Sony’nin defolu malı: Blade Runner 2049

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sony, Türkiye’de defolu yani kusurlu bir ürünü bile, isteye piyasaya sürdü. Bu ürün olması gereken standartların altında ve Batı’daki muadillerine göre eksik parçalar içeriyor. Bu durum tüketici haklarını açık bir ihlaldir. Sözünü ettiğim mal “Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı” adlı film. Filmin bazı sahneleri bozulmuş, çerçevede görünmesi gereken öğeleri ayıklanmış. Başka planların da çıkarıldığına dair iddialar var. Filmi görmedim ve bu haliyle görmek de istemiyorum. Bu muameleye maruz bırakılmayı, yaşam tarzıma bir saldırı olarak görüyorum. Tüketici haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Sony bunu şöyle açıklıyor bir de utanmadan: “Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”

Düşünün, Sony size bir televizyon satıyor ama bu televizyon bazı kanalları göstermiyor, bazı görüntüleri kendisi flulaştırıyor, bazı dvd’leri müstehcen bulup sansürlüyor. Sony’nin bir radyo sattığını düşünün; Avrupa’daki versiyonu her frekansa açıkken, size satılan radyo bazı frekanslara kapalı. Bazen fazla tiz bulduğu sesleri kısıyor, bazen de bu ses fazla bas, sizin hassas kulaklarınızı tahriş eder buyuruyor.

Ve gerekçesi de bana saygı! Yerel kültürüme saygı! Ne demek yerel kültür? Sinema bir yerel kültür mü? Sana Orhan Pamuk’un kitabını sansürleyip okutmaya kalksam, buradaki hüzün sana ağır gelir desem bunu kabul eder misin Sony’nin aklı evveli? Tek derdin daha geniş bir pazar bulmak kendine, daha çok para kazanmak, bunu da yerel kültüre saygı diye yutturmaya çalışıyorsun! Burada sansür kurulu diye bir şey var. Biz onunla mücadele ederiz; sen de destek olsan keşke. Ama sen sansürü baştan kendin uyguluyorsun!

Sony’nin bu hamlesini protesto edin! Balde Runner’a bilet alıp da gitmeyin! Tüketici haklarını koruyan dernekler, lütfen harekete geçin! Sony’yi şikâyet edin! Bize defolu mal kakalamaya çalışıyor! Bu bir suçtur! Sessiz kalmayın!

En Karanlık Saat: Faşizan bir film

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

“En Karanlık Saat” faşizan bir film, biçimi ve içeriğiyle; bunu baştan söyleyeyim. Uzun zamandır bir filme bu kadar sinirlenmemiştim. Film Muhafazakar Parti’nin (Tory’ler) ve Büyük Britanya’nın en ünlü politikacısı Churchill hakkında. Churchill’i fetişleştiriyor, yalnız bir kahraman olarak sunuyor film.

Buna geri döneriz ama Churchill hakkında birkaç söz etmek gerek. Churchill iğrenç bir canavardır, nokta. Bunu en iyi bilen uluslardan biri de biziz. Çanakkale Savaşı’nı çıkaran ve Gelibolu’da yüzbinlerce Türk, Arap, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz, Fransız ve Hint gencin ölümüne neden olan kişi Churchill’dir. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra direnişçilerin katlini emreden odur. Hindistan’da 4 milyon kişiyi açlığa mahkum eden, Buchenwald toplama kampındakinden bile az yemek vererek çalıştıran odur. İran’da Musaddık’ın devrilmesinde önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussollini hakkında hayranlık ifadeleri kullanmıştır. Irkçıdır. Yahudi, Arap, Hint, Afrikalı, Müslüman hemen herkes hakkında ırkçı hakaretler etmiştir. Sıkı bir anti komünisttir. Sıkı bir emperyalisttir. Almanya’da doğsaydı Hitler’den bir farkı olmazdı ya da Nazi Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olurdu.

Şimdi bu lanetlenmesi gereken adam hakkında bir film yapılıyor ve bütün dünya bu filmi hayranlıkla seyrediyor. Savaşı Almanya kazanmış olsaydı, Hitler üzerine böyle filmler yapılacaktı. Ya da Osmanlı kazansaydı, Talat Paşa hakkında. Böyle bir durumu canlandırmak çok zor ama gel gör ki eli kanlı bu ırkçıyı göklere çıkaran filmlerin ardı arkası kesilmiyor. Geçen yıl Churchill adlı filmi seyrettik, bu yıl önce Dunkirk, şimdi de En Karanlık Saat.

Fakat tarihe dalıp filmi es geçmeyelim. İngiltere Parlamentosu’nda Muhafazakar Başbakan Neville Chamberlain’in istifası isteniyor. Yerine muhalefetin kabul edebileceği tek isim olan (neden böyle anlamıyoruz) Churchill getiriliyor. Chamberlain ve Dış İşleri Bakanı Hallifax Hitler’le barış görüşmeleri yürütülmesinden yanayken Churchill, Hitler’e ellerini verirlerse kollarını da kaptıracaklarını düşünüyor. Söz konusu olan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bekası; sömürgelerde kimin faşizminin geçerli olacağı… Almanın mı, İngilizin mi?

Film boyunca Churchill’i tek başına bir adam olarak izliyoruz. Arkasında güçlü bir kadın olan karısı Clementine (Kristin Scott Thomas) ve güçsüz bir kadın olan sekreteri Missis Layton (Lily James) var. Sekreter rolü için şöyle de diyebiliriz: İşkencecisine aşık bir kadın tipi. Churchill, hem severim hem de döverim tipi patronlardan. Film, bu Stockholm Sendromu vakasını da yüceltiyor.

Bu iki kadın dışında Churchill’in dostu yok sanki. Tabii gerçekler böyle değil. Churchill değil yalnız olan, Hallifax yalnız asıl. Ama tek başına, gücünü yalnızca halkından alan bir önder tipi çizmek faşizan popülizmin klasik yöntemi. Churchill acaba barış görüşmeleri mi yapsak yoksa savaşsak mı kararını fantastik bir sahnede alıyor. Filme göre, Churchill hayatında ilk defa metroya biniyor ve burada halka soruyor: Savaş mı, barış mı? Kadın, erkek, genç, yaşlı, Zenci, Beyaz herkes bir ağızdan “savaş” diyor! Propaganda sinemasının en banal, en faşizan üslubuyla çekiliyor bu sahne. Ve Britanya İmparatorluğu, Nazi Almanya’sıyla sonuna kadar savaş kararını böyle alıyor! Gücünü halktan alan yalnız, faşizan ve savaşçı lider size birilerini çağrıştırdı mı? İki iğrenç imparatorluğun savaşında, daha az iğrenç olan kahraman oluyor.

Film, Churchill’i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill’in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız!

İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman’ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar’ı alacak ne de olsa. Oldman’ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson’ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.

Örümcek Adam: Eve Dönüş

TARİH:  8 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir Amerikan süper kahraman filmlerine ya da büyük bütçeli blockbuster’larına gitmiyorum. Fakat Örümcek Adam, diğer süper kahramanlara göre sevimlidir. Ayrıca yeni filmde Marisa Tomei var ki kendisiyle bir zamanlar Antalya’da tanışmıştım. Marisa Tomei konusunda, Seinfeld’deki George Costanza gibiyimdir biraz.

Ve fakat yeni Örümcek Adam’da en sevmediğim süper kahraman olan, silah tüccarı Iron Man de var. Ayrıca Marisa’ya verilen rol çok küçük. Bir de Marisa’ya ‘Her’ filminden çıkmış gibi duran, tuhaf, yüksek belli pantolonlar giydirmişler. Ve başka nedenler de eklenince yeni Örümcek Adam bir hayal kırıklığı oldu.

Bu nedenler de şöyle: Aksiyon sahneleri benim için genellikle sıkıcıdır ama Tobey Maguire’lı Örümcek Adam filmlerinin bu konuda başarılı olduğunu hatırlıyorum. Eve Dönüş, aksiyon sahnelerindeki akışı zedeleyen bir şey icat etmiş: Konuşan bir giysi. Hani arabalarda yol tarifi yapan kadın sesleri gibi bir sesi var Örümcek Adam’ın yeni giysisinin. Bu komik elbette ama aksiyonun içine de limon sıkıyor.

İkincisi, filmdeki en önemli kadın da bu elbisenin konuşan kadını. Yoksa Örümcek Adam’ın aşık olduğu kız ya da Örümcek Adam’ın teyzesi May (Marisa Tomei) önemli rollere sahip değiller. İlginç bir tek kadın karakter var, o da sınıfın anarşisti rolündeki genç kız ama onun da rolü çok sınırlı. Kısacası Örümcek Adam’ın gönül macerası da sınıfta kalıyor.


Yani ne aksiyon ne de romans işliyor. Ne işliyor derseniz Michael Keaton’ın kötü adamı hiç fena değil. Filmin en doğru sözlerini söylemek de bu kötü adama düşüyor: “Iron Man, servetini nasıl yaptı sanıyorsun? Kötülere silah satarak. Onlar için senin, benim gibilerin hayatının bir değeri yoktur” diyor Keaton’ın kötü adamı. Söz doğru ama söyleyen yanlış. Sonuçta bu filmleri üretenler için de benzer şeyler söylenebilir. Onlar, bu dandik hikâyeleri satarak servetlerine servet katıyorlar ve sen, ben onların umrunda değiliz.

*

Kardeşsiz yaşamaya alışmak

TARİH:  1 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıda filmin sırlarını açık ettiğimi düşünenler çıkabilir.

Oliver Assayas, ikidir güçlü ve zengin kadınlar ile onların asistanı genç kadınların ilişkilerinden yola çıkıyor. Sils Maria, daha çok farklı kuşaklardan bu iki kadının hikâyesi üzerineyken, Hayalet Hikâyesi’nde odak genç asistanda. Fakat iki filmin bir başka ortak noktası daha olduğu söylenebilir. Sils Maria, belli bir yaştaki kadın oyuncunun kayıp gençliğine dair denilebilirse, Hayalet Hikâyesi’ genç asistanın ikiz kardeşini kaybetmesi üzerine. İkisi de kayıp hikâyeleri bir açıdan.

“Hayat rasyoneldir, ölüm rasyonel değildir”, demiş adını hatırlayamadığım bir ünlü. Ölümü aklımız almıyor, alamıyor. Aldığını sansak da almıyor. Ne kadar bilimsel düşürsek düşünelim, ölüm yakınımıza gelince karşısındaki tavrımız rasyonel olmuyor. Sevdiğimiz kişinin artık olmayacağına inanamıyoruz. Sokakta yürüyen şu kişi “sanki ablam, sanki babam, sanki…”… Her an bir köşeden çıkıp geleceklermiş gibi geliyor. Gerçekten ölmüş olabilirler mi? Hem ölülere ne oluyor? Dine, tanrıya ve öbür dünyaya inanmasa da kimse ölülerin tamamen yok olduklarına kolay kolay inanmıyor. En sıkı ateist bile, kayıplarıyla konuşmaya devam edebiliyor, kayıplarının ruhlarının kendisini yukardan izlediğini düşleyebiliyor. Bunları, bilimsel düşünceyi çürütmek için yazmıyorum. Aklımızın ve bilimin varlığı, akıldışılığı yok etmiyor. Etseydi, dinler çoktan yok olmuştu. Ama yok olmuyorlar. Çünkü ‘yok’u kavrayamıyoruz. Hiçliği sindiremiyoruz. Ölümle barışamıyoruz. Başka canlılarınkiyle ve uzağımızdaki başkalarınınkiyle evet ama kendi yakınlarımızın ölümüyle, hayır. Dolayısıyla, en azından bir dönem için çoğumuzun hayatında hayaletler var. Çünkü ölüm var; deneyimlenemeyen, bilinemeyen, olmayan bir şey olarak ölüm var.

Hayalet Hikâyesi’nin kahramanı Maureen (Kristen Stewart), çok zengin ve çok hızlı yaşayan bir kadının, Kyra’nın alışveriş asistanı olarak çalışıyor. Alışverişe ayıracak vakti olmayan bu kadın için binlerce Avro’luk giysiler, yüzbinlerce Avro’luk mücevherler alıyor. Bu ‘yüksek burjuva’ kadın alışveriş için stratosferde uçarken, Maureen’in maaşı söz konusu olduğunda alçaldıkça alçalabiliyor, pintileştikçe pintileşebiliyor. Doğal, hep böyle değil midir? Kapitalistin ve kapitalizmin mantığı, sınıf farkını korumaya ayarlanmıştır.

Amerikalı Maureen’in Paris’te yaşamasının bir nedeni var: Maureen’in ikiz erkek kardeşi kısa süre önce ölmüş. Maureen’in kardeşini öldüren hastalık bir kalp sorunu ki bu sorun Maureen’de de var. Kardeşler ölmeden önce birbirlerine söz vermişler, kim önce ölürse diğerine öbür dünyadan bir haber gönderecek. Maureen, Paris’te ölen kardeşinden bir haber bekliyor. Paris’te yaşamasının ve bu sevimsiz işe katlanmasının nedeni bu. Maureen, bir yandan tüketim toplumunun, en prestij sağlayan ürünleri arasında dolanırken, bir yandan da maddi dünyanın tamamen dışında bir şeyi, bir ruhu arıyor. Kapitalizmin yaşam biçimi ne kadar gerçek ve elle tutulur ise, ruhlar o kadar ele geçmez, o kadar uçucular. Kyra gibilerin egemen olduğu bu dünyanın ruhsuzluğu ile Maureen’in ruh arayışındaki ilişki, Marx’ın din hakkında yazdıklarını akla getiriyor: “Din,… kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” (“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabından). Din, zaten büyük ölçüde ölüm var olduğu için var değil mi?

İkizlik özel bir durum. Aklıma Cronenberg’in ‘Ölü İkizler’ adlı filmi geliyor. Birbirlerini tamamlayan ve gerektiğinde birbirlerinin yerine geçen, aynı kadınla birlikte olan ve biri çöküşe girince diğeri de çöken tek yumurta ikizlerinin öyküsünü anlatıyordu film. Aynı rahimde büyümek, aynı dönemde aynı süreçlerden geçmek ikizler arasında diğer kardeşlik ilişkilerinden daha yakın bir bağ oluşturuyor olmalı. Bir tür simbiyotik, hatta biraz da ensestiyöz bir ilişkiden söz etmek mümkün sanırım. Maureen’in bir ‘medyum’ olduğunu söyleyen kardeşiyle ilişkisi de özel. Maureen, kardeşini sonsuza dek kaybettiğini kavrayıncaya kadar ondan bir işaret beklemeyi sürdürüyor. Hayalet Hikâyesi, zihnimizin kaybımızla başa çıkmakta güçlük çektiği gerçeğinden başka bir şeyin, yani sevdiğimizin hayaletinin filan olmadığı fikriyle son buluyor. Maureen’in yas sürecinin bitişiyle de diyebiliriz.

Fakat film sadece Maureen’in yas süreciyle ilgili değil. Arzu ve yasak arasındaki ilişkiyle de ilgili. François Ozon’un ‘Genç ve Güzel’ filminin kahramanı genç kız, annesinin bluzunu giyerek, babası yaşındaki erkeklerle ilişki kuruyordu. Annesinin yerini alıp, babayla birlikte olma arzusunun son derece net bir ifadesiydi. Hayalet Hikâyesi’nde, Maureen kendisine yasaklar koyarak bir tür anne rolüne bürünen kadının giysilerini giyip, onun sevgilisiyle birlikte olmayı hayal ediyor. Çalıştığı kadının yatağında, onun giysileriyle ve onun sevgilisini hayal ederek mastürbasyon yapıyor. Bu sırada Maureen’in kadının sevgilisiyle yaptığı yazışmalar, arzunun yasak olanla ilişkisi üzerine. Kısacası Maureen’in bir tür ensest fantezisi yaşadığını, ‘sembolik annesi’nin kıyafetlerini giyerek, annesinin erkeğiyle seviştiğini söyleyebiliriz. Maureen, filmin sonunda kendi erkek arkadaşına dönerek belki Ödipal karmaşasını da yasıyla birlikte geride bırakıyor, büyüyor.

Film Kristen Stewart’ın çok iyi oyunuyla ve Assayas’ın iyi yönetmenliğiyle kendisini rahatlıkla izletiyor. Ki zaten film Cannes’da Assayas’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Bunlara rağmen, Hayalet Hikâyesi’nin tuhaf ve açıklanamaz şeylerle dolu bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmdeki cinayet, bir yere oturmuyor. Maureen’le, emrinde çalıştığı Kyra’nın sevgilisi Ingo olduğunu tahmin ettiğimiz kişi arasındaki cep telefonuyla yapılan chat’leşme neye işaret ediyor? Muhtemelen ruhlararası bir iletişime benzetiyor yönetmen bu tarz sohbeti… Teknolojinin iletişimi devrimci bir dönüşüme uğrattığını, daha doğrudan bir iletişim sağladığını düşünüyor herhalde… Ya da cismen yanımızda olmayan varlıklarla iletişim kurmak ile, hayaletlerle iletişim kurmak arasında bir bağ ya da bir benzerlik kuruyor.

Ya ektoplazma kusan hayalete ne demeli? Bu tuhaflıklar, filmi Cannes’da yuhalayanların ruh halini açıklayabilir.

Her koşulda, ‘Hayalet Hikâyesi’ seyretmeye değer. Kristen Stewart’ı hiç bu kadar oğlan çocuğu gibi görmemiştim. Kristen daha önce, feminen ile oğlan çocukluğu arasındaki bir yerdeydi. Denge feminenlik aleyhine bozulmuş gibi geldi bana. Onu hiç bu kadar ‘butch’ görmemiştim.

Soygun: Ailem İçin

TARİH:  21 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Safdie Kardeşler Amerikan bağımsız sinemasının yeni yıldız yönetmenleri. Soygun (Good Time), bizim sinemalarımızda ticari vizyon şansı bulan ilk filmleri. Soygun, Safdie kardeşlerin ünlü oyuncularla çalıştıkları ilk film de aynı zamanda. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, eleştirmenlerce de beğenildi ama ödül alamadı.

Çok yakın tarihli Hell or High Water (2016) filminde ipotek altındaki evlerini kurtarmak için banka soyguncusu olan iki kardeşin hikayesini izlemesek, Soygun’un tematik olarak tamamen 70’leri çağrıştırdığını düşünebilirdik. Kirli bir dünyada, asil bir dava için mücadele eden hırsızlar, çokca 70’leri çağrıştırıyor. Özellikle de Al Pacino’nun başrolünde oynadığı, Sidney Lumet’in yönettiği Dog Day Afternoon (1975; Köpeklerin Günü) akla geliyor. Köpeklerin Günü’nde, arkadaşının cinsiyet değişimi ameliyatını finanse edebilmek için banka soymaya kalkan birinin hikayesi anlatılır. Soygun’un biri zihinsel özürlü iki kardeşinin de niyetleri için “iyi” diyebiliriz. Akıllı olan kardeş Connie’nin (Robert Pattinson) niyeti hayalindeki çiftliği alabilecek miktara denk gelen 65.000 doları çalmak ve büyükannesini ve kardeşini de yanına alarak o çiftlikte mutlu, mesut yaşamaktır. Sabıka kaydı olmayan Connie’nin daha önce suça bulaşmadığını varsayabiliriz (New Yorker’ın yazarı Richard Brody, Connie’nin daha önce işlediği suçlarda yakalanmadığını düşünmüş). Yani Connie, ailesini kurtarmak, onlara daha iyi bir yaşam sunmak için mücadele eden biri. Ama Connie hakkında söylenebilecek iyi sözler burada bitiyor. Becerikli ve cesur olduğu dışında.

Connie amacı doğrultusunda insanlara yalan söylüyor, dolandırıyor, birisini öldüresiye dövüyor. Kısacası ailesi bir yana, dünyanın geri kalanı bir yana Connie için. Banka soygununu başarıyla gerçekleştirse de, bankacıların da bazı numaraları olabileceğini hesaba katmıyor Connie. Zeka özürlü kardeşi Nick (Ben Safdie ortak yönetmen olmanın yanı sıra bu rolü de üstlenmiş) paniğe kapılıp kaçınca ve nihayetinde gözaltına alınınca, Connie kardeşini kurtarma misyonuna soyunuyor. Başka karakterler devreye giriyor, kaçma kovalamaca sürüyor vs…

Soygun bir yandan Connie karakterini özdeşleşilebilecek bir karakter olarak sunmamaya çalışıyor bir yandan da tam da tersini yapıyor. Yani film başlar başlamaz, progressif rock’ın elektronik versiyonunu çağrıştıran bir müzikle duyularımıza saldırılmaya başlıyor. Seyirciyi gerilim içinde tutmak, kahramanın gerginliğini hissetirmek için elinden geleni yapıyor yönetmen. Çok yakın plan çekimler, omuz kamerası da seyirciyi olay mahallinin içine sokuyor. Kötü şeyler yapsa da nihayetinde asil bir misyonu olan kahramanla özdeşleşmekten başka çaresi kalmıyor seyiricinin.

Peki bütün bu harala gürelenin arkasında yatan bir anlam var mı? Mesela Hell or High Water’daki gibi bir finans kapital eleştirisi? Ben göremedim. Siyahlara yönelik polis önyargısına dair şeyler var filmde. Connie bu önyargıyı da kullanmaktan çekinmiyor. Safdie’ler çıkışsız, karanlık bir dünya çiziyorlar fakat bu bakışlarında entelektüel bir derinlik yok. Kısacası Soygun kanımca sığ, derinliksiz bir film. Pattinson’ın ve küçük bir rolde Jennifer Jason Leigh’in ve Ben Safdie’nin iyi oyunlarına rağmen, bir gece boyunca yaşanan bu öyküye de karakterlere de ikna olmadım, onlardan etkilenmedim. Ama Cannes seçicileri böyle filmlere bayılıyorlar. Belki saf sinema denen bir şey olduğunu düşünüyorlar bu filmlerde. Peki 70’lerin geri dönüşü diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Henüz yeterli veri yok, bazı işaretler var sadece. Mısır’da El Gouna festivalinde, Oliver Stone’un master class’ına katıldım. 70’lerin radikal ruhundan bugün eser olmadığını söyledi Stone. Doğru elbette. Ama 70’leri anmaya başlamak bile bir şey olabilir.

Kara propaganda filmi: Kara Gün

TARİH:  24 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı durumlarda iyi ile kötü arasındaki ayrım benim için çok net. Masum ve savunmasız insanları öldüren kişi benim için kötüdür. Masum insanları hedef alan terör eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı yok. Şüphesiz ablamı PKK’nin düzenlediği bir bombalama eyleminde kaybetmiş olmamın düşünce ve duygularımda büyük etkisi var fakat benim teröre bakışım hep aynıydı.

2013 yılındaki Boston Maratonu sırasında iki Çeçen kardeşin düzenlediği terör eylemi de canavarca bir eylemdi. Masum insanları hedef almıştı. Biri çocuk 3 kişinin ölümüne ve çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olmuştu.

Çeçen eylemcilerin yakalanmasını konu alan bir filmde kötünün kim olduğu net olmasına rağmen, film konuyu ele alışıyla öyle faşizan bir noktada duruyor ki, insanın teröriste sempati duyacağı geliyor. Film mükemmel bir Amerikan toplumu tasfir ediyor. Herkesin birbirini sevdiği, iyilikten başka bir şey düşünmeyen, Hırıstiyanlığı çok göze batırılmadan ama çok kritik noktalarda vurgulanmadan da geçilmeyen bir toplum bu. İyi, ne güzel.

Bunun karşısında Müslüman Çeçen Kardeşler duruyor. Onlar çocuklarına fazla önem vermeyen, kadınları ezen, uyuşturucu kullanan ve Amerika’nın özgür ve iyi insanlardan oluşan bir topluluk olmasından nefret eden insanlar. Bu iki kardeş tam da böyle olabilir aslında bir yandan.

Ama bu kadar basit mi? Politik bir gerçeklik içinde de yaşamıyor muyuz? Şimdi burada ABD’nin işlediği insanlık suçlarından söz etmeyi zul addediyorum. Ama yine de en azından şunu söyleyeyim: son Rakka operasyonunda 300’ün üzerinde sivilin öldürüldüğü, yerleşim bölgelerine ABD uçaklarından beyaz fosfor bombalarının atıldığı Birleşmiş Milletler raporlarıyla sabit. ABD’nin Rakka operasyonunda, benim ablamı da öldüren PKK/YPG’nin, ‘efendisinin sadık vurucu gücü’ işlevini yürütüyor olması işin bir başka yanı.

Kısacası resmi büyüttüğümüzde, ABD halkının değil ama devletinin işlediği suçları görmeye başlıyorsunuz. Mesele iyi Hıristiyanlarla onların iyiliği ve özgürlüğünden nefret eden Müslümanların çatışması değil kısacası. Hatta o terörist Müslüman örgütlerle ABD’nin karmaşık ilişkileri de ortaya çıkmaya başlıyor. Taliban’dan , ılımlı İslam’a ABD’nin bulaşmadığı İslami akım var mı?

Bütün bu terör eylemleri, ABD’nin bölgede at oynatması için bahane oluyor. Bu tür propaganda filmleri de ideolojik katkı işlevini görüyor. Kötü ve terörist Müslüman imajının yerleşmesinde rol oynuyor. Kısacası ‘Kara Gün’ bir kara propaganda filmi. Baş rolde Mark Wahlberg oynuyor ve ‘güya’ bir kaybedenken kazanana dönüşen polis klişesini canlandırıyor. Film bildik FBI ile yerel polis ve ne idiğü bilinmeyen başka devlet istihbarat kurumları arasındaki rekabet gibi başka klişeler ve duygusal yapış yapış müzikler kullanarak kötü ticari sinemanın bütün gerekli adımlarını da atıyor.

54. Ulusal Yarışma: Ödül Töreni

TARİH:  28 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali ulusal yarışmayı iptal ederek kendi ayağına kurşun sıkınca, Venedik Film Festivali’nden ödüllü “Sivas”ın Almancı yönetmeni Kaan Müjdeci, ulusal yarışmanın İstanbul’da devam etmesi için kolları sıvadı. Sekiz film seçildi, bu filmler Beyoğlu Sineması’nda gösterildi ve dün Cahide Müzikholü’nde yapılan bir törenle ödüller dağıtıldı. Doğrusunu isterseniz başarılan şey bugüne kadar pek tanık olduğumuz türde bir şey değildi, bildiğimiz her şeyi aşıyordu. Ulusal yarışmanın İstanbul’da yapılacağını düşündüğümde bunu hoş bir şaka, bir kara mizah örneği gibi bir şey olarak görmüştüm. Dün geceki ödül töreni “Daha” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Ahmet Mümtaz Taylan’ın da dediği gibi bugüne kadar gerçekleştirilmiş en iyi ödül töreniydi. Mülki ekranın, bakanların, belediye başkanlarının sahneye çıkmadığı, dolayısıyla hiçbir konuşmacının lafa “sayın bilmemnem” diye başlamadığı, son derece samimi, komik, eğlenceli, heyecan verici, cesaretlendirici, güven aşılayıcı, “ne varsa bu ülkede var, iyi ki burada yaşıyorum” dedirten cinsten bir törendi. Tören yanlış kelime, fazla ciddi, başka bir şeydi yaşanan. Tek bir eleştirim var, ödüller dağıtılmaya başladıktan sonra müzikle ara verilmesin, devam edilsin. Müzisyen için de kötü, bitse de ödülleri öğrensek beklentisine kurban gidiyor çabası. Müzik başlangıca yakışıyor, ortaya ya da sona değil.

Kadir İnanır’ın başından beri büyük destek verdiği, Onur Ünlü’den duyduğum kadarıyla birçok sinemacının ellerini ceplerine atarak maddi katkıda bulunduğu gecede ödüllerin dağılımı şöyle oldu:

En İyi Film: Daha

• En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Put Şeylere

• En İyi Senaryo: Ahmet Büke, Emre Yeksan – Körfez

• En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar

• En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck – Daha

• SİYAD En İyi Film Ödülü: Mr. Gay Syria

• Yıldırım Önal Anı Ödülü: Ayşen Gruda

• Emek Ödülü: Fatoş Kurtuluş – Beyoğlu Sineması

Bundan sonra Antalya Film Festivali ağzıyla kuş tutsa nafile. Ya ulusal yarışmayı yeniden canlandıracak ya da İstanbul’daki ulusal yarışmanın gölgesinde kalacak. Seçim onların.

 

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri

TARİH:  4 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Kısaca 3B diyeceğim) de Paramparça gibi bir adalet arayışı ve intikâm öyküsü. Amerika’nın güneyinde küçük bir dükkan işleten yalnız anne Mildred (Frances McDormand) öldürülen kızının katili ya da katilleri 7 ay boyunca bulunmayınca, kasabanın şerifini protesto eden 3 afiş astırır. İyi biri olan Şerif Willoughby (Woody Harrelson) kanser hastasıdır. Delil olmayınca eli kolu bağlıdır. Şerifin yardımcısı Dixon (Sam Rockwell) ise Siyahlara işkence yapan yarım akıllı bir ırkçıdır.

Şiddete karşı çıkarken tuhaf bir biçimde şiddeti kimi zaman yücelten ya da önemsizleştiren bir film 3B. Mildred, iki gencin apış arasına tekme atar ve bir dişçinin parmağını dişçi aletiyle deler ve bütün bunlar hem cezasız kalır hem de komik olaylar olarak perdeye yansır. Şerif yardımcısının öldüresiye dövdüğü reklamcı çocuk da dava açmaz ve çok kolaylıkla Dixon’ı affeder. Dixon, şeriften aldığı mektup üzerine hızla değişir ve içindeki iyiliği keşfeder. Öyle ki, neredeyse ölümüne neden olacak yangını çıkaran Mildred’e hiç kin duymaz. Ve hatta filmin başından beri birbirine düşman olan bu ikili, birlikte cani olduğuna inandıkları bir adamı öldürmek (!) için yola çıkarlar. Neyse ki çok kararlı değildirler. Geriye tek kötü kalır: O da Dixon’ın yaşlı annesi! Demek ki ırkçılığın kökenini kurutmaya buradan başlamak lazım. Ha tabii bir de kasabaya dışardan gelen katil ruhlu yabancı var! Ama o da yabancı sonuçta, Amerikalı olsa da. Ebbing, Missouri, bölünmez bir bütündür, bölmeye kalkanı da gidip yuvasında bulurlar! Büyük ihtimalle seveceksiniz, siz bana bakmayın. Hem bir sürü de Oscar alacağı kesin.

Antalya Film Festivali: Gelenek bitti gelecek zor

TARİH:  29 Temmuz 2004
GAZETE/DERGİ: Birgün

Şu anda görünen o ki Türkiye’nin bir zamanlar bir numaralı yerli film yarışması olan Altın Portakal bitmiş durumda. Antalya’da artık sadece bir uluslararası yarışma olacak ve eskiden olduğu gibi bu yarışmada bir-iki de Türk filmi yer alacak. Bu noktaya neden gelindiği konusunda hemen hemen bir fikir birliği var. Festival yönetiminin ödül törenlerinde yaşanabilecek protestoları engellemek için böyle bir karar aldığı düşünülüyor. Çünkü 2015’te böyle bir şey yaşanmıştı. Belgeselcilerin başkaldırısında nasıl belgesel yarışması iptal edildiyse, şimdi de ulusal yarışma iptal ediliyordu. Bu, kısmen ya da tamamen doğru olabilir. Ama başka nedenler de söz konusu olabilir.

Hiç şüphesiz ki, bir dönemin kapanmış olması üzücü. Antalya Altın Portakal Festivali bir tarihti. Birçok film için kendini gösterme olanağıydı. Ve de sinemaya ciddi bir kaynak aktarıyordu. Ama festival sürmeliydi demekle de iş bitmiyor. Şu bir gerçek ki, Antalya Ulusal Film Festivali çoktandır sönmüştü. Bir ‘ilk filmler festivali’ne dönüşmüştü. Festivalin iddialı filmlerinin çoğunu da daha önceki festivallerde görmüş oluyorduk.

Her şeyden önce bir ay arayla iki büyük ulusal film yarışmasının yapılmasında bir tuhaflık var. Hiçbir ülke, belki birkaç istisna dışında, bir ay arayla iki ‘yüksek nitelikli’ ulusal film festivali düzenleyemez. Türkiye bu istisnalardan biri değil. Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali, CHP belediyesi döneminde kaynakları son derece kısıtlanan Antalya’ya karşı üstünlük sağlamıştı. Sadece kaynak meselesi de değildi, CHP belediyesinin vizyonu fazlasıyla popülist ve fazlasıyla taşralıydı. Ölmüş Yeşilçam geleneğini yaşatmaya çabalarken Hülya Avşar gibi isimlere festival jürisi başkanlığı verilmişti. O dönemde Hülya Avşar fikri bana çok aykırı değil gibi gelmişti ama festivalde yaşananlar yanıldığımı göstermişti. Kısacası ileriye değil geriye bakan bir festival olmaya çalışmıştı Antalya, hem de ‘ilerici’ olması beklenen CHP döneminde.

Adana sonuç olarak, tarih olarak da festivali erkene çekmesiyle de Antalya’ya karşı bir adım öne geçmişti. Antalya’nın bir hamle yapması gerekiyordu, ama nasıl? Bulunan çare, festivali uluslararası hale getirmek yönünde daha fazla çaba harcamak oldu. Kadrolar değişti, festival başkanı yenilendi.

Büyük bir Avrupa film festivali olma arzusu Antalya için yeni değil. Türsak’ın festivali yönettiği dönemde de böyle bir amaç vardı. Çok önemli film insanları festivale konuk olmuştu. Birkaçını anmak gerekirse Nicholas Roeg, Francis Ford Coppola, Kevin Spacey, Kim Ki Duk, Helen Mirren, Woody Harrelson, Marisa Tomei… Bu davetlilerin varlığı ve üstelik dokunma mesafesinde oluşları bizim gibi film eleştirmenleri için rüya gibi bir şeydi ama festivale ya da sinemamıza ne kattıkları tartışılır tabii. Yine de, sonradan çokça yazılıp çizildiği üzre, kesinlikle Hollywood’un süprüntüleri değildi davetliler. Bu gibi girişimler festivalin parası, belediye AKP’den CHP’ye geçip de kısıtlanınca, söndü. Bir de yeni yönetimin uluslararası olmak gibi bir vizyonu yok oldu.
Peki bu dönemde, festivalin uluslararası önemli bir festivale evrilme şansı var mı? Bence yok denecek kadar az var bu şans. Bir defa Türkiye müthiş bir yalnızlık ve dışlanma içinde. Turist gelmiyor, kültür insanları gelmiyor, kimse gelmiyor kısacası. Festivalin, gerek basın gerekse sinemacı açısından yalnız bırakılma ihtimali yüksek. Ayrıca, bir festivalin adını duyurması çok uzun vadeli bir iştir. Bakalım, belediye daha ne kadar AKP’de kalacak? Değişince festival yönetimi ve dolayısıyla vizyonu büyük ihtimalle değişecek. Böyle bir değişikliğin ardından ulusal yarışma yeniden ön plana çıkarılmaya çalışılacak vs. Kısaca sil baştan aynı döngüye gireceğiz.

Bütün bunların dışında bir festival bünyesinde hem uluslararası, hem de ulusal iki yarışmanın olmasında ve uluslarası yarışmada birkaç da Türk filminin yarışmasında hep bir tuhaflık da görmüşümdür. Sanki uluslararası olan birinci lig, ulusal olan ise ikinci lig, ya da annesinin ligi bir durum oluşuyordu.

Bir argümana göre de, yabancı filmlerin bütçesi çok yüksek, Türk filmleri onlarla nasıl yarışsın? Bu çok saçma bir argüman. Film para işi değil, kafa ve gönül işi. Öyle olmasaydı, mesela nasıl şahane bir İran sineması söz konusu olabilirdi? Elbette ki, Türk sineması daha zengin ülkelerin sinemasıyla yarışabilir. Başarılı da olabilir. Ama sinema para işi değil derken sıfır bütçeyle de film çekemezsiniz. Asıl sansür işte bu noktada başlıyor. Kültür Bakanlığı Emin Alper, Tolga Karaçelik ve Erol Mintaş gibi uluslararası başarılar elde etmiş yönetmenleri artık desteklemiyor. İyi Türk filmi sayısı elbette azalacak bu durumda.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı, mesela asıl ödülünü Altın Lale olarak uluslararası yarışmada veren İstanbul Film Festivali için söz konusu olabilirdi. Ama orada da asıl ödül, uluslararası yarışmada veriliyor olsa da kamuoyunun ilgisi hep ulusal yarışmanın birincisi üzerinde olmuştur. Bu da şu demek: Antalya’da birinciliği bir yabancı film kazanırsa, büyük ihtimalle kamuoyu konuyla zerre kadar ilgilenmeyecek. Altın Lale’yi bu sene kim kazandı diye sorsanız, film eleştirmenlerinin bile, ben dahil çoğu cevaplayamaz. Ama ulusal yarışmanın birincisi bilinir.

Antalya’da ulusal yarışmanın kaldırılmasının, ödül törenlerinde muhalif seslerin çıkmasını engellemek olduğu düşüncesi bana çok sağlam gelmiyor. Sonuç olarak yarışmada Türk filmleri de yarışacak ve umuyoruz ki ödüller de alacaklar. O zaman sahneye çıkacak olanların ne söyleyeceğini kim bilebilir? Ama sahneye çıkacak olan Türkiyeli sanatçıların sayısında bir azalma olacaktır, tabiatıyla.

Bu protesto biçimi bu şekilde engellenmez. Ancak ön elemede muhalif yönetmenlerin elenmesiyle mümkün olur. Ama o da mümkün değil. Kimi yarıştıracaklar? Semih Kaplanoğlu her sene yeni bir film yapmaz.

Ulusal yarışmanın kaldırılması kararı bir geleneği öldürmesi açısından yanlış ama onun dışında dediğim nedenlerden dolayı anlaşılabilir. Bu değişikliklerin Antalya için bir çıkış olacağını sanmıyorum. Umarım olur.


Kare: ‘Kavram’sal ve ‘Mavra’msal bir film

TARİH:  4 Kasım 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ruben Östlund’un, Cannes’da bu yıl Altın Palmiye kazanan filmi “Kare” için bir tür belirlemeye çalışsak herhalde kavramsal film demek çok aykırı kaçmaz. Filmin adını koyarak uğraştığı kavramlar var: güven, dayanışma, yardımlaşma gibi kavramların modern İsveç toplumundaki izdüşümleri diyebiliriz bunlara. Öte yandan Kare filmi kavramsal sanata bodoslamadan saldıran bir film. Filmin kendisi kavramsal bir sanat eseri olduğu için filmin tüketicileri de kavramsal sanat tüketicileriyle akraba bir kitle, yani art-house (sanat sineması) sinema kitlesi. Bu kitle de eleştiriden nasibini alıyor, maymundan tek farklarının takım elbise giyiyor olmaları deniyor.

O zaman bizim de şunu söylememizde çok da sakınca yok: Ruben Östlund, oldukça yüzeysel biçimde eleştirdiği kavramsal sanatçılardan ayrılan bir niteliğe sahip değil. Yaptığı eleştirilerde ne bir derinlik var ne de daha önce görmediğimiz bir yenilik. Tartıştığı kavramlar zaten mesela Haneke tarafından yıllardır tartışılıyor. Haneke ve Östlund nihayetinde kapitalist topluma ahlaki bir eleştiri getiriyorlar. Bu yüzden ders veren bir halleri de var. Östlund’un filmlerini Haneke’den ayıran şey ise ironi. Haneke son derece ciddiyken, Östlund kıs kıs gülüyor ve güldürmeye de çalışıyor. Bir sürü maymunluk yapıyor seyircisini güldürmek için. Bunuel’in El Angel Exterminador’unda (Yokedici Melek) evde dolaşan ama kimsenin varlık nedenini sorgulamadığı ayı gibi, bir evin içine koca bir şebek koyuveriyor.

Östlund, yüzeysellik açısından benzediği kavramsal sanatçılardan, bu “pop” yanıyla ayrılıyor. Bir olay örgüsü olmayan bu 2,5 saatlik film bir şekilde kendisini sonuna kadar seyrettiriyor ve kolay hazmediliyor. Östlund kendisini ne derece ciddiye alıyor bilemiyorum ama bence Kare çok da ciddiye alınacak bir film değil. Hoş, Cannes jürisi Altın Palmiye’yi verirken filmi herhalde ciddiye aldı ama Kare’yi gelecek senelerde pek de hatırlamayacağız. Belki bir sahnesi hariç: Müzenin destekçilerine verilen yemeğe yine açıklanamaz bir şekilde davet edilmiş olan bir performans sanatçısının, kontrol dışına çıkıp vahşi bir maymuna dönüştüğü ve tehlikeli olduğu sahne geriyor seyirciyi. Zaten filmin afişine de bu sahneden bir fotoğraf konulmuş.

Oysa filmi baştan sona sürükleyen karakter o değil. Filmin asıl karakteri bir müze yöneticisi olan Christian (Claes Bang). Bang, rolünü çok başarıyla canlandırıyor. Film nihayetinde Christian’ın düşüşüne yol açan bir olaylar silsilesinden ibaret. Bu olaylar Christian ve çevresinin yardımseverliğini, empatisini, kısacası insanlığını test ediyor. Bu olayların bazıları, gerçekçilik açısından değerlendirdiğimizde pek inandırıcı değil. Ama film zaten gerçekçilik, gerçeküstücülük gibi türler arasında serbestçe dolaşıyor. Bize söylediği, bizden adam olmazdan ibaret. Neyse ki bunu da dalga geçer bir tarzda söylüyor. Kavramsal sanatını “mavra”msal bir biçimde servis ediyor.

Filmde, son zamanların yükselen yıldızı Elisabeth Moss da küçük bir rolde parlıyor. Bu yıl yapılan en iyi film bu değildir diye umuyorum.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com