Recep İvedik 3

TARİH:  13 Şubat 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Recep: Bir siyah Türk
Recep İvedik toplumun nimetlerinden yararlanamamış, kültürden nasibini alamamış bir siyah Türk.  Recep genetik olarak da anne babasından kötü bir miras devralmış, en azından Recep’in fikri bu. Babasını taş devri insanlarına benzetiyor ve kendisini “hayvan” olarak nitelendiriyor. Yoğun kıllı vücuduyla Recep  İvedik gerçekten de maymunumsu bir niteliğe sahip. Kendi geriliğinin farkında ve bu Recep’i saldırganlaştırıyor.
Aşağılanma ihtimaline karşı sürekli bir teyakkuz halinde Recep, açık vermemeye yeminli. Bu da sonuçta “önleyici saldırı” gibi bir durum yaratıyor hayatında.
Daha başına bir şey gelmeden önlemini almaya çalışıyor ve sonuçta durup dururken deli danalar gibi önüne kim çıkarsa saldırıyor. Recep karakteri, bir yandan insani duygulardan azade değil. Sevilmek istiyor ve karşısına hoşlanabileceği bir kız çıkınca, zorlanarak da olsa onla yakınlaşma çabasına giriyor. Filmin finalinde edindiği keçisiyle çok şeker bir ilişki kuruyor.
Kısaca Recep’ten umudu kesmemek gerekiyor. Ama Recep’in onca birikmiş öfkesi ve cehaletiyle faşizme kayma ihtimali çok yüksek. Recep’in saldırganlığı  çoğu zaman züppeleri hedef alıyor ama bazen sıradan insanlar, kendisi gibi yoksun kalmışlar da Recep’ten şiddet görüyor.

KİTLELERİN ZEVK ALDIĞI…
‘Recep İvedik’ filmleri böyle sorunları kaygı edinmiş gibi durmuyor. Recep’in yoksun kalmışlıktan kaynaklanan, anlaşılır ama kendisini çoğunlukla çok baskıcı bir şekilde ifade eden öfkesi, tamamen bir eğlence unsuru olarak yer alıyor dizide. Recep gibiler aşağılanıyor mu yoksa onla özdeşlik mi kuruluyor? Galiba ikisi de… Kitleler kendilerinin belki de çok abartılı bir versiyonunu seyredip, ona gülmekten zevk alıyor.
Film olarak iyi şeyler söylemek mümkün değil ‘Recep İvedik 3’ için. Bunalıma girmiş bulunan Recep’i çeşitli ortamlarda gösteren, skeçler halinde ilerleyen, ucuza kotarılmış ve komiklik adına bolca iğrençlik barındıran bir film bu. Kötü para, iyi parayı kovar diye bir terim vardır ekonomi literatüründe.
Kötü filmler de iyi filmleri kovuyor. Sinema salonlarının çoğu şimdi ‘Recep İvedik 3’ü gösterecek. ‘Yahşi Batı’da da yaşandığı gibi. Ve iyi filmleri görebilmek için festivaller dışında pek bir seçeneğimiz kalmayacak.
Neyse ki ‘!f İstanbul’ var şu sıralar. Fırsatı değerlendirin.

EJDER KAPANI: Bir ensest fantezisi

TARİH:  23 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin kahramanı olan sadist katilin kız kardeşi, tecavüze uğramış, nihayetinde ölmüş. Kızın sübyancı (pedofil) katili yakalanmış ama kısa bir süre yattıktan sonra afla serbest bırakılmış. Filmin kahramanı (aslında yazdıklarıma çok güvenmeyin, filmin sırlarını açık etmemek için ben de kandırmacalı bir dil kullanıyorum) kız kardeşinin katilini ve o katille benzer profile sahip, afla çıkmış tecavüzcüleri birer birer öldürüyor. Bu arada güneydoğuda yaşayan bir tür varanın (büyük kertenkele) zehrini de kullanıyor (Kürt sorununun zehri?). Halk bu ‘sapık’ katillerin öldürülmesinden pek memnun! Devlet adamları ise nedense tecavüzcüleri öldüren katilin yakalanamaması durumunda hükümetin düşeceğini sanıyor. Yani burası Türkiye olmasa neyse ama… Burada hükümetler böyle olayların çok daha ağırlarında bile düşmedi ki… Kaldı ki millet memnun.
Filmin tartıştığı bir af ve hukuk meselesi var. Eğer toplum hayatına tehdit oluşturan birileri, cezalarını çekmeden serbest bırakılırsa, başka birileri de onları öldürür, halk da bu kişileri destekler diyor film. Fakat film, tam anlamıyla bireysel adaletten, bu faşizan çizgiden yana demek güç. Açık bir şekilde, şiddetin estetikleştirilmesi durumu var filmde. Yumruğun yendiği anda ağızdan fışkıran kan bize fotoğraf dondurularak veriliyor. Bu ve benzeri sahneler açıkça maço bir erkekliği, şiddeti yüceltiyor. Üstelik bu şiddeti uygulayanlar kanunları arkasına almış polisler. Fakat yine de, şiddet kimi zaman yüceltilse de filmin de hastalıklı bir hali var ki, tam da nerde durduğunu belirsizleştiriyor.  İşkenceci katili destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “evet, destekliyoruz” olsa da, söz konusu karakter çok sevilebilecek biri gibi gelmedi bana. Ama bu benim kanım da olabilir.
Filmin bana asıl ilginç gelen yanı ise, aile içi cinsel dinamikleriydi. Filmde sembolik bir aile oluşturan üç polis var. Abbas (Uğur Yücel)bu üçlüde baba figürü. Baba figürü derken, benim yakıştırdığım bir şey değil bu. Filmin diğer iki polisi, Cello (Kenan İmirzalıoğlu)ve Ezo (Berrak Tüzünataç)onu baba olarak gördüklerini dile getirirken, o da onlara kızım ve oğlum diye hitap ediyor. Dolayısıyla Tüzünataç ve İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterler de birbirleriyle kardeş oluyorlar. Sembolik anlamda elbette. Filmin işkenceci seri katili (katilleri) aynı travmayı yaşamışlar: kız kardeşleri tecavüze uğramış. Peki bu seri katil (katiller) ne yapıyor? Tecavüzcüleri hadım ediyor ve kendi sembolik kız kardeşiyle yatıyor. Ve babanın kendisini cezalandırmasını bekliyor.  Baba da onu cezalandırıyor! Sanki kızkardeşinin katilleriyle, tecavüzcüleriyle özdeşleşen bir intikamcı var. Kendi yasak arzusunun bedeli olarak yaşamaktan korktuğu kastarasyonu (hadım edilme/penisin kesilmesi)kurbanlarına uyguluyor. Bir ensest fantezisi ve/veya kabusu gibi bütün film.

PSİKANALİTİK OKUMALAR
Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterin, bir sorgu sırasında suçluyu, karısını düzmekle tehdit etmesi de onun cinselliğine dair bir şeyler söylüyor. Cello’nun başkalarının kadınlarıyla bir derdi var . ‘Adını Sen Koy’u hatırlıyor musunuz? Orada arkadaşının nişanlısına aşık olan karakterle bir akrabalığı var Cello’nun.
Abbas’ın Ezo’ya çaktırmadan kendisini bir erkek olarak nasıl gördüğünü sormasını da not etmek gerek (Abbas, Ezo’ya Cello hakkında ne düşündüğünü soruyor ama öyle bir soruyor ki aslında kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istediği sonucu çıkıyor!) Filmin finalinde Abbas’ın , Cello’yu öbür dünyaya uğurladıktan sonra camide dua etmesi anlamlı. O haremine göz diken oğlunu tanrıya kurban etmiş İbrahim Peygamber gibi. Ve kendisi de Allah Baba’sına sığınıyor.
Amatör psikanalistlik çabasını  bir kenara bırakıp, filmin sinemasal olarak nasıl bir tat bıraktığına bakacak olursak… Bir defa filmin fena halde ‘Se7en’ filminin etkisi altında olduğunu söylemek lazım. Fakat ‘Se7en’ın aksinekarakterlerin dertleri seyirciyi pek saracak cinsten değil. Milli Görüşçüler, Fethullahçılar ve Ülkücüler arasında bölündüğü söylenen polis teşkilatında Ezo’nun atletlerle dolaşması pek inandırıcı gözükmüyor. Keza Abbas karakteri de biraz taklit duygusu veriyor. Kenan İmirzalıoğlu ise ürkütücü, tekinsiz bir polis rolüne oturmuş. Gerçek hayatta görsem korkardım. Kurbanlarla ki aynı zamanda tecavüzcü suçlular oluyorlar, hiç tanışmıyoruz. Onlara ne acıyoruz, ne öfkeleniyoruz. Gerilim sağlayacak pek bir unsur yok filmde. Kimse için tasalanmıyoruz, katil yakalanacak mı diye dert etmiyoruz. Nihai hesaplaşmada da bir zirve yaşanmıyor. Psikanalitik okumalarla film ilginçleşse de bunun hedeflenen bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir stil çalışması olarak fena değil ama başta da dediğim gibi tehlikeli sularda yüzen bir film bu.
Son bir not: Sırrı Süreyya Önder filmin sürpriz oyuncusu ve kesinlikle de en iyilerinden biri. Hoş geldin Sırrı hocam!

Genç İtalyanlar huzursuz!

TARİH:  7 Aralık 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikâyeden değil”
2. İtalyan Film Haftası, Alkazar Sineması’nda yapılan sade bir ödül töreniyle geçtiğimiz cuma akşamı başladı. Vivident Özel Festival Ödülü İtalyan Sineması’nın son yıllarda çıkardığı en önemli kadın oyunculardan olan Valentina Carnelutti’ye verildi. Carnelutti Ridley Scott’ın ‘Hannibal’, Steven Soderbergh’in ‘Ocean’s 12’. Theo Angelopoulos’un ‘Zamanın Tozu’ gibi filmlerinde yol alarak kendisine İtalya dışında da bir kariyer çizgisi oluşturdu.

KENDİNİ SANSÜRLEYEN YÖNETMENLER
Carnelutti ödülünü alırken Türk yönetmenlerle de çalışmak istediğini belirtince, biz de kendisiyle hemen biraz konuştuk. Carnelutti, Semih Kaplanoğlu’nu ismiyle biliyor, Nuri Bilge Ceylan’ı ise filmi ‘Üç Maymun’la hatırlıyordu. Oyuncunun söyledikleri doğrusu ilginçti: “Türk sinemasında, bir zamanlar İtalyan sinemasının da sahip olduğu ama artık yitip gitmiş olan bir şeyler var: Samimiyet var, özgürlük var. Türk filmlerinde fark ediyorsunuz ki yönetmen o hikayeyi anlatmak zorunda. Anlatmasa ölür.
Oysa şimdinin İtalyan sineması fazlasıyla piyasanın egemenliğinde. Bakıyorsunuz ki yola paradan, oyunculardan falan çıkılmış. Anlatılması gereken hikayeden değil. Malzeme var hadi bir film yapalım şeklinde başlanılmış işe. Bir de otosansür var, tabii bu da koşullardan kaynaklanıyor. Eğer belli bir tarzda film yapmazsam, gösterim şansı bulamaz diye düşünen senaristler, yönetmenler baştan kendi kendilerini sansürlüyorlar. Berlusconi bütün medyayı satın  aldı ve birçok insanın ağzını bantla kapatmış oldu. Ama halk hala ona oy vermeye devam ediyor. Başbakanlarımızın sıkı arkadaş olduğunu biliyorum.
Yani, siz de dikkatli olun! Berlusconi bir diktatör olmaya doğru hızla gidiyor!” Ödül gerekçesi olarak “trajedi ve komediyi, hiciv ve bağlılığı, dinamizm ve dengeli yorumlamayı bir araya getirebilme özelliklerine sahip, güçlü, tutkulu ve çok yönlü bir oyuncu” olması gösterilen Carnelutti festivalde  ‘Kızıl Gölgeler’ adlı filmle yer alıyor. Bu film son Altın Portakal’da da gösterilmiş ve yönetmeni Maselli Antalya’ya konuk olmuştu. Maselli de filmi hakkında konuşurken Carnelutti ile benzer şeyler söylemişti: İtalyan  toplumunun Berlusconileşmesi  ve bu durumun vahameti yönetmenin temel dertlerindendi. Yönetmen Francesco Maselli’nin II. Dünya Savaşı sırasında aktif olarak faşizme karşı direnişte savaştığını da belirtelim. Maselli festivalin konukları arasında  bulunuyor ve ‘Kızıl Gölgeler’in gösteriminden sonra seyircilerle sohbet edecek.

GELECEKTEN KORKUYORUM
Berlusconi İtalyası ile dertli olan bir başka konuk da açılış filmi ‘Güzel İnsanlar’ın genç yönetmeni Ivano de Matteo idi. ‘Güzel İnsanlar’  bağımsız bir filmdi ve Fransa’da birçok ödül almasına rağmen ülkesi İtalya’da gösterim şansı bulamamıştı. Zaten film de İtalya’nın halinden memnun ama vicdanını da göstermelik eylemlerle temiz e çıkarmak isteyen burjuva aydınları ile ilgiliydi.
Zizek’e sorsanız “hemen ‘ırkçı’ damgasını vuracağı orta yaşlı bir çift, fahişeliğe zorlanan Ukraynalı genç bir kızı kurtarmaya karar verir. Ama “kendisini evinde gibi hissetmesini istedikleri” genç kız gerçekten de kendisini biraz onların eşitiymiş gibi hissetmeye başladığı anda, burjuva aydınlarımızın dişleri uzar, pençeleri çıkar, kurtlaşıverirler. Ivano de Matteo, Berlusconi İtalyasında artık gelecekten fena halde korktuğunu, okul pasosu edinmek için bile bir tanıdık sahibi olmak gerektiğini ve çocuklarına bir eğitim olanağı sağlayabileceğinden kuşkulu olduğunu söyledi, filmin ardından yapılan söyleşide. O da Türkiye ya da başka bir ülkede çalışmaya açık olduğunu belirtti. Ne garip değil mi, genç İtalyan sinemacılar için henüz tümüyle ele geçirilmemiş bir vaha gibi görünüyor Türkiye. Tabii AKP ve Berlusconi’nin sıkı kankası Erdoğan Türkiye’yi de benzer bir çöle dönüştürmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Festivalde gösterilecek diğer uzun metrajlı filmler şunlar: ‘Birçok Öpücükten Sonra’ (Fausto Brizzi), ‘Fortapasc’ (Marco Risi), ‘Giuilia Akşamları Randevulaşmaz’ (Giuseppe Piccioni), ‘Günaydın Aman’ (Claudia Nocce), ‘Bulutların Üzerindeki Ev’ (Claudio Govannesi, ‘Karadeniz’ (Federico Bondi) ve ‘Özgürlük’ (Davide Ferrario). Uzun metrajlı filmler Alkazar Sineması’nda kısa ve belgesel filmler ise Pera Müzesi’nde ücretsiz olarak izlenebilir.

Aklı Havada: Cellatların yalnızlığı

TARİH:  16 Ocak 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin sonu, bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor  ve kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor
Biraz tecrübeli bir sinema izleyicisine şöyle bir kahraman tarifi çizsem: “Filmin kahramanı  başta yalnızdır. Aileye, arkadaşlığa, dostluğa, kısacası  kalıcı hiçbir bağa inanmaz. Sabit bir evi bile yoktur nerdeyse.”  Ve sonra sorsam, “bu filmin kahramanının inançları filmin sonunda nasıl olacaktır?” diye.

Alacağım cevap “kahramanın inançları sarsılmış olacaktır. Sevmenin ve sevilmenin, kalıcı  ilişkiler kurmanın değerini anlayacaktır”, şeklinde olacaktır. ‘Aklı Havada’ işte bu formüle uyan bir film. Bir farkı  var gerçi, klasik formülden bir miktar sapıyor ve kahramanını  finalde kelimenin  tam anlamıyla havada bırakıyor ama sonuçta ‘sev, sevil, aileye inan’dan da başka bir şey de söylemiyor. Film, ele aldığı konu itibariyle kapitalizme, krize, sınıf ilişkilerine dair radikal şeyler söyleme şansına sahipken bunu kullanmıyor.

KAPİTALİSTLERLE EMEKÇİLER

Dünyanın en cazip erkeğini yani George Clooney’yi hangi rolde oynatırsanız oynatın daha baştan kahramanınıza karşı yoğun bir sempatiyle işe başlamış olursunuz. Clooney’nin olduğu bir filmde ondan daha cazip, daha ‘cool’, daha seksi biri olabilir mi? Olamaz! Zaten film de Clooney’nin karakterini çok cool olarak tasvir ediyor başta. Had safhada profesyonel, son derece etkin ve yetkin bir iş adamı olan Ryan Bingham’ı tanıyoruz. Bingham’ın çalıştığı şirketin işi “işten adam atma”. Bingham da şirketin en iyi adamı (tetikçisi, celladı, ne derseniz deyin).  Post-modern üretim döneminde işler nasıl taşeron şirketlere havale ediliyorsa işten atmalar da taşeron şirketlere havale edilmiş meğerse.

Bingham insanlara kovulduklarını güzel bir biçimde ambalajlayarak söylüyor, onları iş bulmalarında yardımcı olacakları vaadiyle kandırıyor, Tekel işçilerine önerilenin benzeri paketlerle yatıştırıyor ve yeni maceralara atılıyor. Bir yandan uçuş milleri toplarken diğer yandan da kendisi gibi bir iş kadınıyla otellerde başlayan bir ilişki yaşamaya başlıyor. Bingham yaptığı işe dair ahlaki bir problem yaşamıyor. Krize girmesi ahlaki nedenlerle değil, işin şeklinin değişmesi kaygısıyla oluşuyor.  İşe yeni bir kadın çalışan giriyor ve işten atmaların yüzyüze değil, telekonferansla halledilmesini öneriyor. Böylece uçak masraflarından tasarruf edilecektir.

Bir anda Bingham insani, yeni işe giren kişi gayrı-insani bir niteliğe bürünüyor. Bingham’ın tek derdi ise bir büroya çakılıp kalmak. Yoksa insani, gayrı-insani falan takıldığı yok.  Bu yeni kadının ise aslında filmin en insani karakteri olduğunu sonradan anlıyoruz. Fakat, kendisi her zaman bir karikatür gibi davranıyor. Bingham ve sevgilisinin cool’luğunun yanında o, pek de önemi olmayan çocuksu bir karakter olarak kalıyor. Sonunda bir anlamda Bingham’a yenilmiş de oluyor. Bingham zafer kazanıyor ama o da hayatının ne kadar boş olduğunu anlıyor. Fakat mesele iş, işten atma-atılma, sömürü falan değil. Fakat sonuçta mesele bir ailen var mı yok mu, yalnız mısın değil misine bağlanıyor. Sonuçta kapitalizmin cellatlarına, tetikçilerine sempati üretmekten öteye gitmiyor ‘Aklı Havada’. Modern infaz yöntemleri yerine, geleneksel infaz yöntemlerini yeğliyor bir yandan da. Ama işten atanlarla, işten atılanlar, kapitalistlerle emekçiler arasındaki çelişkiye teğet geçiyor. Teğet geçmek, hiç dokunmamaktan iyidir denilebilir tabii ki.

NEŞELİ HAYAT

TARİH:  28 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyüklere masallar
Yılmaz Erdoğan bu kez sıradan bir insanı, kültürel olarak yabancı olduğu, ekonomik açıdan ulaşamayacağı bir ortam içinde anlatmış
Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde Altın Karagöz’ü talihsiz bir adamın traji-komik öyküsünü  anlatan ‘Bahtı Kara’ya vermemizin hemen ardından yine talihsiz bir adamın öyküsünü anlatan filmle karşılaşmak sürpriz oldu. Fakat fark daha filmlerin adlarından başlıyor, birisi karanlığa vurgusunu yapıyor, diğeri ironik de olsa neşeye.
Yılmaz Erdoğan, ‘Neşeli Hayat’ı tasarlarken hiç şüphe yok ki Frank Capra’nın ünlü  filmi ‘Şahane Hayat’tan esinlenmiş. Filmlerin benzerlikleri sadece adlarında değil, yılbaşı döneminde geçmelerinde, kaybolan bir paranın bulunuşunda, ters gitmekte olan bir sürü şeyin sonunda tatlıya bağlanmasında ve hayatı kutsamasında. Ama Erdoğan başarılı bir film yapmış ve ortaya uyarlama tadında bir iş değil hakiki bir Türk filmi çıkmış. Eline sağlık!

RIZA’NIN MACERALARI
Filmin kahramanı Rıza önce iş yapmayan lokantasını kapatıyor, sonra doğrudan pazarlama yapan bir şirketin mallarını satmaya başlıyor. Fakat talihsizlik Rıza’nın yakasını bırakmıyor ve ‘Neşeli Hayat’ adlı hijyen vb. ürünleri satan bu şirketin malları, içerdikleri kimyasal bir madde Sağlık Bakanlığı’nca yasaklandığı için toplatılıyor. Rıza ve onun peşinden sürüklediği arkadaşları ellerinde satın almış oldukları mallarla kalakalıyor. Rıza önce terlik kostümü içinde canlı reklam olarak ardından da Noel Baba kostümü içinde bir oyuncakçı dükkânında iş buluyor. Bu arada doğrudan pazarlama işine soktuğu arkadaşlarının açtığı davayla ve salak kayınbiraderi Lokman’la da uğraşmak zorunda kalıyor. Lokman hamile bıraktığı kızla evlenmezse öldürülecek ama düğün yapacak para nerden bulunacak? Rıza’nın eşinin derdi ise çocuk sahibi olmak ama Rıza sevişecek ruh halinde değil.

MASAL İLE GERÇEK
Yılmaz Erdoğan’ın muhtemelen en iyi filmi bu. Yoksul, sıradan bir insanı, kültürel olarak yabancı olduğu, ekonomik açıdan ulaşamayacağı bir ortam içinde anlatmış. Onun sınıf atlama hayallerinin çöküşünü ama yine de umudunu yitirmeyişini, hayata tutunuşunu sergilemiş. Masal ile gerçeklik arasında iyi bir denge tutturmuş. Kendisi de iyi oynamış,
Büşra Pekin ve Ersin Korkut başta olmak üzere oyuncularından da çok iyi performanslar almış. Mekânları iyi değerlendirmiş, ilk sahneler dışında müziği dozunda kullanmış. Bütün hüznüne rağmen, insanın içini ısıtan bir film yapmış. Ama bu tür ‘kendini iyi hisset’ tarzı filmlerin kalıcılık gibi bir sorunları var. Keyifle izleniyorlar ama pek bir iz bırakmıyorlar. Filmden çıktığım sıradaki duygularımla şu anki duygularım arasında çok fark var.
O sırada çok beğendiğimi düşündüğüm bu filmin anısı hızla uzaklaşmaya başlamış bile. Kahramanların yaşadığı her sorunun sonunda kolayca hallolması, her şeyin nihayetinde yolunda git mesi, evet, o an için kendimizi iyi hissetmemizi, katharsisimizi yaşayıp gülümseyerek sinemadan çıkmamızı sağlıyor ama hayat ne yazık ki böyle değil. Olsun, arada sırada büyüklerin de masal dinlemeye/seyretmeye  ihtiyacı var.

2012 Global bir kriz ve G-8

TARİH:  14 Kasım 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün

Güneşteki patlamalar, tarih 21 Aralık 2012’ye yaklaştıkça şiddetlenir, yer kabuğu parçalanmaya başlar ve batan dünyanın ardından geriye ABD başkanı kalır!
Geçen hafta gösterime giren ‘Yasak Bölge 9’ Güney Afrika’da geçiyordu ve orta sınıfın sınıf düşmesini, ötekileşmesini anlatıyordu. ‘2012’ Güney Afrika’da geçmese de orada son buluyor ve bu sefer sınıf düşmekten ziyade öbür dünyaya düşenler sadece orta sınıf değil, bir milyar Euro’nun altında parası olan herkes. Bu da neredeyse bütün dünya nüfusuna denk geliyor. Çünkü kriz tam anlamıyla global bir kriz.
Ama ekonomik değil, fiziki bir kriz. İki filmde de ekonominin adı geçmese de, söz konusu olan krizler ve tehlikeler ekonomik tehlikeleri, yaşadığımız büyük krizi simgeliyor. İki film de böyle düşünmemiz için yeterince malzeme sunuyor ve tabii ki iki film de bugünün dünyasına sesleniyor ve ondan ilhamını alıyor.

DEPREMLER, PATLAMALAR, TSUNAMİLER…
‘2012’ insan eliyle yapılmamış bir çevre felaketini anlatıyor. Mayalar yüzyıllar önce dünyanın sonunun 21 Aralık 2012’de geleceğini saptamışlarmış. Güneşteki patlamalar bu tarihe yaklaştıkça giderek şiddetlenir ve bu patlamalardan uzaya salınan bir takım parçacıklar dünyanın merkezindeki lav kütlesiyle etkileşime geçer.
ABD Başkanı, G-8 zirvesini toplar, Sarkozy, Berlusconi ve Merkel benzerlerine durumu açıklar: Bildiğimiz anlamıyla dünyanın sonu gelmektedir. Dışarıda tabii ki bir Hollywood filminde gösterilmesini beklediğimiz gibi vandalca şiddet eylemleri yapan protestocular da tabloda yerlerini almıştır. Sonunda yerkabuğu parçalanmaya başlar. Depremler, volkanik patlamalar, heyelanlar ve tsunamiler birbirini izler.
Sonra öğreniriz ki, bu toplantıdan bir karar çıkmıştır ve dört adet devasa gemi inşa edilmiştir. Bu gemilere binmenin fiyatı ise 1 milyar Euro’luk biletleri almaktan geçmektedir. Bu kararlardan haberdar olan ABD başkanı yine de tam bir gönül adamı olarak resmedilmeyi başarır.
Batan dünyayla birlikte kalır gerçek bir kaptan olarak. İş işten geçtikten sonra da olsa halkın bilgi edinme hakkını düşünür falan. Sürekli kaygılı bir baba edasıyla fısır fısır konuşur. Diğer liderler pıllarını pırtlarını toplayıp gemilere binerken o gözü yaşlı çocuklara şefkatli elini uzatır. Tam bu G-8 zenginleri (ABD başkanı hariç) yoksulları sattı derken, o da ne? Yine bir ABD’li, muhtemelen başkanın halefi ve müstakbel damadı duruma el koyar. Onun “insanlık öldü mü?” tarzı söylevi karşısında Merkel filan göz yaşları içinde gemiye halktan bir miktar adam almayı kabul eder. Aslında gemiye son anda girenlerin çoğunun yine de bilet almış ama arızalı gemiyle yola çıkamamış olan zenginler olduğu el çabukluğuyla ört bas edilir.

GELECEK: GÜNEY AFRİKA!
Mesaj: Siz G-8’e güvenin dünya halkları, onlar bencil görünseler de yine de sizi kurtaracaktır! Global krizden yine onların, Sarkozy’lerin, Merkel’lerin, Obama’ların önderliğinde çıkacağız! Gemiler, tek ayakta kalan kıta olan Afrika’ya, orada da bula bula Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yönelir. Ne de olsa orada da beyaz bir uygarlık var ve gelecek ne yazık ki Güney Afrika olacak, ‘Yasak Bölge 9’un yönetmeninin dediği gibi.
Filmin sadece görsel efektlerden oluştuğunu, aksiyon seyredenlere hitap ettiğini, bir mesaj filan içermediğini yazan bir sürü eleştirmen var. Hollywood yapımcıları bu eleştirmenlerden çok daha akıllı maalesef. Böyle büyük filmler her zaman ağır bir ideolojik misyon da taşırlar. Tabii ki sistemin belkemiğini oluşturan orta sınıf aile de bu filmlerde önemli bir rol edinir. Film dağılmış bir ailenin yeniden toparlanmasının, babanın çocukları üzerindeki otoritesini yeniden tesis edişinin de hikâyesidir aynı zamanda.
Filmin mesajı ve görsel efektleri yerli yerinde ama gerisi bazı ABD’li eleştirmenlerin de görmeyi başardığı gibi fazla salakça. Bu kadarını onlar bile tespit ve teslim ediyor. Yoksa o eleştirmenler de yapımcılarla aynı gemideler ve benim gibi salaklara oradan el mi sallıyorlar?

PARİS’TEN SEVGİLERLE Paris’ten nefret söylemiyle

TARİH:  26 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Fransa, futbol milli takımlarının dünya kupasındaki saha içi ve saha dışındaki performansından dolayı utanç içindeymiş. “Paris’ten Sevgilerle” çok daha vahim bir duruma, ırkçılığa işaret ediyor ama galiba kimsenin umurunda değil. Luc Besson, Fransız sinemasının en güçlü isimlerinden biri. Belki de Besson’dan büyüğü yok; o derece yani.

FİLMDE IRKÇI BİR BAKIŞ VAR
Yönetmenliğinin yanı sıra, “Paris’ten Sevgilerle”de de olduğu gibi yazar ve yapımcı olarak da etkin. Yönetmen Pierre Morel’in bir önceki filmi “96 Saat”te (Taken) de Besson aynı konumdaydı. O filmde de Ortadoğululara yönelik ırkçı bir bakış vardı, şimdi, bu filmde de aynısı var. Sadece Ortadoğulular da değil, genelde Batılı ve Hıristiyan olmayan herkes potansiyel bir terörist ve sinek gibi öldürülmeye layık. “Paris’ten Sevgilerle”nin bakışı bu! Filmin bu nefret söylemi, hak ettiği tepkiyi aldı mı acaba Fransa’da? Bir şey duymadık şu ana kadar.
Filmin hikâyesi ise gayet uyduruk. John Travolta’nın canlandırdığı bir süper CIA ajanı, Paris’te Doğuluların karıştığı bir suikast girişimini önlemek için Paris’e gönderilir. Ona, elçilikte alt düzey görevlerde çalışan bir başka ajan yardımcı olur. Kan gövdeyi götürür, haliyle. Pis Müslümanlar ve Çinliler ve Pakistanlılar birer birer temizlenir.
Kadınları da ihmal etmez ajanlar! Bu erkek dayanışması ya da dostluğu filminde kadınlara da yer yoktur! Evet, Fransa utanmalı ama futbol takımından çok, en büyük sinemacıları Besson’un imzasını taşıyan bu ve benzeri faşizan filmlerden dolayı utanmalı.

BEYAZ BANT: Hepsi bu mu?

TARİH:  1 Mayıs 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Haneke çok, çok derin bir adam izlenimi veriyor ama pek o kadar da anlamlı şeyler söylemiyor. Çok usta bir sinemacı olduğuna şüphe yok Altın Palmiyeli yönetmenin. Oyuncu yönetimi mükemmel, mizansenler, kadrajlar çok iyi… ‘Beyaz Bant’ın teması da ağır mı ağır! Filmin tarihe ışık tutma iddiası daha en başta açıklanıyor zaten. Evet, bu büyük iddia, olabildiğince alçakgönüllüce seslendiriliyor; bilgiler eksik deniliyor, kulaktan dolma deniliyor ama iddia yine de orada duruyor!
Filmin konusu 1910’ların başında, Almanya’nın kuzeyindeki Protestan bir köyde geçiyor. Filmin bir anlatıcısı var: köyün öğretmeni. Öğretmen filmin konu aldığı yıllarda henüz genç ve bekâr. Otuzlu yaşlarının başında. Fakat anlatıcının sesi çok yaşlı, yani öğretmen bize bu olayları, üzerlerinden bir çok şey, özellikle de birinci ve ikinci dünya savaşları geçtikten sonrasını anlatıyor. Ve göreceklerimizin gelecekte olacak olanlara ışık tutabileceğini söylüyor. Akla bin bir şey geliyor tabii ki, kapitalizmin ve emperyalizmin yol açtığı paylaşım savaşlarına, Almanya’da faşizmin yükselişine, sosyalizmin yenilişine değin acaba ne söyleyecek Haneke bize? Yakın tarihi yeni bir gözle görmemizi sağlayacak ne biliyor? Neredeyse insanlığa dair önemli bir sırrın açığa çıkarılmasını umuyoruz. Beklentimizin büyük olmasını kendisi istiyor Haneke bu açılış cümleleriyle. Dolayısıyla filmden ya “vay canına!” diye çıkacağız, ya da “ee, hepsi bu mu?” diyerek.

TÜM EYLEMLERİN ORTAK YANI: İNTİKAM
Filmde çok sayıda kişilik var ama öne çıkan, derinlemesine kavradığımız herhangi bir karakter yok. Anlatıcı öğretmen dışında üç önemli erkek var: köyün baronu ve köyün rahibi iktidarı temsil ediyorlar. Para ve siyasete baron hakim, ruhlar ise rahibin denetiminde. Onlar kadar olmasa da bir üçüncü iktidar sahibi olarak da doktor geliyor. Bilim de ondan soruluyor. Bu erkek egemen sistemin çevresinde de şu ya da bu ölçüde ezilen kadınlar ve fena halde hırpalanan çocuklar var. Köyde birçok açıklanamayan tekinsiz olay gerçekleşiyor. İki çocuk fena halde şiddete maruz kalıyor, köy doktoru kurulan tuzağa düşüyor ve sakatlanıyor, bir ambar ateşe veriliyor vb. Olayların failleri bulunamıyor. Bir köylü kadının değirmende çürük tahtaların kırılmasıyla düşüp ölümü ve ardından oğlunun intikam almak için yaptığı eylem diğerlerinden, neden sonuç ilişkisinin ve failinin belirgin olmasıyla ayrılıyor. Ama bütün eylemlerin ortak bir yanı var: İntikam amacıyla yapılıyorlar ve tamamen yıkıcı nitelikteler. Dolayısıyla da kötüler. Atalardan başlayıp çocuklarla süren bir kötülük çemberinin içinde olduğumuzu anlıyoruz bir süre sonra. Haneke sınıflar arasında da bir ayrım yapmıyor. Derken Birinci Dünya Savaşı başlıyor. Köy halkı heyecanla karşılıyor savaş haberini.

SEYİRCİYLE ARAYA MESAFE KOYMAK
Babalarının acımasızlığına tepki olarak acımasız eylemler yapan çocuklarla iki dünya savaşı, Almanya’da Nazizmin yükselişi filan açıklanabilir mi? Bu baba-çocuk sarmalıyla tarihsel olaylara ışık tutma iddiası çok yüzeysel; çok derinmiş gibi görünmesine aldanmayın lütfen. Baba-oğul ilişkisinin önemsiz ve sonuçsuz olduğunu söylemiyorum tabii ki. Ama tarih bu perspektiften açıklanamaz. Çoktan önemini yitirmiş feodal ilişkilerle, kapitalizmin savaşları arasında neden sonuç ilişkileri kurulamaz. Kaldı ki filmin kendi mantığı içinde de saçma şeyler var. Baronun oğlu Sigi, kendisine işkence yapanları neden açıklamıyor mesela. Ya da Sigi ikinci defa şiddete maruz kaldığında, bir önceki eylemin faillerinin kimler olduğu neden anlaşılmıyor, gibi…
Minimalizmle, seyirciyle araya mesafe koymayla da ilgili söyleyeceğim birkaç söz var. Seyirciyi manipüle etmeme kaygısıyla önümüze konan tiplerden, modellerden sıkılıyorum. Doktor, rahip, feodal bey gibi tarihsel tipler değil, karakterler görmek istiyorum sinemada. Seyirciyi manipüle etmemenin yolu anonim tipler çizmek olmamalı!
Haneke, büyük bir yönetmen ama hedefleri boyundan daha büyük olduğu için yapabileceğinin çok altında işler çıkarıyor. İnsanlığa dair değil, insanlara dair filmler yapsa çok iyi bir yönetmen olabilecek. Yine de Haneke’nin, yaşlandıkça yumuşama emareleri göstermesini, sevebileceğimiz tipler çizmesini olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Haneke, bir önceki filmi ‘Saklı’da da 6 yaşındaki bir çocuğun kötülüğünden söz etmiş, o çocuğun kötülüğüyle Fransa-Cezayir ilişkilerine ışık tutmaya çalışmıştı. O filmi de beğenmemiştim ve ender bir şey olmuş, okurlarımdan eleştiri e-postaları almıştım. Ne yapayım, Haneke benzer şeyler söyledikçe ben de benzer eleştiriler yazacağım. Bence geçen yıl Cannes’da büyük ödülü ‘Beyaz Bant’ değil ‘Parlak Yıldız’ hak etmiş ki o da bu hafta gösterime giriyor.

ŞÜPHE Bütünüyle kuşkudayız!

TARİH:  19 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta yazmaya değer pek bir şey yok açıkçası. Neil Jordan’ın ‘İlahların Aşkı’ (Ondine) adlı filminin basım gösterimi yapılmadı. ‘Off Karadeniz’ de basın gösterimi yapmayıp galayla yetindi. ‘Gezegen 51’i ise kızımla seyredeceğim için, bilerek seyretmedim.  Geriye kala kala, Yunan filmi “Şüphe” kalıyor.

GERÇEK VE HAYAL İÇ İÇE
‘Şüphe’ de doğrusu pek yazma isteği uyandıran bir film değil. Bir Yunan filminin ülkemize gelmesi bile başlı başına bir mucize. Üstelik bugüne kadar daha çok festivallerde gösterim şansı bulan “Şüphe” pek ticari bir film de değil. Filmde gerçekle hayal ve rüyalar iç içe geçiyor ve aynı olayların farklı versiyonları sürekli tekrar ediyor. Filmin şizofren kahramanının bakışına hapsoluyoruz yani. Dolayısıyla en temel konularda bile bütünüyle şüphede kalıyoruz.
Konu şöyle: Iasonas evinde arkadaşlarına bir yemek daveti vermiş. O gece konukları arasında yeni tanıştığı Penelope de var. Iasonas ve Penelope arasındaki ilişki çok hızlı gelişir ve Penelope erkeğin evine taşınır. Ama Iasonas’ın ruh sağlığı hızla bozulur. Baş ağrıları dayanılmaz bir hal alır. Ve sonra bir şey olur! Tam ne olduğunu bilemeyiz ama Penelope yok olur. Belki Iasonas onu dövdüğü için gitmiştir. Ya da belki de çok daha kötü bir şey olmuştur. Iasonas hafızasına müdahale ederek olayları kafasında canlandırmaya çalışır. Aklında kalanları bir yola koyabilirse, hayatını da yola koyabileceğini umar. ‘Şüphe’ bana en çok, David Lynch’in “Kayıp Otoban”ını hatırlattı.
O filmde yaptığı korkunç suçla baş edemeyen karakter, kendini başka birisi olarak yeniden tasarlıyordu. “Şüphe”de böyle bir çabayı konu alıyor. Ama henüz ilk filmini çeken Alexis Alexiou’nun aynı ilginçlikte bir film yaptığını söyleyemeyeceğiz. Fazlasıyla kendisini tekrar eden ve keşke daha kısa olsaydı dedirten bir film ‘Şüphe’.

DECCAL Kaos hüküm sürüyor!

TARİH:  12 Haziran 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lars von Trier özel hayatı hakkında en çok şey bildiğimiz yönetmenlerden biri. Onun sinemasıyla ilgilenen herhangi biri kısa sürede özel hayatına dair bazı bilgileri edinmekten kaçınamaz. Von Trier’in anne ve babasının komünist ve nüdist (çıplaklık taraftarı) oldukları, küçük Lars’ı neredeyse hiç sınırlamadan yetiştirdikleri bilinir. Lars’ın bu serbest eğitimden hem olumlu hem de olumsuz etkilendiğini de biliriz. Olumlu yanı kendi kendisini kontrol ve disipline etmeyi öğrenmiştir. Kötü yanı ise her an kaosun kucağına düşeceğine dair bin bir tane korku geliştirmiş olmasıdır.
Trier, 30 küsur yaşındayken, ölüm döşeğindeki annesinden babası bildiği kişinin asıl babası olmadığını öğrenir. Annesi doğacak çocuğu sanatçı genleri taşısın diye bir müzisyenle sevişmiştir. Doğrusu annenin tam isabet kaydettiğini söylemek mümkün ama Lars için üzülmemek de mümkün değil.

KÖTÜLÜK HEP GALİP GELİR
Bu sınır tanımayan yaşamlar Lars von Trier sinemasında etkisini bir şekilde gösterir. Filmlerinin birçoğunda idealistler ideallerinin tam tersini yapar konumda bulurlar kendilerini. Hayatı sınırlandırmaya, belirli kavramlarla açıklamaya çalışırken hayatın indirgenemeyecek bir şey olduğunu görmek durumunda kalırlar. İdeolojilerle hayata bir yön verilebileceğine inanmaz von Trier, inanmayı çok istese de. İyi niyetlere de inanmaz. Sonunda kötülük hep galip gelecektir. Çünkü doğa kötüdür.
Kökenleri bilinmeyen bir geçmişe giden bir kötülükten söz eden Haneke’ye duymadığım bir sempati duyuyorum fakat Lars von Trier’e. Haneke’de otoriter bir patriyark figürü görürken, von Trier’de daha çok kurban durumundaki bir çocuk görüyorum. Çok daha öfkeli ve çok daha tutkulu ve sanki umudunu yitirmemiş biri var von Trier imgesinde. Oysa Trier’le de hiç anlaşmıyoruz ideolojik açıdan. Hala Katolik midir bilmiyorum, son filmi Anti-İsa ya da Anti-Hıristiyan (Deccal) anlamına geldiğine göre değişmiş olmalı. Ama zaten öteden beri Nietzscheci bir yanı da var Trier’in ve “Der Antichrist” (kitaptaki anlamı anti-Hıristiyan) zaten Nietzsche’nin bir kitabının da adı (kitapta Nietzsche, başka birçok şeyin yanı sıra hem Hıristiyanlığın hem de sosyalizmin eşitlikçi anlayışlarına şiddetle karşı çıkar). Film Akademisi yıllarında Trier’e arkadaşları Erik Nietzsche dermiş. Filmin orijinal adındaki t harfi ise biyolojideki dişilik işareti ile aynıdır. Yani başlıkta, filmde de olduğu gibi bir kadın/dişi karşıtlığından söz edilebilir.
Öte yandan von Trier filmini Tarkovski’ye adamış. Tarkovski ise auteur yönetmenlerin en koyu Hıristiyanlarındandır (Ortodox). “Anti-Hıristiyan” adlı bir film niye Hıristiyan bir yönetmene adanıyor ki? Filmin yapısına bakınca Tarkovski’nin en az iki filmiyle, Solaris ve Stalker’la akrabalık görmek mümkün. Filmi, bir çocuğun ölümünden sonra anne ve babaya bakan filmler kategorisinde de ele almak mümkün tabii. Çocuk kaybı temasına birçok büyük yönetmen el atmış. Rossellini “Europa 51”de, Nicholas Roeg “Don’t Look Now”da (Büyü), Atom Egoyan “Exotica” ve “Başka Bir Dünya”da (Sweet Hereafter), Nanni Moretti “Oğul Odası”nda, Nuri Bilge Ceylan “Üç Maymun”da ve Todd Field “Yatak Odasında”da bu konuya el atmışlardı. Lars von Trier’in kendisi “Geri Zekalılar”da ve “Medea”da bu konuya farklı bir biçimde bakmıştı. Bir çocuğun kaybı bir ailenin, bir anne-babanın yaşayabileceği en büyük travmalardan. En hafifinden kendini suçlamak, evlat kaybının kaçınılmaz sonuçlarından biri. “Europa 51”de olduğu gibi sonunda akıl hastanesine kapatılabilirsiniz ya da “Yatak Odasında”da olduğu gibi bir cinayet işleyebilirsiniz. Ya da Fabrice Du Weltz’in “Vinyan”ında olduğu gibi vahşi bir doğal yaşama karışabilirsiniz. Baş edilemeyen bir gerçeklik varsa önünüzde, çocukluğunuza rücu etmek de isteyebilirsiniz (regresyon).

FİLM İÇİN KADIN DÜŞMANI DENEBİLİR
“Deccal” von Trier’in teknik virtüözitesini göstermekten kendini alıkoyamadığı etkileyici bir sahneyle başlıyor. (Sahneye çıkınca marifetini göstermeden duramayan jonglörlere benzetiyor kendini Von Trier. Aslında bu sahneyi pek zevkli bulmuyor. Daha doğrusu “aşırı güzel” buluyor). Karı koca sevişirken, buna tanık olan 2-3 yaşlarındaki evlatları, çocuk kafesinden çıkıp, pencereden kendisini aşağı bırakıveriyor (Trier “Europa”da da seksle ölümü paralel kurgulamıştı. Bu kez kadın sevişirken, babası intihar ediyordu). Kadın derin bir depresyona giriyor. Bir psikolog olan kocası karısının tedavisini kendisi üstleniyor. Burada adam aşmaması gereken çok önemli bir sınırı aşıyor. Koca ve psikolog rollerini birbirine karıştırıyor. Üstelik kendisi de aynı sorundan, evlat kaybının acısından muzdaripken. Adam karısının korkularının kaynağına ulaşmaya çalışıyor ama kadının sağlığı görünürde yerindeyken onunla çok da ilgilenmiş olmadığını görüyoruz. Adam karısının kadın katli (jinosid) ile ilgili akademik çalışmalarını hep küçümsemiş ve bitip bitmediğiyle de ilgilenmemiş. Derken kadının “Eden” (ayni cennet) adını verdikleri dağdaki kulübelerinden çok korktuğu ortaya çıkıyor ve çift oraya gidiyor. Burada belki Tarkovski filmlerine benzer bir durum var. Hem Solaris’te hem de Stalker’da kahraman bir yolculukla bir bölgeye gider ve bu bölgede bilinçdışı bir şekilde ortaya çıkar. Solaris’teki kahraman da üstelik psikologdur (“Oğul Odası”ndaki oğlunu kaybeden baba da, tesadüf bu ya, psikologdur) ve karısını kaybetmiştir. “Deccal”deki “Eden” adlı bölge de, bu Tarkovski filmlerindekine benzer bir yer. Burada da bilinçdışının bütün karanlık yanları açığa çıkar, hem de en kaotik halleriyle. Zaten ihlal edilmiş sınırların, tamamen bulanıklaştığı, her şeyin çamur gibi bir araya geçtiği bir ortama geçilir, Eden’e vardığımızda. Burada gördüklerimiz kocanın bilinçdışını mı temsil eder? Bana sanki öyleymiş gibi geliyor. Bu bilinçdışında kadın korkusu ve kadınlığa öfke önemli bir yer tutuyor. Filme, rahatlıkla kadın düşmanı denilebilir. Filmin finalinde ortaya çıkan, yüzleri, dolayısıyla bireysellikleri olmayan kadın sürüsü, erkeğin kadına duyduğu bu öfkenin kökeninde, anneyle ilişkinin yattığını işaret ediyor gibi. Çünkü anne, kadınlığı, kadınlar anneyi temsil eder, çocuk için. Ama kadın düşmanı deyip de geçmemek de lazım. Unutmayalım ki erkeğin, kendini beğenmişliği ve her şeyi kontrol edebileceği kanısıyla sınırları ihlal etmesi de söz konusu.
Filmde birçok çeviri yanlışı  var. Eksersiz, alıştırma (exercise) yerine deney (experiment) denmesi gibi. Ama bir tanesi ciddi anlam kaymasına yol açacak cinsten: Filmde kadının üzerinde çalıştığı konunun başlığı “kadın katli” ya da “kadın kırımı” olarak çevirebileceğimiz “gynocide”. Oysa çeviride sürekli olarak “soykırım” denilmiş. Soykırım ise bir harf farkla yazılıyor: “genocide”. Soykırım kadın erkek ayrımı yapmadan bir etnik grubu kıyıma uğratmak iken, kadın kırımı etnisiteden bağımsız sadece kadınların öldürülmesi demek. Ciddi bir anlam farkı var. Çevirmenlerden daha dikkatli olmalarını rica ediyoruz, işverenlerinden de çevirmenleri buna özendirmek için gerekeni yapmalarını.
‘Deccal’ seyredilmeli mi peki? Bence kesinlikle evet. Nefret de etseniz, deli saçması olarak da bulsanız, karşınızda çok sıradışı bir film var. Ve son olarak yine istesek de istemesek de edindiğimiz bir bilgi: Trier bu filmi çekerken çok ağır bir depresyon geçiriyormuş. Belki de evladını kaybetmiş bir babaya benzetmiştir durumunu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com