Bir Nefes: Bebekler ve kadınlara dair

TARİH:  10 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Yunanlı, bir Alman kadın ile biri henüz doğmamış iki bebeğin hikâyesini anlatıyor Bir Nefes. Yunanlı Elena yoksul, hamile ve işsiz, Alman Tessa ise varlıklı, çocuklu ve mutsuz. Elena, Tessa’nın bebeğinin bakıcılığını üstlenir. Bir an için bebeği yalnız bıraktığında bebek kaçırılır. Filmin, Elena’nın bakış açısından izlediğimiz bu ilk bölümü burada sona erer. İkinci bölüm, bebeğini, Yunanistan’a kaçan Elena’nın izini sürerek bulmaya çalışan Tessa’yı anlatır. Sonunda iki kadının kaderi kesişir ama aynı zamanda, kimin kaybetmeye mahkûm kişi olduğu da ortaya çıkar.

Bir Nefes özellikle Alman oyuncu Jördis Triebel’in olağanüstü performansıyla kendini izlettiren bir film. İki ülke insanları, Almanlarla Yunanlılar arasındaki eşitsizliğe dair bir şeyler söylemeye çalışsa da bu konuda aslında ne söyleyeceğini pek de bilmiyor. Sonuçta, irrasyonal davranan ama böyle davranmak için geçerli nedenleri olan iki bebekli ya da daha doğrusu, bebeğini kaybetme tehdidi altındaki kadının hikâyesini anlatıyor. Oyunculuklar ve kurgu iyi, hikâye o kadar değil.

Fakat burada başka bir başlık açmak isterim: Bebeklerin Filmlerde Kullanımı!

Bebekler oyunculuk yapamaz. Filmlerde kullanılırlar. Bebeklere ağla deyince, rol yapmaya başlayıp ağlamazlar. Işık, kamera vesaire hazırlandıktan sonra o sahnede bebeğin ağlaması gerekiyorsa, bebeği üzmek gerekir. Şu ya da bu şekilde bebeğin canı acıtılmalıdır ki bebek ağlasın. Hiç kimsenin bir bebeğin canını acıtmaya hakkı olmamalı. Çok tuhaftır ki bebek hakları, hayvan haklarının çok gerisinde. Geçenlerde köpekli bir film bir köpeğe acı çektirildiği gerekçesiyle büyük protestolara maruz kaldı. Peki, hiç bir filmin, bir bebeği ağlattığı için protesto edildiğini duydunuz mu? Ben duymadım. Hiçbir filmin final jeneriğinde, “Bu filmde hiçbir bebeğe zarar verilmemiştir” yazdığını gördünüz mü? Ben görmedim.

Bebekler özgür iradeleriyle filmlerde rol almazlar. Bebeklerin özgür iradesi yoktur, dili yoktur. Rol yapma yeteneği yoktur. Onları filmlerde kullanabilirsiniz, oynatamazsınız. Eğer bebekleri üzecekseniz, başka film çekin, o film o bebeği üzmeye değmez. Hiçbir film, hiçbir bebeği üzmeye değmez. Ayrıca kimsenin buna hakkı yoktur. Bir gün umarım çok genç insanların yani bebeklerin de hayvanlar kadar hakları olur. Ya da daha da iyisi bebeklerin de hayvanların da hakları bundan çok daha ileri gider.

Bir Nefes’te, filmin çoğunda ağlayan bir bebek var. Ben acı çektim onu izlerken, çünkü karşımda rol icabı değil, gerçekten acı çeken bir insan vardı.

El Gouna Film Festivali’nden: Hakaret

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ilk kez düzenlendi. 22 Eylül’de başlayan festival 29 Eylül’deki ödül töreniyle sona erecek. El Gouna, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısında bir sahil kenti. Turist destinasyonlarından Hurgada’ya çok yakın. Ama El Gouna, başka türlü bir yer. Burası bir tür ada gibi. Mısır’ın en zenginlerinden Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir yer. Burada festivalin düzenlendiği sinemaların ve projeksiyonlarının kalitesi bizim Beyoğlu’ndan üstün. El Gouna’da gece bir kadın tek başına hiç çekinmeden dolaşabilir, bikinisiyle denize girebilir, mini şortuyla dolaşabilir.

Festival son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Bu ekip daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmıştı. Program aksamadan işliyor.

Festivalin üç yarışması var. Uzun metrajlı, dokümanter ve kısa film yarışmalarının seçkileri çok güçlü. Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün.

Filmekimi’nde gösterilecekler için özellikle bir filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki Ziad Doueiri’nin çok tartışma yaratan filmi “Hakaret”. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilkendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.

Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikayesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikayesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlıkdışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Genco: Paylaşılmayan güç, güç değildir

TARİH:  15 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Kemal Çınar, Kürt bir yönetmenimiz. Ama çektiği film, Kürtçe olması dışında Türkiye’nin herhangi bir yerinde geçebilir. Bunun büyük bir ferahlık anlamına geldiğini düşünüyorum. PKK, bölgede sadece siyasi hayatı rehin almıyor, kültürel hayatı da terörize ediyor. Filmleri yasaklayabiliyor, gösterimlerini engelleyebiliyor. Kendisine en yakın yönetmenleri bile “gerillayı sevişirken gösteremezsin” ya da “gerilla öldükten sonra dul kalan eşinin başka bir erkekle birlikte olduğunu ne hakla gösterirsin?” türünden en feodalinden gerekçelerle yönetmenleri aforoz edebiliyor. PKK, bölgenin kadın haklarına en saygılı olduğu söylenen siyaseti. Güya devrimci, güya sosyalizan. Duyduğum birçok korkunç şeyden, hatırladığım iki tanesi bunlar.

Çınar’ın önceki iki uzun metrajlı filmini izleyemedim. Yönetmenin üçüncü filmi “Genco”, Kürt coğrafyasında da sıradan hayatlar olduğunu, küçük burjuvaların küçük dertleriyle uğraştıklarını ve güç gibi derin mevzularla cebelleştiklerini anlatıyor. Çınar’ın sinema dili bana Filistinli yönetmen Elia Suleiman’ı hatırlattı. Suleiman da (tabii ki aslında Süleyman yazmak lazım ama sonra internette ararsanız adını bulamazsınız) tıpkı Çınar gibi filmlerinde başrolü kendisi oynar. Suleiman’ın mizah anlayışıyla Çınar’ın anlayışları da aynı. Filmin üslubundaki tek abartı kahramanın hemen hemen hiç mimik kullanmaması, olaylara renk vermeyen bir suratla (poker suratı) müdahil olması. Çınar, Finli yönetmen Aki Kaurismaki’yi de ilham kaynakları arasında saymış. Evet, o da sayılabilir. Buster Keaton’a kadar uzanır bu tarzın tarihi.

Film yönetmenin kendisinin oynadığı Ali Kemal’in “süper yeteneği”ne tanık olmamızla başlıyor. Ali Kemal nefesini tutup, konsantre olduğunda kilitli bir kapıyı zihin gücüyle açabiliyor. Ama iş, dünyayı 180 derece ters görmeye başlayan genç bir kadını tedavi etmeye gelince Ali Kemal’in gücü yetmiyor. Süperliği çok kısıtlı kahramanımızın!

Sonradan öğreniyoruz ki uzaylılar bir milyon kişiye kısıtlı bir yetenek bahşetmiş. Ali Kemal dürüstlüğüyle bu bir milyon arasından sıyrılmış. İnsanlığa faydalı işler yapabileceğine inanıldığı için sıra, Ali Kemal’in yeteneklerini, gücünü artırmaya gelmiş. Fakat tam bu sırada bir karışıklık çıkıyor ve bu güç Ali Kemal yerine apartmanın kapıcısına yükleniyor.

Ali Kemal’in halkın yararına kullanacağı güç halktan birine geçiyor yani. Belki de daha iyisi Şam’da kayısı diye düşünülebilir ama halka güvenilir mi? Ali Kemal gücünü geri almak istiyor, kapıcı geri vermek istemiyor! Öyle ya, hep başkaları mı güçten yararlanacak, biraz da garibanlar yararlansın! Ama gariban halk da, gücü tek başına kullanamıyor, bir lidere ihtiyaç duyuyor. Bunlar olurken paralel olarak bir vejeteryan kafede de başka olaylar gelişiyor. Ali Kemal’in ortağı olduğu bir kafe var. Burada da güç paylaşımı sorunu peydah oluyor. Ali Kemal’in vejeteryanlığı kavramayan babasının kafede çalışmaya başlaması bir sorun oluyor. Ama daha da büyük bir sorun, kafenin sinek avlaması. Bir kadın ortak olup işleri canlandırmak istiyor. Ali Kemal acaba burada da gücünü paylaşacak mı?

Bütün bunları siyaset ortamının metaforu olarak okumak mümkün. Solcu aydının ikilemleri olarak da… Ya da tamamen kişisel ilişkilerdeki güç dengeleri olarak okunabilirler. Nasıl derler, “farklı okumalara açık” bir film var karşımızda! Ama filmin mesajı bana net gibi geldi: Gücün ancak paylaşıldığında işlevsel hale gelir. Ali Kemal Çınar’ın yaklaşımını beğendim, yeni buldum, filmi seyrederken kimi zaman eğlendim. Çınar sinemasını daha da geliştirmeli fakat. Çünkü kısa süresine rağmen filmin uzadığını düşündüğüm ve sıkıldığım anlar oldu. Tarkovski/Dostoyevski/Nietzsche dışından da ilham alan yaratıcıların var olduğunu görmek çok sevindirici. Genco’nun Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödülü kazandığını ekleyeyim.

Sevgisiz: Miras alınan kötülük

TARİH:  27 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kapitalist dünyanın, orta ve üst burjuvazinin yüzeysel ve sevgisiz dünyasını anlatan çok film seyrettik. Sevgisiz’in aklıma getirdiği filmlerden biri Antonioni’nin Macera’sı oldu. Macera’da film karakterlerinden biri kaybolur, ardından arkadaşlarının kaybolan kadını ararken yaşadığı ilişkiye tanık oluruz. Bu İtalyan burjuvalarının, özellikle erkeğin dünyası o kadar sığdır ki… Sevgisiz de bir kayıp ve arama öyküsü. Bu filmin de teması insan ilişkilerinin aşağılık, sığ, bencil, kısacası sevgisiz oluşu. Modern Rusya’da hayat, 60’ların İtalyası’nda geçen Macera’yla kıyaslandığında çok daha sert. Macera’da insan vardı her şeye rağmen, bu filmdekiler ise neredeyse tek boyutlular. Adıyla sınırlarını belirleyen Sevgisiz’de tek renk siyah. Tamam biraz abarttık ama buna yakın. Filmde iyi olan bir karakter olmasa da bizim AKUT’a benzer iyi niyetli arama-kurtarma çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşu var. Sevgiye dair tek şey de bu kuruluşta var. Toplama kamplarında bile Sevgisiz’in tasvir ettiği Rusya’dan daha fazla insanlık emaresi bulunabilir.

Zvyagintsev’in filminde ilginç çok az şey var. Mesela modern Rusya’da Stalinizmden bin beter yeni bir iş dünyası oluştuğunu görmek, ortodoks şeriatına uymayanların işten çıkarıldığı bir iş yerine tanık olmak ilginç. Bu iş yerinde sadece ve sadece evli ve çocuklu “iyi vatandaşlar” çalışabiliyor. Boşanan işten atılıyor.

Sevgisizin akla getirdiği bir diğer film de Bergman’ın “Bir Evlilikten Manzaralar” filmi, ki yönetmen de bu filmden esinlendiğini belirtmiş. Filmin kahramanları orta sınıf bir çift; Boris ve Zhenya. Çift boşanmanın arifesinde, ortak ev satışa çıkarılmış. Peki, 12 yaşındaki oğulları Alyoşa ne olacak? Kadın; bana ne diyor, veririm yatılı okula, hayatımı yaşarım. Onunla uğraşacak değilim. Babanın da çocuğu almaya niyeti yok. Alyoşa annesiyle babasının kavgasını, sessiz gözyaşlarıyla kapıların ardından dinliyor. Ve Alyoşa ertesi gün okula çıktıktan sonra bir daha görülmüyor. Çift, vakitlerini sevgilileriyle geçirdiği için, çocuğun kaybolduğunu iki gün sonra fark ediyor. Polisten hayır bulamayınca da bir sivil toplum örgütünün yardımına başvuruyorlar. Filmin bundan sonrası daha çok Alyoşa’nın aranmasına dair.

Zvyagintsev’in filmi, teknik olarak etkileyici. Gerçi hemen her planın aynı şekilde olması, biraz uzakta duran kameranın yavaş yavaş nesnesine yaklaşması (“dolly in”) illallah dedirtmiyor değil. Bu tarz kamera hareketi sanki seyirciye şunu söylüyor: Bak, şimdi daha da derine iniyoruz, konsantre ol! Halbuki derine merine inildiği yok, aynı yüzeysellikte dolaşıyoruz.

Karakter derinliği açısından bakarsak ne Boris ne de Zhenya hiç de ilginç değiller. Zhenya’nın cadaloz annesi, bütün sevgisizliğin kökeni olarak görülebilir. Boris daha ortalama bir tip. Onun karaktersizliği doğuştan mı, yetiştirilme tarzından mı bilmiyoruz.

Filmin Rus toplumuna yönelik eleştirileri de yüzeysellikten nasibini almış. Evet, orada bir yerlerde Rusya, Ukrayna ile savaşıyor. Evet, birileri Maya takvimine göre dünyanın sonu geldi diye hayıflanıyor. Hoppa kadınlar, restoranlarda, tanımadıkları adamlara telefon numaralarını veriveriyor. Daha önce Boris’in işyerindeki şeriat düzeninden söz etmiştim. Zvyagintsev’in filmleri toplumsal eleştiri yapar yapmasına da, insanlar o kadar kötü ve o kadar haindirlerdir ki zaten bu insanların kurduğu toplumdan daha iyisini beklemek abestir. Zvyagintsev’e mizantrop (insan düşmanı) diyeceğim de adamın mizojinisine (kadın düşmanı) haksızlık olacak. Sevgisiz’de kadınlar erkeklerden belirgin bir şekilde daha korkunçlar.

Yazmanın şehvetine kapılıp, yönetmene haksızlık yapıyorum muhakkak ki. Zvyagintsev : “Bu filmi, seyirci eve gidip, sevdiklerini kucaklasın diye yaptık” demiş. Niyetin asilliği açık. Sevdiklerimizi kaybetme olasılığını hatırlatarak, onların değerini fark etmemiz sağlanabilir. Ama ertesi gün yine her şey eskisine döner eğer daha derin bir şeyler söylemeyi, karanlığa ışık tutacak bir şeyler yapmayı becerememişseniz. Bence Sevgisiz böyle bir beceriye sahip değil. Yüzeysel bir film çünkü. Ne kadar karanlık bir ton tutturursam o kadar sanatsal olur ekolünden bir film. Hedefine ulaşıyor da; Sevgisiz’in aldığı ödüller her gün artıyor. Oscar’a da aday.

Zvyagintsev, bir önceki filmi Leviathan’la iktidarın ve sağcıların tepkisini üzerine topladı, Rusya’yı kötü gösteren bir film yapmakla eleştirildi. Sonuç olarak bu filmini devletten yardım almadan yaptı. Fakat Zvyagintsev, Guardian gazetesiyle yaptığı röportajda, rejim karşıtı (dissident) olarak tanımlanmasına karşı çıktı. “Ben olsa olsa kralın soytarısı olurum. Akıllı krallar, soytarıların söylediklerine kulak kabartır” diyor. Ciddiye alınacak sözler. Soytarılar rejimleri değiştirmeyi hedeflemezler. Tıpkı kırmızı halılarda yüksek sosyetenin gösteriş yapma fırsatı bulduğu Cannes, Venedik ve Berlin gibi festivallerin devrimci organizasyonlar olmadıkları gibi. Buralarda yarışan ve ödül alan filmler elbette çok nitelikli olabilir ama bu festivallerin nihayetinde sistemin üstyapı kurumları olduklarını aklımızda tutalım ve buralardaki beğeni eğilimlerini çok da ciddiye almayalım, derim. (Sevgisiz Cannes’da jüri ödülü aldı.)

Sevgili sinefil okur, biliyorum yine çıldıracaksın bu yazıyı okuyunca. Sakin ol, bak ne kadar çok seveni var filmin, bir tane de sevmeyen ben olayım, müsaade et. Yalnız değilsin, korkma.

Son olarak Sevgisiz’in Daha’yı da hatırlattığını belirtmeliyim. Miras alınan ve devam ettirilen kötülük teması açısından.

Anayurt Oteli: Yeni Regresif Türk Sineması’nın atası

TARİH:  17 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altyazı Dergisi’nin Eylül 2010 sayısında “Yeni ‘Regresif’ Türk Sineması” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. 1996 tarihli ‘Tabutta Rövaşata’ ile başladığı ve halen sürdüğü düşünülen Yeni Türk Sineması’nın kavramının içini doldurmaya, ne anlama geldiğini çözümlemeye çalışmıştım o yazımda. Yazıdan bazı alıntılar yapacağım:

“Yeni Türk Sineması bir regresyon/gerileme sinemasıdır. İnsani, psikolojik, sosyal açıdan bir gerilemeyi temsil eder; kimi zaman bu gerilemeyi içselleştirir ve teorize eder. Bu gerilemede 12 Eylül çok önemli rol oynamıştır ama tarih 12 Eylül’le başlamadığı/bitmediği gibi, Türkiye, dünyadaki gelişmelerden kopuk bir ülke değildir. Dünyadaki genel gidiş de bu gerilemede pay sahibidir. Ve yine hem Türkiye’de hem de dünyada neo-liberalizmin yükselişi ve sosyal devlete yönelen saldırının etkileriyle birey giderek korumasızlaşmış ve yalnızlaşmıştır. Bu da asosyal, bazen de anti-sosyal davranışları yaygınlaştırmıştır.

İçinde yaşadığı toplumsal koşullar, ilişkiler ne olursa olsun insanın hep aynı kaldığı gibi bir sava inanmıyorum. Toplumsal koşullar kimi insani özellikleri ya geliştirir ya da köreltir.

… [Yeni Türk Sineması’ndaki erkek karakterlerin] az gelişmişliğinin 12 Eylül’ün travmasıyla ve ardından gelen anti-sosyalleşmeyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sosyal ortamın geriliği bu karakterlerin birer yetişkine evrilmelerini de olumsuz biçimde etkilemiştir. Ödipal karmaşalarını aşamamış, daha güçlü baba figürlerinin kadınlarına, yani anneyi temsil eden kadınlara yönelmişlerdir. Babayla doğru dürüst hesaplaşamadıkları ve hesaplaşacak güçleri de olmadığı için kendi kadınları hiçbir zaman olmayacaktır, olduğunda da ona sahip çıkmayacaklardır.

…İleriye doğru bakamayınca, geriye dönüp bakılıyor. Daha ileri bir toplumsal yaşam hayali kalmamışsa, taşranın daha ‘masum’ ilişkilerinin çekici gelmesi doğaldır. Yeni Türk Sineması da bu çağın insanının geriye bakan, gerilemiş halinin temsillerini sunuyor. Özellikle erkek tipleri patolojik özellikler gösteriyorlar. Gördüğümüz erkekler kadınlarla ilişki kuramayan, cinselliği pis bir şey (Uzak) gibi ya da doğrudan tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda (C-Blok, Gemide, İklimler, Barda, Yazgı…) yaşayabilen erkekler. Bana rahatsız edici gelen ise, bu regresyon durumunun mutlaklaştırılma, teorize edilme eğilimi. Bu regresif durumun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve psikolojik nedenlerinin es geçilerek, insanın kötülüğü gibi metafizik bir açıklamaya ya da tamamen nedensizliğe doğru gidilmesi. İyilik ve kötülüğün analitik kavramlar olmadıklarını düşünüyorum.”

Bu yazının tümü eskiden Altyazı Dergisi’nin web sitesinde bulunuyordu ama anladığım kadarıyla kaldırılmış. Bu yüzden link veremiyorum. O yazıda yaptığım saptamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yazıda Yeni Türk Sineması’nın (YTS) başlangıç filminin Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı olarak kabul gördüğünü belirtmiştim. İnsanlık tarihi nasıl her yeni buluşla daha da gerilere gidiyorsa, bu tür saptamalar için de aynı şey geçerli. Anayurt Oteli’nin yenilenmiş versiyonunu seyredince, YTS’nin 10 yıl daha geriden, 1986’dan başlatılması gerektiğini düşündüm. Anayurt Oteli, YTS’ye dair saptamalarımın neredeyse hepsini içeriyor. YTS’den tek farkı eski kuşak bir sinemacının, Ömer Kavur’un imzasını taşıması. Bir de eski Türk sinemasına özgü kimi kusurlar içermesi.

Anayurt adının iki şekilde okunabileceğini düşünüyorum. Birincisi, filmin kahramanı Zebercet’in (Macit Koper) içinde yaşadığı ülkenin, yani anayurtun sembolü olarak; ikincisi Zebercet’in doğduğu ve büyüdüğü, annesinin kucağını temsil eden yer olarak. Film bu iki sembole yönelik göndermelerle dolu. Zebercet’in hayatının ve otelin tarihinin önemli anları, ülkenin siyasi tarihinin dönüm noktalarıyla birebir örtüşür. Bir konak olarak tanzimattan sonra inşa edilen bina 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla otele dönüştürülmüştür. Zebercet, çok partili siyasi rejime geçilen 1950’de doğar. 1960’ta sünnet olur (sembolik olarak kastre edilir) ve aynı yıl annesini kaybeder. 12 Mart 1971 olduğu yıl askere gider. Babasının ölümü ve Zebercet’in otel müdürü oluşu 12 Eylül Darbesi’nin gerçekleştiği 1980’e denk gelir. Otel ülke ise, Zebercet de vatandaştır.

Fakat otel sadece çalışılan yer değildir Zebercet için. Otelin 1 numaralı odası, Zebercet’in doğduğu odadır. Oradaki yatakta annesi yatmıştır. Zebercet’in hayalini kurduğu ve otelde 1 gece kaldığını düşündüğü kadın muhtemelen hiç olmamıştır. Otel defterinde kaydı yoktur, adı bilinmemektedir. Ama 1 numaralı odada kaldığını biliriz. Kadının kaydının olmaması, Zebercet’in herkesi kaydettiği düşünülürse, olası görülmemelidir. Zebercet sonradan kayıt defterine 1 numaralı odada ikamet eden kişi olarak kendi adını yazacaktır. Ama Zebercet’in annesinin ismini öğreniriz: Saime. Annesinin olduğunu tahmin edebileceğimiz eski bir fotoğrafta Saime Hanım’ın yüzünü görürüz. Bu yüz, Zebercet’in hayallerini süsleyen kadının (Şahika Tekand) yüzüyle aynıdır. Zebercet annesine aşıktır kısacası, onunla birlikte olmak, onunla bütünleşmek istemektedir. Bu ensest fantazi kabul edilemeyeceği için, annesinin yüzünü hayali bir karaktere monte etmiştir. Zebercet, annesinin geri gelmeyeceğini kabul ettiği anda, hayata dönmek yerine, annesiyle sembolik bir biçimde yeniden bütünleşmeye çalışır. Annesinin odasında, onun yatağının üstünde kendisini asar. Zebercet’i yatağın üstünde boynundan asan ipin, sembolik olarak annesiyle göbek bağına karşılık geldiğini iddia edebiliriz. Zebercet doğduğu ana geri dönmüştür. Doğduğu yatağın üstünde, o göbek bağıyla birlikte sallanmaktadır.

Film, değişimin pek az olduğu bir taşra kentinde (Nazilli) geçer. YTS’nin başlıca özelliklerinden biridir taşraya dönüş. Ama zaten 12 Eylül sonrası ülkenin tümü kültürel anlamda çölleşmiş, ilerleme umudu, gelecek ütopyaları kaybolmuştur. Zebercet, 12 Eylül sonrası ülke aydınına bir ayna tutmaktadır. Giderek yalnızlaşan, atomize olan (erkek) bireyine. Ülke büyük bir karanlığa sürüklenmişti, solun değer yargıları hızla değer kaybetmişti. Birçok sol görüşlü insan kendisini aynı tiyatro sahnesinde fakat birdenbire değişmiş bir metinle başbaşa bulmuştu. Hangisi hayaldi, hangisi gerçek? Eski oyun mu, şimdiki mi? Bıyığının var olup olmadığını bilemeyen Zebercet gibiydi insanlar. Bu nedenle Anayurt Oteli vizyona çıktığında büyük bir karşılık bulmuştu.

Zebercet’in mutluluk hayali, geriye dönüp annesiyle bütünleşmek olmak zorunda mıydı? Bir ütopyası olsa ileri bakabilir ve Ödipal karmaşasından çıkar mıydı? Bunları açıkçası bilemiyorum. Ama filmin, Zebercet’in Ödipal karmaşasıyla, ülkenin siyasi tarihini içiçe geçirerek anlattığı kesin.

YTS’nın erkek karakterlerinin cinselliği tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda yaşadığından söz etmiştim. Zebercet’in otel çalışanı kadınla (Serra Yılmaz) yaşadığı cinsel ilişki bir tür tecavüzdür. Zebercet kadınla, ona rızası olup olmadığını sormadan, onu tatmin etmeye çalışmadan ilişki kurar. Hatta kadın çoğunlukla uykusundan uyanmamaya karşı direnir bu ilişki sırasında. Adama “Hoşt, köpek!” der ya da Zebercet onun böyle söylediğini hayal eder.

Anayurt Oteli’nin YTS’nin en başarılı yönetmeni olan Nuri Bilge Ceylan’la doğrudan bir bağlantısı olduğunu da söyleyebilirim. Uzak’ta Yusuf (Mehmet Emin Toprak) bir kızı Gezi Parkı’na kadar takip eder. Fakat takip ettiği kız, bir delikanlıyla buluştuğunda Yusuf’un kızla birlikte olma hayalleri suya düşer. Buna çok benzer bir sahne Anayurt Oteli’nde de var. Zebercet, hoşlandığı bir kızı çarşı içinde takip eder ama kız bir delikanlıyla buluşur. Zebercet de hayal kırıklığına uğrar. Ceylan bu sahneyi çekerken aklında Anayurt Oteli var mıydı bilemem. Anayurt Oteli’nin başaramadığı ama YTS’nin büyük ölçüde üstünden geldiği şey ise, özellikle diyaloglarda görülüyor. Anayurt Oteli’nde kalan müşterilerin, kendilerini tanıtma konuşması yapar gibi birbirleriyle sohbet etmeleri, eski Türk sinemasının kötü tortuları. Bunlar aşıldı ama regresif içerik pek de aşılamadı günümüz Türk sinemasında.

Sony’nin defolu malı: Blade Runner 2049

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sony, Türkiye’de defolu yani kusurlu bir ürünü bile, isteye piyasaya sürdü. Bu ürün olması gereken standartların altında ve Batı’daki muadillerine göre eksik parçalar içeriyor. Bu durum tüketici haklarını açık bir ihlaldir. Sözünü ettiğim mal “Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı” adlı film. Filmin bazı sahneleri bozulmuş, çerçevede görünmesi gereken öğeleri ayıklanmış. Başka planların da çıkarıldığına dair iddialar var. Filmi görmedim ve bu haliyle görmek de istemiyorum. Bu muameleye maruz bırakılmayı, yaşam tarzıma bir saldırı olarak görüyorum. Tüketici haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Sony bunu şöyle açıklıyor bir de utanmadan: “Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”

Düşünün, Sony size bir televizyon satıyor ama bu televizyon bazı kanalları göstermiyor, bazı görüntüleri kendisi flulaştırıyor, bazı dvd’leri müstehcen bulup sansürlüyor. Sony’nin bir radyo sattığını düşünün; Avrupa’daki versiyonu her frekansa açıkken, size satılan radyo bazı frekanslara kapalı. Bazen fazla tiz bulduğu sesleri kısıyor, bazen de bu ses fazla bas, sizin hassas kulaklarınızı tahriş eder buyuruyor.

Ve gerekçesi de bana saygı! Yerel kültürüme saygı! Ne demek yerel kültür? Sinema bir yerel kültür mü? Sana Orhan Pamuk’un kitabını sansürleyip okutmaya kalksam, buradaki hüzün sana ağır gelir desem bunu kabul eder misin Sony’nin aklı evveli? Tek derdin daha geniş bir pazar bulmak kendine, daha çok para kazanmak, bunu da yerel kültüre saygı diye yutturmaya çalışıyorsun! Burada sansür kurulu diye bir şey var. Biz onunla mücadele ederiz; sen de destek olsan keşke. Ama sen sansürü baştan kendin uyguluyorsun!

Sony’nin bu hamlesini protesto edin! Balde Runner’a bilet alıp da gitmeyin! Tüketici haklarını koruyan dernekler, lütfen harekete geçin! Sony’yi şikâyet edin! Bize defolu mal kakalamaya çalışıyor! Bu bir suçtur! Sessiz kalmayın!

Ocean’s 8: Zenginin malı, züğürdün becerisi

TARİH:  16 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son yıllarda Hollywood gişe filmlerinde en çok merak ettiğim tek şey, Ruslara ve komünizme nasıl hakaret edildiği oluyor. Bazen ayaklarım sinemaya doğru geri geri giderken kendimi bakalım bu sefer nasıl bir saldırı tasarlamışlar sorusuyla gaza getiriyorum. Jennifer Lawrence, Jeremy Irons ve Charlotte Rampling’li Kızıl Serçe (Red Sparrow) dudak uçurtan ırkçılığı ve anti-komünizmiyle aşılamayan bir ilkellikle dipte durmayı sürdürüyor. Geçen haftanın Jurassic Park filmi ise Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası karşısındaki zaferini bakteri yüklü sıçanların Almanların üzerine salınmasına bağlayarak, anti-komünistlikte yeni bir kapı açmıştı. Filmdeki aygır suratlı Rus işadamı ise pek klişeydi.

Bu haftanın Ocean’s 8’i ise şu ırkçı savda bulunuyor: Rusların hepsi hacker’dır! Ruslar sizin mahremiyetinize özelinize saygı göstermez diyerek, herhalde komünizmde her şeyin ve herkesin izlendiği fikrine de gönderme yapılıyor; son seçimlerde Rus müdahalesi iddiası vs de akla geliyor tabii. Rusya artık kapitalist olsa da ABD’nin hâlâ düşmanı olduğu için, komünizmle Rusluğu harmanlamakta bir sorun görülmüyor.

Zorunlu Rus/komünizm düşmanlığı faslını geçersek, Ocean’s 8’in erkek rollerini kadınlara vermek dışında bir orijinalliği olmadığını, Ocean’s 11 ile Steven Soderbergh’in yeniden piyasaya sürdüğü diziye taze bir nefes getirmediğini söyleyebilirim. İnsanların hırsızlara, soyulan kendileri olmadıkça sempati duydukları söylenebilir. Geçenlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın eski bir videosuna rastladım. “Fakir, çalmasını iyi beceremeği için fakirdir!” diyen bir tanıdığına “El hak doğrudur” diyordu Erdoğan ve devam ediyordu “bordro mahkûmu nasıl çalsın?”

Erdoğan’ın öncülü Turgut Özal “benim memurum işini bilir” demişti demesine ama birçok bordro mahkûmu fantezilerini hayata geçiremiyordu anlaşılan. Eşitsiz ve adaletsiz sistemlerde Robin Hood’dan Bonnie & Clyde’a hırsızlar kahramanlaşabiliyordu bile. Daha da fazla didaktikleşmek en son istediğim şey, bu diskuru da burada noktalayayım.

Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean’s 8’te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock’ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.

Renksiz Rüya: Bir zamanlar Diyarbakır’da

TARİH:   23 Haziran 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Renksiz Rüya, bir çocuğun kâbusuyla başlıyor: Kar maskeli figürler ve yerde yatan vurulmuş bir adam, arkada yakınma benzeri bir vokal de içeren müzik… Mirza, annesinin ölümünden ve muhtemelen sokakta gördüğü dehşet manzaralarından dolayı içine kapanmış, ilkokul çağında olmasına rağmen geceleri altına kaçıran bir garip çocukcağız. Diyarbakır’dayız. Film tarih belirtmiyor (ya da ben gözden kaçırdım), filmin görsel ve işitsel malzemesinde de döneme dair bir işaret yok. Ama Türkiye’nin tarihini bilenler için bu dönemin faili meçhullerin zirve yaptığı 90’lar olduğu açık.

Başka bir şehirde Mir Ahmed, kardeşini PKK’ye katılmaktan vazgeçirmeye çalışmaktadır. Ama kardeş kararlıdır, “ben senin gibi değilim, tereddüt etmiyorum” der ve dağa çıkar. Sonradan kardeşinin PKK’ye katılmasından dolayı tehditler aldığını öğrendiğimiz Ahmed, çareyi bir süreliğine Mirza’nın abisinin evine taşınmakta bulur. Ahmed, Mirza’nın kabuğunu kırmak için çok uğraşır ama başarılı olamaz. Ta ki ona bir bağlama hediye edene kadar. Mirza’nın yüzü artık gülmektedir. Ama Mirza’nın rüyasında gördüğü kar maskeli karanlık figürler Mir Ahmed’in peşindedir.

Filmin konusu kısaca böyle ama uzunca anlat deseniz de daha fazla söyleyecek pek bir şey yok aklımda. Okul sahnesinde okumakta güçlük çeken bir çocuğun öğretmeninden tokat yemesi sahnesi var. Heceleyerek okuyan çocuk, okuma konusunda diğer arkadaşlarının gerisinde olduğu için, bu sahnenin, genelde Kürt çocukların Türkçe eğitim almada yaşadıkları zorlukları anlattığını söyleyemeyeceğim. Amaç belki anadilinde eğitim konusunda bir şey söylemekti ama sonuçta film her yerde olabilecek kötü bir eğitmen örneği sunmakla kalıyor. Filmin kötü adamları olan karanlık siluetlerin, PKK’lilerle ve onların akrabalarıyla bir dertleri olduğu açık. Ama bunun ötesinde film Kürtlerin yaşadıkları herhangi bir başka sıkıntıdan, sorundan söz etmiyor. Dolayısıyla kötü karanlık figürler düşsel yaratıklar gibi kalıyorlar. PKK ne yapıyor, bu filmde hiç yok. Kötü karanlık figürlerle savaşıyor diye düşünüyoruz. O dönemi bilenler, PKK’lilerin diğer başka şeylerin yanında bolca öğretmen öldürdüklerini de hatırlıyordur. Filmde öğretmenin şiddetine dair sahneyi düşünürken ister istemez insanın aklına bunlar da geliyor.


Film bunlara dair değil, bir çocuğun psikolojisine dair denebilir elbette. O açıdan da film çok zayıf. Bir saz almakla bütün psikolojisi değişen çocuk figürü beni ikna etmedi. Ya da çocuğun kuşlarla ilişkisi geliştirilmemişti. Mirza’nın sürekli bir şeylerini kaybediyor oluşu ve arkadaşından kalem ödünç alması ilginç bir gözlemdi fakat.

Filmin nereye doğru gittiği ve nasıl sonlanacağını tahmin etmek çok kolaydı. Keşke filmde dönem net bir biçimde ifade edilseydi çünkü bilmeyen birisinde filmin, bugünün Diyarbakır’nda geçtiği izlenimi oluşabilir. Karanlık ve karamsar bir anda sona eren film, iyiye doğru bir değişimin mümkün olabileceği izlenimi vermiyor. Oysa Kürtçenin yasak olduğu ve yoğun bir baskının yaşandığı, faili meçhullerin sıradanlaştığı o günlerden çok daha ileri bir noktadayız. Filmin sona erdiği noktada, kardeşine dağa çıkmamayı önermiş olan Mir Ahmed’e “haklıymış”, demek mümkün değil. Bunun iyi bir mesaj olduğunu düşünmüyorum. Filmin yönetmeni Mehmet Ali Konar “artı gerçek” sitesine verdiği demeçte “İnsanların sevmiş olmasından da çok memnunum. İnsanlar bana bakınca ağlıyorlar, bu beni de çok duygulandırıyor. Bu işi yapanlar, Türkler filmi çok beğendiler. Filmin ana karakteri Kürt çocuğu çok beğendiler, hikâyeyi çok sevdiler”, demiş. “Bu iş”le kastedilen “faili meçhul cinayetler” değildir diye umuyorum. “Türkler” diye bir kavramlaştırma bana çok sakat, hatta ırkçı geliyor. Neyse yanılıyorumdur herhalde. “Renksiz Rüya” İstanbul Film Festivali’nde mansiyon almıştı. Ankara Film Festivali’nde ise hem ana jürinin hem de SİYAD jürisinin en iyi film ödülleriyle birlikte toplam 6 ödül aldı.

Sicario: Day of the Soldado

TARİH:  30 Haziran 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Filmin adını anlayan beri gelsin. ‘Sicario’, Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da ‘tetikçi’ anlamında kullanılır olmuş. Soldado ise asker demek. Yani ‘Tetikçi: Askerin Günü’ne dair bu yazı.

İlk Sicario filminin hayranları çoktur; ben o filmi de beğenmemiştim ama buna göre daha sağlam bir yapısı vardı. Bu film ise çok dağınık ve neredeyse bir baş karakterden yoksun. İlk filmde CIA, uyuşturucu işini tek bir tekelin kontrolüne vermek istiyordu. Böylece düzen sağlanacaktı. Bu sefer tam tersi bir mantık işliyor. Uyuşturucu kartelleri arasındaki rekabet artırılarak onların zayıflaması hedefleniyor. Çünkü insan kaçakçılığı da yapan bu kartellerin ‘Müslüman teröristleri’ de ABD’ye soktukları anlaşılıyor. Zurna burada zırt diyor yani.

Bilmem takip ediyor musunuz, Amerika’da gündemin önemli maddeleri arasında, sınırda yakalanan mülteci ailelerin parçalanması konusu vardı son haftalarda. Çocuklar ailelerin elinden alınıyor ve anne-babaların çocuklarıyla bağları koparılıyordu. Bu acımasızlığa first lady bile dayanamayınca Trump geri adım attı. ‘Sicario: Day of the Soldado’ mülteciler gibi son derece trajik bir konuya el atıyor ama mültecilerin yaşadıkları acılar filmin umurunda değil. Hatta daha korkunç bir şey yapıyor: Mültecilerin arasına intihar bombacılarını yerleştirerek, sorunu karmaşıklaştırıyor ve çarpıtıyor. İçlerinde kitle katilleri olan insanlara empati duymak mümkün değil haliyle.

Fakat Sicario filmlerinin güya sofistike olmak, iyiyle kötüyü net çizgilerle ayırmamak gibi pseudo-entelektüel (pseudo = sahte) bir iddiası da var. Dolayısıyla intihar bombacısı Müslüman terörist imgesi bir yemden, film jargonuyla bir McGuffin’den ibaret ve filmden kaybolup gidiyor giriş sekanslarından sonra. Her neyse, bu duruma el koymaya karar veren CIA, FBI vs amaca giden her yol mübahtır şiarıyla ahlaksız operasyonlarına başlıyor. Amaç kartelleri birbirine düşürmek ve insan ticaretine engel olmak. Bu amaç doğrultusunda bir Mafia liderinin ergen kızı kaçırılıyor. Suç başka bir kartele atılacak, karteller arası savaş çıkacak falan filan. Ama ergen bir kıza yürek mi dayanır? Bu ‘Lolita’ karşısında en acımasız tetikçinin de, en sert CIA ajanının da yüreklerinin yağı eriyor. Filmin gizli iyi kahramanlarının da ABD için çalışan katiller çıkması sürpriz mi?

Kısacası, bin bir işkenceye maruz kalan yoksul Meksikalılara üzülmeyen katil ajanlarımız mafya babasının şımarık kızı karşısında insanlıklarını hatırlıyorlar. Ya, işte böyle… Filmimiz son derece karanlık bir tablo çizerken insani mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor. Ne mutlu bize!

Şok! Şok! Şok!: Ahlat Ağacı da mı çalıntı?


TARİH:  7 Temmuz 2018 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şaka, şaka Ahlat Ağacı çalıntı değil. Yani, bildiğim kadarıyla. Yazıyı okutmak için böyle bir başlık attım.

Ama Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” ile Tim Burton’ın “Charlie’nin Çikolata Fabrikası” (CÇF) arasında hem biçimsel hem de içerik açısından ciddi benzerlikler olduğunu kim düşünebilirdi? Yani, benim dışımda. Ben düşündüm çünkü.

Olaylar şöyle gelişti: Bütün Çocuklar Bizim Derneği diye bir dernek var. Eşimin ve arkadaşlarımın çalıştığı bu dernek aracılığıyla ben de çocuklar için bir şeyler yapmaya karar verdim. Biraz da kendi ruhum için işin doğrusu, sadece çocuklar için değil. Bu vesileyle Balat’taki Kırımlı Aslanbey İlkokulu’nda öğrencilere “Charlie’nin Çikolata Fabrikası”nı gösterdik ve çocuklarla film üzerine sohbet ettik.

Filmi biraz hatırlatayım: Willy Wonka babasından ve genelde insanlardan nefret eden dâhi bir çikolatacıdır. Babası küçük Willie’nin çikolata veya şekerleme yemesine asla izin vermemiştir. Willy’nin babası dişçidir ve ona göre şeker asla ağza sokulamaz, sokulması teklif dahi edilemez. Willy’nin baba nefretinin nedeni budur yani çocukluğunda ne çikolata ne de şekerleme yemesine izin verilmemiş olması. Willy, genelde insanlardan da nefret eder çünkü gizli çikolata ve şekerleme tarifleri fabrika çalışanlarınca çalınmıştır!

Willy Wonka bir gün fabrikasına 5 çocuk alır. Charlie dışındaki 4 çocuk obur, aç gözlü, rekabetçi, hırslı, küstah ve bencildirler. Her birinin hikâyesi epizodik denebilecek bir biçimde anlatılır, elenen her çocuk için ayrı bir şarkı söylenir. Beş çocuktan geriye kalan Charlie, Willy’nin büyük ödülünü kazanır. Ödül fabrikanın varisi olmaktır. Ama Charlie, fabrikaya ailesini götüremeyeceğini öğrenince ödülü reddeder.

Willy, Charlie’yle birlikte yıllardır görmediği babasını ziyaret eder. Ve babasının kendisini takdir ettiğini, hakkında yazılan yazıları kesip, çerçeveletip duvarına astığını, kısacası kendisini sevdiğini anlar. Nefret yerini sevgiye bırakır. Willy, babasıyla barışınca insanlıkla da barışır.
Ahlat Ağacı şimdiden sizin de aklınıza gelmiştir diye tahmin ediyorum. Sinan, kumarbaz ve başarısız babasından hiç hoşlanmaz. Kasabanın tümünden üzerine atom bombası atmayı hayal edecek kadar nefret eder aslında… Sinan, insanları sevmediğini açık açık söyler. Sinan insan sevmezliğiyle, baba nefretiyle Willy Wonka’ya benzemiyor mu?

Genç yazar adayı Sinan filmin epizodik yapısı içinde çeşitli kusurları olan insanlarla karşılaşır. Kendini beğenmiş yazar, cahil ve küstah kapitalist, açgözlü kuyumcu, rekabetçi arkadaş, işkenceci polis… Bu karakterler CÇF’deki çocuklar gibi değiller mi? İki filmin epizodik yapısında benzerlik yok mu?

 

Ve finalde Sinan, babası İdris’in, kendisi ile ilgili gazete yazısını kesip sakladığını, kitabını okuduğunu ve beğendiğini, kısaca kendisine değer verdiğini anlar. Tıpkı Willy Wonka’nın babasının kendisine değer verdiğini anlaması gibi. Sinan’ın babasıyla ilişkisinin aynı olmayacağını anlarız çünkü Sinan babasının başladığı kuyu kazma işini devam ettirmektedir. Muhtemelen Sinan’ın insanlarla ilişkisi de değişecektir.

Bütün bu benzerlikler elbette tesadüf. Birbirinden bu kadar farklı filmlerle hemen hemen aynı temayı anlatmanın mümkün oluşu bence muhteşem bir şey. Bence iki film de çok iyi. Ve de birbirinden tamamen farklı ve benzer!

Bütün Çocuklar Bizim Derneği de çok iyi. Çocuklarla iş yapmak müthiş zevkli. Siz de katılın bir şekilde, çorbada tuzunuz olsun. Bu yazı dernek sayesinde yazıldı. Yoksa vasat “Ant-man ve Wasp” üzerine ne yazacağım diye kara kara düşünecektim. Ya da tatlı ama boş Fransız filmi “Hayat Okulu” hakkında yazacaktım. Böylesi daha iyi oldu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com