Atalarımızın Bayrakları

TARİH:  9 Aralık 2006

GAZETE/DERGİ: Birgün

Atalarımızın bayrakları önünde 

İkinci Dünya Savaşı’na yön veren Iwo Jima muharebesi, Clint Eastwood’un yönettiği Atalarımızın Bayrakları filmiyle beyazperdede. Eastwood, konuyu iki cepheden de işliyor.

Orijinal Adı: Flags of Our Fathers  Yönetmen Clint Eastwood Oyuncular: Ryan Philippe, 

Jesse Bradford, Adam Beach Türü: Savaş – Macera – Dram – Aksiyon Ülke: ABD 

Iwo Jima, Japonya’nın küçük bir adası ama II. Dünya Savaşı sırasında çok büyük savaşlara sahne olmuş. Amerikalılar adayı 35 gün süren kanlı bir muharebenin ardından almayı başarmışlar. Bu muharebenin 5. gününde de stratejik bir tepeye bayraklarını dikmişler. Bir politikacının bayrağı hatıra olarak istemesi üzerine o bayrak indirilip yenisi dikilmiş. İşte bu 2. bayrağın dikilişi sırasında çekilen fotoğraf ve o fotoğrafta yer alan askerlerin öyküsü ‘Atalarımızın Bayrakları’nın konusunu oluşturuyor. 

Fotoğraf tesadüfen inanılmaz etkileyicilikte bir görüntü sunuyor. Sanki vızır vızır kurşunlar uçuşurken, 6 asker bin bir güçlükle bir bayrak direğini dikmeyi başarıyorlar. Muazzam bir kahramanlık öyküsü anlatıyor sanki fotoğraf. Oysa gerçeğin bunla alakası yok. Ama fotoğrafın etkileme gücü, fotoğraftaki askerlerden sağ kalan üçünün ülkelerine geri çağrılmalarına, orada kahramanlar gibi karşılanmalarına ve nihayetinde de savaş tahvillerinin satışında konu mankeni ve pazarlamacı olarak kullanılmalarına neden oluyor. 

İçlerinden Kızılderili kökenli olanı bu pazarlamacılığa başından beri – uyum sağlayamıyor. Bir yandan da ırkından ötürü aşağılanma yaşıyor. Diğerleri durumu daha iyi idare etseler de, savaş bitince hepsi birden unutuluyorlar. Filmin adı, büyük bir vatanseverlik öyküsüyle karşılaşacağımızı düşündürtse de durum öyle değil. Fotoğraflar gibi film adları da yalan söyleyebiliyor. Savaşan asker için vatan diye bir mevhumun olmadığını, vatanın sahiplerinin zaten başkaları olduğunu anlatmaya çalışıyor film daha çok. Ve savaşan asker için kendisi ve arkadaşlarından başka önemseyecek bir şey olamayacağını. Clint Eastwood’un ilerlemiş yaşına rağmen bu çaptaki dev projelere soyunması hayranlık verici. Bu filmin bir de Japonlar tarafından savaşı anlatan versiyonu yakında çıkacak. Eastwood ikisini aynı zamanda çekmiş. 

Şaşkın Köpekler

TARİH:  23 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Köpekler ve insanlar 

“Şaşkın Köpekler’ filminde evsiz, çöp toplayıcı Afgan çocukları anlatılıyor. Film, II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkisinde, hatta bu akımın klasik filmi Vittorio De Sica’nın “Bisiklet Hirsizları’na doğrudan göndermeler içeriyor. 

Orijinal Adı: Sag- haye Velgard Yönetmen: Marzieh Meshkini Oyuncular: Gol Ghotai, Zahed, Agheleh Rezaie Türü: Dram Ülke Fransa 

İranlı yönetmenlerden bize rahat yok galiba. Yaşadıkları coğrafyanın insanlarıyla bizi illa ki tanıştıracak, onların acılarına ortak edecekler. Hoş bu ortaklık filmin süresiyle sınırlı kalacak, film bitince evli evine köylü köyüne dağılacağız. Ne yapabiliriz ki? Ama midemize bir yumruk gibi oturacak seyrettiklerimiz. Evi olmayan Afgan çocukların başlarını sokacak bir sıçan deliği bulup bulamadıkları sorusuyla birlikte fazla yaşayamayacağımıza göre unutup gideceğiz nihayetinde. Ta ki bir başka yönetmen karşımıza ‘Kaplumbağalar da Uçar’daki gibi mayın toplayan Iraklı çocukları ya da bugün vizyona giren “Şaşkın Köpekler’deki gibi evsiz çöp toplayıcı Afgan çocuklarını çıkarana dek. 

“Şaşkın Köpekler’in yönetmeni Marziye Meşkini, Mohsen Makmalbaf’ın eşi, Hana ve Samira’nın ise annesi, yani ailede herkes film yönetmeni. Meşkini ilk filmi “Kadın Olduğum Gün’de gerçeküstücü bir tarz denemiş. ‘Şaşkın Köpekler’ ise II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkisinde, hatta bu akımın klasik filmi Vittorio De Sica’nın ‘Bisiklet Hırsızları’na doğrudan göndermeler de içeriyor. Filmin kahramanları Gol Gotay ve Zahed kardeşleri diğer çocuklarla birlikte çöplükten yakacak tahta ve kağıt toplarken tanıyoruz. Bütün sermayeleri, aynı zamanda so ğuktan korunmakta da kullandıkları çuvalla ri. İki kardeş açılış sahnesinde bir fino köpeğini, fino olduğu için ‘yabancı’ sayılan bir köpeği diğer çocukların ellerinden kurtarıyorlar. Meşkini’nin bazen seyirciye eziyet etmeyi seven bir tavrı var. Köpeğin tehdit altında olduğu sahnede örneğin, köpeğin gerçekten korktuğunu görüyor ve sahnenin bir an önce bitmesini diliyorsunuz. Ama öyle olmuyor, çocuklar meşalelerini köpeğe salladıkça sallıyor, köpek ürktükçe ürküyor ve bizim de içimiz daraldıkça daralıyor. Benzer bir duyguyu daha sonra köpek dövüşü sahnesinde de yaşayacağız ve gerek şiddete tanık olacağız. Meşkini sanki seyirciyle sanat yapıtı arasındaki gizli bir anlaşmayı ihlal ediyor, kurmaca bir şey seyretmeye hazırlanmışken çıplak gerçekle abandone ediyor adam. Burada seyirciye yapılan bir haksızlık olduğunu düşünüyorum ama tam adını koyamıyorum. Filmle arama mesafe koyma şansım elimden alıyor, en az o sefalet içindeki çocuklar kadar o ortamdan kaçmak istiyorum. Bu da suçluluk duygusu yaratıyor öte yandan. Seyrettiğim “şey” ne belgesel ne de kurmaca. Film bu nedenle acıtırken düşündürtmüyor, acıtırken acıdan kaçma isteği uyandırıyor sadece. Ya da bana öyle geliyor, kaçma isteğimi rasyonelleştiriyorum. 

Gerçek sokak çocukları 

Filmin oyuncuları gerçek adlarıyla oynayan gerçek sokak çocuklarıymış. Filme dönecek olursak, iki kardeş sabahları dışarıda çöp topluyor, akşamları annelerinin yanına dönüyor uyumaya. Ama anneleri bir mahkûm, sıcak yuvalarında karşılayamıyor çocuklarını. Annenin mahkûmiyet nedeni ise 5 yıldır ortalarda görülmeyen kocasını öldü varsayıp yeniden evlenmesi. Oysa kocası Taliban’a katılıp savaşmaktaymış ve o da tutuklanıp hapse atılınca karısını şikâyet etme fırsatını kaçırmamış. Taliban içerde ama fikirleri (hâlâ?) iktidarda olduğu için kadının konumu Amerikan işgaliyle değişmemiş. Oysa işgalden önce burkalı kadınların acısıyla ne çok ilgiliydik, gün geçmezdi gazetelerimizde burkalı bir kadının fotoğrafı çıkmasın. Olumluya giden bir şey yok, hatta şimdi bir de o kadınlar kocasız kalmış durumdalar ama biz Afganistan’a ilgimizi kestik, daha doğrusu Batı medyası bizi burkalı kadın fotoğraflarıyla beslemeyi kesti. 

Filmin kahramanı çocuklar, hapishane müdürünün kararıyla dışarıya atılınca, başlarını sokacak bir çatıdan da yoksun kalıyorlar. Babalarını annelerini affetmeye ikna edemiyorlar. Tek çare hırsızlık yapıp kendilerini içeri attırmayı denemek oluyor. Bu noktada da “Bisiklet Hırsızları’ filminden ilham alıyorlar. Ama işler planlandığı gibi gitmiyor. 

“Şaşkın Köpekler” Amerikan işgalinden sonra bize unutturulan Afganistan gerçeğini önümüze koymakla iyi bir şey yapıyor. İşgalin sadece olumsuzlukları artırdığını görüyoruz. Açlıktan ve soğuktan ölen insanlarla Batı medyası zamanında da ilgili değildi, sadece burkayı ve eski eserlerin tahribatını öne çıkarıyorlardı. Şimdi bu konuları da unutmuş durumda. “Şaşkın Köpekler”i seyretmekte yarar var ama çekincelerimi belirttim. Senenin en ‘kendini kötü hisset’ filmlerinden biriyle karşılaşacaksınız. 

Organize İşler

TARİH:  30 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Masum değiliz, hiçbirimiz 

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan Oyuncular: Yılmaz Erdoğan, Tolga Çevik, Demet Akbağ, Altan Erkekli, Türü: Komedi Ülke: Türkiye 

Yılmaz Erdoğan ‘Vizontele’yle zirvede başladığı kariyerinde, daha geriye gidiyor sanki. “Organize işler’ yorucu bir deneyim olmuş. Erdoğan’dan daha sade işler ve ‘gemisini kurtaran kaptan’dan daha az bireyci, düzene uymayı anlasa da olumlamayan mesajlar bekliyoruz. 

Organize İşler’i yapan memnun, seyreden memnun görünüşe göre. İçimden “onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” deyip, kenara çekilmek geliyor. Ama bir başka iç ses de, yazmak senin görevin diyor. Hem sen yazmasan, ben yazmasam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? 

“Organize İşler” olmamış. Yağ var, süt var, şeker var ama helvanın kıvamı tutmamış. Yılmaz Erdoğan “Vizontele”yle zirvede başladığı kariyerinde, her attığı adımla biraz daha geriye gidiyor sanki. Ben “Vizontele”yi sevenlerdenim, “Vizontele Tuuba” da aynı düzeyde olmasa da, sınıfı geçen bir çalışmaydı. Ama “Organize İşler” bana en sevmediğim filmlerden “Hırsız Var”ı hatırlattı. Benzer bir tıkış tıkışlık ve benzer bir görsel, işitsel saldırıya maruz kaldığımı düşündüm. Yine de hakkını yemeyelim, “Organize İşler”, “Hırsız Var”dan çok daha iyi bir film. İyi oyuncuları ve iyi yazılmış bölümleri var. Cem Yılmaz’ın cahil mafya babası rolünde, filoloji mezunu iş arayan genç kızı oynayan Özgü Namal’la iş görüşmesi yaptığı sahne muhteşemdi. Ama bu sahneye yaklaşan komiklikte bir ikinci sahne yok koca filmde. 

Öykü birbiriyle çarpışan farklı, hatta birbirine karşıt çevrelerin ilişkileri üzerine kurulmuş. Bu çevrelerden biri Asım Noyan’ın (Yılmaz Erdoğan) lideri olduğu bir küçük dolandırıcılık çetesi. Diğeri aydın Ocak (aydınlar ocağı gibi oldu) ailesi. Bir başka çevre ise Müslüm Duralmaz’ın (Cem Yılmaz) başını çektiği büyük mafya. Bir de başarısız komedyen, saftorik Süpermen Samet (Tolga Çevik) var. Asım Noyan’ın ayrıldığı eski eşi Nergis (Başak Köklükaya) ve kızını (Berfin Erdoğan) da bu çevrelere eklemek gerek. 

Sokak felsefesi

İlk karşılaşma tutunamayan komedyen Salamet’le, Asım’ınki. Asım öfkeli bir kalabalıktan kaçarken intihar etmeye çalışan Samet’in evinde kurtuluşu bulur ve Samet’i kanatları altına almaya karar verir. Samet’ten çalıntı araba satıcısı olmaz elbette ama Asım şansını deneyecektir. Bir diğer karşılaşma, mafya babası Müslüm’le genç filoloji mezunu Umut Ocak’ın (Özgü Namal) karşılaşmasıdır. Filmin sonlarına kadar bu karşılaşmanın herhangi bir sonucu yok sanırız ama anlaşılmaz bir şekilde Müslüm’le Umut arasında bir dostluk oluştuğunu görürüz sonra. Asım’ın çetesi Umut’un annesi – Nuran (Demet Akbağ) ve babası Yusuf Ziya’ya (Altan Erkekli) çalıntı bir araba satınca bu kez Ocak ailesiyle Asım’ın çetesi ve dolayısıyla Samet karşılaşacaktır. Nuran ve Yusuf Ziya bilim insanlardır. Yusuf Ziya sosyologdur ama toplumla tanışıklığı sadece kitaplar üzerindendir, tam bir hayat cahilidir. Nuran Ocak kocasından farklıdır ve koşullara uyum yeteneği daha yüksektir. Eğer dolandırılmışsa ve polis bir şey yapmıyorsa kanunun dışına çıkmakta sakınca görmez. Gerçi işler umduğundan daha vahşice çözülecek, Müslüm, Ocak ailesinin parasını Asım’dan işkenceyle geri alacaktır. Şimdi burada bir duralım. Müslüm, Asım ve arkadaşlarına golf toplarıyla işkence ederken gala seyircisi kahkahalarla güldü. Çünkü sahne, olayı komikleştirerek veriyordu. Bir sonraki sahnede işin bu noktaya gelmesinden dolayı pişman olmuş bir Ocak ailesi vardı perdede ama gülenlerin “yahu biz neye güldük diye kendilerini sorguladıklarını sanmıyorum. Bu tip sahnelerin, şiddeti ve işkenceyi kabullenilebilir, sıradan şeyler haline getirdiğini düşünüyorum ve açıkçası rahatsız edici buluyorum. Ayrıca burada işkencenin olumlu bir işlevi de var çünkü Ocak ailesi dolandırıcılara kaptırdığı parayı geri alıyor. Paranın işkenceyle alınmasına üzülüyorlar ama o kadar, verdikleri zararı telafi etmek için bir girişimde bulunmuyorlar. Filmin mesajı demesek de bir sokak felsefesi olduğunu düşünüyorum. Bu sokak felsefesi de kısaca “hayat kötü kolla kendini” seklinde özetlenebilir. Yani elbette kollamayın demiyorum ama bundan öte bir şeyler daha olmalı söylenecek. Gerçi Samet karakteri kişiliğinden çok da taviz vermeden istediklerine kavuşuyor, kötüleşmeyi denese de vazgeçiyor ve kendisi olarak kalıp başarılı oluyor. Ama Samet bir yetişkin değil, korunmaya muhtaç bir çocuk gibi. Gerçekçi bir seçenek gibi durmuyor. Ocak ailesi, Lars von Trier” in “Dogville” ve “Manderlay”indeki Grace’e benziyor (Grace örneğinde tek kişide toplanan özellikler, burada aile bireylerine dağılmış durumda). İyi niyetle yola çıkıp işkence yaptırmaya kadar varıyor Ocak ailesi. Von Trier’in durduğu noktanın gericiliği üzerine çok yazıldı, “Organize İşler” aynı tehlikeli noktada değilse de civarında geziniyor. Hatta daha da ileri gidip “Şiddetin Tarihçesi”yle bile paralellikler kurulabilir. O filmde de şiddet olumlu bir yerde duruyordu nihayetinde. Verili koşullar değişmez kabullenildiğinde buna itiraz etmek zor ama başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyoruz. 

Filmin finalinde farklı karakterlerin, farklı sınıflardan insanların çarpışmalarından dostluk (Asım ve Samet) ve aşk (Samet ve Umut) doğuyor, küllenmiş bir aşk (Asım ve Nergis) yeniden alevleniyor. Asım ve Nergis’in aşkı doğrusu başından itibaren hiç bir yere oturmuyor, sonuçta bir araya gelmeleri de inandırıcılıktan tamamen yoksun kalıyor. Bir de filmin İstanbul’u pazarlayan bir emlakçı havası var (oysa emlakçılara giydiren bir yanı da var filmin). İstanbul’u güzel göstermeyi amaçlayan çekimler gereğinden o kadar fazla ki… Samet’in komedyenlikte başarı kazandığı sahne de yine hiç inandırıcı değil, çünkü komik bir şey söylememesi ne rağmen, seyircileri güldürüyor her nasılsa. Kafa şişiren müziği, baş döndüren helikopter çekimleri ve inandırıcı olmayan aşklarıyla “Organize İşler” yorucu bir deneyim oldu kısacası. Erdoğan’dan daha sade işler ve “gemisini kurtaran kaptan”dan daha az bireyci, düzene uymayı anlasa da olumla mayan mesajlar bekliyoruz. 

Adaletin Merkezi

TARİH:  2 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

İki eski arkadaşın rekabeti  

Orijinal Adı: 36 Quai des Orfèvres Yönetmen: Danny Boyle Oyuncular: Daniel Auteuil, Gérard Depardieu, André Dussollier, Roschdy Zem Türü: Polisiye-Dram Ülke: Fransa 

Léo Vrinks, işine saplantı derecesinde bağlı bir polis şefidir. Çok sevdiği ailesine söyleyemese de, suçluları adalete teslim etmek için her türlü riski almakta, hayatını sık sık tehlikeye atmaktadır. Eskiden Léo’nun yakın arkadaşı olan Denis Klein da, polis teşkilatının başka bir departmanının başındadır. Aralarında bir kadın meselesi yüzünden soğukluk olan bu iki polis, şeflerinin terfi etmesiyle mesleki anlamda da rakip olurlar. İkisi de, Paris’in büyük suç şebekelerinden birini çökertmek için kendi yöntemlerini kullanacaklardır. 

Adaletin Merkezi, daha önce Gangsters (2002) adlı bir başka suç filmi çeken, polislikten önce oyunculuğa sonra da yönetmenliğe geçmiş yapmış olan Olivier Marchal’ın imzasını taşıyor. Filmin 50’li ve 60’lı yıllarda Fransız sinemasında yaygın olarak görülen polisiye-gerilim geleneğine bir saygı duruş niteliğinde olduğu söyleniyor. 

Yoldan Çıkanlar

TARİH:  9 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Savaşın gölgesinde 

TECHINE’DEN duygular ve cinsellik üzerine bir film daha. Son yirmi yılın usta Fransız yönetmenleri arasındaki André Techiné, genç yetişkinlerin ruhsal ve seksüel yönlerini şiirsel  bir dille anlatmaya devam ediyor.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan tutkulu bir aşk hikayesi…1940 yılının ilk aylarında Alman işgaline uğrayan Fransa’da henüz yeni dul kalmış genç ve güzel bir kadın olan Odile (Emmanuelle Seard) iki çocuğu ile Paris’e kaçmaya çalışmaktadır. 13 yaşındaki Philippe (Leprince Ringuet) ve 7 yaşındaki Cathy (Clemence Meyer) ise peşinden sürüklenmektedir. Almanlar yollardaki mültecileri bombalamaya başladıklarında, Odile’in arabası hasar görür. Çocuklar ile ormana kaçan genç kadın orada Ivan (Gaspard Ulliel), adındaki 17 yaşında egitimsiz fakat hayatta kalma konusunda bir uzman olan çok çekici bir gençle tanışır. Açık havada geçirilen bir geceden sonra dört kaçak Yvan’ın bulduğu bir evde kalmaya karar verirler. İçinde yaşayanlar tarafından terk edilen bu ev, gerçek hayatta yolunu kaybetmiş bu garip görüntülü aile için cennet ada haline dönüşür. Başlangıçta bu gizemli yabancının çekiciliğine kapılan fakat aynı zamanda da onun hakkında kuşkuları olan Odile, kısa bir süre sonra kendisini vazgeçemediği kişisel ve seksüel dinamikler içinde bulur. 

Çılgın Kardeşler

TARİH:  9 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Hayal dünyası, komedi ve aşk; hepsi bir arada 

Orijinal Adı: The Brothers Grimm Yönetmen: Terry Gilliam Oyuncular: Matt Damon, Heath Ledger, Jonathan Pryce, Lena Headey Türü: Fantastik Komedi Ülke: Çek Cumhuriyeti – ABD 

EVVEL zaman içinde, atılgan ama birbirine taban tabana zıt iki kardeş yaşarmış, kuşkucu Will ve hayalperest Jacob. Bu ikili, çılgın kardeşler olarak tanınmaya başlamış. Kardeşler taşrada dolaşır, masalları derler ve yayarlarmış – bugün bile yediden yetmişe herkesi büyüleyen ve korkutan, iyi ile kötü arasındaki destansı savaşları, canavarlar, efsa evi canavarlar ve kötü cadılarla sonsuz mücadeleler içine giren sıradan insanları anlatan, tehlike ve gizem dolu masallar. 

Gerçekten de Grimm Kardeşler asırlardır dünyanın en çılgın rüyaları ve en kötü kabuslarına temel oluşturan öyküleri bir araya getirmiştir. 

Tabii ki Grimm masalları, ancak safların ve batıl inançlıların inanacağı türden eğlendirici hikayeler – bir nevi hurafeler. Gerçek olmadıkları kesin. Yoksa gerçek mi? ‘Brezilya’, ‘On İki Maymun’ ve ‘Balıkçı Kral’ın inanılmaz görsel dünyasını yaratan yönetmen Terry Gilliams, kendilerini en çılgın ve en masalsı hayallerin gerçeğe dönüştüğü lanetli bir köyde bulan ünlü masalcıların maceralarını çarpıcı bir şekilde perdeye aktarıyor. Günümüzün en karizmatik sinema aktörlerinden Matt Damon ve Heath Ledger daha önce hiç denemedikleri bu film türünde, önce karşımıza sahtekar olarak çıkıyor ve sonra da kahramanlaşıyorlar. 

Gilliam bu filmde, komedi, hayal dünyası, korku ve aşk unsurlarını, destansı bir dille anlatıyor ve en iyi masallardan ilham alarak ortaya olağan üstü bir macera çıkarıyor. 

Kiralık Sevgili

TARİH:  16 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Doğru insanı bulmak 

Orijinal Adı: The Wedding Date Yönetmen: Clare Kilner Oyuncular Debra Messing, Dermot Mulroney, Amy Adams, Jack Davenport Türü: Romantik-Komedi Ülke: ABD 

KAT Ellis (Debra Messing), evlenmek için doğru adamı beklemektedir. Her kadın gibi, seyahat etmeye istekli, sosyal yeteneklere sahip, yakışıklı, hoş ama kurnaz, keskin zekalı ve mümkünse eski sevgililerini kıskandırabilecek bir aday aradığı için doğal olarak kalbi boştur. Aslında ona kalsa yalnız da keyfi yerindedir, ancak hayatta her istediğini elde etmiş şımarık kız kardeşinin düğün zamanı geldiğinde, Kat’in sevgili ihtiyacı aciliyet kazanır; çünkü eski sevgilisi Jeffrey’nin (Jeremy Sheffield), eski arkadaşlarının ve tüm ailesinin olacağı törende sıkıcı sorulara muhattap olmak istememektedir. Bu kadar kısa sürede Newyork’tan ailesinin yaşadığı Londra’ya gemiyle gidecek bir sevgili bulamayacağı için, kesenin ağzını açıp bir eskort kiralamaya karar verir. Şansına Newyork’taki tanınmış eskort ajanslarının birinden tam istediği gibi bir kiralık sevgili bulur ve düğün töreninde herkes kız kardeşinden çok onun sevgilisiyle ilgilenir. Ancak Kat, acı bir şekilde, karizmatik eskortu Nick’le (Dermot Mulroney) arasındakinin basit bir profesyonel ilişkinin ötesine geçtiğini fark edecek ve aşkın o kadar da ucuz olmadığını anlayacaktır. 

Soğuk Duş

TARİH:  16 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Saplantıların eşiğinde ilişkiler 

Orijinal Adı: Douches froides Yönetmen: Antony Cordier Oyuncular: Johan Libéreau, Salomé Stévenin, Florence Thomassin, Jean-Philippe Écoffey Türü: Dram – Psikolojik Ülke: Fransa 

17 yaşındaki Mickael (Johan Libéreau) aklını başından alan kız arkadaşı Vanessa (Salomé Stevenin) ile mutlu mesut yaşamaktadır. Fransa’nın küçük bir kasabasında, anne babasının birbirine karşı duyarsızlaştığı, maddi sorunlar yaşayan bir aileyle yaşasa da judo takımı kaptanı olduğu okul hayatındaki başarısı bu sorunlarını unutmasına yeter. Maddi sorunlar nedeniyle evde soğuk duş almak ve soğuk kakaolu süt içmek zorunda kalsa da Vanessa’nın kollarında teselli bulur. Mickael’in saplantılı antrenmanlar ve diyet eksenindeki dövüş odaklı hayatına bir gün, takımın ana sponsorunun oğlu zengin Clément (Pierre Perrier) girer. Michael ile Clément aralarındaki farklılıklara rağmen iyi arkadaş olurlar. Bir süre sonra ergenlik dönemindeki tüm arkadaşların yaptığı gibi cinsel fantezilerini de paylaşmaya başlarlar ve Vanessa ile yaşamak istedikleri üçlü bir ilişki giderek saplantı haline dönüşür. Bir gece spor salonunda, aynı matın üzerinde, üç genç yasaklı bir cinsel maceraya girer. Ancak Vanessa’ya bunu teklif eden Mickael’in ruhu kıskançlıkla dolacak ve tüm hayatı altüst olacaktır. 

Cesur Civciv

TARİH:  9 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Cesur Civciv’in karizmayı düzeltme çabaları 

Orijinal Adı: Chicken Little Yönetmen: Mark Dindal Türü: Animasyon Ülke: ABD 

‘CESUR Civciv’de bu kez gökyüzü gerçekten yere düşecek ve yer yerinden oynayacak. 

Devrilen bir meşe palamudu ağacını görünce ‘gökyüzü yere düşüyor’ diyerek panikleyen ve kasabada geniş kapsamlı kaosa yol açan genç civcivimizin yepyeni maceraları yer alıyor. 

Cesur civcivimiz geçen macerasında yerle bir olan karizmasını kurtarmaya kararlıdır. Kasabada kaosa yol açan meşe palamudu olayının üzerinden bir yıl geçmiştir. Kasabanın beyzbol takımına katılmayı kafasına koyan Cesur Civciv, böylelikle geçmişi unutturmayı ve babasının saygısını yeniden kazanmayı umut etmektedir. Beyzbol takımını zafere taşımayı başararak kasaba halkının gözdesi olur. Artık kabus dolu eski günler geride kalmış gibidir. Ancak şampiyon civcivimizin başından felaketler eksik olmaz. Gökyüzünden kafasına yine bir ‘şey’ düşmüştür. Kafasına düşen o şey ise bir uzaylı yaratıktır. Korkuya kapılır ama isminin ‘tescilli deli’ye çıkmış olması nedeniyle olup biteni hiç kimseye anlatmaya cesaret edemez.

Kasaba yeniden paniğe sürüklememek için bu işi en yakın arkadaşları Runt of the Litter, Abby Mallard ve Fish Out of Water ile beraber cözmeye karar verir. Hiç kimseyi ürkütmeden dünyayı kurtarmak için faaliyete geçer. Dünyamızı kurtarmak bu kez küçük bir civcive ve arkadaşlarına düşmüştür. 

King Kong

TARİH:  16 Aralık 2005

GAZETE/DERGİ: Birgün

Birini sevmekle sonlanacak her şey 

Günümüzün seyircilerinin 2005 model ‘King Kong’u nasıl bulacaklarını zaman gösterecek. Eleştirmenlerin çoğu şimdiden hayranlıklarını belirtmiş durumda. İlk King Kong’un yaşadığı dönemdeki kadar koyu bir ekonomik kriz içinde değil dünya. 


Yönetmen: Peter Jackson Oyuncular, Naomi Watts, Adrien Brody. Jack Black, Andy Serkis Türü: Gerilim-Fantastik-Aksiyon Ülke: Yeni Zelanda-ABD 

1933’te King Kong’un orijinal versiyonunu izleyen insanlar ne hissetmişler, filmin kahramanı dev maymunla nasıl bir ilişki kurmuşlardı? Ekonomik krizin ortasındaki yoksul ve çaresiz insanlar (daha çok da erkekler) sarışın ve pırıltılı güzellikten ‘ben de isterem’ diye hak talep eden yaratkla özdeşleşmişler miydi acaba? Devasa ve müthiş şiddet potansiyeli taşıyan (bkz. ‘Şiddetin Tarihçesi’) bir hayvanın aşkı kadınları erotik hayallere gark etmiş miydi? Ulaşamayacağı şeyleri isteyen ve onları elde etmek için baş kaldıran bu maymunun trajik sonunu seyreden krizle yoksullaşmış kitleler ‘neme lazım, oturayım oturduğum yer de demiş ve ‘katarsis’lerini yaşayıp evlerine dönmüşler miydi tıpış tıpış? Peter Jackson kendisinin filmi küçükken ilk seyrettiğinde çok etkilendiğini ve o zaman film yönetmeni olmaya karar verdiğini söylemiş. Ve sonunda da bugün dünya sinemalarında gösterime giren ‘King Kong’u yapmış. 

Günümüzün seyircilerinin 2005 model ‘King Kong’u nasıl bulacaklarını zaman gösterecek. Eleştirmenlerin çoğu şimdiden hayranlıklarını belirtmiş durumda. İlk King Kong’un yaşadığı dönemdeki kadar koyu bir ekonomik kriz içinde değil dünya. ABD başta olmak üzere Batı çok daha büyük bir bolluk içinde; gelir dağılımındaki adaletsizlik daha da büyümüş olsa da. Bugünkü King Kongʻla özdeşleşmek daha zor gibi gözüküyor arzu nesnelerinin da ha kolay ulaşılabilir olduğu günümüzde. Ama belki de özdeşleşmekten çok acımaydı (bkz. Altyazı Aralık sayısı) King Kong’u etkileyici kılan. Yurdundan koparılıp getirilmiş üçüncü dünyalı ilkele duyulan acıma duygusuydu… King Kong, Kunta Kinte’nin (1977 tarihli televizyon dizisi “Kökler’in kahramanı) atası mıy dı? Bu sorular bir yana, erotizm açısından yeni King Kong 1933 ve 1976 versiyonlarının gerisinde kalıyor. Tamam, gorille beyaz kadın arasında aşk var ama daha arkadaşça, daha saf bir aşk bu. 1933 model King Kong’un sansürlenen bir sahnesinde goril kızın elbisesini çıkardıktan sonra dokunduğu parmağını merakla koklarmış. Ya da sansürlenmeyen bir başka sahnede, Broadway’deki şovun sunucusu ‘bu kadın hiç bir kadının yaşamadığı şeyleri yaşadı’ dediğinde herkes ne kastedildiğini anlarmış. 1976 model ‘King Kong’da ise Jessica Lange maymun tarafından soyuluyor ve biz aktrisi üst tarafı çıplak görüyorduk. Amerikalı ünlü eleştirmen Roger Ebert de yeni filmin bu iki eski versiyondaki huzursuz ediciliği düzelttiğini’ söylüyor. Bence yeni filmin kayıplar hanesine yazılmalı erotizmin yokluğu. Naomi Watts film sırasinda giderek daha çıplaklaşsa da, Ebert’in dediği gibi o King Kong’un koruduğu ‘küçük, güzel bir oyuncak’, cinsel bir nesne değil. 

Büyük Bunalım’la bugünün koşuları aynı değil dedim ama belki de sandığımdan daha çok benzerlik vardır ve ‘Cinderella Man’ ve “Batman Başlıyor” gibi 1930’larda geçen başka filmlerin de bu yıl gösterime girmesinin nedeni budur. Fransa varoşlarındaki isyanın benzeri bir şeyi Batı topraklarında görmemiştik ne de olsa uzun zamandır. 

“Güzel ve canavar” 
‘King Kong’un öyküsü bilindiği ya da bilinmediği gibi ‘ Güzel ve Canavar’ masalının bir çeşitlemesidir. Masalda hayvan canavar güzelin aşkıyla hayata dönerken, King Kong’da hayvan güzelin aşkı yüzünden tuzağa düşer ve nihayetinde yaşamını kaybeder. Olay daha önce de dediğimiz gibi (1933 ve 2005 versiyonlarında) Büyük Bunalım yıllarında yaşanıyor. İşsiz ve aç genç aktris Ann Darrow (Naomi Watts) çaresizlikten ve hayranı olduğu yazar Jack Driscoll’un (Adrien Brody) da işin içinde olmasından ötürü şaibeli bir film projesine katılır. Yönetmen Carl Denham (Jack Black) hırsı yeteneğini aşan bir fırsatçıdır ve yapımcılardan kaçırdığı ham film stokuyla keşfedilmemiş bir adada filmini tamamlamayı planlamaktadır. Adaya yolculuk sırasında Ann’le Jack arasında bir aşk gelişir. Filmin buraya kadar olan kısmı aslında hoş ve keyifle izleniyor. Fakat adaya gelmelerinden itibaren olaylar tatsızlaşmaya başlıyor. Adanın en koyusundan kara derili halkı kelimenin tam anlamıyla gözü dönmüş (gerçekten!) vahşi bir güruh olarak resmediliyor. Politik doğruculuk kavramının henüz esamesinin okunmadığı yıllarda Holywood’da böyle şeyler yapmak doğaldı ama bay Jackson (Peter Jackson yani, filmin yönetmeni) ne derse desin hem bu filmde hem de Yüzüklerin Kardeşliği’nde (uğursuz bir şekilde adları Türk’le (vallahi milliyetçi ya da kızıl elmacı değilim, bir düşünün derim yalnızca) kafiye yapan, kara derili, Aborijini tipli Ork’ları hatırlayın) en hasından ırkçılık yapıyor. Bu ada halkı zaten filmdeki görevlerini tamamladıktan sonra sahneden çekiliyorlar ve adada süren onca macera sırasında bir daha görünmüyorlar ki bu da üzerinde düşünülmeye değer, mide bulandırıcı bir ayrıntı. Neyse, bu kara derili, çirkin insanlar güzel Ann’i kaçırıp adanın dev gorili King Kong’a (Andy Serkis) sunuyorlar. Kong Ann’i kendisine sunulan diğer insanlar gibi yemiyor. Aslında adanın bütün yaratıkları Ann’e bir gurme yiyeceği gözüyle bakıyorlar galiba. Bir lokmalık Ann uğruna adada bitmek bilmeyen canavar kavgaları oluyor. Kong vodvil yeteneklerine hayran olduğu Ann’i koruyup kolluyor ve aralarında aşk, dostluk ve baba-kız ilişkisi karışımı bir şey gelişiyor. Sonunda film ekibi Kong’u yakalayıp, Broadway’e getiriyor vb. Filmin ilk bölümünde bir arada olan Ann’le Jack’in aşkı adaya ulaşılmasından sonra tamamen ikinci planda kalıyor ve bir anlamda filmin devamında sıfırlanıyor çünkü artık Ann’le Kong’un ilişkisi önem kazanmış oluyor. İki ayrı aşk hikayesini izliyoruz ve bu bildiğimiz anlamda bir ‘iki erkek, bir kadın’ ilişkisi değil çünkü iki erkek birbiriyle rekabet etmiyor. Zaten önce de söylediğim gibi Kong’la Ann’in aşkı da eski Kong, Ann aşkları gibi değil. Aksiyon sahnelerinde zanaatkârlık inanılmaz başarılı ama heyecan çok az ve her şey çok uzun. Empire State Building’in tepesindeki uçak saldırısı o kadar uzun ki acaba Kong kurşun geçirmez mi diye düşünmeden edemiyoruz. Peki geriye ne kalıyor ‘King Kong’dan? Film teknolojisinin ulaştığı düzeye duyulan hayranlık dışında pek bir şey değil. Jackson bu alemin kralı olabilir ama 2005 model King Kong’un krallığı ilki kadar efsanevi olamayacak. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com