Karanlık Görev: İşgale karşı direniş

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhteşem bir sinematografi, çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri, müthiş bir dönem atmosferi, müziğin yerinde kullanımı, iyi oyunculuklar ve bol miktarda ulusal gurur ‘Karanlık Görev’i Güney Kore’de gişe rekortmenliğine ve ülkenin Oscar adaylığına taşıdı. Güney Kore sinemasının zanaatta geldiği ustalık seviyesine hayran olmamak mümkün değil.

Direniş hikâyesi
Karanlık Görev, 1920’lerde, Kore’nin Japon işgali altında olduğu dönemde geçiyor. Güney Kore’de bu döneme yönelik yeni bir ilgi var sanırım. Park Chan Wook’un vizyona gireceği söylenip bir türlü giremeyen filmi Hizmetçi (Ah-ga-ssi) de Japon işgali altındaki Kore’yi fonuna almıştı. Karanlık Görev ise doğrudan işgalciye karşı bir direnişçi hikâyesi. Amerikan sermayesi (Warner Bros’un finanse ettiği ilk Korece film K.G.)ile çekilen bu ulusalcı film, direnişçilerin nasıl yaşamları pahasına Japon işgal güçlerine karşı direndiklerini, antika eşya ticareti kisvesi altında patlayıcı madde transferi yaptıklarını konu alıyor. Hikâyenin merkezinde ise hangi tarafta olduğunu ya da olacağını tam kestiremediğimiz bir Koreli komiser var (Kong-ha Song her zamanki gibi çok iyi).

Filmin derinliği yok
Filmin başlarında konuyu ve kişilikleri yakalamakta zorlanıyorsunuz. Film bittiğinde de hikâyenin çok da inandırıcı olmadığını düşünebilirsiniz. Film hiçbir açıdan derin değil. Japon işgalciler tek boyutlu karikatürler falan… Ama bunlar hiç önemli değil. İyi bir sinema örneği seyretmenin keyfi, bu sorunların üstünü kolaylıkla kapatıyor. Filmin kara film atmosferine biraz erotizm çok yakışırmış ama maalesef eksik kalmış.


Gizli Sayılar: Irkçılığa, ayrımcılığa ve sosyalizme karşı

TARİH:  25 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Filmler tümden kötü ya da tümden iyi mesajlar vermek zorunda değil. Bir yandan kadın-erkek ve ırk eşitliğinden söz edebilen bir film başka açılardan gayet gerici, kapitalizm propagandacısı ve hatta silahlanma yarışına destek olan bir tavır içinde olabilir. ‘Gizli Sayılar’ tam da böyle bir film. Şeker kaplı zehirli bir hap gibi.

Film, ABD ile SSCB yani Sovyetler Birliği arasındaki silahlanma yarışından söz ediyor. Filmin asıl dinamiğini bu yarışta kimin öne geçeceği belirliyor. 1960’ların başlarında ABD, SSCB’nin gerisindeydi. Uzaya çıkan ilk insan, Rus Yuri Gagarin’di. Bu durum aslında çok tuhaftı, gerçeküstüydü. Sovyetler Birliği 100 yıl önce bu zamanlarda kurulduğunda ABD’den hemen her açıdan çok daha geri bir devletti. Sanayisi zayıf, nüfusunun çoğu köylü olan bu ülke, bir de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve yirmi milyon insanı faşist Almanya’nın kurbanı oldu. SSCB’nin hiçbir zaman idealimizdeki sosyalizme benzeyen bir rejimi olmadı. Ama yine de SSCB sosyalizminin bir sürü kazanımını da göz ardı etmemek gerek. Kadın haklarının en gelişmiş olduğu ülke SSCB’ydi. Kürtaj hakkı daha yeni rejimin ilk yıllarında tanınmıştı. Eğitimde kadın erkek eşitliği vardı ve eğitim her aşamasında ücretsizdi. Birçok ülkede olduğu gibi sadece erkekler ya da sadece zenginler eğitilmiyordu. ABD’nin aksine ırkçılık yasaktı. Metafizik saçmalıklara kapılar kapalıydı. Ve bütün bunların sonucunda SSCB, her türlü dezavantajına rağmen uzay yarışında öne geçmişti. Filmde Kevin Costner’in canlandırdığı hayali kahraman “Nasıl olur da Ruslar uzay yarışında bizden daha önde olurlar?” diye soruyor. ‘MTV.com’dan Amy Nicholson yanıtlamış: “Çünkü kadınlarına çalışma olanağı vererek Ruslar beyin güçlerini ikiye katlamışlardı. 60’ların başlarında, kimya dalında doktora yapanların yarısına yakını kadındı. Amerika’da bu oran 20’ye 1’di. Ruslar ilk kadın kozmonotlarını uzaya 1963’te göndermişlerdi. Amerika’da aynı şeyi yapması için Sally Ride’a ancak 20 yıl sonra izin çıktı.” Nicholson, Sovyetler yerine Ruslar demiş. Pratikte yanlış da değil herhalde ama Sovyetler dese daha doğru olurdu. Ama önemli olan bu değil, önemli olan Amerika ve SSCB’deki kadın hakları arasındaki devasa farkı göstermesi.

Kısacası, özgür olduğunu iddia eden ABD, ne ırk politikası, ne de cinsiyet politikası açısından hiç de özgür değildi. Eşitlikçi hiç değildi. İfade özgürlüğü açısından da en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. McCarthy döneminde, bizim şimdi ‘OHAL’de yaşadığımıza benzer bir kıyım yaşanmış, sol eğilimli herkes tasfiye edilmiş, çalışamaz hale getirilmişti. ABD’de, Rusya, her an atom bombası atacakmış gibi bir ruh hali vardı ama atom bombası atan ve yüzbinleri öldüren tek bir ülke vardı, o da Amerika’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran da Sovyetler değildi. Ama bütün bunlar filmin umurunda bile değil. Film, bu konuları sorgulamıyor bile. Seyircisini, ‘kötü Rusya’nın karşısında ‘iyi ABD’nin tarafına çekiyor ve çekerken de Siyah ve kadın haklarını araçsallaştırıyor. Filmin kahramanları NASA’da çalışan ama hem Siyah hem de kadın oldukları için ikinci sınıf insan muamelesi gören üç, son derece zeki ve becerikli kadın.Onların başarısı ABD’nin de başarısı olacak. Ve tabii ki biz seyirciler de, ezilen, hor görülen, dışlanan Siyah kadınların tarafındayız, öyle de olmalıyız. Ama mesele onlarla sınırlı değil; onlar filmin yemi, şeker kaplaması. Kaplamanın içinde bir ideoloji var ve o ideolojiyi yutmamızı kolaylaştırıyorlar. Bu ideoloji, sadece ‘Rusya (aslında sosyalizm) ve Amerika (aslında kapitalizm)’ karşıtlığından ibaret değil. Filmin, ‘liderler ve sürüler’, ‘iyiler ve kötüler’ ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli.

Filmin kahramanlarından biri olan Dorothy Spencer (Octavia Spencer) uzun bir zaman bekletildikten sonra hesap işleri bölümünün şefliğine getiriliyor. Fakat bilgisayarların devreye girmesiyle bölümün tümden kapatılması söz konusu oluyor. O zaman Dorothy tek başına mücadele ederek, bölümdeki kızların atılmamasını sağlıyor. Filmde bir sahne var ki ‘sürü ve lider’ mantığının ete kemiğe bürünmesi denilebilir. Dorothy önde, adlarını sanlarını bilmediğimiz kadınlar arkasında, yeni binalarına yürüyorlar. Bu lider-sürü sahnesinin ideolojiyle alakası şu: Kapitalizmin mantığında, tarihi, bireyler yapar. İyi bireyler, iyi tarih; kötü bireyler, kötü tarih yapar. Sınıf mücadelesi filan yoktur. Dorothy’nin peşinde giden kadınların çalışma haklarıyla ilgili fikir beyan ettiğini görmeyiz. Liderleri o işi halleder.

Filmde Siyahlara kötü davranan kötü Beyazlar ve Siyahlara iyi davranan iyi bir Beyaz var. Kevin Costner’in canlandırdığı iyi şef Al’in karşısında, kötü mühendis Paul (Jim Parsons), memure Vivian (Kirsten Dunst) ve olan bitene müdahale etmeyen diğer Beyazlar duruyor. Asıl çatışma bunlar arasında yaşanıyor. İyi adam Al, yapılan haksızlıklara hep son anda vakıf olup, duruma el koyuyor ve sorunu çözüyor. Kurtarıcı ve rasyonel Beyaz adam karizmasını konuşturuyor her defasında. Irkçılık Amerikan tarihinin, kapitalizminin ürettiği (ama buna indirgenemeyecek) bir sorun değil, kötü bireylerin yarattığı ve iyi bireylerin çözdüğü bir sorun olarak gösteriliyor.

Ve tabii kötü Beyazlar da nihayetinde haksızlık yaptıklarının farkına varıyorlar. Sonuçta onlar Amerikalılar, hep kötü kalamazlar! İç barış halledilince, hep birlikte -neden kötü oldukları hiç tartışılmayan- pis komünistlere karşı zaferden zafere koşuyorlar. “Kimlik sorunları halledilmeli çünkü komünizmle mücadelemizde bize ayak bağı oluyor”, der gibi oluyor film.

Filmdeki üç Siyah kadın biliminsanı dışında bir de astronot Glenn gerçek hayattan alınma karakterler. Diğer bütün karakterler hayal ürünü. Dolayısıyla filmin ‘gerçek olaylara dayandığı’ iddiası pek gerçeği yansıtmıyor. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli film, yine de Siyah kadınların geçtikleri zorlukları anlattığı, o tarihi hatırlattığı için bir değere sahip. Geçtikleri derken, geçmekte oldukları demek lazım aslında. Siyahların mücadelesi sürüyor çünkü ırkçılık sürüyor. Ama değişimin hızı da çok umut verici. Bir Siyah’ın Amerikanın başkanı olacağına çok değil, 50 yıl önce kimse inanmazdı. Belki de içinden geçtiğimiz bu karanlığın sonunda hakikaten ışık vardır.

David Lynch: Yaşam Sanatı/Sanat Hayatı

david-lynch-yasam-sanati-sanat-hayati-263795-1.

TARİH:  25 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

David Lynch’in hayatını kendisinden dinlerken, sinemanın Lynch’ten mahrum kalmasının ne kadar da mümkün olduğunu düşünüyor insan. Tabii ki Lynch’in dehası ve çabası olmasa hiç bir şey olmaz. Ama yaptığı ilk animasyonlu tabloyu, zengin bir okul arkadaşı beğenmese ve Lynch’ten bir benzerini de kendisi için yapmasını isteyerek ona 1000 dolar vermese, Lynch’in sinemayla macerası o tablo/filmle sınırlı kalacak. Bu arada o tablo filmin adının ‘Six Men Getting Sick-Six Times’ (Altı Adam Hastalanıyor-Altı Kere)olduğunu ve her nedense filmde yer almadığını belirteyim. Bundan, tam 50 yıl önce çektiği bu resim/film Lynch’e 200 dolara mal oluyor. Bu, Lynch için o kadar yüksek bir para ki, film yapmaya devam edebileceğini düşünmüyor. Arkadaşı ona yeni bir film sipariş edince sinema hayatı yendien başlıyor.

Lynch 1000 dolarla kendisine bir kamera satın alıyor. Fakat ilk denemesi ya teknik bir arızadan ya da Lynch’in hatasından bozuk çıkıyor. Yine de arkadaşı paranın tümünü veriyor ve Lynch ikinci filmi ‘Alfabe’yi yapıyor. Her şeyin yine durduğu bir nokta burası. Parasızlıktan ve bir aile babası olmanın sorumluluğundan bir işte çalışmaya başlıyor. Bir basımevinde çalışırken, epey de umutsuzca bir sinema okulunun destek fonuna başvuruyor. Elinde başvuru için gerekli minimum malzeme var: İki kısa film ve bir senaryo. Kendisine kıyasla çok daha fazla sinema geçmişi olan sinemacılar karşısında şansı olmadığını düşünürken, fon Lynch’e (de) çıkıyor.

Los Angeles’a taşınıp, ilk uzun metrajlı flmi ‘Eraserhead’e (filmden çıkardığım kadarıyla ucunda silgi olan kurşun kalem) başlıyor. Fakat yıllar geçiyor film bitmiyor. Babası ve kardeşi gelip, “David, kendine bir iş bul, bu filmin biteceği yok”, diye bir söylev çekiyorlar. Çok kırılıyor ama vaz geçmiyor David. Beş yılın sonunda ‘Eraserhead’ bitiyor. Cannes filan yüz vermiyor Eraserhead’e (şimdi kıçlarına kına yakıyorlardır). Sonunda film, küçük bir festivalde gösteriliyor Los Angeles’ta (aşağı yukarı tam 40 yıl önce, Mart 1977’de). Bir gece sinemaları işletmecisi filmi görüyor ve gece sineması kuşağında vizyona sokuyor. Nasıl oluyorsa oyuncu, yönetmen ve yapımcı Mel Brooks filmi görüyor ve beğeniyor. Lynch’ten ‘Fil Adamı’ çekmesini istiyor. Gerisi tarih.

Gerisi tarih dedim ama ne sonrası ne de öncesi kolay geçmiyor Lynch için. Sonrasını olmasa da başını filmde izleyebiliyoruz. Lynch’in ruhundaki o özel karanlığın açıklamasını filmde bulacağınızı sanmayın. Birkaç muğlak ipucu dışında bir şey yok. Seven bir anne ve babası ve mutlu bir çocukluğu var yönetmenin. Buluğ çağında yaşadığı karanlık bir dönem var ki, normal. Philadelphia’da şiddetin çok yoğun olduğu bir mahalledeki zor hayatı sıradışı denilebilir. Ama o da artık yetişkin olduğu bir çağda yaşanıyor. Kişiliğini belirleyebilecek bir şey değil gibi geliyor insana. Ama Lynch hayatta kendisini en çok Philadelphia’daki hayatının etkilediğini söylüyor.

Lynch’in karanlıkla özel bir ilişkisi var. Bir şekilde korkularına, bastırdığı arzularına erişimi var. Bunları filmlerinde entelektüel bir süzgeçten geçiriyor ama yine de ham bir şeyler bırakıyor. Lynch’in resimleri ise filmlerine göre çok daha ilkel, çok daha ham. Mümkün olsa sanki resimlerini kendi kanı ve etiyle yapacak. Bu resimleri, odama asmak istemezdim. Adama kabus gördürürler.

Filmin adını yazmamaya çalışıyorum çünkü çok basit ama bir o kadar vahim bir hatayı sürdürmek istemiyorum. Filmin orijinal adı ‘David Lynch: The Art Life’. Yani ‘David Lynch: Sanat Hayatı’. Oysa filmde ‘sanat hayatı’ , ‘yaşam sanatı’ diye çevrilmiş. Üstelik sadece filmin adında değil, filmin içinde de ‘sanat hayatı’ hep ‘yaşam sanatı’ olarak geçiyor. İkisi bambaşka şeyler. Zihinde bambaşka şeyler çağrıştırıyorlar. Bu tür hatalar hep yapılıyor. Kim bilir ne çok şeyi yanlış anlıyoruz, çevirmenlerin yetersizliği yüzünden.

Fakat bu filmin vizyona girmesi bile mucize deyip, sevinelim. Film açıkçası sadece Lynch’e özel merakı olanlara hitap ediyor. Bana etti. Çok aydınlanmış olmasam da, belki filmde anlatılanların birçoğunu zaten biliyor olsam da, Lynch’e dair herşeyi merak ederim. Ta, ‘Fil Adam’ı ilk seyrettiğimden beri, yani yaklaşık 35 yıldır böyle bu. ‘Mavi Kadife’ ilk vizyona girdiğinde film sadece Kadıköy yakasında oynuyordu ve ben işten çıkar çıkmaz bir cuma akşamı hemen sinemaya gitmek için karşıya geçmiştim diye hatırlıyorum. Bir Lynch filmi anlasanız da anlamasanız da, peşinizi kolay bırakmaz. Sarsıcı bir rüya gibidir.
Lynch, mayıs ayında Twin Peaks’in yeni bölümleriyle televizyona dönüyor. Heyecanla, bekliyoruz.

Paterson: Anti-elitist elitizm

TARİH:  4 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jim Jarmusch’un Cannes’da geçen yıl Altın Palmiye için yarışan ama ödül alamayan Paterson adlı filmi geçen hafta vizyona girdi. Filme adını veren Paterson hem New Jersey eyaletinde bir kentin, hem de bu kentte yaşayan ve filmin kahramanı olan otobüs şoförünün (Adam Driver) adı. Filmin kahramanının kentle aynı adı taşıması, sanki ona kentin bilinciymiş gibi bir anlam yüklüyor. Ama aynı zamanda şiir de yazan Paterson’un böyle bir yanı yok. Şiirleri son derece bireysel, son derece kişisel. Bir kibrit kutusunun kapak tasarımı onun şiirine konu olabiliyor. Paterson, bir otobüs şoförü olarak, kentin nabzını otobüsünde hissediyor ama bunları şiirine yansıttığını görmüyoruz. Şiirlerini, karısı dışında kimseyle paylaşmayan ve kendisine sorulduğunda “şair değilim, sadece şoförüm” diyen Paterson’ın gerçekten de şair olmadığını ya da sadece karısı için şair olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazının, filmin, resmin sanat eseri olabilmesi için insanlara sunulmuş olması gerekir. Eser, ancak paylaşıldığı zaman sanat niteliği kazanır. Bir yazının film eleştirisi niteliği taşıyabilmesi ve yazarına eleştirmen denilebilmesi için yazının bir yerde yayınlanması gerekir. Ya da Jarmusch’un film yönetmeni olabilmesi için filmlerini piyasaya sürmüş olması gerekiyordu. Filmlerini kendisi çekip, sonra imha etseydi, Jarmusch diye bir yönetmenden söz ediyor olmayacaktık.
Paterson’un hakkında aslında öncelikle söylemem gereken şey bu filmin gerçekçi bir filmmiş gibi değerlendirilmemesi gerektiği. Ne şoför Paterson gibi bir adam, ne onun karısı Laura (Golshifteh Farahani) gibi bir kadın, ne de böyle bir ilişkinin varolması gerçekçi değil. Öncelikle Paterson, yeryüzüne inmiş melek kadar iyi bir insan. Her daim anlayışlı, her daim hoşgörülü, herkesin derdini dinleyen, gerektiğinde kahramanlık etmekten geri durmayan, çevresinde hiç entelektüel olmamasına rağmen, son derece entelektüel birisi Paterson. Bu kadar entelektüel olmasına rağmen, Amerikan ordusunda görev almış olmaktan gurur duyan ve askeri üniformalı resmini evin görülür bir yerinde sergileyen biri. Sıradan bir Amerikalı otobüs şoförü için askerlik hatırasını evde sergilemek normal bir davranış olurdu. Ama bilmediği şair, tanımadığı ressam olmayan biri olarak Paterson neden asker olmuş olmaktan gurur duyuyor olabilir ki?

Paterson’ın karısı Laura için de benzer şeyler söylenebilir. Laura, film boyunca sedece evdeyken görülüyor. Dışarı çıktığında kamera onu takip etmiyor. Laura ve Paterson’ın evine hiç misafir de gelmediği için genç kadını, kocası dışında herhangi biriyle iletişim içinde görmüyoruz. Evde dinlediği müziklerden, tipinden ve evdeki bazı eşyalardan Ortadoğu kökenli olduğu anlaşılan Laura’nın Nashville’e gidip country şarkıcısı olmak gibi saçma hayalleri var. Bunun için evin kıt kaynaklarını bir gitara yatırabiliyor. Topu topu 200 dolarlık bu harcamanın hane halkı için yüksek bir miktar olduğu Paterson’ın son derece kontrollü ve yumuşak da olsa tepkisinden belli. Laura o kadar sıradan, Beyaz, kır kökenli bir Amerikalı mı ki, country şarkıcısı olma hayali kurar?

Bu çift hiç mi tartışmaz, hiç mi gıcık olmaz birbirine? Paterson, bir gün olsun Laura’nın bol su yardımıyla zorla yuttuğu yemeğini, beğenmediğini söylemez? Laura’nın sevmediği köpeğine bir gün de olsa öfkelenmez mi? Tek kopya olan şiir defterini parçaladığında bile, köpeğe sakin bir sesle seni sevmiyorum demekle mi yetinir?

Film bize ne demek istiyor?
Bütün bunlar ve daha başka şeyler bize bir şey söylüyor; bu filmin derdi başka bir şey, bize gerçekçi bir hikâye anlatmak değil. Paterson filmi sanat ve sanatçı olmak üzerine bir tartışma. Böyle bir kavramsal çerçeve içinde anlamlı olabilir film. Filmden ve Jim Jarmusch tarihinden ipuçlarına baktığımızda karşımıza çıkan isimler arasında şunlar var: şair William Carlos Williams, ressam Jean Dubuffet ve Jarmusch’un Paterson’la birlikte vizyona çıkan biyografik filmi “Gimme Danger”ın kahramanı şarkıcı Iggy Pop.

Mesele o kadar basit değil
Şair Williams, elitizm karşıtı, yerellikten beslenen, Beat kuşağının öncülerinden bir şair(miş). Mesela T.S. Eliot’un şiirini entelüektel olmakla, yabancı sözcüklere fazla yer vermekle, klasik ve Avrupa edebiyatına çokça gönderme içermekle eleştirmiş. Filmin finalinde şoför Paterson’ın Japon turistle karşılaşmasında gündeme gelen bir ressam var: Jean Dubuffet. Dubuffet’nin ait olduğu akım olan “l’art brut”ün de iddiası yüksek sanata karşı “alçak sanatı” savunmak. Art brut sözcüğünü wikipedia “ham sanat” olarak Türkçeleştirmiş. Elitizme karşı gelen bir müzik akımı varsa o da punktır. Enstrümanlarını çalmayı bilmemek, 3 akordan fazlasını kullanmamak gibi “değer”leri vardı punk’ın. Punk’ın atası sayılan Iggy Pop’un grubu The Stooges’la yaptığı ilk albümün adı ‘Raw Power’dı. Raw Power’ı Türkçeye kaba/ham kuvvet olarak çevirebiliriz. ‘Raw power’ ve ‘art brut’ aynı şeyden söz ediyorlar sanki. İlkel, fazla işlenmemiş olan, herkesin “teorik olarak” yapabileceği bir sanattan söz ediyorlar. Bir otobüs şoförünün de. Fakat mesele o kadar yalın ve basit değil.

70’lerde çokça tartışılan bir soru vardı: Sanat sanat için midir, sanat halk için midir? “Sanat sanat içindir” önermesini, sanatçı, sanatı kendisi için yapar, bireysel bir sanattır yaptığı diye tercüme etmek çok yanlış olmaz herhalde. Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” (Dost Kitabevi) adlı kitabında şunları yazmış: “Bir topluluk için, kendisini oluşturan bireylerin var güçleriyle toplum ilkesine karşı birey ilkesini öne çıkarmaya çalışmalarının ve bireysel yararla toplumsal yarar arasındaki karşıtlığın iyi hissedilip korunmasının çok sağlıklı olduğuna inanıyorum. Zira eğer bireyler toplum ilkesine boyun eğerek kendi yararları yerine toplum yararına sarılmaya kalkarlarsa, ortada birey, dolayısıyla diyebiliriz ki, [gerçek anlamda] topluluk da kalmayacak, kalsa bile kanı çekilmiş olacaktır.” Dubuffet’nin birey-toplum arasında tercihini bireyden yana yaptığı açık sanırım. Aynı şeyin Williams’ın ve Paterson’ın (filmdeki şiirlerin yazarı aslında Ron Padgett) şiirleri için de söylenebileceğini düşünüyorum. Paterson’ın şiirlerini paylaşmak gibi bir derdi olmayışı, onları tamamen kendisi için yazdığını gösteriyor diyebiliriz.

Paterson da bir elit aslında
Bu filmde önerilen bir sanat anlayışı var kanımca. Bu sanat anlayışı da olabildiğince bireysel, “sanat sanat içindir”ci, anti-elitist ama toplumcu olmayan ve hatta kaçınılmaz olarak da karşı çıktığı elitizmin bir parçası olan bir sanat anlayışı. Anti-elitizmin elitizme çıkması kaderin bir cilvesi. Gerçekten popüler işler yapanlar, anti-elitist bir sanat yapalım diye yola çıkmazlar. Böyle yola çıkanlar sanatın elitleridir. Dubuffet tabloları en seçkin müzelerdedir, Jarmusch’un filmleri en seçkin film festivali olan Cannes’da yarışır vs., vs… Paterson da sıradan bir adammış gibi sunulsa da tam bir elit aslında. Filmin çözemediği ve çözemeyeceği bir karşıtlık bu. Paterson, Dubuffet’nin 1922’de Eiffel Kulesi’nin tepesinde meteorolojist olarak çalıştığını bilecek kadar malumat sahibidir, çünkü New York okulu şairlerini okumuştur. Williams gibi yerelliğe önem verir ama ne şiirleri kentin insanlarına dairdir, ne de Paterson bir Tom Joad (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin kahramanı, Bruce Springsteen’den hatırlanabilir) olma iddiasındadır. Ve ama evinde asker üniformasıyla fotoğrafı durur. Son derece sade şiirler yazar, neredeyse düzyazı gibidir yazdıkları ama bu şiirler sıradan insanların zevkine hitap eden cinsten değildir. Dubuffet’nin resimlerinin ve Iggy Pop’un müziğinin olduğu gibi. Iggy Pop’un en bilinen şarkısı ‘Lust for Life’ı, rock müziğinin en elit isimlerinden David Bowie üretmiştir örneğin. Bireycilik, bazen tehlikeli yerlere kadar da gider. Bowie’nin Berlin’deki Nazi selamı, Williams’ın ilk döneminde üzerinde büyük etkisi olan Ezra Pound’un Mussolini ve Hitler hayranlığı, punk’ın Nazi imgelemine sahip çıkışı, Iggy Pop’un askeri imgelerle sürekli oynayışı (“Search and Destroy” şarkısı, asker miğferiyle albüm kapağında –Naughty Litle Doggy-görünmesi…) ve Siouxsie gibi isimlerin gamalı haçı süs olarak kullanmaları gibi. Gerçi bunlardan Pound dışında hiçbirinin ciddiye alınması gerekmiyor.

Sadede gelecek olursak, Paterson belli bir sanat anlayışı ve sanatçı tipi üzerine bir deneme, gerçekçi bir hikâye anlatmıyor. Film öfkesizliğiyle, küçük şehir hayatından memnuniyetiyle belki amaçlamasa da muhafazakâr bir yerde duruyor. Öte yandan sıradan insana sunmaya çalıştığı ama aslında pek de başaramadığı selamla bir hoşluk da yaratıyor. Filmin denemeci yanı keşke daha inandırıcı bir hikâyeyle çerçevelenmiş olsaydı. Filmin üst katmanında okunacak bir şey yok.

Peki sanat ne içindir? Ben insan içindir deyip işin içinden çıkıyorum.

Kabuktaki Hayalet: Renkli, üç boyutlu ve tatsız

TARİH:  1 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kabuktaki Hayalet’in orijinal versiyonu 1995 tarihli bir Japon animesi. Bu orijinal filmi izlemedim; bu eksiğimi İstanbul Film Festivali’nde tamamlamayı düşünüyorum. Bu hafta vizyona giren film ise beni açıkçası hayal kırıklığına uğrattı. Tabii ki teknoloji çok iyi ama hikâye çok bildik. Robocop, Matrix, Blade Runner karışımı bir hikâye anlatıyor Kabuktaki Hayalet. Bu filmlerde filmin kahramanlarına bir tür yakınlık duyarız ve onların kaderlerine kayıtsız kalmayız. Kabuktaki Hayalet’in sorunu ise filmin kahramanına ve onun eşlikçilerine ilgi duymamız için bize bir sebep vermemesi. Binbaşı (Scarlett Johansson) adıyla tanıdığımız filmin kahramanı bir tür robokop. Beyni, insan beyni ama vücudu insan görünümlü robot. Tabii ki bu yarı robot, yarı insan varlığın kimlik sorunları olacak, geçmişini merak edecek, tabii ki…

Karşımıza çıkan ucube
Filmin ruhsuzluğu dışında ideolojik olarak da ciddi sorunları var. Filmi yapanlar, devlet ile sermayedar sınıfı arasında bağ kurmayı bilemediği ya da bundan kaçındığı için karşımıza şöyle bir ucube çıkıyor: Ortada gayet güzel bir devlet var ama korkunç kötü bir şirket de var. Bu şirket olmayınca her şey iyi güzel. Ortada son derece ticarileşmiş tuhaf bir hayat var; reklamlar kelimenin tam anlamıyla insanların burunlarından girip kulaklarından çıkıyorlar. Distopya gibi ama tam değil. Dediğimiz gibi kötüler olmasa hiç de kötü değil o hayat. Ne güzel rengarenk! Filmin başındaki ışıkla, sonundaki ışığı karşılaştırın, farkı göreceksiniz.

Filmin adındaki hayaleti görünce karşınıza cinli perili bir film çıkacağını sanmayın. Hayalet burada ruh anlamında kullanılıyor. Robokopun mekanik ve elektronik aksamı kabuk, beyni ise ruhu. Fakat dediğim gibi filmin ruhu, muhu yok. Çok renkli ama tatsız bir şekerleme gibi bu film. Juliette Binoche bile kötü oynamış filmde, varın gerisini siz düşünün. Scarlett Johansson da robotik hareket edeceğim diye, embesil gibi yürümüş. Sonuç: Pek kötü, pek!

Wonder Woman: Hayret bir şey!

TARİH:  3 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Wonder Woman’ filmi olmayacak bir duaya amin diyor ve bizim de dememizi istiyor. Bir yandan şiddeti estetize eder ve yüceltirken, diğer yandan dünyayı sevgi kurtaracak gibi iyi niyetli ama nihayetinde manâsız bir mesajı yutturacağını sanıyor. Süper kahraman demek, süper şiddet potansiyeline sahip olmak demek. Süper kahraman bu şiddet potansiyelini hayata geçirdiği için süper kahraman olur. ‘Wonder Woman’ın kahramanı Diana (Gal Gadot) için de geçerli bu. Diana film boyunca adam öldürür ve hatta işkence bile yapar ama öte yandan savaş gazilerine hayretle karışık bir acıyla bakar. Nasıl yani? Sen kılıcını sallayıp insanları doğradığında farklı bir sonuç mu doğuyordu ki, savaşta yaralanan, kolunu bacağını kaybeden askerlere hayretle bakıyorsun bre ‘Hayret Kadın’? Bu arada filmde hiç söylenmeyen ‘wonder woman’ sözcüklerinin hem ‘harika kadın’, hem de ‘hayret et kadın’ şeklinde çevrilebileceğini belirtmiş olalım.

Filmin hikâyesi çok kısaca şöyle: Amazon kadınlar, dünyadan izole edilmiş bir adada kadın kadına yaşarlarken, adalarına düşen İngiliz asker (Chris Pine) onları sürmekte olan Birinci Dünya Savaşı’ndan haberdar eder. Diana, savaş tanrısı Ares’i öldürürse, bütün savaşlara son vereceğini düşünür. Ve bu amaç doğrultusunda kötü Almanların peşine düşer. Ama sürpriz sürpriz: Kötülük ve iyilik herkesin içinde mevcuttur ve dünyanın düzeni hep böyle süregidecektir! Yani yapılacak tek şey hababam debabam savaşmaktır. Savaşların nedeni de böylece insan karakteriyle açıklandıktan sonra (filmin sınıf savaşından ve onun nedeni sömürüden söz edeceğini bekliyor değildiniz herhalde?) geriye yine de sevgi mesajını kakalamak kalır. Ne de olsa bu kadın bir yönetmenin çektiği bir kadın süper kahraman filmidir.
Filmin başlarda Türkiye’ye kötü bir sürprizi var. Kötülüğün yuvalandığı mekânın kapısında kocaman iki Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Burası Almanların, kötü niyetli araştırmalarını sürdürdürdükleri Osmanlı karargâhıdır. Bu Türk bayrakları, birkaç kez seyircinin gözüne sokulur. Amerikan ‘blockbuster’ları yani gişe canavarı filmlerinin asli özelliklerinden biri aynı zamanda propaganda filmleri oluşudur. Bu işler öyle rastlantıya bırakılmaz, ABD dışişleri bakanları ya da başkan yardımcıları film stüdyolarının yöneticileriyle oturup, stratejiler oluştururlar. İnanmayan, eski Dışişleri Bakanı Kerry’nin stüdyo temsilcileriyle yaptığı toplantılara dair haberlere bakabilir (Bkz.: Kerry’nin IŞİD’le mücadele konusundaki girişimleri).

Şimdi, eğer bir gişe canavarı filmde Türkiye imajı ‘kötülükle’ özdeşleştiriliyorsa bu ne tesadüftür ne de senarist ya da yönetmenin kendi kararıdır. Bu, ABD’nin Türkiye’ye dair kötü niyetlerinin göstergesi olarak. Zaten Ortadoğu’da ABD tarafını seçmiş görünüyor. Kısacası yeni Osmanlı’nın kaderi eski Osmanlı ile aynı olacağa benzer. Ne bekliyorduk?

Filmin bir yere kadar fena gitmediğini de belirteyim. Özellikle Diana’nın erkek egemen ve sanayi kirlisi Londra’da yaşadıkları eğlenceliydi. Hoş bu bölümün de feminist bir eleştirisini okudum. Bu bölümde Diana’nıni filmin baş erkeğinin tepeden bakan açıklamalarına (mansplaining) maruz kaldığını ileri sürüyordu yazar. Fakat belli bir yerden sonra, her sıkıcı süper kahraman filmi gibi, ‘Wonder Woman’ da kavga dövüşe gark oluyor. Gal Gadot’a gelince, süper bir vücudu var. Yüzü hoşuma gitmiyor, oyunculuğu da.

Koca Dünya: Cennetten kovulma

TARİH:  8 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Koca Dünya’nın başlangıç bölümü, Reha Erdem sineması şehrin gerçekliğine mi döndü acaba dedirtiyor. Bresson minimalizmiyle ve görece hızlı bir tempoda geçen bu açılış bölümünden sonra gerçek dünyadan ayrılıp Reha Erdem’in kurduğu film dünyasına adım atıyoruz. Artık bir Reha Erdem filmindeyiz. Fakat Reha Erdem karakterleri ve temaları filmin başından beri bizimle zaten. Bu temalar neredeyse hiç değişmiyor. Çocuklar ve yetişkinler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler, anne ve babanın olmayışı ya da varsalar da işlevlerini yerine getiremeyişleri, masumiyetin tecavüze uğraması ama yine de bir ölçüde korunması… Kuşaklar arasındaki sorunların çözümüne yönelik bir umudu yok Erdem’in. Tek olası çözüm olarak gördüğü geriye, daha ilkel bir döneme geri dönüş. Yani hayvanla insan, doğayla uygarlık arasında bir sınırın ve cinsel tabuların olmadığı, kardeşlerin ensestiyöz bir birliktelik sürdürebildiği bir döneme geri dönülebilse belki sorun çözülecek. Böyle bir dönem ancak kutsal kitapların tarif ettiği cennette var. Reha Erdem de Koca Dünya filminin kardeş olduklarına inanan kahramanlarını cennete gönderiyor. Adem ve Havva’nın da kardeş olduklarını ve insanlığın onlardan türediğini söyleyebiliriz. Ama türemek için üremek lâzım, o da cennetten kovulma anlamına geliyor. Yani cennet ideali de sonsuza kadar süremiyor. Bir yılan giriyor illa ki araya. Sonuçta başlangıca dönsek de aynı sorunlar insanoğlunu buluyor. Filmin kahramanları da sığındıkları cennet benzeri mekândan gerisin geriye uygarlığa fırlatılıyorlar. Çünkü seks diye bir şey var. Seks, Koca Dünya’da bir eylem olarak pek görülmese de baştan sona belirleyici ve kötü bir rol oynuyor. Filmin erkek kahramanı Ali (Berke Karaer), lâkabı “dayı” olan bir kadın tarafından kelimenin tam anlamıyla düzülüyor. Sevişme sırasında insiyatif “dayı”da olduğu gibi, “dayı” Ali’nin parasını da çalıyor. Filmin genç kızı Zuhal (Ecem Uzun) kendisini evlat edinmiş adamın tecavüzüne uğruyor (burası muğlak aslında). Seks cenneti bozan bir şey Koca Dünya’da. Oysa ‘Kosmos’ta seks, Battal’ın iyileştirici gücüydü. ‘Kosmos’ nereden aklına geldi derseniz, Reha Erdem sinemasında doğayla insan arasında fantastik bir bağın ilk kurulduğu film oymuş gibi geliyor bana. ‘Beş Vakit’te daha gerçekçi bir doğa insan ilişkisi vardı. Ayrıca Zuhal de ‘Kosmos’ın genç kızı Neptün gibi bir gezegen adı. ‘Koca Dünya’da kardeşler arasındaki ilişki için ensestiyöz dedim ama kardeşler arasında cinsel bir yakınlaşma yok. Ya da en azından gösterilmiyor. Ensestiyöz bağ, ruhsal. Birbirlerini deli gibi kıskanmalarında görülen bir aşk onların yaşadıkları.

Erdem’in filmleri en iyimser göründükleri anlarda da karamsar. ‘Hayat Var’ın finali iyimser gibidir ama durup düşünürseniz o gençlerin o botla nereye kadar gidebileceklerini sorgulamaya başlarsınız. ‘Korkuyorum Anne’nin finalinde çıktıkları tepede dayanışma içinde ama titreyerek duran iki kişi vardır. İyimser gibi görünen finallerin bir sonraki sahnesi, trajediye gebedir.

Bütün auteur yönetmenler gibi Erdem aslında tek bir büyük yapıt üretiyor. Her bir film, bu büyük yapıtın parçaları. Eğer bu bütüne meftunsanız, çok özenli görüntü çalışmasıyla, Nils Frahm’ın nefis müzikleriyle ‘Koca Dünya’dan memnun çıkacaksınız. Heideggerci olduğunu düşündüğüm bu dünya (yanılıyor olabilirim) bana çok hitap etmiyor. Filmin bir başka Heideggerci yönetmen olan Terrence Malick’in filmlerini hatırlattığını da söyleyeyim. İçinde yaşadığımız koca dünya korkunçluklarla dolu. Erdem’in gerçekçilikle işi olmayan filmleri bana bazen gerçeklikten daha da karanlık, daha da umutsuz geliyor.

Jocelyne Saab Sergisi: Günde Bir Dolara Yaşamak

TARİH:  15 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Dün, yani Cuma akşamı yönetmen ve fotoğrafçı Jocelyne Saab’ın Günde Bir Dolar başlıklı kişisel sergisi Depo’da açıldı. Lübnan asıllı Fransız Saab gazeteci, ve savaş muhabiri olarak başladığı kariyerine, 80’lerde yöneldiği film alanında devam etti. Bugüne kadar dört uzun metraj ve 30 belgesel film yaptı. Saab, 2015 yılında Boğaziçi Chronicles programı kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri oldu ve izleyen herkesi derinden etkileyen bir seminer verdi. Saab, Lübnan İç Savaşı’nda Beyrut’u terk etmeyen sanatçılarla birlikte yaşananları kayıt altına almış. Kendi evi de yıkılan Saab’ın savaşa ve savaşın etkilerine dair gözlemleri unutulacak gibi değildi. Saab, İstanbul’da kaldığı günlerde bir de kısa film yaptı. Saab’ın, Fransa Kültür Bakanlığı Sanat ve Edebiyat Nişanı (Officier des Arts et des Lettres) ve Frankofon Sinema Ödülleri’nde (Trophées francophones du cinéma) Onur Ödülü bulunuyor.

Jocelyne Saab, 2015’te ayrıca Lübnan-Suriye sınırı yakınında Bekaa Vadisi’ndeki mülteci kamplarını ziyaret etmişti. Savaş dört yıldır sürmekteydi ve ölü sayısı halihazırda 400 bine ulaşmış, 5 milyon insan mülteci durumuna düşmüştü. Saab’ın filmi “Günde Bir Dolar” ve fotoğrafları, izleyiciyi mülteci deneyimi gerçeğinin farklı yönlerini düşünmeye davet ediyor. Bir Dolar, mültecilere geçinmeleri için günlük ayrılan miktara karşılık geliyor. Saab toplumu sonsuz tüketime teşvik eden, teklifsiz ve kaba billboard reklamlarının basıldığı malzemeden yapılmış çadırların görüntüleriyle, herhangi bir verim almanın imkânsız olduğu topraklar üzerindeki korkunç yaşam koşullarını anlatan görüntüleri birleştiriyor. Saab, cömert “doğa” kavramının buradaki göz kamaştırıcı yokluğunun dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Portreler bu acımasız ironiye tanıklık etmenin yanı sıra, bu donuk ve boş arazide yaşamaya zorlanan çoğunlukla kadın ve çocukların haysiyetli duruşunu, dayanma gücünü ve hatta zaptolunmaz mizah duygusunu da belgeliyor.

Suriye, Irak, Lübnan, Türkiye veya Yunanistan’dan gelen acıklı görüntülere karşı bıkkınlık ya da hissizleşme riskiyle karşı karşıyayız. Öte yandan bu risk, olayların filme alınması ve fotoğraflanmasını, böylece tanıklık etmeyi daha da önemli kılıyor. Asıl mesele, bu imgelerle nasıl ilişkiler kurduğumuz. Jocelyne Saab, Ortadoğu’nun çıkardığı en önemli kadın belgeselcilerden ve güncel sanatçılardan biri. Vücudunu hırpalayan hastalığına rağmen enerjisini yitirmeyen ve yeni projeler peşinde koşmaya devam eden Jocelyne Saab’ın sergisini kaçırmayın. Saab’ın kendisi de pazar gününe kadar İstanbul’da.

En Karanlık Saat: Faşizan bir film

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

En Karanlık Saat” faşizan bir film, biçimi ve içeriğiyle; bunu baştan söyleyeyim. Uzun zamandır bir filme bu kadar sinirlenmemiştim. Film Muhafazakar Parti’nin (Tory’ler) ve Büyük Britanya’nın en ünlü politikacısı Churchill hakkında. Churchill’i fetişleştiriyor, yalnız bir kahraman olarak sunuyor film.

Buna geri döneriz ama Churchill hakkında birkaç söz etmek gerek. Churchill iğrenç bir canavardır, nokta. Bunu en iyi bilen uluslardan biri de biziz. Çanakkale Savaşı’nı çıkaran ve Gelibolu’da yüzbinlerce Türk, Arap, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz, Fransız ve Hint gencin ölümüne neden olan kişi Churchill’dir. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra direnişçilerin katlini emreden odur. Hindistan’da 4 milyon kişiyi açlığa mahkum eden, Buchenwald toplama kampındakinden bile az yemek vererek çalıştıran odur. İran’da Musaddık’ın devrilmesinde önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussollini hakkında hayranlık ifadeleri kullanmıştır. Irkçıdır. Yahudi, Arap, Hint, Afrikalı, Müslüman hemen herkes hakkında ırkçı hakaretler etmiştir. Sıkı bir anti komünisttir. Sıkı bir emperyalisttir. Almanya’da doğsaydı Hitler’den bir farkı olmazdı ya da Nazi Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olurdu.

Şimdi bu lanetlenmesi gereken adam hakkında bir film yapılıyor ve bütün dünya bu filmi hayranlıkla seyrediyor. Savaşı Almanya kazanmış olsaydı, Hitler üzerine böyle filmler yapılacaktı. Ya da Osmanlı kazansaydı, Talat Paşa hakkında. Böyle bir durumu canlandırmak çok zor ama gel gör ki eli kanlı bu ırkçıyı göklere çıkaran filmlerin ardı arkası kesilmiyor. Geçen yıl Churchill adlı filmi seyrettik, bu yıl önce Dunkirk, şimdi de En Karanlık Saat.

Fakat tarihe dalıp filmi es geçmeyelim. İngiltere Parlamentosu’nda Muhafazakar Başbakan Neville Chamberlain’in istifası isteniyor. Yerine muhalefetin kabul edebileceği tek isim olan (neden böyle anlamıyoruz) Churchill getiriliyor. Chamberlain ve Dış İşleri Bakanı Hallifax Hitler’le barış görüşmeleri yürütülmesinden yanayken Churchill, Hitler’e ellerini verirlerse kollarını da kaptıracaklarını düşünüyor. Söz konusu olan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bekası; sömürgelerde kimin faşizminin geçerli olacağı… Almanın mı, İngilizin mi?

Film boyunca Churchill’i tek başına bir adam olarak izliyoruz. Arkasında güçlü bir kadın olan karısı Clementine (Kristin Scott Thomas) ve güçsüz bir kadın olan sekreteri Missis Layton (Lily James) var. Sekreter rolü için şöyle de diyebiliriz: İşkencecisine aşık bir kadın tipi. Churchill, hem severim hem de döverim tipi patronlardan. Film, bu Stockholm Sendromu vakasını da yüceltiyor.

Bu iki kadın dışında Churchill’in dostu yok sanki. Tabii gerçekler böyle değil. Churchill değil yalnız olan, Hallifax yalnız asıl. Ama tek başına, gücünü yalnızca halkından alan bir önder tipi çizmek faşizan popülizmin klasik yöntemi. Churchill acaba barış görüşmeleri mi yapsak yoksa savaşsak mı kararını fantastik bir sahnede alıyor. Filme göre, Churchill hayatında ilk defa metroya biniyor ve burada halka soruyor: Savaş mı, barış mı? Kadın, erkek, genç, yaşlı, Zenci, Beyaz herkes bir ağızdan “savaş” diyor! Propaganda sinemasının en banal, en faşizan üslubuyla çekiliyor bu sahne. Ve Britanya İmparatorluğu, Nazi Almanya’sıyla sonuna kadar savaş kararını böyle alıyor! Gücünü halktan alan yalnız, faşizan ve savaşçı lider size birilerini çağrıştırdı mı? İki iğrenç imparatorluğun savaşında, daha az iğrenç olan kahraman oluyor.

Film, Churchill’i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill’in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız!

İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman’ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar’ı alacak ne de olsa. Oldman’ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson’ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.

Örümcek Adam: Eve Dönüş

TARİH:  8 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir Amerikan süper kahraman filmlerine ya da büyük bütçeli blockbuster’larına gitmiyorum. Fakat Örümcek Adam, diğer süper kahramanlara göre sevimlidir. Ayrıca yeni filmde Marisa Tomei var ki kendisiyle bir zamanlar Antalya’da tanışmıştım. Marisa Tomei konusunda, Seinfeld’deki George Costanza gibiyimdir biraz.

Ve fakat yeni Örümcek Adam’da en sevmediğim süper kahraman olan, silah tüccarı Iron Man de var. Ayrıca Marisa’ya verilen rol çok küçük. Bir de Marisa’ya ‘Her’ filminden çıkmış gibi duran, tuhaf, yüksek belli pantolonlar giydirmişler. Ve başka nedenler de eklenince yeni Örümcek Adam bir hayal kırıklığı oldu.

Bu nedenler de şöyle: Aksiyon sahneleri benim için genellikle sıkıcıdır ama Tobey Maguire’lı Örümcek Adam filmlerinin bu konuda başarılı olduğunu hatırlıyorum. Eve Dönüş, aksiyon sahnelerindeki akışı zedeleyen bir şey icat etmiş: Konuşan bir giysi. Hani arabalarda yol tarifi yapan kadın sesleri gibi bir sesi var Örümcek Adam’ın yeni giysisinin. Bu komik elbette ama aksiyonun içine de limon sıkıyor.

İkincisi, filmdeki en önemli kadın da bu elbisenin konuşan kadını. Yoksa Örümcek Adam’ın aşık olduğu kız ya da Örümcek Adam’ın teyzesi May (Marisa Tomei) önemli rollere sahip değiller. İlginç bir tek kadın karakter var, o da sınıfın anarşisti rolündeki genç kız ama onun da rolü çok sınırlı. Kısacası Örümcek Adam’ın gönül macerası da sınıfta kalıyor.


Yani ne aksiyon ne de romans işliyor. Ne işliyor derseniz Michael Keaton’ın kötü adamı hiç fena değil. Filmin en doğru sözlerini söylemek de bu kötü adama düşüyor: “Iron Man, servetini nasıl yaptı sanıyorsun? Kötülere silah satarak. Onlar için senin, benim gibilerin hayatının bir değeri yoktur” diyor Keaton’ın kötü adamı. Söz doğru ama söyleyen yanlış. Sonuçta bu filmleri üretenler için de benzer şeyler söylenebilir. Onlar, bu dandik hikâyeleri satarak servetlerine servet katıyorlar ve sen, ben onların umrunda değiliz.

*

© 2020 -CuneytCebenoyan.com