Huffman) ile kızı Rachel’in San Francisco’dan Idaho’nun küçük bir kasabasına yaptıkları otomobil yolculuğuyla açılıyor. Yolculuğun sebebi hikmeti Rachel’in anneannesi Georgia’nın (Jane Fonda) sıkı kurallarıyla yola getirilmesi olarak gözüküyor, çok ikna olmasak da. İkna olmuyoruz çünkü Lilly aynı kurallardan nefret ettiği için 14 yıldır annesini görmüyor. Idaho’da Mormon tarikatının yoğun bir nüfusa sahip olduğunu öğreniyoruz. Rachel kasabaya bir fırtına gibi giriyor. 

Evlenene kadar cinsel perhiz uygulayan Mormonların arasında serseri mayın gibi dolaşıyor. Hedeflerinden kiminin hayatını iflah olmaz şekilde değiştiriyor, kiminin zırhını delemiyor. Rachel’in kural tanımaz cinsel iştahının ardında yatan ne? ilgi mi istiyor, kendisini aşağılatmak mı, başkalarını aşağılamak mı? Sonra Pandora’nın kutusu açılıyor: Rachel’in üvey babasının tacizine uğramış olduğunu öğreniyoruz. Ya da Rachel öyle söylüyor ama gerçek başka bir şey. 

Lilly kocasını kaybetmeyi göze alacak mı, yoksa Rachel’ı mı harcayacak, o güne kadar yaptığı gibi? 

Filmin çok muhafazakâr olduğu, küçük kasaba ahlakını yücelttiği ve doğruladığı gibi fikirlere katılmıyorum. Bence küçük kasabanın halkı da çekici bir alternatif olarak sunulmuyor. Rachel’in kasabanın yakışıklı ama oldukça salak genciyle evlenip oraya yerleşeceğini ve sorunlarını aşacağını düşünmek mümkün değil. Bazı şeyler açığa çıkıyor, o kadar. 

Lohan’ı izlemek bir keyif 

Filmin temel sorunları Rachel dışındaki karakterlerin çok inandırıcı olmamasından kaynaklanıyor. Hele baba figürü fazlasıyla karikatür. Lilly’yle bu adamın ilişkisini anlamak çok zor. Hem Lilly’den çok daha genç duruyor, hem de sevimsiz yuppie kimliğiyle tacizci kimliği birleşince mutlak bir kötü karaktere dönüşüyor. Ama sonuç olarak Rachel karakterinde Lindsay Lohan’ı izlemek başlı başına bir keyif ve bu da bu filmi ortalamanın üstünde bir yerlere koymamıza yetip artıyor. 

Şantör

TARİH:  4 Ağustos 2007

GAZETE/DERGİ: Birgün

Elde var hüzün 

Depardieu, Cecile ve France çok çok iyi oyunculuklar sergiliyor. Kim bilir, genç kuşaklar cool olmaktan sıkıldıklarında oturup birkaç Fransız şansonu, hatta belki Türk sanat musikisi dinlemek isterler bu filmi gördükten sonra 

Orijinal Adı: Quand J’Etais Chanteur Yönetmen: Xavier Giannoli Oyuncular. Gérard Depardieu, Cécile De France Türü: Dram, Romantik, Müzikal Ülke: Fransa 

Şantör, Fransız sinemasının en iyi yaptığı şeyi yapıyor: Kadın erkek ilişkilerinin anlarına odaklıyor kendini. Bir zamanlar hayranlıkla izlediğimiz Claue Sautet filmlerindeki gibi. Filmin iki başrol oyuncusunun Gerard Depardieu ile Cecil de France’ın yüzlerinde hüznün, arzunun, kıskançlığın, imkânsızlığın, ulaşamamanın, inadın her nüansını görüyoruz. 

Alain (Depardieu) bizdeki karşılığı gazino olabilecek dans salonlarının şarkıcısı. Müşteri kitlesi orta sınıf yaşlı ve orta yaşlılar; söylediği şarkılar da aşka dair Fransız şansonları. Modası geçmiş şarkıların, yaşı geçkin şarkıcısı Alain, lafın kısası. 

Döneminin geçtiginin pekâlâ farkında. Ama işine saygılı, söylediği şarkılara saygılı, dinleyicisine saygılı. Derken emlakçı arkadaşı Bruno’nun yanında çalışan kendisinden çok daha genç Marion’la (de France) karşılaşıyor. Kadınlar konusundaki tecrübesini konuşturuyor ve Marion’un başka kadınlarla rekabetçiliğinden de yararlanarak onunla tanıştığı gece beraber oluyor. Ama Marion bir sorun yumağı, eşinden ayrılmış ve oğluyla ilişkisi çok sorunlu. Bruno’yla da arasında bir şeyler var ve Alain’le geçirdiği geceyi unutmak istiyor derhal. 

Yaşamaya mecbursun 

Alain’in de eski karısı yeni menajeriyle tam anlamıyla bitmemiş bir aşkı var. Alain’le Marion arasında mutlu bir aşk mümkün mü? Filmin buna cevabı ne evet ne de hayır. Ama her şeye rağmen imkânsızlığı bilsek bile yaşamak lazım der gibi. Depardieu de Cecile de France da çok çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Kim bilir genç kuşaklar cool olmaktan sıkıldıklarında oturup birkaç Fransız şansonu, hatta belki Türk sanat musikisi dinlemek isterler bu filmi gördükten sonra. Son zamanların en cool topluluklarından Cansei De Ser Sexy’nin adı da ‘seksi olmaktan yorgun’ anlamına geliyor, yeri gelmişken… 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com