‘Mayın Ülkesi’ ve ‘Hiçbir Yerden’

TARİH:  18 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir buçuk aydır yazılarıma ara vermiştim. Sanırım BirGün yayımlanmaya başladığından beri bu kadar uzun ara vermişliğim olmamıştı. Bu bir buçuk ayın bir ayı tatildi. Ama 15 günü yine boş geçmedi mesleki açıdan. Temmuzun son haftasında artık neredeyse geleneksel hale getirdiğim gibi Polonya’da, Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar (Nowe Horyzonty) Film Festivali’ndeydim.

9 Eylül – 15 Eylül arasında ise Macaristan’da Miskolc Film Festivali’nde (Jameson CineFest) uluslararası jüride görev aldım. Jürinin başkanı, aynı zamanda FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu) Başkanı da olan Klaus Eder’di. Diğer jüri üyeleri ise yazar, yönetmen, akademisyen Ibolya Fekete, Macaristan Senaryo Yazarları Birliği Başkanı Norbert Köbli ile yönetmen, yapımcı ve akademisyen Akiva Tevet idi.

Doğrusu festivalin iyi bir programlama yapmadığını söyleyebilirim. 5 gün içinde 18 filmi değerlendirmemiz gerekiyordu. Öyle ki programımızda 5 film seyretmemizin gerektiği bir gün bile vardı. Neyse ki sadece iki ödül veriyorduk: En İyi Film’e verilen Emeric Pressburger Ödülü ve En İyi İkinci Film’e verilen Adolph Zukor Ödülü. Ödüller tam da benim isteklerim doğrultusunda verildi. Tesadüfen jürinin ortak noktalarını temsil ediyordu tercihlerim.

En İyi İkinci Film yani Adolph Zukor Ödülü’nü Danimarkalı yönetmen Martin Zandvliet’in Benim Ülkem/Mayın Ülkesi (Under Sandet / Land of Mine) kazandı. Filmin adında bir kelime oyunu var. İngilizce “mine” sözcüğü iki anlama geliyor: Benim ve mayın. Filmin İngilizce adındaki mine her iki anlama da geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Danimarka sahillerine Nazi Almanyası’nın döşediği binlerce mayının temizlenmesi gerekiyor. Almanların döşediği mayınları yine Almanlara toplatmak çok da acımasızca bir karar gibi görünmüyor. Yıllarca Alman işgali altına yaşamanın öfkesiyle yüklü milliyetçi Danimarkalı subayların, Alman askerlerin bu mayınları toplarken yaşayacakları hayati riskleri düşünüp üzülmeleri beklenmiyor. Fakat ne var ki çocuk yaşta askere alınan Alman askerlerin hali de pek acıklı. Savaş sadece işgal edileni, saldırıya uğrayanı vurmuyor ki! Savaş, savaşan bütün tarafların halklarını vuruyor. Asker dediklerimiz de o halkın erkek çocukları (genellikle). Faşist devletin zoruyla çocuk yaşta savaşa gönderilmiş bir Alman gencine ne kadar öfke duyabilirsiniz? Tabii ki karşınıza tankı ve tüfeğiyle çıktığında ve canınıza kastettiğinde onu öldürmeyi isteyeceksinizdir ama süngüsü düşmüş bir halde bir esirken? Filmi seyrederken aklıma 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü üstünde yaşananlar geliyor. Birkaç saat önce halka ateş açan askerlerin, linç edilme görüntüleri. Bir kaşık suda boğmak istediğim FETÖ’cü subayların işkence görmüş halleri. Aklıma PKK ile verilen savaş da geliyor. Maalesef ülkemiz pek zengin tecrübeler kazandırıyor insana.

Zalimin mazluma, mazlumun zalime dönüşmesi hayatın klasik gerçeklerinden. Filmi seyrettiğim ülkenin de böyle bir geçmişi var. Macarlar, Almanya ile birlik olup SSCB’ye karşı savaşmışlar. SSCB de onlara savaştan sonra hiç de iyi davranmamış. Macarlar işin bu ikinci faslını, Sovyet işgali altında oldukları dönemi hiç unutmuyorlar. Ama öncesini, yani savaş dönemini de hiç hatırlamıyorlar.

Neyse, “Mayın Ülkesi” esir alınan askerlerin hayatları pahasına Danimarka sahillerindeki mayınları temizlemesini ve bu sırada başlarındaki Macar subayla ilişkilerini anlatıyor. Çok klasik bir sinema örneği. Gelecek her adımı önceden tahmin edebildiğiniz filmlerden biri Mayın Ülkesi. Ama yine de izleyiciyi avucunun içine alıp, sonuna kadar da orada tutmayı başarıyor. Güçlü, etkileyici bir film. Sony’nin filmin haklarını alıp, sonra da filmi rafa kaldırmasını anlamak ise güç. Sony’nin kimi filmleri, rekabet sahnesinden uzaklaştırmak için satın aldığı ve böylece gözlerden uzak tuttuğu dillendirilen bir iddia.

En İyi Film Ödülü olan Pressburger Ödülünü ise “Hiçbir Yerden” (From Nowhere) adlı filme verdik. Matthew Newton’ın yönettiği film Amerikan sinemasının pek görmediği bir gençlik kesimini ele alıyor. Filmin merkezinde Amerikan kimliği edinememiş üç genç var. Bu üç gencin, yasal bir kimlik edinmek için verdikleri mücadele, avukatları, öğretmenleri, aileleri ve birbirleriyle ilişkilerini çok etkileyici bir biçimde anlatmış Matthew Newton. Genç oyuncular çok başarılılar. Mülteci krizinin gündemin birinci sıralarında yer aldığı günümüzde geçmesi, filmin önemini artırıyor ama filmi güzel yapan elbette güncel bir temayı ele alması değil. Bu filmi umarız sinemalarımızda, olmazsa festivallerden birinde görmeyi çok isterim doğrusu. Herşeye rağmen bir de altyazılı izlemek istiyorum filmi çünkü. İF İstanbul’a çok yakışır doğrusu.

Tereddüt: Yok mu aslında birbirimizden farkımız?

TARİH:  17 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nde Tereddüt’ü izledikten sonra şunları yazmıştım: “Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda ‘Teredddüt’ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikayesini anlatıyor. Asıl hikaye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün küçük yaşta evlendirilmiş Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, kendi hayatını kazanan modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyası ortalama bir kadınınkinden çok farklı değil; kendisini domine edecek maço erkeklerden hoşlanıyor. Şehnaz’ın sevgilisi Cem (Mehmet Kurtuluş) böyle biri; sert hatlı ve maço tavırlı. Cem, bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförü Mahur’un entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor ve Şehnaz onu porno izlerken yakaladığında bile bu durum ilişkilerinde bir sorun teşkil etmiyor; çift bu anın ardından sevişebiliyor. Belki de Şehnaz Cem’in porno izlemesinden erotik bir haz alıyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir çocuk-kadın. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç ev kadını. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek Elmas için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Zaten yaşadıklarına sevişmek denemez, kocasının Elmas’ın vücuduna duhul etmesi demek doğru olur. Fakat filmin koca figürünü de bir canavar olarak betimlemediğini belirtmem lazım.

Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Ve film bu noktadan sonra aslen Şehnaz’ın hikayesi olmaktan çıkıp Elmas’ın hikayesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikayesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü gölgede kalmaya başlıyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor ve bize sadece Elmas’ın anlatımıyla aktarıyor. Ne Elmas’ın çocukluğunda, ne de onu cinayet şüphelisi konumuna getiren süreçte neler yaşandığını anlayamıyoruz. Film ima edip, gerisini seyircinin fantezisine bırakmakla yetiniyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikayesinde bir tahakküm söz konusu değil. Bir yanlış bilinçten, bir koşullanmadan söz edilebilir: Şehnaz modern bir hayat sürmesine karşın sert ve maço erkek tipini makbul görme konusunda geleneksel toplumsal kodlar içinde kalmış diyebiliriz. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce, tercihi artık kendisini tatmin etmez hale gelince de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Şehnaz gayet kararlı davranıyor ve ilişkiyi ne sürdürüyor ne de sündürüyor. Hatta ilişkisinde aldatan taraf olmasına rağmen üste çıkmayı başaran olduğunu da söyleyebiliriz. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” başlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.
Filmin zaafı da belki bu, iki kadının hikayesi birbirine değiyor ama iç içe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oysa Yeşim Ustaoğlu, filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında filmin aslen Şehnaz’ın hikayesi olduğunu söylemişti. Film de zaten Şehnaz’ın hikayesiyle başlayıp, Şehnaz’ın hikayesiyle bitiyor. Fakat dramatik yapıdaki bu sorun, Ecem Uzun’u başrole, Funda Eryiğit’i yardımcı kadın rolüne düşürüyor. Ödüllerde de bunun sonuçları görüldü.

Araf’ı izlerken de Tereddüt’ü seyrederken yaşadığım duyguya, bir değil birkaç fim birden izlediğim duygusuna kapılmıştım. Tereddüt’te iki ayrı güçlü hikaye var ve sonuçta yan hikaye asıl hikayeyi eziyor.

Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor

Biraz ekleme ve düzeltmeyle yazdıklarım buydu. Bu arada Yeşim Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’la yaptığı söyleşiyi okudum. Filmi seyrederken netleşmeyen bazı şeyler kafamda netleşti. Fildeki bazı ölümlerin nasıl gerçekleştiğini anladım. Film anlatmıştı da ben mi anlamamıştım? Bilmiyorum.

Bir yerde Ayşe Arman, Yeşim Ustaoğlu’na şunu soruyor: “Asında sen, ‘Özgecan, Yeşim Ustaoğlu, Ayşe Arman… Yok aslında birbirimizden farkımız’ mı diyorsun? Yeşim Ustaoğlu’nun cevabı ise “Tabii ki yok.” diye başlıyor ve devam ediyor.

Ben bu bakış açısına katılmıyorum. İnsanları cinsel kimlikleriyle tanımlama düşüncesine katılmıyorum. Filmle temel sorunumun da bu olduğunu şimdi kavrıyorum. Bu nedenle benim için iki kadının hikayesi bütünleşmiyor, birbirinden kopuk duruyor. Kadın olmak ortak paydası, Şehnaz’la Elmas’ı birbirinden farksız ve benzer hikayeler yaşayan karakterler yapmıyor. Bunun kanıtı da filmin kendisi. İki kadının arasında dağlar kadar fark var. Sınıfsal, kültürel, mesleki ve kuşak açısından o kadar farklılar ve hayat karşısında o kadar farklı güçlere (güçsüzlüklere) sahipler ki… Her şeyi bir kenara bırakalım, iki kadının film içinde birbirleriyle karşılaştıkları noktada, birisi hasta diğeri onun doktoru. Orada da bir hiyerarşik ilişki var. Filmin muzdarip olduğu şey Yeşim Ustaoğlu’nun sinemacılığı değil, Ustaoğlu bu konuda adının ima ettiği gibi en usta sinemacılarımızdan biri. Filmin muzdarip olduğu şey, zamanımıza ve dolayısıyla filme hakim olan kimlikçi bakış açısının kısıtlayıcılığı ve genelleyiciliği. Bütün bunları söyledikten sonra Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal’a layık olan filmin Tereddüt olduğunu da belirtmem lazım. En iyi kadın oyuncu ödülü de Eryiğit’le Uzun arasında paylaştırılsaymış keşke.

Not: Filmin tavizsizliğinin ilaç gibi geldiğinden söz etmiştim. Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor.

Hatırla: İnkâr ve yüzleşme

TARİH:  23 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Atom Egoyan ne yazık ki artık iyi filmler yapamıyor. Oysa Exotica, Sweet Hereafter ve Chloe etkileyici filmlerdi. Hatırla ne yazık ki hatırlanacak filmleri arasında olmayacak. Oysa film, suçluluk, inkâr, hafıza ve intikam gibi çok önemli temalardan söz ediyor. Bütün bunların arkasında ise politik bir olayın yani Yahudi Soykırımı’nın olması da cabası. Ama film ele aldığı temaların hakkını veremiyor. Ne bir macera filmi olarak, ne de bir psikolojik/politik film olarak kayda değer bir yanı var.

Dikkat: Yazacaklarım filmin sürprizine dair ipuçları verecek!

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor.

Suçluluğun inkârı üzerine unutamadığımız filmler izledik. Mesela David Lynch’in Kayıp Otoban’ında karısını öldüren kahraman, suçunu kabul edemez ve artık kendisi olarak yaşayamaz. Zihninde başka bir adama dönüşür.

Ama Hatırla ile daha yakın akrabalığı olan film ise Christopher Nolan’ın Memento’su. Memento’nun kahramanının hafızası neredeyse yoktur. Karısı öldürülmüştür ve karısını öldürdüğüne inandığı insanın peşine düşer. Bu arada hafıza sorunu yaşayan bir müşterisini de hatırlamaktadır. Sonunda öğreniriz ki, hafıza sorunu yaşayan bir müşterisi yoktur, o kişi ta kendisidir. Ve karısının ölümüne de kendisi sebep olmuştur.

Hatırla’nın kahramanı Zev (Chritopher Plummer) yaşlı ve bunamakta olan bir Yahudidir. Bir gün arkadaşı Max (Martin Landau) ona bir paket gönderir. Pakette para ve bir mektup vardır. Max ve Zev, Auschwitz’de birlikte kalmıştır. İkisinin de ailesini, Kurlander adlı aynı sadist Nazi subayı katletmiştir. Max, artık tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu için, intikamlarını Zev’den almasını istemektedir. Zev, Kurlander’i bulmak için Amerika’ya yolculuğa çıkar.
Ama intikam girişimi ne Zev’e, ne de başkalarına iyilik getirmeyecektir.

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor. Filmin adı olan Hatırla, zaten emir kipinde unutmamaya çağırıyor. İnkâr ve bastırmanın iyi bir şey olmadığını söylüyor tabii ki. Bir anlamda inkâr ederek sonuna kadar kaçış diye bir şey yok dediği söylenebilir. Bütün bunlara rağmen film ne ilginç bir sinemasal deneyim sunuyor, ne de derinleşebiliyor. Senaryo zayıf ve ikna edilicikten uzak. Christopher Plummer’ın oyunu ise filmin tek muhteşem yanı. Bu performans, Hatırla’yı uzun süre hatırlanacak bir film yapamıyor yine de.

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

TARİH:  24 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

Kasap Havası: Asi çocuklar ve aile

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söyleyeyim ‘Kasap Havası’ sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri. Bunun ötesinde “mükemmel” sahneleri var. Filmin ilk bir saati kusursuza yakın. Fakat ilişkiler çeşitlendikçe, yeni kahramanlar ve yeni öyküler filme eklendikçe, filmin takibi zorlaşmaya başlıyor. Bazı kahramanların arka plan hikâyeleri filmin kahramanlarından biri tarafından bir diğerine aktarılırken, kim neydi kaçırmak çok mümkün.

Filmin baş erkek karakteri Ahmet’i, “Kader”in Bekir’ine benzetmek mümkün. Ailesinin istediği bir evlilik bekliyor taksi şoförü Ahmet’i (İnanç Konukçu). Fakat asi ruhlu Ahmet, gönlünü yaşça kendisinden büyük Leyla’ya (Şenay Gürler) kaptırıyor. Leyla da Ahmet gibi asi çocuklardan. İkisi de ailesine karşı çıkan ama aileyle hesaplaşmasını bir türlü tamamlayıp, kendi hayatını kuramayan yaşını başını almış çocuklardan. Leyla, annesinin, kendisini kızı olarak değil kuması olarak gördüğünü söylüyor zaten. Baba/koca çoktan ölmüş olsa da anne kız arasında süren şiddetli bir rekabet var.

Acıklı bir hikâye de var

Ahmet’i de ilk tanıdığımızda, lokantada istediği masada oturamadığı için sorun çıkaran bir huysuz olarak görüyoruz. Çok ustaca bir sahneyle yönetmen Çiğdem Sezgin bize Ahmet’i tanıtıveriyor. Ahmet’in müstakbel nişanlısı Hülya (Cemre Ebuziyya) ise tam bir pasif ev kızı. Benim bedenim, benim hayatım diyemeyen ama görüntü bozulmadıkça, kuralları ihlal etmeye de hazır olan, insanın hem kızdığı hem de acıdığı bir tip.

Devreye Leyla’nın eski kırığı Semih (Hakan Karahan) girince Ahmet, Leyla ve Hülya üçgeni bir dörtgene dönüşüyor. Ve işler iyice karışıyor. Bu arada kendisini duvarda asılı bir resmin dışında görmediğimiz, Semih’in kardeşi Sema’nın acıklı hikâyesi de var.

Umarım ödüllerin devamı gelir

İlişkiler karmaşıklaştıkça, filmin etkisi azalıyor. Filmin bana inandırıcı gelmeyen finaliyle ve müzikleriyle de sorunlarım var. Ve fakat başta söylediklerim geçerli. Şenay Gürler, İnanç Konukçu ve Cemre Ebuziyya çok iyiler. Yönetmen Çiğdem Sezgin bu toplumun insanlarını çok iyi tanıyor, nasıl konuştuklarını çok iyi biliyor. Kasap Havası’nın Gezi Direnişi’ne ve gazetem BirGün’e selam gönderdiğini ekleyeyim. Evet biraz uzun ve sorunları da var ama hâlâ Kasap Havası başyapıt diyebileceğim sahneleriyle, özel bir film. Film, yerli ve yabancı festivallerde ödüller aldı. Umarım devamı da gelir.

Ben Salvador Değilim: Müslüman olmanın zorlukları

TARİH:  16 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Ben Salvador Değilim’ (BSD), İslam’ın katı kurallarına riayet etmeye çalışan bir adamın karısı ve küçük kızıyla gittiği Brezilya’da düştüğü komik durumları anlatan bir film.
Naser, ülkesi İran’da para dolu bir çanta bulur ve bunu sahibine teslim eder. Üstelik paranın sahibinin verdiği para ödülünü de almayınca, televizyon programlarına örnek vatandaş olarak davet edilir. Televizyon programlarında, Naser’ın aslında bir gizli kamera şakasıyla karşılaştığını sandığını öğreniriz. Acaba, Naser şaka olmadığını bilse parayı alacak mıydı? Karısı da verilen ödülü az bulduğunu neredeyse ağzından kaçıracakken lafı son anda çevirmeyi başarır. Acaba para ödülü daha fazla olsaydı, para ödülünü alacaklar mıydı?

Film, kahramanlarının ahlakı hakkında soru işaretleri oluşturarak başlar. Televizyon programının ardından bir seyahat şirketi, Naser ve ailesine bir Brezilya tatili hediye eder ve aile Brezilya’ya gider. Naser’ın, dinin emirlerine riayet etme konusunda aşırı titiz biri olduğu ortaya çıkar. Ya meşrubatın içinde alkol varsa, ya yemek domuz eti içeriyorsa, ya bir kadın bana değerse, ya uygunsuz bir manzarayla karşılaşırsak gibi kaygılarla komik durumlara düşer. Brezilyalı güzel bir kadının Naser’ı kayıp nişanlısı sanması, işleri daha da karmaşık hale getirir. Kadın, Naser’dan kısa bir süreliğine nişanlısı gibi davranmasını istemesi ve Naser’ın bu ricayı reddedemesi üzerine, aile kendisini tuhaf bir durumun içinde bulur.

Doğrudan muhalefet yapmayan bir film
BSD, İran’da seyirci rekorları kırmış, 3 milyon bilet satmış bir film. Sinemalarımızda, İran sinemasının popüler örnekleriyle karşılaşmıyoruz. Bizde vizyona girenler Kiarostami, Panahi ve Makhmalbaf gibi yönetmenlerin festivallerde gösterilen, sanat sineması örnekleri oldu bugüne kadar. Bu açıdan ilginç bir film BSD. Katı İslami rejimden ve dinsel kurallardan bıkmış insanlara nefes alma ve kendi hallerine gülme imkânı veriyor. Film, hiçbir şekilde doğrudan muhalefet yapmıyor ve nihayetinde ahlaklı insanlar olmanın önemine vurgu yapıyor. Ama yine de katı ve biçimci ahlaki kurallara uymanın insanı ne kadar komik durumlara düşürebileceğini göstererek çaktırmadan bir eleştirme getirmeye de çalışıyor. Ne olur yani, bir kadının eli bir erkeğin eline değse, ne olur yani daha önce içinde alkol bulunmuş bir bardaktan su içilse, ne olur yani yemeğin içinde domuz eti bulunsa ya da etin kesimi İslami kurallara uygun yapılmamış olsa dedirtiyor. Kimsenin bu yüzden ölmediğini, daha da ötesi kimsenin bu kurallara uymayarak daha ahlaksız olmadığını, Brezilyalıların da paradan öte insani kaygılarla hareket edebildiğini gösteriyor. Hatta bizim katı dindar Naser’ımızın para bulduğundaki ikircikli tutumu göz önüne alınırsa, herhangi bir dinle bir alakasını görmediğimiz Brezilyalı kadının daha ahlaklı olduğu ortaya çıkıyor.

Filmin sınırları var ama. Muhalifliğinin mülayimliğinin ötesinde, popüler sinemanın abartılı basitliği filmin asıl sorunu. Komik durumların altının kalın çizgilerle çekilmesi ve sık sık benzer durumlarla karşılaşılması filmin asıl sorunu. Ama kitlelerin aradığı da tam da böyle bir şey.

Prensim: İlişkiler tekerrürden ibarettir

TARİH:  30 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Maiwenn (le Besco), Cannes’ın gedikli yönetmenlerinden. 2011 tarihli bir önceki filmi Polisse, Cannes’dan Jüri Ödülü ile dönmüştü. “Prensim” de eli boş dönmedi ve başrol oyuncularından Emmanuelle Bercot en iyi kadın ödülünü kazandı.

Filmin orijinal ismi “Mon Roi” kralım anlamına geliyor. Kralla, prens arasında ciddi fark var. Kral mutlak hakimiyeti temsil ederken, prens bir vaat içeriyor. Krala tabisinizdir, kral ne derse, o olur. Prens ise bir beklentiye ve romansa işaret ediyor.

Bitmeyen ilişki
Film bir çiftin, sürekli kendisini tekrarlayan, sürekli aynı nedenden dolayı krize giren ama bir türlü bitmeyen ilişkisini anlatıyor. İlişki kendisini tekrarlayarak devam ediyor çünkü krize neden olan şeyler, ilişkinin sürmesini sağlayan şeylerle aynı.

Tony (Emmanuelle Bercot) bir avukat, başarılı da. Giorgio (Vincent Cassel) ise restoran işletmecisi. O daha da başarılı, eğer kazanılan para miktarı kıstas alınırsa.

‘Ebedi ergenler’
Giorgio, top modellerle yatıp, kalkan, Jaguar kullanan ve büyümeyi erteleyen “ebedi ergenler”den biri. Tony ise daha konvansiyonel bir hayatı olan, ortalama bir küçük burjuva kadın. Bu ikili aslında birbirlerine zıt gibi görünüyorlar. Ama Tony’nin de çocuksu erkeklere bir zaafı var. Giorgio’nun ise, kendisine bir çocuk doğuracak ve o çocuğun sorumluluğunu üstlenecek bir kadına ihtiyacı var.

Giorgio, çocuk sahibi olmak istiyor ama baba olmak, babalık yapmak, hamile bir kadınla (duygusal iniş çıkışları vs ile) birlikte yaşamak istediği bir şey değil. Birçok erkek, baba olmak istediğini düşünür. Ama karısı hamile kaldıktan ya da çocuk doğduktan sonra, krize girer. Aslında çocukla birlikte gelen bütün yükü hesaplamamıştır. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama çocuk sahibi olacağını var saymıştır. Tabii, öyle olmaz, çocuk ilişkiyi bambaşka bir hale getirir. Çocuk evliliği bir yandan birarada tutan bir bağ olabildiği gibi, evliliği yıkabilen de bir şeydir.

Giorgio ile Tony’nin ilişkisi hamileliğe kadar iyi sürer. Ama Tony hamile kalır kalmaz, Giorgio başka bir insana dönüşür. Giorgio zaten bir narsisisttir. Hayatını bir performans gibi yaşar. Bu performansta küçük bir çocuğun yeri pek yoktur.

Ama Giorgio’nun çocuksuluğu, Tony’nin çocuksu erkek severliğiyle bir araya gelince de krizlerle süren bir ilişki yaşanır. Bu ilişkide Tony artık neyle karşılaşacağını, Giorgio’nun beyaz atlı prens olmadığını bilse de, kralının yörüngesinden çıkmıyor. Doğrusu film, bu psikolojileri iyi resmediyor, pek analiz etmese de. Cassel ve Bercot rollerinin hakkını veriyorlar. Filmin kusuru fazla uzun olması. Ama hangi bölümü at deseniz, bilemem. Yönetmen de bilememiş.

Film merkezi kurucusu Mithat Alam’ı kaybettik

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Boğaziçi Üniversitesi, bir sinema bölümü olmadan Türkiye’nin en önemli sinema insanlarından bazılarına ev sahipliği yaptı. Muhakkak unutacaklarım olacaktır ama Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem, Fatih Aksoy (yapımcı), Kerem Kurdoğlu, Ezel Akay hep yolu BÜ’den geçenlerdendi. Sinema üzerine yazanlar arasında da BÜ’lülerin önemli bir yeri var. Altyazı, Yeni Sinema Ve Yeni Film dergileri hep BÜ’de doğdu. Star gazetesi yazarı İhsan Kabil de BÜ’de okudu. Bendeniz cennet kuşu da.

Mithat Alam’ın da BÜ’den (eski Robert Kolej) çıkmış olması ve geriye dönüp BÜ’ye bir sinema merkezi kazandırması tesadüf değildir. Ben BÜ’de okurken, Mithat Alam Film Merkezi yoktu. Olsaydı herhalde içinden çıkmazdım ve herhalde Mithat Bey ile akraba olurdum. Bu şansı kaçırsam da Mithat Bey ile tanıştık. Sıcak ve muzip bir adamdı. Tipini biraz The Simpsons’daki, Homer Simpson’ın patronu Mr Burns’e benzetirdim. Bazen patron olarak da benzediğine dair şeyler duymuşluğum vardır. Ben tanık olmadım.

Kuralları vardı

Onu benden daha yakından tanıyan arkadaşlarımın yazdıklarını görünce, daha fazla yakınında bulunamadığıma üzülüyorum. Birlikte film seyretme seanslarını duyduğumda ilgilenmiştim ama konuştuğum kişi öyle kolay kolay o gruplara katılınamayacağını, Mithat Bey’in sizde özel bir şey görüp davet etmesi gerektiğini söylemişti. Film seyretmenin de çok sıkı kuralları vardı. Nasip olmadı.

Mithat Bey ile yine de merkezde çeşitli etkinliklerde sık sık biraraya geldik. Merkezden artık BÜ öğrencisi olmasam da yararlandım. Mehmet Açar’ın, Gözde Onaran’ın,Gülengül Altıntaş’ın ve sevgili Seyfi Teoman’ın kurslarına katıldım orada. Merkezin öğrencisi oldum, çok şey öğrendim. DVD arşivinden yaralandım. Bazı dvd’lerini de kaybettiğim için merkeze geri veremedim, özür dilerim. Yönetmen Seyfi Teoman ve Altyazı dergisine, sanırım Mithat Alam Film Merkezinin katkısı büyük oldu. Merkezin öğrencilerinin isimlerini duymaya devam edeceğiz ilerde, bundan eminim. Mithat Alam Film Merkezi, kurucusu olmadan da yoluna devam edebilecektir diye umuyorum. Mithat Bey’i 28 Kasım’da kaybettik. Üzgünüm.

Yaşamın Kıyısında yitik bir ruh

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kenneth Lonergan oyun yazarı olarak isim yaptıktan sonra, kendi yazdığı ve yönettiği ‘You Can Count On Me’ (2000) ile adını duyurmuş. İki dalda Oscar’a aday olan ve 30’un üstünde ödül kazanan bu filmin ardından 2005’te ‘Margaret’i çekmiş. Fakat ‘Margaret’, yapımcı şirketle yaşanan sorunlar nedeniyle ancak 2011’de vizyona girebilmiş. ‘Margaret’in iki versiyonu var, biri 2,5 diğeri 3 saat civarında. Neredeyse vizyona hiç girmeyecek ‘Margaret’ BBC’nin geçen yıl 177 film eleştirmenine sorarak yaptığı ankete göre 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Hoş, ben bu listelere hiç inanmıyorum, bana göre bir sürü vasat film de var o listede. Ama Margaret onlardan biri değil ve o listede olmayı hak ediyor. İlerde yapılacak anketlerde Lonergan’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’sının (Manchester by the Sea) da en iyiler arasında olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Filmin 6 dalda Oscar’a aday olduğunu da ekleyeyim. Oscarlara da çok fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini söylemek lazım. ‘Yaşamın Kıyısında’nın yanına bile yaklaşamayacak olan ‘La La Land’ sonuçta 14 dalda Oscar’a aday.

Yönetmenin iki filmindeki ortak tema
Birbirlerinden farklı filmler olmasına rağmen Margaret’la Yaşamın Kıyısında’nın ortak temaları var. Kanunen suç sayılmayan, ama failinin kendisini affedemediği bir eylem ve onun trajik sonuçları iki filmin de merkezinde yer alıyor. Margaret’ı kahramanı genç kız, suçluluk duygusundan kırtulmak için çok çaba harcıyor, ‘Yaşamın Kıysısında’nın erkek kahramanı Lee Chandler’ın (Casey Affleck) ise bu duygudan kurtulma ihtimalini görmüyor.

Lee, yaşarken kendisini mezara gömmüş, ruhen bitkisel hayatta biri. Böyle bir karakteri anlatan bir film olmasına rağmen, Yaşamın Kıyısında insan ruhuna öyle bir dokunuyor ki, bir süre kendinize gelemiyorsunuz. En azından benim için böyle oldu.

Zamanlar arasında geçiş
Film geçmişte başlayıp bugüne sıçrıyor, sonra zaman zaman yine geriye dönüyor. Bu geri dönüşler filmin en zorlayan kısmı. Bazen, olayın bugünde mi yoksa geçmişte mi gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Onun dışında filmin gayet basit bir hikâyesi var. Birkaç apartmanın birden kapıcılığını yapan, kadınların yakınlaşma taleplerine yüz vermeyen ve barlarda içip içip kavga çıkaran Lee Chandler, abisinin ölümünün ardından bir sürprizle karşılaşıyor. Abisi, Lee’yi 17-18 yaşlarındaki oğlu Patrick’in vasisi tayin etmiştir. Oysa Lee’nin tek isteği bodrum katında, bir tür mezar gibi olan tek oda evinde, kendinden nefret ederek, yapayalnız hayatını sürdürmektir. Kimsenin vesayetini alamayacağı gibi, yeğeninin yaşadığı Manchester by the Sea’ye de taşınmak istemez. Lee’nin Manchester’da bir geçmişi vardır ve o geçmiş Lee’yi ezmeye devam etmektedir. Geçmişte olanlardan dolayı Lee’yi suçlayan bir sürü insan da vardır Manchester’da. Lee Manchester’a gelemez, Patrick de Manchester’ı terk edip Lee’nin yaşadığı Boston’a gitmek istemez. Patrick, popüler bir öğrencidir. İki kızla birden çıkmakta, bir rock grubunda çalmakta ve okulun hokey takımında oynamaktadır. Film Lee ile Patrick’in bu soruna bir çözüm aradıkları dönemi anlatıyor.

Lee’nin seçimi
Lee, ‘Taksi Şoförü’ Travis’ten bu yana sinemanın gördüğü en yalnız karakterlerden biri. Taksi Şoförü’nün afişinde Robert de Niro, elleri montunun cebinde New York sokaklarında yürürken görülür. Lee de çoğu zaman elleri montunun cebinde, Travis gibi içine kapanık bir şekilde yürüyor hayatta. Lee, vicdan azabından çıkmak, yasını sona erdirmek istemiyor. Kendisini suçladığı gibi başkalarının da kendisini suçladığının farkında. Kendisini cezalandırma isteğiyle karışık öfkesi sonunda dayak yediği kavgalar çıkarmasına neden oluyor.


Geriye dönüşlerde tanıdığımız Lee ise farklı biri. Üç çocuk babası olmasına rağmen kendisi de yaramaz bir ergen gibi. Karısının daha az içmesi, arkadaşlarıyla eğlenirken daha az gürültü yapması vs. için uyarmak zorunda kaldığı yaramaz ama sevimli bir çocuk Lee. Ergen ruhlu yetişkin erkekler daha çok komedilere konu olur ama Lee’nin bir hatası gülünüp geçilemeyecek, trajik bir sonuca yol açıyor. Lee, hatası kanun tarafından suç sayılsa belki biraz daha rahatlayacak, belki cezasını çektiğini düşünecek. Ama Lee’yi vicdanından başka cezalandıracak bir mekanizma da yok. Tıpkı Margaret’in bir kazaya neden olan genç kızı gibi.

Hayatta da böyle olur
Lonergan’ın muhteşem bir diyalog yazma yeteneği ve sanki her sahneyi inandırıcı kılan sihirli bir değneği var. Filmin klasik Hollywood finaline uymaması da bir erdem. Klasik Hollywood tarzında sorunlu kahraman, sonunda birisinin omzuna dayanıp ağlar ve bir anda yasından çıkıp yeni bir hayata başlar. Yaşamın Kıyısında’da böyle olmuyor. Film yine de, küçük de olsa bir ışık yakıyor. Lee, en azından Patrick’le ilişkisini sürdürme niyetinde olduğunu beyan ediyor. Yani sonunda başka birine daha hayatında yer açıyor. Hayatta da böyle olur. Ufak ufak, küçük küçük değişir şeyler. Mucizevi çözümlerin olmadığını anlatan mucizevi bir film ‘Yaşamın Kıyısında’.

yasamin-kiyisinda-yitik-bir-ruh-241455-1.

Bastırmak ile unutmak

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kaygı, içinde yaşadığımız kâbusu anlatıyor. İktidarın borazanı olmuş bir medyayı, inşaat furyasıyla artık tanıyamaz/sevemez olduğumuz kentlerimizi ve bu ortamda kendisine yanlış öğretilen şeyleri sorgulayan, gerçeği bulmaya çalışan bir bireyin bunalımlarını gösteriyor. ‘Kaygı’, bir yanıyla son derece gerçekçi bir Türkiye tablosu çizerken, bir yanıyla da distopik bir yerde duruyor. Filmin kahramanı Hasret’in (Algı Eke) yaşadığı paranoya ve yabancılaşmanın son derece gerçekçi temelleri var ama bu ruh halinin, gerçekliğin ötesine geçen, distopik bir yanı da var. Hasret’in yaşadığı kadar kötü durumda değiliz.

İktidarlar, hesabını vermedikleri karanlık olayları unutturmak için çaba harcıyorlar. Yalaka medya da onların baş destekçisi. Ama buna rağmen, yaşadığımız trajediler hakkında Hasret kadar yanlış bilgi sahibi değiliz. Ne kadar unutturulmaya çalışılsa da Sivas’ı unutmadık. Sivas’ta babalarını kaybeden çocuklar direnmeye devam ediyor. Yaralılar, acılılar ama hayatlarını herkes kadar yaşıyorlar. Film, iktidarın en azından bir süreliğine Sivas’ı unutturmayı başarmış olduğunu varsayıyor. Ama, bu noktada kalmıyor ve hatırlamanın mümkün olduğunu, bastırılanın geri döneceğini de söylüyor. Yani uç noktada bir karanlıktan başlayıp, bir umut kapısı aralayarak bitiriyor.

Aslında unutmak, sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli bir şey. Acılarımızı ilk günkü şiddetlerinde yaşasak çıldırırdık. Ama unutmanın yolu bastırmamaktan geçiyor. Acıyla yüzleşmekten, acının sebepleriyle hesaplaşmak gerekiyor ki zamanla o acıyı hayatımızı belirleyen bir unsur olmaktan çıkarabilelim. Sivas’taki aydın katliamıyla hesaplaşılmamış olması, davanın avukatlarının bugün siyasi elitin parçası haline gelmesi, daha net ifadeyle AKP’nin saflarında mevki-makam sahibi olmaları, acının şiddetinin azalması bir yana artmasıyla sonuçlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ‘Kaygı’ doğrudan doğruya Sivas Katliamı’na dair bir film değil. Ama Sivas Katliamı’yla alakalı bir film. “Menekşe’den Önce” dışında bu konuya duyarlı bir şekilde değinen, uzun metraj pek bir film yapılmadı. Medyanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtan film de pek yapılmadı. ‘Kaygı’ bu konulara eğilmesiyle, doğru ve cesur bir şey yapıyor. Görsel ve işitsel anlatımıyla gerilim atmosferi kurmada oldukça başarılı da. Fakat filmin kurguda yaklaşık 30 dakikalık kısmının kısaltılmış olması, hikâyenin akışını zedelemiş. Sanki kimi bağlantılar kopmuş gibi. Kaygı atmosfer kurmadaki başarısını, öykü anlatmakta aynı derecede kuramıyor. Ve sonuçta bastırılanlar su yüzüne çıksa da, o kadar uzun süre suyun altında kalmak bana çok da iyi gelmedi.

Televizyon programcılığından (En Heyecanlı Yeri) gelen Ceylan Özçelik, ilk uzun metrajı ‘Kaygı’yla, Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde yer almayı başardı. Az buz başarı değil.

‘Kaygı’, ulusal ve uluslarası ödüller aldı ve görünen o ki filmin festival serüveni devam edecek. Ceylan Özçelik’in yönetmenlik serüveninin de uzun yıllar boyunca devam etmesini umuyorum çünkü ‘Kaygı’da gördüğümüz; sağlam bir yönetmenlik kumaşına sahip olduğu.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com