Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Suyun Sesi: Dinsel ve cinsel bir mesel

TARİH:  17 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Suyun Şekli mi olurmuş, Suyun Sesi diyelim demiş herhalde dağıtım şirketi film için. Suyun Şekli olmaz ama filme bu adı veren yönetmen, belki de olmayan bir şeyden söz ederek başka bir şeye, mesela öze, anlama dikkat çekmiş olamaz mı?

Mesela Mevlânâ’nın Mesnevi’deki şu sözleri gibi:

“Bil ki zâhiri suret (şekil) yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.

Testinin suretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.”

Dikkat spoiler var: Hem filmin insan kahramanı hem de Amazon tanrısı yaratık, ırmaktan gelip ırmağa gidiyorlar Suyun Sesi’nde; içinde bulundukları kabı bırakıp suya karışıyorlar.

Filmin insan kahramanı Elisa (Sally Hawkins) resmi bir araştırma biriminde temizlikçi olarak çalışan dilsiz ama duyan bir kadın. Elisa birçok peygamber ya da mitoloji kahramanı gibi ırmak kıyısında bulunmuş bir yetim. Boynundaki izler belki dilsiz olmasına neden olan olayın izleri, belki de, bir teoriye göre, Elisa’nın sudan çıktıktan sonra kapanan solungaçlarının izleri, bilemiyoruz.

Amazon yaratığı (Doug Jones) da bir madun, sesi çıkmayan yani, tıpkı Elisa gibi. Gözleri çok masum bakmasa, tıpkı bir canavara benziyor. Yaratığı, araştırma merkezine getirildiğinde tanımaya başlıyoruz. Onu buraya getiren filmin kötü adamı Albay Strickland (Michael Shannon). Strickland (sıkı, katı ülke gibi bir anlamı var), tam bir maço ve bir ırkçı. Yaratık onun için bir şey, bir nesne; amacı, onun içini yarıp özelliklerini anlamak ve bu özellikleri askeri amaçlar uğruna kullanmak. Strickland’in kadında tercihinin de susan, konuşmayan kadın olduğunu görüyoruz karısıyla ilişkisinde. Bu yüzden dilsiz Elisa’ya da arzu duyuyor.

Elisa ise, yaratıkta kendisi gibi horlanmış, ezilmiş ve sesini duyuramayan bir hayat arkadaşı görüyor. Belki de “peygamber kaderli” Elisa, tanrısına kavuşuyor. Elisa ile yaratık âşık oluyorlar birbirlerine. Onları müzik ve müzikaller yakınlaştırıyor; bir de Elisa’nın yaratıkla paylaştığı oldukça sembolik yumurtası.

Semboller çok filmde, bazılarını anlamadım bazılarına yorum yapmak mümkün. Yeşil renginin anlamı, petrole, dolara mı gönderme yapıyor? Yeşil kötülükle, maddiyatçılıkla özdeş sanki. Geleceği temsil ediyor bir yandan da galiba. Olaylar soğuk savaş yıllarında 1960’larda geçiyor. Mc Carthy’nin cadı avı taze bitmiş.

Strickland’in yaratıkça kopartılan parmakları, onun iğdiş edildiği anlamına geliyor olsa gerek. Ne de olsa nihai babanın, yani tanrının, yani Amazon yaratığının kadınına sulanıyor. Babanın kadınına asılmanın cezası kastre edilmektir. Salladığı o upuzun elektrikli cop, kopan parmaklarının –penisinin- yerini tutamıyor, iktidarını yitireceğinin habercisi oluyor.

Yaratığı Strickland’in elinden ve mutlak ölümden kurtarma işine soyunan Elisa’ya kendisi gibi bir temizlikçi kadın, üstelik de siyah olan arkadaşı (Octavia Spencer) ve mesleğinde devri kapanmış, eşcinsel illüstratör Giles (Richard Jenkins) yardım ediyor. Bir de araştırma merkezine sızmış KGB ajanı var. KGB ajanı iyi biri! Amirleri kötü olsa da, bir Sovyet bilim adamının/casusunun iyi biri olarak temsili, belki de yönetmenin sosyalizm realitesine olmasa da, idealine saygısındandır. “Pan’ın Labirenti”nde, faşizmden nefretini gösteren Guillermo del Toro ne de olsa Meksikalı, Amerikalı değil.

Filmin finalinin de Mevleviliğin Şeb-i Arus törenlerinin mantığıyla uyumlu olduğunu belirteyim. Düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arus, ölüp Allahla bir araya gelmeyi anlatır. Filmin kahramı Elisa da ölüp, bu dünyanın dışına çıkıp, sualtında tanrıyla birleşiyor. İkilinin “düğünü” denizde gerçekleşiyor. Finalde okunan şiirde bir Arap şiiriymiş.

Hawkins, Spencer, Jenkins ve Shannon gibi büyük oyuncular büyük oynuyorlar filmde. Bütün yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Atmosfer desen müthiş. Yaraları iyileştiren, dertlere derman olan, ölüp, yeniden dirilen bir nevi İsa’nın canavar olarak portresini çizerek özünde dinsel bir mesel olan Suyun Sesi, yılın en iyileri arasında yer alıyor. Hem bir tanrı göreceksem, “Kutsal Geyiğin Ölümünde”ki intikamcı bir ergen olarak tasfir edilen tanrı yerine, Suyun Sesi’ndeki iyi tanrıyı bin kere yeğlerim.

Dangal: Babalar ve kızlar

TARİH:  19 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta sinemalarımızda çok ender görülen bir durum var. Bir Hint filmi gösterimde. Hindistan sineması dünyanın en büyük ikinci sineması. Birincisi tabii ki Amerikan sineması; bir zamanlar üçüncüsü de Türk sineması idi. Hindistan sineması denilince akla Bollywood gelir ama Bollywood sadece Mumbai’de yapılan sinemanın adıdır. Hindistan’da Tollywood da vardır, başka wood’lar da. Endüstri sadece bir şehirde yoğunlaşmış değildir. Tabii bağımsız Hint sineması da vardır, Satjajit Ray gibi büyük ustalar çıkaran.

Bu hafta gösterime giren Dangal (güreş turnuvası demekmiş), Hint sinemasının gelmiş geçmiş en çok gelir getiren filmi ünvanını kapmış durumda. Film, uzun süresine rağmen (Hint sineması için 3 saate yakın bir süre çok normal) akıyor, sıkmıyor, kendisini seyrettiriyor. Başrol oyuncusu Aamir Khan (ne zaman Khan adını görürseniz anlayın ki o kişi Müslümandır) Hint sinemasının en büyük oyuncularından biri. Yönetmen Nitesh Tiwari ise yetenekli bir ticari filmler yönetmeni.

Filmde, iki kızını güreşçi (filmde ‘pelvan’ olarak geçiyor) olarak yetiştiren bir babanın hikâyesi anlatılıyor. Mahavir Singh Pogat (Aamir Khan) geçmişinde büyük başarılar kazanmış ama uluslararası alanda ülkesine bir altın madalya kazandıramamış bir güreşçi. Bir oğlum olsa da onu güreşçi olarak yetiştirsem diye düş kuruyor ama kader ona 4 kız çocuğu veriyor. O da iki kızını, onların istekleri hilafına zorla güreşçi olarak yetiştiriyor. Kırsal bir yörede kızların güreş yapması görülmüş şey değil. Kızlar dışlanıyor, dalga geçiliyor. Baba bir de kızların saçlarını erkekler gibi kısa kesiyor. Amma velakin babayı hemen affediyoruz. Neden? Çünkü, güreşçi olmasalar kızlar 15’inde evlenip çoluk çocuğa karışacaklarmış. Sanki başka bir yol yok gibi bir şey söylüyor film. Babalarının da kabul edebileceği başka bir yol olmadığına ikna olan kızlar da kaderlerini kabul ediyorlar. Oysa film bize şunu da söylemiyor hiçbir yerde: Babanın derdi kızlarını erken bir evlilikten kurtarmak, onları bağımsız bireyler haline getirmek. Babanın tek derdi var, o da kendi uzantısı olarak gördüğü kızlarına madalya kazandırmak. Onları, bireyler olarak görmüyor hiç. Olsun biz de yiyoruz hemen. Hem ortada milli bir dava da var! Ve babanın derdi kızları bireyler haline getirmek olmasa da, yine de bu yönde yol almalarına katkısı oluyor.

Kızlardan Geeta, büyüyüp de ulusal güreş takımının kampına katılınca, korkunç bir şey oluyor. Kız kadınlığını keşfediyor! Oje sürüp, dizi film izliyor! Ve tabii başarısızlık ardından geliyor hemen. Kim ki ‘baba’nın sözünden çıkar, artık o lanetli biridir. Baba her şeyin doğrusunu bilir! Bu filmin feminist bir mesajı olduğunu sananlar varmış diye duydum.

Filmin spora yaklaşımı da sağlıksız. Birinci her şeydir, ikinci hiçbir şey değildir! Sporun sağlıklı bir yaşamla filan hiç ilgisi yoktur. Olay tamamen yarışmacılıkla, milliyetçilikle ilgili bir şeyden ibarettir. Birincinin iyi ve güzel olması için ikinci kötü ve çirkin olmalıdır bu tür filmlerde ve öyledir de.

İdeolojik olarak çok sakat bu film yine de bence haftanın en iyisi. Bir defa bilmediğimiz topraklarda geçiyor ve iyi bir ticari sinema örneği. Şans verilebilir.

Sarı Sıcak: Mühim bir film

TARİH:  2 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sarı Sıcak”’ı iki kez izledim. İlk izlemem İstanbul Film Festivali sırasındaydı. Üstüste izlenen filmlerden yorgundum sanırım, filmin ruhuna giremedim. Doğrusu “Sarı Sıcak”ın minimal (ama bir yavaş sinema örneği de olmayan) dili, seyircinin bütün dikkatini filme vermesini talep ediyor. Çünkü filmde hiçbir şey seyircinin gözüne sokulmuyor, her şey son derece sade ve ekonomik bir dille anlatılıyor. Mesela, filmin kahramanı İbrahim’in (Aytaç Uşun) annesi Meryem’in (Seher Çuhadar) ev hiyerarşisindeki konumunu (ezikliğini) yemekteki birkaç bakışıyla anlatıveriyor film. Ya da Necip Ağa’nın (Mehmet Özgür) oğlu İbrahim’e elini kaldırdığında annenin sessizce odaya süzülüvermesi annenin baba oğul ilişkisine nasıl müdahil olabildiğini gösteriyor. Ama bazen bu ekonomizmin eli sıkılığa gittiği de oluyor. Komisyonculuk sisteminde yaşanan değişimin niteliği, eski komisyoncuyla yenisi arasındaki fark, eskisini yeterince tanımadığımız için anlaşılamayabiliyor. Filmin bu ekonomik dili muhakkak ki ticari şansını azaltacaktır. Ama ikinci seyredişimden sonra filmin benim için önemi çok büyüdü. Hatta diyebilirim ki, sinemamızın en iyi filmlerinden biri Sarı Sıcak.

Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak’ta.

Bir güney ilinde küçük (belki de orta boy) bir çiftçi ailesi, özelde de bu ailenin küçük oğlu İbrahim filmin merkezinde yer alıyor. Sanayi tesislerinin arasındaki bu işletme, tarımdaki değişimin tehditi altında. Seracılık küçük çiftçileri maaşlı memurlara çevirirken ve küçük çiftçiler topraklarını büyüklere kaptırırken, ailenin reisi Necip Ağa’nın ayakta kalması kolay değil. Komisyoncudan aldığı borcunu ödeyebilmek için, ürününü yine o komisyoncuya satıp ödeyecek ki ırgatların parasını verebilsin, ailenin geçimini sağlayabilsin, kısacası yaşam tarzını sürdürebilsin.

İbrahim ise babasının izinden gitmeyi düşünmeyen, yaşı kemale çoktan ermiş öfkeli bir genç adam. Fakat İbrahim, birçok açıdan yetişkin olamamış. Çevresiyle kurduğu ilişkiler çocukça. Abilerinin İbrahim’in cebine bir paket sigara sokuşturduğu, İbrahim’in de bundan gocunmadığı bir ilişki biçimi bu. İbrahim’in en değerli hazinesi Tommiks kitapları ve bir de odasına astığı tır/kamyon posterleri. İbrahim’in kadınlarla ilişkisi röntgencilik seviyesinde. İbrahim’in cinsel yaşamı, babasının hizmetinde çalışan ırgat kadınları röntgenleyip mastürbasyon yapmaktan ibaret. Filmde mastürbasyon sahnesi yok bu arada, ama yönetmen çok az şeyle bize bunu anlatıyor. İbrahim, henüz sigarayı babasının yanında içebilecek cesarete sahip değil ama onu mahvedecek dolaplar çevirmekten geri durmuyor. İbrahim böyle biri kısacası, babasının yüzüne karşı başkaldıracak gücü olmayan ama sinsi sinsi onu yerinden etmeye uğraşan bir delikanlı. Klasik bir Ödipal karmaşa vakası denebilir İbrahim için sanırım. Ama filmi bir baba oğul çatışmasından çok öteye taşıyan bir çerçevesi var. İbrahim’in isyanının ardında, babasının iktidarının, dünyasının çökmekte olduğunu görmesi var. Necip Ağa, oğlu tarafından dolandırılmasa da ekonomiinin çarkları arasında ezilecek, büyük sermayeye yem olacak. Kapitalist değişim hızla tekelleşmeye doğru gidiyor, küçük burjuvazi de diyebileceğimiz küçük çiftçiler işçileşiyor, memurlaşıyor. İbrahim bu ortamda, kamyon şoförü olup “özgürce” dolaşmayı, devasa bir motor gücüne hükmetmeyi hayal ediyor. Ama kendi dünyasını kurmaktan çok babasının dünyasını yıkmayı beceriyor. İbrahim daha eşitlikçi, daha adil bir dünyada yaşasa başka biri olabilir miydi?

Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.

Hayallerin Ötesi

TARİH:  26 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta, Norveç’in batısında yer alan Haugesund kentindeki uluslararası film festivalinde FIPRESCI jürisi olarak görev aldım. Jürimiz 3 kişiden oluşuyordu: Almanya’dan Kira Taszman, Norveç’ten Thor Joachim Haga ve ben.

FIPRESCI’nin ne olduğunu daha önce de açıklamışımdır ama tekrarlayayım. Her ülkenin kendi sinema yazarları dernekleri var. FIPRESCI bu derneklerini biraraya getiren federasyonun adı. Haugesund’aki jürimizin görevi festivalin Nordic Focus adını taşıyan ve İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda filmlerinin gösterildiği bölümün bize göre en iyisini seçmekti.

Ödülümüzü kazanan ‘Hayallerin Ötesi’ (Dröm Vidare) filminin yönetmeni Rojda Şekersöz, Türkiye’den göçen Kürt bir ailenin kızı. İsveç’te doğmuş ve büyümüş olmasına karşın Türkçesi de gayet iyi. Şekersöz, ilk filmini 16 yaşında çekmiş. Yolculuk (Jungfrufärd) adlı bu ilk film, 1941’de geçiyor ve iki kadının ırkçılığa karşı mücadelesini anlatıyor. Henüz izleyemedim ama bu filmi internette bulmak mümkün. Şekersöz İsveç’in önemli sinema okulu Dramaten Enstitüsü’ne giren en genç kişi olmayı da başarmış.

3 kısa film daha yöneten Şekersöz’ün oyuncu olarak rol aldığı bir filmi daha var. Hayallerin Ötesi daha önce yarıştığı Göteborg Film Festivali’nde de izleyicilerden en iyi Nordik filmi ödülünü almış.

Film, Mirja adlı genç kadının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kenar bir mahallede kendisi gibi yoksul ailelerin, kendilerine bir gelecek görmeyen kızlarıyla takılan Mirja, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Annesinin ağır bir akciğer hastalığı yaşıyor olmasının da etkisiyle Mirja kendisine suçtan uzak bir yaşam çizmeye çalışır. Bu durum, çevresiyle ilişkilerinde derin bir çatlak açar. Mirja işinde gayet başarılı olur ama…

Mirja’yı canlandıran Irak ve Suriye Kürdü bir ailenin kızı olan Evin Ahmad çok başarılı. Filmin en büyük özelliğinin fırsat eşitsizliği altında yaşayan gençliğin enerji ve öfkesini iyi yansıtması ama bu duygulara hapsolmayı da reddetmesi denilebilir.

Festivalin en çok ilgi gören filmi ise Joachim Trier’in ilk kez burada seyirci karşısına çıkan filmi Thelma’ydı. Bu filmi, izleyeceğim seansta altyazı sorunu yaşanınca, kaçırdım. Ama film çok beğenildi ve Toronto’da çok ses getirmesi bekleniyor. Thelma, Norveçli eleştirmenlerin oluşturduğu jürinin birinciliğini aldı.

Finlandiyalı grafiker Touko Valio Laaksonen, Tom of Finland takma adıyla yaptığı ve eşcinsel pornografisi denilebilecek resimleriyle büyük bir üne sahip oldu. Laaksonen’in hayatını anlatan ‘Tom of Finland’ adlı belgesel de ilginçti. Bu filmin de bir FIPRESCI ödülü var. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir biyografi olsa da film yüzeyde dolaşıyor. Film, Touko’nun, ne savaş travmasıyla ne de ideolojisiyle, yarattığı estetik arasındaki bağları irdelemeye çalışıyor. Susan Sontag, Tom of Finland’in estetiği üzerine yazmış mı bilmiyorum ama bana kalırsa bu estetiği faşizan diye nitelendirirdi. Tom’un erkekleri genellikle üniformalı ya da deri giysiler içindeler. Daracık belleri, son derece geniş omuzları, kaslı vücutları ve devasa erkeklik organlarıyla şiddet dolu bir cinsellik yaşıyor bu erkekler.

Öte yandan Laaksonen’in son derece baskıcı bir dönemde, bir yol açıcı olarak rol alması da gözden gelinemez. Sonuçta Tom of Finland bıraktığı boşlukla olsa da en çok soru uyandıran filmlerden biriydi.

Norveç dünyanın en güzel coğrafyasına sahip sanırım. Hayallerimin ötesinde bir doğası var. Bir de bu kadar pahalı olmasa…

Sıkılmak ya da sıkılmamak: Bütün mesele mi?

TARİH:  16 Aralık 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Erich Fromm en büyük işkencelerden birinin sıkıntı olduğunu söylemiş. Fromm’a göre cehennem sürekli sıkılınan bir yer olsa gerek. Baudrillard ise sıkılmak ikinci sıkmak ise en büyük birinci suçtur demiş..

Benim için de bir filmin işleyebileceği en büyük suç beni sıkması diyebilirim. Ve fakat ne zaman bir filmden sıkıldığımı söylesem, birileri hemen beni yüzeysel ve ilkel olmakla suçluyor. Açıkçası sıkıntı kelimesini kullanmadan bir eleştiri yazmak çok zor değil. Hiçbir yazım da “sıkıldım, kötü”, “sıkılmadım, iyi”den ibaret olmadı.

Bu yazının başında olduğu gibi alıntılar yapmak, otoritelere sırtını yaslamak da atla deve değil. Bütün bunları yapabilecek tecrübem ve birikimim var. Yönetmenlerin bizleri düşündürtmek için neler yaptığından az çok haberdarım. Brecht’in yabancılaşma kavramıyla karşılaşalı 40 yıl kadar oluyor.

Ama sonuçta ben basit bir izleyici olarak kalmayı tercih ediyorum. Basitten kastım, sanata herkes kadar ihtiyacı olan, sanattan herkes kadar beklentisi olan biri olarak kalmak istiyorum. Eleştirmenlik mesleğim ama ben sinemayı etkilenmek için seyrediyorum, para kazanmak için değil. Zaten de kazanmıyorum. Bir filmin beni etkilememesi, durumunda sıkılıyorum. Basit bir izleyici olmak istiyorum dedim ama zevklerim pek de basit değil. Ne Hollywood’dan hoşlanıyorum ne de enseyi kararttırmayı şiar edinmiş gibi yapılan sanat filmlerinden hoşlanıyorum. Film beni elbette düşündürtmeli ama sadece düşünmek için film izlemem. Zaten tek derdi bu olan bir film nihayetinde düşündürtmez de.

Hayat korkunç, sanat beni daha da güçsüzleştirmemeli. Hayat karşısında daha da çaresiz hissettirtmemeli. Hemen şunu anlamak isteyenler çıkacaktır: hayata pembe gözlüklerle bakmak istiyor bu adam. Hayır, hiç de değil. Karanlıkla karşılaşmak isterim ama karanlığın tek ve mutlak olduğu hissiyle çıkmak istemem sinemadan. Film beni gerçek hayata hazırlasın isterim, öbür dünyaya değil. Metafizikten hoşlanmam. Haz etmem, nihayetinde saçma bulurum. Buğday’ın bu dünyayı rüya, ölümü asıl gerçeklik diye sunan felsefesine yabancıyım. “Nefes mi, buğday mı?” diye formüle edilen soruyu yanlış soru olarak görürüm. Sorulması gereken soru buğdayı nasıl hakça ve adilce paylaşırız olmalıdır. Lanthimos’un, bizim dışımızda tanrısal güçlerin seçenekleri dayattığı dünyasının çıkışsızlığından haz etmem. Film karamsar olamaz mı? Olur elbette. Ama bu karamsarlık yine gelebilecek karanlığa karşı bir aşı işlevi görmeli. Bu dediklerimde çelişkiler olabilir. Söyleyeceğim nihai sözler olmak zorunda değiller ayrıca. Son zamanlarda yazılarıma yapılan kimi eleştirilere cevap verme gereği duyuyorum. Bakmayın basit olmak istediğimi söylememe. Basit olmanın çok zor olduğunu da düşünüyorum. Devam etmek üzere…

Deadpool 2: Çocuklar öldürülmesin!

TARİH:  19 Mayıs 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Deadpool 2 bir yandan duygusal bir film; bayağı ciddi mesajları var. Bir yandan da hiçbir şeyi ciddiye almayan, sürekli seyirciye göz kırpan, sinema kahramanlarına atıflarda bulunan bir filmmiş gibi de duruyor. Filmin ciddi mesajlarından birincisi için “bir çocuğu asla öldürmemelisin” diyebiliriz. Uğur Vardan’ın hatırlattığı üzere Kaplanoğlu’nun son filmi “Buğday”da filmin ermiş karakteri bir çocuğu boğarak öldürüyordu ve bu iyi bir şeydi. Deadpool 2’nin mesajını alması gereken sinemacılarımız var yani. İkinci mesajın ise “öldürme eyleminin bir kere işlenirse kişiyi geri dönülmez bir yola sokabilecek olması” denilebilir. Bir insan öldüren kişinin ruhunda bir şeyler eksilir ve iyi bir insan olma şansını kaçırır, der gibi film. Ama tabii bu bir süper kahraman filmi, ve bizzat filmin kahramanları çekirdek çitler gibi adam öldürüyorlar. Verdiği mesajları da, kendi üslubunu da yanlışlayan bir film Deadpool 2.


Filmin esprilerini takip edebilmek için, Avenger ve X-Men gibi dizileri iyi bilmek gerekiyor. Bu dünyalarda tecrübeliyseniz, Deadpool 2’den daha fazla zevk alırsınız. Filmin bir diğer özelliğinin de kimlik politikaları diyebileceğimiz cinsel kimlik, ırk, etnisite gibi konuları çok ciddiye almaması, bu konularla sürekli dalga geçmesi diyebiliriz. Siyaseten yanlış esprilerin, siyaseten yanlış olduğu, filmin kendisi tarafından dile getirildiği için filme saldırmak da kolay değil. Öte yandan bu filmin yazarlarının belki de Marx ve Marksizme saygısı olma ihtimali de var. Filmin bir sahnesinde arka planda Karl Marx’in portresi bulunuyor. Film, kimlik politikalarını boşverin, sınıf politikasını hatırlayın diyor olabilir mi acaba? Yok, fazla abarttık. Yine de bu film 1970’ler-80’ler Türkiye’sinde yasaklanırdı. Marx’ın resmiyle komünizm propagandası yapıldığına hükmederdi sansür kurulları.

Deadpool 2, sanırım birincisini sevenleri hayal kırıklığına uğratmaz. Benim gibi birincisine burun kıvıranlar içinse bir ilerleme denilebilir.

Phantom Thread

TARİH:  12 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yılların en popüler masalı bana öyle geliyor ki ‘Güzel ve Canavar.’ Masal Türkçeleştirilirken bizde nedense canavar yerine çirkin sözcüğü seçilmiş. Oysa güzel kızın, ‘büyüsünü’ bozup, insanlaştırdığı yaratık, çirkin bir adam değildir.

Çirkinden öte bir şeydir, acımasız, yarı aslan yarı insan bir varlıktır. Lanetlenmiştir ve bu laneti ancak bir kadının gerçek aşkı, sevgisi bozabilir. Hasta çocuğuna bakan bir annenin sevgisi gibi. Masalda, Güzel zamanında Canavar’ın yanına gitmeyerek onun hastalanmasına neden olur. Ama Güzel, son anda yetişir, hasta çocuğuna bakan bir anne gibi gözyaşı döker ve Canavar’ı kurtarır. Canavarı lanetleyen büyü bozulur ve bir prense dönüşür. Onlar erer muratlarına biz çıkarız kerevetine.

Buna benzer bir hikâyeyi ‘Grinin Elli Tonu’ anlattıydı bize. Canavar zengin bir işadamıydı bu kez. Suyun Sesi’nde ise, hayvan ya da canavar insanlaşmıyordu, insan hayvanlaşıyordu ve sevgililer yine muratlarına eriyordu.

Bir de tabii başrolünde Emma Watson’ın oynadığı, doğrudan masalın bir uyarlaması olan Güzel ve Çirkin var. Bunların hepsi son birkaç yılın ürünü.

Bundan sonra yazacaklarım spoiler olabilir, uyarıyorum.

Phantom Thread’in öyküsünün de, Güzel ve Canavar masalının bir versiyonu olduğu söylenebilir. Akla Pygmalion efsanesi de geliyor ama Güzel ve Çirkin, Phantom Thread’e daha çok uyuyor. Phantom Thread’in ‘Güzel’ine de, ‘Canavar’ı hazırladığı ‘iksirle’ önce hasta edip, sonra aşkıyla/sevgisiyle iyileştirmek düşüyor.

1950’ler Londra’sındayız. Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis), asillerin terzisi olarak bir kadın ordusu çalıştırıyor yanında. Kontesler gidiyor, baronesler geliyor Woodcock’ın ‘ev’ine. Henüz yüksek moda bugünkü gibi sanayileşmemiş, el işi hâlâ işin temelini oluşturuyor. Woodcock’ın baş yardımcısı kızkardeşi Cyril (Lesley Manville). Filmin başlarında Reynolds kardeşine hep benim “falancam” (my so-and-so) diye hitap ediyor nedense, sonra adıyla hitap etmeye başlıyor. Evde, bir ara özel bir yeri olduğunu anladığımız ama artık Reynolds’un hiçbir şekilde radarına girmeyen Johanna adlı, genç ve güzel bir kadın daha var. Johanna’nın, Reynolds’ın sürekli değişen gözdelerinden biri olduğunu anlıyoruz. Ve artık Johanna’yı da göndermenin zamanı gelmiş. Cyril, kızı gönderirken, Reynolds da kafa dinlemeye taşrada bir otele gidiyor. Burada, sarsakça içeri girişiyle dikkatini çeken garson kız Alma (Vicky Krieps) dikkatini çekiyor Reynolds’ın. Ve flört başlıyor ikili arasında. Alma’nın yabancı, muhtemelen Alman aksanı dışında bir özelliğini bilmiyoruz. Bir de annesinin öldüğünü. Alma muhtemelen İkinci Dünya Savaşı’nda yakınlarını kaybetmiş, ardından İngiltere’ye göç etmiş yoksul ve yalnız bir kadın. Ama Alma, hiç ezik, hiç güçsüz bir kadın değil. Reynolds, birkaç kişiyi doyuracak kadar çok şey sipariş ettiğinde, ona “aç çocuk” diye hitap edebilecek kadar cesur daha en baştan. Oysa ki aralarında hem yaş, hem statü, hem de sınıf farkı var. Alma kolay lokma değil. Reynolds’a ilk söylediği sözlerden biri “bana karşı hep dikkatli ol” şeklindeki bir uyarı. Alma, Johanna gibi kullanılıp atılacak geçici gözdelerden biri olmadığını en baştan gösteriyor. Alma, Reynolds’ın kendine çok güvenli görünümünün altındaki zayıflığı, o ‘persona’nın ardında saklanan küçük çocuğu daha ilk anda görüyor. Alma, nasıl bu kadar güçlü olabilmiş? Belki zamanın koşulları ona başka çare bırakmadığından… Herkesi, memleketini kaybeden ve yine de ayakta durabilmek için güçlü olmak zorunda olan bir mülteci o, muhtemelen. Oyuncu Vicky Krieps, Alma’yı böyle tasarlamış; senaryoda olmayanları hayal etmiş.

Birlikte geçirdikleri ilk gecede Reynolds, Alma’yı onla seks yapmak için değil, yeniden giydirmek için soyuyor. Onun nasıl bir canlı model olacağını anlamaya çalışıyor, kırıcı olmayı hiç umursamadan. “Memelerin yokmuş”, diyebiliyor Alma’yı utandırarak. Oysa Alma’nın küçük memeleri, Reynolds’a daha geniş olanaklar tanıyor, dikeceği elbiselerde. Onları büyük göstermek mesele değil, ama büyük olanı küçültmek daha zor.

Reynolds’ın hayatında iki önemli kadın var. Birisi annesi, daha doğrusu onun hayaleti. Çoktan ölmüş annesinin yukardan kendisini gözlediğini ve koruyup, kolladığını düşünüyor Reynolds. Onun saçını ve resmini ceketinin astarına dikmiş, kalbinin üstünde taşıyor her an. Bir tür Psycho da diyebiliriz Reynolds’a. Annesinden kopamamış bir çocuk o. Diğer önemli kadın ise kardeşi Cyril. Ne Cyril ne de Reynolds hiç evlenmemişler. Reynolds annesini, Cyril ise Reynolds’ı hiç aldatmamış bu anlamda. Diğer herkes geçici. Ama Alma’nın geçmeye niyeti yok. Kalabilmek için ise Reynolds’ın annesiyle rekabet edebilmesi gerektiğini erkenden fark ediyor. Reynolds’ın, sevmeye ve sevilmeye açık olduğu tek anın, gardının hastalık ya da yorgunluk nedeniyle düştüğü anlar olduğunu fark ediyor Alma. Reynolds’ın özenle sakladığı ana kuzusu o anlarda sahne alıyor. Alma da stratejisini, o çocuğun muhtaç olduğu anne rolünü oynayarak doldurabileceğini görüyor. Reynolds’ı başka kadınlarla gerçek bir yakınlaşmadan alıkoyan lanetin, annesinin hayaleti olduğunu fark ediyor ve hayaleti kendi vücudunda ete kemiğe büründürerek yeniyor. Lanetin büyüsünü bozuyor. Bütün bu yazdıklarım çok mekanik ya da çok Freudyen görülebilir. Yönetmen P.T. Anderson ile Lewis ve Krieps bu iktidar mücadelesi gibi görünen şeyi insanileştirebiliyorlar; sevmeye ve sevilmeye, korunup, kollanmaya ihtiyacı olan iki insanın bunu yapabilecekleri tek davranış biçimini bulmalarının, birlikte yaşamayı başarmalarının hikâyesi haline getiriyorlar. Yani herşeye rağmen romantik bir film Phantom Thread.

Filmin adı ‘hayalet iplik’ gibi bir anlama geliyor. Bu Reynolds’ın içinde sırlar sakladığı kumaşla astarı arasındaki görünmeyen dikişleri işaret ediyor olabilir. ‘Hayalet izlek’ gibi bir çeviri de mümkün. Bu da Reynolds’ın annesinin hayaletinden Alma’ya uzanan izleğe işaret ediyor olabilir. Ya da görünen Reynolds ile asıl Reynolds arasındaki farka işaret edebilir. Görünen mi hayalet, saklanan mı? Bonnie Prince Billy ‘Wolf among Wolves’ adlı şarkısında “She loves a soul/ That i’ve never been/ A dog among dogs/ A man among men/ And every day/ When i come home to her/ She holds a phantom/ She kisses and she hugs him/ And I am not/ Averse to how she loves him/ Why must I live and walk unloved as what I am” diyor. Kısaca: “O, hayalinde yarattığı bir hayaleti seviyor. Onun öpüp kokladığı kişi ben değilim. Ben itin tekiyim ve neysem o olarak sevilmek istiyorum” diyor şarkıcı/oyuncu Bonnie Prince Billy yani Will Oldham. Tesadüf Oldham, son olarak bir ‘Bir Hayalet Hikâyesi’ adlı filmde oynadı.

Alma ise ‘it görünümlü hayaletin’ arkasındaki insanı görüyor ve onu seviyor. Hayalet belki de böyle bir anlama geliyor. Film, Anderson’ın kariyerindeki sert ve acımasız erkekleri anlattığı ‘Kan Dökülecek’ ve ‘The Master’la akraba ama onlardan çok daha yumuşak bir film. Daniel Day-Lewis’in son filmi, Vicky Krieps’in ise ilk ‘büyük’ filmi. Krieps’i 2014’te Montreal Film Festivali’nde ‘Das Zimmermaedchen Lynn’ (Oda Hizmetçisi Lynn) filmiyle ödüllendiren jürinin başkanıydım. Anderson, bu filmi seyrettikten sonra Krieps’i oynatmaya karar vermiş. Saçma ama ben de kendime pay biçiyorum, bir yeteneği önceden görebilmiş olmakla. Ben filmi sevdim, umarım siz de seversiniz.

Türkiye Almanya Film Festivali’nin kurucusu Adil Kaya: Festival bir şenliktir

TARİH:  10 Mart 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Nürnberg’de bu yıl 23.’sü düzenlenen Türkiye Almanya Film Festivali dün akşam düzenlene bir törenle başladı. Törende, Halil Ergün ve Alman yönetmen Volker Schlöndorff’a 23. Türkiye Almanya Film Festivali’nin onur ödülü Ercan Kesal tarafından takdim edildi. Festivalde Ercan Kesal’ın Fındıktan Sonra adlı belgesel filminin dünya prömiyeri de yapılacak. Uzun metraj film yarışmasının jüri başkanlığını FIPRESCI Genel Sekreteri Klaus Eder yapıyor. Diğer jüri üyeleri arasında Türkiye’den Mahmut Fazıl Coşkun ve Tuba Ünsal var. Kısa metraj film yarışmasının jüri başkanı ise Özcan Alper. Uzun metraj yarışmasında Türkiye’den Paranın Kokusu (Ahmet Boyacıoğlu), Zor bir Karar (Ender Özkahraman), İşe Yarar Bir Şey (Pelin Esmer), Rüya (Derviş Zaim) ve Yol Ayrımı (Yavuz Turgul) bulunuyor. Alman filmleri arasında Christian Petzold’un Berlin’de bu yıl Altın Ayı için yarışan filmi Transit dikkat çekiyor.

Festival kurucusu ve yöneticisi Adil Kaya ile bir röportaj yaptık.

»İki ülkenin filmlerini bir festivalde buluşturma fikri nasıl çıktı. Başka ülkelerde düzenlenen Türk filmleri festivallerini çok duyuyorum ama böyle ikili bir festival başka yok sanırım…
Evet, başka bir örnegi yok. Türkiye dışında sivil toplum örgütlerinin organize ettiği Türk filmleri festivalleri var. Toplumlar arası iletişimde, Türkiye kültürünün çağdaş bir formatta tanıtılmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. Bir kere ayakları yere basıyor, toplumun isteğine cevap veriyorlar. Strassburg‘daki ya da Münih’teki sinema günleri bunların en köklüleri ve saygın festivaller. ABD’de Boston’daki etkinlik de gittikçe gelişiyor ve yerleşiyor. Londra da öyle.
Almanlar konulu festival diyor bizimki gibi festivallere, örneğin insan hakları film festivali ya da müzik filmleri festivali gibi. Bizim film festivalimiz 700-800 sinema etkinliği arasinda ilk ona giriyor. Ilk sirada açık farkla Berlinale var. Tabii bir de etkinliklerin hepsi klasik anlamda film festivali sayılmaz. Biz jürileriyle, yarışmalarıyla, sanatçı söyleşileriyle gerçek bir film festivali düzenliyoruz.

»Siz festivali belediye ile işbirliği içinde mi düzenliyorsunuz? Bağımsız davranmanız konusunda sorun çıkıyor mu ?
Bizim işbirliğimiz daha çok, belediyenin altyapısı ve ekibiyle işbirligi üzerine kurulu. Bunun ötesinde belediyede çok deneyimli kültür yöneticileri var, bir nevi danışmanlık sunuyorlar. Festivalin içerigine ise hiç karışmama gibi bir iş ahlakları var. Alman toplumunun eleştirilmesi konusunda ise bizi adeta yüreklendiriyorlar. Bu tutum, festivale maddi destek veren diger bütün Almanya makamlari için de geçerli, yani kendilerini eleştirmemiz için maddi destek veriyorlar!

» Bütün Avrupa’da da bu böyle mi?
Yok, o kadar da degil. Bu tutum Almanya için geçerli. Tarihsel sorunlarından dolayı, halkına yönelik, eleştiriye yönelik bir demokrasi anlayışı kurmak zorunda kalmış Almanya. Yoksa o korkunç Nazi vahşetinin üzerine saygın yeni bir kültür kuramazlardı. Yeni milliyetçilerin ve ırkçı politikacıların devlet yönetimlerine girmesiyle, Hollanda olsun, Belçika olsun, Avusturya olsun, bu gibi ülkelerden artık böyle özeleştirel bir yaklaşım beklemek imkânsız.

» Türkiye’den nasıl bir destek alıyorsunuz?
Sinema sanatçılarımızdan, sektörde çalışanlardan, üretenlerden, yapımcılardan, sürekli destek alıyoruz, cok sıcak ilişkilerimiz oluştu. Festivali ayaktan tutan bir saç ayağı kesinlikle onlar. Kültür Bakanlığı ise 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra festivale verdiği desteği tamaman kesti.

»23 yıl öncesiyle bugünü kıyaslarsanız nasıl değişiklikler oldu?
Iİk başladığımızda Türkiyeliler gelirdi festivale, bir de bir iki tane Türkçe öğrenmiş Alman. Oğlum içerde minder var mı diyen teyzelerimiz vardı 1992’nin ilk sinema günlerinde. Artık festival Nürnberg toplumunun içsellestirdiği bir etkinlik. Seyircilerin yarısından fazlasını Almanlar oluşturuyor. Türkiye’deki son darbe girişiminden sonra festivalin Alman seyirci sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin Almanlar için artık ne kadar önemli oldugunu gösteriyor. Nürnberg’e uçakla geldiğinizde gümrük polisi festivale geldiginizi öğrenince, buyurun geçin diyor. Bir Alman polisi diyor bunu, nereden nereye yani.

»Türkiyeli seyirci kitlesinin katılımı nasıl?
Türkiye’de yaşanan o korkunç kutuplaşmadan Almanya’daki Türkiyeliler de nasibini alıyor. Artan milliyetçilik, şovenizm de misliyle mevcut burada. Ama festivale saygı duyduklarından mıdır nedir, programlarımıza katılıyorlar…

» Bu yılki festivalde neler var?
Açılış töreninde iki sanatçımıza sinemaya yaptıkları katkılarından dolayı onur ödülü verecegiz. Volker Schlöndorff Almanya’nin önde gelen uluslararasi yönetmenlerinden. Altın Palmiyesi de var, Oscar’ı da. Diğer onur ödülü Halil Ergün’e verilecek. Her iki sanatçımız da sinemayı nasil ileri götürebilirim, topluma nasıl bir değer katabilirim sorusuyla sanatlarını üretmişler ve üretmeye devam ediyorlar. Sonra 10 günlük programda yarışmalar var, konuklar var, söyleşiler var. Film gösterimlerinden sonra canlı müzik ve sohbetler var. Var da var yani. Bir de yıllık izinlerini festivale denk getiren birçok sinema severlerimiz var. Festival bir şenliktir. Biz de sanat dolu bir 10 gün yaşayacağız.

»Maddi ve manevi çok fedakârlıkla ortaya çıktığını biliyorum festivalin. Ödülü ne, sizin için?
Bu festivalin en güzel ödülü hem Türkiye’den hem de Almanya’dan sanatçılarla, kültürle ugraşmayı kendine meslek etmiş kişilerle yaşadiğimız cok güzel anlar ve kurduğumuz o güzel dostluklar. İnanın, paha biçilmez bir ödül bu. Hani klasik bir soru vardır ya, yaşamın anlamı ne? İşte bu… Yaşam anlayışının birleştiği yerlerde dostlukları kurmak, yaşamak ve yaşatmak.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok: Bilinçaltından naklen

TARİH:  12 Mayıs 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Detektiflik, dağınık parçaları biraraya getirme işi. Böylece ortaya bütünlüklü bir resim çıkması umulur. Ya, detektifin kendisi dağılıyorsa? Hem fiziken, hem ruhen paramparçaysa? Görme yeteneğini yitiren detektif neyin resmini çıkaracak? Hem adamın özel hayatı da darmaduman. Karısıyla ayrılmış, çocuğuyla kopmuş. Aynı yatakta yatıp, esrar içtiği annesi bir fahişe. Profesyonel bir “hayat” kadını! Ve evet, annesiyle ilişkisi Ödipus’u kıskandırır. Yok seviştiklerini görmedik ama sevişmeleri de şart değil. Vaziyet tuhaf.

Tuhaf olmayan bir şey var mı ki Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta? Yok. Ateşli bir hastalık sırasında görülen sanrılar gibi bütün film.

Kısa özet geçmek gerekirse, kolayına başvurup basın bültenini ekleyeyim: “Salim, 30 yaşlarında bir cinayet masası dedektifidir. İçine kapanıktır. Ayrılmış olduğu karısından, çok da ilgilenmediği 3 yaşlarında bir kızı vardır. Salim, yeni bir cinayet davası üzerine çalışırken, bir süredir devam etmekte olduğu göz tedavisinin sonuç vermediğini ve zamanla tamamen kör olacağını öğrenir. Bu gerçekle baş etmeye çalışırken ilgilendiği davada öldürülen kişinin karısı Handan Hanım’ın da kör bir piyanist olması, Salim’in durumunu daha da ilginç kılar. Dava süreci ilerledikçe Handan Hanım’a fena halde gönlünü kaptıran Salim, ondan yüz bulamayınca ilgisini cinayetin bir numaralı katil zanlısının kör karısı Leyla’ya yöneltir. Ama şüphesiz en tuhafı, Salim’in canından çok sevdiği annesinin yaşlı ve kör bir fahişe olmasıdır. Olaylar geliştikçe Salim daha da körleşir. Ya da Salim körleştikçe olaylar gelişir.”

Ama bu hikâye size bir şey anlatmıyor. Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio’yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov’un “Anne” filmi de geldi.

Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıradışı bir deneyim yaşayacağınız kesin.

Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com