Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  20 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?

Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

Hizmetçi: Kayıp Zamanın Peşinde

TARİH:  12 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Chan-Wook Park, bir auteur olmadığını iddia ediyor. Filmlerinde auteur yönetmenler gibi aynı konulardan-temalardan söz etmiyormuş, ona kalırsa. Ama ‘İntikam Beye Sempati’, ‘İhtiyar Delikanlı’ ve ‘İntikam Meleği’ filmlerine ‘intikam üçlemesi’ adını da ben kendim verdim diye de ekliyor. Eğer Park, auteur değilse kim auteur açıkçası bilmek zor. Park’ın filmlerinde intikam başta olmak üzere aynı temalar sık sık kendilerini gösteriyorlar. Rashomon’a benzer çok perpektifli bir yapı da intikam gibi, Park filmlerinin alamet-i farikalarından. İlk büyük hiti J.S.A.: Joint Security Area (Ortak Güvenlik Alanı) için birçok eleştirmen Akira Kurosawa’nın muhteşem filmi ‘Rashomon’ benzetmesinde bulunmuştu. Tuhaftır, bu benzetmenin Park’ın son filmi ‘Hizmetçi’ için yapıldığına, okuduğum yazılarda rastlamadım. Ama ‘Rashomon’ benzeri çok perspektifli bir yapıya J.S.A.’dan çok ‘Hizmetçi’ klasik bir örnek.

Park’ın, İngiliz yazar Sarah Waters’ın, Booker Ödülü’ne aday gösterilmiş olan 2002 tarihli ‘Ustaparmak’ (‘Fingersmith’; Nora Yayınevi) adlı kitabından uyarladığı ‘Hizmetçi’, Park’ın en erotik ve en romantik filmi. Bir lezbiyen aşk hikâyesini anlatan filmin eşcinsel temasının izleri, örtük biçimde de olsa Park’ın ilk filmlerinden ‘J.S.A.’da bulunabilir. ‘J.S.A’de Güney ve Kuzey Koreli iki asker arasında sıradışı bir dostluk anlatılır. Görünürde cinsellik olmasa da, birçok işaret homoerotik bir romansa işaret eder.

‘Hizmetçi’de ise örtük bir cinsellik yok, hatta kimilerine göre, fazlasıyla röntgenci bir kameradan, bir erkek bakışından söz etmek mümkün. Ama öyle olsa da bu illa kötü mü? Sinema bize her türlü duyguyu yaşatabilir. Ağlatabilir, güldürebilir, korkutabilir, niye erotik haz da vermesin? Eğer bağlam insanı nesneleştiren bir bağlam değilse, sorun ne? ‘Hizmetçi’nin lezbiyen aşıkları için her şey denebilir ama nesneleştirilmişler denemez. Onlar, erkeklerin kendilerini nesneye çevirmeye çalışmalarına başarıyla direnen, cesur ve akıllı kadınlar. Aynı zamanda güzel ve seksiler de. Seksi kadın ya da erkek görmeye entelektüellerin de ihtiyacı var, sadece ‘Karanlığın 50 Tonu’nun seyircilerinin değil. Böyle deyince, Park’ın sineması entelektüellere hitap eden bir sinema demiş gibi oldum. Yanlış değil ama eksik. Park, hem Cannes gibi büyük festivallerde önemli ödüller kazanan, hem de ülkesi Güney Kore’nin en çok gişe yapan filmlerinin bazılarının altında imzası olan bir yönetmen. ‘İhtiyar Delikanlı’, Quentin Tarantino’nun, Cannes’da jüri başkanı olduğu 2003’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı. Tarantino’nun arzusu, Palme D’or’u ‘Oldboy’a vermekti ama gücü yetmemişti. ‘Kan Arzusu’ 2009’da yine Altın Palmiye’ye aday olmuş ve Jüri Ödülü’nü kazanmıştı (Andrea Arnold’un ‘Akvaryum’u ile birlikte). ‘Hizmetçi’ ise Cannes’dan en iyi sanat yönetimi ödülüyle döndü. Gişede ise Park’ın üç filmi, Güney Kore’de en çok iş yapan ilk yüz film içinde yer alıyor. J.S.A. çıktığında Güney Kore sinemasının gelmiş geçmiş en çok bilet satan filmi olmuştu.

Güney Kore, bize çok uzak ama çok da yakın bir ülke. Kore Savaşı’nın anısı hâlâ yaşlı kuşağın aklında. Fakat Türkiye’de neredeyse ne yaşanmışsa Güney Kore’de misliyle yaşanmış. Askeri rejim deseniz öyle, sanayileşme deseniz öyle. Askeri rejimden demokrasiye, köylü toplumundan sanayileşmiş kentliliğe dev adımlarla ilerlemiş bir ülke Güney Kore. Zaman sanki insanların elinden akıp gitmiş, kaybolmuş. Chan-Wook Park’ın önemli bir temasının da kayıp zamanın peşinde koşmak, çalınan hayatların hesabını sormak olduğu söylenebilir. ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh-Dae bilmediği bir nedenden, bilmediği kişilerce 15 yıl hapiste tutulur. Hapisten çıktığında da kayıp zamanının intikamını almaya çalışır. ‘İntikam Meleği’nin kadın kahramanı da işlemediği bir suçtan hapse girmiş, çıktığında o da intikam peşine düşmüştür. ‘Hizmetçi’de hapishanenin yerini akıl hastanesi alır. Haksız yere akıl hastanesine kapatılan bir kadın söz konusudur yine ve o da intikam almak ister. Daha da genel planda filmin geçtiği 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’nin bir hapishane olduğu söylenebilir. Kayıp zaman bireyi aşar, bütün bir ülkeyi kapsar.
Ama intikam, Park’ın kayıp zamanlarının peşindeki kahramanları için iyi bir sonuç vermez hiçbir zaman. İntikam, intikamcıyı bir canavara dönüştürür. Öyle ki, ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh Dae-Su, sonunda bilincinin ‘canavar’laşmış kısmını hipnozla sildirir, çünkü hayatına ancak bu şekilde devam edebilecektir. Bu arada sözü edildiğini duymadığım bir ilişkiyi not edeyim: Michel Gondry’nin ‘Sil Baştan’ı ‘İhtiyar Delikanlı’dan bir yıl sonra çekilmiş. İki filmde de bir hafıza sildirme teması var. Fakat asıl şaşırtan şey ‘İhtiyar Delikanlı’da tam bu benzerliği düşündüğünüz anda karşınıza çıkan görüntünün filmin kahramanının kuşbakışı karda yatan hali olması. Tıpkı ‘Sil Baştan’ın afişindeki Jim Carrey’yle Kate Winslet’in buz üzerinde yatan görüntüsü gibi. Tesadüf mü, ilham mı bilemeyeceğim. İki film arasında çok kısa bir süre var, muhtemelen bir ‘büyük zihinler, benzer düşünür’ durumu söz konusudur.

‘Hizmetçi’ye dönecek olursak, Sarah Waters’ın romanı yaklaşık iki asır öncenin İngilteresi’nde geçer. Romanın iki kadın kahramanı arasındaki temel fark sınıfsaldır. Park, BBC’nin dizileştirdiği Waters’ın romanını Kore’ye uyarlamış ve tarihi 10930’lara yani Japon işgali altındaki Kore’ye çekmiş. Dolayısıyla filmin iki kadın kahramanı arasındaki sınıf farkına, kültür ve ülke kimliği farkları da girmiş. İşgalci ve işgal edilen arasındaki kültür farkı sadece Japon ve Kore kültürleri arasındaki fark da değil. Japon işgalci aracılığıyla Batı kültürü de Kore’ye girmeye başlamış. O döneme kadar dışa kapalı bir toplum olan Kore’nin hızlı değişimi bu yıllarda başlamış. Park filminde, Batı kültürünü temsil eden özenti Korelileri de eleştiriyor. Filmin kötü adamları onlar.

Filmdeki eşcinsellik için ise Park, bağımsız filmler ve yeraltı kültürünün eşcinselliği inatla konu alması sayesinde bu filmin yapılabildiğini, ve bu filmin de Kore toplumundaki homofobinin kırılmasına katkıda bulunacağını umduğunu söylüyor. Filmin gişe başarısına bakıldığında, Park’ın amacının gerçekleşmekte olduğu söylenebilir. Filmin kadın perspektifini ise yaşlandıkça kendisindeki feminen yanının öne çıkmasıyla açıklıyor. Balzac’ın “her büyük yaratıcının güçlü bir kadın yanı” olduğu sözüne rastladığında çok etkilendiğini söylüyor. Eşi ve kızıyla yaşayan Park’ın hanesinde de kadınlar çoğunlukta zaten.

Waters’ın kitabının orijinal adı ‘Fingersmith’ Viktorya dönemi İngilizcesinde ‘eli uzun, kapkaççı’ anlamına geliyor. Kitabı uyarlarken önemli değişiklikler de yapan Park, Waters’ın önerisiyle filmin ismini de değiştirmiş. Fakat orijinal isimdeki ‘parmak’a bir şekilde ‘el’ ile gönderme yapmayı da ihmal etmemiş. Çünkü hizmetçi sözcüğünün karşılığı olarak kullandığı ‘Handmaiden’ sözcüğü el sözcüğünü içeriyor. Ayrıca filmde parmakla ilgili önemli bir sahne var.

Filmin oyuncuları üzerine konuşmak biraz boş gibi çünkü Koreli oyuncuların adları hızla unutuluyor. Ama şu bilgi de önemli: ‘Hizmetçi’nin başrol oyuncusu Min-hee Kim, bu yıl Berlin Film Festivali’nde Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başına’ filmiyle en iyi oyuncu ödülü kazandı. Kim’in adını ilerde de duyacak gibiyiz.

Kutsal Geyiğin Ölümü: Tanrıların gazabı

TARİH:  18 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanthimos, Östlund, Haneke… Bu yönetmenler sanki modern zamanların Olimpos tanrıları gibi yukarlarda bir yerlerden insanoğluna parmaklarını sallıyorlar. Biz fanilere, ne kadar zayıf, ne kadar güvenilmez, ne kadar bencil yaratıklar olduğumuzu söyleyip duruyorlar. Biz faniler de onlara hizmette kusur etmemeye özen gösteriyor, her fırsatta kendilerine Altın Leoparlar, Ayılar, Aslanlar kurban ediyor, saraylarını Altın Palmiyelerle dekore ediyoruz. Östlund yukardan bakıp kahkahalarla salaklığımıza gülüyor, Haneke ve Lanthimos ise vakarlarını bozmadan somurtarak seyretmeye devam ediyorlar. Sonuçta bizi affediyorlar mı? Asla! Bir sonraki filmlerini planlamaya başlıyorlar, bizi daha ne kadar fazla şiddetle azarlayabileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bir sonraki altın buzağılarını bekliyorlar, alacaklarını biliyorlar.

Ben tanrıtanımazım. Ne Hollywood tanrılarına, ne de art-house tanrılarına tapıyorum. Ne yapayım, tanrılar beni böyle yaratmış! Lanthimos en sevmediğim tanrılardan. Filmlerini dayanılmaz buluyorum ve dayanmıyorum da çoğu zaman. Meşhur “Köpek Dişi”ni sonuna kadar seyretmedim. “İstakoz”un bir bölümünde uyukladım. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ilk kez sonuna kadar seyrettiğim bir Lanthimos filmi oldu. Bu onun iyi olduğu anlamına gelmiyor. Benim tahammül gücümün artmış olabileceği anlamına geliyor.

Babaların zaaflarının bedelini çocuklar öder; ödemek zorundadır. Eğer bu bedeli baba çocuklarından birine ödettirmezse, babanın bütün ailesi (toplumun tümü?) bu bedeli ödemek zorunda kalır, daha da kötü olur. Cezayı sınırlamanın yolu birini seçip, onu kurban vermektir. Tanrısal, ilahi düzen böyle işler. Bunun başka türlü olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir.

“Kutsal Geyiğin Ölümü”nün bize anlattığı hikâye öz itibariyle yukarda yazdıklarımı söylüyor. Buradaki babayı da bir tür yarı-tanrı, ya da kral gibi görebiliriz sanırım. Buraya nereden geldik? Truva efsanesinden. Agamemnon, Artemis’in bir kutsal geyiğini öldürür. Artemis, Agamemnon’u rüzgârları dindirerek cazalandırır. Agamemnon’un donanması bir türlü Truva’ya doğru sefere çıkamaz. Agamemnon’un tanrı Artemis’e kızını kurban etmesi gerekir ki rüzgâr çıksın, donanma da sefere koyulsun. Efsanenin bir başka versiyonunda ise Agamemnon, kızı yerine bir geyiği kurban eder. Filmin adı da buradan gelir.

Lanthimos’un hikâyesinde Agamemnon’u bir kalp cerrahı olan Stephen (Colin Farrell) canlandırıyor. Karısı rolünde Nicole Kidman var. Filmin hikâyesini daha fazla anlatmayacağım, aslında zaten anlattım bile, her şey efsanede var. Lanthimos etkileyici bir müzik kullanımı gerçekleştirmiş (bazen The Birdman’i hatırlatıyor). Farrell özellikle robot gibi oynatılmış. Kidman yine insaniliğini korumayı başarmış. Tanrılar onu bize bağışlamışlar, filmin öyküsünde de Kidman’in karakteri başına gelmesi beklenen belayı yaşamıyor. Neden? Belki filmin tek umut ışığı o karakterdi, bilemiyorum.

Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman’in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil.

Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız “gerileme” çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Suyun Sesi: Dinsel ve cinsel bir mesel

TARİH:  17 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Suyun Şekli mi olurmuş, Suyun Sesi diyelim demiş herhalde dağıtım şirketi film için. Suyun Şekli olmaz ama filme bu adı veren yönetmen, belki de olmayan bir şeyden söz ederek başka bir şeye, mesela öze, anlama dikkat çekmiş olamaz mı?

Mesela Mevlânâ’nın Mesnevi’deki şu sözleri gibi:

“Bil ki zâhiri suret (şekil) yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.

Testinin suretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.”

Dikkat spoiler var: Hem filmin insan kahramanı hem de Amazon tanrısı yaratık, ırmaktan gelip ırmağa gidiyorlar Suyun Sesi’nde; içinde bulundukları kabı bırakıp suya karışıyorlar.

Filmin insan kahramanı Elisa (Sally Hawkins) resmi bir araştırma biriminde temizlikçi olarak çalışan dilsiz ama duyan bir kadın. Elisa birçok peygamber ya da mitoloji kahramanı gibi ırmak kıyısında bulunmuş bir yetim. Boynundaki izler belki dilsiz olmasına neden olan olayın izleri, belki de, bir teoriye göre, Elisa’nın sudan çıktıktan sonra kapanan solungaçlarının izleri, bilemiyoruz.

Amazon yaratığı (Doug Jones) da bir madun, sesi çıkmayan yani, tıpkı Elisa gibi. Gözleri çok masum bakmasa, tıpkı bir canavara benziyor. Yaratığı, araştırma merkezine getirildiğinde tanımaya başlıyoruz. Onu buraya getiren filmin kötü adamı Albay Strickland (Michael Shannon). Strickland (sıkı, katı ülke gibi bir anlamı var), tam bir maço ve bir ırkçı. Yaratık onun için bir şey, bir nesne; amacı, onun içini yarıp özelliklerini anlamak ve bu özellikleri askeri amaçlar uğruna kullanmak. Strickland’in kadında tercihinin de susan, konuşmayan kadın olduğunu görüyoruz karısıyla ilişkisinde. Bu yüzden dilsiz Elisa’ya da arzu duyuyor.

Elisa ise, yaratıkta kendisi gibi horlanmış, ezilmiş ve sesini duyuramayan bir hayat arkadaşı görüyor. Belki de “peygamber kaderli” Elisa, tanrısına kavuşuyor. Elisa ile yaratık âşık oluyorlar birbirlerine. Onları müzik ve müzikaller yakınlaştırıyor; bir de Elisa’nın yaratıkla paylaştığı oldukça sembolik yumurtası.

Semboller çok filmde, bazılarını anlamadım bazılarına yorum yapmak mümkün. Yeşil renginin anlamı, petrole, dolara mı gönderme yapıyor? Yeşil kötülükle, maddiyatçılıkla özdeş sanki. Geleceği temsil ediyor bir yandan da galiba. Olaylar soğuk savaş yıllarında 1960’larda geçiyor. Mc Carthy’nin cadı avı taze bitmiş.

Strickland’in yaratıkça kopartılan parmakları, onun iğdiş edildiği anlamına geliyor olsa gerek. Ne de olsa nihai babanın, yani tanrının, yani Amazon yaratığının kadınına sulanıyor. Babanın kadınına asılmanın cezası kastre edilmektir. Salladığı o upuzun elektrikli cop, kopan parmaklarının –penisinin- yerini tutamıyor, iktidarını yitireceğinin habercisi oluyor.

Yaratığı Strickland’in elinden ve mutlak ölümden kurtarma işine soyunan Elisa’ya kendisi gibi bir temizlikçi kadın, üstelik de siyah olan arkadaşı (Octavia Spencer) ve mesleğinde devri kapanmış, eşcinsel illüstratör Giles (Richard Jenkins) yardım ediyor. Bir de araştırma merkezine sızmış KGB ajanı var. KGB ajanı iyi biri! Amirleri kötü olsa da, bir Sovyet bilim adamının/casusunun iyi biri olarak temsili, belki de yönetmenin sosyalizm realitesine olmasa da, idealine saygısındandır. “Pan’ın Labirenti”nde, faşizmden nefretini gösteren Guillermo del Toro ne de olsa Meksikalı, Amerikalı değil.

Filmin finalinin de Mevleviliğin Şeb-i Arus törenlerinin mantığıyla uyumlu olduğunu belirteyim. Düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arus, ölüp Allahla bir araya gelmeyi anlatır. Filmin kahramı Elisa da ölüp, bu dünyanın dışına çıkıp, sualtında tanrıyla birleşiyor. İkilinin “düğünü” denizde gerçekleşiyor. Finalde okunan şiirde bir Arap şiiriymiş.

Hawkins, Spencer, Jenkins ve Shannon gibi büyük oyuncular büyük oynuyorlar filmde. Bütün yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Atmosfer desen müthiş. Yaraları iyileştiren, dertlere derman olan, ölüp, yeniden dirilen bir nevi İsa’nın canavar olarak portresini çizerek özünde dinsel bir mesel olan Suyun Sesi, yılın en iyileri arasında yer alıyor. Hem bir tanrı göreceksem, “Kutsal Geyiğin Ölümünde”ki intikamcı bir ergen olarak tasfir edilen tanrı yerine, Suyun Sesi’ndeki iyi tanrıyı bin kere yeğlerim.

Dangal: Babalar ve kızlar

TARİH:  19 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta sinemalarımızda çok ender görülen bir durum var. Bir Hint filmi gösterimde. Hindistan sineması dünyanın en büyük ikinci sineması. Birincisi tabii ki Amerikan sineması; bir zamanlar üçüncüsü de Türk sineması idi. Hindistan sineması denilince akla Bollywood gelir ama Bollywood sadece Mumbai’de yapılan sinemanın adıdır. Hindistan’da Tollywood da vardır, başka wood’lar da. Endüstri sadece bir şehirde yoğunlaşmış değildir. Tabii bağımsız Hint sineması da vardır, Satjajit Ray gibi büyük ustalar çıkaran.

Bu hafta gösterime giren Dangal (güreş turnuvası demekmiş), Hint sinemasının gelmiş geçmiş en çok gelir getiren filmi ünvanını kapmış durumda. Film, uzun süresine rağmen (Hint sineması için 3 saate yakın bir süre çok normal) akıyor, sıkmıyor, kendisini seyrettiriyor. Başrol oyuncusu Aamir Khan (ne zaman Khan adını görürseniz anlayın ki o kişi Müslümandır) Hint sinemasının en büyük oyuncularından biri. Yönetmen Nitesh Tiwari ise yetenekli bir ticari filmler yönetmeni.

Filmde, iki kızını güreşçi (filmde ‘pelvan’ olarak geçiyor) olarak yetiştiren bir babanın hikâyesi anlatılıyor. Mahavir Singh Pogat (Aamir Khan) geçmişinde büyük başarılar kazanmış ama uluslararası alanda ülkesine bir altın madalya kazandıramamış bir güreşçi. Bir oğlum olsa da onu güreşçi olarak yetiştirsem diye düş kuruyor ama kader ona 4 kız çocuğu veriyor. O da iki kızını, onların istekleri hilafına zorla güreşçi olarak yetiştiriyor. Kırsal bir yörede kızların güreş yapması görülmüş şey değil. Kızlar dışlanıyor, dalga geçiliyor. Baba bir de kızların saçlarını erkekler gibi kısa kesiyor. Amma velakin babayı hemen affediyoruz. Neden? Çünkü, güreşçi olmasalar kızlar 15’inde evlenip çoluk çocuğa karışacaklarmış. Sanki başka bir yol yok gibi bir şey söylüyor film. Babalarının da kabul edebileceği başka bir yol olmadığına ikna olan kızlar da kaderlerini kabul ediyorlar. Oysa film bize şunu da söylemiyor hiçbir yerde: Babanın derdi kızlarını erken bir evlilikten kurtarmak, onları bağımsız bireyler haline getirmek. Babanın tek derdi var, o da kendi uzantısı olarak gördüğü kızlarına madalya kazandırmak. Onları, bireyler olarak görmüyor hiç. Olsun biz de yiyoruz hemen. Hem ortada milli bir dava da var! Ve babanın derdi kızları bireyler haline getirmek olmasa da, yine de bu yönde yol almalarına katkısı oluyor.

Kızlardan Geeta, büyüyüp de ulusal güreş takımının kampına katılınca, korkunç bir şey oluyor. Kız kadınlığını keşfediyor! Oje sürüp, dizi film izliyor! Ve tabii başarısızlık ardından geliyor hemen. Kim ki ‘baba’nın sözünden çıkar, artık o lanetli biridir. Baba her şeyin doğrusunu bilir! Bu filmin feminist bir mesajı olduğunu sananlar varmış diye duydum.

Filmin spora yaklaşımı da sağlıksız. Birinci her şeydir, ikinci hiçbir şey değildir! Sporun sağlıklı bir yaşamla filan hiç ilgisi yoktur. Olay tamamen yarışmacılıkla, milliyetçilikle ilgili bir şeyden ibarettir. Birincinin iyi ve güzel olması için ikinci kötü ve çirkin olmalıdır bu tür filmlerde ve öyledir de.

İdeolojik olarak çok sakat bu film yine de bence haftanın en iyisi. Bir defa bilmediğimiz topraklarda geçiyor ve iyi bir ticari sinema örneği. Şans verilebilir.

Sarı Sıcak: Mühim bir film

TARİH:  2 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarı Sıcak”’ı iki kez izledim. İlk izlemem İstanbul Film Festivali sırasındaydı. Üstüste izlenen filmlerden yorgundum sanırım, filmin ruhuna giremedim. Doğrusu “Sarı Sıcak”ın minimal (ama bir yavaş sinema örneği de olmayan) dili, seyircinin bütün dikkatini filme vermesini talep ediyor. Çünkü filmde hiçbir şey seyircinin gözüne sokulmuyor, her şey son derece sade ve ekonomik bir dille anlatılıyor. Mesela, filmin kahramanı İbrahim’in (Aytaç Uşun) annesi Meryem’in (Seher Çuhadar) ev hiyerarşisindeki konumunu (ezikliğini) yemekteki birkaç bakışıyla anlatıveriyor film. Ya da Necip Ağa’nın (Mehmet Özgür) oğlu İbrahim’e elini kaldırdığında annenin sessizce odaya süzülüvermesi annenin baba oğul ilişkisine nasıl müdahil olabildiğini gösteriyor. Ama bazen bu ekonomizmin eli sıkılığa gittiği de oluyor. Komisyonculuk sisteminde yaşanan değişimin niteliği, eski komisyoncuyla yenisi arasındaki fark, eskisini yeterince tanımadığımız için anlaşılamayabiliyor. Filmin bu ekonomik dili muhakkak ki ticari şansını azaltacaktır. Ama ikinci seyredişimden sonra filmin benim için önemi çok büyüdü. Hatta diyebilirim ki, sinemamızın en iyi filmlerinden biri Sarı Sıcak.

Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak’ta.

Bir güney ilinde küçük (belki de orta boy) bir çiftçi ailesi, özelde de bu ailenin küçük oğlu İbrahim filmin merkezinde yer alıyor. Sanayi tesislerinin arasındaki bu işletme, tarımdaki değişimin tehditi altında. Seracılık küçük çiftçileri maaşlı memurlara çevirirken ve küçük çiftçiler topraklarını büyüklere kaptırırken, ailenin reisi Necip Ağa’nın ayakta kalması kolay değil. Komisyoncudan aldığı borcunu ödeyebilmek için, ürününü yine o komisyoncuya satıp ödeyecek ki ırgatların parasını verebilsin, ailenin geçimini sağlayabilsin, kısacası yaşam tarzını sürdürebilsin.

İbrahim ise babasının izinden gitmeyi düşünmeyen, yaşı kemale çoktan ermiş öfkeli bir genç adam. Fakat İbrahim, birçok açıdan yetişkin olamamış. Çevresiyle kurduğu ilişkiler çocukça. Abilerinin İbrahim’in cebine bir paket sigara sokuşturduğu, İbrahim’in de bundan gocunmadığı bir ilişki biçimi bu. İbrahim’in en değerli hazinesi Tommiks kitapları ve bir de odasına astığı tır/kamyon posterleri. İbrahim’in kadınlarla ilişkisi röntgencilik seviyesinde. İbrahim’in cinsel yaşamı, babasının hizmetinde çalışan ırgat kadınları röntgenleyip mastürbasyon yapmaktan ibaret. Filmde mastürbasyon sahnesi yok bu arada, ama yönetmen çok az şeyle bize bunu anlatıyor. İbrahim, henüz sigarayı babasının yanında içebilecek cesarete sahip değil ama onu mahvedecek dolaplar çevirmekten geri durmuyor. İbrahim böyle biri kısacası, babasının yüzüne karşı başkaldıracak gücü olmayan ama sinsi sinsi onu yerinden etmeye uğraşan bir delikanlı. Klasik bir Ödipal karmaşa vakası denebilir İbrahim için sanırım. Ama filmi bir baba oğul çatışmasından çok öteye taşıyan bir çerçevesi var. İbrahim’in isyanının ardında, babasının iktidarının, dünyasının çökmekte olduğunu görmesi var. Necip Ağa, oğlu tarafından dolandırılmasa da ekonomiinin çarkları arasında ezilecek, büyük sermayeye yem olacak. Kapitalist değişim hızla tekelleşmeye doğru gidiyor, küçük burjuvazi de diyebileceğimiz küçük çiftçiler işçileşiyor, memurlaşıyor. İbrahim bu ortamda, kamyon şoförü olup “özgürce” dolaşmayı, devasa bir motor gücüne hükmetmeyi hayal ediyor. Ama kendi dünyasını kurmaktan çok babasının dünyasını yıkmayı beceriyor. İbrahim daha eşitlikçi, daha adil bir dünyada yaşasa başka biri olabilir miydi?

Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.

Hayallerin Ötesi

TARİH:  26 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta, Norveç’in batısında yer alan Haugesund kentindeki uluslararası film festivalinde FIPRESCI jürisi olarak görev aldım. Jürimiz 3 kişiden oluşuyordu: Almanya’dan Kira Taszman, Norveç’ten Thor Joachim Haga ve ben.

FIPRESCI’nin ne olduğunu daha önce de açıklamışımdır ama tekrarlayayım. Her ülkenin kendi sinema yazarları dernekleri var. FIPRESCI bu derneklerini biraraya getiren federasyonun adı. Haugesund’aki jürimizin görevi festivalin Nordic Focus adını taşıyan ve İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda filmlerinin gösterildiği bölümün bize göre en iyisini seçmekti.

Ödülümüzü kazanan ‘Hayallerin Ötesi’ (Dröm Vidare) filminin yönetmeni Rojda Şekersöz, Türkiye’den göçen Kürt bir ailenin kızı. İsveç’te doğmuş ve büyümüş olmasına karşın Türkçesi de gayet iyi. Şekersöz, ilk filmini 16 yaşında çekmiş. Yolculuk (Jungfrufärd) adlı bu ilk film, 1941’de geçiyor ve iki kadının ırkçılığa karşı mücadelesini anlatıyor. Henüz izleyemedim ama bu filmi internette bulmak mümkün. Şekersöz İsveç’in önemli sinema okulu Dramaten Enstitüsü’ne giren en genç kişi olmayı da başarmış.

3 kısa film daha yöneten Şekersöz’ün oyuncu olarak rol aldığı bir filmi daha var. Hayallerin Ötesi daha önce yarıştığı Göteborg Film Festivali’nde de izleyicilerden en iyi Nordik filmi ödülünü almış.

Film, Mirja adlı genç kadının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kenar bir mahallede kendisi gibi yoksul ailelerin, kendilerine bir gelecek görmeyen kızlarıyla takılan Mirja, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Annesinin ağır bir akciğer hastalığı yaşıyor olmasının da etkisiyle Mirja kendisine suçtan uzak bir yaşam çizmeye çalışır. Bu durum, çevresiyle ilişkilerinde derin bir çatlak açar. Mirja işinde gayet başarılı olur ama…

Mirja’yı canlandıran Irak ve Suriye Kürdü bir ailenin kızı olan Evin Ahmad çok başarılı. Filmin en büyük özelliğinin fırsat eşitsizliği altında yaşayan gençliğin enerji ve öfkesini iyi yansıtması ama bu duygulara hapsolmayı da reddetmesi denilebilir.

Festivalin en çok ilgi gören filmi ise Joachim Trier’in ilk kez burada seyirci karşısına çıkan filmi Thelma’ydı. Bu filmi, izleyeceğim seansta altyazı sorunu yaşanınca, kaçırdım. Ama film çok beğenildi ve Toronto’da çok ses getirmesi bekleniyor. Thelma, Norveçli eleştirmenlerin oluşturduğu jürinin birinciliğini aldı.

Finlandiyalı grafiker Touko Valio Laaksonen, Tom of Finland takma adıyla yaptığı ve eşcinsel pornografisi denilebilecek resimleriyle büyük bir üne sahip oldu. Laaksonen’in hayatını anlatan ‘Tom of Finland’ adlı belgesel de ilginçti. Bu filmin de bir FIPRESCI ödülü var. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir biyografi olsa da film yüzeyde dolaşıyor. Film, Touko’nun, ne savaş travmasıyla ne de ideolojisiyle, yarattığı estetik arasındaki bağları irdelemeye çalışıyor. Susan Sontag, Tom of Finland’in estetiği üzerine yazmış mı bilmiyorum ama bana kalırsa bu estetiği faşizan diye nitelendirirdi. Tom’un erkekleri genellikle üniformalı ya da deri giysiler içindeler. Daracık belleri, son derece geniş omuzları, kaslı vücutları ve devasa erkeklik organlarıyla şiddet dolu bir cinsellik yaşıyor bu erkekler.

Öte yandan Laaksonen’in son derece baskıcı bir dönemde, bir yol açıcı olarak rol alması da gözden gelinemez. Sonuçta Tom of Finland bıraktığı boşlukla olsa da en çok soru uyandıran filmlerden biriydi.

Norveç dünyanın en güzel coğrafyasına sahip sanırım. Hayallerimin ötesinde bir doğası var. Bir de bu kadar pahalı olmasa…

Sıkılmak ya da sıkılmamak: Bütün mesele mi?

TARİH:  16 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erich Fromm en büyük işkencelerden birinin sıkıntı olduğunu söylemiş. Fromm’a göre cehennem sürekli sıkılınan bir yer olsa gerek. Baudrillard ise sıkılmak ikinci sıkmak ise en büyük birinci suçtur demiş..

Benim için de bir filmin işleyebileceği en büyük suç beni sıkması diyebilirim. Ve fakat ne zaman bir filmden sıkıldığımı söylesem, birileri hemen beni yüzeysel ve ilkel olmakla suçluyor. Açıkçası sıkıntı kelimesini kullanmadan bir eleştiri yazmak çok zor değil. Hiçbir yazım da “sıkıldım, kötü”, “sıkılmadım, iyi”den ibaret olmadı.

Bu yazının başında olduğu gibi alıntılar yapmak, otoritelere sırtını yaslamak da atla deve değil. Bütün bunları yapabilecek tecrübem ve birikimim var. Yönetmenlerin bizleri düşündürtmek için neler yaptığından az çok haberdarım. Brecht’in yabancılaşma kavramıyla karşılaşalı 40 yıl kadar oluyor.

Ama sonuçta ben basit bir izleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. Basitten kastım, sanata herkes kadar ihtiyacı olan, sanattan herkes kadar beklentisi olan biri olarak kalmak istiyorum. Eleştirmenlik mesleğim ama ben sinemayı etkilenmek için seyrediyorum, para kazanmak için değil. Zaten de kazanmıyorum. Bir filmin beni etkilememesi, durumunda sıkılıyorum. Basit bir izleyici olmak istiyorum dedim ama zevklerim pek de basit değil. Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden hoşlanıyorum. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem. Zaten tek derdi bu olan bir film nihayetinde düşündürtmez de.

Hayat korkunç, sanat beni daha da güçsüzleştirmemeli. Hayat karşısında daha da çaresiz hissettirtmemeli. Hemen şunu anlamak isteyenler çıkacaktır: hayata pembe gözlüklerle bakmak istiyor bu adam. Hayır, hiç de değil. Karanlıkla karşılaşmak isterim ama karanlığın tek ve mutlak olduğu hissiyle çıkmak istemem sinemadan. Film beni gerçek hayata hazırlasın isterim, öbür dünyaya değil. Metafizikten hoşlanmam. Haz etmem, nihayetinde saçma bulurum. Buğday’ın bu dünyayı rüya, ölümü asıl gerçeklik diye sunan felsefesine yabancıyım. “Nefes mi, buğday mı?” diye formüle edilen soruyu yanlış soru olarak görürüm. Sorulması gereken soru buğdayı nasıl hakça ve adilce paylaşırız olmalıdır. Lanthimos’un, bizim dışımızda tanrısal güçlerin seçenekleri dayattığı dünyasının çıkışsızlığından haz etmem. Film karamsar olamaz mı? Olur elbette. Ama bu karamsarlık yine gelebilecek karanlığa karşı bir aşı işlevi görmeli. Bu dediklerimde çelişkiler olabilir. Söyleyeceğim nihai sözler olmak zorunda değiller ayrıca. Son zamanlarda yazılarıma yapılan kimi eleştirilere cevap verme gereği duyuyorum. Bakmayın basit olmak istediğimi söylememe. Basit olmanın çok zor olduğunu da düşünüyorum. Devam etmek üzere…

Beni Adınla Çağır: Narsisist âşıklar

TARİH:  24 Şubat 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Beni Adınla Çağır” (BAÇ) bir aşk filmi ama adından başlayarak karakterlerin asıl aşklarının kendilerine yönelik olduğunu ilan eden bir film. Bilirsiniz, bizde anneler (daha az olmakla birlikte babalar, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar da…) çocuklarını kendi adlarıyla çağırırlar. Yani çocuklarına “kızım” ya da “oğlum” diyeceklerine “anneciğim” derler. Benim bu tuhaf ama son derece yaygın olan duruma yorumum, annelerin “anneciğim” diyerek, çocuklarına olan sevgilerini ifade etmekten çok, kendilerinin ne kadar çok sevilesi varlıklar olduklarını ilan ettikleri şeklinde. “Ne sevilesi, cici bir anneyim ben!” ya da “kızım, oğlum beni ne kadar çok seviyor!” diyesiler. BAÇ’ın kahramanları da bu yolu seçiyorlar. Oliver, Elio’ya Oliver; Elio, Oliver’e Elio diyor. Filmin adı burdan geliyor. Kendilerine olan aşklarını, diğerinin ağzına yakıştırıyorlar.

Filmin geçtiği zaman ve mekan belli: 1983, İtalya, çoğunlukla Perlmanların yazlık, bahçeli evi. Fakat 6 haftalarına şahit olacağımız aile hem her yere ait hem de hiçbir yere ait değil. Aile içinde İtalyanca, Fransızca, İngilizce değişimli olarak kullanılıyor, bir ara anne Almanca’dan diğer aile üyelerine tercüme de yapıyor. Etnik olarak son derece karışık bir aile olan Perlmanların dini öyle karışık değil, aile Yahudi.

Perlmanların oturduğu taş ev sanki Romalılardan kalma (duvarda silik freskler gözüme çarptı bir sahnede). İçinde yüzdükleri küçük havuz kesinlikle tarihi bir yapı. Perlmanlar zenginler, daimi hizmetçileri ve bahçıvanları var. Bahçelerinde şeftali, kayısı gibi meyva ağaçları bulunuyor. Aile sanki belirli bir mekân ve zamanda yaşamıyor gibi ama… Onlar, sadece bilim, sanat ve hazdan oluşan bir dünyanın insanları. Resim, heykel, şiir, roman, mitoloji, felsefe, dilbilim, tarih ve müzik dışında bir şey ilgi alanlarında değil. Tabii bir de aşk, erotizm ve ağız tadı var. Politikayı, tipik bir şekilde geveze İtalyan bir çift olan misafirleri ve mutfakta çalışanlar konuşuyor. Perlmanlar için politika İtalyan folklorunun bir parçası sanki, yaşlı bir teyzenin evinin dış duvarında asılı duran Benito Mussolini resmi gibi. İtalyanın faşist geçmişiyle yüzleşmemesinin bir simgesi değil o resim. O yüzleşmemenin devamı, “İtalya işte” deyip geçilen, sorun edilmeyen bir şey. Perlmanlar zamanın dışında yaşıyorlar.

Baba Perlman bir profesör. Oğul Elio (Timothée Chalamet) henüz lise öğrencisi. Profesör her yaz bir araştırmacıyı yazlık evlerine davet ediyor. 83 yazının misafiri Oliver (Armie Hammer) adlı Amerikalı, yakışıklı biri oluyor. Oliver, hemen kasabanın genç kızlarının ilgi odağına yerleşiyor. Oliver genç kızlardan biriyle öpüşürken, bir yandan da Elio’ya sinyaller gönderiyor. Oliver ve Elio, o kadar narsisistler ki, başka genç kızları tamamen birbirlerini kıskandırma oyunlarında piyon olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Kullandıktan sonra da o kızları unutuveriyorlar. Ama, bu “cennetsi” dünyada çatışma diye bir şey neredeyse yok. Kızlar anlayışla karşılıyorlar her şeyi. Oliver’in öpüştüğü kız, sahneden çekiliveriyor zaten, finalde ortaya çıkmak üzere… Elio’nun sevgilisi, öpüşmenin çok ötesine geçen bir ilişki yaşamış olsalar da, Elio’nun bencilliğine sadece saygı duyacak. Oliver’in, Amerika’daki 3 yıllık uzatmalı sevgilisinin tabii ki evleneceği adamın özelliklerinden haberi olmayacak. Bir eşcinselle evlendiğini bilemeyecek ama Oliver yine de hep haklı olacak. Eşcinselliğinin kabulu için mücadele etmek yerine, ikiyüzlü bir yaşam sürmesi hoşgörülecek çünkü suçlu sadece “Oliver’in eşcinselliği aşağılayan anne ve babası (ve de toplum)”. Mücadeleden kaçan Oliver’in hiç sorumluluğu yok!

İki âşık arasındaki yaş farkı rahatsız edici olsa da yönetmen Luca Guadagnino bunu hissettirmemek, eşitler arasında geçen bir ilişki gibi algılatmak için elinden geleni yapıyor. Eşlerden ikisinin de canı yanmıyor sonuçta, bu durumda kimseye bir laf etmek düşmez belki de. Fakat 30’lu yaşlardaki, muhtemelen post-doc yani doktora sonrası kitabını yazan bir araştırma görevlisinin, 17 yaşındaki bir lise öğrencisiyle, kız ya da erkek fark etmez, aşk yaşaması durumunda, ben o adamda çok tuhaf ve güvenilmez bir şey olduğunu düşünürüm. Timothée Chalamet’nin çelimsiz vücuduyla, Armie Hammer’ın gelişmiş erkek vücudu arasında o kadar büyük fark var ki, biraz irkilmemek zor. Biri yetişkin bir erkek, diğeri yeni yetme, nihayetinde bir çocuk vücuduna sahip. Bir yandan 18 yaşından küçük kızların evlendirilmesine karşı çıkarken, bir yandan da bu aşkta yüce bir şeyler bulanlar kendilerini sorgulamalılar.

Bir de baş narsisist baba Perlman var tabii ki. Babanın filmdeki son konuşması da ilk konuşması kadar tuhaf. Baba, misafirlerine tuzaklı kültür soruları sorarak, onların saygınlığını değerlendiren sığ bir entelektüel. Heidegger üzerine anlaşılmaz zırvalar yazarak tatmin olan ve kendi sığ çevresinde saygınlığını sürdüren biri. Baba Perlman, oğlu Elio’nun Oliver’la ilişkisine büyük saygı duyuyor gibi ama daha çok kendi yaşayamadığı bir aşka yanıyor, konuyu derhal kendisine getiriyor. Ama baba Perlman’ın aslında ne kadar çevresindekilerin farkında olmadığını gösteren başka bir şey var: Karısının, Elio’nun Oliver’le ilişkisinden haberdar olmadığını düşünüyor ve bu da onun tam bir hödük olduğunu gösteriyor. Oysa oğlunun aşkını ilk anlayan anne ve ikiliyi bir araya getirmeye çalışan da o. İnsanın, bunlar nasıl bir çift diye sorası geliyor. Evlerinde olan biteni birbirleriyle hiç mi konuşmuyorlar?

Anna ya da babanın, tam hatırlamıyorum şimdi, bir ara Oliver’in “utangaç” olduğuna dair bir gözlemde bulunması da çok tuhaf. Oysa Oliver’in, köye geldiğinin ikinci gününde herkesle selamlaşmaya başladığını ve bara girip köylülerle kağıt oynadığını görüyoruz. Hoş, Oliver’in halkla bu ilişkilerinin devamı hiç gelmiyor. Çünkü sonra Oliver’in ilgisi sekse yöneliyor ve hayatında ihtiyarlara kalmıyor.

Kendilerinden başka her şeye duyarsızlar filmin kahramanları. Bilgiye tapan ama bilgiyi bir şeyin hizmetine sokmayan cinsten sığ entelektüeller.

Bu aileyle ilişkilenemedim hiç. Çok ayrıcalıklılar ve çok kopuklar hayattan. Bu aşkla da ilişkilenemedim. Bu filme tapan film eleştirmenleriyle de… Hayır, film ele aldığı çevreye eleştirel bir mesafeden baksa sorun görmeyeceğim. Ama yönetmenin o mesafesi yok. Aksine, yönetmenin bu çevreye ve bu eşitsiz aşka âşık olduğu izlenimi oluştu bende.

Sonuçta içinde çatışma ve çelişki olmayan, zaman zaman sıkan vasat bir film BAÇ.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com