Jackie: Hırs ve yas arasında

TARİH:  21 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir zamanlar dünyanın en ünlü insanlarından biri Jackie Kennedy Onasis idi. Başkan JF Kennedy, öldürüldüğünde Jackie üstü açık arabada, kocasının hemen yanındaydı. Pembe kıyafeti ile kocasının başındaki yarayı kapamaya çalıştığı anı gösteren fotoğraflar yirminci yüzyılın en çok bilinen fotoğrafları arasındadır. Jacqueline Kennedy daha sonra dünyanın en zengin adamlarından biri olan Yunanlı armatör (armatör kelimesini de herhalde ilk kez bu vesileyle duymuştum, musluk demek değil miydi armatör?) Aristotle Onassis’le evlendi ve tabii bu da büyük olay oldu. Paparazziler onları her yerde takip etti. Jackie’nin yatta bikinili fotoğrafları çekildi ve gazetelere yeni malzeme çıktı.

John F. Kennedy suikasti (1963) sonraları çok sayıda komplo teorisine kaynak oldu. Katil niye bu eylemi gerçekleştirmişti? Katilin de öldürülmesi cinayete dair soruların cevapsız kalmasına neden olmuştu. Kim ya da kimler vardı cinayetin arkasında hiç bir zaman öğrenilemedi. Oliver Stone’un JFK adlı filmini şimdi yeniden seyretmenin tam sırası sanırım.

Şilili yönetmen Pablo Larrain’in filmi bu meselelerle ilgilenmiyor. Hattı zatında yönetmenin herhangi bir meseleyle ilgilendiğine dair bir emare görmedim filmde. Larrain, “Tony Manero” (2008) ile büyük heyecan yaratmıştı. İstanbul Film Festivali’nde de Altın Lale kazanmıştı bu film. Larrain, kanımca etkisi giderek düşen ama yine de ilginç filmlerle kariyerini sürdürdü. Şili tarihine, bireyler üzerinden bakmaya devam etti. “Jackie”den önce yaptığı ve bizde de vizyona giren son filmi The Club da beğenildiyse de ben son derece sıkıcı bulmuştum.

Filmin üç çerçevesi olduğu söyleyebiliriz

“Jackie”, Larrain’in sıkıcılıkta bir seri yakalamış olduğunu gösteriyor olabilir. Umarım yanılırım. Film, daha önce de dediğim gibi tarihsel bağlamla ilgilenmiyor. Larrain’in Şili’ye dair yaptığı filmlerde hep böyle bir bağlam olurdu halbuki. Filmin üç çerçevesi olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, Jackie’nin kocasının ölümünden bir hafta sonra bir gazeteciye verdiği mülakat, bir diğeri bir rahiple konuşmaları, bir diğeri ise televizyon için yaptığı ve Beyaz Saray’ı tanıttığı bir film. Filmin asıl anlattığı dönemin, JFK’nin öldürülmesiyle cenaze töreni arasındaki süre olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde Jackie’nin, Kennedy’nin ölümünün ardından yer kapmaya çalışan politikacılarla, hırslı bürokratlarla ve kendi hırsıyla da nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Tabii bu aynı zamanda Jackie’nin büyük bir travmanın etkisi altında olduğu bir dönem. Bu dönemde Jackie’nin en yakını olarak kocasının kardeşi Robert Kennedy’yi görüyoruz. Kocasının ailesi dışında kendi ailesinden ya da arkadaşlarından kimsenin Jackie’nin yakınında olmaması enteresan ama bu yalnızlığın nedenlerini bilmiyoruz. Jackie kocasının anısını yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Mezar yerini seçiyor ve Lincoln’e yapılan tören gibi görkemli bir törenle gömülmesini sağlıyor. Kennedy döneminin Camelot efsanesinin bir benzeri olduğu düşüncesini işliyor.

Larrain, çok yakın planlarla Jackie’yi canlandıran Natalie Portman’in yüzünü gösteriyor bize sık sık. Ama çok yakın plan otomatik olarak psikolojik derinlik sağlayan bir yöntem değil. Jackie, cinayet öncesinde televizyon için çektiği filmde biraz şaşkın, epey gergin bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Cinayet sonrasında da temelde bir şey değişmiyor. Jackie yine şaşkın ve yine gergin. Natalie Portman çok tuhaf bir aksanla konuşuyor, Jackie’ye benzemek için. Bu aksanı yapmak için kendini zorlayan bir oyuncu izlenimi vererek. Söylediği şeye kendini kaptırmadan, ezberden konuşmaya çalışan biri gibi gözükerek. Fakat Natalie Portman’in oyunculuğunun Oscar’lık olduğunu söyleyen de çok.

Kısacası film bende ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce uyandırdı. Seyrederken de çok sıkıldım. Ama haftanın diğer filmlerine baktığımızda fazla seçeneğiniz de yok. Üstelik filmin Oscar kazanma ihtimali var. Her zaman olduğu gibi, en iyisi kendi kararınızı kendinizin vermesi.

Derinliklere Yolculuk: Bir “Aile” filmi

TARİH:  6 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jacques-Yves Cousteau, benim kahramanımdı. Onun gemisi Calypso’da olmayı, onun ekibinde olmayı çok istemişimdir.

Bugünkü kuşaklar için kavraması muhtemelen zordur ama biz Cousteau’nun deniz altı belgesellerini siyah-beyaz televizyonlarımızdan izlerken büyülenirdik. Rengârenk mercanları siyah-beyaz izlemek bugünden bakınca manasız geliyor.

Ama manâlıydı, hem de çok manâlıydı. Bütün dünya da, bizim gibi, büyüleniyordu, yalnız değildik.

Cousteau’yla ilgili bir biyografinin deniz biyolojisiyle, çevresel sorunlarla çok ilgili olmasını bekliyordum. “Derinlere Yolculuk”, kelimenin hiçbir anlamıyla derin bir yolculuğa çıkarmıyor bizi. Denizin derinlikleri filmde büyük bir yer kaplamıyor. Calypso’nun tayfasının ruhlarının derinlikleri de açıkçası çok deşilmiyor. Ama filmin iddialı olduğu alan bu, yani Cousteau’nun geniş ailesinin birbirleriyle ilişkileri. Baba Jacques (Lambert Wilson) ile küçük oğul Phillippe (Pierre Ninney) arasındaki çatışma filmin eksenini oluşturuyor. Oğlu Phillipe’i her kadından kıskanan anne Simone (Audrey Tattou), Calypso’nun en acılı karakteri.

Kocasının denizlere açılma projesini mücevherlerini satarak finanse eden Simone, Cousteau’nun zirveye çıkmasında önemli rol oynuyor. Karşılığında Jacques, gayet sıradan bir şey yapıyor: Karısını aldatıyor.

Bütün bu yaşananlar çok bildik şeyler. Oğlun Ödipal karmaşası; baba-oğul, anne-gelin ve Phillippe’in tayfa Bebert ile giriştiği “kardeş” rekabetlerinden bir dizi materyali çıkartılabilir. Ama Derinlere Yolculuk 30 yıla yakın bir sürede yaşananları tek bir filmde anlatmaya kalkıyor. Dolayısıyla çoğu şeye sadece dokunup geçiyor. Örneğin, gemide bir süre çalışan bir bilim kadınını sadece bir kez görüyoruz. Oysa, Simone’un tepkisinden Jacques’ın kadınla bir ilişki yaşadığı anlaşılıyor.

Filmin asıl hayal kırıklığı bu dokunup geçmeler değil fakat. Asıl sorun, denizin filmde çok tali bir rol oynaması. Cousteau aslında ne deniz biyoloğu ne de (en azından başlangıçta) bir çevreci . Cousteau aslen bir mucit ve belgeselci. Belgesellerini pazarlarken de, gemi mürettebatının hayatını öne çıkarıyor, deniz canlılarını değil. Karşımızdaki film de aynısını daha da ileri götürerek yapmış. Ama, ben ister istemez denizin büyüsünü daha çok hissedeceğim bir film bekliyordum.

Film derinlere dalmasa da kendisini izletiyor. Wes Anderson “Suda Yaşam” (2004; The Life Aquatic With Steve Zissou) adlı filminde Costeau’yu ti’ye almıştı. Açıkçası idolüme yapılan bu saldırıyı hiç hoş karşılamamıştım. “Derinlere Yolculuk”u seyrettikten sonra, idolümle ilişkilerimi gözden geçirmem kaçınılmaz oldu artık. Sanırım Jacques-Yves Cousteau’yu tanrılar katından, daha insani bir seviyeye çekmemin zamanı geldi. “Derinlere Yolculuk”un bir faydası olduysa, o da biraz daha büyümemi sağlaması oldu. Bu, iyi bir şey mi, pek de emin değilim.


Satıcı: Taciz, mahalle baskısı ve intikam

TARİH:   28 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Asghar Farhadi’yi, Berlin’de Altın Ayı ve Oscar’larda Yabancı Dilde En iYi Film ödüllerini kazanan ‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle tanıdık. Bir ayrılık öncesinde yaptığı ‘Eli Hakkında’ da Farhadi’nin en iyi filmleri arasında sayılıyor. Farhadi, daha sonra Fransa’da ‘Geçmiş’i çekti. Yeni filmini İspanya’da çekmesi beklenirken, ülkesi İran’a döndü ve ‘Satıcı’yı yaptı. ‘Satıcı’ son Cannes Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle döndü.

Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Farhadi filminin senaryosunu ince ince örmüş. Filme adını veren satıcılık, sadece bir film kahramanının yaptığı işle sınırlı değil örneğin. Mesleği arabasıyla yol kenarlarında giysi satmak olan bir karakter var filmde ve filmin adındaki satıcı o. Ama onunla çatışan öğretmen/tiyatro oyuncusu da arabasını satmaya çalışıyor. Bir başka oyuncu meslektaşı ona evini kiralıyor. Tiyatroda sergilemeye çalışılan oyun, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyunu. Belki de satmanın sembolik anlamları da var: Çünkü herkes kendisi hakkında bir imge de satıyor. Gururu kırılınca bir intikamcıya dönüşen adam yardımsever ve hoşgörülü biri, bir kadınla yalnız kaldığında bir tacizciye dönüşen adam mazbut biri imgesini satıyor çevresine.

Başka paralellikler ve simetriler de var: Filmin başında, yandaki inşaat nedeniyle evleri fiziki olarak çatırdayan çiftin, filmin finalinde evliliklerinin çatırdadığını görüyoruz. Evin, fiziki çatırdaması sırasında yatalak komşusunu sırtında taşıyan öğretmen, filmin finalinde uyguladığı şiddetle önceki yardımsever insan imgesini tersyüz ediyor ve tepkisini yönelttiği ‘satıcı’yı sırtta taşınacak hale getiriyor.

Öğretmen, bir dolmuşta yanındaki kadın yolcu tarafından taciz etmekle haksız yere suçlanıyor, başka bir zamanda ise kendisi öğrencisinin cep telefonunu, çocuğun itirazlarına rağmen karıştırıyor; daha sonra da eski komşusunun telefonuna bırakılan mesajları dinleyerek başkalarının sınırlarını ve mahremiyetini ihlal etmeye devam ediyor. O da tacizci olabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların arkasında devletin ve mahallenin baskısını da hissettiriyor film. Sahneye konulmaya çalışılan oyunun birkaç paragrafı ahlâka mugayir (ahlâka aykırı) bulunduğu için sansür kurulunca çıkartılmak isteniyor; okula sipariş edilen kitaplar, okul müdürü tarafından uygun bulunmuyor. Ama en korkuncu sanırım çevrenin baskısı. Filmin, görmediğimiz ama olayların kırılma anını oluşturan bir sahnesi var. Bu sahnede kadın, kocasının geldiğini zannederek evin kapısını açık bırakıp duşa giriyor. Oysa gelen evin eski kiracısı olan hayat kadınının eski bir müşterisi. Ve adam kadına saldırıyor. Kadın yaralanıyor. Ama, saldırganı polise şikâyet etmek, yeni saldırılara açık hale gelmek demek! “Neden kapıyı açtın?” tarzında suçlayan sorulara maruz kalmak demek. “Evde çıplak ve yalnızken, adama kapıyı açmış” şeklinde yorumlarla karşı karşıya kalmak demek. Ve tecavüze uğramışlığını dünya alemin bilmesi demek. Kirlenmiş kadın olarak görülmek demek. Bu bakış o kadar acıtıcı ki, mahkemeye gidilmemiş olmasına rağmen, saldırıya uğrayan oyuncu, seyircilerin kendisine ‘saldırganın bakışlarıyla’ baktığını düşünebiliyor. Daha önce bir prova sırasında bir fahişeyi canlandıran başka bir kadın oyuncu, meslektaşlarının kendisini aşağıladığını düşünerek sinir krizi geçiriyor. İran’da bir oyuncu, fahişeyi canlandırsa da, seksi giyinemiyor. Bir meslektaşı tamamen giyinik kadının ‘yarı çıplakmış gibi’ davranmasına gülüyor ama kadın oyuncu, fahişeyi oynadığı ve büyük ihtimalle çocuklu dul bir kadın olarak, gerçek hayatta da potansiyel fahişe olarak görüldüğü için, bu gülüşü bir aşağılama olarak algılıyor. Filmde, yüzünü hiç görmediğimiz bir fahişe var gerçekten ve o da tek çocuklu, dul bir kadın.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın

Farhadi’nin ‘Eli Hakkında’ adlı filminde de bir kadının kaza sonucu ölümü kadar, belki de ondan da daha çok, kadının bozulabilecek şöhreti kaygı yaratır arkadaşları arasında. Çünkü kadın nişanlısından gizli, bekar erkeklerin de olduğu bir evde bir gece geçirmiştir. Tecavüz ve ölüm, bozulacak şöhretten daha kötüdür sanki.

‘Satıcı’ bizi farklı aşamalarda farklı karakterlerle özdeşleştiriyor. Filmin finalinde, seyircinin özdeşleştirildiği karakter ise tacizci (ya da tecavüzcü) oluyor. Farhadi’nin bize söylediği şu cümlelere elbette katılıyoruz: kimse hayatta mutlak kötü, kimse de mutlak iyi değil. Ve bu roller, sık sık değişebilir. Ve intikam, intikamcıyı, intikam aldığı kişiden daha da aşağı bir yere düşürebilir. Tacize uğrayan kadının, tacizcisine karşı kocasından daha hoşgörülü oluşu, kadını yüceltiyor. Ve fakat, yine de bu finali sorunlu buluyorum. Mesele tacize uğramış kadının meselesi olmaktan çıkıyor, iki erkeğin gurur savaşına dönüyor. Farhadi zaten erkek kahramanının meseleyi kendi meselesine dönüştürmesini eleştiriyor, tamam ama sanki film de aynı şeyi yapıyor. Ve, ‘şeytana uyup’ taciz eden adam o kadar acınacak bir hale düşüyor ki, yaptığı kötülük unutuluyor. Film, bizi bu karakterle o kadar özdeşleştiriyor ki, filmin finalinde serseme dönüyoruz. Farhadi yakın zamanda şöyle bir şey demiş: “Çağımız cevap veren değil soru soran sinemanın zamanı”. İyi de, finalde sinirleriyle aşırı derecede oynanan seyircinin soru soracak hali kalmıyor. Özdeşleşmeye karşı değilim ve soru sormayı engellediğini düşünmüyorum fakat dozu önemli. Filmin finali, seyirciyi aşırı dozdan öldürüyor.

Bir de şu muğlaklık meselesi var. Bilindiği gibi sanat sinemasında ima etmek, göstermeye tercih edilir. Ama bazen iş aşırıya kaçıyor. Mesela ‘Tereddüt’teki kaynana ile kocanın sobadan zehirlendiklerini, Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’a verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik. Yoksa filmin göstermediği bu anda neler oldup bittiğini anlamamıştık. Benzer bir durum ‘Satıcı’da da var. Filmin kırıldığı ‘saldırı’ anını görmüyoruz. Sanki adam, kadını banyoda çıplak/yarı çıplak (?) görüyor ve saldırıyor gibi anlıyoruz. Ama adamın cep telefonunu, arabasının anahtarlarını, bir miktar para ve prezervatifi ve de hatta çoraplarını da çıkardığını biliyoruz. Ve bütün bunlara anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Adam bunları ne zaman yaptı? Olayın ne olduğunu anlamayı değil, olayı anlatıp, ‘yorumlamayı’ seyirciye bırakmak lazım. Aksi, senaryonun bazı kısımlarını seyirciden yazmasını beklemek oluyor.


‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın.

Yaşamın Kıyısında yitik bir ruh

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kenneth Lonergan oyun yazarı olarak isim yaptıktan sonra, kendi yazdığı ve yönettiği ‘You Can Count On Me’ (2000) ile adını duyurmuş. İki dalda Oscar’a aday olan ve 30’un üstünde ödül kazanan bu filmin ardından 2005’te ‘Margaret’i çekmiş. Fakat ‘Margaret’, yapımcı şirketle yaşanan sorunlar nedeniyle ancak 2011’de vizyona girebilmiş. ‘Margaret’in iki versiyonu var, biri 2,5 diğeri 3 saat civarında. Neredeyse vizyona hiç girmeyecek ‘Margaret’ BBC’nin geçen yıl 177 film eleştirmenine sorarak yaptığı ankete göre 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Hoş, ben bu listelere hiç inanmıyorum, bana göre bir sürü vasat film de var o listede. Ama Margaret onlardan biri değil ve o listede olmayı hak ediyor. İlerde yapılacak anketlerde Lonergan’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’sının (Manchester by the Sea) da en iyiler arasında olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Filmin 6 dalda Oscar’a aday olduğunu da ekleyeyim. Oscarlara da çok fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini söylemek lazım. ‘Yaşamın Kıyısında’nın yanına bile yaklaşamayacak olan ‘La La Land’ sonuçta 14 dalda Oscar’a aday.

Yönetmenin iki filmindeki ortak tema
Birbirlerinden farklı filmler olmasına rağmen Margaret’la Yaşamın Kıyısında’nın ortak temaları var. Kanunen suç sayılmayan, ama failinin kendisini affedemediği bir eylem ve onun trajik sonuçları iki filmin de merkezinde yer alıyor. Margaret’ı kahramanı genç kız, suçluluk duygusundan kırtulmak için çok çaba harcıyor, ‘Yaşamın Kıysısında’nın erkek kahramanı Lee Chandler’ın (Casey Affleck) ise bu duygudan kurtulma ihtimalini görmüyor.

Lee, yaşarken kendisini mezara gömmüş, ruhen bitkisel hayatta biri. Böyle bir karakteri anlatan bir film olmasına rağmen, Yaşamın Kıyısında insan ruhuna öyle bir dokunuyor ki, bir süre kendinize gelemiyorsunuz. En azından benim için böyle oldu.

Zamanlar arasında geçiş
Film geçmişte başlayıp bugüne sıçrıyor, sonra zaman zaman yine geriye dönüyor. Bu geri dönüşler filmin en zorlayan kısmı. Bazen, olayın bugünde mi yoksa geçmişte mi gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Onun dışında filmin gayet basit bir hikâyesi var. Birkaç apartmanın birden kapıcılığını yapan, kadınların yakınlaşma taleplerine yüz vermeyen ve barlarda içip içip kavga çıkaran Lee Chandler, abisinin ölümünün ardından bir sürprizle karşılaşıyor. Abisi, Lee’yi 17-18 yaşlarındaki oğlu Patrick’in vasisi tayin etmiştir. Oysa Lee’nin tek isteği bodrum katında, bir tür mezar gibi olan tek oda evinde, kendinden nefret ederek, yapayalnız hayatını sürdürmektir. Kimsenin vesayetini alamayacağı gibi, yeğeninin yaşadığı Manchester by the Sea’ye de taşınmak istemez. Lee’nin Manchester’da bir geçmişi vardır ve o geçmiş Lee’yi ezmeye devam etmektedir. Geçmişte olanlardan dolayı Lee’yi suçlayan bir sürü insan da vardır Manchester’da. Lee Manchester’a gelemez, Patrick de Manchester’ı terk edip Lee’nin yaşadığı Boston’a gitmek istemez. Patrick, popüler bir öğrencidir. İki kızla birden çıkmakta, bir rock grubunda çalmakta ve okulun hokey takımında oynamaktadır. Film Lee ile Patrick’in bu soruna bir çözüm aradıkları dönemi anlatıyor.

Lee’nin seçimi
Lee, ‘Taksi Şoförü’ Travis’ten bu yana sinemanın gördüğü en yalnız karakterlerden biri. Taksi Şoförü’nün afişinde Robert de Niro, elleri montunun cebinde New York sokaklarında yürürken görülür. Lee de çoğu zaman elleri montunun cebinde, Travis gibi içine kapanık bir şekilde yürüyor hayatta. Lee, vicdan azabından çıkmak, yasını sona erdirmek istemiyor. Kendisini suçladığı gibi başkalarının da kendisini suçladığının farkında. Kendisini cezalandırma isteğiyle karışık öfkesi sonunda dayak yediği kavgalar çıkarmasına neden oluyor.


Geriye dönüşlerde tanıdığımız Lee ise farklı biri. Üç çocuk babası olmasına rağmen kendisi de yaramaz bir ergen gibi. Karısının daha az içmesi, arkadaşlarıyla eğlenirken daha az gürültü yapması vs. için uyarmak zorunda kaldığı yaramaz ama sevimli bir çocuk Lee. Ergen ruhlu yetişkin erkekler daha çok komedilere konu olur ama Lee’nin bir hatası gülünüp geçilemeyecek, trajik bir sonuca yol açıyor. Lee, hatası kanun tarafından suç sayılsa belki biraz daha rahatlayacak, belki cezasını çektiğini düşünecek. Ama Lee’yi vicdanından başka cezalandıracak bir mekanizma da yok. Tıpkı Margaret’in bir kazaya neden olan genç kızı gibi.

Hayatta da böyle olur
Lonergan’ın muhteşem bir diyalog yazma yeteneği ve sanki her sahneyi inandırıcı kılan sihirli bir değneği var. Filmin klasik Hollywood finaline uymaması da bir erdem. Klasik Hollywood tarzında sorunlu kahraman, sonunda birisinin omzuna dayanıp ağlar ve bir anda yasından çıkıp yeni bir hayata başlar. Yaşamın Kıyısında’da böyle olmuyor. Film yine de, küçük de olsa bir ışık yakıyor. Lee, en azından Patrick’le ilişkisini sürdürme niyetinde olduğunu beyan ediyor. Yani sonunda başka birine daha hayatında yer açıyor. Hayatta da böyle olur. Ufak ufak, küçük küçük değişir şeyler. Mucizevi çözümlerin olmadığını anlatan mucizevi bir film ‘Yaşamın Kıyısında’.

yasamin-kiyisinda-yitik-bir-ruh-241455-1.

Bastırmak ile unutmak

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kaygı, içinde yaşadığımız kâbusu anlatıyor. İktidarın borazanı olmuş bir medyayı, inşaat furyasıyla artık tanıyamaz/sevemez olduğumuz kentlerimizi ve bu ortamda kendisine yanlış öğretilen şeyleri sorgulayan, gerçeği bulmaya çalışan bir bireyin bunalımlarını gösteriyor. ‘Kaygı’, bir yanıyla son derece gerçekçi bir Türkiye tablosu çizerken, bir yanıyla da distopik bir yerde duruyor. Filmin kahramanı Hasret’in (Algı Eke) yaşadığı paranoya ve yabancılaşmanın son derece gerçekçi temelleri var ama bu ruh halinin, gerçekliğin ötesine geçen, distopik bir yanı da var. Hasret’in yaşadığı kadar kötü durumda değiliz.

İktidarlar, hesabını vermedikleri karanlık olayları unutturmak için çaba harcıyorlar. Yalaka medya da onların baş destekçisi. Ama buna rağmen, yaşadığımız trajediler hakkında Hasret kadar yanlış bilgi sahibi değiliz. Ne kadar unutturulmaya çalışılsa da Sivas’ı unutmadık. Sivas’ta babalarını kaybeden çocuklar direnmeye devam ediyor. Yaralılar, acılılar ama hayatlarını herkes kadar yaşıyorlar. Film, iktidarın en azından bir süreliğine Sivas’ı unutturmayı başarmış olduğunu varsayıyor. Ama, bu noktada kalmıyor ve hatırlamanın mümkün olduğunu, bastırılanın geri döneceğini de söylüyor. Yani uç noktada bir karanlıktan başlayıp, bir umut kapısı aralayarak bitiriyor.

Aslında unutmak, sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli bir şey. Acılarımızı ilk günkü şiddetlerinde yaşasak çıldırırdık. Ama unutmanın yolu bastırmamaktan geçiyor. Acıyla yüzleşmekten, acının sebepleriyle hesaplaşmak gerekiyor ki zamanla o acıyı hayatımızı belirleyen bir unsur olmaktan çıkarabilelim. Sivas’taki aydın katliamıyla hesaplaşılmamış olması, davanın avukatlarının bugün siyasi elitin parçası haline gelmesi, daha net ifadeyle AKP’nin saflarında mevki-makam sahibi olmaları, acının şiddetinin azalması bir yana artmasıyla sonuçlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ‘Kaygı’ doğrudan doğruya Sivas Katliamı’na dair bir film değil. Ama Sivas Katliamı’yla alakalı bir film. “Menekşe’den Önce” dışında bu konuya duyarlı bir şekilde değinen, uzun metraj pek bir film yapılmadı. Medyanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtan film de pek yapılmadı. ‘Kaygı’ bu konulara eğilmesiyle, doğru ve cesur bir şey yapıyor. Görsel ve işitsel anlatımıyla gerilim atmosferi kurmada oldukça başarılı da. Fakat filmin kurguda yaklaşık 30 dakikalık kısmının kısaltılmış olması, hikâyenin akışını zedelemiş. Sanki kimi bağlantılar kopmuş gibi. Kaygı atmosfer kurmadaki başarısını, öykü anlatmakta aynı derecede kuramıyor. Ve sonuçta bastırılanlar su yüzüne çıksa da, o kadar uzun süre suyun altında kalmak bana çok da iyi gelmedi.

Televizyon programcılığından (En Heyecanlı Yeri) gelen Ceylan Özçelik, ilk uzun metrajı ‘Kaygı’yla, Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde yer almayı başardı. Az buz başarı değil.

‘Kaygı’, ulusal ve uluslarası ödüller aldı ve görünen o ki filmin festival serüveni devam edecek. Ceylan Özçelik’in yönetmenlik serüveninin de uzun yıllar boyunca devam etmesini umuyorum çünkü ‘Kaygı’da gördüğümüz; sağlam bir yönetmenlik kumaşına sahip olduğu.

Neruda: Örümceğin stratejisi

TARİH:  11 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Yönetmen Pablo Larrain hakkında yanılmışım. Kendisini politik yelpazede solda sanmıştım. Kendisinin ikinci ama bizim izlediğimiz ilk filmi olan Tony Manero’da, Şili’de darbe sonrasında kendisine uygun bir ortam bulan bir psikopatı anlatmıştı. Filmin kahramanı Tony ya da Raul, neoliberalizmle coşacak olan bir tüketim toplumunun ve rejimin acımasızlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Pablo Larrain ilk filmiyle bizi kendi tarafına çekmişti. Bir birey üzerinden bir dönemi anlattığını düşünmüştük.

Sonra dördüncü filmi “No” geldi. Pinochet rejimine karşı düzenlenen “Hayır” kampanyasını bir reklamcı üzerinden anlatıyordu. Reklamcı için politik kampanya ile herhangi bir ürün satma arasında bir fark olmadığını söylemesini de, işin “hayır” demekle bitmediği, kapitalist sistemin referandum başarısından sonra da sürdüğü anlamına geldiğini düşünmüştük. Larrain, mücadeleye devam diyor sandıydık.

Değerlendirme sil baştan

Açıkçası artık her şeyi yeni baştan değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Larrain’in beşinci filmi “El Club” tahammülfersa bir filmdi kanımca. Bu tabii benim fikrim, yoksa meslektaşlarım genelde filmi çok beğendi. Tecavüzcü rahipleri konu alan film çirkinliğiyle içimi öyle karartmıştı ki, Larrain hakkında kendimi sorgulamaya başladım. Bütün filmleri aslında bir şekilde iç karartıcıydı. “No” içlerinde en insani olanıydı. Ama onun da ciddi sorunları olduğunu kavramamız için Şilili solcuların sözlerini duymamız gerekiyormuş. Bu sözleri duymak isteyenler Kaan Gündeş’in “No filminin yalanları: Şili’de ‘Hayır’ nasıl kazandı” başlıklı yazısını “iscicephesi.net’ten bulup okuyabilirler.

“No”, Pinochet’nin iktidarını sürdürmesine karşı yürütülen “hayır” kampanyasının başarısını dahi bir reklamcının reklam kampanyasına bağlıyordu tamamen. Oysa, kampanyanın ardında sendikaların, öğrenci örgütlerinin, siyasal partilerin, büyük bir mücadele vermeleri, kayıtlı olmadıkları için oy veremeyecek durumda olan 7.5 milyon işçinin kayıt olmasının sağlanması gibi faktörler vardı. Zaten televizyon sahipliği referandumun yapıldığı 1988 Şilisinde son derece sınırlıydı. Reklam kampanyası kısacası nüfusun çoğunluğu tarafından zaten izlenmemişti. Ayrıca reklam kampanyasının başındaki reklamcılar, Larrain’in reklamcısından çok farklıydılar; onun gibi apolitik değillerdi, aksine angaje insanlardı. Larrain niye böyle bir çarpıtmaya gitmişti? Tabii ki reklam kampanyasının hiçbir önemi olmadığını söylemek de saçma olur. Larrain, bugünün içi boşaltılmış politik dünyasından bakıp geçmişi yorumluyordu.

Larrain’in bu hafta vizyona giren “Neruda”dan önce bize yaşattığı bir de “Jackie” sıkıntısı var ama o filmin sözünü etmeye değmediğini düşünüyorum.

Larrain’in “Neruda”sı kafamdaki soru işaretlerinin netleşmesi açısından önemli bir dönem noktası oldu. Bu filmi yapan kişinin solla uzaktan yakından bir alâkası olamaz. Bizde bir ara liberallerin tutturduğu bir “ezber bozma” söylemi vardı; solun bütün değerlerini imha etmeyi, ezber bozmak olarak nitelendiren liberal tayfa, deli danalar gibi her şeye saldırıyordu. Dinozor denilen klasikleşmiş büyük isimler saptanıyor ve onların defterini artık kapatmanın zamanının geldiği ilan ediliyordu o günlerde. “Neruda” filminin oturduğu yer böyle “ezberbozan” bir yer. Pablo Larrain, bizimkiler kadar kaba bir saldırıda bulunmuyor. O kendisini post-modernizmin “meta-anlatı” ve “özdönüşümsellik” gibi yöntemleriyle koruma altına almaya çalışmış. Hatta Larrain zorlarsa Brechtyen bir film yaptığını bile iddia edebilir. Larrain, ayrıca “Neruda”nın bir biyografi değil, antibiyografi olduğunu da ilan etmiş. Bize söylenecek laf bırakmamak için elinden geleni yapmış. Ama net bir şey var ki, o da “Neruda” filminden Pablo Neruda hakkında olumlu bir fikirle çıkmanın imkânsız olduğu.

‘Neruda zamanın en büyük şairi’

Neruda, bilindiği gibi Nobel Ödüllü komünist bir şair. Birçok yazara göre, mesela Marquez’e göre, zamanının en büyük şairi. 1940’larda Komünist Parti’den senatör de olmuş. Neruda’nın senatörlüğü döneminde bir sol koalisyon var. Devlet başkanlığını Radikal Parti’nin sol kanadından Videla yürütüyor. Neruda, Videla’nın seçim kampanyasında çalışmış hatta. Fakat Videla, sola ihanet etmiş. Aydınları ve grevci işçileri, geleceğin diktatörü Pinochet’nin yönettiği toplama kamplarına toplamış, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etmiş ve solcu avı başlatmış. 1948’le 1950 arasında Neruda, ülkesinde kaçak yaşamış. Sonra yurtdışına kaçmış. Allende’yle birlikte yeniden politikada etkin olmuş ama darbeden sonra büyük ihtimalle Pinochet’nin doktorları tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Nobel Ödülü’nü alması hiç kolay olmamış; CIA, komünist Neruda Nobel almasın diye kampanyalar yürütmüş vs.

Filmin Neruda tespitleri

Filmde Neruda’nın ne şairliği ne de komünistliği var. Ya da var olan komikleştirilmiş ve aşağılanmış bir şekilde mevcut. Neruda filmde inançlı bir komünist olarak değil, devletin üzerindeki baskısından yararlanarak kendisi için “asi şair” imajı yaratmaya çalışan biri olarak var. İmaj deyince “No” filmi de aklımıza geliyor tabii. Orada da sol sadece bir imaj peşinde değil miydi? Solun bütün mücadelesi uzak (1940’larda) ve daha yakın (1980’lerde) geçmişte hep içi boş bir imaj oluşturmak mıydı? Bu iki film aynı şeyi söylemiyor mu?

Filmin Nerudası, dönemin komünist avından, yoldaşlarının uğradığı zulümden rahatsız olmuşa benzemiyor. Filmde bir hedonist burjuva olarak resmedilen Neruda’nın asıl derdi, halkın alkışlarından ve sokaklarda yürümekten alıkonulmuş olmak gibi sunuluyor. Neyse ki, bu baskı Neruda’nın dünya çapındaki imajına yarıyor. Ama bu da yetmiyor Neruda’ya. Kendisini daha da kahraman hissedebilmesi için, onu kovalayan özel bir düşmana ihtiyacı var. Bunu da imgeleminde yaratıyor. Polis komiseri Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) böylece Neruda’nın imgeleminde doğuyor ve filme giriyor. Ve biz filmi Peluchonneau’nun sesinden dinliyoruz. Peluchonneau ha bire sola hakaret ediyor ve Neruda’yı aşağılıyor. Zaten imajından başka bir şey düşünmeyen, orjiden orjiye koşan şişko Neruda tiplemesi, Peluchonneau’nun yorumlarını destekler nitelikte. Filmde Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco, Larrain’in Neruda’ya icat ettirdiği Peluchonneau’yu, yani bu hayali kahramanı kurmacaya bir övgü olarak nitelendirmiş. Bana kalırsa Larrain kendi söylemek istediklerini Peluchonneau’ya söyletmiş. Neruda’ya ve komünistlere hakaret etmenin kamuflajı böylece bulunmuş.

Neruda eleştirilmez değil. Putlaştırılıp, tapılacak biri değil, kimse öyle olmamalı. Neruda bir hedonist de olabilir. Ama buna indirgenebilir mi? Bu adamın şiiri nereden besleniyor? Bu adam mücadele edecek gücü nereden buluyor? Yarattığı hayali düşmanların, ona sağlayacağı kahraman imajını hayal ederek mi mücadelesini sürdürüyor? Neruda’nın hayali düşmanlara ihtiyacı var mı? Hayatı yeterince tehlikede değil mi? Film bunu da basit bir işçinin ağzından dile getiriyor: İşçi kadın Neruda’ya “ben senin gibi imtiyazlı değilim, benim korumalarım yok” diyor. Doğrudur ama koruması Neruda’yı korumaya yetmemiş işte sonuçta. Nihayetinde devletin zehirleyerek öldürdüğü, yıllarca sürgünde ve yeraltında yaşattığı bir adamdan söz ediyoruz.

Larrain ne yapmak istedi?

Neruda, Larrain’in iddia ettiği gibi bir biyografi değilse filmin adı niye Neruda? Malı sattırmak için mi? Bir reklam stratejisi mi? Larrain’in kafası bir reklamcı gibi çalışıyor, orası kesin. Va fakat herkesi de kendisi gibi sanıyor. Larrain’e göre solun ideolojisi ve politik inançları, iktidar yolunda başvurulan bir retorikten ibaret. Sol söylem malı, yani politika yapan kişinin iktidar hedefini satmak için kullandığı ambalaj malzemesinden ibaret. Meslek hayatına reklamcılıkla başlayan Larrain, ne yazık ki dünyayı reklamcılığın dünyasından ibaret sanıyor. İnsanların gerçekten de dünyanın sorunlarını yüreklerinde hissedebileceklerine, kendileri olabilmenin tek yolunun koşullarla mücadele etmek olabileceğine inanmıyor. Larrain, becerikli biri fakat. Kendisini solda biri gibi satmıştı bize. Oysa yaptığı herkesi aşağılamaktan ibaret, bütün filmlerinde sadece bu var. Larrain kendisi dışında hiç kimse için bir şey yapabilecek biri değil. Bunu da maalesef iyi yapıyor.

Oberhausen: Kısa filmin Mekke’si

TARİH:  20 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes Film Festivali uzun metraj filmler için neyse, Oberhausen Kısa Film Festivali de kısa filmler için o: Kendi kulvarındaki en prestijli festival. Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen festivale konuk oldum. Oberhausen, Köln ve Düsseldorf gibi büyük kentlerle çevrilmiş olmasına rağmen, o kentlerin yanında oldukça küçük ve gösterişssiz bir şehir. Festivali daha da ilginç kılan öğelerden biri de bu. Oberhausen’in hem Alman hem de dünya sineması tarihinde ayrıcalıklı bir yeri var. Martin Scorsese, George Lucas, Werner Herzog ve Chantal Akerman gibi büyük isimler ilk kısa filmlerini Oberhausen’de göstermişler. Yeni Alman Sineması’nın doğuşunu simgeleyen Oberhausen Manifestosu da bu festivalde ilan edilmiş. Alexander Kluge’nin öncülüğüyle ve “Babanın Sineması Öldü!” sloganıyla Şubat 1962’de manifestoyu ilan eden sinemacılar, artlarından gelen Fassbinder, Herzog ve Schlöndorff gibi isimlerin yolunu açmıştı.

‘Baba’nın sinemasına isyan, Oberhausen’de bugün de sürüyor. Festivalin yöneticisi Lars Henrik Gass, festival kataloğundaki, yazısının başlığını ‘Zor Olmak’ olarak koymuş ve yazıda da zor filmler seçmelerini savunmuş. Oberhausen’deki filmlerin çoğu için zor sıfatı rahatlıkla kullanılabilir. Hatta bazen zor sıfatı da yetersiz kalabiliyor. Gass, yazısında dominant kültürel akımlarla uzlaşmama sözünü sürdüreceklerini vaad ediyor ve böyle bir festivalin hazır bir izleyici kitlesi olan Berlin gibi büyük metropollerden çok, Oberhausen gibi küçük bir kente yakıştığını söylüyor. Her anlamda zorlukla yüzleşmeye istekli ve hazırlar yani. Tabii, isyanın kendisinin de bir tür iktidar biçimine dönüştüğü de söylenebilir. Eğer yeterince ‘zor’ değilse filminizin, Oberhausen’de yer almasını düşünmeyeceksiniz. Bu yıl Türkiye’den festivale katılan hiçbir film yoktu. Ama geçmişte Aykan Safoğlu’nun ‘Kırık Beyaz Laleler’ (2013) filmiyle bu festivalin büyük ödülünü kazanmışlığımız var. Safoğlu’nun kendi anıları ve düşünceleriyle, James Baldwin’in Türkiye’deki hayatını harmanladığı bu film, Raoul Peck’in ‘I Am Not Your Negro’ filminin yankılandığı şu günlerde yeniden hatırlanmalı. Geçen günlerde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘I Am Not Your Negro’ bilindiği üzere James Baldwin hakkındaydı.

Festival filmlerinin zorluğundan bu kadar söz ettikten sonra, uluslararası yarışmayı kazanan filmin maksimum derecede basit bir film olduğunu söyleyerek, meseleyi daha da karmaşık hale getirmenin tam zamanı. Çinli yönetmen Cui Yi’nin büyük ödülü kazanan ‘Yaz Sonu’ (Qiu) adlı filmi 13 dakikalık tek ve sabit bir plandan oluşuyor. Asırlık bir tiyatro salonunda geçiyor ‘olay’. Tiyatro artık, kitle turizminin bir parçası olmuş. Doldur boşalt sistemi çalışan tiyatro salonunda yemek masaları var artık. Filmin başında çalışanlar masalara yiyecek ve içecekleri yerleştiriyor. Ardından yerli turist grubu hızla masalara yerleşiyor, ardından dansçılar ve akrobatlar sırasıyla sahneye çıkıyor, şov bitiyor ve masalar toplanıyor. Film bütün bunları kesintisiz gösteriyor. Herşey 13 dakika içinde olup bitiyor. Seyirci olma hali, tüketim, tarih üzerine istediğinizi düşünmek serbest!
İkincilik ödülünü alan Taylandlı sanatçı Chai Siris’in ‘500.000 Yıl’ı Apichatpong Weerasathakul’un etkisini taşıyor. Ataların ruhlarına inanan Tay toplumu, bir neandertal insan heykeline adaklar sunduktan sonra, heykeli eğlendirmek için ona bir film gösteriyorlar! Etkileyici görüntüler ama filmin sürprizini anladığımı söyleyemeyeceğim.

Üçüncülük ödülü (e-flux ödülü) yine Çinli bir sanatçıya gitti. Zhong Su’nun animasyon filmi zalim-mazlum diyaletiğini anlatıyordu ve mesajını oldukça net, bana kalırsa biraz da klişe bir biçimde iletiyordu. Bu film Kuzey Ren Westphalia Kültür Bakanlığının da üçüncülük ödülünü kazandı.

Çin filmlerinin başarısı FIPRESCI ödüllerinde de sürdü Hao Jingban’ın ‘Parçalar’ filmi dans ve tarih üzerine bir meditasyon niteliğindeydi.

En İyi Alman Kısa Filmi Yarışması’nın biriciliğini ise Ulu Braun’un ‘Hostel’ ya da ‘Sığınak’ (Die Herberge) adlı filmi kazandı. Braun’ın filmi bütün yarışmalar içinde görsel ve işitsel olarak en etkileyici filmdi belki de. Dijital görüntülerle gerçek görüntülerin harmanlandığı film yaşadığımız hayatın keşmekeşini distopik bir dille anlatıyordu. Başka ne kelime kullanacağımı bilemediğim için anlatıyordu diyorum ama filmin ne anlattığını anlatmak açıkçası mümkün değil. Her seyirci için farklı bir anlamı olabilir filmin. Açıkçası bu filmleri özetlemeye çalışmak abes aslında.

Bunun istisnası Çocuk ve Gençlik Filmleri Yarışması’nın birincisi için söylenenilir ancak. Amerikalı Aude Cuenod’un filmi ‘Hurda Bebekler’, kız arkadaşını bir kazada kaybetmiş bir çocuğun hurdalardan heykel yapan bir sanatçıyla karşılaşıp kendisine bir çıkış bulmasının hikâyesi. Klasik hikâye anlatımına en yakın filmler zaten buyarışmadan çıkıyor. Bu yıl 40’ıncısı düzenlenen yarışmadan yapılmış bir seçme festivalin açılış töreninde gösterilmişti. Doğrusu o filmlerin damağımdaki tadı, festivalin sonuna kadar sürdü.

Festival bünyesinde bir de müzik videoları yarışması var. Bu yarışmada Tindersticks’in ‘Second Chance Man’ adlı parçası için, Christoph Girardet’nin yaptığı film birinciliği aldı. Arşiv görüntülerine yer veren film Tindersticks’in parçasını destekliyor, anlamını genişletiyor.

Oberhausen Film Festivali’nde birçok panel de düzenlendi. Bunlardan birinde ben de konuşmacıydım. Banu Cennetoğlu (çağdaş/güncel sanatçı), Erol Mintaş (yönetmen), Turgut Erçetin (müzisyen) ve ben, çok meraklı bir dinleyici kitlesi karşısında Türkiye’deki son politik gelişmeler ve bunların sanat üzerindeki etkisi üzerine konuştuk.

Karanlığın Elli Tonu: Ve Steele’e yüzük verildi

TARİH:  11 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Elli Ton serisini başlatan ‘Grinin Elli Tonu’ kitabı 125.000.000 (yüz yirmi beş milyon) adet satmış. Rakam inanılmaz büyük. Dünya nüfusunun 64’te biri gibi bir şey. Okuma yazma bilmeyenleri, kitap alacak parası olmayanları, kitabın diline çevrilmediği ülkeleri falan çıkarırsak oran ne hal alır merak ediyorum. ‘Grinin Elli Tonu’, sıradan bir genç kızla bir modern zaman prensinin “ilişkisini” anlatıyordu. Erkeğin, kızın üzerinde tahakküm kurduğu, kızın ise buna hem teslim olup hem de nihayetinde direndiği bir hikayeydi anlatılan. Bu görece “yoksul” kız ve prens masalının özelliği, Mr. Grey’in sadizme merakında yatıyordu.

Sadizm ve mazohizm neden bu kadar çekici? Daha netleştirirsek cinsellik alanında erkek sadizmi ve kadın mazohizmi demek lazım çünkü kitaptaki ve dolayısıyla filmdeki ilişki böyle. Hoş milyarder bay Grey’in, bir yayınevinde asistan olan bayan Steele’e sadece cinsellikte değil hayatın her alanında egemen olmaya çalıştığını da söylemek lazım. Anastasia Steele bu girişimlerin kimini püskürtse de, bazılarına da itaat ediyor.

Her şey banalleşerek devam ediyor
Serinin ikinci filmi ‘Karanlığın Elli Tonu’ adını taşısa da, ilkinden daha hafif bir filmle karşı karşıyayız. İlkinde Ana (stasia) için bilinmeyen bir dünyaya adım atmak söz konusuydu. Heyecanlıydı ve korkuyordu. Yeni film ise eskinin bir tekrarından öte bir şey sunmuyor. Her şey biraz daha banalleşmiş bir şekilde aynen sürüyor.
Ana, o filmin sonunda Grey’i terk etmişti. Bu film, Grey’in Ana’yı yeniden kazanma girişimleriyle başlıyor. Doğrusu Ana pek direnmiyor. Yeni dönemin kurallarında uzlaşıp hemen birlikte olmaya başlıyorlar. Yeni kurallara göre “kurallar, cezalandırmalar ve sırlar olmayacak” ilişkide. Ama Grey ve Ana’nın sado-mazo ilişkisi yine de bir şekilde sürecek çünkü sürmese film olmayacak.

Christian Grey’in geçmişi yeniden gündeme geliyor. Meğerse Christian Grey, Ana’yı annesi yerine koyarmış. Sadece Ana’yı değil, ilişkiye girdiği bütün kadınları annesi sayarmış. Yine ve yeniden Ödipal karmaşaya hoş geldik!

Değişen bir şey yok
Grey, uyuşturucudan hayatını kaybeden annesine duyduğu arzu ve öfkeyi birlikte olduğu kadınlara yansıtırmış. Psikolojik derinlik burada sona eriyor fakat. Film soft-porn tabir edilebilecek sevişme sahneleri arasına serpiştirilmiş, pek bir duygu uyandırmayan gelişmelerle sürüyor. Grey’in eski bir kölesi bir süre tehdit oluşturuyor. Ana, asistanlığını yaptığı yayımcının tacizine uğruyor ama sonuçta bu durumdan terfi ederek çıkıyor. Grey ciddi bir kaza geçiriyor ama çizgi filmlerdeki gibi sadece üstü başı kirlenmiş olarak kurtuluyor. Grey’e seksi öğreten bir başka anne figürü olan Elena da bir ara arıza çıkarmaya kalkıyor ama her şey hep tatlıya bağlanıyor. Sonuçta bu bir çizgi film olmasa da filmin reklamlarında da söylediği gibi bir “peri masalı”. Prensin yerini, her şeye kadir bir iş adamı almış o kadar. Sevişme sahnelerine gelince: Görüntülerin zevksiz olduğunu söyleyemem ama bana ilginç gelmediler. Görüntülere eşlik eden müzikler ise can sıkıntımı katladılar. Filmi zor bitirdiğimi söyleyebilirim. Dakota Johnson sıradan ama güzel komşu kızı tipiyle Ana rolünde iyi. Grey’i oynayan Jamie Dornan bana çok kalas geliyor ama asıl kadınlara sormalı. Elena rolünde Kim Basinger ise değerlendirilememiş.

Filmin kendisi sormasa da filme gösterilen ilgi daha önce de değindiğim şu soruyu gündeme getiriyor: Neden sadizm ve mazohizm ilgimizi çekiyor? Neden insanların fantazilerini “s/m” ilişkiler süslüyor? Bu dizi neden bu kadar ilgi görüyor? Hepimiz bir tuhaf mıyız? Neyimiz var bizim?

*‘Steel’ İngilizcede ‘çelik’ demek

Yaşam Kürü: Su çürümüşse…

TARİH:  18 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

İstesem de bazı sırlarını açık edemeyeceğim bir film Yaşam Kürü. Bunların bir kısmının rüya olduğu söylenebilir ama rüyanın nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek benim için imkânsız. Film hem sınıf ilişkileri üzerine bir şeyler söylüyor hem de Freudyen analizler yapıyor. Ama ne sınıf ilişkilerine bakışı ne de Freudyen yaklaşımları bir bütünlük içermiyor. Sanki içgüdüsel bir şekilde yönetmenin ruhundan çıkmışlar, arkasında sistematik bir bakış yok (bu filmin avantajı da olabilirdi ama olmuyor). İki buçuk saate yakın süresiyle Yaşam Kürü çok fazla uzun. Fakat bütün uzunluğuna ve anlam veremediğim öğelerine rağmen yine de seyredilebiliyor. Bunun nedeni de filmin özenli görselliğinin, başrol oyuncularının rollerine uygunluğunun ve 70’ler korku sinemasına özgü müziğinin filmi seyredilebilir kılması. Ama bütün bunlar filmin konusunun akılda kalmasına yetmiyor.

Şatonun kötü bir şöhreti var
Almanya’nın fonladığı film, büyük ölçüde İsviçre dağlarında, bir spa/tedavi merkezi olarak çalıştırılan bir şatoda geçiyor. Şatonun kötü bir şöhreti var. Şatonun baronu zamanında kızkardeşiyle evlenmiş; bu da yetmemiş çevredeki köylüler üzerinde tıbbi araştırmalar yapmış. Köylüler ayaklanmış, şatoyu yakmış. Anneyle yatmaya en yakın şey olan kızkardeşle yatma teması baronun ödipal karmaşasını sorgulatırken, bu ensest evliliğin ailenin kanını saf tutmak amaçlı yapıldığını bilmek, geleceğin Nazilerini ve insanlar üzerinde araştırmalar yapan Dr. Mengele’yi hatırlatıyor.

Bu şatoda kalmakta olan büyük bir şirketin yönetim kurulu üyesini geri getirmekle genç işadamı Lockhart (Dane DeHaan) görevlendiriliyor. Lockhart ve içinde bulunduğu çevre vahşi kapitalizmi, şatonun geçmişi ise aristokrasinin vahşetini temsil ediyor. Tevekkeli değil Lockhardt’ın arabası şatoya doğru giderken, çevredeki yoksul köylü gençler lüks arabaya ve içindekilere tepki gösteriyorlar. Sonradan Lockhart’ın babasının da bir işadamı olduğunu ve sistemin çarklarında acımasızca öğütülünce, kurtuluşu intiharda bulduğunu öğreniyoruz. Film, ciddi bir sömürü üzerine kurulu sistemler ve onun çarkına kapılmış insanlar öyküsü anlatıyor gibi gözüküyor bir süre. Sonra, Lockhart’ın babasının ölümünden suçluluk duyduğunu öğreniyoruz (zaten tahmin etmesi zor değil). Acaba Lockhart şatodan almakla görevli olduğu yöneticiyi babasının yerine mi koyuyor? Suda boğularak ölen babasıyla, su tedeavisi gören Pembroke’u özdeşleştiriiyor mu? Ama bir baba figürü daha var, o da tedavi merkezinin yöneticisi Dr.Volmer. O da Lockhart’ın ödipal karmaşasında öldürmek istediği baba figürü mü? Tabii Volmer’in üzerinde hak iddia edeceği, Lockhart’ın da baba figürünün elinden almak isteyeceği bir kadın figürü de olmalı. O da var, Hannah (Mia Goth) adındaki genç kız gizemli bir şekilde şato içinde dolaşıp, Lockhart’ın kalbini çalıyor.

İnsan bir sonuca varmak istiyor
E, iyi işte diyeceksiniz, sınıfsal soslu, Freudyen bir hikâye bu. Fallik yılan balıklarıyla, baba katli temasıyla, bilinçaltını hatırlatan sualtı görüntüleriyle anlamlı bir bütünlük oluşturacak. Ama oluşturmuyor. Fantastik öğeleriyle film, “Beni kategorize edemeyeceksiniz!” diye bağırıyor sanki. Peki etmeyelim ama insan gördüklerinin tümüne bir anlam vermek istiyor işte. Geçmişten gelen bir kötüğün yani sınıfsal eşitsizliklerin sürdüğü, geçmişin katillerinin bugün de başka biçimlerde ve kılıklarda kötülüklerine devam ettiğine dair Freudyen bir öykü demekle yetinmek, yine de çok fena değil. Yönetmen Gore Verbinski’nin kariyerinde manadan tamamen yoksun filmlerin olduğu düşünülürse, mesela Karayip Korsanları’nın devam filmleriyle kıyaslandığında bu film bir başyapıt. Başrol oyuncuları Dane DeHaan ve Mia Goth’un isimlerini de ilerde bol bol duyacağız gibi.

Karanlık Görev: İşgale karşı direniş

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhteşem bir sinematografi, çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri, müthiş bir dönem atmosferi, müziğin yerinde kullanımı, iyi oyunculuklar ve bol miktarda ulusal gurur ‘Karanlık Görev’i Güney Kore’de gişe rekortmenliğine ve ülkenin Oscar adaylığına taşıdı. Güney Kore sinemasının zanaatta geldiği ustalık seviyesine hayran olmamak mümkün değil.

Direniş hikâyesi
Karanlık Görev, 1920’lerde, Kore’nin Japon işgali altında olduğu dönemde geçiyor. Güney Kore’de bu döneme yönelik yeni bir ilgi var sanırım. Park Chan Wook’un vizyona gireceği söylenip bir türlü giremeyen filmi Hizmetçi (Ah-ga-ssi) de Japon işgali altındaki Kore’yi fonuna almıştı. Karanlık Görev ise doğrudan işgalciye karşı bir direnişçi hikâyesi. Amerikan sermayesi (Warner Bros’un finanse ettiği ilk Korece film K.G.)ile çekilen bu ulusalcı film, direnişçilerin nasıl yaşamları pahasına Japon işgal güçlerine karşı direndiklerini, antika eşya ticareti kisvesi altında patlayıcı madde transferi yaptıklarını konu alıyor. Hikâyenin merkezinde ise hangi tarafta olduğunu ya da olacağını tam kestiremediğimiz bir Koreli komiser var (Kong-ha Song her zamanki gibi çok iyi).

Filmin derinliği yok
Filmin başlarında konuyu ve kişilikleri yakalamakta zorlanıyorsunuz. Film bittiğinde de hikâyenin çok da inandırıcı olmadığını düşünebilirsiniz. Film hiçbir açıdan derin değil. Japon işgalciler tek boyutlu karikatürler falan… Ama bunlar hiç önemli değil. İyi bir sinema örneği seyretmenin keyfi, bu sorunların üstünü kolaylıkla kapatıyor. Filmin kara film atmosferine biraz erotizm çok yakışırmış ama maalesef eksik kalmış.


© 2020 -CuneytCebenoyan.com