En Karanlık Saat: Faşizan bir film

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“En Karanlık Saat” faşizan bir film, biçimi ve içeriğiyle; bunu baştan söyleyeyim. Uzun zamandır bir filme bu kadar sinirlenmemiştim. Film Muhafazakar Parti’nin (Tory’ler) ve Büyük Britanya’nın en ünlü politikacısı Churchill hakkında. Churchill’i fetişleştiriyor, yalnız bir kahraman olarak sunuyor film.

Buna geri döneriz ama Churchill hakkında birkaç söz etmek gerek. Churchill iğrenç bir canavardır, nokta. Bunu en iyi bilen uluslardan biri de biziz. Çanakkale Savaşı’nı çıkaran ve Gelibolu’da yüzbinlerce Türk, Arap, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz, Fransız ve Hint gencin ölümüne neden olan kişi Churchill’dir. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra direnişçilerin katlini emreden odur. Hindistan’da 4 milyon kişiyi açlığa mahkum eden, Buchenwald toplama kampındakinden bile az yemek vererek çalıştıran odur. İran’da Musaddık’ın devrilmesinde önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussollini hakkında hayranlık ifadeleri kullanmıştır. Irkçıdır. Yahudi, Arap, Hint, Afrikalı, Müslüman hemen herkes hakkında ırkçı hakaretler etmiştir. Sıkı bir anti komünisttir. Sıkı bir emperyalisttir. Almanya’da doğsaydı Hitler’den bir farkı olmazdı ya da Nazi Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olurdu.

Şimdi bu lanetlenmesi gereken adam hakkında bir film yapılıyor ve bütün dünya bu filmi hayranlıkla seyrediyor. Savaşı Almanya kazanmış olsaydı, Hitler üzerine böyle filmler yapılacaktı. Ya da Osmanlı kazansaydı, Talat Paşa hakkında. Böyle bir durumu canlandırmak çok zor ama gel gör ki eli kanlı bu ırkçıyı göklere çıkaran filmlerin ardı arkası kesilmiyor. Geçen yıl Churchill adlı filmi seyrettik, bu yıl önce Dunkirk, şimdi de En Karanlık Saat.

Fakat tarihe dalıp filmi es geçmeyelim. İngiltere Parlamentosu’nda Muhafazakar Başbakan Neville Chamberlain’in istifası isteniyor. Yerine muhalefetin kabul edebileceği tek isim olan (neden böyle anlamıyoruz) Churchill getiriliyor. Chamberlain ve Dış İşleri Bakanı Hallifax Hitler’le barış görüşmeleri yürütülmesinden yanayken Churchill, Hitler’e ellerini verirlerse kollarını da kaptıracaklarını düşünüyor. Söz konusu olan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bekası; sömürgelerde kimin faşizminin geçerli olacağı… Almanın mı, İngilizin mi?

Film boyunca Churchill’i tek başına bir adam olarak izliyoruz. Arkasında güçlü bir kadın olan karısı Clementine (Kristin Scott Thomas) ve güçsüz bir kadın olan sekreteri Missis Layton (Lily James) var. Sekreter rolü için şöyle de diyebiliriz: İşkencecisine aşık bir kadın tipi. Churchill, hem severim hem de döverim tipi patronlardan. Film, bu Stockholm Sendromu vakasını da yüceltiyor.

Bu iki kadın dışında Churchill’in dostu yok sanki. Tabii gerçekler böyle değil. Churchill değil yalnız olan, Hallifax yalnız asıl. Ama tek başına, gücünü yalnızca halkından alan bir önder tipi çizmek faşizan popülizmin klasik yöntemi. Churchill acaba barış görüşmeleri mi yapsak yoksa savaşsak mı kararını fantastik bir sahnede alıyor. Filme göre, Churchill hayatında ilk defa metroya biniyor ve burada halka soruyor: Savaş mı, barış mı? Kadın, erkek, genç, yaşlı, Zenci, Beyaz herkes bir ağızdan “savaş” diyor! Propaganda sinemasının en banal, en faşizan üslubuyla çekiliyor bu sahne. Ve Britanya İmparatorluğu, Nazi Almanya’sıyla sonuna kadar savaş kararını böyle alıyor! Gücünü halktan alan yalnız, faşizan ve savaşçı lider size birilerini çağrıştırdı mı? İki iğrenç imparatorluğun savaşında, daha az iğrenç olan kahraman oluyor.

Film, Churchill’i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill’in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız!

İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman’ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar’ı alacak ne de olsa. Oldman’ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson’ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.

Örümcek Adam: Eve Dönüş

TARİH:  8 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir Amerikan süper kahraman filmlerine ya da büyük bütçeli blockbuster’larına gitmiyorum. Fakat Örümcek Adam, diğer süper kahramanlara göre sevimlidir. Ayrıca yeni filmde Marisa Tomei var ki kendisiyle bir zamanlar Antalya’da tanışmıştım. Marisa Tomei konusunda, Seinfeld’deki George Costanza gibiyimdir biraz.

Ve fakat yeni Örümcek Adam’da en sevmediğim süper kahraman olan, silah tüccarı Iron Man de var. Ayrıca Marisa’ya verilen rol çok küçük. Bir de Marisa’ya ‘Her’ filminden çıkmış gibi duran, tuhaf, yüksek belli pantolonlar giydirmişler. Ve başka nedenler de eklenince yeni Örümcek Adam bir hayal kırıklığı oldu.

Bu nedenler de şöyle: Aksiyon sahneleri benim için genellikle sıkıcıdır ama Tobey Maguire’lı Örümcek Adam filmlerinin bu konuda başarılı olduğunu hatırlıyorum. Eve Dönüş, aksiyon sahnelerindeki akışı zedeleyen bir şey icat etmiş: Konuşan bir giysi. Hani arabalarda yol tarifi yapan kadın sesleri gibi bir sesi var Örümcek Adam’ın yeni giysisinin. Bu komik elbette ama aksiyonun içine de limon sıkıyor.

İkincisi, filmdeki en önemli kadın da bu elbisenin konuşan kadını. Yoksa Örümcek Adam’ın aşık olduğu kız ya da Örümcek Adam’ın teyzesi May (Marisa Tomei) önemli rollere sahip değiller. İlginç bir tek kadın karakter var, o da sınıfın anarşisti rolündeki genç kız ama onun da rolü çok sınırlı. Kısacası Örümcek Adam’ın gönül macerası da sınıfta kalıyor.


Yani ne aksiyon ne de romans işliyor. Ne işliyor derseniz Michael Keaton’ın kötü adamı hiç fena değil. Filmin en doğru sözlerini söylemek de bu kötü adama düşüyor: “Iron Man, servetini nasıl yaptı sanıyorsun? Kötülere silah satarak. Onlar için senin, benim gibilerin hayatının bir değeri yoktur” diyor Keaton’ın kötü adamı. Söz doğru ama söyleyen yanlış. Sonuçta bu filmleri üretenler için de benzer şeyler söylenebilir. Onlar, bu dandik hikâyeleri satarak servetlerine servet katıyorlar ve sen, ben onların umrunda değiliz.

*

Kardeşsiz yaşamaya alışmak

TARİH:  1 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıda filmin sırlarını açık ettiğimi düşünenler çıkabilir.

Oliver Assayas, ikidir güçlü ve zengin kadınlar ile onların asistanı genç kadınların ilişkilerinden yola çıkıyor. Sils Maria, daha çok farklı kuşaklardan bu iki kadının hikâyesi üzerineyken, Hayalet Hikâyesi’nde odak genç asistanda. Fakat iki filmin bir başka ortak noktası daha olduğu söylenebilir. Sils Maria, belli bir yaştaki kadın oyuncunun kayıp gençliğine dair denilebilirse, Hayalet Hikâyesi’ genç asistanın ikiz kardeşini kaybetmesi üzerine. İkisi de kayıp hikâyeleri bir açıdan.

“Hayat rasyoneldir, ölüm rasyonel değildir”, demiş adını hatırlayamadığım bir ünlü. Ölümü aklımız almıyor, alamıyor. Aldığını sansak da almıyor. Ne kadar bilimsel düşürsek düşünelim, ölüm yakınımıza gelince karşısındaki tavrımız rasyonel olmuyor. Sevdiğimiz kişinin artık olmayacağına inanamıyoruz. Sokakta yürüyen şu kişi “sanki ablam, sanki babam, sanki…”… Her an bir köşeden çıkıp geleceklermiş gibi geliyor. Gerçekten ölmüş olabilirler mi? Hem ölülere ne oluyor? Dine, tanrıya ve öbür dünyaya inanmasa da kimse ölülerin tamamen yok olduklarına kolay kolay inanmıyor. En sıkı ateist bile, kayıplarıyla konuşmaya devam edebiliyor, kayıplarının ruhlarının kendisini yukardan izlediğini düşleyebiliyor. Bunları, bilimsel düşünceyi çürütmek için yazmıyorum. Aklımızın ve bilimin varlığı, akıldışılığı yok etmiyor. Etseydi, dinler çoktan yok olmuştu. Ama yok olmuyorlar. Çünkü ‘yok’u kavrayamıyoruz. Hiçliği sindiremiyoruz. Ölümle barışamıyoruz. Başka canlılarınkiyle ve uzağımızdaki başkalarınınkiyle evet ama kendi yakınlarımızın ölümüyle, hayır. Dolayısıyla, en azından bir dönem için çoğumuzun hayatında hayaletler var. Çünkü ölüm var; deneyimlenemeyen, bilinemeyen, olmayan bir şey olarak ölüm var.

Hayalet Hikâyesi’nin kahramanı Maureen (Kristen Stewart), çok zengin ve çok hızlı yaşayan bir kadının, Kyra’nın alışveriş asistanı olarak çalışıyor. Alışverişe ayıracak vakti olmayan bu kadın için binlerce Avro’luk giysiler, yüzbinlerce Avro’luk mücevherler alıyor. Bu ‘yüksek burjuva’ kadın alışveriş için stratosferde uçarken, Maureen’in maaşı söz konusu olduğunda alçaldıkça alçalabiliyor, pintileştikçe pintileşebiliyor. Doğal, hep böyle değil midir? Kapitalistin ve kapitalizmin mantığı, sınıf farkını korumaya ayarlanmıştır.

Amerikalı Maureen’in Paris’te yaşamasının bir nedeni var: Maureen’in ikiz erkek kardeşi kısa süre önce ölmüş. Maureen’in kardeşini öldüren hastalık bir kalp sorunu ki bu sorun Maureen’de de var. Kardeşler ölmeden önce birbirlerine söz vermişler, kim önce ölürse diğerine öbür dünyadan bir haber gönderecek. Maureen, Paris’te ölen kardeşinden bir haber bekliyor. Paris’te yaşamasının ve bu sevimsiz işe katlanmasının nedeni bu. Maureen, bir yandan tüketim toplumunun, en prestij sağlayan ürünleri arasında dolanırken, bir yandan da maddi dünyanın tamamen dışında bir şeyi, bir ruhu arıyor. Kapitalizmin yaşam biçimi ne kadar gerçek ve elle tutulur ise, ruhlar o kadar ele geçmez, o kadar uçucular. Kyra gibilerin egemen olduğu bu dünyanın ruhsuzluğu ile Maureen’in ruh arayışındaki ilişki, Marx’ın din hakkında yazdıklarını akla getiriyor: “Din,… kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” (“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabından). Din, zaten büyük ölçüde ölüm var olduğu için var değil mi?

İkizlik özel bir durum. Aklıma Cronenberg’in ‘Ölü İkizler’ adlı filmi geliyor. Birbirlerini tamamlayan ve gerektiğinde birbirlerinin yerine geçen, aynı kadınla birlikte olan ve biri çöküşe girince diğeri de çöken tek yumurta ikizlerinin öyküsünü anlatıyordu film. Aynı rahimde büyümek, aynı dönemde aynı süreçlerden geçmek ikizler arasında diğer kardeşlik ilişkilerinden daha yakın bir bağ oluşturuyor olmalı. Bir tür simbiyotik, hatta biraz da ensestiyöz bir ilişkiden söz etmek mümkün sanırım. Maureen’in bir ‘medyum’ olduğunu söyleyen kardeşiyle ilişkisi de özel. Maureen, kardeşini sonsuza dek kaybettiğini kavrayıncaya kadar ondan bir işaret beklemeyi sürdürüyor. Hayalet Hikâyesi, zihnimizin kaybımızla başa çıkmakta güçlük çektiği gerçeğinden başka bir şeyin, yani sevdiğimizin hayaletinin filan olmadığı fikriyle son buluyor. Maureen’in yas sürecinin bitişiyle de diyebiliriz.

Fakat film sadece Maureen’in yas süreciyle ilgili değil. Arzu ve yasak arasındaki ilişkiyle de ilgili. François Ozon’un ‘Genç ve Güzel’ filminin kahramanı genç kız, annesinin bluzunu giyerek, babası yaşındaki erkeklerle ilişki kuruyordu. Annesinin yerini alıp, babayla birlikte olma arzusunun son derece net bir ifadesiydi. Hayalet Hikâyesi’nde, Maureen kendisine yasaklar koyarak bir tür anne rolüne bürünen kadının giysilerini giyip, onun sevgilisiyle birlikte olmayı hayal ediyor. Çalıştığı kadının yatağında, onun giysileriyle ve onun sevgilisini hayal ederek mastürbasyon yapıyor. Bu sırada Maureen’in kadının sevgilisiyle yaptığı yazışmalar, arzunun yasak olanla ilişkisi üzerine. Kısacası Maureen’in bir tür ensest fantezisi yaşadığını, ‘sembolik annesi’nin kıyafetlerini giyerek, annesinin erkeğiyle seviştiğini söyleyebiliriz. Maureen, filmin sonunda kendi erkek arkadaşına dönerek belki Ödipal karmaşasını da yasıyla birlikte geride bırakıyor, büyüyor.

Film Kristen Stewart’ın çok iyi oyunuyla ve Assayas’ın iyi yönetmenliğiyle kendisini rahatlıkla izletiyor. Ki zaten film Cannes’da Assayas’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Bunlara rağmen, Hayalet Hikâyesi’nin tuhaf ve açıklanamaz şeylerle dolu bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmdeki cinayet, bir yere oturmuyor. Maureen’le, emrinde çalıştığı Kyra’nın sevgilisi Ingo olduğunu tahmin ettiğimiz kişi arasındaki cep telefonuyla yapılan chat’leşme neye işaret ediyor? Muhtemelen ruhlararası bir iletişime benzetiyor yönetmen bu tarz sohbeti… Teknolojinin iletişimi devrimci bir dönüşüme uğrattığını, daha doğrudan bir iletişim sağladığını düşünüyor herhalde… Ya da cismen yanımızda olmayan varlıklarla iletişim kurmak ile, hayaletlerle iletişim kurmak arasında bir bağ ya da bir benzerlik kuruyor.

Ya ektoplazma kusan hayalete ne demeli? Bu tuhaflıklar, filmi Cannes’da yuhalayanların ruh halini açıklayabilir.

Her koşulda, ‘Hayalet Hikâyesi’ seyretmeye değer. Kristen Stewart’ı hiç bu kadar oğlan çocuğu gibi görmemiştim. Kristen daha önce, feminen ile oğlan çocukluğu arasındaki bir yerdeydi. Denge feminenlik aleyhine bozulmuş gibi geldi bana. Onu hiç bu kadar ‘butch’ görmemiştim.

Soygun: Ailem İçin

TARİH:  21 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Safdie Kardeşler Amerikan bağımsız sinemasının yeni yıldız yönetmenleri. Soygun (Good Time), bizim sinemalarımızda ticari vizyon şansı bulan ilk filmleri. Soygun, Safdie kardeşlerin ünlü oyuncularla çalıştıkları ilk film de aynı zamanda. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, eleştirmenlerce de beğenildi ama ödül alamadı.

Çok yakın tarihli Hell or High Water (2016) filminde ipotek altındaki evlerini kurtarmak için banka soyguncusu olan iki kardeşin hikayesini izlemesek, Soygun’un tematik olarak tamamen 70’leri çağrıştırdığını düşünebilirdik. Kirli bir dünyada, asil bir dava için mücadele eden hırsızlar, çokca 70’leri çağrıştırıyor. Özellikle de Al Pacino’nun başrolünde oynadığı, Sidney Lumet’in yönettiği Dog Day Afternoon (1975; Köpeklerin Günü) akla geliyor. Köpeklerin Günü’nde, arkadaşının cinsiyet değişimi ameliyatını finanse edebilmek için banka soymaya kalkan birinin hikayesi anlatılır. Soygun’un biri zihinsel özürlü iki kardeşinin de niyetleri için “iyi” diyebiliriz. Akıllı olan kardeş Connie’nin (Robert Pattinson) niyeti hayalindeki çiftliği alabilecek miktara denk gelen 65.000 doları çalmak ve büyükannesini ve kardeşini de yanına alarak o çiftlikte mutlu, mesut yaşamaktır. Sabıka kaydı olmayan Connie’nin daha önce suça bulaşmadığını varsayabiliriz (New Yorker’ın yazarı Richard Brody, Connie’nin daha önce işlediği suçlarda yakalanmadığını düşünmüş). Yani Connie, ailesini kurtarmak, onlara daha iyi bir yaşam sunmak için mücadele eden biri. Ama Connie hakkında söylenebilecek iyi sözler burada bitiyor. Becerikli ve cesur olduğu dışında.

Connie amacı doğrultusunda insanlara yalan söylüyor, dolandırıyor, birisini öldüresiye dövüyor. Kısacası ailesi bir yana, dünyanın geri kalanı bir yana Connie için. Banka soygununu başarıyla gerçekleştirse de, bankacıların da bazı numaraları olabileceğini hesaba katmıyor Connie. Zeka özürlü kardeşi Nick (Ben Safdie ortak yönetmen olmanın yanı sıra bu rolü de üstlenmiş) paniğe kapılıp kaçınca ve nihayetinde gözaltına alınınca, Connie kardeşini kurtarma misyonuna soyunuyor. Başka karakterler devreye giriyor, kaçma kovalamaca sürüyor vs…

Soygun bir yandan Connie karakterini özdeşleşilebilecek bir karakter olarak sunmamaya çalışıyor bir yandan da tam da tersini yapıyor. Yani film başlar başlamaz, progressif rock’ın elektronik versiyonunu çağrıştıran bir müzikle duyularımıza saldırılmaya başlıyor. Seyirciyi gerilim içinde tutmak, kahramanın gerginliğini hissetirmek için elinden geleni yapıyor yönetmen. Çok yakın plan çekimler, omuz kamerası da seyirciyi olay mahallinin içine sokuyor. Kötü şeyler yapsa da nihayetinde asil bir misyonu olan kahramanla özdeşleşmekten başka çaresi kalmıyor seyiricinin.

Peki bütün bu harala gürelenin arkasında yatan bir anlam var mı? Mesela Hell or High Water’daki gibi bir finans kapital eleştirisi? Ben göremedim. Siyahlara yönelik polis önyargısına dair şeyler var filmde. Connie bu önyargıyı da kullanmaktan çekinmiyor. Safdie’ler çıkışsız, karanlık bir dünya çiziyorlar fakat bu bakışlarında entelektüel bir derinlik yok. Kısacası Soygun kanımca sığ, derinliksiz bir film. Pattinson’ın ve küçük bir rolde Jennifer Jason Leigh’in ve Ben Safdie’nin iyi oyunlarına rağmen, bir gece boyunca yaşanan bu öyküye de karakterlere de ikna olmadım, onlardan etkilenmedim. Ama Cannes seçicileri böyle filmlere bayılıyorlar. Belki saf sinema denen bir şey olduğunu düşünüyorlar bu filmlerde. Peki 70’lerin geri dönüşü diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Henüz yeterli veri yok, bazı işaretler var sadece. Mısır’da El Gouna festivalinde, Oliver Stone’un master class’ına katıldım. 70’lerin radikal ruhundan bugün eser olmadığını söyledi Stone. Doğru elbette. Ama 70’leri anmaya başlamak bile bir şey olabilir.

Kara propaganda filmi: Kara Gün

TARİH:  24 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı durumlarda iyi ile kötü arasındaki ayrım benim için çok net. Masum ve savunmasız insanları öldüren kişi benim için kötüdür. Masum insanları hedef alan terör eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı yok. Şüphesiz ablamı PKK’nin düzenlediği bir bombalama eyleminde kaybetmiş olmamın düşünce ve duygularımda büyük etkisi var fakat benim teröre bakışım hep aynıydı.

2013 yılındaki Boston Maratonu sırasında iki Çeçen kardeşin düzenlediği terör eylemi de canavarca bir eylemdi. Masum insanları hedef almıştı. Biri çocuk 3 kişinin ölümüne ve çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olmuştu.

Çeçen eylemcilerin yakalanmasını konu alan bir filmde kötünün kim olduğu net olmasına rağmen, film konuyu ele alışıyla öyle faşizan bir noktada duruyor ki, insanın teröriste sempati duyacağı geliyor. Film mükemmel bir Amerikan toplumu tasfir ediyor. Herkesin birbirini sevdiği, iyilikten başka bir şey düşünmeyen, Hırıstiyanlığı çok göze batırılmadan ama çok kritik noktalarda vurgulanmadan da geçilmeyen bir toplum bu. İyi, ne güzel.

Bunun karşısında Müslüman Çeçen Kardeşler duruyor. Onlar çocuklarına fazla önem vermeyen, kadınları ezen, uyuşturucu kullanan ve Amerika’nın özgür ve iyi insanlardan oluşan bir topluluk olmasından nefret eden insanlar. Bu iki kardeş tam da böyle olabilir aslında bir yandan.

Ama bu kadar basit mi? Politik bir gerçeklik içinde de yaşamıyor muyuz? Şimdi burada ABD’nin işlediği insanlık suçlarından söz etmeyi zul addediyorum. Ama yine de en azından şunu söyleyeyim: son Rakka operasyonunda 300’ün üzerinde sivilin öldürüldüğü, yerleşim bölgelerine ABD uçaklarından beyaz fosfor bombalarının atıldığı Birleşmiş Milletler raporlarıyla sabit. ABD’nin Rakka operasyonunda, benim ablamı da öldüren PKK/YPG’nin, ‘efendisinin sadık vurucu gücü’ işlevini yürütüyor olması işin bir başka yanı.

Kısacası resmi büyüttüğümüzde, ABD halkının değil ama devletinin işlediği suçları görmeye başlıyorsunuz. Mesele iyi Hıristiyanlarla onların iyiliği ve özgürlüğünden nefret eden Müslümanların çatışması değil kısacası. Hatta o terörist Müslüman örgütlerle ABD’nin karmaşık ilişkileri de ortaya çıkmaya başlıyor. Taliban’dan , ılımlı İslam’a ABD’nin bulaşmadığı İslami akım var mı?

Bütün bu terör eylemleri, ABD’nin bölgede at oynatması için bahane oluyor. Bu tür propaganda filmleri de ideolojik katkı işlevini görüyor. Kötü ve terörist Müslüman imajının yerleşmesinde rol oynuyor. Kısacası ‘Kara Gün’ bir kara propaganda filmi. Baş rolde Mark Wahlberg oynuyor ve ‘güya’ bir kaybedenken kazanana dönüşen polis klişesini canlandırıyor. Film bildik FBI ile yerel polis ve ne idiğü bilinmeyen başka devlet istihbarat kurumları arasındaki rekabet gibi başka klişeler ve duygusal yapış yapış müzikler kullanarak kötü ticari sinemanın bütün gerekli adımlarını da atıyor.

54. Ulusal Yarışma: Ödül Töreni

TARİH:  28 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali ulusal yarışmayı iptal ederek kendi ayağına kurşun sıkınca, Venedik Film Festivali’nden ödüllü “Sivas”ın Almancı yönetmeni Kaan Müjdeci, ulusal yarışmanın İstanbul’da devam etmesi için kolları sıvadı. Sekiz film seçildi, bu filmler Beyoğlu Sineması’nda gösterildi ve dün Cahide Müzikholü’nde yapılan bir törenle ödüller dağıtıldı. Doğrusunu isterseniz başarılan şey bugüne kadar pek tanık olduğumuz türde bir şey değildi, bildiğimiz her şeyi aşıyordu. Ulusal yarışmanın İstanbul’da yapılacağını düşündüğümde bunu hoş bir şaka, bir kara mizah örneği gibi bir şey olarak görmüştüm. Dün geceki ödül töreni “Daha” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Ahmet Mümtaz Taylan’ın da dediği gibi bugüne kadar gerçekleştirilmiş en iyi ödül töreniydi. Mülki ekranın, bakanların, belediye başkanlarının sahneye çıkmadığı, dolayısıyla hiçbir konuşmacının lafa “sayın bilmemnem” diye başlamadığı, son derece samimi, komik, eğlenceli, heyecan verici, cesaretlendirici, güven aşılayıcı, “ne varsa bu ülkede var, iyi ki burada yaşıyorum” dedirten cinsten bir törendi. Tören yanlış kelime, fazla ciddi, başka bir şeydi yaşanan. Tek bir eleştirim var, ödüller dağıtılmaya başladıktan sonra müzikle ara verilmesin, devam edilsin. Müzisyen için de kötü, bitse de ödülleri öğrensek beklentisine kurban gidiyor çabası. Müzik başlangıca yakışıyor, ortaya ya da sona değil.

Kadir İnanır’ın başından beri büyük destek verdiği, Onur Ünlü’den duyduğum kadarıyla birçok sinemacının ellerini ceplerine atarak maddi katkıda bulunduğu gecede ödüllerin dağılımı şöyle oldu:

En İyi Film: Daha

• En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Put Şeylere

• En İyi Senaryo: Ahmet Büke, Emre Yeksan – Körfez

• En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar

• En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck – Daha

• SİYAD En İyi Film Ödülü: Mr. Gay Syria

• Yıldırım Önal Anı Ödülü: Ayşen Gruda

• Emek Ödülü: Fatoş Kurtuluş – Beyoğlu Sineması

Bundan sonra Antalya Film Festivali ağzıyla kuş tutsa nafile. Ya ulusal yarışmayı yeniden canlandıracak ya da İstanbul’daki ulusal yarışmanın gölgesinde kalacak. Seçim onların.

 

Şok! Şok! Şok!: Ahlat Ağacı da mı çalıntı?


TARİH:  7 Temmuz 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şaka, şaka Ahlat Ağacı çalıntı değil. Yani, bildiğim kadarıyla. Yazıyı okutmak için böyle bir başlık attım.

Ama Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” ile Tim Burton’ın “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” (CÇF) arasında hem biçimsel hem de içerik açısından ciddi benzerlikler olduğunu kim düşünebilirdi? Yani, benim dışımda. Ben düşündüm çünkü.

Olaylar şöyle gelişti: Bütün Çocuklar Bizim Derneği diye bir dernek var. Eşimin ve arkadaşlarımın çalıştığı bu dernek aracılığıyla ben de çocuklar için bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz da kendi ruhum için işin doğrusu, sadece çocuklar için değil. Bu vesileyle Balat’taki Kırımlı Aslanbey İlkokulu’nda öğrencilere “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı gösterdik ve çocuklarla film üzerine sohbet ettik.

Filmi biraz hatırlatayım: Willy Wonka babasından ve genelde insanlardan nefret eden dâhi bir çikolatacıdır. Babası küçük Willie’nin çikolata veya şekerleme yemesine asla izin vermemiştir. Willy’nin babası dişçidir ve ona göre şeker asla ağza sokulamaz, sokulması teklif dahi edilemez. Willy’nin baba nefretinin nedeni budur yani çocukluğunda ne çikolata ne de şekerleme yemesine izin verilmemiş olması. Willy, genelde insanlardan da nefret eder çünkü gizli çikolata ve şekerleme tarifleri fabrika çalışanlarınca çalınmıştır!

Willy Wonka bir gün fabrikasına 5 çocuk alır. Charlie dışındaki 4 çocuk obur, aç gözlü, rekabetçi, hırslı, küstah ve bencildirler. Her birinin hikâyesi epizodik denebilecek bir biçimde anlatılır, elenen her çocuk için ayrı bir şarkı söylenir. Beş çocuktan geriye kalan Charlie, Willy’nin büyük ödülünü kazanır. Ödül fabrikanın varisi olmaktır. Ama Charlie, fabrikaya ailesini götüremeyeceğini öğrenince ödülü reddeder.

Willy, Charlie’yle birlikte yıllardır görmediği babasını ziyaret eder. Ve babasının kendisini takdir ettiğini, hakkında yazılan yazıları kesip, çerçeveletip duvarına astığını, kısacası kendisini sevdiğini anlar. Nefret yerini sevgiye bırakır. Willy, babasıyla barışınca insanlıkla da barışır.
Ahlat Ağacı şimdiden sizin de aklınıza gelmiştir diye tahmin ediyorum. Sinan, kumarbaz ve başarısız babasından hiç hoşlanmaz. Kasabanın tümünden üzerine atom bombası atmayı hayal edecek kadar nefret eder aslında… Sinan, insanları sevmediğini açık açık söyler. Sinan insan sevmezliğiyle, baba nefretiyle Willy Wonka’ya benzemiyor mu?

Genç yazar adayı Sinan filmin epizodik yapısı içinde çeşitli kusurları olan insanlarla karşılaşır. Kendini beğenmiş yazar, cahil ve küstah kapitalist, açgözlü kuyumcu, rekabetçi arkadaş, işkenceci polis… Bu karakterler CÇF’deki çocuklar gibi değiller mi? İki filmin epizodik yapısında benzerlik yok mu?

 

Ve finalde Sinan, babası İdris’in, kendisi ile ilgili gazete yazısını kesip sakladığını, kitabını okuduğunu ve beğendiğini, kısaca kendisine değer verdiğini anlar. Tıpkı Willy Wonka’nın babasının kendisine değer verdiğini anlaması gibi. Sinan’ın babasıyla ilişkisinin aynı olmayacağını anlarız çünkü Sinan babasının başladığı kuyu kazma işini devam ettirmektedir. Muhtemelen Sinan’ın insanlarla ilişkisi de değişecektir.

Bütün bu benzerlikler elbette tesadüf. Birbirinden bu kadar farklı filmlerle hemen hemen aynı temayı anlatmanın mümkün oluşu bence muhteşem bir şey. Bence iki film de çok iyi. Ve de birbirinden tamamen farklı ve benzer!

Bütün Çocuklar Bizim Derneği de çok iyi. Çocuklarla iş yapmak müthiş zevkli. Siz de katılın bir şekilde, çorbada tuzunuz olsun. Bu yazı dernek sayesinde yazıldı. Yoksa vasat “Ant-man ve Wasp” üzerine ne yazacağım diye kara kara düşünecektim. Ya da tatlı ama boş Fransız filmi “Hayat Okulu” hakkında yazacaktım. Böylesi daha iyi oldu.

İlişki Durumu: Açık İlişki

TARİH:  22 Nisan 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ben çiftlerin başkalarıyla ilişkiye girip, bu durumu eşleriyle paylaşıp, yine de çift olarak ilişkiyi sürdürebildiklerini ne hayatta ne de sanatta gördüğümü sanıyorum. Belki sanatta istisnası vardı ama hatırlamıyorum. “İlişki Durumu: Açık İlişki” bu temada başka bir örnek.

Anna (Rebeca Hall) ve Will ciddi bir ilişki içindeler. Henüz evlilik teklifi yapılmamış da olsa, eli kulağında. Tam o sırada, bir gey arkadaşları, hayatta daha fazla deneyim edinmeleri gerektiğini söyler. Yoksa gözleri arkada kalacaktır. Bu sözler Anna ve Will’de bir karşılık bulur. Ve çift farklı deneyimler yaşamaya karar verirler. Ama Anna yine de ilişkinin “kapalı” olduğunu, başkalarıyla yaşanacak olanların sınırlı nitelikte kalacağını belirtir. Tabii planlanan ile yaşanan arasında fark olacaktır.
Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz.

Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will’in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız…

Hayvanla insan arasında

TARİH:  18 Ağustos 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yorghos Lanthimos 2009’da yaptığı ikinci filmi Köpek Dişi ile ünlendi. Bu filmiyle Cannes‘ın yan bölümü Belirli Bir Bakış’ta en iyi film ödülünü kazandı. Köpek Dişi, yabancı dildeki film dalında Oscar’a aday da gösterildi. Lanthimos, o gün bugündür her yaptığı filmiyle ilgi çekiyor.

Lanthimos bir söyleşisinde düz bir film yapmak bildiğim bir şey değil diyor. Lanthimos’un işi büyük kavramlarla, bir karakter yaratmak, düz bir öykü anlatmak onun işi değil. Doğalcı bir oyun anlayışından da giderek uzaklaştı son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle. Kahramanları bireyler değil; sınıflarının, zümrelerinin ya da toplumsal konumlarının temsilcileri. O kadar ki, Köpek Dişi’ndeki karakterlerin biri dışında adı yok. Adı olan kişi de başrolde değil. Lanthimos, bazen benzetildiği Haneke gibi bize kötülüğü göstermekle görevlendirmiş gibi kendisini.

Köpek Dişi, son derece tuhaf, herhangi bir yakınlık kurmanın neredeyse imkânsız olduğu bir aileyi anlatıyor. Baba ya üst düzey yönetici ya da kapitalist. İkisi kız, biri erkek üç yetişkin çocuk ve anne büyük bir evde yaşıyorlar. Evden tek dışarı çıkan kişi baba. Çocuklar bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülen toplumdan soyutlanmışlar, o kadar ki dışarda bir hayat olduğundan bile habersizler. Televizyonda sadece ailenin kendi anı videoları izleniyor. Telefon sadece annenin kontrolündeki gizli bir dolapta saklı duruyor. Gökyüzünden geçen uçaklar, uzakta ne kadar küçük görünüyorlarsa o boyutta sanılıyor çocuklarca. Arada sırada bahçeye düşmüş (aslında kasten babanın bıraktığı) bir uçak modeli bulduklarında onu gerçek uçak sanıyorlar. Ev yüksek duvarlarla çevrili. Dışarı çıkmak tehlikeli ve yasak ve sadece baba, o da arabayla çıkabiliyor. Çocuklara, ancak köpek dişleriniz düştüğünde dışarının tehlikeleriyle başa çıkabilecek hale geleceksiniz ve çıkabileceksiniz denmiş. Köpek dişinin düşmesi, sanki hayvanilikten çıkmayı temsil ediyor. Ama çocukların insanlaşması, bireyleşmesi ancak toplumsallaşmalarıyla mümkün. Zaten köpek dişi de 20 yaş dişi gibi düşen bir diş değil. Dolayısıyla çocuklar hep biraz hayvani, hep bireyleşememiş tuhaf yabaniler olarak kalacaklar gibi.

Bu ev bahçesini bir tür cennet modeli olarak görmek de mümkün. Çocuklar da Adem ve Havva modelleri. Nasıl yılan bilgelik meyvesinden sunduysa Havva’ya, çocuklara bilginin meyvesini tattıracak biri lazım bu korkunç cenneti bozmaya. Filmin adı olan tek karakteri Christina, babanın fabrikasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Onun aracılığıyla çocuklar, yasak zevklere (Hollywood filmlerine) ulaşıyor. Ama Christina’nın eve asıl getiriliş nedeni, delikanlının cinsel tatminini daha doğrusu boşalmasını sağlamak. Ama dinsel metinlerde olduğu gibi bu cinsel eylem değil dönüştürücü olan. Toplumsal bir ürünle, bir sanat eseriyle tanışmak dönüştürüyor.

Köpek Dişi’nin Lacancı yorumları yapılmış. Üzerinde konuşulmaya çağıran bir film. Ustalıkla yapıldığı su götürmez. Bir filmin bende merak uyandırması, bana sorular sordurtması için gereken şeyleri Lanthimos filmlerinde bulamıyorum fakat. O şeyleri, karakterlere bir düzeyde ilgi duymak, onları anlamak istemek gibi tanımlayabilirim. Ya da filmin atmosferinde beni büyüleyen, tanımlayamadığım bir şeyler vardır, filmin imgeleri peşimi bırakmazlar. Lanthimos filmlerinde böyle şeyler bulamadım şu ana kadar. Soğuk, uzak, entelektüel egzersizler gibi geldiler bana. Perdede olan ilgimi çekmiyor, estetik haz vermiyor, ne söyleyeceksen söyle be adam diyesim geliyor.

Bu film, bize burjuva ailenin sağlıklı bir toplumsallaşma önünde engel olduğuna dair bir şeyler söylüyor. E, doğrudur, aile toplumsal bir üründür ama içinden çıkamazsanız toplumsallaşamazsınız, bireyleşemezsiniz. Ensest bunun için tabudur, yasaktır, gençler ailenin dışına çıksınlar diye. Kural koyucu baba, çocukların dışarıya çıkmasını engellediğinde, ya da dışarının içeriye gelmesine engel koyduğunda enseste de kapı açılıyor Köpek Dişi’nde. Fakat yönetmenin derdi her neyse, dediğim gibi bu filmden yola çıkarak tartışma arzusu duyamıyorum. Ya da Y.L’nin herhangi bir filmi bende tartışma arzusu uyandırmıyor. Bitse de gitsem arzusu uyandırıyor. Amaç rahatsız etmekse, başarıyor. Ama amaç sadece bu olmasa gerek.

Uğur Böceği: Bir büyüme hikâyesi

TARİH:  3 Mart 2018
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Greta Gerwig’i ilk olarak Noah Baumbach’ın Greenberg’inde gördüğümde anında etkisi altına girmiştim. Bu oyuncuda özel bir şeyler vardı. Çok geçmeden Gerwig, Baumbach’ın “Frances Ha”sı ile ödüller aldı ve ünlendi. Gerwig sadece oyuncu da değildi. Senaryo da yazıyordu ve bir filmde de ortak yönetmenlik yapmıştı. Uğur Böceği, Gerwig’in tek başına yazıp, yönettiği ilk film. Çok da iyi bir film. Evet, ne anlattığı hikaye ne de anlatım biçimi çok yenilikçi, çok özel değil ama Gerwig hiçbir yanlış adım atmıyor. Film başından sonuna, insancıllığını, samimiyetini ve komik-dokunaklı üslubunu yitirmiyor.

Filme adını veren Christine’i, yani kendi kendine verdiği isimle, Lady Bird’ü Saoirse Ronan canlandırıyor. İngilizcede uğur böceğinin karşılığı olan sözcük “ladybug”. Lady Bird bu sözcüğe gönderme yapsa da aynı değil. Bayan Kuş gibi bir anlamı var. Keşke bir sürü filmde olduğu gibi filmin adı aynı bırakılsaymış, çünkü Lady Bird sonuçte bir özel isim.

Film, 17 yaşındaki Lady Bird’ün ilk aşklarını, ilk sevişmesini, ilk hayal kırıklıklarını ve nihayetinde üniversiteye adım atmasına kadar giden süreci anlatıyor. Ama filmin asıl ekseni Lady Bird’ün annesiyle çatışması üzerine kurulu. Lady Bird, kıt kanaat geçinen bir ailenin kızı. Anne bir hastanede psikolog, baba işsiz ve depresyonda. Evlatlık olduğunu sandığım erkek kardeşi ve onun sevgilisiyle ilişkileri iyi değil Lady’nin. Sacramento adlı küçük kentindeki yaşamından memnun değil, “entelektüel” New York’ta okumak istiyor Lady’miz. Korumacı annesi ise, kızını güvende olsun diye devlet lisesine değil, paraya kıyıp, rahip ve rahibelerin denetimindeki özel bir Katolik okuluna göndermiş! New York, anne için son derece korkutucu bir yer, üstelik de çok pahalı. Dolayısıyla kızının Sacramento’da ya da yakında bir üniversitede okumasını istiyor. Annenin kızından beklentileriyle, kızın hayattan beklentileri arasındaki çelişki filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Lady Bird sağa sola yalpalayarak, kimi zaman özentilikler yaparak, kendi yolunu bulmaya çalışıyor.

Hem Saoirse Ronan hem de annede Laurie Metcalf çok iyiler. Ben yan rollerdeki Beanie Feldstein, Timothée Chalamet, Tracy Letts, Lucas Hedges (Manchester by the Sea’den tanıyoruz) ve Odeya Rush’ı da çok beğendim. Kısacası herkes çok iyi oynamış, oynatılmış. Filmin Oscar’larda ulaşabileceği her ödülü almasını dilerim.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com