Hatırla: İnkâr ve yüzleşme

TARİH:  23 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Atom Egoyan ne yazık ki artık iyi filmler yapamıyor. Oysa Exotica, Sweet Hereafter ve Chloe etkileyici filmlerdi. Hatırla ne yazık ki hatırlanacak filmleri arasında olmayacak. Oysa film, suçluluk, inkâr, hafıza ve intikam gibi çok önemli temalardan söz ediyor. Bütün bunların arkasında ise politik bir olayın yani Yahudi Soykırımı’nın olması da cabası. Ama film ele aldığı temaların hakkını veremiyor. Ne bir macera filmi olarak, ne de bir psikolojik/politik film olarak kayda değer bir yanı var.

Dikkat: Yazacaklarım filmin sürprizine dair ipuçları verecek!

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor.

Suçluluğun inkârı üzerine unutamadığımız filmler izledik. Mesela David Lynch’in Kayıp Otoban’ında karısını öldüren kahraman, suçunu kabul edemez ve artık kendisi olarak yaşayamaz. Zihninde başka bir adama dönüşür.

Ama Hatırla ile daha yakın akrabalığı olan film ise Christopher Nolan’ın Memento’su. Memento’nun kahramanının hafızası neredeyse yoktur. Karısı öldürülmüştür ve karısını öldürdüğüne inandığı insanın peşine düşer. Bu arada hafıza sorunu yaşayan bir müşterisini de hatırlamaktadır. Sonunda öğreniriz ki, hafıza sorunu yaşayan bir müşterisi yoktur, o kişi ta kendisidir. Ve karısının ölümüne de kendisi sebep olmuştur.

Hatırla’nın kahramanı Zev (Chritopher Plummer) yaşlı ve bunamakta olan bir Yahudidir. Bir gün arkadaşı Max (Martin Landau) ona bir paket gönderir. Pakette para ve bir mektup vardır. Max ve Zev, Auschwitz’de birlikte kalmıştır. İkisinin de ailesini, Kurlander adlı aynı sadist Nazi subayı katletmiştir. Max, artık tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu için, intikamlarını Zev’den almasını istemektedir. Zev, Kurlander’i bulmak için Amerika’ya yolculuğa çıkar.
Ama intikam girişimi ne Zev’e, ne de başkalarına iyilik getirmeyecektir.

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor. Filmin adı olan Hatırla, zaten emir kipinde unutmamaya çağırıyor. İnkâr ve bastırmanın iyi bir şey olmadığını söylüyor tabii ki. Bir anlamda inkâr ederek sonuna kadar kaçış diye bir şey yok dediği söylenebilir. Bütün bunlara rağmen film ne ilginç bir sinemasal deneyim sunuyor, ne de derinleşebiliyor. Senaryo zayıf ve ikna edilicikten uzak. Christopher Plummer’ın oyunu ise filmin tek muhteşem yanı. Bu performans, Hatırla’yı uzun süre hatırlanacak bir film yapamıyor yine de.

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

TARİH:  24 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

Kasap Havası: Asi çocuklar ve aile

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söyleyeyim ‘Kasap Havası’ sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri. Bunun ötesinde “mükemmel” sahneleri var. Filmin ilk bir saati kusursuza yakın. Fakat ilişkiler çeşitlendikçe, yeni kahramanlar ve yeni öyküler filme eklendikçe, filmin takibi zorlaşmaya başlıyor. Bazı kahramanların arka plan hikâyeleri filmin kahramanlarından biri tarafından bir diğerine aktarılırken, kim neydi kaçırmak çok mümkün.

Filmin baş erkek karakteri Ahmet’i, “Kader”in Bekir’ine benzetmek mümkün. Ailesinin istediği bir evlilik bekliyor taksi şoförü Ahmet’i (İnanç Konukçu). Fakat asi ruhlu Ahmet, gönlünü yaşça kendisinden büyük Leyla’ya (Şenay Gürler) kaptırıyor. Leyla da Ahmet gibi asi çocuklardan. İkisi de ailesine karşı çıkan ama aileyle hesaplaşmasını bir türlü tamamlayıp, kendi hayatını kuramayan yaşını başını almış çocuklardan. Leyla, annesinin, kendisini kızı olarak değil kuması olarak gördüğünü söylüyor zaten. Baba/koca çoktan ölmüş olsa da anne kız arasında süren şiddetli bir rekabet var.

Acıklı bir hikâye de var

Ahmet’i de ilk tanıdığımızda, lokantada istediği masada oturamadığı için sorun çıkaran bir huysuz olarak görüyoruz. Çok ustaca bir sahneyle yönetmen Çiğdem Sezgin bize Ahmet’i tanıtıveriyor. Ahmet’in müstakbel nişanlısı Hülya (Cemre Ebuziyya) ise tam bir pasif ev kızı. Benim bedenim, benim hayatım diyemeyen ama görüntü bozulmadıkça, kuralları ihlal etmeye de hazır olan, insanın hem kızdığı hem de acıdığı bir tip.

Devreye Leyla’nın eski kırığı Semih (Hakan Karahan) girince Ahmet, Leyla ve Hülya üçgeni bir dörtgene dönüşüyor. Ve işler iyice karışıyor. Bu arada kendisini duvarda asılı bir resmin dışında görmediğimiz, Semih’in kardeşi Sema’nın acıklı hikâyesi de var.

Umarım ödüllerin devamı gelir

İlişkiler karmaşıklaştıkça, filmin etkisi azalıyor. Filmin bana inandırıcı gelmeyen finaliyle ve müzikleriyle de sorunlarım var. Ve fakat başta söylediklerim geçerli. Şenay Gürler, İnanç Konukçu ve Cemre Ebuziyya çok iyiler. Yönetmen Çiğdem Sezgin bu toplumun insanlarını çok iyi tanıyor, nasıl konuştuklarını çok iyi biliyor. Kasap Havası’nın Gezi Direnişi’ne ve gazetem BirGün’e selam gönderdiğini ekleyeyim. Evet biraz uzun ve sorunları da var ama hâlâ Kasap Havası başyapıt diyebileceğim sahneleriyle, özel bir film. Film, yerli ve yabancı festivallerde ödüller aldı. Umarım devamı da gelir.

Ben Salvador Değilim: Müslüman olmanın zorlukları

TARİH:  16 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Ben Salvador Değilim’ (BSD), İslam’ın katı kurallarına riayet etmeye çalışan bir adamın karısı ve küçük kızıyla gittiği Brezilya’da düştüğü komik durumları anlatan bir film.
Naser, ülkesi İran’da para dolu bir çanta bulur ve bunu sahibine teslim eder. Üstelik paranın sahibinin verdiği para ödülünü de almayınca, televizyon programlarına örnek vatandaş olarak davet edilir. Televizyon programlarında, Naser’ın aslında bir gizli kamera şakasıyla karşılaştığını sandığını öğreniriz. Acaba, Naser şaka olmadığını bilse parayı alacak mıydı? Karısı da verilen ödülü az bulduğunu neredeyse ağzından kaçıracakken lafı son anda çevirmeyi başarır. Acaba para ödülü daha fazla olsaydı, para ödülünü alacaklar mıydı?

Film, kahramanlarının ahlakı hakkında soru işaretleri oluşturarak başlar. Televizyon programının ardından bir seyahat şirketi, Naser ve ailesine bir Brezilya tatili hediye eder ve aile Brezilya’ya gider. Naser’ın, dinin emirlerine riayet etme konusunda aşırı titiz biri olduğu ortaya çıkar. Ya meşrubatın içinde alkol varsa, ya yemek domuz eti içeriyorsa, ya bir kadın bana değerse, ya uygunsuz bir manzarayla karşılaşırsak gibi kaygılarla komik durumlara düşer. Brezilyalı güzel bir kadının Naser’ı kayıp nişanlısı sanması, işleri daha da karmaşık hale getirir. Kadın, Naser’dan kısa bir süreliğine nişanlısı gibi davranmasını istemesi ve Naser’ın bu ricayı reddedemesi üzerine, aile kendisini tuhaf bir durumun içinde bulur.

Doğrudan muhalefet yapmayan bir film
BSD, İran’da seyirci rekorları kırmış, 3 milyon bilet satmış bir film. Sinemalarımızda, İran sinemasının popüler örnekleriyle karşılaşmıyoruz. Bizde vizyona girenler Kiarostami, Panahi ve Makhmalbaf gibi yönetmenlerin festivallerde gösterilen, sanat sineması örnekleri oldu bugüne kadar. Bu açıdan ilginç bir film BSD. Katı İslami rejimden ve dinsel kurallardan bıkmış insanlara nefes alma ve kendi hallerine gülme imkânı veriyor. Film, hiçbir şekilde doğrudan muhalefet yapmıyor ve nihayetinde ahlaklı insanlar olmanın önemine vurgu yapıyor. Ama yine de katı ve biçimci ahlaki kurallara uymanın insanı ne kadar komik durumlara düşürebileceğini göstererek çaktırmadan bir eleştirme getirmeye de çalışıyor. Ne olur yani, bir kadının eli bir erkeğin eline değse, ne olur yani daha önce içinde alkol bulunmuş bir bardaktan su içilse, ne olur yani yemeğin içinde domuz eti bulunsa ya da etin kesimi İslami kurallara uygun yapılmamış olsa dedirtiyor. Kimsenin bu yüzden ölmediğini, daha da ötesi kimsenin bu kurallara uymayarak daha ahlaksız olmadığını, Brezilyalıların da paradan öte insani kaygılarla hareket edebildiğini gösteriyor. Hatta bizim katı dindar Naser’ımızın para bulduğundaki ikircikli tutumu göz önüne alınırsa, herhangi bir dinle bir alakasını görmediğimiz Brezilyalı kadının daha ahlaklı olduğu ortaya çıkıyor.

Filmin sınırları var ama. Muhalifliğinin mülayimliğinin ötesinde, popüler sinemanın abartılı basitliği filmin asıl sorunu. Komik durumların altının kalın çizgilerle çekilmesi ve sık sık benzer durumlarla karşılaşılması filmin asıl sorunu. Ama kitlelerin aradığı da tam da böyle bir şey.

Prensim: İlişkiler tekerrürden ibarettir

TARİH:  30 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Maiwenn (le Besco), Cannes’ın gedikli yönetmenlerinden. 2011 tarihli bir önceki filmi Polisse, Cannes’dan Jüri Ödülü ile dönmüştü. “Prensim” de eli boş dönmedi ve başrol oyuncularından Emmanuelle Bercot en iyi kadın ödülünü kazandı.

Filmin orijinal ismi “Mon Roi” kralım anlamına geliyor. Kralla, prens arasında ciddi fark var. Kral mutlak hakimiyeti temsil ederken, prens bir vaat içeriyor. Krala tabisinizdir, kral ne derse, o olur. Prens ise bir beklentiye ve romansa işaret ediyor.

Bitmeyen ilişki
Film bir çiftin, sürekli kendisini tekrarlayan, sürekli aynı nedenden dolayı krize giren ama bir türlü bitmeyen ilişkisini anlatıyor. İlişki kendisini tekrarlayarak devam ediyor çünkü krize neden olan şeyler, ilişkinin sürmesini sağlayan şeylerle aynı.

Tony (Emmanuelle Bercot) bir avukat, başarılı da. Giorgio (Vincent Cassel) ise restoran işletmecisi. O daha da başarılı, eğer kazanılan para miktarı kıstas alınırsa.

‘Ebedi ergenler’
Giorgio, top modellerle yatıp, kalkan, Jaguar kullanan ve büyümeyi erteleyen “ebedi ergenler”den biri. Tony ise daha konvansiyonel bir hayatı olan, ortalama bir küçük burjuva kadın. Bu ikili aslında birbirlerine zıt gibi görünüyorlar. Ama Tony’nin de çocuksu erkeklere bir zaafı var. Giorgio’nun ise, kendisine bir çocuk doğuracak ve o çocuğun sorumluluğunu üstlenecek bir kadına ihtiyacı var.

Giorgio, çocuk sahibi olmak istiyor ama baba olmak, babalık yapmak, hamile bir kadınla (duygusal iniş çıkışları vs ile) birlikte yaşamak istediği bir şey değil. Birçok erkek, baba olmak istediğini düşünür. Ama karısı hamile kaldıktan ya da çocuk doğduktan sonra, krize girer. Aslında çocukla birlikte gelen bütün yükü hesaplamamıştır. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama çocuk sahibi olacağını var saymıştır. Tabii, öyle olmaz, çocuk ilişkiyi bambaşka bir hale getirir. Çocuk evliliği bir yandan birarada tutan bir bağ olabildiği gibi, evliliği yıkabilen de bir şeydir.

Giorgio ile Tony’nin ilişkisi hamileliğe kadar iyi sürer. Ama Tony hamile kalır kalmaz, Giorgio başka bir insana dönüşür. Giorgio zaten bir narsisisttir. Hayatını bir performans gibi yaşar. Bu performansta küçük bir çocuğun yeri pek yoktur.

Ama Giorgio’nun çocuksuluğu, Tony’nin çocuksu erkek severliğiyle bir araya gelince de krizlerle süren bir ilişki yaşanır. Bu ilişkide Tony artık neyle karşılaşacağını, Giorgio’nun beyaz atlı prens olmadığını bilse de, kralının yörüngesinden çıkmıyor. Doğrusu film, bu psikolojileri iyi resmediyor, pek analiz etmese de. Cassel ve Bercot rollerinin hakkını veriyorlar. Filmin kusuru fazla uzun olması. Ama hangi bölümü at deseniz, bilemem. Yönetmen de bilememiş.

Film merkezi kurucusu Mithat Alam’ı kaybettik

TARİH:  3 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Boğaziçi Üniversitesi, bir sinema bölümü olmadan Türkiye’nin en önemli sinema insanlarından bazılarına ev sahipliği yaptı. Muhakkak unutacaklarım olacaktır ama Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Reha Erdem, Fatih Aksoy (yapımcı), Kerem Kurdoğlu, Ezel Akay hep yolu BÜ’den geçenlerdendi. Sinema üzerine yazanlar arasında da BÜ’lülerin önemli bir yeri var. Altyazı, Yeni Sinema Ve Yeni Film dergileri hep BÜ’de doğdu. Star gazetesi yazarı İhsan Kabil de BÜ’de okudu. Bendeniz cennet kuşu da.

Mithat Alam’ın da BÜ’den (eski Robert Kolej) çıkmış olması ve geriye dönüp BÜ’ye bir sinema merkezi kazandırması tesadüf değildir. Ben BÜ’de okurken, Mithat Alam Film Merkezi yoktu. Olsaydı herhalde içinden çıkmazdım ve herhalde Mithat Bey ile akraba olurdum. Bu şansı kaçırsam da Mithat Bey ile tanıştık. Sıcak ve muzip bir adamdı. Tipini biraz The Simpsons’daki, Homer Simpson’ın patronu Mr Burns’e benzetirdim. Bazen patron olarak da benzediğine dair şeyler duymuşluğum vardır. Ben tanık olmadım.

Kuralları vardı

Onu benden daha yakından tanıyan arkadaşlarımın yazdıklarını görünce, daha fazla yakınında bulunamadığıma üzülüyorum. Birlikte film seyretme seanslarını duyduğumda ilgilenmiştim ama konuştuğum kişi öyle kolay kolay o gruplara katılınamayacağını, Mithat Bey’in sizde özel bir şey görüp davet etmesi gerektiğini söylemişti. Film seyretmenin de çok sıkı kuralları vardı. Nasip olmadı.

Mithat Bey ile yine de merkezde çeşitli etkinliklerde sık sık biraraya geldik. Merkezden artık BÜ öğrencisi olmasam da yararlandım. Mehmet Açar’ın, Gözde Onaran’ın,Gülengül Altıntaş’ın ve sevgili Seyfi Teoman’ın kurslarına katıldım orada. Merkezin öğrencisi oldum, çok şey öğrendim. DVD arşivinden yaralandım. Bazı dvd’lerini de kaybettiğim için merkeze geri veremedim, özür dilerim. Yönetmen Seyfi Teoman ve Altyazı dergisine, sanırım Mithat Alam Film Merkezinin katkısı büyük oldu. Merkezin öğrencilerinin isimlerini duymaya devam edeceğiz ilerde, bundan eminim. Mithat Alam Film Merkezi, kurucusu olmadan da yoluna devam edebilecektir diye umuyorum. Mithat Bey’i 28 Kasım’da kaybettik. Üzgünüm.

Kadınlar Kenti Kolkata’dan ‘Babamın Kanatları’na ödül

TARİH:  19 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Önce Kolkata- Kalküta konusuna açıklık getireyim. İngilizler Hindistan’i yönettikleri dönemde, dillerinin dönmediği sözcükleri kendi kafalarına göre değiştirmişler. Kolkata demek zor gelmiş, Calcutta demişler. Bu dilde yapılan değişikliklerin en basitlerinden biri. Daha büyük değişiklikler de var. Biz ise Calcutta’nın herhalde Fransızca okunuşunu benimsemişiz ve Kalküta demişiz. Fakat kentin adı 2001’den beri resmen Kolkata. Biz de benimsesek ve Kalküta yerine Kolkata desek iyi olur diye düşünüyorum.

Kolkata’da da tabii ki hemen hemen her yer gibi erkekler egemen ama kente verdiğim “kadınlar kenti” başlığını hak eden özellikleri var. Uzun süre (34 yıl!) Komünist Parti tarafından yönetilen Batı Bengal’de şimdi iktidarda yine sol eğilimli Hindistan Trinamul Kongresi Partisi var. Partinin lideri ise bir kadın: Didi olarak da tanınan Mamata Banerjee Batı Bengal’in ilk kadın başbakanı aynı zamanda. Mamata Banerjee Kolkata Film festivali’ne büyük önem ve destek veriyor. Festivalin açılışını bizzat yapması bundan.

Kolkata’nın diğer bir kadın bakanı ise Kadın ve Çocuk Gelişimi’nden Sorumlu Dr. Shashi Panja. Kadın hakları burada en azından bazı açılardan Türkiye’den daha ileride. Öyle tecavüz edip, evlenip kurtulma filan yok. Kadınların evlenme yaşı 18’de başlıyor. Daha öncesi mümkün değil. Doktor Shahi Panja da festivale büyük destek veren bakanlardan biriydi ve film eleştirmenleriyle tanışmak için bir toplantı düzenledi. Panja o kadar samimi ve alçalgönüllüydü ki hemen ısındık kendisine. Bizim de böyle bakanlarımız olsa keşke, dedik.

Halkın festivale ilgisi ise inanılmaz boyutlarda. Festivaldeki yabancı filmlerin Hindi ya da Bengal dilinde altyazısı yok, sadece İngilizce altyazısı var. İngilizce, Hindistan’da resmi dillerden biri ama öyle herkesin konuştuğunu filan sanmayın. Oldukça az kişi konuşabiliyor İngilizceyi. Buna rağmen sinemaların önünde kuyruklar oluşuyor ve insanlar dakikalarca, bazen bir saatin üzerinde beklemeyi göze alıyorlar. Salonlar, koridorlarla birlikte hemen doluyor ve yer bulmak sorun olabiliyor. Filmleri ayakta seyredenler de oluyor. Festivalin açılışı zaten kapalı bir stadyumda yapıldı ve koca stadyum doldu. Ben, bir film festivalinde bu kadar coşkulu bir kalabalık görmedim. Hint sinemasının büyük yıldızları Shahrukh Khan ve Amitabh Bachchan sahneye çıktığında ise salon yıkıldı. Burada starların halk üzerindeki etkisi neredeyse Tanrı katında.

Kolkata’ya kadınlar kenti dememin bir nedeni daha var. Kolkata Film Festivali’nin geleneksel yarışma bölümü kadın yönetmenlere ayrılmış. Bu bölümün birincilerini öğrenebilmiş değilim. Jüri ser verdi, sır vermedi. Yazıyı ödül töreninden birkaç saat önce yazıyorum. Bu bölümde seyrettiğim filmlerden en çok İranlı Azeri yönetmen Nahid Hasanzadeh’nin Zamani Digar’ını beğendim (Başka Zaman). Nahid’le 8 yıl önce Ankara’da Uçan Süpürge Film Festivali’nde tanışmıştık. O sırada bir kısa filmle katılmıştı festivale. Nahid, hemşirelik yaparken sinemaya başlamış. Bu mesleğinin izleri Zamani Digar’da da kendisini gösteriyor; film bir doğum sahnesiyle açılıyor. Doğum yapan ise babası hapishanede olan, genç ve bekâr bir kadın. Bu durum geleneksel İran ailesinin kabul edebileceği bir şey değil. Film genç kadının hem kendi hem de çocuğunun hayatı için verdiği uğraşı anlatıyor. Nahid Hasanzadeh’in Nuri Bilge Ceylan’ın izinde olduğu söylenebilir. Filmi, kahramanlarına karşı Ceylan kadar mesafeli değil ama biçim olarak bazı kareleri Ceylan filmlerini çokça hatırlatıyor.

Festivalin bu yıl oluşturulan diğer yarışmalı bölümünün adını Sinemada Yeni Ufuklar (İnnovasyonlar) olarak çevirebiliriz. Bu bölümde Babamın Kanatları’yla Kıvanç Sezer en iyi yönetmen ödülü alarak önemli bir başarı daha elde etti. Bu bölümde en iyi film ödülünü ise Bulgar yönetmenler Kristina Grozeva ile Petar Valchanov’un birlikte yönettiği Glory adlı film kazandı. “Glory” Bulgaristan’daki yozlaşmayı saf bir demiryolu işçisiyle, ulaştırma bakanlığının halkla ilişkiler bölümünün hırslı müdiresinin çatışması üzerinden anlatıyor. Demiryolu işçisi Tzanko bir gün demiryolu üzerinde binlerce avro buluyor ve bunu polise bildiriyor. O sırada yolsuzluk iddialarıyla boğuşmakta olan bakanlık için bu dürüst davranış, demiryollarının imajını parlatacak bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılıyor. Ama hırslı halkla ilişkilerci Julia, Tzanko’nun baba yadigârı saatini kaybederek, trajik bir olaylar silsilesinin başlamasına neden oluyor. Hem başrollerinden hem de yönetmenlerinden biri kadın olan bu filmin birinciliği festivalin ve Kolkata’nın ruhuna uydu doğrusu. Başrollerdeki Stefan Denolyubov ile Margita Gosheva çok başarılılar. Filmin genel olarak da çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Finaline pek ikna olmadıysam da.

Festivalde Netpac ödülü ise iki filme birden paylaştırıldı: Malezyalı Bradley Liew, “Mezarlıklarda Şarkı Söylemek” ve Hintli Pawan Kumar, “Gölün Kadını” filmleriyle Netpac ödülünün sahipleri oldular. Ülkemizde ne Bollywood ne de Hint sanat sineması doğru dürüst tanınıyor. Hindistan’ın en büyük yönetmeni Adoor Gopalakrishnan’ın bizde neredeyse hiç tanınmadığını söylediğimde herkes şaşırıyor.

Umarım Hint sinemasıyla Türk sineması birbirine yeniden daha çok yakınlaşır. Ne de olsa Yeşilçam’ın temelinde Hint filmleri, özellikle de Avare var.

La La Land: Özlemin eski tadı

TARİH:  31 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Hoş’ bir film ‘La La Land’. Bu kadar göklere çıkarılmasa daha iyi olurmuş. Çünkü bu hoş filmi seyrettikten sonra yine de bir tatminsizlik çöküyor insanın üstüne. Beklentinin yüksekliğinin bunda bir rolü olabilir. Malum, film Oscar’ların ve Altın Küre’nin en büyük adayı ve şimdiden New York eleştirmenlerinin en iyi film ödülünü kazandı. Ama asıl sorun filmin kahramanlarına, onların aşklarına, başarı ve başarısızlıklarına karşı çok fazla bir şey hissetmememdi kendi adıma. Filmin son bölümünde beş yıl sonraya atlayıp, neyin, nasıl kazanıldığı ve kaybedildiğini anlatmadan sadece sonuçlarını göstermesi bunda önemli rol oynuyor. Asıl dramatik anlar seyircinin fantezisine bırakılıyor. Ama sadece o da değil. Öncesinde de filmin büyüsü çok işlemiyor. Büyülenmekten çok ‘hoş’lanmak filmin seyirci olarak bana yaşattığı. Seyretmekten memnun oldum, siz de olursunuz. Ama ruha işleyen pek az şey var kanımca.

Filmin öyküsü klişelere uygun. Klasik caz aşığı piyanist Sebastian (Ryan Gosling) lokantalarda yemek müziği yaparak hayatını kazanmaya çalışır ve kendi caz kulübünü açmayı hayal ederken, oyuncu olmak isteyen genç Mia (Emma Stone) garsonluk yapıp, bir yandan da dizi ve filmlerde bir rol kapmaya çalışmaktadır. Bu tip filmlerde gelenek olduğu gibi, ikili önce birbirinden hoşlanmaz. Sonra bu hoşlanmama aşka dönüşür yavaşça.

Film, adına ilham veren Los Angeles’ta geçer (LA, Los Angeles’ın kısa adı). LA, aynı zamanda Hollywood da demek. LA’de, hayat tıpkı İstanbul’da olduğu gibi değişmektedir. Klasik caz çalınan yerler tuhaf hibrid mekanlara dönüşmekte, klasik filmleri gösteren sinemalar bir bir kapanmaktadır. Bu ortamda Sebastian’ın klasik cazı ölümden kurtarma hayali iyice imkânsız gibi gözükür. Nitekim hayat gailesi Sebastian’ı sevmediği bir müziği yapmaya zorlar, r&b çalan bir topluluğa katılır. Sebastian artık sürekli turnelerdedir, turnede olmadığı zamanlarda da promosyon çalışmaları vaktini tüketir. İkilinin aşkı da bu süreçte tükenmeye başlar. İş bulma çabasında pes eden Mia da baba ocağına geri döner. Tam o sırada şans Mia’nın kapısını yendien çalar ve…

Sinema’nın, Hollywood’un tarihine selam duran filmler nostalji rüzgârını arkalarına alıp maça zaten bir – sıfır önde başlıyorlar. 2011’de ‘The Artist’ sessiz sinemaya selam çakıp, Oscar’ı götürmüştü. ‘La La Land’in de Oscar’lara damgasını vurması sürpriz olmayacak. Emma Stone, Mia rolünde gayet iyi ve sarı, yeşil, mavi elbiseleri içinde çok çekici. Ryan Gosling sevimli ve komik ama romantizmde aynı derecede iyi değil. İki oyuncu da şarkı söyleme ve dans etmede sınıflarını geçiyorlar. Muhteşem değiller ama olmamaları sorun değil. Bu halleriyle daha cana yakınlar. Fakat şarkılar o kadar akılda kalıcı değil. Eleştirmenlerin sık sık filme refere ettiği “Singin’ in the Rain”deki şarkıların kalitesi yok bu filmde. Yine eleştirmenler Jacques Demy’nin ‘Şerburg Şemsiyeleri’ni filmin ilham kaynaklarından biri olarak gösteriyorlar. Doğrusu bana çağrışım yapmadı. Bana çağrışım yapan film ise kimsenin sözünü etmediği Martin Scorsese’nin, bir başka Amerikan kentine ve yine caz müziğine selam çaktığı ‘New York, New York’u oldu. O filmde de Robert deNiro ile Liza Minelli’nin canlandırdığı karakterlerin hayat hikâyeleri benzer yollardan geçmez mi? Hatta iki filmde de kentin adı tekrarlanmaz mı (‘La La’yı ‘LA, LA’ diye yani Los Angeles, Los Angeles olarak düşünürsek)? Ama ‘New York, New York’ müzikal değil, müzikli bir filmdi.

Sözün özü, ‘La La Land’ klasik Hollywood’a selam çakan, iyi çekilmiş, süper değilse de iyi oynanmış, vasat müzikleri ve çok göz alıcı olmayan danslarıyla hoş bir film. Hatta son zamanlarda en iyi vakit geçireceğiniz filmlerden biri bile olabilir. Sadece aklımda kalan bir şarkısı ya da bir repliği ya da kalbime oturan bir anı yok.

*****

Ben, Daniel Blake: Katil uşak değil, patron

Elli dokuz yaşında bir marangoz olan Daniel Blake kalp krizi geçirdiği için doktordan çalışamaz raporu alır. İngiltere gibi bir sosyal devlette normal olan, Blake’in malulen emekli olması ve kendisine emeklilik maaşı bağlanmasıdır diye düşünürüz. Ama Thatcher’la birlikte başlayan süreçte işçi hakları tırpanlana tırpanlana kuşa çevrilmiştir. Doktor raporunun yanı sıra bir de uzman görüşü istenir. Uzmanın yaptığı ankete göre Daniel Blake çalışabilir çıkar. Dolayısıyla emeklilik maaşına hak kazanamaz. O zaman “bari işsizlik maaşı alsam” diye düşünür. “Kolaysa al” derler. “Çalışmak için yeterince çaba harcıyor musun bakalım” derler. Sistem, Daniel Blake gibilerin işini yokuşa sürmek ve onları süründürmek üzere tasarlanmıştır. Üstüne üstlük hayatında bilgisayar görmemiş Blake, başvurularını online yapmalıdır.

Daniel Blake, bu süreçte iki çocuklu dul bir kadın olan Katie’yle tanışır. Daniel, Katie ve ailesine bir tür babalık etmeye başlar. Katie ve ailesi Londra’dan ayrılmak zorunda kalmış, kuzeyde kendilerine tahsis edilen evde yaşamaya başlamıştır. Ama Katie ve çocuklar açlık sınırındadır. Katie’nin, bir açlık krizinde, gıda bankası denilen yerde kendisini tutamayıp, bir konserveyi oracıkta açıp yemeye başlaması dibe vurduğu noktadır. Katie, yemek yiyebilmek için fuhşa yönelir.

Filmin konusu kısaca böyle. Öyle, çok heyecanlı değil. Bir adamın kendisine maaş bağlatma çabası gibi çok da merak uyandırmayacak bir konudan Ken Loach, ilgiyle izlenen bir film çıkarmış. Sadece ilgiyle değil, öfkeyle, nefretle, acıyla izlenen bir film Loach’inki. Aşırılıkları da olan bir film “Ben, Daniel Blake”. Katie hadi “kötü yola düştü”, bari Daniel’le onu batakhanede biraraya getirmese daha iyi yapardı Loach. Ya da sokak ortasında bir diskur çekip, sahneden o adam olmasaydı, bence daha iyi olurdu.

Ama bu aşırılıklarına rağmen, “Ben, Daniel Blake” çok iyi ve gerekli bir film. Hatta, bu gerekliliği kanıtlanmış durumda. Filmden sonra yasalarda malulen emekli olma konusunda değişiklikler olmuş, sıkı denetimler gevşetilmiş. Filmin, buna en azından kısmen katkısı olduğu söyleniyor. Ve, bunun ötesinde film, kapitalizmin nasıl bir anti-sosyal özü olduğu ve bu öze karşı sürekli mücadele etmek gerektiğini hatırlatıyor. Dayanışmanın güzelliğini, en kötü koşullarda bile insanlığın önemini vurguluyor. Daha ne yapsın?

Cannes’da “Ben, Daniel Blake” o kadar da beğenilmedi. İngiliz bir film eleştirmeni arkadaşım yarısında çıktığını söylemişti. Verhoeven’in gemisini kurtaranın kaptan olduğu bir kötülük denizinde, en az herkes kadar kötü ama belki herlkesten daha fazla hayatta kalma becerisi olan bir kadına güzelleme niteliğindeki “O Kadın”ı, Jim Jarmush’un muhafazakar küçük kasaba yaşam tarzına saygıda bulunduğu “Paterson”u, “Ben, Daniel Blake”den çok daha fazla beğenilmişti. “Ben, Daniel Blake” söyleyeceğini doğrudan söyleyen, arthouse’ın popüler “muğlaklık” yaklaşımına yüz vermeyen, siyaseten doğrucu bir film. Sevilmemesi için yeterli nedeni var, yani. “Ben, Daniel Blake”in kusurları affedilebilir cinsten. Temele dair değil. Oysa, “Paterson”un, “O Kadın”ın kanımca öze değin sorunları var. Ve yine kanımca, bu durum onları “iyi” film olmaktan alıkoyuyor ve “Ben, Daniel Blake”in altına itiyor. Kısacası kaçırmayın, derim.

*****

2016’da iz bırakanlar

Geleneksel olarak eleştirmenler yılın en iyilerini sıralıyorlar. Bana bu iş biraz tuhaf gelir hep. Yılın en iyi beşinci filmiyle altıncısını ayıracak hangi hassas kıstaslarım olabilir ki?

Kısaca ben de yılın en iyilerini, bir sıraya koymadan anayım. Umarım unuttuklarım olmaz. “Carol”, “Saul’un Oğlu”, “Prensim”, “Julieta”, “Frantz” ve “Canavarın Çağrısı” yabancılarda beni en çok etkileyen filmler oldu. Yerli filmlerde “Kasap Havası” ve “Kalandar Soğuğu” yılın en iyileriydi. Başka birçok film daha var tabii ama listeleri kısa tutmak belki de daha iyidir.

Neruda: Örümceğin stratejisi

TARİH:  11 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Yönetmen Pablo Larrain hakkında yanılmışım. Kendisini politik yelpazede solda sanmıştım. Kendisinin ikinci ama bizim izlediğimiz ilk filmi olan Tony Manero’da, Şili’de darbe sonrasında kendisine uygun bir ortam bulan bir psikopatı anlatmıştı. Filmin kahramanı Tony ya da Raul, neoliberalizmle coşacak olan bir tüketim toplumunun ve rejimin acımasızlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Pablo Larrain ilk filmiyle bizi kendi tarafına çekmişti. Bir birey üzerinden bir dönemi anlattığını düşünmüştük.

Sonra dördüncü filmi “No” geldi. Pinochet rejimine karşı düzenlenen “Hayır” kampanyasını bir reklamcı üzerinden anlatıyordu. Reklamcı için politik kampanya ile herhangi bir ürün satma arasında bir fark olmadığını söylemesini de, işin “hayır” demekle bitmediği, kapitalist sistemin referandum başarısından sonra da sürdüğü anlamına geldiğini düşünmüştük. Larrain, mücadeleye devam diyor sandıydık.

Değerlendirme sil baştan

Açıkçası artık her şeyi yeni baştan değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Larrain’in beşinci filmi “El Club” tahammülfersa bir filmdi kanımca. Bu tabii benim fikrim, yoksa meslektaşlarım genelde filmi çok beğendi. Tecavüzcü rahipleri konu alan film çirkinliğiyle içimi öyle karartmıştı ki, Larrain hakkında kendimi sorgulamaya başladım. Bütün filmleri aslında bir şekilde iç karartıcıydı. “No” içlerinde en insani olanıydı. Ama onun da ciddi sorunları olduğunu kavramamız için Şilili solcuların sözlerini duymamız gerekiyormuş. Bu sözleri duymak isteyenler Kaan Gündeş’in “No filminin yalanları: Şili’de ‘Hayır’ nasıl kazandı” başlıklı yazısını “iscicephesi.net’ten bulup okuyabilirler.

“No”, Pinochet’nin iktidarını sürdürmesine karşı yürütülen “hayır” kampanyasının başarısını dahi bir reklamcının reklam kampanyasına bağlıyordu tamamen. Oysa, kampanyanın ardında sendikaların, öğrenci örgütlerinin, siyasal partilerin, büyük bir mücadele vermeleri, kayıtlı olmadıkları için oy veremeyecek durumda olan 7.5 milyon işçinin kayıt olmasının sağlanması gibi faktörler vardı. Zaten televizyon sahipliği referandumun yapıldığı 1988 Şilisinde son derece sınırlıydı. Reklam kampanyası kısacası nüfusun çoğunluğu tarafından zaten izlenmemişti. Ayrıca reklam kampanyasının başındaki reklamcılar, Larrain’in reklamcısından çok farklıydılar; onun gibi apolitik değillerdi, aksine angaje insanlardı. Larrain niye böyle bir çarpıtmaya gitmişti? Tabii ki reklam kampanyasının hiçbir önemi olmadığını söylemek de saçma olur. Larrain, bugünün içi boşaltılmış politik dünyasından bakıp geçmişi yorumluyordu.

Larrain’in bu hafta vizyona giren “Neruda”dan önce bize yaşattığı bir de “Jackie” sıkıntısı var ama o filmin sözünü etmeye değmediğini düşünüyorum.

Larrain’in “Neruda”sı kafamdaki soru işaretlerinin netleşmesi açısından önemli bir dönem noktası oldu. Bu filmi yapan kişinin solla uzaktan yakından bir alâkası olamaz. Bizde bir ara liberallerin tutturduğu bir “ezber bozma” söylemi vardı; solun bütün değerlerini imha etmeyi, ezber bozmak olarak nitelendiren liberal tayfa, deli danalar gibi her şeye saldırıyordu. Dinozor denilen klasikleşmiş büyük isimler saptanıyor ve onların defterini artık kapatmanın zamanının geldiği ilan ediliyordu o günlerde. “Neruda” filminin oturduğu yer böyle “ezberbozan” bir yer. Pablo Larrain, bizimkiler kadar kaba bir saldırıda bulunmuyor. O kendisini post-modernizmin “meta-anlatı” ve “özdönüşümsellik” gibi yöntemleriyle koruma altına almaya çalışmış. Hatta Larrain zorlarsa Brechtyen bir film yaptığını bile iddia edebilir. Larrain, ayrıca “Neruda”nın bir biyografi değil, antibiyografi olduğunu da ilan etmiş. Bize söylenecek laf bırakmamak için elinden geleni yapmış. Ama net bir şey var ki, o da “Neruda” filminden Pablo Neruda hakkında olumlu bir fikirle çıkmanın imkânsız olduğu.

‘Neruda zamanın en büyük şairi’

Neruda, bilindiği gibi Nobel Ödüllü komünist bir şair. Birçok yazara göre, mesela Marquez’e göre, zamanının en büyük şairi. 1940’larda Komünist Parti’den senatör de olmuş. Neruda’nın senatörlüğü döneminde bir sol koalisyon var. Devlet başkanlığını Radikal Parti’nin sol kanadından Videla yürütüyor. Neruda, Videla’nın seçim kampanyasında çalışmış hatta. Fakat Videla, sola ihanet etmiş. Aydınları ve grevci işçileri, geleceğin diktatörü Pinochet’nin yönettiği toplama kamplarına toplamış, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etmiş ve solcu avı başlatmış. 1948’le 1950 arasında Neruda, ülkesinde kaçak yaşamış. Sonra yurtdışına kaçmış. Allende’yle birlikte yeniden politikada etkin olmuş ama darbeden sonra büyük ihtimalle Pinochet’nin doktorları tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Nobel Ödülü’nü alması hiç kolay olmamış; CIA, komünist Neruda Nobel almasın diye kampanyalar yürütmüş vs.

Filmin Neruda tespitleri

Filmde Neruda’nın ne şairliği ne de komünistliği var. Ya da var olan komikleştirilmiş ve aşağılanmış bir şekilde mevcut. Neruda filmde inançlı bir komünist olarak değil, devletin üzerindeki baskısından yararlanarak kendisi için “asi şair” imajı yaratmaya çalışan biri olarak var. İmaj deyince “No” filmi de aklımıza geliyor tabii. Orada da sol sadece bir imaj peşinde değil miydi? Solun bütün mücadelesi uzak (1940’larda) ve daha yakın (1980’lerde) geçmişte hep içi boş bir imaj oluşturmak mıydı? Bu iki film aynı şeyi söylemiyor mu?

Filmin Nerudası, dönemin komünist avından, yoldaşlarının uğradığı zulümden rahatsız olmuşa benzemiyor. Filmde bir hedonist burjuva olarak resmedilen Neruda’nın asıl derdi, halkın alkışlarından ve sokaklarda yürümekten alıkonulmuş olmak gibi sunuluyor. Neyse ki, bu baskı Neruda’nın dünya çapındaki imajına yarıyor. Ama bu da yetmiyor Neruda’ya. Kendisini daha da kahraman hissedebilmesi için, onu kovalayan özel bir düşmana ihtiyacı var. Bunu da imgeleminde yaratıyor. Polis komiseri Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) böylece Neruda’nın imgeleminde doğuyor ve filme giriyor. Ve biz filmi Peluchonneau’nun sesinden dinliyoruz. Peluchonneau ha bire sola hakaret ediyor ve Neruda’yı aşağılıyor. Zaten imajından başka bir şey düşünmeyen, orjiden orjiye koşan şişko Neruda tiplemesi, Peluchonneau’nun yorumlarını destekler nitelikte. Filmde Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco, Larrain’in Neruda’ya icat ettirdiği Peluchonneau’yu, yani bu hayali kahramanı kurmacaya bir övgü olarak nitelendirmiş. Bana kalırsa Larrain kendi söylemek istediklerini Peluchonneau’ya söyletmiş. Neruda’ya ve komünistlere hakaret etmenin kamuflajı böylece bulunmuş.

Neruda eleştirilmez değil. Putlaştırılıp, tapılacak biri değil, kimse öyle olmamalı. Neruda bir hedonist de olabilir. Ama buna indirgenebilir mi? Bu adamın şiiri nereden besleniyor? Bu adam mücadele edecek gücü nereden buluyor? Yarattığı hayali düşmanların, ona sağlayacağı kahraman imajını hayal ederek mi mücadelesini sürdürüyor? Neruda’nın hayali düşmanlara ihtiyacı var mı? Hayatı yeterince tehlikede değil mi? Film bunu da basit bir işçinin ağzından dile getiriyor: İşçi kadın Neruda’ya “ben senin gibi imtiyazlı değilim, benim korumalarım yok” diyor. Doğrudur ama koruması Neruda’yı korumaya yetmemiş işte sonuçta. Nihayetinde devletin zehirleyerek öldürdüğü, yıllarca sürgünde ve yeraltında yaşattığı bir adamdan söz ediyoruz.

Larrain ne yapmak istedi?

Neruda, Larrain’in iddia ettiği gibi bir biyografi değilse filmin adı niye Neruda? Malı sattırmak için mi? Bir reklam stratejisi mi? Larrain’in kafası bir reklamcı gibi çalışıyor, orası kesin. Va fakat herkesi de kendisi gibi sanıyor. Larrain’e göre solun ideolojisi ve politik inançları, iktidar yolunda başvurulan bir retorikten ibaret. Sol söylem malı, yani politika yapan kişinin iktidar hedefini satmak için kullandığı ambalaj malzemesinden ibaret. Meslek hayatına reklamcılıkla başlayan Larrain, ne yazık ki dünyayı reklamcılığın dünyasından ibaret sanıyor. İnsanların gerçekten de dünyanın sorunlarını yüreklerinde hissedebileceklerine, kendileri olabilmenin tek yolunun koşullarla mücadele etmek olabileceğine inanmıyor. Larrain, becerikli biri fakat. Kendisini solda biri gibi satmıştı bize. Oysa yaptığı herkesi aşağılamaktan ibaret, bütün filmlerinde sadece bu var. Larrain kendisi dışında hiç kimse için bir şey yapabilecek biri değil. Bunu da maalesef iyi yapıyor.

Oberhausen: Kısa filmin Mekke’si

TARİH:  20 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes Film Festivali uzun metraj filmler için neyse, Oberhausen Kısa Film Festivali de kısa filmler için o: Kendi kulvarındaki en prestijli festival. Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen festivale konuk oldum. Oberhausen, Köln ve Düsseldorf gibi büyük kentlerle çevrilmiş olmasına rağmen, o kentlerin yanında oldukça küçük ve gösterişssiz bir şehir. Festivali daha da ilginç kılan öğelerden biri de bu. Oberhausen’in hem Alman hem de dünya sineması tarihinde ayrıcalıklı bir yeri var. Martin Scorsese, George Lucas, Werner Herzog ve Chantal Akerman gibi büyük isimler ilk kısa filmlerini Oberhausen’de göstermişler. Yeni Alman Sineması’nın doğuşunu simgeleyen Oberhausen Manifestosu da bu festivalde ilan edilmiş. Alexander Kluge’nin öncülüğüyle ve “Babanın Sineması Öldü!” sloganıyla Şubat 1962’de manifestoyu ilan eden sinemacılar, artlarından gelen Fassbinder, Herzog ve Schlöndorff gibi isimlerin yolunu açmıştı.

‘Baba’nın sinemasına isyan, Oberhausen’de bugün de sürüyor. Festivalin yöneticisi Lars Henrik Gass, festival kataloğundaki, yazısının başlığını ‘Zor Olmak’ olarak koymuş ve yazıda da zor filmler seçmelerini savunmuş. Oberhausen’deki filmlerin çoğu için zor sıfatı rahatlıkla kullanılabilir. Hatta bazen zor sıfatı da yetersiz kalabiliyor. Gass, yazısında dominant kültürel akımlarla uzlaşmama sözünü sürdüreceklerini vaad ediyor ve böyle bir festivalin hazır bir izleyici kitlesi olan Berlin gibi büyük metropollerden çok, Oberhausen gibi küçük bir kente yakıştığını söylüyor. Her anlamda zorlukla yüzleşmeye istekli ve hazırlar yani. Tabii, isyanın kendisinin de bir tür iktidar biçimine dönüştüğü de söylenebilir. Eğer yeterince ‘zor’ değilse filminizin, Oberhausen’de yer almasını düşünmeyeceksiniz. Bu yıl Türkiye’den festivale katılan hiçbir film yoktu. Ama geçmişte Aykan Safoğlu’nun ‘Kırık Beyaz Laleler’ (2013) filmiyle bu festivalin büyük ödülünü kazanmışlığımız var. Safoğlu’nun kendi anıları ve düşünceleriyle, James Baldwin’in Türkiye’deki hayatını harmanladığı bu film, Raoul Peck’in ‘I Am Not Your Negro’ filminin yankılandığı şu günlerde yeniden hatırlanmalı. Geçen günlerde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘I Am Not Your Negro’ bilindiği üzere James Baldwin hakkındaydı.

Festival filmlerinin zorluğundan bu kadar söz ettikten sonra, uluslararası yarışmayı kazanan filmin maksimum derecede basit bir film olduğunu söyleyerek, meseleyi daha da karmaşık hale getirmenin tam zamanı. Çinli yönetmen Cui Yi’nin büyük ödülü kazanan ‘Yaz Sonu’ (Qiu) adlı filmi 13 dakikalık tek ve sabit bir plandan oluşuyor. Asırlık bir tiyatro salonunda geçiyor ‘olay’. Tiyatro artık, kitle turizminin bir parçası olmuş. Doldur boşalt sistemi çalışan tiyatro salonunda yemek masaları var artık. Filmin başında çalışanlar masalara yiyecek ve içecekleri yerleştiriyor. Ardından yerli turist grubu hızla masalara yerleşiyor, ardından dansçılar ve akrobatlar sırasıyla sahneye çıkıyor, şov bitiyor ve masalar toplanıyor. Film bütün bunları kesintisiz gösteriyor. Herşey 13 dakika içinde olup bitiyor. Seyirci olma hali, tüketim, tarih üzerine istediğinizi düşünmek serbest!
İkincilik ödülünü alan Taylandlı sanatçı Chai Siris’in ‘500.000 Yıl’ı Apichatpong Weerasathakul’un etkisini taşıyor. Ataların ruhlarına inanan Tay toplumu, bir neandertal insan heykeline adaklar sunduktan sonra, heykeli eğlendirmek için ona bir film gösteriyorlar! Etkileyici görüntüler ama filmin sürprizini anladığımı söyleyemeyeceğim.

Üçüncülük ödülü (e-flux ödülü) yine Çinli bir sanatçıya gitti. Zhong Su’nun animasyon filmi zalim-mazlum diyaletiğini anlatıyordu ve mesajını oldukça net, bana kalırsa biraz da klişe bir biçimde iletiyordu. Bu film Kuzey Ren Westphalia Kültür Bakanlığının da üçüncülük ödülünü kazandı.

Çin filmlerinin başarısı FIPRESCI ödüllerinde de sürdü Hao Jingban’ın ‘Parçalar’ filmi dans ve tarih üzerine bir meditasyon niteliğindeydi.

En İyi Alman Kısa Filmi Yarışması’nın biriciliğini ise Ulu Braun’un ‘Hostel’ ya da ‘Sığınak’ (Die Herberge) adlı filmi kazandı. Braun’ın filmi bütün yarışmalar içinde görsel ve işitsel olarak en etkileyici filmdi belki de. Dijital görüntülerle gerçek görüntülerin harmanlandığı film yaşadığımız hayatın keşmekeşini distopik bir dille anlatıyordu. Başka ne kelime kullanacağımı bilemediğim için anlatıyordu diyorum ama filmin ne anlattığını anlatmak açıkçası mümkün değil. Her seyirci için farklı bir anlamı olabilir filmin. Açıkçası bu filmleri özetlemeye çalışmak abes aslında.

Bunun istisnası Çocuk ve Gençlik Filmleri Yarışması’nın birincisi için söylenenilir ancak. Amerikalı Aude Cuenod’un filmi ‘Hurda Bebekler’, kız arkadaşını bir kazada kaybetmiş bir çocuğun hurdalardan heykel yapan bir sanatçıyla karşılaşıp kendisine bir çıkış bulmasının hikâyesi. Klasik hikâye anlatımına en yakın filmler zaten buyarışmadan çıkıyor. Bu yıl 40’ıncısı düzenlenen yarışmadan yapılmış bir seçme festivalin açılış töreninde gösterilmişti. Doğrusu o filmlerin damağımdaki tadı, festivalin sonuna kadar sürdü.

Festival bünyesinde bir de müzik videoları yarışması var. Bu yarışmada Tindersticks’in ‘Second Chance Man’ adlı parçası için, Christoph Girardet’nin yaptığı film birinciliği aldı. Arşiv görüntülerine yer veren film Tindersticks’in parçasını destekliyor, anlamını genişletiyor.

Oberhausen Film Festivali’nde birçok panel de düzenlendi. Bunlardan birinde ben de konuşmacıydım. Banu Cennetoğlu (çağdaş/güncel sanatçı), Erol Mintaş (yönetmen), Turgut Erçetin (müzisyen) ve ben, çok meraklı bir dinleyici kitlesi karşısında Türkiye’deki son politik gelişmeler ve bunların sanat üzerindeki etkisi üzerine konuştuk.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com