Paterson: Anti-elitist elitizm

TARİH:  4 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jim Jarmusch’un Cannes’da geçen yıl Altın Palmiye için yarışan ama ödül alamayan Paterson adlı filmi geçen hafta vizyona girdi. Filme adını veren Paterson hem New Jersey eyaletinde bir kentin, hem de bu kentte yaşayan ve filmin kahramanı olan otobüs şoförünün (Adam Driver) adı. Filmin kahramanının kentle aynı adı taşıması, sanki ona kentin bilinciymiş gibi bir anlam yüklüyor. Ama aynı zamanda şiir de yazan Paterson’un böyle bir yanı yok. Şiirleri son derece bireysel, son derece kişisel. Bir kibrit kutusunun kapak tasarımı onun şiirine konu olabiliyor. Paterson, bir otobüs şoförü olarak, kentin nabzını otobüsünde hissediyor ama bunları şiirine yansıttığını görmüyoruz. Şiirlerini, karısı dışında kimseyle paylaşmayan ve kendisine sorulduğunda “şair değilim, sadece şoförüm” diyen Paterson’ın gerçekten de şair olmadığını ya da sadece karısı için şair olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazının, filmin, resmin sanat eseri olabilmesi için insanlara sunulmuş olması gerekir. Eser, ancak paylaşıldığı zaman sanat niteliği kazanır. Bir yazının film eleştirisi niteliği taşıyabilmesi ve yazarına eleştirmen denilebilmesi için yazının bir yerde yayınlanması gerekir. Ya da Jarmusch’un film yönetmeni olabilmesi için filmlerini piyasaya sürmüş olması gerekiyordu. Filmlerini kendisi çekip, sonra imha etseydi, Jarmusch diye bir yönetmenden söz ediyor olmayacaktık.
Paterson’un hakkında aslında öncelikle söylemem gereken şey bu filmin gerçekçi bir filmmiş gibi değerlendirilmemesi gerektiği. Ne şoför Paterson gibi bir adam, ne onun karısı Laura (Golshifteh Farahani) gibi bir kadın, ne de böyle bir ilişkinin varolması gerçekçi değil. Öncelikle Paterson, yeryüzüne inmiş melek kadar iyi bir insan. Her daim anlayışlı, her daim hoşgörülü, herkesin derdini dinleyen, gerektiğinde kahramanlık etmekten geri durmayan, çevresinde hiç entelektüel olmamasına rağmen, son derece entelektüel birisi Paterson. Bu kadar entelektüel olmasına rağmen, Amerikan ordusunda görev almış olmaktan gurur duyan ve askeri üniformalı resmini evin görülür bir yerinde sergileyen biri. Sıradan bir Amerikalı otobüs şoförü için askerlik hatırasını evde sergilemek normal bir davranış olurdu. Ama bilmediği şair, tanımadığı ressam olmayan biri olarak Paterson neden asker olmuş olmaktan gurur duyuyor olabilir ki?

Paterson’ın karısı Laura için de benzer şeyler söylenebilir. Laura, film boyunca sedece evdeyken görülüyor. Dışarı çıktığında kamera onu takip etmiyor. Laura ve Paterson’ın evine hiç misafir de gelmediği için genç kadını, kocası dışında herhangi biriyle iletişim içinde görmüyoruz. Evde dinlediği müziklerden, tipinden ve evdeki bazı eşyalardan Ortadoğu kökenli olduğu anlaşılan Laura’nın Nashville’e gidip country şarkıcısı olmak gibi saçma hayalleri var. Bunun için evin kıt kaynaklarını bir gitara yatırabiliyor. Topu topu 200 dolarlık bu harcamanın hane halkı için yüksek bir miktar olduğu Paterson’ın son derece kontrollü ve yumuşak da olsa tepkisinden belli. Laura o kadar sıradan, Beyaz, kır kökenli bir Amerikalı mı ki, country şarkıcısı olma hayali kurar?

Bu çift hiç mi tartışmaz, hiç mi gıcık olmaz birbirine? Paterson, bir gün olsun Laura’nın bol su yardımıyla zorla yuttuğu yemeğini, beğenmediğini söylemez? Laura’nın sevmediği köpeğine bir gün de olsa öfkelenmez mi? Tek kopya olan şiir defterini parçaladığında bile, köpeğe sakin bir sesle seni sevmiyorum demekle mi yetinir?

Film bize ne demek istiyor?
Bütün bunlar ve daha başka şeyler bize bir şey söylüyor; bu filmin derdi başka bir şey, bize gerçekçi bir hikâye anlatmak değil. Paterson filmi sanat ve sanatçı olmak üzerine bir tartışma. Böyle bir kavramsal çerçeve içinde anlamlı olabilir film. Filmden ve Jim Jarmusch tarihinden ipuçlarına baktığımızda karşımıza çıkan isimler arasında şunlar var: şair William Carlos Williams, ressam Jean Dubuffet ve Jarmusch’un Paterson’la birlikte vizyona çıkan biyografik filmi “Gimme Danger”ın kahramanı şarkıcı Iggy Pop.

Mesele o kadar basit değil
Şair Williams, elitizm karşıtı, yerellikten beslenen, Beat kuşağının öncülerinden bir şair(miş). Mesela T.S. Eliot’un şiirini entelüektel olmakla, yabancı sözcüklere fazla yer vermekle, klasik ve Avrupa edebiyatına çokça gönderme içermekle eleştirmiş. Filmin finalinde şoför Paterson’ın Japon turistle karşılaşmasında gündeme gelen bir ressam var: Jean Dubuffet. Dubuffet’nin ait olduğu akım olan “l’art brut”ün de iddiası yüksek sanata karşı “alçak sanatı” savunmak. Art brut sözcüğünü wikipedia “ham sanat” olarak Türkçeleştirmiş. Elitizme karşı gelen bir müzik akımı varsa o da punktır. Enstrümanlarını çalmayı bilmemek, 3 akordan fazlasını kullanmamak gibi “değer”leri vardı punk’ın. Punk’ın atası sayılan Iggy Pop’un grubu The Stooges’la yaptığı ilk albümün adı ‘Raw Power’dı. Raw Power’ı Türkçeye kaba/ham kuvvet olarak çevirebiliriz. ‘Raw power’ ve ‘art brut’ aynı şeyden söz ediyorlar sanki. İlkel, fazla işlenmemiş olan, herkesin “teorik olarak” yapabileceği bir sanattan söz ediyorlar. Bir otobüs şoförünün de. Fakat mesele o kadar yalın ve basit değil.

70’lerde çokça tartışılan bir soru vardı: Sanat sanat için midir, sanat halk için midir? “Sanat sanat içindir” önermesini, sanatçı, sanatı kendisi için yapar, bireysel bir sanattır yaptığı diye tercüme etmek çok yanlış olmaz herhalde. Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” (Dost Kitabevi) adlı kitabında şunları yazmış: “Bir topluluk için, kendisini oluşturan bireylerin var güçleriyle toplum ilkesine karşı birey ilkesini öne çıkarmaya çalışmalarının ve bireysel yararla toplumsal yarar arasındaki karşıtlığın iyi hissedilip korunmasının çok sağlıklı olduğuna inanıyorum. Zira eğer bireyler toplum ilkesine boyun eğerek kendi yararları yerine toplum yararına sarılmaya kalkarlarsa, ortada birey, dolayısıyla diyebiliriz ki, [gerçek anlamda] topluluk da kalmayacak, kalsa bile kanı çekilmiş olacaktır.” Dubuffet’nin birey-toplum arasında tercihini bireyden yana yaptığı açık sanırım. Aynı şeyin Williams’ın ve Paterson’ın (filmdeki şiirlerin yazarı aslında Ron Padgett) şiirleri için de söylenebileceğini düşünüyorum. Paterson’ın şiirlerini paylaşmak gibi bir derdi olmayışı, onları tamamen kendisi için yazdığını gösteriyor diyebiliriz.

Paterson da bir elit aslında
Bu filmde önerilen bir sanat anlayışı var kanımca. Bu sanat anlayışı da olabildiğince bireysel, “sanat sanat içindir”ci, anti-elitist ama toplumcu olmayan ve hatta kaçınılmaz olarak da karşı çıktığı elitizmin bir parçası olan bir sanat anlayışı. Anti-elitizmin elitizme çıkması kaderin bir cilvesi. Gerçekten popüler işler yapanlar, anti-elitist bir sanat yapalım diye yola çıkmazlar. Böyle yola çıkanlar sanatın elitleridir. Dubuffet tabloları en seçkin müzelerdedir, Jarmusch’un filmleri en seçkin film festivali olan Cannes’da yarışır vs., vs… Paterson da sıradan bir adammış gibi sunulsa da tam bir elit aslında. Filmin çözemediği ve çözemeyeceği bir karşıtlık bu. Paterson, Dubuffet’nin 1922’de Eiffel Kulesi’nin tepesinde meteorolojist olarak çalıştığını bilecek kadar malumat sahibidir, çünkü New York okulu şairlerini okumuştur. Williams gibi yerelliğe önem verir ama ne şiirleri kentin insanlarına dairdir, ne de Paterson bir Tom Joad (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin kahramanı, Bruce Springsteen’den hatırlanabilir) olma iddiasındadır. Ve ama evinde asker üniformasıyla fotoğrafı durur. Son derece sade şiirler yazar, neredeyse düzyazı gibidir yazdıkları ama bu şiirler sıradan insanların zevkine hitap eden cinsten değildir. Dubuffet’nin resimlerinin ve Iggy Pop’un müziğinin olduğu gibi. Iggy Pop’un en bilinen şarkısı ‘Lust for Life’ı, rock müziğinin en elit isimlerinden David Bowie üretmiştir örneğin. Bireycilik, bazen tehlikeli yerlere kadar da gider. Bowie’nin Berlin’deki Nazi selamı, Williams’ın ilk döneminde üzerinde büyük etkisi olan Ezra Pound’un Mussolini ve Hitler hayranlığı, punk’ın Nazi imgelemine sahip çıkışı, Iggy Pop’un askeri imgelerle sürekli oynayışı (“Search and Destroy” şarkısı, asker miğferiyle albüm kapağında –Naughty Litle Doggy-görünmesi…) ve Siouxsie gibi isimlerin gamalı haçı süs olarak kullanmaları gibi. Gerçi bunlardan Pound dışında hiçbirinin ciddiye alınması gerekmiyor.

Sadede gelecek olursak, Paterson belli bir sanat anlayışı ve sanatçı tipi üzerine bir deneme, gerçekçi bir hikâye anlatmıyor. Film öfkesizliğiyle, küçük şehir hayatından memnuniyetiyle belki amaçlamasa da muhafazakâr bir yerde duruyor. Öte yandan sıradan insana sunmaya çalıştığı ama aslında pek de başaramadığı selamla bir hoşluk da yaratıyor. Filmin denemeci yanı keşke daha inandırıcı bir hikâyeyle çerçevelenmiş olsaydı. Filmin üst katmanında okunacak bir şey yok.

Peki sanat ne içindir? Ben insan içindir deyip işin içinden çıkıyorum.

Kabuktaki Hayalet: Renkli, üç boyutlu ve tatsız

TARİH:  1 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kabuktaki Hayalet’in orijinal versiyonu 1995 tarihli bir Japon animesi. Bu orijinal filmi izlemedim; bu eksiğimi İstanbul Film Festivali’nde tamamlamayı düşünüyorum. Bu hafta vizyona giren film ise beni açıkçası hayal kırıklığına uğrattı. Tabii ki teknoloji çok iyi ama hikâye çok bildik. Robocop, Matrix, Blade Runner karışımı bir hikâye anlatıyor Kabuktaki Hayalet. Bu filmlerde filmin kahramanlarına bir tür yakınlık duyarız ve onların kaderlerine kayıtsız kalmayız. Kabuktaki Hayalet’in sorunu ise filmin kahramanına ve onun eşlikçilerine ilgi duymamız için bize bir sebep vermemesi. Binbaşı (Scarlett Johansson) adıyla tanıdığımız filmin kahramanı bir tür robokop. Beyni, insan beyni ama vücudu insan görünümlü robot. Tabii ki bu yarı robot, yarı insan varlığın kimlik sorunları olacak, geçmişini merak edecek, tabii ki…

Karşımıza çıkan ucube
Filmin ruhsuzluğu dışında ideolojik olarak da ciddi sorunları var. Filmi yapanlar, devlet ile sermayedar sınıfı arasında bağ kurmayı bilemediği ya da bundan kaçındığı için karşımıza şöyle bir ucube çıkıyor: Ortada gayet güzel bir devlet var ama korkunç kötü bir şirket de var. Bu şirket olmayınca her şey iyi güzel. Ortada son derece ticarileşmiş tuhaf bir hayat var; reklamlar kelimenin tam anlamıyla insanların burunlarından girip kulaklarından çıkıyorlar. Distopya gibi ama tam değil. Dediğimiz gibi kötüler olmasa hiç de kötü değil o hayat. Ne güzel rengarenk! Filmin başındaki ışıkla, sonundaki ışığı karşılaştırın, farkı göreceksiniz.

Filmin adındaki hayaleti görünce karşınıza cinli perili bir film çıkacağını sanmayın. Hayalet burada ruh anlamında kullanılıyor. Robokopun mekanik ve elektronik aksamı kabuk, beyni ise ruhu. Fakat dediğim gibi filmin ruhu, muhu yok. Çok renkli ama tatsız bir şekerleme gibi bu film. Juliette Binoche bile kötü oynamış filmde, varın gerisini siz düşünün. Scarlett Johansson da robotik hareket edeceğim diye, embesil gibi yürümüş. Sonuç: Pek kötü, pek!

Wonder Woman: Hayret bir şey!

TARİH:  3 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Wonder Woman’ filmi olmayacak bir duaya amin diyor ve bizim de dememizi istiyor. Bir yandan şiddeti estetize eder ve yüceltirken, diğer yandan dünyayı sevgi kurtaracak gibi iyi niyetli ama nihayetinde manâsız bir mesajı yutturacağını sanıyor. Süper kahraman demek, süper şiddet potansiyeline sahip olmak demek. Süper kahraman bu şiddet potansiyelini hayata geçirdiği için süper kahraman olur. ‘Wonder Woman’ın kahramanı Diana (Gal Gadot) için de geçerli bu. Diana film boyunca adam öldürür ve hatta işkence bile yapar ama öte yandan savaş gazilerine hayretle karışık bir acıyla bakar. Nasıl yani? Sen kılıcını sallayıp insanları doğradığında farklı bir sonuç mu doğuyordu ki, savaşta yaralanan, kolunu bacağını kaybeden askerlere hayretle bakıyorsun bre ‘Hayret Kadın’? Bu arada filmde hiç söylenmeyen ‘wonder woman’ sözcüklerinin hem ‘harika kadın’, hem de ‘hayret et kadın’ şeklinde çevrilebileceğini belirtmiş olalım.

Filmin hikâyesi çok kısaca şöyle: Amazon kadınlar, dünyadan izole edilmiş bir adada kadın kadına yaşarlarken, adalarına düşen İngiliz asker (Chris Pine) onları sürmekte olan Birinci Dünya Savaşı’ndan haberdar eder. Diana, savaş tanrısı Ares’i öldürürse, bütün savaşlara son vereceğini düşünür. Ve bu amaç doğrultusunda kötü Almanların peşine düşer. Ama sürpriz sürpriz: Kötülük ve iyilik herkesin içinde mevcuttur ve dünyanın düzeni hep böyle süregidecektir! Yani yapılacak tek şey hababam debabam savaşmaktır. Savaşların nedeni de böylece insan karakteriyle açıklandıktan sonra (filmin sınıf savaşından ve onun nedeni sömürüden söz edeceğini bekliyor değildiniz herhalde?) geriye yine de sevgi mesajını kakalamak kalır. Ne de olsa bu kadın bir yönetmenin çektiği bir kadın süper kahraman filmidir.
Filmin başlarda Türkiye’ye kötü bir sürprizi var. Kötülüğün yuvalandığı mekânın kapısında kocaman iki Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Burası Almanların, kötü niyetli araştırmalarını sürdürdürdükleri Osmanlı karargâhıdır. Bu Türk bayrakları, birkaç kez seyircinin gözüne sokulur. Amerikan ‘blockbuster’ları yani gişe canavarı filmlerinin asli özelliklerinden biri aynı zamanda propaganda filmleri oluşudur. Bu işler öyle rastlantıya bırakılmaz, ABD dışişleri bakanları ya da başkan yardımcıları film stüdyolarının yöneticileriyle oturup, stratejiler oluştururlar. İnanmayan, eski Dışişleri Bakanı Kerry’nin stüdyo temsilcileriyle yaptığı toplantılara dair haberlere bakabilir (Bkz.: Kerry’nin IŞİD’le mücadele konusundaki girişimleri).

Şimdi, eğer bir gişe canavarı filmde Türkiye imajı ‘kötülükle’ özdeşleştiriliyorsa bu ne tesadüftür ne de senarist ya da yönetmenin kendi kararıdır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye dair kötü niyetlerinin göstergesi olarak. Zaten Ortadoğu’da ABD tarafını seçmiş görünüyor. Kısacası yeni Osmanlı’nın kaderi eski Osmanlı ile aynı olacağa benzer. Ne bekliyorduk?

Filmin bir yere kadar fena gitmediğini de belirteyim. Özellikle Diana’nın erkek egemen ve sanayi kirlisi Londra’da yaşadıkları eğlenceliydi. Hoş bu bölümün de feminist bir eleştirisini okudum. Bu bölümde Diana’nıni filmin baş erkeğinin tepeden bakan açıklamalarına (mansplaining) maruz kaldığını ileri sürüyordu yazar. Fakat belli bir yerden sonra, her sıkıcı süper kahraman filmi gibi, ‘Wonder Woman’ da kavga dövüşe gark oluyor. Gal Gadot’a gelince, süper bir vücudu var. Yüzü hoşuma gitmiyor, oyunculuğu da.

Koca Dünya: Cennetten kovulma

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Koca Dünya’nın başlangıç bölümü, Reha Erdem sineması şehrin gerçekliğine mi döndü acaba dedirtiyor. Bresson minimalizmiyle ve görece hızlı bir tempoda geçen bu açılış bölümünden sonra gerçek dünyadan ayrılıp Reha Erdem’in kurduğu film dünyasına adım atıyoruz. Artık bir Reha Erdem filmindeyiz. Fakat Reha Erdem karakterleri ve temaları filmin başından beri bizimle zaten. Bu temalar neredeyse hiç değişmiyor. Çocuklar ve yetişkinler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler, anne ve babanın olmayışı ya da varsalar da işlevlerini yerine getiremeyişleri, masumiyetin tecavüze uğraması ama yine de bir ölçüde korunması… Kuşaklar arasındaki sorunların çözümüne yönelik bir umudu yok Erdem’in. Tek olası çözüm olarak gördüğü geriye, daha ilkel bir döneme geri dönüş. Yani hayvanla insan, doğayla uygarlık arasında bir sınırın ve cinsel tabuların olmadığı, kardeşlerin ensestiyöz bir birliktelik sürdürebildiği bir döneme geri dönülebilse belki sorun çözülecek. Böyle bir dönem ancak kutsal kitapların tarif ettiği cennette var. Reha Erdem de Koca Dünya filminin kardeş olduklarına inanan kahramanlarını cennete gönderiyor. Adem ve Havva’nın da kardeş olduklarını ve insanlığın onlardan türediğini söyleyebiliriz. Ama türemek için üremek lâzım, o da cennetten kovulma anlamına geliyor. Yani cennet ideali de sonsuza kadar süremiyor. Bir yılan giriyor illa ki araya. Sonuçta başlangıca dönsek de aynı sorunlar insanoğlunu buluyor. Filmin kahramanları da sığındıkları cennet benzeri mekândan gerisin geriye uygarlığa fırlatılıyorlar. Çünkü seks diye bir şey var. Seks, Koca Dünya’da bir eylem olarak pek görülmese de baştan sona belirleyici ve kötü bir rol oynuyor. Filmin erkek kahramanı Ali (Berke Karaer), lâkabı “dayı” olan bir kadın tarafından kelimenin tam anlamıyla düzülüyor. Sevişme sırasında insiyatif “dayı”da olduğu gibi, “dayı” Ali’nin parasını da çalıyor. Filmin genç kızı Zuhal (Ecem Uzun) kendisini evlat edinmiş adamın tecavüzüne uğruyor (burası muğlak aslında). Seks cenneti bozan bir şey Koca Dünya’da. Oysa ‘Kosmos’ta seks, Battal’ın iyileştirici gücüydü. ‘Kosmos’ nereden aklına geldi derseniz, Reha Erdem sinemasında doğayla insan arasında fantastik bir bağın ilk kurulduğu film oymuş gibi geliyor bana. ‘Beş Vakit’te daha gerçekçi bir doğa insan ilişkisi vardı. Ayrıca Zuhal de ‘Kosmos’ın genç kızı Neptün gibi bir gezegen adı. ‘Koca Dünya’da kardeşler arasındaki ilişki için ensestiyöz dedim ama kardeşler arasında cinsel bir yakınlaşma yok. Ya da en azından gösterilmiyor. Ensestiyöz bağ, ruhsal. Birbirlerini deli gibi kıskanmalarında görülen bir aşk onların yaşadıkları.

Erdem’in filmleri en iyimser göründükleri anlarda da karamsar. ‘Hayat Var’ın finali iyimser gibidir ama durup düşünürseniz o gençlerin o botla nereye kadar gidebileceklerini sorgulamaya başlarsınız. ‘Korkuyorum Anne’nin finalinde çıktıkları tepede dayanışma içinde ama titreyerek duran iki kişi vardır. İyimser gibi görünen finallerin bir sonraki sahnesi, trajediye gebedir.

Bütün auteur yönetmenler gibi Erdem aslında tek bir büyük yapıt üretiyor. Her bir film, bu büyük yapıtın parçaları. Eğer bu bütüne meftunsanız, çok özenli görüntü çalışmasıyla, Nils Frahm’ın nefis müzikleriyle ‘Koca Dünya’dan memnun çıkacaksınız. Heideggerci olduğunu düşündüğüm bu dünya (yanılıyor olabilirim) bana çok hitap etmiyor. Filmin bir başka Heideggerci yönetmen olan Terrence Malick’in filmlerini hatırlattığını da söyleyeyim. İçinde yaşadığımız koca dünya korkunçluklarla dolu. Erdem’in gerçekçilikle işi olmayan filmleri bana bazen gerçeklikten daha da karanlık, daha da umutsuz geliyor.

Jocelyne Saab Sergisi: Günde Bir Dolara Yaşamak

TARİH:  15 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Dün, yani Cuma akşamı yönetmen ve fotoğrafçı Jocelyne Saab’ın Günde Bir Dolar başlıklı kişisel sergisi Depo’da açıldı. Lübnan asıllı Fransız Saab gazeteci, ve savaş muhabiri olarak başladığı kariyerine, 80’lerde yöneldiği film alanında devam etti. Bugüne kadar dört uzun metraj ve 30 belgesel film yaptı. Saab, 2015 yılında Boğaziçi Chronicles programı kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri oldu ve izleyen herkesi derinden etkileyen bir seminer verdi. Saab, Lübnan İç Savaşı’nda Beyrut’u terk etmeyen sanatçılarla birlikte yaşananları kayıt altına almış. Kendi evi de yıkılan Saab’ın savaşa ve savaşın etkilerine dair gözlemleri unutulacak gibi değildi. Saab, İstanbul’da kaldığı günlerde bir de kısa film yaptı. Saab’ın, Fransa Kültür Bakanlığı Sanat ve Edebiyat Nişanı (Officier des Arts et des Lettres) ve Frankofon Sinema Ödülleri’nde (Trophées francophones du cinéma) Onur Ödülü bulunuyor.

Jocelyne Saab, 2015’te ayrıca Lübnan-Suriye sınırı yakınında Bekaa Vadisi’ndeki mülteci kamplarını ziyaret etmişti. Savaş dört yıldır sürmekteydi ve ölü sayısı halihazırda 400 bine ulaşmış, 5 milyon insan mülteci durumuna düşmüştü. Saab’ın filmi “Günde Bir Dolar” ve fotoğrafları, izleyiciyi mülteci deneyimi gerçeğinin farklı yönlerini düşünmeye davet ediyor. Bir Dolar, mültecilere geçinmeleri için günlük ayrılan miktara karşılık geliyor. Saab toplumu sonsuz tüketime teşvik eden, teklifsiz ve kaba billboard reklamlarının basıldığı malzemeden yapılmış çadırların görüntüleriyle, herhangi bir verim almanın imkânsız olduğu topraklar üzerindeki korkunç yaşam koşullarını anlatan görüntüleri birleştiriyor. Saab, cömert “doğa” kavramının buradaki göz kamaştırıcı yokluğunun dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Portreler bu acımasız ironiye tanıklık etmenin yanı sıra, bu donuk ve boş arazide yaşamaya zorlanan çoğunlukla kadın ve çocukların haysiyetli duruşunu, dayanma gücünü ve hatta zaptolunmaz mizah duygusunu da belgeliyor.

Suriye, Irak, Lübnan, Türkiye veya Yunanistan’dan gelen acıklı görüntülere karşı bıkkınlık ya da hissizleşme riskiyle karşı karşıyayız. Öte yandan bu risk, olayların filme alınması ve fotoğraflanmasını, böylece tanıklık etmeyi daha da önemli kılıyor. Asıl mesele, bu imgelerle nasıl ilişkiler kurduğumuz. Jocelyne Saab, Ortadoğu’nun çıkardığı en önemli kadın belgeselcilerden ve güncel sanatçılardan biri. Vücudunu hırpalayan hastalığına rağmen enerjisini yitirmeyen ve yeni projeler peşinde koşmaya devam eden Jocelyne Saab’ın sergisini kaçırmayın. Saab’ın kendisi de pazar gününe kadar İstanbul’da.

Zer: Kayıp şarkılar kayıp hayatlar

TARİH:  22 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Son yıllarda Kürt coğrafyasında geçen filmlerde ortak bir temaya rastlanıyor: Bir sesin, bir şarkının peşinde giderken, toplumsal gerçeklerle karşılaşmak. “Ses uçar” sözünü tersine çevirmeye çalışan, sesi sabitlemek, kayda geçirmek isteyen bu yaklaşımın Kürtçe üzerindeki tarihsel baskılarla alâkası olmalı. Kürtlerin anadilinde eğitim almasının engellenmesinin, Kürt kültürünü sözlü bir kültür olmaya mahkûm ettiği söylenebilir. Sözü uçup gitmeden yakalamaya çalışmanın bir nedeni bu olmalı. Bir de tabii, daha büyük suçlar var. Dersim halkını yok etmeye yönelik 1938 katliamı gibi. Devletin tunç elinin Kürt/Zaza halkının tepesine nasıl indiğinin unutulmaması için, Dersim adı bir de Tunceli’ne çevrilmiş. Şehrin tarihi o katliamla başlatılmış, geçmiş silinmeye çalışılmış. ‘Zer’ o tarihin silinip gitmesine direnen filmlerden. Devletin tunç makası izin verdiği ölçüde tabii… Çünkü filmi, yönetmenin göstermek istediği bütünlüğüyle seyredemiyoruz, arada karanlık planlar var. Bu karanlık sahneler, sansür edilmiş sahneler.

Filmin giriş bölümü biraz zayıf
‘Zer’, ABD’de başlıyor. Filmin kahramanı Jan, babasından nefret eden bir müzisyen. Sevgilisi tarafından da terk edilmek üzere. Bu sırada Jan’ın babası, hasta annesini tedavi için Amerika’ya getiriyor. Anne ve baba çok meşgul ve sevgisiz insanlar oldukları için, babannesine eşlik etme görevini de Jan’a yüklüyorlar. Klişe bir biçimde isteksiz Jan’la babaannesi arasında bir yakınlık başlıyor. Jan, Kürt kökeni ve 1938 katliamı hakkında ilk kez babaannesi aracılığıyla bilgi sahibi oluyor. Babaannesi ölünce, Jan babaannesinin kendisine söylediği ‘Zer’ şarkısının peşine düşüyor. Filmin bu giriş bölümü zayıf ve yüzeysel. Jan’ın babası, sevgilisi, ve babaannesiyle ilişkilerinin tümü içi pek de doldurulmamış bir çerçeveden ibaret. Film, Jan’ın şarkının peşinde Türkiye’de dolaşmaya ve halkla temas etmeye başlamasıyla canlanıyor ve renkleniyor. Jan şarkıyı ararken, kendi köklerini buluyor. Ve muhtemelen aşkı da buluyor.

Yönetmenin Batılı-Doğulu karşıtlığı ısrarı niye?
Kazım Öz’ün son uzun metrajlı filmi ‘Fırtına’da (Bahoz) da Batılı yaşam biçimine ve Batılı kadına bir reddiye vardı. Filmin kahramanı memleketine dönüyor ve Batılı kadında değil, memleketinin kadınında aradığı aşkı buluyordu. ‘Fırtına’ ve ‘Zer’ bu açıdan aynı yapıya sahipler. Batıya, Batı’nın sunduğu ilişkilere va aşklara karşı Doğu’nun yani özel olarak Kürt coğrafyasının ve kadınlarının ilişkileri ve aşkı öneriliyor iki filmde de. Öz’ün neden bu karşıtlık üzerinde ısrar ettiğini pek anlamıyorum. Birisini reddetmeden diğeri değerli kılınamaz mı? Kürtler illa “öz”lerine mi dönmeliler? Batılı ile Doğulu arasında bir ittifak, ortak değerler doğrultusunda bir dayanışma kurulamaz mı? Bizi belirleyen etnik kimliklerimiz mi? Kürtü ezenle, Türkü ezen ve iki halkın da yoksullarının ölümüne neden olan aynı sermaye sınıfı ve onun devleti değil mi? Mesela Diyarbakır’da yapılan operasyonları protesto amacıyla bildiri yayınlayan ve bunun karşılığında işinden, özgürlüğünden, ülkesinden ve kimi zaman da hayatından olan Batılı akademisyenler, bu Batılı-Doğulu karşıtlığının kofluğunu göstermiyor mu? Kazım Öz’ün karşıtlığı Doğulu ile Batılı arasında, etnik kimlikte değil, sömüren ile sömürülen arasında bulduğu filmler çekmeye başlaması dileğiyle…
Bunun dışında şunu da eklemek gerek: 1938 katliamı hakkında ne kadar film yapılsa azdır.


Terence Davies ve Jarmush

TARİH:  29 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl Terence Davies retrospektifi düzenledi. Terence Davies , 5 yıl kadar önce İstanbul Film Festivali’nin konuğu olduğunda kendisiyle tanışma şansına erişmiştim. Bu son derece kibar ve sempatik İngiliz gentleman’inin bu nedenle kalbimde ayrı bir yeri vardır.

Ama ilk üç orta metraj filmini biraraya getiren “The Terence Davies Trilogy”ye (Terence Davies Üçlemesi) hayran olmak için Davies’le tanışmak filan gerekmiyor. Üçleme, yapısı ve konusu itibarıyla bu yılın Oscar ödüllü filmi Moonlight’a benziyor. Yani film bir eşcinselin hayatından üç dönemi konu alıyor. Fakat Moonlight, bence Üçleme’nin yanında utangaç bir deneme olarak kalıyor. Üçleme hem sert hem de o kadar hüzünlü ki. Ve sinema duygusu o kadar güçlü ki. Uzun zamandır, diğer sanatlardan ayrı bir yeri olan bir sanat dalının ürününü, yani sinema izlediğimi bu kadar yoğun duyumsamamıştım. Tabii, filmin şöyle de bir şansı oldu; festivalde izlediğim ilk filmdi. Henüz zihnim ve vücudum yorulmamıştı. Festivallerin böyle kötü de bir yanı var. İlk filmlerden sonra üzerinize çöken yorgunluk, filmlerden alabileceğiniz hazzı çok azaltabiliyor.

Terence Davies’in kariyerinin ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives” (Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar) bugün Britanya sinemasının en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Üçleme’de anlatılan aileye benzer bir aile yine anlatılan: Zorba bir baba, sevecen bir anne, iki kız ve bir erkek kardeş… Davies’in bu filmi daha biçimci ve karakterlerine daha mesafeli. Belki sinemasal anlatım olarak daha yenilikçi ve zorlayıcı ama duygusal açıdan Üçleme kadar derinden yakalayıcı değil. Brecht ne derse desin, ben özdeşleşince düşünüyorum. Özdeşleşmenin düşünme önünde engel olduğuna katılmıyorum.

“Of Time And The City” (Zaman ve Şehire Dair), Davies’in yine özyaşamöyküsel bir deneme-filmi. Belgesel olarak da nitelendiriliyor. Davies, dine, patriayarkiye, devlete, krallığa ve evet, Beatles ve çağdaş pop müziğine öfkesini Liverpool’un tarihi eşliğinde dillendiriyor. Davies bir müzik tutkunu ama pop müziğe ilgisi Beatles’a kadar sürmüş. Beatles ve benzerlerinden o kadar nefret etmiş ki, sonraları kendisini klasik müziğe vermiş. Davies’in sevdiği ama artık varolmayan Liverpool’a özlemi, nasıl da bizim İstanbul’a duyduğumuz özleme benziyor. Daha 5-10 yıl öncesinin Beyoğlu’yla şimdiki arasında ne kadar büyük bir fark var!

Davies’in son filmi ise “A Quiet Passion” (Sessiz Bir Tutku)adını taşıyor. Emily Dickinson’ın hayatını anlatan filmde Dickinson’ı, “Sex and the City” dizisinden tanınan Cynthia Nixon canlandırıyor. Emily Dickinson, yönetmen Davies gibi dinsel kurumlarla arası hiç iyi olmayan bir kişi. Film Dickinson’ın, dinsel eğitim veren kurumdan ayrılışıyla başlıyor. Görece bir liberal olan babası kızını koruyor. Dickinson evinde babasının izniyle geceleri şiir yazıyor. Kendisi gibi anarşist ruhlu genç bir kadınla arkadaşlık kuruyor. Evli bir papaza haşık oluyor. Ama her nedense çok çirkin olduğuna ve sevilemeyeceğine inanarak içine kapanıyor iyice. Ve böbreğindeki bir hastalık nihayetinde onu öldürüyor. Film, insanın durup düşünmesine imkan vermeden yoğun şiirler ve diyaloglarla akıp gidiyor. Fakat bu düşünmeye fırsat bulamama durumu, bir de altyazı okuyorsanız filmi çok zor seyredilir hale getiriyor.

Davies dışında bir de Jim Jarmush’tan söz etmek isterim. Jarmush bir zamanlar iyi filmler çekmişti ki sanırım onları da abartmıştık. Son zamanlarda bu “usta”nın iyi bir filmine rastlamadım. “Paterson” dahil. Jarmush’un son filmi “Gimme Danger” açıkçası kendisinden çok şey beklemeyen beni bile hayal kırıklığına uğratacak kadar kötü bir belgesel. Jarmush, “gelmiş geçmiş en iyi rock’n’roll topluluğu” diye adlandırdığı The Stooges’ı anlatmak istemiş. Bunun için grubun lideri ve şarkıcısı Iggy Pop’u evinde koltuğa oturtmuş ve konuşturmuş ve son derece kötü bir yöntem olduğunu düşündüğüm ve Michael Moore’un belgesellerinde çok kullandığı bir yönteme başvurmuş. Konunun çağrıştırdığı ama konuyla doğrudan alakası olmayan, dönemin kültürüne dair görüntülere başvurmak diye tanımlayabileceğim bu yöntem filmi cazip kılmıyor. Yüzeyselleştiriyor ve sulandırıyor. Hoş, film zaten sulandırılmaya ihtiyaç duymayacak kadar koyuluktan uzak zaten. Ne dönemin ne de Iggy Pop’un ruhuna dokunamıyor film. Jarmush’un grupta özel ne bulduğunu da anlamıyoruz. Filme girmeden önce Iggy Pop hakkında Jarmush’un gösterdiğinden daha çok şey biliyordum zaten. Gördüğüm en kötü müzik belgesellerinden biri desem haksızlık etmiş olmam sanırım. Ama tabii ki seyretmiş olduğuma memnunum. Jarmush hakkında ne kadar haklı olduğuma daha çok inandım bu sayede.

Ankara Film Festivali bütün zorluklara rağmen bu yıl da, zengin bir program sunuyor izleyicilere. Umarız daha yıllarca bu misyonunu sürdürür.

American Honey: Umutsuz bir yerde aşk

TARİH:  14 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmlerden biri daha karşımızda. ‘American Honey’, Cannes 2016’da Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Zaten filmin yönetmeni Andrea Arnold, Cannes’da bugüne kadar yarıştığı her 3 filmle de Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış durumda. Ödülü, sürpriz değil bu açıdan. Cannes’da eleştirmenlerin oylarının ortalamasına göre ise film vasatın biraz üzerinde. Fakat vasatın üzerinde bulundu dediğime bakmayın, filme âşık olanlar ile filmden nefret edenler de çok.

Türkiye’de böyle olduğunu görüyorum. Yani hayranları da var, sevmeyenleri de.

‘American Honey’, benim genellikle sevmediğim, İngiliz yönetmenlerin ise pek sevdiği bir tarzda çekilmiş: Belgesel gibi çekme tarzı denilebilir buna. Bu tarzda kamera sanki o an olayın geçtiği mekânda kimseye görünmeden bulunuyor ve olayları kaydediyor. Kimisi bu tarza ultra gerçekçi, kimisi doğalcı (natüralist) diyor. Fakat gerçekçilik ve doğalcılık sadece biçime dair kavramlar değil. Sallanan bir omuz kamerasıyla çekildiği için filme gerçekçi demek doğru değil. Ya da Emile Zola’nın edebiyattaki natüralizmiyle, Andrea Arnold’unki benzer değil. Bu yüzden belgeselmiş gibi yapan bir tarz demekle yetineceğim.

Ve yolculuk başlıyor

Film bir aşk hikâyesi anlatıyor. Genellikle olduğu gibi, 3 kişi arasında geçen bir aşk hikâyesi bu. Filmin genç kadın kahramanı âşık olduğu genç adam için, hem patronu, hem de rakibi olan başka bir genç kadınla rekabet ediyor. Kazanıp, kazanmadığı filmin sırrını ifşa etmeye girer diyorsanız yazının devamını okumayın ama aslında filmin sırrı filan yok. Onun için söyleyeyim: Kızımız, erkeği kazanmıyor ama kızın durumunun çok da kötü olmadığını ima eden bir finali var filmin. Yönetmen öyle inanmak ve inandırmak istemiş ama filmden bu sonuç çıkmıyor. Kafanızı daha fazla karıştırmadan, baştan alayım.

Filmin 18 yaşındaki kahramanı Star’ı (Sasha Lane), çöp konteyneri karıştırırken tanıyoruz. Konteynerde bulduğu ambalajlı çiğ tavuğu yanındaki iki küçük çocuğa (kardeşine?) veriyor. Tam bu sırada yoldan geçen bir minibüsten gelen sesler Star’ın dikkatini çekiyor. Minibüs park edince, içinden bir sürü genç iniyor ve süpermarkete giriyor. Star bu gruptan etkileniyor, onları takip ediyor ve grubun görünen lideri Jake’e (Shia LaBeouf) ilk görüşte âşık oluyor. Jake, Star’a gruba katılmasını öneriyor. Grup, kent kent gezerek dergi pazarlayan gençlerden oluşuyor.

Star, eve döndüğünde, babası mı yoksa üvey babası mı olduğunu anlamadığımız bir adamın cinsel tacizine katlanıyor. Star kararını veriyor; iki kardeşini country dansı yapan annesine (?) bırakıyor ve gruba katılıyor. Star’ın arka plan hikâyesi bundan ibaret. Adam nesi, dans eden kadın nesi çok belli değil. Ama şunu söylemek mümkün galiba: Star melez olduğuna göre, babası bir siyahtı, gördüğümüz kadın annesiydi, adam da annesinin sevgilisi ya da ikinci kocasıydı.

Ve yolculuk başlıyor. Star, kendisi gibi 10 gencin daha olduğu minibüsle Kansas’a doğru yola çıkıyor. İş ve yol arkadaşlarından, asıl patronun Krystal (Riley Keough), Jake’in de Krystal’in kapatması olduğunu öğreniyor. Bu durum Star’ı yıldırmıyor. Jake’i, Krystal’in elinden almak için çabasını sürdürüyor. Star’ın çok fazla bildiği taktik yok doğrusu. Ne zaman Jake’i kıskansa ki sık sık kıskanıyor, kendisini birilerinin kucağına atarak Jake’i kıskandırıyor. Bu taktik işliyor da. Ama Star’ın şansı yaver gitmese, tecavüze uğraması işten bile değil. Özellikle, yaşlıca üç zengin kovboyun arabasına atlayıp, onlarla havuz başında içki içip şakalaşmaya başladığında filmin en gerilimli anı yaşanıyor. Ve tam bu sırada filmin en akıl sır almaz olayı da gerçekleşiyor. Nereden kovboyların evini bulduysa, Jake, beyazları yerlilerden kurtaran süvari alayı gibi yetişip, kızı olası bir tecavüzden, silahını çekerek kurtarıyor. Gerçi adamlar o ana kadar çizgiyi aşan bir şey yapmış değillerdi ve belki de yapmayacaklardı ve Star durumundan şikâyetçi değildi. Bundan sonra filmin en Bonnie & Clyde anı yaşanıyor. Çalıntı bir arabada otoyolda “özgürce” gittikten sonra, iki “yasadışı” sevgili sevişiyor. Sanki, bir anda başka bir filme transfer olmuş gibi oluyoruz. Sanki “Badlands”de falanız. Hoş, Terence Malick benzetmeleri bundan ibaret değil,; film sık sık doğa görüntüleriyle harmanlanıyor. Böcekler, atlar, uçan sincaplar vs. Neden? Hepimiz doğanın bir parçasıyız mı? İnsanın doğasını, hayvanların doğasıyla bir tutmak mı? Bilmiyorum.

Star’ın rekabet ettiği kişinin yani Krystal’in aynı zamanda patronu olduğunu belirtmiştim. Jake de hiyerarşide Star’dan yukarda. Bu durum sembolik olarak Krystal’i anne, Jake’i de baba yapıyor Star için. Tipik Freudyen bir durum; Elektra kompleksi diyeceğim ama bu kavram tartışmalı.

Bu üçlü arasındaki ilişkinin nasıl süreceği filmin sonunda net bir şekilde belli olmuyor. Star’ın göle girip, bir tür vaftiz olması, onun yeniden, farklı biri olarak doğduğunu ima ediyor. Üstüne bir de ateş böceklerinin görüntüsü gelince, finalin iyimserlik aşılamak istediğini söylemek doğal. Ama Star’ın, anne-baba karmaşasını aştığını, kendisini tehlikeli konumlara bir daha sürüklemeyeceğini, gördüklerimizden çıkarsayamayız. Evlenip, bir sürü çocuk yapmak isteyen Star’ın, bu mesleği sürdürerek pek bir yere varacağı yok.

Şarkılar durumu nasıl özetliyor?

Filmde Amerika’dan insan manzaraları da görüyoruz. Bu gördüklerimizde yeni bir şey, ilginç bir gözlem yok. Beş yaşında ‘80’lerin punk grubu Dead Kennedys’in hayranı olan bir çocuk ilginç tabii de, ben pek ikna olmadım. Kötülerin Amerikan iç savaşının kötüleri olan Konfederasyon bayrağını ya üzerlerinde (Krystal’in bikinisi), ya da evlerinde taşımaları (Star’ın “babası”nın evinin duvarında asılı) filmin kör gözüm parmağına sembolizmlerinden. Bu kör gözüm parmağına durumu şarkı seçiminde de söz konusu. Star, arabasına bindiği TIR şoförüyle hayallerinden söz ederken teypte, Springsteen’in “Dream Baby Dream”i, Star ile Jake süpermarkette ilk gözgöze gelip aralarında aşk kıvılcımları çaktığında fonda Rihanna’nın “We found love (in a hopeless place)”i, ilk sevişme öncesinde Mazzy Star’ın “Fade into you”su vs çalıyor. İlk şarkı “hayal kur bebeğim, hayal kur”, ikincisi “(umutsuz bir yerde) âşık olduk”, üçüncüsü“ senin içinde yok olmak” demek. Şarkıyla görüntünün bu kadar çakışması bana açıkçası ilkel geliyor.

Fakat belki daha büyük bir sorun, bu gençlerin bir iç dünyalarının filmde görülmemesi. Bu gençlerin konuşmamaları. Birbirlerine iç dökmemeleri. Yaptıkları işle ilgili sorunlarını tartışmamaları. Star dışında hiçbirinin ete kemiğe bürünmemesi. Oysa onlarla dile kolay 2 saat 42 dakika birlikte vakit geçiriyoruz. Star dışında dediysem de onu da çok az tanıyoruz aslında. İşin ahlaki yönüyle sorunu olduğunu biliyoruz en azından.

Bütün bu söylediklerim negatif şeyler ama filmin erdemleri de var. Belli anlarda, o seyahat etme duygusunu, bir grubun parçası olma duygusunu veriyor. Ayrıca Star’ın aşık olma halleri de içe dokunuyor, bazen. Fakat bu kadar uzun süreyi hak eden bir şey yok filmde. Ha filmdeki çocuklar gibi kafanız kıyaksa, bırakın 2 saat 42 dakikayı, 4 saat de seyredebilirsiniz filmi. Bol bol müzik, doğa manzaraları vs ile gideri var. Filmin başta söylediğim belgeselimsici havası bazen pornografik belgesilimsiye de kaçıyor. Gençlerin, toplu halde kanyona karşı dizilip işedikleri sahne ve Jake’le Star’ın sanırım gerçekten sevişmeleri bu pornografik gerçekçiliğe en denk gelen sahneler. Kastettiğim çıplaklık değil; rolle gerçeğin karışması durumu.

Filme âşık da olabilirsiniz

Filmin genç oyuncuları, yani satıcı çocuklar, biri hariç, amatör. Diğer profesyoneller satıcılık mesleği hiyerarşisinde yüksekte olanlar, yani oyunculuk mesleğinde de yüksekte olan ShiaLaBeouf ve Riley Keough. Star’ı oynayan Sasha Lane bahar tatilinde sahillere doluşan üniversite öğrencilerinden biriymiş yönetmen tarafından keşfedildiğinde. Ama sanki yaratılan hava Lane’in filmde canlandırdığı karakter gibi yoksul bir aileden geldiği. Hayır, Lane, hali vakti yerinde bir kolej öğrencisi. Lane filmde, kendisine düşen işi yerine getiriyor ama bu atla deve bir iş değil. Shia LaBeouf rolünde gayet iyi. Riley Keough da iyi. Sonuçta filme âşık da olabilirsiniz. Benim gibi burun da kıvırabilirsiniz. Amerika’dan insan manzaraları görmek istiyorsanız bu filmden daha iyi seçenekleriniz var. Diane Arbus fotoğrafları ya da, Harmony Korine filmleri daha iyi seçenekler (“Trash Humpers”a bulaşmayın ama!).

Hizmetçi: Kayıp Zamanın Peşinde

TARİH:  12 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Chan-Wook Park, bir auteur olmadığını iddia ediyor. Filmlerinde auteur yönetmenler gibi aynı konulardan-temalardan söz etmiyormuş, ona kalırsa. Ama ‘İntikam Beye Sempati’, ‘İhtiyar Delikanlı’ ve ‘İntikam Meleği’ filmlerine ‘intikam üçlemesi’ adını da ben kendim verdim diye de ekliyor. Eğer Park, auteur değilse kim auteur açıkçası bilmek zor. Park’ın filmlerinde intikam başta olmak üzere aynı temalar sık sık kendilerini gösteriyorlar. Rashomon’a benzer çok perpektifli bir yapı da intikam gibi, Park filmlerinin alamet-i farikalarından. İlk büyük hiti J.S.A.: Joint Security Area (Ortak Güvenlik Alanı) için birçok eleştirmen Akira Kurosawa’nın muhteşem filmi ‘Rashomon’ benzetmesinde bulunmuştu. Tuhaftır, bu benzetmenin Park’ın son filmi ‘Hizmetçi’ için yapıldığına, okuduğum yazılarda rastlamadım. Ama ‘Rashomon’ benzeri çok perspektifli bir yapıya J.S.A.’dan çok ‘Hizmetçi’ klasik bir örnek.

Park’ın, İngiliz yazar Sarah Waters’ın, Booker Ödülü’ne aday gösterilmiş olan 2002 tarihli ‘Ustaparmak’ (‘Fingersmith’; Nora Yayınevi) adlı kitabından uyarladığı ‘Hizmetçi’, Park’ın en erotik ve en romantik filmi. Bir lezbiyen aşk hikâyesini anlatan filmin eşcinsel temasının izleri, örtük biçimde de olsa Park’ın ilk filmlerinden ‘J.S.A.’da bulunabilir. ‘J.S.A’de Güney ve Kuzey Koreli iki asker arasında sıradışı bir dostluk anlatılır. Görünürde cinsellik olmasa da, birçok işaret homoerotik bir romansa işaret eder.

‘Hizmetçi’de ise örtük bir cinsellik yok, hatta kimilerine göre, fazlasıyla röntgenci bir kameradan, bir erkek bakışından söz etmek mümkün. Ama öyle olsa da bu illa kötü mü? Sinema bize her türlü duyguyu yaşatabilir. Ağlatabilir, güldürebilir, korkutabilir, niye erotik haz da vermesin? Eğer bağlam insanı nesneleştiren bir bağlam değilse, sorun ne? ‘Hizmetçi’nin lezbiyen aşıkları için her şey denebilir ama nesneleştirilmişler denemez. Onlar, erkeklerin kendilerini nesneye çevirmeye çalışmalarına başarıyla direnen, cesur ve akıllı kadınlar. Aynı zamanda güzel ve seksiler de. Seksi kadın ya da erkek görmeye entelektüellerin de ihtiyacı var, sadece ‘Karanlığın 50 Tonu’nun seyircilerinin değil. Böyle deyince, Park’ın sineması entelektüellere hitap eden bir sinema demiş gibi oldum. Yanlış değil ama eksik. Park, hem Cannes gibi büyük festivallerde önemli ödüller kazanan, hem de ülkesi Güney Kore’nin en çok gişe yapan filmlerinin bazılarının altında imzası olan bir yönetmen. ‘İhtiyar Delikanlı’, Quentin Tarantino’nun, Cannes’da jüri başkanı olduğu 2003’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı. Tarantino’nun arzusu, Palme D’or’u ‘Oldboy’a vermekti ama gücü yetmemişti. ‘Kan Arzusu’ 2009’da yine Altın Palmiye’ye aday olmuş ve Jüri Ödülü’nü kazanmıştı (Andrea Arnold’un ‘Akvaryum’u ile birlikte). ‘Hizmetçi’ ise Cannes’dan en iyi sanat yönetimi ödülüyle döndü. Gişede ise Park’ın üç filmi, Güney Kore’de en çok iş yapan ilk yüz film içinde yer alıyor. J.S.A. çıktığında Güney Kore sinemasının gelmiş geçmiş en çok bilet satan filmi olmuştu.

Güney Kore, bize çok uzak ama çok da yakın bir ülke. Kore Savaşı’nın anısı hâlâ yaşlı kuşağın aklında. Fakat Türkiye’de neredeyse ne yaşanmışsa Güney Kore’de misliyle yaşanmış. Askeri rejim deseniz öyle, sanayileşme deseniz öyle. Askeri rejimden demokrasiye, köylü toplumundan sanayileşmiş kentliliğe dev adımlarla ilerlemiş bir ülke Güney Kore. Zaman sanki insanların elinden akıp gitmiş, kaybolmuş. Chan-Wook Park’ın önemli bir temasının da kayıp zamanın peşinde koşmak, çalınan hayatların hesabını sormak olduğu söylenebilir. ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh-Dae bilmediği bir nedenden, bilmediği kişilerce 15 yıl hapiste tutulur. Hapisten çıktığında da kayıp zamanının intikamını almaya çalışır. ‘İntikam Meleği’nin kadın kahramanı da işlemediği bir suçtan hapse girmiş, çıktığında o da intikam peşine düşmüştür. ‘Hizmetçi’de hapishanenin yerini akıl hastanesi alır. Haksız yere akıl hastanesine kapatılan bir kadın söz konusudur yine ve o da intikam almak ister. Daha da genel planda filmin geçtiği 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’nin bir hapishane olduğu söylenebilir. Kayıp zaman bireyi aşar, bütün bir ülkeyi kapsar.
Ama intikam, Park’ın kayıp zamanlarının peşindeki kahramanları için iyi bir sonuç vermez hiçbir zaman. İntikam, intikamcıyı bir canavara dönüştürür. Öyle ki, ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh Dae-Su, sonunda bilincinin ‘canavar’laşmış kısmını hipnozla sildirir, çünkü hayatına ancak bu şekilde devam edebilecektir. Bu arada sözü edildiğini duymadığım bir ilişkiyi not edeyim: Michel Gondry’nin ‘Sil Baştan’ı ‘İhtiyar Delikanlı’dan bir yıl sonra çekilmiş. İki filmde de bir hafıza sildirme teması var. Fakat asıl şaşırtan şey ‘İhtiyar Delikanlı’da tam bu benzerliği düşündüğünüz anda karşınıza çıkan görüntünün filmin kahramanının kuşbakışı karda yatan hali olması. Tıpkı ‘Sil Baştan’ın afişindeki Jim Carrey’yle Kate Winslet’in buz üzerinde yatan görüntüsü gibi. Tesadüf mü, ilham mı bilemeyeceğim. İki film arasında çok kısa bir süre var, muhtemelen bir ‘büyük zihinler, benzer düşünür’ durumu söz konusudur.

‘Hizmetçi’ye dönecek olursak, Sarah Waters’ın romanı yaklaşık iki asır öncenin İngilteresi’nde geçer. Romanın iki kadın kahramanı arasındaki temel fark sınıfsaldır. Park, BBC’nin dizileştirdiği Waters’ın romanını Kore’ye uyarlamış ve tarihi 10930’lara yani Japon işgali altındaki Kore’ye çekmiş. Dolayısıyla filmin iki kadın kahramanı arasındaki sınıf farkına, kültür ve ülke kimliği farkları da girmiş. İşgalci ve işgal edilen arasındaki kültür farkı sadece Japon ve Kore kültürleri arasındaki fark da değil. Japon işgalci aracılığıyla Batı kültürü de Kore’ye girmeye başlamış. O döneme kadar dışa kapalı bir toplum olan Kore’nin hızlı değişimi bu yıllarda başlamış. Park filminde, Batı kültürünü temsil eden özenti Korelileri de eleştiriyor. Filmin kötü adamları onlar.

Filmdeki eşcinsellik için ise Park, bağımsız filmler ve yeraltı kültürünün eşcinselliği inatla konu alması sayesinde bu filmin yapılabildiğini, ve bu filmin de Kore toplumundaki homofobinin kırılmasına katkıda bulunacağını umduğunu söylüyor. Filmin gişe başarısına bakıldığında, Park’ın amacının gerçekleşmekte olduğu söylenebilir. Filmin kadın perspektifini ise yaşlandıkça kendisindeki feminen yanının öne çıkmasıyla açıklıyor. Balzac’ın “her büyük yaratıcının güçlü bir kadın yanı” olduğu sözüne rastladığında çok etkilendiğini söylüyor. Eşi ve kızıyla yaşayan Park’ın hanesinde de kadınlar çoğunlukta zaten.

Waters’ın kitabının orijinal adı ‘Fingersmith’ Viktorya dönemi İngilizcesinde ‘eli uzun, kapkaççı’ anlamına geliyor. Kitabı uyarlarken önemli değişiklikler de yapan Park, Waters’ın önerisiyle filmin ismini de değiştirmiş. Fakat orijinal isimdeki ‘parmak’a bir şekilde ‘el’ ile gönderme yapmayı da ihmal etmemiş. Çünkü hizmetçi sözcüğünün karşılığı olarak kullandığı ‘Handmaiden’ sözcüğü el sözcüğünü içeriyor. Ayrıca filmde parmakla ilgili önemli bir sahne var.

Filmin oyuncuları üzerine konuşmak biraz boş gibi çünkü Koreli oyuncuların adları hızla unutuluyor. Ama şu bilgi de önemli: ‘Hizmetçi’nin başrol oyuncusu Min-hee Kim, bu yıl Berlin Film Festivali’nde Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başına’ filmiyle en iyi oyuncu ödülü kazandı. Kim’in adını ilerde de duyacak gibiyiz.

Kutsal Geyiğin Ölümü: Tanrıların gazabı

TARİH:  18 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Lanthimos, Östlund, Haneke… Bu yönetmenler sanki modern zamanların Olimpos tanrıları gibi yukarlarda bir yerlerden insanoğluna parmaklarını sallıyorlar. Biz fanilere, ne kadar zayıf, ne kadar güvenilmez, ne kadar bencil yaratıklar olduğumuzu söyleyip duruyorlar. Biz faniler de onlara hizmette kusur etmemeye özen gösteriyor, her fırsatta kendilerine Altın Leoparlar, Ayılar, Aslanlar kurban ediyor, saraylarını Altın Palmiyelerle dekore ediyoruz. Östlund yukardan bakıp kahkahalarla salaklığımıza gülüyor, Haneke ve Lanthimos ise vakarlarını bozmadan somurtarak seyretmeye devam ediyorlar. Sonuçta bizi affediyorlar mı? Asla! Bir sonraki filmlerini planlamaya başlıyorlar, bizi daha ne kadar fazla şiddetle azarlayabileceklerinin hesabını yapıyorlar. Bir sonraki altın buzağılarını bekliyorlar, alacaklarını biliyorlar.

Ben tanrıtanımazım. Ne Hollywood tanrılarına, ne de art-house tanrılarına tapıyorum. Ne yapayım, tanrılar beni böyle yaratmış! Lanthimos en sevmediğim tanrılardan. Filmlerini dayanılmaz buluyorum ve dayanmıyorum da çoğu zaman. Meşhur “Köpek Dişi”ni sonuna kadar seyretmedim. “İstakoz”un bir bölümünde uyukladım. “Kutsal Geyiğin Ölümü” ilk kez sonuna kadar seyrettiğim bir Lanthimos filmi oldu. Bu onun iyi olduğu anlamına gelmiyor. Benim tahammül gücümün artmış olabileceği anlamına geliyor.

Babaların zaaflarının bedelini çocuklar öder; ödemek zorundadır. Eğer bu bedeli baba çocuklarından birine ödettirmezse, babanın bütün ailesi (toplumun tümü?) bu bedeli ödemek zorunda kalır, daha da kötü olur. Cezayı sınırlamanın yolu birini seçip, onu kurban vermektir. Tanrısal, ilahi düzen böyle işler. Bunun başka türlü olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir.

“Kutsal Geyiğin Ölümü”nün bize anlattığı hikâye öz itibariyle yukarda yazdıklarımı söylüyor. Buradaki babayı da bir tür yarı-tanrı, ya da kral gibi görebiliriz sanırım. Buraya nereden geldik? Truva efsanesinden. Agamemnon, Artemis’in bir kutsal geyiğini öldürür. Artemis, Agamemnon’u rüzgârları dindirerek cazalandırır. Agamemnon’un donanması bir türlü Truva’ya doğru sefere çıkamaz. Agamemnon’un tanrı Artemis’e kızını kurban etmesi gerekir ki rüzgâr çıksın, donanma da sefere koyulsun. Efsanenin bir başka versiyonunda ise Agamemnon, kızı yerine bir geyiği kurban eder. Filmin adı da buradan gelir.

Lanthimos’un hikâyesinde Agamemnon’u bir kalp cerrahı olan Stephen (Colin Farrell) canlandırıyor. Karısı rolünde Nicole Kidman var. Filmin hikâyesini daha fazla anlatmayacağım, aslında zaten anlattım bile, her şey efsanede var. Lanthimos etkileyici bir müzik kullanımı gerçekleştirmiş (bazen The Birdman’i hatırlatıyor). Farrell özellikle robot gibi oynatılmış. Kidman yine insaniliğini korumayı başarmış. Tanrılar onu bize bağışlamışlar, filmin öyküsünde de Kidman’in karakteri başına gelmesi beklenen belayı yaşamıyor. Neden? Belki filmin tek umut ışığı o karakterdi, bilemiyorum.

Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman’in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil.

Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız “gerileme” çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com