Hayallerin Ötesi

TARİH:  26 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta, Norveç’in batısında yer alan Haugesund kentindeki uluslararası film festivalinde FIPRESCI jürisi olarak görev aldım. Jürimiz 3 kişiden oluşuyordu: Almanya’dan Kira Taszman, Norveç’ten Thor Joachim Haga ve ben.

FIPRESCI’nin ne olduğunu daha önce de açıklamışımdır ama tekrarlayayım. Her ülkenin kendi sinema yazarları dernekleri var. FIPRESCI bu derneklerini biraraya getiren federasyonun adı. Haugesund’aki jürimizin görevi festivalin Nordic Focus adını taşıyan ve İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda filmlerinin gösterildiği bölümün bize göre en iyisini seçmekti.

Ödülümüzü kazanan ‘Hayallerin Ötesi’ (Dröm Vidare) filminin yönetmeni Rojda Şekersöz, Türkiye’den göçen Kürt bir ailenin kızı. İsveç’te doğmuş ve büyümüş olmasına karşın Türkçesi de gayet iyi. Şekersöz, ilk filmini 16 yaşında çekmiş. Yolculuk (Jungfrufärd) adlı bu ilk film, 1941’de geçiyor ve iki kadının ırkçılığa karşı mücadelesini anlatıyor. Henüz izleyemedim ama bu filmi internette bulmak mümkün. Şekersöz İsveç’in önemli sinema okulu Dramaten Enstitüsü’ne giren en genç kişi olmayı da başarmış.

3 kısa film daha yöneten Şekersöz’ün oyuncu olarak rol aldığı bir filmi daha var. Hayallerin Ötesi daha önce yarıştığı Göteborg Film Festivali’nde de izleyicilerden en iyi Nordik filmi ödülünü almış.

Film, Mirja adlı genç kadının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kenar bir mahallede kendisi gibi yoksul ailelerin, kendilerine bir gelecek görmeyen kızlarıyla takılan Mirja, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Annesinin ağır bir akciğer hastalığı yaşıyor olmasının da etkisiyle Mirja kendisine suçtan uzak bir yaşam çizmeye çalışır. Bu durum, çevresiyle ilişkilerinde derin bir çatlak açar. Mirja işinde gayet başarılı olur ama…

Mirja’yı canlandıran Irak ve Suriye Kürdü bir ailenin kızı olan Evin Ahmad çok başarılı. Filmin en büyük özelliğinin fırsat eşitsizliği altında yaşayan gençliğin enerji ve öfkesini iyi yansıtması ama bu duygulara hapsolmayı da reddetmesi denilebilir.

Festivalin en çok ilgi gören filmi ise Joachim Trier’in ilk kez burada seyirci karşısına çıkan filmi Thelma’ydı. Bu filmi, izleyeceğim seansta altyazı sorunu yaşanınca, kaçırdım. Ama film çok beğenildi ve Toronto’da çok ses getirmesi bekleniyor. Thelma, Norveçli eleştirmenlerin oluşturduğu jürinin birinciliğini aldı.

Finlandiyalı grafiker Touko Valio Laaksonen, Tom of Finland takma adıyla yaptığı ve eşcinsel pornografisi denilebilecek resimleriyle büyük bir üne sahip oldu. Laaksonen’in hayatını anlatan ‘Tom of Finland’ adlı belgesel de ilginçti. Bu filmin de bir FIPRESCI ödülü var. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir biyografi olsa da film yüzeyde dolaşıyor. Film, Touko’nun, ne savaş travmasıyla ne de ideolojisiyle, yarattığı estetik arasındaki bağları irdelemeye çalışıyor. Susan Sontag, Tom of Finland’in estetiği üzerine yazmış mı bilmiyorum ama bana kalırsa bu estetiği faşizan diye nitelendirirdi. Tom’un erkekleri genellikle üniformalı ya da deri giysiler içindeler. Daracık belleri, son derece geniş omuzları, kaslı vücutları ve devasa erkeklik organlarıyla şiddet dolu bir cinsellik yaşıyor bu erkekler.

Öte yandan Laaksonen’in son derece baskıcı bir dönemde, bir yol açıcı olarak rol alması da gözden gelinemez. Sonuçta Tom of Finland bıraktığı boşlukla olsa da en çok soru uyandıran filmlerden biriydi.

Norveç dünyanın en güzel coğrafyasına sahip sanırım. Hayallerimin ötesinde bir doğası var. Bir de bu kadar pahalı olmasa…

Sıkılmak ya da sıkılmamak: Bütün mesele mi?

TARİH:  16 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erich Fromm en büyük işkencelerden birinin sıkıntı olduğunu söylemiş. Fromm’a göre cehennem sürekli sıkılınan bir yer olsa gerek. Baudrillard ise sıkılmak ikinci sıkmak ise en büyük birinci suçtur demiş..

Benim için de bir filmin işleyebileceği en büyük suç beni sıkması diyebilirim. Ve fakat ne zaman bir filmden sıkıldığımı söylesem, birileri hemen beni yüzeysel ve ilkel olmakla suçluyor. Açıkçası sıkıntı kelimesini kullanmadan bir eleştiri yazmak çok zor değil. Hiçbir yazım da “sıkıldım, kötü”, “sıkılmadım, iyi”den ibaret olmadı.

Bu yazının başında olduğu gibi alıntılar yapmak, otoritelere sırtını yaslamak da atla deve değil. Bütün bunları yapabilecek tecrübem ve birikimim var. Yönetmenlerin bizleri düşündürtmek için neler yaptığından az çok haberdarım. Brecht’in yabancılaşma kavramıyla karşılaşalı 40 yıl kadar oluyor.

Ama sonuçta ben basit bir izleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. Basitten kastım, sanata herkes kadar ihtiyacı olan, sanattan herkes kadar beklentisi olan biri olarak kalmak istiyorum. Eleştirmenlik mesleğim ama ben sinemayı etkilenmek için seyrediyorum, para kazanmak için değil. Zaten de kazanmıyorum. Bir filmin beni etkilememesi, durumunda sıkılıyorum. Basit bir izleyici olmak istiyorum dedim ama zevklerim pek de basit değil. Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden hoşlanıyorum. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem. Zaten tek derdi bu olan bir film nihayetinde düşündürtmez de.

Hayat korkunç, sanat beni daha da güçsüzleştirmemeli. Hayat karşısında daha da çaresiz hissettirtmemeli. Hemen şunu anlamak isteyenler çıkacaktır: hayata pembe gözlüklerle bakmak istiyor bu adam. Hayır, hiç de değil. Karanlıkla karşılaşmak isterim ama karanlığın tek ve mutlak olduğu hissiyle çıkmak istemem sinemadan. Film beni gerçek hayata hazırlasın isterim, öbür dünyaya değil. Metafizikten hoşlanmam. Haz etmem, nihayetinde saçma bulurum. Buğday’ın bu dünyayı rüya, ölümü asıl gerçeklik diye sunan felsefesine yabancıyım. “Nefes mi, buğday mı?” diye formüle edilen soruyu yanlış soru olarak görürüm. Sorulması gereken soru buğdayı nasıl hakça ve adilce paylaşırız olmalıdır. Lanthimos’un, bizim dışımızda tanrısal güçlerin seçenekleri dayattığı dünyasının çıkışsızlığından haz etmem. Film karamsar olamaz mı? Olur elbette. Ama bu karamsarlık yine gelebilecek karanlığa karşı bir aşı işlevi görmeli. Bu dediklerimde çelişkiler olabilir. Söyleyeceğim nihai sözler olmak zorunda değiller ayrıca. Son zamanlarda yazılarıma yapılan kimi eleştirilere cevap verme gereği duyuyorum. Bakmayın basit olmak istediğimi söylememe. Basit olmanın çok zor olduğunu da düşünüyorum. Devam etmek üzere…

Beni Adınla Çağır: Narsisist âşıklar

TARİH:  24 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Adınla Çağır” (BAÇ) bir aşk filmi ama adından başlayarak karakterlerin asıl aşklarının kendilerine yönelik olduğunu ilan eden bir film. Bilirsiniz, bizde anneler (daha az olmakla birlikte babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar da…) çocuklarını kendi adlarıyla çağırırlar. Yani çocuklarına “kızım” ya da “oğlum” diyeceklerine “anneciğim” derler. Benim bu tuhaf ama son derece yaygın olan duruma yorumum, annelerin “anneciğim” diyerek, çocuklarına olan sevgilerini ifade etmekten çok, kendilerinin ne kadar çok sevilesi varlıklar olduklarını ilan ettikleri şeklinde. “Ne sevilesi, cici bir anneyim ben!” ya da “kızım, oğlum beni ne kadar çok seviyor!” diyesiler. BAÇ’ın kahramanları da bu yolu seçiyorlar. Oliver, Elio’ya Oliver; Elio, Oliver’e Elio diyor. Filmin adı burdan geliyor. Kendilerine olan aşklarını, diğerinin ağzına yakıştırıyorlar.

Filmin geçtiği zaman ve mekan belli: 1983, İtalya, çoğunlukla Perlmanların yazlık, bahçeli evi. Fakat 6 haftalarına şahit olacağımız aile hem her yere ait hem de hiçbir yere ait değil. Aile içinde İtalyanca, Fransızca, İngilizce değişimli olarak kullanılıyor, bir ara anne Almanca’dan diğer aile üyelerine tercüme de yapıyor. Etnik olarak son derece karışık bir aile olan Perlmanların dini öyle karışık değil, aile Yahudi.

Perlmanların oturduğu taş ev sanki Romalılardan kalma (duvarda silik freskler gözüme çarptı bir sahnede). İçinde yüzdükleri küçük havuz kesinlikle tarihi bir yapı. Perlmanlar zenginler, daimi hizmetçileri ve bahçıvanları var. Bahçelerinde şeftali, kayısı gibi meyva ağaçları bulunuyor. Aile sanki belirli bir mekân ve zamanda yaşamıyor gibi ama… Onlar, sadece bilim, sanat ve hazdan oluşan bir dünyanın insanları. Resim, heykel, şiir, roman, mitoloji, felsefe, dilbilim, tarih ve müzik dışında bir şey ilgi alanlarında değil. Tabii bir de aşk, erotizm ve ağız tadı var. Politikayı, tipik bir şekilde geveze İtalyan bir çift olan misafirleri ve mutfakta çalışanlar konuşuyor. Perlmanlar için politika İtalyan folklorunun bir parçası sanki, yaşlı bir teyzenin evinin dış duvarında asılı duran Benito Mussolini resmi gibi. İtalyanın faşist geçmişiyle yüzleşmemesinin bir simgesi değil o resim. O yüzleşmemenin devamı, “İtalya işte” deyip geçilen, sorun edilmeyen bir şey. Perlmanlar zamanın dışında yaşıyorlar.

Baba Perlman bir profesör. Oğul Elio (Timothée Chalamet) henüz lise öğrencisi. Profesör her yaz bir araştırmacıyı yazlık evlerine davet ediyor. 83 yazının misafiri Oliver (Armie Hammer) adlı Amerikalı, yakışıklı biri oluyor. Oliver, hemen kasabanın genç kızlarının ilgi odağına yerleşiyor. Oliver genç kızlardan biriyle öpüşürken, bir yandan da Elio’ya sinyaller gönderiyor. Oliver ve Elio, o kadar narsisistler ki, başka genç kızları tamamen birbirlerini kıskandırma oyunlarında piyon olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Kullandıktan sonra da o kızları unutuveriyorlar. Ama, bu “cennetsi” dünyada çatışma diye bir şey neredeyse yok. Kızlar anlayışla karşılıyorlar her şeyi. Oliver’in öpüştüğü kız, sahneden çekiliveriyor zaten, finalde ortaya çıkmak üzere… Elio’nun sevgilisi, öpüşmenin çok ötesine geçen bir ilişki yaşamış olsalar da, Elio’nun bencilliğine sadece saygı duyacak. Oliver’in, Amerika’daki 3 yıllık uzatmalı sevgilisinin tabii ki evleneceği adamın özelliklerinden haberi olmayacak. Bir eşcinselle evlendiğini bilemeyecek ama Oliver yine de hep haklı olacak. Eşcinselliğinin kabulu için mücadele etmek yerine, ikiyüzlü bir yaşam sürmesi hoşgörülecek çünkü suçlu sadece “Oliver’in eşcinselliği aşağılayan anne ve babası (ve de toplum)”. Mücadeleden kaçan Oliver’in hiç sorumluluğu yok!

İki âşık arasındaki yaş farkı rahatsız edici olsa da yönetmen Luca Guadagnino bunu hissettirmemek, eşitler arasında geçen bir ilişki gibi algılatmak için elinden geleni yapıyor. Eşlerden ikisinin de canı yanmıyor sonuçta, bu durumda kimseye bir laf etmek düşmez belki de. Fakat 30’lu yaşlardaki, muhtemelen post-doc yani doktora sonrası kitabını yazan bir araştırma görevlisinin, 17 yaşındaki bir lise öğrencisiyle, kız ya da erkek fark etmez, aşk yaşaması durumunda, ben o adamda çok tuhaf ve güvenilmez bir şey olduğunu düşünürüm. Timothée Chalamet’nin çelimsiz vücuduyla, Armie Hammer’ın gelişmiş erkek vücudu arasında o kadar büyük fark var ki, biraz irkilmemek zor. Biri yetişkin bir erkek, diğeri yeni yetme, nihayetinde bir çocuk vücuduna sahip. Bir yandan 18 yaşından küçük kızların evlendirilmesine karşı çıkarken, bir yandan da bu aşkta yüce bir şeyler bulanlar kendilerini sorgulamalılar.

Bir de baş narsisist baba Perlman var tabii ki. Babanın filmdeki son konuşması da ilk konuşması kadar tuhaf. Baba, misafirlerine tuzaklı kültür soruları sorarak, onların saygınlığını değerlendiren sığ bir entelektüel. Heidegger üzerine anlaşılmaz zırvalar yazarak tatmin olan ve kendi sığ çevresinde saygınlığını sürdüren biri. Baba Perlman, oğlu Elio’nun Oliver’la ilişkisine büyük saygı duyuyor gibi ama daha çok kendi yaşayamadığı bir aşka yanıyor, konuyu derhal kendisine getiriyor. Ama baba Perlman’ın aslında ne kadar çevresindekilerin farkında olmadığını gösteren başka bir şey var: Karısının, Elio’nun Oliver’le ilişkisinden haberdar olmadığını düşünüyor ve bu da onun tam bir hödük olduğunu gösteriyor. Oysa oğlunun aşkını ilk anlayan anne ve ikiliyi bir araya getirmeye çalışan da o. İnsanın, bunlar nasıl bir çift diye sorası geliyor. Evlerinde olan biteni birbirleriyle hiç mi konuşmuyorlar?

Anna ya da babanın, tam hatırlamıyorum şimdi, bir ara Oliver’in “utangaç” olduğuna dair bir gözlemde bulunması da çok tuhaf. Oysa Oliver’in, köye geldiğinin ikinci gününde herkesle selamlaşmaya başladığını ve bara girip köylülerle kağıt oynadığını görüyoruz. Hoş, Oliver’in halkla bu ilişkilerinin devamı hiç gelmiyor. Çünkü sonra Oliver’in ilgisi sekse yöneliyor ve hayatında ihtiyarlara kalmıyor.

Kendilerinden başka her şeye duyarsızlar filmin kahramanları. Bilgiye tapan ama bilgiyi bir şeyin hizmetine sokmayan cinsten sığ entelektüeller.

Bu aileyle ilişkilenemedim hiç. Çok ayrıcalıklılar ve çok kopuklar hayattan. Bu aşkla da ilişkilenemedim. Bu filme tapan film eleştirmenleriyle de… Hayır, film ele aldığı çevreye eleştirel bir mesafeden baksa sorun görmeyeceğim. Ama yönetmenin o mesafesi yok. Aksine, yönetmenin bu çevreye ve bu eşitsiz aşka âşık olduğu izlenimi oluştu bende.

Sonuçta içinde çatışma ve çelişki olmayan, zaman zaman sıkan vasat bir film BAÇ.

Barry Seal: Kaçakçı; Özgürlük savaşçıları ve CIA

TARİH:  9 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerika Birleşik Devletleri değişik dönemlerde değişik gruplara ‘freedom fighter’ yani özgürlük savaşçısı sıfatını yakıştırır. Reagan yönetiminde yani 1980’lerde Amerika’nın özgürlük savaşçıları arasında Nikaragua’da devrimci Sandinist’lere karşı savaşan Kontra’lar ve Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan Taliban gibi gruplar vardı. Obama döneminde Kaddafi’ye karşı savaşan, CIA’nin oluşturduğu köktendinci çetelere ‘özgürlük savaşçısı’ denmişti. Bilin bakalım bu sıralarda Suriye’deki hangi gruba özgürlük savaşçısı deniyor? İpucu vereyim: Hani Fatih Akın onların propaganda posteriyle yapacağı yeni filmi tanıtmıştı ya, işte onlara özgürlük savaşçısı deniyor Trump Amerika’sında. O afişte de yazıyor zaten ‘özgürlük savaşçıları’ diye YPG/PKK için. YPG hakkındaki Af Örgütü raporunu gördünüz mü? Bir bakmanızı öneririm. Neyse, Amerika nezdinde devrimciler hariç herkes özgürlük savaşçısı olabilir kısacası.

Filmin konusu 70’lerin sonlarında başlıyor 80’lerin ortalarına kadar sürüyor. Nikaragua’da Sandinistlerin iktidarı ele geçirdiği, liderleri Ortega’nın hergün gazetelerde boy gösterdiği yıllarda Barry Seal (Tom Cruise), TWA adlı havayolları şirketinde pilotluk yapıyor. Seal işini bilen memurlardan, Küba pürolarını kaçak yollardan ülkeye sokup üç beş kuruş ekstra para kazanmayı da biliyor. Bunun farkında olan CIA ajanı Schaefer, Barry Seal’e bir teklifte bulunuyor: CIA için çalış, Nikaragualı kontralara silah taşı! Seal kabul ediyor. Ama kontra denilen serserilerin savaşmak gibi bir amaçları yok. Onların derdi CIA’den gelecek paraları cukkalamak. Seal’in botlarını ve gözlüklerini silahtan daha çekici buluyorlar. Gel zaman git zaman Kolombiyalı kokain baronları Seal’le anlaşıyor. Kokainciler silahları alıyor, kontralara içki vs gidiyor, Seal’in cebine ise milyonlar akıyor. Seal kendini çok şanslı sanıyor ama kullanışlı bir aptaldan başka bir şey olmadığını anlıyor bir süre sonra.

Barry Seal rolünde Tom Cruise en iyi performanslarından birini sergiliyor. Dönemin filmlerini çağrıştıran renk skalası, dondurulan planlar gibi numaralarla film 70’lerde çekilmiş havası taşıyor. Amerikan devletinin çok daha beceriksiz olduğu ve medyanın gerçekten bazı sırları ortaya çıkarabildiği son yıllardı o yıllar. Barry Seal’in rolü, sonraları büyük bir skandala dönüşen İran-Kontra ilişkilerine dahil olmaya kadar ilerliyor. Biraz ansiklopedi karıştırıp bu skandalı okumakta yarar olabilir, filme gitmeden ya da gittikten sonra.

Ama sanmayın ki, ağır bir film Barry Seal. Trajik bir karakterin macera dolu bu ibretlik öyküsü keyifle izleniyor. CIA ve silahlandırdığı örgütler hakkında bazı soru işaretleri oluşturursa amacını da aşan bir başarı kazanmış olacak ‘Barry Seal: Kaçakçı.’

Buğday: Ekmek mi, inanç mı?

TARİH:  9 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Buğday filmini çok sıkıcı buldum. Oyunculukları beğenmedim. Bazı planlar güzeldi ama bunun ötesinde dindışı hayata dair anlamlı hiçbir şey söylemeyen, insani ve insancıl olmayan bir filmdi. Ayrıca filmin doğada, evrende her şeyde bulunan hayali M parçacığına dair iddiası da mantıksızdı. Bilimi karşısına alan ve onun yerine inancı koyan yönetmenin hayata, insana dair bir şey söylemek ya da seyircisini sıkmamak gibi bir derdi var mıydı?

Müslümanlığın hayatın her anında yaşanması gerektiğine inanan Kaplanoğlu çeşitli söyleşilerde (başta Yeni Şafak olmak üzere) şunları söylemiş:

“ Sinema, Dreyer, Bresson, Bergman ve Tarkovski sayesinde seküler dışı bir sanat olma özelliği de kazanmıştır ve bu yol ustalarımın izinde benim de yolumdur. Tarkovski, Dostoyevski, Bergman, Bunuel, Bresson, Ozu, Dreyer, Kiarostami gibi majör ustaların ortak noktaları inanç/hakikat/yerlilik merkezlidir.”

“Ben sinemanın tamamen manevi bir yönü olduğunu ve maneviyatın olmadığı bir sinemanın da faydasız ilim gibi bir şey olduğunu düşünüyorum.”

“Manevi gerçekçilik diye bir kavram oluştu benim kafamda. Ama sadece rüyalara ve maneviyata dönük bir alan gerçeklik duygusunu barındırmaktan kopabilir. Bir fantazya hâline gelip insana değmeyebilir. Bunun için onu gerçeğe dokundurmamız gerekiyor.”

“Bir Müslüman, sinemanın imkânlarını nasıl kullanmalıdır?”

“Dini camiye kapatmadığımız gibi sanatı da seküler bir hayata kodlayamayız. Bunların hepsi bir. Müslüman, bu birliği hayatın her alanında ispata mecburdur. Bunlar filmde olur, bu olmaz diyemeyiz. Sanat da sonuçta ilahi bir şeydir. Sanat, Allah’ın kelimesini sezdirmekle mükelleftir.”

Mükellef sözcüğünün anlamını belki bilmeyen genç okurlar vardır. Mükellef yükümlü demek. Yani sanat Allah’ın kelimesini sezdirmek zorundadır diyor Kaplanoğlu. İnsana dair bir sanatla, insana dair bir zamanla/tarihle filan ilgilenmiyor. Sanat, bunları değil, İslam’ı anlatmakla yükümlü Kaplanoğlu’na göre. İnsana dair olmayan bir sinema da beni ilgilendirmiyor açıkçası. Gerçekle ilgisi onu bir kamuflaj olarak kullanmaktan ibaret bir sinema bana itici geliyor. Gerçeğe dokunmanın nedeni rüyalara ve maneviyata dair bir söylemin fantazya haline gelme tehlikesi. Yoksa başka bir nedeni yok. Bu arada rüyaların da yaşadığımız korkularla, sevinçlerle, bilinçdışıyla değil gaiple, bilinmezle ilişkisi olduğunu savlıyor olsa gerek. Bu görüş de bilimdışı.

Sibel Danende (bildiğim kadarıyla) henüz yayımlanmamış ve benim bu yazıdaki alıntıları alıntıladığım incelemesinde, Kaplanoğlu sinemasındaki “İslamı öykü olmaktan çıkarıp forma yediren; öykünün değil formun İslamlaştırılması için devreye alınan ve doğrudan bilinçaltını hedefleyen(…) 8 temel alet”i saptıyor: “Yersizlik, Zamansızlık, Kesintisiz Plan, Kadrajın Dışı, Hipnotik Doğa, Fülu Dünya, Yavaşlık, Sıkıcılık.”

Kaplanoğlu’nun bildiğimiz anlamıyla tarihle ilgilenmediği ya da tarihseli değil zamansızlığı anlatmayı hedeflediği şu sözlerde görülebilir:

“Ben işte sinemada bu zaman duygusu üzerine düşünüyorum. Süleymaniye Camii’nde süregelen bir zaman algısı vardır mesela. Durmadan tekrarlanan, kült bir şekilde duran ve içinde de oylumları olan bir zaman duygusudur o. Bence Süleymaniye’deki zaman algısı, içine girdiğimizde zamanın içinden çalmayan; aksine bizi zamanın içine sokan o algı, sinemada da oluşması gereken bir duygu.”

“Tarihsellik bizi ‘insan icadı’ bir çerçeveye yerleştiriyor; bu belâlı bir şey. Sonuçta bir insan hep şimdiki zamanda değil midir zaten? Çocukluğumuz da gençliğimiz de yazılmış kaderimize, geleceğimiz, rüyalar, hatıralar da bizim içimizde..”

“…Bu evrende her şey, mekânlar, nesneler, kıyafetler veya renkler bir zamansızlık hissi yaratmak üzere biçimlendirilmiştir.”

“Özellikle sıkıyorum. Zamanın ve en önemlisi ölümün hissedilmesini önemsiyorum. Bu da sıkıntıyla mümkün.”

Ben sinemada sıkılmayı sevmiyorum. O zaman Kaplanoğlu filmlerine niye gideyim? Tarihsel olanı insan icadı diye belâlı bulan, kaderci ve bilimdışı bu hayat anlayışını son derece belâlı buluyorum. Kaplanoğlu sinemasını nasıl seveyim?

“Suretle, yani şirkle ilgili meseleler önemli burada. Şirk yasağını düşünmeden kamerayı bir insanın yüzüne doğrultamazsın. Bizi dünyevi değil manevi olana yaklaştıracak bir sinema tekniği, bir kadraj nasıl kurabilirim diye düşünüyorum ben burada. Bunu hikâyeyle değil, kameranın yeriyle, planla kuruyorum tabii .”

Ben şirk yasağına uymaya özen gösterilmesini anlamıyorum. İnsan yüzü benim için yeterince kutsal, beni dünyevi olandan uzaklaştıran bir sinemayla ilgilenmiyorum.

“Filmin asal özelliği izleyicinin algı biçimlerini dönüştürmesine yönelik bilinçli bir tasarıma sahip olmasıdır.”

Algı biçimlerini değiştirmeye çalışmaya hakkı var elbette Kaplanoğlu’nun. Ama ben Kaplanoğlu’nun algı biçimini değiştirmeyi tercih ederim. Çünkü kendi dünya görüşümden memnunum ve onun dünya görüşüne karşıyım.

“Buğday’da dendiği gibi ölümden sonra göreceğimiz dünyanın asıl olduğuna, bir rüyada yaşadığımıza inanmıyorum. Bu ölüm seviciliğine anlam veremiyorum. Ölünce uyanacağına inananlar neden intihar etmiyorlar? Uyku hali, rüya hali asıl hayattan daha mı tatlı? Öyle olmaması gerekmez mi?

Filmde evrendeki her şeyde bulunduğu varsayılan M maddesinin, genetiği değiştirilmiş ürünlerde bulunmamasını son derece saçma buluyorum. Eğer tanrı maddeciği olan M her şeyde varsa, bu şeylerin birbirleriyle karıştırılmasıyla, birinden alınan bir genin bir başkasına konulmasıyla yok olamaz. Her şey tanrının nefesini içeriyorsa ancak tanrının nefesini içermeyen şeylerde M maddeciği olmaz. Öyle bir şey de filmin ya da dinin mantığı içinde olamaz. İçinde tanrı maddeciği olan insanın, içinde tanrı maddeciği olan tohumlarla yaptığı deneylerden ancak içinde tanrı maddeciği olan başka tohumlar türetilir. Bu tohumların kısır olması ise zaten üreticinin hedeflediği bir şey. Kötü bir yan etki değil. Bu politik ve ekonomik suçu, kapitalistlerin değil de onun hizmetindeki bilimin suçu gibi göstermek, gerçeği bulandırmaktan başka bir şey değil.

Ama en çok filmde bilge bir kişi olarak gösterilen, Cemil’in bir çocuğu boğmakla suçlanması karşısında omuz silkmesine isyan ediyorum. Film bu cinayetin rüya olabileceğine kapıyı aralık bırakıyor ama cinayeti gerçekmiş gibi de gösteriyor. Bu çocuk katli gerçekse bu gerçekle nasıl yaşanır? Filmin bir çocuğun katlini nihayetinde önemsemeyen kahramanlarına saygı duymuyorum, saygı duymamı isteyen yönetmene kızıyorum. Bana İslam adına cinayet işleyen köktendinci katilleri hatırlatıyor o sözde bilge kişiler. Sonuçta ne kadar öbür dünyadan söz etseniz de bu dünyadan ve politik olmaktan kaçılmıyor. Kaplanoğlu’nun sineması da politik bir sinema, AKP ve Erdoğan ile çelişkisi olmayan bir sinema. Bu sadece filmin galasının Saray’da yapılmasıyla alakalı değil. Seyircinin algısını gerçek sorunlardan uzaklaştırıp dine yönlendirmekle alakalı. Erdoğan da Kaplanoğlu da bunu yapıyor. Size ekmek değil, inanç lazım diyor ikisi de. Ekmeği kimlerin yediği ise her geçen gün daha da açığa çıkıyor.

Not: Sibel Danende’ye yol gösteren yazısı için çok teşekkürler.

Arif v 216: İyilik ve Libido

TARİH:  6 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Arif v 216” bir zaman yolculuğu filmi, nostaljik bir film ve elbette bir komedi. “Arog” ve “Gora”nın başkahramanı Arif (Cem Yılmaz), “halı, kilim, travel” şirketiyle yolunu bulmaktayken, robot 216 (Ozan Güven), bir uzay aracıyla çıkagelir. Robot 216, 1960’ların Türk filmlerindeki karakterler gibi aşık olmak, sevmek sevilmek istemektedir. Arif bir anda kendisini 216 ile birlikte 1969’da bulur. İçinde bulundukları çevre tam da bir Türk filmi atmosferidir. Yoksul ama iyi insanlar kör genç kız Pembeşeker’in (Seda Bakan), ameliyatı için para biriktirmeye çalışmaktadır. Robot 216, Pembeşeker’e aşık olur. Bir oyuncakçı (Zafer Algöz), 216’nın seri üretimine geçmek ister; sonra hisselerini Almanlara satar. Dünya, 2017’de, 216’nın “Almanlaşması” sonucunda felakete sürüklenir (Orhan Pamuk’un Kara Kitabı’nda olduğu gibi Boğaz’ın suları çekilir). Arif 1969’a geri dönüp, 216’nin kötü ellere düşmesini engellemeye çalışır. Ve olaylar gelişir. Adıyla, “Batman v Superman”e gönderme yapan “Arif v 216” türler arasında gezinirken, Türk popüler tarihi içinde de yolculuğa çıkıyor. Filmin, sağlıklı bir tepkisi var günümüze. “Yetti ulan sizin kötülüğünüzden” diyor sanki, günümüzün Türk Sanat Sineması’na. Aslında sadece Türk Sanat Sineması’na da değil belki, Haneke’ler, Lanthimos’lar, Zvyagintsev’lere de. Kötülüğü deşen sinemacılar, kötülüğün bertaraf edilmesine hizmet ettiklerini düşünüyor olsa gerekler. Ama korkarım, kötülüğü mutlaklaştırarak seyircilerini daha da çaresiz hissetiriyorlar. Bana öyle geliyor.


Cem Yılmaz’ın Arif’inin “libidosuz” diye tanımladığı o dünyada da çözümler yine paraya bakıyordu, bugün olduğu gibi. İyi insanlar sadece filmlerde mi vardı tartışılır olsa da, libido sadece 60’ların Türk filmlerinde yoktu. 1970 sonlarının Türk sinemasında ise libido dışında bir şey bulmak zordu. Libido gelince mertlik bozuldu, iyi insanlar libidolarına atlayıp gittiler. Çare duygu sömürüsüyle salonları dolduran eski Türk filmlerine geri dönmek değil. O, filmlerin yapımcıları masum olmasalar da, o iyiliğe inanan seyircilerin masumiyetlerinde hoş bir şey vardı. İyi insan olmaya inanmakta her halükarda yarar var. Dünya kötülerle dolu olsa da, yaşamak için, insan kalmak için başka çare yok. Münir Özkul ve Aydın Boysan, çelebiliğin, cömertliğin, iyiliğin mümkün olduğunu gösteren insanlardı. Onlar gibi isimlerin benzerleri çağımızdan çıkmayacak gibi. Başımız sağolsun.

Neyse filme dönelim. Arif v 216’nın yaklaşık ilk 1 saati, çok komik. Yılmaz, komikliğinin zirvesinde, espriler şahane ve her şey çok hızlı akıp gidiyor. Filmin sonrası ağırlaşıyor bir miktar. Espriler azalıyor, entrika, macera şu, bu artıyor. Fakat yine de çok başarılı bir Zeki Müren (Çağlar Çorumlu) taklidi filmi kurtarıyor.

Doğrusu, “Arif v 216”nın da libidosunun çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. En fazla 2 robotu elele sahilde koşarken görüyoruz; eski Türk filmlerinde bile ondan fazlası vardı.

Cem Yılmaz filmlerinin yüksek prodüksiyon standartları Arif v 216’da da var. Hatta galiba en başarılı prodüksiyon tasarımı bu filmde. Bunun bedeli bir miktar reklama maruz kalmak oluyor ama katlanıyoruz artık. Filmin sonunda Arif’in tiradında dediği gibi… eeee, şey, ne demişti Arif hakikaten yahu?

Dönme Dolap: Woody Allen’ın Bitmeyen Hesaplaşması

TARİH:  23 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Woody Allen hemen hemen her yıl bir film yapıyor. Bu filmlerde de genellikle en iyi oyuncular oynuyor. Kimisi başarılı, kimisi vasat bulunuyor. Geçenlerde, yaygın kanıya göre Allen’ın en iyi filmi olarak kabul edilen Anny Hall’u yeniden seyrettim ve son derece başarısız buldum. Galiba Woody Allen kendisinin de geçmişte kabul etmiş olduğu gibi vasatlığın ötesine çok çok az geçti. Son dönem filmlerinin en beğenilenleri bile bence en fazla vasattı.

Dönme Dolap için de aynı sıfatı kullanacağım: Vasat, hatta gereksiz bir film. Allen, karakterlerden birinin anlatıcılığı da üstlendiği Dönme Dolap’ta sanki Brechtyen bir şeyler yapmak istemiş. Doğrudan seyirciye hitap eden bir anlatıcıyla, tiyatro tabiriyle dördüncü duvarı yıkmış, özdeşleşme sürecini sekteye uğratmış. Oyunculuklardaki tutukluk da bu yaklaşımın bir sonucu mu yoksa yönetmenin başarısızlığı mı bilemedim. Film, ince ayrıntılardan yoksun ve henüz kabası yeni çıkmış bir senaryodan yola çıkılarak yapılmış gibi. Brechtyen ya da değil, sonuç iyi olmamış. Çünkü filmin bu yöntemle bize fark ettirdiği bir şey yok. Ya da ben fark etmedim. Bir kişilik defosu olan kadın karakterler ve onların trajik hayatlarına dolanaNn, görece masum erkeklerin hikayesinde yeni bir şey yok. Ama önce biraz konudan bahsedelim. Filmin anlatıcısı ve kilit karakterlerinden biri olan Mickey (Justin Timberlake) bir yandan Coney Island adlı New York’un bir zamanlar en gözde plajında (ve eğlence merkezinde) cankurtaranlık yapıyor. Dönem 1950’ler. Ginny (Kate Winslet) ve Humpty (Jim Belushi)ise 10 yaşındaki piromanyak çocuklarıyla Coney Island’da tam da dönme dolabın karşısındaki bir evde yaşayan bir çift. Humpty ismi de gerçekçi olamayacak kadar tuhaf aslında. Türkçede Yumurta Kafa olarak bilinen çizgi film kahramanı Humpty Dumpty’yi hatırlatıyor. Brecht etkileri mi yine? Neyse, Humpty bir atlı karınca işletiyor Coney Island’da. Ginny ise geçmişte ilk kocasını aldatmasının ve adamın kendisini terk etmesinin acısını yaşıyor hâlâ. Bir de eski oyunculuk günlerinin hatıralarına yanıyor. Derken Ginny’yle Mickey arasında bir aşk başlıyor. Ginny yine aynı hatayı yapıyor, yani kocasını aldatıyor. Tam bu sıralarda da Humpty’nin 5 yıldır habersiz olduğu kızı Carolina (Juno Temple) çıkıp geliyor. Carolina, Woody Allen’ın düşkün olduğu muhtaç kadın karakterlerin tipik bir örneği. Biraz akılsız, dağınık, mutlaka çocuksu ve tabii ki güzel. Mighty Aphrodite (Sevimli Fahişe) ya da Whatever Works (Kim Kiminle Nerede) bu tip kadın karakterlerin olduğu Allen filmleri olarak ilk aklıma gelenler.

Carolina’nın devreye girmesi hemen akılda soru işaretleri oluşturuyor çünkü Mickey ile Carolina yaş itibariyle birbirlerine çok daha uygunlar. Kate Winslet Justin Timberlake için fazla yaşlı. Beklenen oluyor tabii. Fakat bütün bunlarda can sıkıcı bir şeyler var. Olan bitende Allen’ın kişisel yaşamının izlerini görmek mümkün çünkü. Bunda da bir tuhaflık yok. Sanatçı elbette yaşadıklarından esinlenecektir ki zaten bütün Allen filmlerinde aynı temalar işlenir. Tuhaflık bunda değil, Woody Allen’ın hayatında var. Bilindiği üzere kendisi karısının evlatlık kızıyla evli. Aynı zamanda eski karısı Mia Farrow tarafından bir başka kızı taciz etmekle suçlanmışlığı var. Mickey sevgilisinin üvey kızıyla çıkmaya başlayınca akla doğal olarak Allen’ın Mia Farrow’un evlatlık kızıyla birlikte olması geliyor. Bununla da sınırlı değil. Filmde, Humpty’nin kızına olan duygularının babanın kızına olan sevgisinden çok bir aşığınkine benzedikleri söyleniyor. Freud ve Ödipal karmaşa gibi temalar aklınıza geldiyse yanılmadığınızı göstermek için Allen bize “Hamlet ve Ödipus” adlı bir kitabı da gösteriyor.

Sanki Allen, dünya aleme “benim yaşadıklarım çok normal şeyler” demek için film çekiyor. Ama o bunu ne kadar açık bir şekilde söylerse o kadar da çok tepki çekiyor. “Dönme Dolap”ın en çok eleştirildiği yer de gerçekle bu benzerliği oldu. Taciz olaylarının sinema dünyasını salladığı bu günlerde, kimsenin Allen’ın baba-kız aşklarını normalleştirmeye çalışmasını çekecek hali yok.

Oyuncular içinde Winslet’e övgüler düzenler oldu. Beni oyuncuların hiçbirisi çok etkilemedi. Yine de görüntü yönetmeni Vittorio Storarro’nun özenli çalışması filmi belirli bir seviyede tutuyor.

The Post: Devlet ve Gazetecilik

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

1970’lerin kapitalist devletleri bugüne kıyasla ne kadar acemi, ne kadar beceriksizmiş. Kapitalist devlet, 80’lerden başlayarak yönetme becerisini olağanüstü geliştirdi. Amerika Birleşik Devletleri bu yeni devlet modelinin ağababası elbette.

Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) sırasında, gazeteciler Vietnam’a gidebiliyor, oradan görece bağımsız haber sağlayabiliyorlardı. Vietnam Savaşı sırasında sıradan Amerikan vatandaşları, savaşa gönderiliyordu. Savaş her aile için bir falaketin kapısını aralıyordu. Bugün öyle mi? Bir defa ordu profesyonel. Vatandaşlık almak ya da üniversite eğitimi için para biriktirmek isteyen yoksul gençler “gönüllü” olarak orduya başvuruyorlar ve profesyonel asker oluyorlar. Bunun da ötesinde sonradan adını değiştiren Blackwater benzeri özel paralı asker şirketleri türedi. Askerlik zorunlu olmaktan çıkınca, savaşa kendi gidene kimse ağlamamaya başladı. Gidenlerin başka mecburiyetlerden orada olması o kadar üzücü bulunmadı.

Gazeteciler de öyle kendi istedikleri gibi dolaşamaz oldular. “Embedded” denilen gazetecilik çıktı. Amerikan birliklerinden birine iliştiriliyor ve o sınırlar içinde hareket edebiliyordu gazeteciler. Hepsi değil tabii, sadece izin alanlar. Böylece Irak’ta milyonların yaşadığı sefalet, trajedi kimsenin umurunda olmadı.

Aslında Vietnam’da da o kadar umurlarında değildi. Asıl önemli olan “bizim çocukların” başlarına ne geldiğiydi. Vietnam Savaşı uzadıkça uzadı, ölen, yaralanan, savaş travmasının ardından ruhsal sağlığını yitiren onbinlerce Amerikan genci elbette ilgilendiriyordu herkesi, başta da ailelerini. Spielberg’in “The Post” filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan’ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını “agent orange” gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki “kahramanları” ve “kötüleri” ayırmak olunca ortaya, “The Post” çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil “The Post”. Kazanan yine Amerika oluyor.

Filmin adı Washington Post gazetesinden geliyor. 1970’lerde gazete henüz yerel nitelikte, New York Times’la kıyaslanabilecek güçte değil. Üstüne üstlük sahibi de bir kadın! Bir kadının o yıllarda gazete yönetmesi düşünülecek şey değil ama önce babası sonra da kocası ölünce, Meryl Streep’in canlandırdığı Kay Graham’a düşüyor yöneticilik. Erkek egemen sistemi haklı olarak sorgulayan film, bir gazetenin çalışanlarınca değil de açıkça bu işe hazır olmayan babasının kızınca yönetilmesini sorgulamıyor. Özel mülkiyetin kutsallığına halel getirmiyor.

New York Times, savunma bakanı McNamara’nın geleceğe kalsın diye hazırlattığı Vietnam Savaşı raporlarını, ele geçirip yayımlamaya başlıyor ama gazeteye mahkeme kararıyla yayın yasağı getiriliyor. Aynı raporlar The Washington Post’un da eline geçiyor. Yasağa rağmen raporları yayımlayıp, hapse girmeyi göze almalı mı almamalı mı? Mesele bu.

İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange’lar, Snowden’ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı.

Yine de dönemin “cesur” gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. “The Post” kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post’a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.

Suikastçı: Amerikan Psikopatları

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Her yıl birkaç tane faşist film seyrediyoruz, Hollywood sağ olsun. Bu filmleri yöneten, yazan ve oynayanlara sorsanız hepsi de liberaldir, Trump’tan nefret ediyordur falan filan. Ama söz konusu ekmek parası olunca iş değişiyor herhalde. Bu filmler kimin kafasından çıkıyor, stüdyoların patronları mı dayatıyor anlamak zor.

Suikastçı, dünya meselelerini psikopatlar arası bir savaşa indirgiyor. İyi psikopatlar ve kötü psikopatlar var. İyiler Amerikalı; onların travmaları var, bu travmalar radikal İslam kaynaklı ya da ondan bağımsız. Kötü psikopatlar ise bildiğiniz pis Ortadoğulular işte. Sus payı olarak, onların da Irak’ın işgaliyle travmatize edilmiş olduklarına geçerken şöyle bir değiniliyor ama tabii ki onlarla özdeşleşecek fırsat verilmiyor seyirciye. Onlar kişileşmiyor. Pis psikopatlardan kişileşen yine bir Amerikalı oluyor. Onun da derdi son derece kişisel çıkıyor. Baba bellediği komutanına öfkeli değil miymiş genç adam meğerse!? Sırf bu nedenle nükleer bir bombayla 6. Filoyu yok etmek istemez miymiş? 6. Filo’nun Türkiye’nin anılarında sağlam bir yeri vardır. İnsan genelevlerin boyanmasını, ama nihayetinde Amerikan askerlerinin denize dökülmesini hatırlıyor ister istemez. Kim bilir Türk solcularının ne travmaları vardı da Amerikalı askercikleri kovmak istemişlerdi. Hey gidi günler, hey!

Filmin bir de Türk karakterleri ve güya İstanbul’da geçen sahneleri var ki evlere şenlik. Türkçe olduğu iddia edilen konuşmaların çoğunun altyazısız olması büyük handikap, anlaşılmıyor. İstanbul olduğu iddia edilen yer ise oryantalizmin fantezisindeki İstanbul.

Bu filmleri ithal eden firmalara sesleniyorum: Başka film mi yok yahu? İnsan kendi ayağına kurşun sıkmamalı.

Kalp Atışı Dakikada 120: Ölüm ve Direniş

TARİH:  30 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

1980’ler karşıdevrim yıllarıydı, tüm dünya için. Kapitalizm saldırıya geçmişti sola ve liberalizme karşı. İnsan haklarını, sosyal hakları geriletme konusunda Batı’da liderliği Reagan ve Thatcher ikilisi çekiyordu. Bizim kısmetimize de 12 Eylül darbesinin liderleri Evren ve Özal düşmüştü. (Bakmayın Özal’ı “sivil” diye göklere çıkaranlara, darbenin ideoloğu, ekonomik programının yazarı ve başbakan yardımcısıydı kendisi. Milli Selamet Partisi kökenli bir politikacı olarak Erdoğan’ın da öncüsüydü.)

Muhafazakâr dalgaya yardım eden bir gelişme de AIDS salgınının patlamasıydı. AIDS, ilk başlarda sadece eşcinselleri ve uyuşturucu bağımlılarını ilgilendiren bir hastalık gibi yansıtılmıştı. Bunda elbette eşcinsellerin ve bağımlıların çok daha fazla etkilenmiş olması asıl etkendi ama AIDS virüsü seçici davranmıyordu. Heteroseksüellere de, annesinin karnındaki bebeklere de bulaşıyordu. Ama sonuçta asıl etkilenen demografik gruplar eşcinseller ve bağımlılar olunca, AIDS’i “ahlaksızlara” tanrının bir gazabı gibi yansıtmak mümkün oldu.

AIDS’i kontrol altında tutan ilaçlar uzun süre bulunamadı. Hastalık çok sayıda insanı öldürdü. İlk olarak 1987’de New York’ta ardından da 1989’da Paris’te kurulan ACT UP, hastalığa karşı bilinç yükseltme, dayanışma ve her şeyden önemlisi de hastalığa karşı bir ilaç bulunması sürecini hızlandırmaya çabalamış.

KAD120’nin ilk yarısında daha çok aktivist grubun toplantılarına ve eylemlerine tanık oluyoruz. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz bölüm ise daha çok bu gruptan iki bireyin trajik aşkına odaklanıyor. Bence filmi özel kılan ilk bölümü. Bu bölümü seyrederken aklıma 2008’de Cannes’da Altın Palmiye kazanan Entre Les Murs (Sınıf) gelmişti. Sınıf, adı üstünde bir orta öğretim okulunun bir sınıfında geçiyordu ve sınıf içi tartışmaları ve dinamikleri çok etkileyici bir şekilde yansıtıyordu. Sınıf’ın aklıma gelmesi boşuna değilmiş, Sınıf’ın senaryosunu KAD120’nin yazar ve yönetmeni Robin Campillo yazmış. Campillo belki de grup içi tartışma diyebileceğimiz dinamiği en iyi yazan sinema adamı herhalde. ACT UP üyeleri, nasıl bir mücadele stratejisi izlemeleri, ne tip bir slogan atmaları, hangi eylemlere öncelik vermeleri konuşulurken grup üyelerini de tanımaya başlıyoruz. Bu üyelerden Nathan (Arnaud Valois) ve Sean (Nahuel Pérez Biscayart) arasında bir ilişki başlıyor zamanla. Sean virüsü taşıyor, Nathan taşımıyor. Bu ilişkinin sonunu tahmin etmek güç değil. Film, belki beklenilen bir çizgide ilerlese de Sean’un annesi gibi yeni ve ilginç kişilikler de katılıyor sahneye.

ACT UP grubu ilaç şirketleriyle ve Mitterand hükümetiyle de mücadele ediyor. İlaç şirketleri gerçekten de ilaç bulmada ayak sürtüyorlar mı, orasını anlamak biraz güç. Ama grup üyeleri baş düşman olarak ilaç şirketlerini görüyorlar ve muhtemelen haklıdırlar. Mitterand hükümeti ise, dönemin muhafazakar yönetimlerinden olmasa da AIDS’e karşı mücadelede hiç de kararlı davranmıyor. Aksine, eşcinsel yürüyüşlerine şiddetle müdahale ediyor. Yanlış mı okudum bilemiyorum ama bir yürüyüşte 16 aktivist asker kurşunuyla öldürülüyor. Paris’te böyle bir şey olmasını aklım almadı. Böylesi bir canavarlık olmuş olabilir mi? Bilen bana yazsın, internet’te bulamadım.

KAD120, Cannes’dan Grand Prix ile döndü. Şüphesiz ilgiye değer bir film. AIDS bugün baskı altında tutulabilen bir hastalık olsa da filmin, bir baskı grubunun deneyimlerini izlemek açısından önemli bir yeri var.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com