Genco: Paylaşılmayan güç, güç değildir

TARİH:  15 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ali Kemal Çınar, Kürt bir yönetmenimiz. Ama çektiği film, Kürtçe olması dışında Türkiye’nin herhangi bir yerinde geçebilir. Bunun büyük bir ferahlık anlamına geldiğini düşünüyorum. PKK, bölgede sadece siyasi hayatı rehin almıyor, kültürel hayatı da terörize ediyor. Filmleri yasaklayabiliyor, gösterimlerini engelleyebiliyor. Kendisine en yakın yönetmenleri bile “gerillayı sevişirken gösteremezsin” ya da “gerilla öldükten sonra dul kalan eşinin başka bir erkekle birlikte olduğunu ne hakla gösterirsin?” türünden en feodalinden gerekçelerle yönetmenleri aforoz edebiliyor. PKK, bölgenin kadın haklarına en saygılı olduğu söylenen siyaseti. Güya devrimci, güya sosyalizan. Duyduğum birçok korkunç şeyden, hatırladığım iki tanesi bunlar.

Çınar’ın önceki iki uzun metrajlı filmini izleyemedim. Yönetmenin üçüncü filmi “Genco”, Kürt coğrafyasında da sıradan hayatlar olduğunu, küçük burjuvaların küçük dertleriyle uğraştıklarını ve güç gibi derin mevzularla cebelleştiklerini anlatıyor. Çınar’ın sinema dili bana Filistinli yönetmen Elia Suleiman’ı hatırlattı. Suleiman da (tabii ki aslında Süleyman yazmak lazım ama sonra internette ararsanız adını bulamazsınız) tıpkı Çınar gibi filmlerinde başrolü kendisi oynar. Suleiman’ın mizah anlayışıyla Çınar’ın anlayışları da aynı. Filmin üslubundaki tek abartı kahramanın hemen hemen hiç mimik kullanmaması, olaylara renk vermeyen bir suratla (poker suratı) müdahil olması. Çınar, Finli yönetmen Aki Kaurismaki’yi de ilham kaynakları arasında saymış. Evet, o da sayılabilir. Buster Keaton’a kadar uzanır bu tarzın tarihi.

Film yönetmenin kendisinin oynadığı Ali Kemal’in “süper yeteneği”ne tanık olmamızla başlıyor. Ali Kemal nefesini tutup, konsantre olduğunda kilitli bir kapıyı zihin gücüyle açabiliyor. Ama iş, dünyayı 180 derece ters görmeye başlayan genç bir kadını tedavi etmeye gelince Ali Kemal’in gücü yetmiyor. Süperliği çok kısıtlı kahramanımızın!

Sonradan öğreniyoruz ki uzaylılar bir milyon kişiye kısıtlı bir yetenek bahşetmiş. Ali Kemal dürüstlüğüyle bu bir milyon arasından sıyrılmış. İnsanlığa faydalı işler yapabileceğine inanıldığı için sıra, Ali Kemal’in yeteneklerini, gücünü artırmaya gelmiş. Fakat tam bu sırada bir karışıklık çıkıyor ve bu güç Ali Kemal yerine apartmanın kapıcısına yükleniyor.

Ali Kemal’in halkın yararına kullanacağı güç halktan birine geçiyor yani. Belki de daha iyisi Şam’da kayısı diye düşünülebilir ama halka güvenilir mi? Ali Kemal gücünü geri almak istiyor, kapıcı geri vermek istemiyor! Öyle ya, hep başkaları mı güçten yararlanacak, biraz da garibanlar yararlansın! Ama gariban halk da, gücü tek başına kullanamıyor, bir lidere ihtiyaç duyuyor. Bunlar olurken paralel olarak bir vejeteryan kafede de başka olaylar gelişiyor. Ali Kemal’in ortağı olduğu bir kafe var. Burada da güç paylaşımı sorunu peydah oluyor. Ali Kemal’in vejeteryanlığı kavramayan babasının kafede çalışmaya başlaması bir sorun oluyor. Ama daha da büyük bir sorun, kafenin sinek avlaması. Bir kadın ortak olup işleri canlandırmak istiyor. Ali Kemal acaba burada da gücünü paylaşacak mı?

Bütün bunları siyaset ortamının metaforu olarak okumak mümkün. Solcu aydının ikilemleri olarak da… Ya da tamamen kişisel ilişkilerdeki güç dengeleri olarak okunabilirler. Nasıl derler, “farklı okumalara açık” bir film var karşımızda! Ama filmin mesajı bana net gibi geldi: Gücün ancak paylaşıldığında işlevsel hale gelir. Ali Kemal Çınar’ın yaklaşımını beğendim, yeni buldum, filmi seyrederken kimi zaman eğlendim. Çınar sinemasını daha da geliştirmeli fakat. Çünkü kısa süresine rağmen filmin uzadığını düşündüğüm ve sıkıldığım anlar oldu. Tarkovski/Dostoyevski/Nietzsche dışından da ilham alan yaratıcıların var olduğunu görmek çok sevindirici. Genco’nun Ankara Film Festivali’nde en iyi film ödülü kazandığını ekleyeyim.

Sevgisiz: Miras alınan kötülük

TARİH:  27 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kapitalist dünyanın, orta ve üst burjuvazinin yüzeysel ve sevgisiz dünyasını anlatan çok film seyrettik. Sevgisiz’in aklıma getirdiği filmlerden biri Antonioni’nin Macera’sı oldu. Macera’da film karakterlerinden biri kaybolur, ardından arkadaşlarının kaybolan kadını ararken yaşadığı ilişkiye tanık oluruz. Bu İtalyan burjuvalarının, özellikle erkeğin dünyası o kadar sığdır ki… Sevgisiz de bir kayıp ve arama öyküsü. Bu filmin de teması insan ilişkilerinin aşağılık, sığ, bencil, kısacası sevgisiz oluşu. Modern Rusya’da hayat, 60’ların İtalyası’nda geçen Macera’yla kıyaslandığında çok daha sert. Macera’da insan vardı her şeye rağmen, bu filmdekiler ise neredeyse tek boyutlular. Adıyla sınırlarını belirleyen Sevgisiz’de tek renk siyah. Tamam biraz abarttık ama buna yakın. Filmde iyi olan bir karakter olmasa da bizim AKUT’a benzer iyi niyetli arama-kurtarma çalışmaları yapan bir sivil toplum kuruluşu var. Sevgiye dair tek şey de bu kuruluşta var. Toplama kamplarında bile Sevgisiz’in tasvir ettiği Rusya’dan daha fazla insanlık emaresi bulunabilir.

Zvyagintsev’in filminde ilginç çok az şey var. Mesela modern Rusya’da Stalinizmden bin beter yeni bir iş dünyası oluştuğunu görmek, ortodoks şeriatına uymayanların işten çıkarıldığı bir iş yerine tanık olmak ilginç. Bu iş yerinde sadece ve sadece evli ve çocuklu “iyi vatandaşlar” çalışabiliyor. Boşanan işten atılıyor.

Sevgisizin akla getirdiği bir diğer film de Bergman’ın “Bir Evlilikten Manzaralar” filmi, ki yönetmen de bu filmden esinlendiğini belirtmiş. Filmin kahramanları orta sınıf bir çift; Boris ve Zhenya. Çift boşanmanın arifesinde, ortak ev satışa çıkarılmış. Peki, 12 yaşındaki oğulları Alyoşa ne olacak? Kadın; bana ne diyor, veririm yatılı okula, hayatımı yaşarım. Onunla uğraşacak değilim. Babanın da çocuğu almaya niyeti yok. Alyoşa annesiyle babasının kavgasını, sessiz gözyaşlarıyla kapıların ardından dinliyor. Ve Alyoşa ertesi gün okula çıktıktan sonra bir daha görülmüyor. Çift, vakitlerini sevgilileriyle geçirdiği için, çocuğun kaybolduğunu iki gün sonra fark ediyor. Polisten hayır bulamayınca da bir sivil toplum örgütünün yardımına başvuruyorlar. Filmin bundan sonrası daha çok Alyoşa’nın aranmasına dair.

Zvyagintsev’in filmi, teknik olarak etkileyici. Gerçi hemen her planın aynı şekilde olması, biraz uzakta duran kameranın yavaş yavaş nesnesine yaklaşması (“dolly in”) illallah dedirtmiyor değil. Bu tarz kamera hareketi sanki seyirciye şunu söylüyor: Bak, şimdi daha da derine iniyoruz, konsantre ol! Halbuki derine merine inildiği yok, aynı yüzeysellikte dolaşıyoruz.

Karakter derinliği açısından bakarsak ne Boris ne de Zhenya hiç de ilginç değiller. Zhenya’nın cadaloz annesi, bütün sevgisizliğin kökeni olarak görülebilir. Boris daha ortalama bir tip. Onun karaktersizliği doğuştan mı, yetiştirilme tarzından mı bilmiyoruz.

Filmin Rus toplumuna yönelik eleştirileri de yüzeysellikten nasibini almış. Evet, orada bir yerlerde Rusya, Ukrayna ile savaşıyor. Evet, birileri Maya takvimine göre dünyanın sonu geldi diye hayıflanıyor. Hoppa kadınlar, restoranlarda, tanımadıkları adamlara telefon numaralarını veriveriyor. Daha önce Boris’in işyerindeki şeriat düzeninden söz etmiştim. Zvyagintsev’in filmleri toplumsal eleştiri yapar yapmasına da, insanlar o kadar kötü ve o kadar haindirlerdir ki zaten bu insanların kurduğu toplumdan daha iyisini beklemek abestir. Zvyagintsev’e mizantrop (insan düşmanı) diyeceğim de adamın mizojinisine (kadın düşmanı) haksızlık olacak. Sevgisiz’de kadınlar erkeklerden belirgin bir şekilde daha korkunçlar.

Yazmanın şehvetine kapılıp, yönetmene haksızlık yapıyorum muhakkak ki. Zvyagintsev : “Bu filmi, seyirci eve gidip, sevdiklerini kucaklasın diye yaptık” demiş. Niyetin asilliği açık. Sevdiklerimizi kaybetme olasılığını hatırlatarak, onların değerini fark etmemiz sağlanabilir. Ama ertesi gün yine her şey eskisine döner eğer daha derin bir şeyler söylemeyi, karanlığa ışık tutacak bir şeyler yapmayı becerememişseniz. Bence Sevgisiz böyle bir beceriye sahip değil. Yüzeysel bir film çünkü. Ne kadar karanlık bir ton tutturursam o kadar sanatsal olur ekolünden bir film. Hedefine ulaşıyor da; Sevgisiz’in aldığı ödüller her gün artıyor. Oscar’a da aday.

Zvyagintsev, bir önceki filmi Leviathan’la iktidarın ve sağcıların tepkisini üzerine topladı, Rusya’yı kötü gösteren bir film yapmakla eleştirildi. Sonuç olarak bu filmini devletten yardım almadan yaptı. Fakat Zvyagintsev, Guardian gazetesiyle yaptığı röportajda, rejim karşıtı (dissident) olarak tanımlanmasına karşı çıktı. “Ben olsa olsa kralın soytarısı olurum. Akıllı krallar, soytarıların söylediklerine kulak kabartır” diyor. Ciddiye alınacak sözler. Soytarılar rejimleri değiştirmeyi hedeflemezler. Tıpkı kırmızı halılarda yüksek sosyetenin gösteriş yapma fırsatı bulduğu Cannes, Venedik ve Berlin gibi festivallerin devrimci organizasyonlar olmadıkları gibi. Buralarda yarışan ve ödül alan filmler elbette çok nitelikli olabilir ama bu festivallerin nihayetinde sistemin üstyapı kurumları olduklarını aklımızda tutalım ve buralardaki beğeni eğilimlerini çok da ciddiye almayalım, derim. (Sevgisiz Cannes’da jüri ödülü aldı.)

Sevgili sinefil okur, biliyorum yine çıldıracaksın bu yazıyı okuyunca. Sakin ol, bak ne kadar çok seveni var filmin, bir tane de sevmeyen ben olayım, müsaade et. Yalnız değilsin, korkma.

Son olarak Sevgisiz’in Daha’yı da hatırlattığını belirtmeliyim. Miras alınan ve devam ettirilen kötülük teması açısından.

Anayurt Oteli: Yeni Regresif Türk Sineması’nın atası

TARİH:  17 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Altyazı Dergisi’nin Eylül 2010 sayısında “Yeni ‘Regresif’ Türk Sineması” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. 1996 tarihli ‘Tabutta Rövaşata’ ile başladığı ve halen sürdüğü düşünülen Yeni Türk Sineması’nın kavramının içini doldurmaya, ne anlama geldiğini çözümlemeye çalışmıştım o yazımda. Yazıdan bazı alıntılar yapacağım:

“Yeni Türk Sineması bir regresyon/gerileme sinemasıdır. İnsani, psikolojik, sosyal açıdan bir gerilemeyi temsil eder; kimi zaman bu gerilemeyi içselleştirir ve teorize eder. Bu gerilemede 12 Eylül çok önemli rol oynamıştır ama tarih 12 Eylül’le başlamadığı/bitmediği gibi, Türkiye, dünyadaki gelişmelerden kopuk bir ülke değildir. Dünyadaki genel gidiş de bu gerilemede pay sahibidir. Ve yine hem Türkiye’de hem de dünyada neo-liberalizmin yükselişi ve sosyal devlete yönelen saldırının etkileriyle birey giderek korumasızlaşmış ve yalnızlaşmıştır. Bu da asosyal, bazen de anti-sosyal davranışları yaygınlaştırmıştır.

İçinde yaşadığı toplumsal koşullar, ilişkiler ne olursa olsun insanın hep aynı kaldığı gibi bir sava inanmıyorum. Toplumsal koşullar kimi insani özellikleri ya geliştirir ya da köreltir.

… [Yeni Türk Sineması’ndaki erkek karakterlerin] az gelişmişliğinin 12 Eylül’ün travmasıyla ve ardından gelen anti-sosyalleşmeyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sosyal ortamın geriliği bu karakterlerin birer yetişkine evrilmelerini de olumsuz biçimde etkilemiştir. Ödipal karmaşalarını aşamamış, daha güçlü baba figürlerinin kadınlarına, yani anneyi temsil eden kadınlara yönelmişlerdir. Babayla doğru dürüst hesaplaşamadıkları ve hesaplaşacak güçleri de olmadığı için kendi kadınları hiçbir zaman olmayacaktır, olduğunda da ona sahip çıkmayacaklardır.

…İleriye doğru bakamayınca, geriye dönüp bakılıyor. Daha ileri bir toplumsal yaşam hayali kalmamışsa, taşranın daha ‘masum’ ilişkilerinin çekici gelmesi doğaldır. Yeni Türk Sineması da bu çağın insanının geriye bakan, gerilemiş halinin temsillerini sunuyor. Özellikle erkek tipleri patolojik özellikler gösteriyorlar. Gördüğümüz erkekler kadınlarla ilişki kuramayan, cinselliği pis bir şey (Uzak) gibi ya da doğrudan tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda (C-Blok, Gemide, İklimler, Barda, Yazgı…) yaşayabilen erkekler. Bana rahatsız edici gelen ise, bu regresyon durumunun mutlaklaştırılma, teorize edilme eğilimi. Bu regresif durumun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve psikolojik nedenlerinin es geçilerek, insanın kötülüğü gibi metafizik bir açıklamaya ya da tamamen nedensizliğe doğru gidilmesi. İyilik ve kötülüğün analitik kavramlar olmadıklarını düşünüyorum.”

Bu yazının tümü eskiden Altyazı Dergisi’nin web sitesinde bulunuyordu ama anladığım kadarıyla kaldırılmış. Bu yüzden link veremiyorum. O yazıda yaptığım saptamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yazıda Yeni Türk Sineması’nın (YTS) başlangıç filminin Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı olarak kabul gördüğünü belirtmiştim. İnsanlık tarihi nasıl her yeni buluşla daha da gerilere gidiyorsa, bu tür saptamalar için de aynı şey geçerli. Anayurt Oteli’nin yenilenmiş versiyonunu seyredince, YTS’nin 10 yıl daha geriden, 1986’dan başlatılması gerektiğini düşündüm. Anayurt Oteli, YTS’ye dair saptamalarımın neredeyse hepsini içeriyor. YTS’den tek farkı eski kuşak bir sinemacının, Ömer Kavur’un imzasını taşıması. Bir de eski Türk sinemasına özgü kimi kusurlar içermesi.

Anayurt adının iki şekilde okunabileceğini düşünüyorum. Birincisi, filmin kahramanı Zebercet’in (Macit Koper) içinde yaşadığı ülkenin, yani anayurtun sembolü olarak; ikincisi Zebercet’in doğduğu ve büyüdüğü, annesinin kucağını temsil eden yer olarak. Film bu iki sembole yönelik göndermelerle dolu. Zebercet’in hayatının ve otelin tarihinin önemli anları, ülkenin siyasi tarihinin dönüm noktalarıyla birebir örtüşür. Bir konak olarak tanzimattan sonra inşa edilen bina 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla otele dönüştürülmüştür. Zebercet, çok partili siyasi rejime geçilen 1950’de doğar. 1960’ta sünnet olur (sembolik olarak kastre edilir) ve aynı yıl annesini kaybeder. 12 Mart 1971 olduğu yıl askere gider. Babasının ölümü ve Zebercet’in otel müdürü oluşu 12 Eylül Darbesi’nin gerçekleştiği 1980’e denk gelir. Otel ülke ise, Zebercet de vatandaştır.

Fakat otel sadece çalışılan yer değildir Zebercet için. Otelin 1 numaralı odası, Zebercet’in doğduğu odadır. Oradaki yatakta annesi yatmıştır. Zebercet’in hayalini kurduğu ve otelde 1 gece kaldığını düşündüğü kadın muhtemelen hiç olmamıştır. Otel defterinde kaydı yoktur, adı bilinmemektedir. Ama 1 numaralı odada kaldığını biliriz. Kadının kaydının olmaması, Zebercet’in herkesi kaydettiği düşünülürse, olası görülmemelidir. Zebercet sonradan kayıt defterine 1 numaralı odada ikamet eden kişi olarak kendi adını yazacaktır. Ama Zebercet’in annesinin ismini öğreniriz: Saime. Annesinin olduğunu tahmin edebileceğimiz eski bir fotoğrafta Saime Hanım’ın yüzünü görürüz. Bu yüz, Zebercet’in hayallerini süsleyen kadının (Şahika Tekand) yüzüyle aynıdır. Zebercet annesine aşıktır kısacası, onunla birlikte olmak, onunla bütünleşmek istemektedir. Bu ensest fantazi kabul edilemeyeceği için, annesinin yüzünü hayali bir karaktere monte etmiştir. Zebercet, annesinin geri gelmeyeceğini kabul ettiği anda, hayata dönmek yerine, annesiyle sembolik bir biçimde yeniden bütünleşmeye çalışır. Annesinin odasında, onun yatağının üstünde kendisini asar. Zebercet’i yatağın üstünde boynundan asan ipin, sembolik olarak annesiyle göbek bağına karşılık geldiğini iddia edebiliriz. Zebercet doğduğu ana geri dönmüştür. Doğduğu yatağın üstünde, o göbek bağıyla birlikte sallanmaktadır.

Film, değişimin pek az olduğu bir taşra kentinde (Nazilli) geçer. YTS’nin başlıca özelliklerinden biridir taşraya dönüş. Ama zaten 12 Eylül sonrası ülkenin tümü kültürel anlamda çölleşmiş, ilerleme umudu, gelecek ütopyaları kaybolmuştur. Zebercet, 12 Eylül sonrası ülke aydınına bir ayna tutmaktadır. Giderek yalnızlaşan, atomize olan (erkek) bireyine. Ülke büyük bir karanlığa sürüklenmişti, solun değer yargıları hızla değer kaybetmişti. Birçok sol görüşlü insan kendisini aynı tiyatro sahnesinde fakat birdenbire değişmiş bir metinle başbaşa bulmuştu. Hangisi hayaldi, hangisi gerçek? Eski oyun mu, şimdiki mi? Bıyığının var olup olmadığını bilemeyen Zebercet gibiydi insanlar. Bu nedenle Anayurt Oteli vizyona çıktığında büyük bir karşılık bulmuştu.

Zebercet’in mutluluk hayali, geriye dönüp annesiyle bütünleşmek olmak zorunda mıydı? Bir ütopyası olsa ileri bakabilir ve Ödipal karmaşasından çıkar mıydı? Bunları açıkçası bilemiyorum. Ama filmin, Zebercet’in Ödipal karmaşasıyla, ülkenin siyasi tarihini içiçe geçirerek anlattığı kesin.

YTS’nın erkek karakterlerinin cinselliği tecavüz ya da tecavüze yakın bir tarzda yaşadığından söz etmiştim. Zebercet’in otel çalışanı kadınla (Serra Yılmaz) yaşadığı cinsel ilişki bir tür tecavüzdür. Zebercet kadınla, ona rızası olup olmadığını sormadan, onu tatmin etmeye çalışmadan ilişki kurar. Hatta kadın çoğunlukla uykusundan uyanmamaya karşı direnir bu ilişki sırasında. Adama “Hoşt, köpek!” der ya da Zebercet onun böyle söylediğini hayal eder.

Anayurt Oteli’nin YTS’nin en başarılı yönetmeni olan Nuri Bilge Ceylan’la doğrudan bir bağlantısı olduğunu da söyleyebilirim. Uzak’ta Yusuf (Mehmet Emin Toprak) bir kızı Gezi Parkı’na kadar takip eder. Fakat takip ettiği kız, bir delikanlıyla buluştuğunda Yusuf’un kızla birlikte olma hayalleri suya düşer. Buna çok benzer bir sahne Anayurt Oteli’nde de var. Zebercet, hoşlandığı bir kızı çarşı içinde takip eder ama kız bir delikanlıyla buluşur. Zebercet de hayal kırıklığına uğrar. Ceylan bu sahneyi çekerken aklında Anayurt Oteli var mıydı bilemem. Anayurt Oteli’nin başaramadığı ama YTS’nin büyük ölçüde üstünden geldiği şey ise, özellikle diyaloglarda görülüyor. Anayurt Oteli’nde kalan müşterilerin, kendilerini tanıtma konuşması yapar gibi birbirleriyle sohbet etmeleri, eski Türk sinemasının kötü tortuları. Bunlar aşıldı ama regresif içerik pek de aşılamadı günümüz Türk sinemasında.

Sony’nin defolu malı: Blade Runner 2049

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sony, Türkiye’de defolu yani kusurlu bir ürünü bile, isteye piyasaya sürdü. Bu ürün olması gereken standartların altında ve Batı’daki muadillerine göre eksik parçalar içeriyor. Bu durum tüketici haklarını açık bir ihlaldir. Sözünü ettiğim mal “Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı” adlı film. Filmin bazı sahneleri bozulmuş, çerçevede görünmesi gereken öğeleri ayıklanmış. Başka planların da çıkarıldığına dair iddialar var. Filmi görmedim ve bu haliyle görmek de istemiyorum. Bu muameleye maruz bırakılmayı, yaşam tarzıma bir saldırı olarak görüyorum. Tüketici haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Sony bunu şöyle açıklıyor bir de utanmadan: “Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”

Düşünün, Sony size bir televizyon satıyor ama bu televizyon bazı kanalları göstermiyor, bazı görüntüleri kendisi flulaştırıyor, bazı dvd’leri müstehcen bulup sansürlüyor. Sony’nin bir radyo sattığını düşünün; Avrupa’daki versiyonu her frekansa açıkken, size satılan radyo bazı frekanslara kapalı. Bazen fazla tiz bulduğu sesleri kısıyor, bazen de bu ses fazla bas, sizin hassas kulaklarınızı tahriş eder buyuruyor.

Ve gerekçesi de bana saygı! Yerel kültürüme saygı! Ne demek yerel kültür? Sinema bir yerel kültür mü? Sana Orhan Pamuk’un kitabını sansürleyip okutmaya kalksam, buradaki hüzün sana ağır gelir desem bunu kabul eder misin Sony’nin aklı evveli? Tek derdin daha geniş bir pazar bulmak kendine, daha çok para kazanmak, bunu da yerel kültüre saygı diye yutturmaya çalışıyorsun! Burada sansür kurulu diye bir şey var. Biz onunla mücadele ederiz; sen de destek olsan keşke. Ama sen sansürü baştan kendin uyguluyorsun!

Sony’nin bu hamlesini protesto edin! Balde Runner’a bilet alıp da gitmeyin! Tüketici haklarını koruyan dernekler, lütfen harekete geçin! Sony’yi şikâyet edin! Bize defolu mal kakalamaya çalışıyor! Bu bir suçtur! Sessiz kalmayın!

En Karanlık Saat: Faşizan bir film

TARİH:  3 Şubat 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

En Karanlık Saat” faşizan bir film, biçimi ve içeriğiyle; bunu baştan söyleyeyim. Uzun zamandır bir filme bu kadar sinirlenmemiştim. Film Muhafazakar Parti’nin (Tory’ler) ve Büyük Britanya’nın en ünlü politikacısı Churchill hakkında. Churchill’i fetişleştiriyor, yalnız bir kahraman olarak sunuyor film.

Buna geri döneriz ama Churchill hakkında birkaç söz etmek gerek. Churchill iğrenç bir canavardır, nokta. Bunu en iyi bilen uluslardan biri de biziz. Çanakkale Savaşı’nı çıkaran ve Gelibolu’da yüzbinlerce Türk, Arap, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, İngiliz, Fransız ve Hint gencin ölümüne neden olan kişi Churchill’dir. Yunanistan’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra direnişçilerin katlini emreden odur. Hindistan’da 4 milyon kişiyi açlığa mahkum eden, Buchenwald toplama kampındakinden bile az yemek vererek çalıştıran odur. İran’da Musaddık’ın devrilmesinde önemli rol oynamıştır. II. Dünya Savaşı öncesinde Hitler ve Mussollini hakkında hayranlık ifadeleri kullanmıştır. Irkçıdır. Yahudi, Arap, Hint, Afrikalı, Müslüman hemen herkes hakkında ırkçı hakaretler etmiştir. Sıkı bir anti komünisttir. Sıkı bir emperyalisttir. Almanya’da doğsaydı Hitler’den bir farkı olmazdı ya da Nazi Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olurdu.

Şimdi bu lanetlenmesi gereken adam hakkında bir film yapılıyor ve bütün dünya bu filmi hayranlıkla seyrediyor. Savaşı Almanya kazanmış olsaydı, Hitler üzerine böyle filmler yapılacaktı. Ya da Osmanlı kazansaydı, Talat Paşa hakkında. Böyle bir durumu canlandırmak çok zor ama gel gör ki eli kanlı bu ırkçıyı göklere çıkaran filmlerin ardı arkası kesilmiyor. Geçen yıl Churchill adlı filmi seyrettik, bu yıl önce Dunkirk, şimdi de En Karanlık Saat.

Fakat tarihe dalıp filmi es geçmeyelim. İngiltere Parlamentosu’nda Muhafazakar Başbakan Neville Chamberlain’in istifası isteniyor. Yerine muhalefetin kabul edebileceği tek isim olan (neden böyle anlamıyoruz) Churchill getiriliyor. Chamberlain ve Dış İşleri Bakanı Hallifax Hitler’le barış görüşmeleri yürütülmesinden yanayken Churchill, Hitler’e ellerini verirlerse kollarını da kaptıracaklarını düşünüyor. Söz konusu olan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun bekası; sömürgelerde kimin faşizminin geçerli olacağı… Almanın mı, İngilizin mi?

Film boyunca Churchill’i tek başına bir adam olarak izliyoruz. Arkasında güçlü bir kadın olan karısı Clementine (Kristin Scott Thomas) ve güçsüz bir kadın olan sekreteri Missis Layton (Lily James) var. Sekreter rolü için şöyle de diyebiliriz: İşkencecisine aşık bir kadın tipi. Churchill, hem severim hem de döverim tipi patronlardan. Film, bu Stockholm Sendromu vakasını da yüceltiyor.

Bu iki kadın dışında Churchill’in dostu yok sanki. Tabii gerçekler böyle değil. Churchill değil yalnız olan, Hallifax yalnız asıl. Ama tek başına, gücünü yalnızca halkından alan bir önder tipi çizmek faşizan popülizmin klasik yöntemi. Churchill acaba barış görüşmeleri mi yapsak yoksa savaşsak mı kararını fantastik bir sahnede alıyor. Filme göre, Churchill hayatında ilk defa metroya biniyor ve burada halka soruyor: Savaş mı, barış mı? Kadın, erkek, genç, yaşlı, Zenci, Beyaz herkes bir ağızdan “savaş” diyor! Propaganda sinemasının en banal, en faşizan üslubuyla çekiliyor bu sahne. Ve Britanya İmparatorluğu, Nazi Almanya’sıyla sonuna kadar savaş kararını böyle alıyor! Gücünü halktan alan yalnız, faşizan ve savaşçı lider size birilerini çağrıştırdı mı? İki iğrenç imparatorluğun savaşında, daha az iğrenç olan kahraman oluyor.

Film, Churchill’i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill’in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız!

İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman’ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar’ı alacak ne de olsa. Oldman’ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson’ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.

Örümcek Adam: Eve Dönüş

TARİH:  8 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir Amerikan süper kahraman filmlerine ya da büyük bütçeli blockbuster’larına gitmiyorum. Fakat Örümcek Adam, diğer süper kahramanlara göre sevimlidir. Ayrıca yeni filmde Marisa Tomei var ki kendisiyle bir zamanlar Antalya’da tanışmıştım. Marisa Tomei konusunda, Seinfeld’deki George Costanza gibiyimdir biraz.

Ve fakat yeni Örümcek Adam’da en sevmediğim süper kahraman olan, silah tüccarı Iron Man de var. Ayrıca Marisa’ya verilen rol çok küçük. Bir de Marisa’ya ‘Her’ filminden çıkmış gibi duran, tuhaf, yüksek belli pantolonlar giydirmişler. Ve başka nedenler de eklenince yeni Örümcek Adam bir hayal kırıklığı oldu.

Bu nedenler de şöyle: Aksiyon sahneleri benim için genellikle sıkıcıdır ama Tobey Maguire’lı Örümcek Adam filmlerinin bu konuda başarılı olduğunu hatırlıyorum. Eve Dönüş, aksiyon sahnelerindeki akışı zedeleyen bir şey icat etmiş: Konuşan bir giysi. Hani arabalarda yol tarifi yapan kadın sesleri gibi bir sesi var Örümcek Adam’ın yeni giysisinin. Bu komik elbette ama aksiyonun içine de limon sıkıyor.

İkincisi, filmdeki en önemli kadın da bu elbisenin konuşan kadını. Yoksa Örümcek Adam’ın aşık olduğu kız ya da Örümcek Adam’ın teyzesi May (Marisa Tomei) önemli rollere sahip değiller. İlginç bir tek kadın karakter var, o da sınıfın anarşisti rolündeki genç kız ama onun da rolü çok sınırlı. Kısacası Örümcek Adam’ın gönül macerası da sınıfta kalıyor.


Yani ne aksiyon ne de romans işliyor. Ne işliyor derseniz Michael Keaton’ın kötü adamı hiç fena değil. Filmin en doğru sözlerini söylemek de bu kötü adama düşüyor: “Iron Man, servetini nasıl yaptı sanıyorsun? Kötülere silah satarak. Onlar için senin, benim gibilerin hayatının bir değeri yoktur” diyor Keaton’ın kötü adamı. Söz doğru ama söyleyen yanlış. Sonuçta bu filmleri üretenler için de benzer şeyler söylenebilir. Onlar, bu dandik hikâyeleri satarak servetlerine servet katıyorlar ve sen, ben onların umrunda değiliz.

*

Kardeşsiz yaşamaya alışmak

TARİH:  1 Temmuz 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yazıda filmin sırlarını açık ettiğimi düşünenler çıkabilir.

Oliver Assayas, ikidir güçlü ve zengin kadınlar ile onların asistanı genç kadınların ilişkilerinden yola çıkıyor. Sils Maria, daha çok farklı kuşaklardan bu iki kadının hikâyesi üzerineyken, Hayalet Hikâyesi’nde odak genç asistanda. Fakat iki filmin bir başka ortak noktası daha olduğu söylenebilir. Sils Maria, belli bir yaştaki kadın oyuncunun kayıp gençliğine dair denilebilirse, Hayalet Hikâyesi’ genç asistanın ikiz kardeşini kaybetmesi üzerine. İkisi de kayıp hikâyeleri bir açıdan.

“Hayat rasyoneldir, ölüm rasyonel değildir”, demiş adını hatırlayamadığım bir ünlü. Ölümü aklımız almıyor, alamıyor. Aldığını sansak da almıyor. Ne kadar bilimsel düşürsek düşünelim, ölüm yakınımıza gelince karşısındaki tavrımız rasyonel olmuyor. Sevdiğimiz kişinin artık olmayacağına inanamıyoruz. Sokakta yürüyen şu kişi “sanki ablam, sanki babam, sanki…”… Her an bir köşeden çıkıp geleceklermiş gibi geliyor. Gerçekten ölmüş olabilirler mi? Hem ölülere ne oluyor? Dine, tanrıya ve öbür dünyaya inanmasa da kimse ölülerin tamamen yok olduklarına kolay kolay inanmıyor. En sıkı ateist bile, kayıplarıyla konuşmaya devam edebiliyor, kayıplarının ruhlarının kendisini yukardan izlediğini düşleyebiliyor. Bunları, bilimsel düşünceyi çürütmek için yazmıyorum. Aklımızın ve bilimin varlığı, akıldışılığı yok etmiyor. Etseydi, dinler çoktan yok olmuştu. Ama yok olmuyorlar. Çünkü ‘yok’u kavrayamıyoruz. Hiçliği sindiremiyoruz. Ölümle barışamıyoruz. Başka canlılarınkiyle ve uzağımızdaki başkalarınınkiyle evet ama kendi yakınlarımızın ölümüyle, hayır. Dolayısıyla, en azından bir dönem için çoğumuzun hayatında hayaletler var. Çünkü ölüm var; deneyimlenemeyen, bilinemeyen, olmayan bir şey olarak ölüm var.

Hayalet Hikâyesi’nin kahramanı Maureen (Kristen Stewart), çok zengin ve çok hızlı yaşayan bir kadının, Kyra’nın alışveriş asistanı olarak çalışıyor. Alışverişe ayıracak vakti olmayan bu kadın için binlerce Avro’luk giysiler, yüzbinlerce Avro’luk mücevherler alıyor. Bu ‘yüksek burjuva’ kadın alışveriş için stratosferde uçarken, Maureen’in maaşı söz konusu olduğunda alçaldıkça alçalabiliyor, pintileştikçe pintileşebiliyor. Doğal, hep böyle değil midir? Kapitalistin ve kapitalizmin mantığı, sınıf farkını korumaya ayarlanmıştır.

Amerikalı Maureen’in Paris’te yaşamasının bir nedeni var: Maureen’in ikiz erkek kardeşi kısa süre önce ölmüş. Maureen’in kardeşini öldüren hastalık bir kalp sorunu ki bu sorun Maureen’de de var. Kardeşler ölmeden önce birbirlerine söz vermişler, kim önce ölürse diğerine öbür dünyadan bir haber gönderecek. Maureen, Paris’te ölen kardeşinden bir haber bekliyor. Paris’te yaşamasının ve bu sevimsiz işe katlanmasının nedeni bu. Maureen, bir yandan tüketim toplumunun, en prestij sağlayan ürünleri arasında dolanırken, bir yandan da maddi dünyanın tamamen dışında bir şeyi, bir ruhu arıyor. Kapitalizmin yaşam biçimi ne kadar gerçek ve elle tutulur ise, ruhlar o kadar ele geçmez, o kadar uçucular. Kyra gibilerin egemen olduğu bu dünyanın ruhsuzluğu ile Maureen’in ruh arayışındaki ilişki, Marx’ın din hakkında yazdıklarını akla getiriyor: “Din,… kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.” (“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” kitabından). Din, zaten büyük ölçüde ölüm var olduğu için var değil mi?

İkizlik özel bir durum. Aklıma Cronenberg’in ‘Ölü İkizler’ adlı filmi geliyor. Birbirlerini tamamlayan ve gerektiğinde birbirlerinin yerine geçen, aynı kadınla birlikte olan ve biri çöküşe girince diğeri de çöken tek yumurta ikizlerinin öyküsünü anlatıyordu film. Aynı rahimde büyümek, aynı dönemde aynı süreçlerden geçmek ikizler arasında diğer kardeşlik ilişkilerinden daha yakın bir bağ oluşturuyor olmalı. Bir tür simbiyotik, hatta biraz da ensestiyöz bir ilişkiden söz etmek mümkün sanırım. Maureen’in bir ‘medyum’ olduğunu söyleyen kardeşiyle ilişkisi de özel. Maureen, kardeşini sonsuza dek kaybettiğini kavrayıncaya kadar ondan bir işaret beklemeyi sürdürüyor. Hayalet Hikâyesi, zihnimizin kaybımızla başa çıkmakta güçlük çektiği gerçeğinden başka bir şeyin, yani sevdiğimizin hayaletinin filan olmadığı fikriyle son buluyor. Maureen’in yas sürecinin bitişiyle de diyebiliriz.

Fakat film sadece Maureen’in yas süreciyle ilgili değil. Arzu ve yasak arasındaki ilişkiyle de ilgili. François Ozon’un ‘Genç ve Güzel’ filminin kahramanı genç kız, annesinin bluzunu giyerek, babası yaşındaki erkeklerle ilişki kuruyordu. Annesinin yerini alıp, babayla birlikte olma arzusunun son derece net bir ifadesiydi. Hayalet Hikâyesi’nde, Maureen kendisine yasaklar koyarak bir tür anne rolüne bürünen kadının giysilerini giyip, onun sevgilisiyle birlikte olmayı hayal ediyor. Çalıştığı kadının yatağında, onun giysileriyle ve onun sevgilisini hayal ederek mastürbasyon yapıyor. Bu sırada Maureen’in kadının sevgilisiyle yaptığı yazışmalar, arzunun yasak olanla ilişkisi üzerine. Kısacası Maureen’in bir tür ensest fantezisi yaşadığını, ‘sembolik annesi’nin kıyafetlerini giyerek, annesinin erkeğiyle seviştiğini söyleyebiliriz. Maureen, filmin sonunda kendi erkek arkadaşına dönerek belki Ödipal karmaşasını da yasıyla birlikte geride bırakıyor, büyüyor.

Film Kristen Stewart’ın çok iyi oyunuyla ve Assayas’ın iyi yönetmenliğiyle kendisini rahatlıkla izletiyor. Ki zaten film Cannes’da Assayas’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Bunlara rağmen, Hayalet Hikâyesi’nin tuhaf ve açıklanamaz şeylerle dolu bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmdeki cinayet, bir yere oturmuyor. Maureen’le, emrinde çalıştığı Kyra’nın sevgilisi Ingo olduğunu tahmin ettiğimiz kişi arasındaki cep telefonuyla yapılan chat’leşme neye işaret ediyor? Muhtemelen ruhlararası bir iletişime benzetiyor yönetmen bu tarz sohbeti… Teknolojinin iletişimi devrimci bir dönüşüme uğrattığını, daha doğrudan bir iletişim sağladığını düşünüyor herhalde… Ya da cismen yanımızda olmayan varlıklarla iletişim kurmak ile, hayaletlerle iletişim kurmak arasında bir bağ ya da bir benzerlik kuruyor.

Ya ektoplazma kusan hayalete ne demeli? Bu tuhaflıklar, filmi Cannes’da yuhalayanların ruh halini açıklayabilir.

Her koşulda, ‘Hayalet Hikâyesi’ seyretmeye değer. Kristen Stewart’ı hiç bu kadar oğlan çocuğu gibi görmemiştim. Kristen daha önce, feminen ile oğlan çocukluğu arasındaki bir yerdeydi. Denge feminenlik aleyhine bozulmuş gibi geldi bana. Onu hiç bu kadar ‘butch’ görmemiştim.

Soygun: Ailem İçin

TARİH:  21 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Safdie Kardeşler Amerikan bağımsız sinemasının yeni yıldız yönetmenleri. Soygun (Good Time), bizim sinemalarımızda ticari vizyon şansı bulan ilk filmleri. Soygun, Safdie kardeşlerin ünlü oyuncularla çalıştıkları ilk film de aynı zamanda. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, eleştirmenlerce de beğenildi ama ödül alamadı.

Çok yakın tarihli Hell or High Water (2016) filminde ipotek altındaki evlerini kurtarmak için banka soyguncusu olan iki kardeşin hikayesini izlemesek, Soygun’un tematik olarak tamamen 70’leri çağrıştırdığını düşünebilirdik. Kirli bir dünyada, asil bir dava için mücadele eden hırsızlar, çokca 70’leri çağrıştırıyor. Özellikle de Al Pacino’nun başrolünde oynadığı, Sidney Lumet’in yönettiği Dog Day Afternoon (1975; Köpeklerin Günü) akla geliyor. Köpeklerin Günü’nde, arkadaşının cinsiyet değişimi ameliyatını finanse edebilmek için banka soymaya kalkan birinin hikayesi anlatılır. Soygun’un biri zihinsel özürlü iki kardeşinin de niyetleri için “iyi” diyebiliriz. Akıllı olan kardeş Connie’nin (Robert Pattinson) niyeti hayalindeki çiftliği alabilecek miktara denk gelen 65.000 doları çalmak ve büyükannesini ve kardeşini de yanına alarak o çiftlikte mutlu, mesut yaşamaktır. Sabıka kaydı olmayan Connie’nin daha önce suça bulaşmadığını varsayabiliriz (New Yorker’ın yazarı Richard Brody, Connie’nin daha önce işlediği suçlarda yakalanmadığını düşünmüş). Yani Connie, ailesini kurtarmak, onlara daha iyi bir yaşam sunmak için mücadele eden biri. Ama Connie hakkında söylenebilecek iyi sözler burada bitiyor. Becerikli ve cesur olduğu dışında.

Connie amacı doğrultusunda insanlara yalan söylüyor, dolandırıyor, birisini öldüresiye dövüyor. Kısacası ailesi bir yana, dünyanın geri kalanı bir yana Connie için. Banka soygununu başarıyla gerçekleştirse de, bankacıların da bazı numaraları olabileceğini hesaba katmıyor Connie. Zeka özürlü kardeşi Nick (Ben Safdie ortak yönetmen olmanın yanı sıra bu rolü de üstlenmiş) paniğe kapılıp kaçınca ve nihayetinde gözaltına alınınca, Connie kardeşini kurtarma misyonuna soyunuyor. Başka karakterler devreye giriyor, kaçma kovalamaca sürüyor vs…

Soygun bir yandan Connie karakterini özdeşleşilebilecek bir karakter olarak sunmamaya çalışıyor bir yandan da tam da tersini yapıyor. Yani film başlar başlamaz, progressif rock’ın elektronik versiyonunu çağrıştıran bir müzikle duyularımıza saldırılmaya başlıyor. Seyirciyi gerilim içinde tutmak, kahramanın gerginliğini hissetirmek için elinden geleni yapıyor yönetmen. Çok yakın plan çekimler, omuz kamerası da seyirciyi olay mahallinin içine sokuyor. Kötü şeyler yapsa da nihayetinde asil bir misyonu olan kahramanla özdeşleşmekten başka çaresi kalmıyor seyiricinin.

Peki bütün bu harala gürelenin arkasında yatan bir anlam var mı? Mesela Hell or High Water’daki gibi bir finans kapital eleştirisi? Ben göremedim. Siyahlara yönelik polis önyargısına dair şeyler var filmde. Connie bu önyargıyı da kullanmaktan çekinmiyor. Safdie’ler çıkışsız, karanlık bir dünya çiziyorlar fakat bu bakışlarında entelektüel bir derinlik yok. Kısacası Soygun kanımca sığ, derinliksiz bir film. Pattinson’ın ve küçük bir rolde Jennifer Jason Leigh’in ve Ben Safdie’nin iyi oyunlarına rağmen, bir gece boyunca yaşanan bu öyküye de karakterlere de ikna olmadım, onlardan etkilenmedim. Ama Cannes seçicileri böyle filmlere bayılıyorlar. Belki saf sinema denen bir şey olduğunu düşünüyorlar bu filmlerde. Peki 70’lerin geri dönüşü diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Henüz yeterli veri yok, bazı işaretler var sadece. Mısır’da El Gouna festivalinde, Oliver Stone’un master class’ına katıldım. 70’lerin radikal ruhundan bugün eser olmadığını söyledi Stone. Doğru elbette. Ama 70’leri anmaya başlamak bile bir şey olabilir.

Kara propaganda filmi: Kara Gün

TARİH:  24 Haziran 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı durumlarda iyi ile kötü arasındaki ayrım benim için çok net. Masum ve savunmasız insanları öldüren kişi benim için kötüdür. Masum insanları hedef alan terör eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı yok. Şüphesiz ablamı PKK’nin düzenlediği bir bombalama eyleminde kaybetmiş olmamın düşünce ve duygularımda büyük etkisi var fakat benim teröre bakışım hep aynıydı.

2013 yılındaki Boston Maratonu sırasında iki Çeçen kardeşin düzenlediği terör eylemi de canavarca bir eylemdi. Masum insanları hedef almıştı. Biri çocuk 3 kişinin ölümüne ve çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olmuştu.

Çeçen eylemcilerin yakalanmasını konu alan bir filmde kötünün kim olduğu net olmasına rağmen, film konuyu ele alışıyla öyle faşizan bir noktada duruyor ki, insanın teröriste sempati duyacağı geliyor. Film mükemmel bir Amerikan toplumu tasfir ediyor. Herkesin birbirini sevdiği, iyilikten başka bir şey düşünmeyen, Hırıstiyanlığı çok göze batırılmadan ama çok kritik noktalarda vurgulanmadan da geçilmeyen bir toplum bu. İyi, ne güzel.

Bunun karşısında Müslüman Çeçen Kardeşler duruyor. Onlar çocuklarına fazla önem vermeyen, kadınları ezen, uyuşturucu kullanan ve Amerika’nın özgür ve iyi insanlardan oluşan bir topluluk olmasından nefret eden insanlar. Bu iki kardeş tam da böyle olabilir aslında bir yandan.

Ama bu kadar basit mi? Politik bir gerçeklik içinde de yaşamıyor muyuz? Şimdi burada ABD’nin işlediği insanlık suçlarından söz etmeyi zul addediyorum. Ama yine de en azından şunu söyleyeyim: son Rakka operasyonunda 300’ün üzerinde sivilin öldürüldüğü, yerleşim bölgelerine ABD uçaklarından beyaz fosfor bombalarının atıldığı Birleşmiş Milletler raporlarıyla sabit. ABD’nin Rakka operasyonunda, benim ablamı da öldüren PKK/YPG’nin, ‘efendisinin sadık vurucu gücü’ işlevini yürütüyor olması işin bir başka yanı.

Kısacası resmi büyüttüğümüzde, ABD halkının değil ama devletinin işlediği suçları görmeye başlıyorsunuz. Mesele iyi Hıristiyanlarla onların iyiliği ve özgürlüğünden nefret eden Müslümanların çatışması değil kısacası. Hatta o terörist Müslüman örgütlerle ABD’nin karmaşık ilişkileri de ortaya çıkmaya başlıyor. Taliban’dan , ılımlı İslam’a ABD’nin bulaşmadığı İslami akım var mı?

Bütün bu terör eylemleri, ABD’nin bölgede at oynatması için bahane oluyor. Bu tür propaganda filmleri de ideolojik katkı işlevini görüyor. Kötü ve terörist Müslüman imajının yerleşmesinde rol oynuyor. Kısacası ‘Kara Gün’ bir kara propaganda filmi. Baş rolde Mark Wahlberg oynuyor ve ‘güya’ bir kaybedenken kazanana dönüşen polis klişesini canlandırıyor. Film bildik FBI ile yerel polis ve ne idiğü bilinmeyen başka devlet istihbarat kurumları arasındaki rekabet gibi başka klişeler ve duygusal yapış yapış müzikler kullanarak kötü ticari sinemanın bütün gerekli adımlarını da atıyor.

54. Ulusal Yarışma: Ödül Töreni

TARİH:  28 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali ulusal yarışmayı iptal ederek kendi ayağına kurşun sıkınca, Venedik Film Festivali’nden ödüllü “Sivas”ın Almancı yönetmeni Kaan Müjdeci, ulusal yarışmanın İstanbul’da devam etmesi için kolları sıvadı. Sekiz film seçildi, bu filmler Beyoğlu Sineması’nda gösterildi ve dün Cahide Müzikholü’nde yapılan bir törenle ödüller dağıtıldı. Doğrusunu isterseniz başarılan şey bugüne kadar pek tanık olduğumuz türde bir şey değildi, bildiğimiz her şeyi aşıyordu. Ulusal yarışmanın İstanbul’da yapılacağını düşündüğümde bunu hoş bir şaka, bir kara mizah örneği gibi bir şey olarak görmüştüm. Dün geceki ödül töreni “Daha” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Ahmet Mümtaz Taylan’ın da dediği gibi bugüne kadar gerçekleştirilmiş en iyi ödül töreniydi. Mülki ekranın, bakanların, belediye başkanlarının sahneye çıkmadığı, dolayısıyla hiçbir konuşmacının lafa “sayın bilmemnem” diye başlamadığı, son derece samimi, komik, eğlenceli, heyecan verici, cesaretlendirici, güven aşılayıcı, “ne varsa bu ülkede var, iyi ki burada yaşıyorum” dedirten cinsten bir törendi. Tören yanlış kelime, fazla ciddi, başka bir şeydi yaşanan. Tek bir eleştirim var, ödüller dağıtılmaya başladıktan sonra müzikle ara verilmesin, devam edilsin. Müzisyen için de kötü, bitse de ödülleri öğrensek beklentisine kurban gidiyor çabası. Müzik başlangıca yakışıyor, ortaya ya da sona değil.

Kadir İnanır’ın başından beri büyük destek verdiği, Onur Ünlü’den duyduğum kadarıyla birçok sinemacının ellerini ceplerine atarak maddi katkıda bulunduğu gecede ödüllerin dağılımı şöyle oldu:

En İyi Film: Daha

• En İyi Yönetmen: Onur Ünlü – Put Şeylere

• En İyi Senaryo: Ahmet Büke, Emre Yeksan – Körfez

• En İyi Kadın Oyuncu: Hazar Ergüçlü – Kar

• En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Mümtaz Taylan, Hayat Van Eck – Daha

• SİYAD En İyi Film Ödülü: Mr. Gay Syria

• Yıldırım Önal Anı Ödülü: Ayşen Gruda

• Emek Ödülü: Fatoş Kurtuluş – Beyoğlu Sineması

Bundan sonra Antalya Film Festivali ağzıyla kuş tutsa nafile. Ya ulusal yarışmayı yeniden canlandıracak ya da İstanbul’daki ulusal yarışmanın gölgesinde kalacak. Seçim onların.

 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com