Kara propaganda filmi: Kara Gün

TARİH:  24 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı durumlarda iyi ile kötü arasındaki ayrım benim için çok net. Masum ve savunmasız insanları öldüren kişi benim için kötüdür. Masum insanları hedef alan terör eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı yok. Şüphesiz ablamı PKK’nin düzenlediği bir bombalama eyleminde kaybetmiş olmamın düşünce ve duygularımda büyük etkisi var fakat benim teröre bakışım hep aynıydı.

2013 yılındaki Boston Maratonu sırasında iki Çeçen kardeşin düzenlediği terör eylemi de canavarca bir eylemdi. Masum insanları hedef almıştı. Biri çocuk 3 kişinin ölümüne ve çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olmuştu.

Çeçen eylemcilerin yakalanmasını konu alan bir filmde kötünün kim olduğu net olmasına rağmen, film konuyu ele alışıyla öyle faşizan bir noktada duruyor ki, insanın teröriste sempati duyacağı geliyor. Film mükemmel bir Amerikan toplumu tasfir ediyor. Herkesin birbirini sevdiği, iyilikten başka bir şey düşünmeyen, Hırıstiyanlığı çok göze batırılmadan ama çok kritik noktalarda vurgulanmadan da geçilmeyen bir toplum bu. İyi, ne güzel.

Bunun karşısında Müslüman Çeçen Kardeşler duruyor. Onlar çocuklarına fazla önem vermeyen, kadınları ezen, uyuşturucu kullanan ve Amerika’nın özgür ve iyi insanlardan oluşan bir topluluk olmasından nefret eden insanlar. Bu iki kardeş tam da böyle olabilir aslında bir yandan.

Ama bu kadar basit mi? Politik bir gerçeklik içinde de yaşamıyor muyuz? Şimdi burada ABD’nin işlediği insanlık suçlarından söz etmeyi zul addediyorum. Ama yine de en azından şunu söyleyeyim: son Rakka operasyonunda 300’ün üzerinde sivilin öldürüldüğü, yerleşim bölgelerine ABD uçaklarından beyaz fosfor bombalarının atıldığı Birleşmiş Milletler raporlarıyla sabit. ABD’nin Rakka operasyonunda, benim ablamı da öldüren PKK/YPG’nin, ‘efendisinin sadık vurucu gücü’ işlevini yürütüyor olması işin bir başka yanı.

Kısacası resmi büyüttüğümüzde, ABD halkının değil ama devletinin işlediği suçları görmeye başlıyorsunuz. Mesele iyi Hıristiyanlarla onların iyiliği ve özgürlüğünden nefret eden Müslümanların çatışması değil kısacası. Hatta o terörist Müslüman örgütlerle ABD’nin karmaşık ilişkileri de ortaya çıkmaya başlıyor. Taliban’dan , ılımlı İslam’a ABD’nin bulaşmadığı İslami akım var mı?

Bütün bu terör eylemleri, ABD’nin bölgede at oynatması için bahane oluyor. Bu tür propaganda filmleri de ideolojik katkı işlevini görüyor. Kötü ve terörist Müslüman imajının yerleşmesinde rol oynuyor. Kısacası ‘Kara Gün’ bir kara propaganda filmi. Baş rolde Mark Wahlberg oynuyor ve ‘güya’ bir kaybedenken kazanana dönüşen polis klişesini canlandırıyor. Film bildik FBI ile yerel polis ve ne idiğü bilinmeyen başka devlet istihbarat kurumları arasındaki rekabet gibi başka klişeler ve duygusal yapış yapış müzikler kullanarak kötü ticari sinemanın bütün gerekli adımlarını da atıyor.

54. Ulusal Yarışma: Ödül Töreni

TARİH:  28 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali ulusal yarışmayı iptal ederek kendi ayağına kurşun sıkınca, Venedik Film Festivali’nden ödüllü “Sivas”ın Almancı yönetmeni Kaan Müjdeci, ulusal yarışmanın İstanbul’da devam etmesi için kolları sıvadı. Sekiz film seçildi, bu filmler Beyoğlu Sineması’nda gösterildi ve dün Cahide Müzikholü’nde yapılan bir törenle ödüller dağıtıldı. Doğrusunu isterseniz başarılan şey bugüne kadar pek tanık olduğumuz türde bir şey değildi, bildiğimiz her şeyi aşıyordu. Ulusal yarışmanın İstanbul’da yapılacağını düşündüğümde bunu hoş bir şaka, bir kara mizah örneği gibi bir şey olarak görmüştüm. Dün geceki ödül töreni “Daha” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Ahmet Mümtaz Taylan’ın da dediği gibi bugüne kadar gerçekleştirilmiş en iyi ödül töreniydi. Mülki ekranın, bakanların, belediye başkanlarının sahneye çıkmadığı, dolayısıyla hiçbir konuşmacının lafa “sayın bilmemnem” diye başlamadığı, son derece samimi, komik, eğlenceli, heyecan verici, cesaretlendirici, güven aşılayıcı, “ne varsa bu ülkede var, iyi ki burada yaşıyorum” dedirten cinsten bir törendi. Tören yanlış kelime, fazla ciddi, başka bir şeydi yaşanan. Tek bir eleştirim var, ödüller dağıtılmaya başladıktan sonra müzikle ara verilmesin, devam edilsin. Müzisyen için de kötü, bitse de ödülleri öğrensek beklentisine kurban gidiyor çabası. Müzik başlangıca yakışıyor, ortaya ya da sona değil.

Kadir İnanır’ın başından beri büyük destek verdiği, Onur Ünlü’den duyduğum kadarıyla birçok sinemacının ellerini ceplerine atarak maddi katkıda bulunduğu gecede ödüllerin dağılımı şöyle oldu:

En İyi Film: Daha

• En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Put Şeylere

• En İyi Senaryo: Ahmet Büke, Emre Yeksan – Körfez

• En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar

• En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck – Daha

• SİYAD En İyi Film Ödülü: Mr. Gay Syria

• Yıldırım Önal Anı Ödülü: Ayşen Gruda

• Emek Ödülü: Fatoş Kurtuluş – Beyoğlu Sineması

Bundan sonra Antalya Film Festivali ağzıyla kuş tutsa nafile. Ya ulusal yarışmayı yeniden canlandıracak ya da İstanbul’daki ulusal yarışmanın gölgesinde kalacak. Seçim onların.

 

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri

TARİH:  4 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Kısaca 3B diyeceğim) de Paramparça gibi bir adalet arayışı ve intikâm öyküsü. Amerika’nın güneyinde küçük bir dükkan işleten yalnız anne Mildred (Frances McDormand) öldürülen kızının katili ya da katilleri 7 ay boyunca bulunmayınca, kasabanın şerifini protesto eden 3 afiş astırır. İyi biri olan Şerif Willoughby (Woody Harrelson) kanser hastasıdır. Delil olmayınca eli kolu bağlıdır. Şerifin yardımcısı Dixon (Sam Rockwell) ise Siyahlara işkence yapan yarım akıllı bir ırkçıdır.

Şiddete karşı çıkarken tuhaf bir biçimde şiddeti kimi zaman yücelten ya da önemsizleştiren bir film 3B. Mildred, iki gencin apış arasına tekme atar ve bir dişçinin parmağını dişçi aletiyle deler ve bütün bunlar hem cezasız kalır hem de komik olaylar olarak perdeye yansır. Şerif yardımcısının öldüresiye dövdüğü reklamcı çocuk da dava açmaz ve çok kolaylıkla Dixon’ı affeder. Dixon, şeriften aldığı mektup üzerine hızla değişir ve içindeki iyiliği keşfeder. Öyle ki, neredeyse ölümüne neden olacak yangını çıkaran Mildred’e hiç kin duymaz. Ve hatta filmin başından beri birbirine düşman olan bu ikili, birlikte cani olduğuna inandıkları bir adamı öldürmek (!) için yola çıkarlar. Neyse ki çok kararlı değildirler. Geriye tek kötü kalır: O da Dixon’ın yaşlı annesi! Demek ki ırkçılığın kökenini kurutmaya buradan başlamak lazım. Ha tabii bir de kasabaya dışardan gelen katil ruhlu yabancı var! Ama o da yabancı sonuçta, Amerikalı olsa da. Ebbing, Missouri, bölünmez bir bütündür, bölmeye kalkanı da gidip yuvasında bulurlar! Büyük ihtimalle seveceksiniz, siz bana bakmayın. Hem bir sürü de Oscar alacağı kesin.

Antalya Film Festivali: Gelenek bitti gelecek zor

TARİH:  29 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şu anda görünen o ki Türkiye’nin bir zamanlar bir numaralı yerli film yarışması olan Altın Portakal bitmiş durumda. Antalya’da artık sadece bir uluslararası yarışma olacak ve eskiden olduğu gibi bu yarışmada bir-iki de Türk filmi yer alacak. Bu noktaya neden gelindiği konusunda hemen hemen bir fikir birliği var. Festival yönetiminin ödül törenlerinde yaşanabilecek protestoları engellemek için böyle bir karar aldığı düşünülüyor. Çünkü 2015’te böyle bir şey yaşanmıştı. Belgeselcilerin başkaldırısında nasıl belgesel yarışması iptal edildiyse, şimdi de ulusal yarışma iptal ediliyordu. Bu, kısmen ya da tamamen doğru olabilir. Ama başka nedenler de söz konusu olabilir.

Hiç şüphesiz ki, bir dönemin kapanmış olması üzücü. Antalya Altın Portakal Festivali bir tarihti. Birçok film için kendini gösterme olanağıydı. Ve de sinemaya ciddi bir kaynak aktarıyordu. Ama festival sürmeliydi demekle de iş bitmiyor. Şu bir gerçek ki, Antalya Ulusal Film Festivali çoktandır sönmüştü. Bir ‘ilk filmler festivali’ne dönüşmüştü. Festivalin iddialı filmlerinin çoğunu da daha önceki festivallerde görmüş oluyorduk.

Her şeyden önce bir ay arayla iki büyük ulusal film yarışmasının yapılmasında bir tuhaflık var. Hiçbir ülke, belki birkaç istisna dışında, bir ay arayla iki ‘yüksek nitelikli’ ulusal film festivali düzenleyemez. Türkiye bu istisnalardan biri değil. Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali, CHP belediyesi döneminde kaynakları son derece kısıtlanan Antalya’ya karşı üstünlük sağlamıştı. Sadece kaynak meselesi de değildi, CHP belediyesinin vizyonu fazlasıyla popülist ve fazlasıyla taşralıydı. Ölmüş Yeşilçam geleneğini yaşatmaya çabalarken Hülya Avşar gibi isimlere festival jürisi başkanlığı verilmişti. O dönemde Hülya Avşar fikri bana çok aykırı değil gibi gelmişti ama festivalde yaşananlar yanıldığımı göstermişti. Kısacası ileriye değil geriye bakan bir festival olmaya çalışmıştı Antalya, hem de ‘ilerici’ olması beklenen CHP döneminde.

Adana sonuç olarak, tarih olarak da festivali erkene çekmesiyle de Antalya’ya karşı bir adım öne geçmişti. Antalya’nın bir hamle yapması gerekiyordu, ama nasıl? Bulunan çare, festivali uluslararası hale getirmek yönünde daha fazla çaba harcamak oldu. Kadrolar değişti, festival başkanı yenilendi.

Büyük bir Avrupa film festivali olma arzusu Antalya için yeni değil. Türsak’ın festivali yönettiği dönemde de böyle bir amaç vardı. Çok önemli film insanları festivale konuk olmuştu. Birkaçını anmak gerekirse Nicholas Roeg, Francis Ford Coppola, Kevin Spacey, Kim Ki Duk, Helen Mirren, Woody Harrelson, Marisa Tomei… Bu davetlilerin varlığı ve üstelik dokunma mesafesinde oluşları bizim gibi film eleştirmenleri için rüya gibi bir şeydi ama festivale ya da sinemamıza ne kattıkları tartışılır tabii. Yine de, sonradan çokça yazılıp çizildiği üzre, kesinlikle Hollywood’un süprüntüleri değildi davetliler. Bu gibi girişimler festivalin parası, belediye AKP’den CHP’ye geçip de kısıtlanınca, söndü. Bir de yeni yönetimin uluslararası olmak gibi bir vizyonu yok oldu.
Peki bu dönemde, festivalin uluslararası önemli bir festivale evrilme şansı var mı? Bence yok denecek kadar az var bu şans. Bir defa Türkiye müthiş bir yalnızlık ve dışlanma içinde. Turist gelmiyor, kültür insanları gelmiyor, kimse gelmiyor kısacası. Festivalin, gerek basın gerekse sinemacı açısından yalnız bırakılma ihtimali yüksek. Ayrıca, bir festivalin adını duyurması çok uzun vadeli bir iştir. Bakalım, belediye daha ne kadar AKP’de kalacak? Değişince festival yönetimi ve dolayısıyla vizyonu büyük ihtimalle değişecek. Böyle bir değişikliğin ardından ulusal yarışma yeniden ön plana çıkarılmaya çalışılacak vs. Kısaca sil baştan aynı döngüye gireceğiz.

Bütün bunların dışında bir festival bünyesinde hem uluslararası, hem de ulusal iki yarışmanın olmasında ve uluslarası yarışmada birkaç da Türk filminin yarışmasında hep bir tuhaflık da görmüşümdür. Sanki uluslararası olan birinci lig, ulusal olan ise ikinci lig, ya da annesinin ligi bir durum oluşuyordu.

Bir argümana göre de, yabancı filmlerin bütçesi çok yüksek, Türk filmleri onlarla nasıl yarışsın? Bu çok saçma bir argüman. Film para işi değil, kafa ve gönül işi. Öyle olmasaydı, mesela nasıl şahane bir İran sineması söz konusu olabilirdi? Elbette ki, Türk sineması daha zengin ülkelerin sinemasıyla yarışabilir. Başarılı da olabilir. Ama sinema para işi değil derken sıfır bütçeyle de film çekemezsiniz. Asıl sansür işte bu noktada başlıyor. Kültür Bakanlığı Emin Alper, Tolga Karaçelik ve Erol Mintaş gibi uluslararası başarılar elde etmiş yönetmenleri artık desteklemiyor. İyi Türk filmi sayısı elbette azalacak bu durumda.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı, mesela asıl ödülünü Altın Lale olarak uluslararası yarışmada veren İstanbul Film Festivali için söz konusu olabilirdi. Ama orada da asıl ödül, uluslararası yarışmada veriliyor olsa da kamuoyunun ilgisi hep ulusal yarışmanın birincisi üzerinde olmuştur. Bu da şu demek: Antalya’da birinciliği bir yabancı film kazanırsa, büyük ihtimalle kamuoyu konuyla zerre kadar ilgilenmeyecek. Altın Lale’yi bu sene kim kazandı diye sorsanız, film eleştirmenlerinin bile, ben dahil çoğu cevaplayamaz. Ama ulusal yarışmanın birincisi bilinir.

Antalya’da ulusal yarışmanın kaldırılmasının, ödül törenlerinde muhalif seslerin çıkmasını engellemek olduğu düşüncesi bana çok sağlam gelmiyor. Sonuç olarak yarışmada Türk filmleri de yarışacak ve umuyoruz ki ödüller de alacaklar. O zaman sahneye çıkacak olanların ne söyleyeceğini kim bilebilir? Ama sahneye çıkacak olan Türkiyeli sanatçıların sayısında bir azalma olacaktır, tabiatıyla.

Bu protesto biçimi bu şekilde engellenmez. Ancak ön elemede muhalif yönetmenlerin elenmesiyle mümkün olur. Ama o da mümkün değil. Kimi yarıştıracaklar? Semih Kaplanoğlu her sene yeni bir film yapmaz.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı bir geleneği öldürmesi açısından yanlış ama onun dışında dediğim nedenlerden dolayı anlaşılabilir. Bu değişikliklerin Antalya için bir çıkış olacağını sanmıyorum. Umarım olur.


Kare: ‘Kavram’sal ve ‘Mavra’msal bir film

TARİH:  4 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ruben Östlund’un, Cannes’da bu yıl Altın Palmiye kazanan filmi “Kare” için bir tür belirlemeye çalışsak herhalde kavramsal film demek çok aykırı kaçmaz. Filmin adını koyarak uğraştığı kavramlar var: güven, dayanışma, yardımlaşma gibi kavramların modern İsveç toplumundaki izdüşümleri diyebiliriz bunlara. Öte yandan Kare filmi kavramsal sanata bodoslamadan saldıran bir film. Filmin kendisi kavramsal bir sanat eseri olduğu için filmin tüketicileri de kavramsal sanat tüketicileriyle akraba bir kitle, yani art-house (sanat sineması) sinema kitlesi. Bu kitle de eleştiriden nasibini alıyor, maymundan tek farklarının takım elbise giyiyor olmaları deniyor.

O zaman bizim de şunu söylememizde çok da sakınca yok: Ruben Östlund, oldukça yüzeysel biçimde eleştirdiği kavramsal sanatçılardan ayrılan bir niteliğe sahip değil. Yaptığı eleştirilerde ne bir derinlik var ne de daha önce görmediğimiz bir yenilik. Tartıştığı kavramlar zaten mesela Haneke tarafından yıllardır tartışılıyor. Haneke ve Östlund nihayetinde kapitalist topluma ahlaki bir eleştiri getiriyorlar. Bu yüzden ders veren bir halleri de var. Östlund’un filmlerini Haneke’den ayıran şey ise ironi. Haneke son derece ciddiyken, Östlund kıs kıs gülüyor ve güldürmeye de çalışıyor. Bir sürü maymunluk yapıyor seyircisini güldürmek için. Bunuel’in El Angel Exterminador’unda (Yokedici Melek) evde dolaşan ama kimsenin varlık nedenini sorgulamadığı ayı gibi, bir evin içine koca bir şebek koyuveriyor.

Östlund, yüzeysellik açısından benzediği kavramsal sanatçılardan, bu “pop” yanıyla ayrılıyor. Bir olay örgüsü olmayan bu 2,5 saatlik film bir şekilde kendisini sonuna kadar seyrettiriyor ve kolay hazmediliyor. Östlund kendisini ne derece ciddiye alıyor bilemiyorum ama bence Kare çok da ciddiye alınacak bir film değil. Hoş, Cannes jürisi Altın Palmiye’yi verirken filmi herhalde ciddiye aldı ama Kare’yi gelecek senelerde pek de hatırlamayacağız. Belki bir sahnesi hariç: Müzenin destekçilerine verilen yemeğe yine açıklanamaz bir şekilde davet edilmiş olan bir performans sanatçısının, kontrol dışına çıkıp vahşi bir maymuna dönüştüğü ve tehlikeli olduğu sahne geriyor seyirciyi. Zaten filmin afişine de bu sahneden bir fotoğraf konulmuş.

Oysa filmi baştan sona sürükleyen karakter o değil. Filmin asıl karakteri bir müze yöneticisi olan Christian (Claes Bang). Bang, rolünü çok başarıyla canlandırıyor. Film nihayetinde Christian’ın düşüşüne yol açan bir olaylar silsilesinden ibaret. Bu olaylar Christian ve çevresinin yardımseverliğini, empatisini, kısacası insanlığını test ediyor. Bu olayların bazıları, gerçekçilik açısından değerlendirdiğimizde pek inandırıcı değil. Ama film zaten gerçekçilik, gerçeküstücülük gibi türler arasında serbestçe dolaşıyor. Bize söylediği, bizden adam olmazdan ibaret. Neyse ki bunu da dalga geçer bir tarzda söylüyor. Kavramsal sanatını “mavra”msal bir biçimde servis ediyor.

Filmde, son zamanların yükselen yıldızı Elisabeth Moss da küçük bir rolde parlıyor. Bu yıl yapılan en iyi film bu değildir diye umuyorum.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  2018

GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?


Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Dunkirk: Klişelerle dolu, boş bir film

TARİH:  5 Ağustos  2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Christopher Nolan’ın iki filmini çok beğenirim. Memento (Akıl Defteri) ve Inception (Başlangıç). Bu filmler bir yandan macera filmleri olmakla birlikte travma ile kimlik yıkımı ve inşası üzerine çok ilginç şeyler söylerler. Interstellar’ı (Yıldızlararası) da beğenmiştim ama bugün filmden pek bir şey hatırlamıyorum.

Nolan’ın Batman serisinin üçüncü filmi ‘The Dark Night Rises’ (Kara Şövalye Yükseliyor) ise nefret ettiğim bir filmdi. Faşizandı çünkü.

‘Dunkirk’ ise beni çok şaşırttı. Nolan’dan bu kadar kötü ve klişelerle dolu bir film beklemiyordum. “Ne klişesi?” denilebilir. Ne karakter ne de olay örgüsü içeren, 3 farklı zamanda geçen ve 3 öyküyü içiçe geçirerek anlatan bir film nasıl klişelerle dolu olabilir ki? Açıklamaya çalışacağım.

Dunkirk’ün ne anlattığını şu ana kadar herkes öğrenmiştir: Film, 1940’ta Fransa’nın kuzeyinde toplanan Britanya ve bir kısım Fransa askerlerinin ülkelerine geri götürülüşlerini anlatıyor. Filmin bir bölümü karada, bir bölümü havada, bir bölümü de denizde geçiyor. Havadaki bölüm 1 saat içinde, denizdeki bölüm 1 günde, karadaki bölüm ise 1 haftada yaşanıyor. Bu öyküler içiçe geçince, farklı sürelerde geçtikleri için paralel bir kurgu oluşamıyor tabii ki. ‘Aynı anda başka yerde ne oluyor’u görmüyoruz. Asimetrik paralel kurgu, bir ahenksizlik yaratıyor.

Tabii bu 3 bölümün de birbirleriyle kesiştikleri anlar oluyor. Denizdekiler sonunda kıyıya yanaşıyor, havadaki yere iniyor vs… Ama genelde öyküler birbirlerinden ayrı zamanlarda işliyorlar.

Havadaki öykü 3 İngiliz pilotuyla başlıyor. Kısa zamanda uçaklardan biri düşüyor. Ardından ikincisi suya iniş yapmak zoruunda kalıyor. Suya yumuşak iniş yapan uçağın bu tip durumlarda klişe gereği pilot kabini son ana kadar açılmaz. Pilot kabinden çıkmak için debelenir, son anda mucizevi bir şekilde kurtulur. Dunkirk’te aynen böyle oluyor.

Son kalan pilot, yakıtı bitmek üzere olduğu için emirlere uyup üsse geri dönmek ile Alman uçağını vurmak arasında kalınca, tabii ki kahramanca savaşa devam etmeyi seçer (ve ülkesini bir uçaktan yoksun bırakır). Ama neden uçağını deniz üzerinde terk edip, paraşütle İngilizlerin yakınına bir yere atlamayıp, karaya Almanların arasına indiğini açıklayan bir şey yok filmde. Ya da ben anlamadım. Önce paraşütle atlamamasını, uçağını kurtarmak istemesine bağladıysam da durumun öyle olmadığı anlaşıldı. O zaman niye?

Küçük bir teknenin sahibi oğluyla birlikte İngiltere’den Dunkirk’e doğru yola çıkar. Tekneye son anda bir başka yolcu daha atlar. Annesinden ve babasından habersiz tekneye binen bu ergen yolcuyu, tekneden indirmek ya da “git babandan, annenden izin al önce” demek yerine, teknesine almakta sakınca görmez geminin kaptanı. Oysa kendisi son derece sağduyulu ve düşünceli bir adam olarak çizilmektedir. Elalemin çocuğunu böyle bir tehlikeye atmak, karaktere aykırı gözükür ama film nasıl olursa yine de paçasını kurtarır eleştiriden. Ve bu kaçak yolcu dramatik bir şekilde ölmeden önce ‘kör olur’, sonra da nasıl bir ezik olduğunu ve savaşta bir rol oynayarak kendisini kanıtlamak istediğini anlatma fırsatı bulur. Yeşilçam kıskançlıktan çatlardı bu sahneyi görse…

Karada ise geri çekilme sürecini yöneten komutan son ana kadar önceliği Britanyalılara verir, Fransızlar ise gemilere alınmaz. Tam geri çekilme başarıyla tamamlanmış gibi gözüktüğünde, komutanımız Dunkirk’te kalıp Fransızların tahliyesine refakat edeceğini açıklar. Bu plan onu aşağıda dinleyen diğer bir subayın gözünden verilir. Yani, bir kişiyi yüceltmek için yapılan klasik aşağıdan yukarıya çekme açısı kullanılır. Neden böyle bir bilgi, yani komutanın geride kalacağı bilgisi son anda, son saniyede ifşa edilir? Neden komutanı yücelten bir kamera açısı seçilir? Klişe bir anlatım biçimidir bu.

Bunca klişe içinde, insanı derinden etkileyen hiçbir şey yok filmde. Müziği de çıkarsak, ne ciddi bir gerilim ne büyük bir dehşet duygusu veremiyor film. Alman uçaklarının saldırısından sonra bile, karadakiler yeniden bekleme sırası kurmaya çalışıyor. Ne kan var, ne çığlıklar, ne de paniğe kapılmış askerler. Filmde Britanya ordusunda savaşan ve tahliye sırasında en sona bırakılan Hintli askerler de yoktur. Fransız ordusundaki Arap askerler de yoktur. Son ana kadar Dunkirk’te kalan haberleşme uzmanı kadın memurlar yoktur. Tarihsel ve politik bir arka plan yoktur. Beyaz, Avrupalı ve erkek bir öykü anlatılır, gerçek öyle olmadığı halde.

Bilemiyorum, belki de bir şeyler kaçırdım, belki de ikinci bir izleme filmi sevmemi sağlayacak. Ama bu ilk izleme sonunda, Dunkirk’ün neden yere göğe konulamadığı benim için bir muamma olarak duruyor. Nolan’ın en kötü filmi bu, hatta düpedüz kötü bir film bu. Ki Nolan’ı önemserim, Kara Şövalye’ye rağmen.

Umudun Öteki Yüzü ve diğerleri…

TARİH:  11 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçtiğimiz yıllarda bir türlü izlemeyi başaramadığım Suç ve Ceza Film Festivali’nde bu yıl 5 film izledim. Bu filmlerden Umudun Öteki Yüzü bu hafta vizyona giriyor. Finli Aki Kaurismaki en sevdiğim yönetmenler arasındadır. Filmleri hem buz gibidir, hem de sıcacıktır. Şimdi bu sıcacık lafı biraz itici gelmiş olabilir; ne de olsa sanat sineması denilince Haneke gibi, Lanthimos gibi isimlerin ahlakçı ve parmak sallayan filmleri geliyor. Ne pis yaratıklar olduğumuzu bize hatırlattıklarında iyiye yöneleceğimizi umuyor olsa gerek Hanekeler, Lanthimoslar. Ama sadece daha da kararmış çıkıyorum ben o tip filmlerden. Zaten koyu gri bir dünyada yeterince vakit geçiriyorum, sinema salonundaki simsiyah bir dünya tasfiri beni hiç açmıyor. Kaurismaki sineması da dünyadaki karanlığı gösterir ama onun kalbi hep ezilenlerden yanadır. İşçi sınıfı Kaurismaki sinemasında “iyi” insani niteliklerin taşıyıcısıdır. Fakat onun sinemasında ağdalı bir yan yoktur. Oyuncular neredeyse hep ifadesiz suratlarla işlerini yaparlar. Kötülük ve kötüler vardır ama iyiler ve iyilik de vardır. Gerçekçi olmasa da iyiler kazanır sık sık. Ve elbette Kaurismaki filmlerinde, mizah ve müzik hiç eksik olmaz.

Bu yıl FIPRESCI üyelerince yılın en iyi filmi seçilen ve Berlin’de Kaurismaki’ye en iyi yönetmen ödülünü getiren “Umudun Öteki Yüzü”nde de öyle oluyor, iyiler kazanıyor. Halep’teki savaştan kaçıp Finlandiya’ya düşen göçmen Halid’le, evini ve işini terk eden gömlek satıcısı Wikström’ün yolları kesişiyor. Kumarda kazandığı parayla bir lokanta açan Wikström, çöplüğünde uyurken bulduğu Halid’e, lokantasında iş veriyor. Halid kızkardeşini de yanına almaya çalışırken, mahkeme Halep’in artık güvenli olduğuna hükmedip, Halid’i sınırdışı etmeye karar veriyor.

Doğrusu Umudun Öteki Yüzü, bence Kaurismaki’nin en iyileri arasında değil. Vasat bir Kaurismaki bu. Ama yine de dünya sineması içinde o kadar ayrıksı bir yeri var ki. Bressoncu minimimalizmi ve Marksist duyarlılığıyla her Kaurismaki filmi gibi izlenmeye değer. Belki, belki değil büyük ihtimalle hiç gerçekçi değil ama insanlığa inanmaktan başka çare yok.

Ayaz

Festivalde izlediğim tek Türk filmi, yönetmen Dersu Yavuz Altun’un ilk filmi “Münferit”ten sekiz yıl sonra çektiği Ayaz oldu. Münferit, kanımca hakkettiği ilgiyi ne eleştirmenler bazında ne de gişede elde edememişti. Altun’un nasıl devam edeceğini merak ediyordum. Artık umudu kesmişken Ayaz çıkageldi. Ayaz’a yol gösteren sözler bir mahkümun ağzından çıkmış: “Ben bir kişi vurdum sanıyordum. Oysa kendimi ve geride kalan herkesi vurmuşum…” Filmin kahramanı Hasan, namus belasına yengesini vurmuş ve yeğeni Ayaz’ı öksüz bırakmış. İçerdeyken yaptıklarından pişman olan Hasan dışarı çıktığında Ayaz’ı yanına alır. Hasan’ın yolu başka bir erkek şiddeti mahkümu kadınla, Helün’le kesişir. Hasan, Ayaz, Helün ve onun kızı yeni bir hayat başlar gibi olurlarsa da Helün’ün kocasının çıkagelmesiyle işler karışır. Ayaz ne yazık ki beni hayal kırıklığına uğrattı. Yönetmenin Hasan’ı dilsizleştirme tercihi, önce dramatik bir etki yaratsa da sonraları bu etki yıpranıyor ve komikleşiyor. Bu tercih, diyalogu da ortadan kaldırıyor ve sonuçta karakterler uzun tiradlar atıyorlar. Ve bu durum filmi seyri çok zor bir hale getiriyor. Giderek karakterlerin dramına yabancılaştım seyrederken.

1945

Festivalde seyrettiğim en iyi film Macar yapımı “1945”ti. Ferenc Török’ün yönettiği film adından belli olacağı üzere II. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’te geçiyor. Macaristan artık Sovyet askerlerinin kontrolünde. Savaş kendi zenginlerini yaratmış. Küçük bir kasabada bu kesim, Yahudilerin mal ve mülklerine el koyanlardan oluşuyor. Kasabaya baba-oğul olduğunu tahmin ettiğimiz iki Yahudi’nin gelişi, Yahudilerin evlerine ve dükkanlarına el koyanlarda paniğe yol açıyor. Ya eski sahipleri mallarını isterlerse ne olacak? Ya Yahudiler dükkanlarını ve evlerini geri isterlerse? Ya bizi ihbar edenler kimlerdi diye hesap sorarlarsa?

Hrant Dink’in meşhur sözleri aklıma geldi filmi seyrederken: “ Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin. Bu toprakları alıp gitmek için değil. Bu toprakların gelip dibine gömülmek için…”

Benden bu kadar söylemesi, arif olan anlamıştır filmin ne anlattığını. “1945” etkileyici bir filmdi.

Bir Öğlen Hikayesi

İran’dan gelen filmler genellikle doğrudan siyasi bir konudan söz etmezler. Ya da bizim seyrettiğimiz örnekler öyleydi. Mohammad Hossein Mahdavian’ın filmi “Bir Öğlen Hikayesi” doğrudan bir dönemin siyasi olaylarını konu almasıyla dikkatimi çekti. Film, iktidardan indirilen Beni Sadr ve örgütü Halkın Mücahitleri ile İran polisi ve gizli servisi arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ve elbette devletten ve polisten yana bir tavır sergiliyor. Halkın Mücahitleri sempatizanlarını şeytanlaştırmamaya özen gösterse de yine de sonuçta filmde sadece Sadr yanlılarının şiddetinin sonuçlarına tanık oluyoruz. Bu da taraf tutmamıza yol açıyor. Hoş, Beni Sadr’ın neyi temsil ettiğini ve iktidardaki rejimle neden çatıştığını şu anda hiç bilmiyorum. Okuyup araştırmam lazım. Filmin bu propagandif yanını bir kenara bırakırsak eli yüzü düzgün olduğunu söyleyebiliriz.

Kutsal Düzen

İsviçre’de 1971 kadar yakın bir tarihte sadece erkeklerin katıldığı bir referandumla kadınlara oy hakkı verildiğini biliyor muydunuz? Çok acayip ama gerçek. İş bunla kalsa iyi, İsviçre kantonlarından biri 1991’e kadar kadınlara oy hakkı vermeye direnmiş.Türkiye’de kadınlara oy hakkı verilmesi tarihinin 1934 olduğunu da birlikte düşünüp, Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in ne kadar büyük ve ileri doğru bir sıçramaya karşılık geldiğini de düşünelim. Halka karşı elitler bu kötülüğü de yapmıştı, kadınları insan yerine koymuştu! Halka bırakılsaydı bu hak kimbilir ne zaman verilecekti… Ya da verilecek miydi? Ama o zaman pek demokratik olacaktık değil mi?

İktidarın cumhuriyetin başından itibaren AKP gibi partilerde olması halinde kadınlara oy hakkı verilmiş olacağına pek ihtimal vermiyorum. Kendileri elit olup da cumhuriyeti elitist olmakla suçlayan liberal kafalara ne kadar lanet okusak yeridir. AKP’yi ne kadar uzun süre demokratikleşiyoruz, bastırılan geri dönüyor diye alkışladılar. Döndü işte, mutlu muyuz?

Filme gelince, öncelikle teknik bir talihsizlikten söz etmeliyim: Film dcp’den değil, firmanın gönderdiği bir internet linkinden ve üzerinde firma logosu olan bir şekilde gösterildi. Bu festivalin hatası değildi, onlar da dağıtımcı firmanın kazığını yemişlerdi. Ama sonuçta seyir zevki olmayan bir gösterim oldu. Doğrusu film de ahım şahım değildi. Ama kötü de değildi. Tarih üzerine düşündürmesini kar sayalım.

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?

Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Hizmetçi: Kayıp Zamanın Peşinde

TARİH:  12 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Chan-Wook Park, bir auteur olmadığını iddia ediyor. Filmlerinde auteur yönetmenler gibi aynı konulardan-temalardan söz etmiyormuş, ona kalırsa. Ama ‘İntikam Beye Sempati’, ‘İhtiyar Delikanlı’ ve ‘İntikam Meleği’ filmlerine ‘intikam üçlemesi’ adını da ben kendim verdim diye de ekliyor. Eğer Park, auteur değilse kim auteur açıkçası bilmek zor. Park’ın filmlerinde intikam başta olmak üzere aynı temalar sık sık kendilerini gösteriyorlar. Rashomon’a benzer çok perpektifli bir yapı da intikam gibi, Park filmlerinin alamet-i farikalarından. İlk büyük hiti J.S.A.: Joint Security Area (Ortak Güvenlik Alanı) için birçok eleştirmen Akira Kurosawa’nın muhteşem filmi ‘Rashomon’ benzetmesinde bulunmuştu. Tuhaftır, bu benzetmenin Park’ın son filmi ‘Hizmetçi’ için yapıldığına, okuduğum yazılarda rastlamadım. Ama ‘Rashomon’ benzeri çok perspektifli bir yapıya J.S.A.’dan çok ‘Hizmetçi’ klasik bir örnek.

Park’ın, İngiliz yazar Sarah Waters’ın, Booker Ödülü’ne aday gösterilmiş olan 2002 tarihli ‘Ustaparmak’ (‘Fingersmith’; Nora Yayınevi) adlı kitabından uyarladığı ‘Hizmetçi’, Park’ın en erotik ve en romantik filmi. Bir lezbiyen aşk hikâyesini anlatan filmin eşcinsel temasının izleri, örtük biçimde de olsa Park’ın ilk filmlerinden ‘J.S.A.’da bulunabilir. ‘J.S.A’de Güney ve Kuzey Koreli iki asker arasında sıradışı bir dostluk anlatılır. Görünürde cinsellik olmasa da, birçok işaret homoerotik bir romansa işaret eder.

‘Hizmetçi’de ise örtük bir cinsellik yok, hatta kimilerine göre, fazlasıyla röntgenci bir kameradan, bir erkek bakışından söz etmek mümkün. Ama öyle olsa da bu illa kötü mü? Sinema bize her türlü duyguyu yaşatabilir. Ağlatabilir, güldürebilir, korkutabilir, niye erotik haz da vermesin? Eğer bağlam insanı nesneleştiren bir bağlam değilse, sorun ne? ‘Hizmetçi’nin lezbiyen aşıkları için her şey denebilir ama nesneleştirilmişler denemez. Onlar, erkeklerin kendilerini nesneye çevirmeye çalışmalarına başarıyla direnen, cesur ve akıllı kadınlar. Aynı zamanda güzel ve seksiler de. Seksi kadın ya da erkek görmeye entelektüellerin de ihtiyacı var, sadece ‘Karanlığın 50 Tonu’nun seyircilerinin değil. Böyle deyince, Park’ın sineması entelektüellere hitap eden bir sinema demiş gibi oldum. Yanlış değil ama eksik. Park, hem Cannes gibi büyük festivallerde önemli ödüller kazanan, hem de ülkesi Güney Kore’nin en çok gişe yapan filmlerinin bazılarının altında imzası olan bir yönetmen. ‘İhtiyar Delikanlı’, Quentin Tarantino’nun, Cannes’da jüri başkanı olduğu 2003’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı. Tarantino’nun arzusu, Palme D’or’u ‘Oldboy’a vermekti ama gücü yetmemişti. ‘Kan Arzusu’ 2009’da yine Altın Palmiye’ye aday olmuş ve Jüri Ödülü’nü kazanmıştı (Andrea Arnold’un ‘Akvaryum’u ile birlikte). ‘Hizmetçi’ ise Cannes’dan en iyi sanat yönetimi ödülüyle döndü. Gişede ise Park’ın üç filmi, Güney Kore’de en çok iş yapan ilk yüz film içinde yer alıyor. J.S.A. çıktığında Güney Kore sinemasının gelmiş geçmiş en çok bilet satan filmi olmuştu.

Güney Kore, bize çok uzak ama çok da yakın bir ülke. Kore Savaşı’nın anısı hâlâ yaşlı kuşağın aklında. Fakat Türkiye’de neredeyse ne yaşanmışsa Güney Kore’de misliyle yaşanmış. Askeri rejim deseniz öyle, sanayileşme deseniz öyle. Askeri rejimden demokrasiye, köylü toplumundan sanayileşmiş kentliliğe dev adımlarla ilerlemiş bir ülke Güney Kore. Zaman sanki insanların elinden akıp gitmiş, kaybolmuş. Chan-Wook Park’ın önemli bir temasının da kayıp zamanın peşinde koşmak, çalınan hayatların hesabını sormak olduğu söylenebilir. ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh-Dae bilmediği bir nedenden, bilmediği kişilerce 15 yıl hapiste tutulur. Hapisten çıktığında da kayıp zamanının intikamını almaya çalışır. ‘İntikam Meleği’nin kadın kahramanı da işlemediği bir suçtan hapse girmiş, çıktığında o da intikam peşine düşmüştür. ‘Hizmetçi’de hapishanenin yerini akıl hastanesi alır. Haksız yere akıl hastanesine kapatılan bir kadın söz konusudur yine ve o da intikam almak ister. Daha da genel planda filmin geçtiği 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’nin bir hapishane olduğu söylenebilir. Kayıp zaman bireyi aşar, bütün bir ülkeyi kapsar.
Ama intikam, Park’ın kayıp zamanlarının peşindeki kahramanları için iyi bir sonuç vermez hiçbir zaman. İntikam, intikamcıyı bir canavara dönüştürür. Öyle ki, ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh Dae-Su, sonunda bilincinin ‘canavar’laşmış kısmını hipnozla sildirir, çünkü hayatına ancak bu şekilde devam edebilecektir. Bu arada sözü edildiğini duymadığım bir ilişkiyi not edeyim: Michel Gondry’nin ‘Sil Baştan’ı ‘İhtiyar Delikanlı’dan bir yıl sonra çekilmiş. İki filmde de bir hafıza sildirme teması var. Fakat asıl şaşırtan şey ‘İhtiyar Delikanlı’da tam bu benzerliği düşündüğünüz anda karşınıza çıkan görüntünün filmin kahramanının kuşbakışı karda yatan hali olması. Tıpkı ‘Sil Baştan’ın afişindeki Jim Carrey’yle Kate Winslet’in buz üzerinde yatan görüntüsü gibi. Tesadüf mü, ilham mı bilemeyeceğim. İki film arasında çok kısa bir süre var, muhtemelen bir ‘büyük zihinler, benzer düşünür’ durumu söz konusudur.

‘Hizmetçi’ye dönecek olursak, Sarah Waters’ın romanı yaklaşık iki asır öncenin İngilteresi’nde geçer. Romanın iki kadın kahramanı arasındaki temel fark sınıfsaldır. Park, BBC’nin dizileştirdiği Waters’ın romanını Kore’ye uyarlamış ve tarihi 10930’lara yani Japon işgali altındaki Kore’ye çekmiş. Dolayısıyla filmin iki kadın kahramanı arasındaki sınıf farkına, kültür ve ülke kimliği farkları da girmiş. İşgalci ve işgal edilen arasındaki kültür farkı sadece Japon ve Kore kültürleri arasındaki fark da değil. Japon işgalci aracılığıyla Batı kültürü de Kore’ye girmeye başlamış. O döneme kadar dışa kapalı bir toplum olan Kore’nin hızlı değişimi bu yıllarda başlamış. Park filminde, Batı kültürünü temsil eden özenti Korelileri de eleştiriyor. Filmin kötü adamları onlar.

Filmdeki eşcinsellik için ise Park, bağımsız filmler ve yeraltı kültürünün eşcinselliği inatla konu alması sayesinde bu filmin yapılabildiğini, ve bu filmin de Kore toplumundaki homofobinin kırılmasına katkıda bulunacağını umduğunu söylüyor. Filmin gişe başarısına bakıldığında, Park’ın amacının gerçekleşmekte olduğu söylenebilir. Filmin kadın perspektifini ise yaşlandıkça kendisindeki feminen yanının öne çıkmasıyla açıklıyor. Balzac’ın “her büyük yaratıcının güçlü bir kadın yanı” olduğu sözüne rastladığında çok etkilendiğini söylüyor. Eşi ve kızıyla yaşayan Park’ın hanesinde de kadınlar çoğunlukta zaten.

Waters’ın kitabının orijinal adı ‘Fingersmith’ Viktorya dönemi İngilizcesinde ‘eli uzun, kapkaççı’ anlamına geliyor. Kitabı uyarlarken önemli değişiklikler de yapan Park, Waters’ın önerisiyle filmin ismini de değiştirmiş. Fakat orijinal isimdeki ‘parmak’a bir şekilde ‘el’ ile gönderme yapmayı da ihmal etmemiş. Çünkü hizmetçi sözcüğünün karşılığı olarak kullandığı ‘Handmaiden’ sözcüğü el sözcüğünü içeriyor. Ayrıca filmde parmakla ilgili önemli bir sahne var.

Filmin oyuncuları üzerine konuşmak biraz boş gibi çünkü Koreli oyuncuların adları hızla unutuluyor. Ama şu bilgi de önemli: ‘Hizmetçi’nin başrol oyuncusu Min-hee Kim, bu yıl Berlin Film Festivali’nde Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başına’ filmiyle en iyi oyuncu ödülü kazandı. Kim’in adını ilerde de duyacak gibiyiz.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com