Filmekimi’nden seyrettiklerim

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivaller öncesinde film tavsiye etmek, pek yaptığım bir şey değildir. Seyretmediğim filmler hakkında nasıl tavsiyelerde bulunurum? Bunu yapanlara da şaşırıyorum. İnsan seyretmediği filmler için nasıl “sakın kaçırmayın” diyebilir? Çok şey beklediğim filmler bazen beni hayal kırıklığına uğratır, başka zamansa hiçbir şey beklemediğim filmlerden keyif alırım. Fakat bu Filmekimi öncesinde epey bir filmi görmüş olduğumu fark ettim. Wroclaw’daki Nowe Horyzonty, Miskolc’taki Jameson CineFest ve Adana film festivallerinde seyrettiğim ve 15. Filmekimi’nde de gösterilecek olan filmlerle ilgili düşüncelerim şöyle:

Julieta: Seyrettiğim en iyi Almodovar ve yılın en iyi filmlerinden biri. Cannes’dan eli boş dönse de, eleştirmenler orta karar bulsa da bence bir başyapıt. Eksiği, fazlası yok. Klasik Almodovar aşırılıkları da yok. Acıklı ama ağlak değil. Komedi ise hiç yok. Kayıp ve suçluluk duygusu, annelik ve çocukluk, aşk ve cinsellik üzerine bir sürü şey var ama. Almodovar saf dram demiş filmi için. Has dram olarak da çevrilebilir. Her halükarda has sinema olduğu kesin. 28 Ekim’de vizyona girecek.

Ben, Daniel Blake: Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye alan filmi, ustanın en iyilerinden. Cannes’da eleştirmenler yine burun kıvırdılar ama yine haksızlar. Film, ezilenlerin dayanışmasını biraz fazla meleksi tasvir etmiş, filmin tek kusuru bu. Onun dışında, kapitalizmin ve onun devletinin ezdiği insanların dramı çok iyi anlatılmış. 2 Aralık’ta vizyona girecek.

Frantz: Aşk her şeyi affeder mi? Bazen eder. I.Dünya Savaşı sonrasında geçen imkansız bir aşkın hikayesi, gayet ikna edici bir şekilde anlatılmış. François Ozon ilk kez Almanca/Fransızca ve siyah-beyaz/renkli bir film çekmiş. Başroldeki Paula Beer çok iyi. Keza Pierre Niney de öyle. Sağlam bir film.

Hizmetçi: Park Chan Wook’un filmi kesinlikle görmeye değer. Karmaşık bir olay örgüsü, entrika içinde entrika var. Görüntüler çok etkileyici. Dinlenmiş bir kafayla seyretmekte yarar var.

Toni Erdmann: Yılın sansasyonu. Cannes tarihinde eleştirmenlerden Toni Erdmann kadar yüksek puan alan bir film yok. Temelde bir “kendini iyi hisset filmi” olsa da, epey karanlık tarafları da var. Kapitalizmin vahşi dünyası içinde kendisine yabancılaşan genç bir beyaz yakalı kadınla, ona nefes aldırmaya çalışan babasının ilişkisi. Unutulmaz bir iki sahnesi olsa da abartıldığı kadar müthiş değil. Ama kaçırmayın, iyi film. Vizyona girmeyecek gibi.

Albüm: Adana’dan iki büyük ödül aldı; senaryo ve yönetmenlik dallarında. Romen sinemasının ve İsveçli yönetmen Roy Andersson’un etkisi görülüyor. Mizantropik bir film. Mizantrop*, mizantropu görünce sopasını hazırlarmış. Filmden hoşlanmadım. Usta işi çerçevelemeleri var fakat. Çocukları olmayan bir ailenin bir çocuk evlat edinip, o çocuğu kendilerinden olmuş gibi gösterme çabasını anlatıyor. 4 Kasım’da vizyona girecek.

Mezuniyet: Galiba Romen sinemasından çok sıkıldım. Kaypak orta sınıf ahlakı, tanıdık bildik bir şey. Kızının bitirme sınavında başarılı olması için ilkelerini çiğnemeye hazır bir baba ve ailesinin hikayesi. Herkes suçlu, herkes suçsuz. Yani insan da kötü, sistem de kötü. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Cannes’da, Christian Mungiu, Olivier Assayas’la birlikte bu filmiyle en iyi yönetmen ödülüne layık görüldü.

Çakı Gibi: Çok fazla osuran bir cesetten ne kadar komedi üretilebilirse o kadar üretilmiş. Yanlış okumadınız, osuran bir cesetle başbaşa kalan bir kazazedenin hikayesini anlatıyor film. Başka da aklımda kalan pek bir şey yok filmden. Güldürme ihtimali var.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu: Xavier Dolan beni bugüne kadar pek etkilemediyse de bu filmi benim gördüğüm en iyi Dolan filmi. Cannes’da Grand Prix’yi (ikincilik ödülü) aldı ama eleştirmenler hiç beğenmedi. Ne o, ne de öteki. Yani ne yerden yere vurulacak bir film, ne de ikincilik ödülüyle taçlandırılacak bir film. İyi bir yönetmenlik var ama senaryo o kadar iyi değil. Karakterler film boyunca hep aynı aşırılık içindeler. Bu işlevsiz aile tablosu da haliyle bir süre sonra yoruyor.

Kaptan Fantastik: Sol gösterip, sağ vuracakken yine de orta yolu bulan bir film. Hippie, muhalif bir baba ve çocuklarının alternatif hayatları, annenin ölümünün ardından bir sınavdan geçer. Cenazeye gitmek, alternatif bir hayat süren ailenin dış dünyaya açılması demek. Bu da bir sürü krizi beraberinde getirir. Büyük oyuncu Viggo Mortensen var! 25 Kasım’da vizyona girecek.

Meçhul Kız: Dardenne Kardeşler’in en yavan filmlerinden biri. Yoksul bir Siyah kadının ölümünden kendini sorumlu tutan Beyaz bir tıp görevlisinin, kadının ölümü ardındaki sırları çözme ve ezilenlere yardım etme çabasını anlatıyor. 11Kasım’da vizyona girecek.

Vahşiler Firarda: Bu Yeni Zelanda filmini altyazısız, İngilizce (ağır Yeni Zelanda aksanıyla) orijinalinden seyrettim. Haliyle birçok konuşmayı anlamadım. Fakat yine de çok keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim! Belki ikinci defa giderim. Kaliteli bir komedi! Keşke vizyona girse.

Sieranevada: Yine Romenler!!! 3 saat boyunca bir eve tıkılı kalmayı kaldıramadım ve 2. saatin sonunda filmi terk ettim. Festival yorgunluğu olmasa seyrederdim. Filme haksızlık etmek istemem ama, yine aynı şeyler işte: Orta sınıf sevimsizlikleri, tuhaf işlevsiz ailesel vaziyetler falan… Tabii ki sıradan bir film değil. Usta işi mizansenler ve oyunculuklar takdire şayan. Filmin adıyla bir ilgisi yok, bildiğim kadarıyla.

Seyretmediğim filmler hakkında bir şey yazmayacağım ama çoğu çok ilginç görünüyor. Seçim size ait.

*mizantrop: tdk sözlüğünde “1. toplumdan, insandan kaçan kimse; merdümgiriz. 2. insandan nefret eden kimse” olarak tanımlanmış.

Elveda Berlin (“Tschick”): Bir yol ve büyümeme hikâyesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

The Cut”ın hem eleştirmenler bazında hem de gişede uğradığı başarısızlıktan sonra, Fatih Akın’ın büyük bir yapımcıyla, çok satan bir romanın film versiyonunda yönetmenliğe seçilmesi doğrusu yönetmen için büyük bir şans, nerdeyse bir ödül. Akın, Wolgang Herrndorff’un bestseller’i “Tschick”in haklarını almak için çaba harcamış ama başaramamış. Romanın çekim haklarını alan yapımcı ile yönetmen anlaşamayınca, çekimlerin başlamasından yedi hafta önce Fatih Akın görevinin başına getirilmiş. Daha önce “Solino” dışında kendisinin yazmadığı bir film çekmeyen Fatih Akın, bu kez profesyonel bir stüdyo yönetmeni gibi çalışmış. Yine de senaryoyu Hark Bohm’la birlikte elden geçirmiş ve başrol oyuncusunu değiştirmiş. Bir miktar damgasını vurmaya çalışmış yani.

Film iki uyumsuz, sınıflarının en az popüler delikanlısının bir yaz tatili sırasında yaşadıkları maceraları anlatıyor. Maik (Tristan Göbel) inşaatçı bir baba ve alkolik bir annenin oğlu. Baba ailesine tamamen ilgisiz, sevgilisiyle tatillere çıkan bir karakterken, anne tenis kortları ile alkolden arınmak için gittiği tedavi klinikleri arasında mekik dokuyor. Maik annesini aldatan babasından nefret ediyor; babasının sevgilisine yiyecekmiş gibi bakmayı ihmal etmezken.

Tschick (Anand Batbileg) ise Rusya kökenli bir genç. Kendisini Çingene Yahudi olarak yani tam bir “Öteki” olarak tanımlıyor. Yaz tatili başladığında Tschick çalıntı bir Lada’yla çıkageliyor. Maik’in âşık olduğu Tatjana’nın doğum gününe denk gelen bu ziyaret, doğumgünü partisine davet edilmeyen yegâne iki kişiyi oluşturan kahramanlarımızın önce partiye uğrayıp hava atmalarıyla başlıyor ve sonra ikilinin Tschick’in dedesini ziyaret etmek için Walachei’a yolculuğa çıkmalarıyla devam ediyor. Walachei gerçekte Romanya’da bir bölgenin adı ama, Almanca’da cehennemin dibi gibi mecazi bir anlamı da var.

Çeşitli çok da heyecan verici olmayan maceralar yaşayan ikili, Çek asıllı bir kızla da karşılaşıyorlar. Maik ilk cinsel deneyimini yaşamaya çok yaklaşıyorsa da, olmuyor. Maik sürekli kızlara âşık olsa da, film boyunca eşcinsel olup olmadığı sürekli gündeme geliyor. İki erkek arkadaşın dostluğundaki eşcinsel çekim iması film boyunca sürüyor.

Filmin finalini Freudyen bir bakış açısıyla yorumlamak mümkün. Babasını elemine eden Maik, annesinin tek “erkeği” olmayı başarınca, aşık olduğu Tatjana’dan vazgeçiyor. Yani ebediyen çocuk kalmayı seçiyor diyebiliriz.

Bir yol hikâyesi olan “Elveda Berlin” bu nedenle aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak görülmemeli bence. Bir büyümeme hikâyesi aslında.

Yol filmi deyince akla Amerikan filmleri geliyor ve işin doğrusu bu janr Amerika’ya yaraşıyor. Bu iş Almanya’da olmuyor. Film çok klişelerle dolu, kanımca çekici bir yanı yok. Oyunculuklar orta karar, hikâye orta karar, maceralar heyecan verici değil ve sonuçta kahramanlarımız gerçek anlamda büyümüyor. Yan karakterler ise (Maik’ın babası ve annesi, polis, doğal yaşamcı çiftçi aile) karikatürden öteye gidemiyor. Bir filmden daha ne istemeyebiliriz?

Snowden: Hain kahraman

TARİH:  7 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Snowden’in kim olduğu biliniyor olsa da hatırlatmakta yarar var. Edward Snowden, National Security Agency (NSA; Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, kurumun bütün dünyayı ama özellikle de Amerikan vatandaşlarını bir mahkeme kararı olmadan dinlediğini ve izlediğini ifşa eden Amerikalı bilgisayarcı. Amerikan hükümetlerine (geçmiş ve gelecek) göre bir vatan haini, başkalarına göre bir kahraman. Snowden hakkında ‘Citizenfour’ adlı çok başarılı bir belgesel çekildi ve bizde de gösterime girdi. Laura Pointras’ın bu belgeseli 2014’te Oscar’ı kazandığında henüz Trump tehditi yoktu.

Türkiye’de bu hafta, ABD’de geçen eylül ayında gösterime giren ‘Snowden’ filmi de Edward Snowden’i anlatıyor. ‘Snowden’ kanımca başarılı bir film. Hatta bir gazetecilik sürecini anlatması açısından geçen yıl Oscar’ı alan ‘Spotlight’ı çağrıştırdı bana. Ama ‘Snowden’in şimdiden ne ‘Citizenfour’un ne de ‘Spotlight’ın başarısına yaklaşamayacağını söylemek mümkün gibi gözüküyor. Gerçi daha Oscar adayları açıklanmadı ama ‘Snowden’a şans verilmiyor. Eleştirmenler filmi vasat buldu, film gişede de başarılı olmadı. Konu artık eskidiği için mi? Zaten bu konuda çok başarılı bir belgesel yapıldı diye mi? Yoksa artık Trump’ın ayak seslerinin korkutacak kadar yakına geldiğinden mi? Kasımdaki seçimlerden bir buçuk ay kadar önce vizyona giren ‘Snowden’ doğrusu Obama başkanlığındaki Demokrat Parti iktidarına sempatiyle bakmıyor.

Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Baş katil’
‘Snowden’ filmini yöneten Oliver Stone ile filmin kahramanı Snowden’in Obama dönemi hakkındaki görüşleri benzer. Snowden, Obama’nın insan hakları ihlalleri konusunda bırakın iyileştirici yönde önlemler almayı, tam tersi yönde hareket ettiğini söylerken, Stone, Obama’nın drone savaşlarıyla “baş katile” dönüştüğünü söylüyor. Stone’a göre Amerikan politikasında savaş karşıtı bir parti yok, Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de savaş yanlısı.
Trump’a karşı safları sıklaştırmaya çalışan liberal Hollywood ve basın için ‘Snowden’ın zamanlamasının iyi gelmediğini söylemek mümkün. Ama film, en baştan itibaren güçlüklerle karşılaşmış. Büyük stüdyolar filmi yapmayı reddetmiş. Sonuçta görece küçük yapım firmalarıyla film gerçekleştirilmiş. ‘Citizenfour’ da muhtemelen büyük firmalardan finansman sağlayamazdı. Neyse ki buna ihtiyacı yoktu.

Sonuçta korkulan oldu ve Trump başa geldi. Çekilecek. Ama “Yes, we can” diyerek sistemi değiştireceğini vaad eden sonra da sistemin kurbanlarını yüzüstü bırakıp, failleri (bankaları) kurtaran Obama yönetiminin bunda büyük suçu var. Obama değiştirmiyorsa, birisi değiştirir umudu Trump’ı başa getirdi.

Stone ve değişim
Stone ile Snowden’in benzer görüşleri olduğunu söylemiştim. Başka açılardan da benziyorlar. Oliver Stone, tıpkı filmin kahramanı Snowden gibi bir yurtsever. O kadar ki Vietnam’da savaşmış, madalyalar almış. İmkânı olsaymış Snowden de Irak’a gidip, Amerikan ordusu için savaşmaya gönüllü olurmuş. Ama çelimsiz vücudu buna izin vermemiş. Oliver Stone daha sonra bir tür asi yönetmene dönüştü. Sisteme sert eleştiriler getiren filmler çektiği gibi, kahramanları öven filmler de yaptı.
Snowden’in yaşadığı değişim de vatan için hayatını feda etmekten, devlet sırlarını ifşa etmeye kadar gidiyor. Ama Snowden açısından aslında çelişen bir şey yok. Snowden, ABD vatandaşı olmanın temel niteliklerinin, yani birey hak ve özgürlüklerinin tecavüze uğradığını düşündüğü için kendini feda ediyor. Devlet sırlarını açık ederek, hapsi göze alıyor. Hapse girmese de şu anda Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda Snowden. Yurtseverliğinin karşılığında ağır bir bedel ödüyor.
Filmin üç izleği var: Snowden’ın kız arkadaşı ile bir internet sitesinde başlayan ve birlikte yaşamaya kadar giden ilişkisi; Snowden’ın CIA ve NSA’de yavaş yavaş yaptıkları işin kapsamını keşfediş süreci (Snowden, sadece herkesin izlendiğini değil, kendi yazdığı bir programın drone’larla yapılan savaşı olanaklı kıldığını da anlıyor) ve Snowden’in Hong Kong’da yönetmen Pointras ve gazeteci Greenwald’a bilgileri aktarışı.

Kazanılmış sükûnet
Stone’un diğer filmlerinin aksine sakin bir tarzı var Snowden’ın. Sanki Almodovar’ın Julieta’da yaptığı gibi Stone da son filminde çılgınlıklarından arınmış ve sadece hikayeye hizmet etmek için kamera arkasına geçmiş. Kimileri alıştıkları yönetmeni arıyorlar, ben bu yeni kazanılmış sükûneti daha çok seviyorum.
Sonuçta, ‘Snowden’ izleyin derim. Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

Florence: Doğruyu söyleyeni…

TARİH:  24 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen tuhaf bir şekilde aynı zamanda aynı kişi üzerine birkaç film birden yapılır. Mesela Coco Chanel üzerine aynı yıl iki film birden çıkmıştı birkaç yıl önce. Florence Foster Jenkins, New York’ta yaşamış ve 1940’larda ölmüş zengin bir dul kadın. Aslında Florence’in tarihe geçmesini sağlayacak bir özelliği yok. Ama gel gör ki Xavier Giannoli (“Şantör” ve “Süperstar” adlı filmleri bizde de vizyona girmişti) 2015’te Florence’in hayatına dayanan “Marguerite” adlı bir film yaptı. Bir yılı geçmeden de Stephen Frears’in aynı kişiyi konu alan biyografisi “Florence” vizyona girdi.

Florence’in konforlu hayatı
Florence’in tarihe geçecek bir özelliği olmadığı gibi Florence’in kendi yetenekleri hakkında bir fikri de yok. Fakat şarkıcı olmak için müthiş bir hevesi, değerini bilmeyecek miktarda çok parası ve kendisini hayal aleminde yaşatmak için elinden geleni yapan bir kocası var. Bütün bunlar bir araya gelince Florence bir şarkıcı olarak bir kariyer sahibi olabiliyor. Evet, nice yetenek parlamaya fırsat bulamadan yok olup giderken, biz, hak etmediği miktarda paraya ve hak etmediği miktarda şöhrete sahip olmuş yeteneksiz bir şarkıcının hayatı üzerine üst üste filmler seyrediyoruz. Bu dediklerimi, filmi seyrettikten sonra okursanız çok acımasız bulacaksınız. Ama ben de filmin kötü adamıyla aynı meslektenim. Eleştirmenim ve işimiz doğruyu söylemek (her zaman doğruyu söylediğimi iddia edemeyeceğim gerçi).

Yazdıklarımın acımasız gelecek olması şundan: Florence, sevimli biri. Acıklı bir öyküsü de var. Piyanist olma hevesinde bir genç kızken evlenip, kocasından frengi kapıyor. Hastalık Florence’in el sinirlerine zarar veriyor ve piyano çalması imkansız hale geliyor. Kocasının ölümünden sonra, aktörlükte şansını deneyip başarısız olmuş bir adamla evlenip, şarkıcılık kariyerine başlıyor.

Kocası, Florence’e kimsenin “kral çıplak” demeyeceği bir ortam sağlıyor ve Florence yeteneksizliğini yüzüne karşı söyleyecek kimsenin olmadığı ortamlarda konserler vererek mutlu mesut yaşıyor. Florence’in kocası gazetecileri de satın alıyor. Ta ki bir gazeteci satın alınmayı reddedene kadar.

Bu noktada seyirci çoktan Florence’in tarafına geçmiş durumda olduğu için, gazetecinin doğruyu söylemesi cinayetle eşdeğer bir hal alıyor. Ama Florence de müziği katletmiyor muydu? Hem filmin kendisi de Florence’in yeteneksizliğine gülmemizi istemiyor muydu? En azından bazen?

Önemli olan yaptığın işi ruhunla yapmak
Film, bir yandan da şunu söylüyor ki doğru: Önemli olan ruhunla söylemek, yaptığın işi ruhunla yapmak. Virtüözite çok da önemli değildir. Florence de bunu yapıyor ve yaptığı iş saygıya değer! Kalbini en azından bir dönem punk’a kaptırmış olanlara bu söylenen çok doğru gelecektir. Ama punk çirkinliğini güzellikmiş gibi satmıyordu ki. Çirkinlikten güzellik yaratıyordu.

Filmin gündeme getirebileceği şeyleri tartışmayı bırakırsak ki filmin de herhangi bir tartışma başlatmak gibi bir derdi yok, karşımızda nasıl bir film var? Seyredilebilir, hafif, hoş bir aile filmi var karşımızda. Meryl Streep, Florence rolünde yine başarılı, yine inandırıcı. Hugh Grant, aşırı mimikli klasik Hugh Grant olmadığı anlarda Florence’in kocası rolünde iyi. Fakat Florence’in piyanisti Cosme McMoon rolündeki Simon Helberg çekilir gibi değil. Özellikle filmin ilk bölümlerindeki performansı sinir zorlayıcı nitelikte.

Kendisine bir masal alemi yaratabilecek kadar zengin, sevimli ve şöhret olma heveslisi bir kadının acıklı hikayesinden çok fazla tartışılacak şey çıkarılabilir gibi geliyor. Ama film bunları yapmayıp, sığ sularda kalmayı tercih ediyor.

‘Mayın Ülkesi’ ve ‘Hiçbir Yerden’

TARİH:  18 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir buçuk aydır yazılarıma ara vermiştim. Sanırım BirGün yayımlanmaya başladığından beri bu kadar uzun ara vermişliğim olmamıştı. Bu bir buçuk ayın bir ayı tatildi. Ama 15 günü yine boş geçmedi mesleki açıdan. Temmuzun son haftasında artık neredeyse geleneksel hale getirdiğim gibi Polonya’da, Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar (Nowe Horyzonty) Film Festivali’ndeydim.

9 Eylül – 15 Eylül arasında ise Macaristan’da Miskolc Film Festivali’nde (Jameson CineFest) uluslararası jüride görev aldım. Jürinin başkanı, aynı zamanda FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu) Başkanı da olan Klaus Eder’di. Diğer jüri üyeleri ise yazar, yönetmen, akademisyen Ibolya Fekete, Macaristan Senaryo Yazarları Birliği Başkanı Norbert Köbli ile yönetmen, yapımcı ve akademisyen Akiva Tevet idi.

Doğrusu festivalin iyi bir programlama yapmadığını söyleyebilirim. 5 gün içinde 18 filmi değerlendirmemiz gerekiyordu. Öyle ki programımızda 5 film seyretmemizin gerektiği bir gün bile vardı. Neyse ki sadece iki ödül veriyorduk: En İyi Film’e verilen Emeric Pressburger Ödülü ve En İyi İkinci Film’e verilen Adolph Zukor Ödülü. Ödüller tam da benim isteklerim doğrultusunda verildi. Tesadüfen jürinin ortak noktalarını temsil ediyordu tercihlerim.

En İyi İkinci Film yani Adolph Zukor Ödülü’nü Danimarkalı yönetmen Martin Zandvliet’in Benim Ülkem/Mayın Ülkesi (Under Sandet / Land of Mine) kazandı. Filmin adında bir kelime oyunu var. İngilizce “mine” sözcüğü iki anlama geliyor: Benim ve mayın. Filmin İngilizce adındaki mine her iki anlama da geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Danimarka sahillerine Nazi Almanyası’nın döşediği binlerce mayının temizlenmesi gerekiyor. Almanların döşediği mayınları yine Almanlara toplatmak çok da acımasızca bir karar gibi görünmüyor. Yıllarca Alman işgali altına yaşamanın öfkesiyle yüklü milliyetçi Danimarkalı subayların, Alman askerlerin bu mayınları toplarken yaşayacakları hayati riskleri düşünüp üzülmeleri beklenmiyor. Fakat ne var ki çocuk yaşta askere alınan Alman askerlerin hali de pek acıklı. Savaş sadece işgal edileni, saldırıya uğrayanı vurmuyor ki! Savaş, savaşan bütün tarafların halklarını vuruyor. Asker dediklerimiz de o halkın erkek çocukları (genellikle). Faşist devletin zoruyla çocuk yaşta savaşa gönderilmiş bir Alman gencine ne kadar öfke duyabilirsiniz? Tabii ki karşınıza tankı ve tüfeğiyle çıktığında ve canınıza kastettiğinde onu öldürmeyi isteyeceksinizdir ama süngüsü düşmüş bir halde bir esirken? Filmi seyrederken aklıma 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü üstünde yaşananlar geliyor. Birkaç saat önce halka ateş açan askerlerin, linç edilme görüntüleri. Bir kaşık suda boğmak istediğim FETÖ’cü subayların işkence görmüş halleri. Aklıma PKK ile verilen savaş da geliyor. Maalesef ülkemiz pek zengin tecrübeler kazandırıyor insana.

Zalimin mazluma, mazlumun zalime dönüşmesi hayatın klasik gerçeklerinden. Filmi seyrettiğim ülkenin de böyle bir geçmişi var. Macarlar, Almanya ile birlik olup SSCB’ye karşı savaşmışlar. SSCB de onlara savaştan sonra hiç de iyi davranmamış. Macarlar işin bu ikinci faslını, Sovyet işgali altında oldukları dönemi hiç unutmuyorlar. Ama öncesini, yani savaş dönemini de hiç hatırlamıyorlar.

Neyse, “Mayın Ülkesi” esir alınan askerlerin hayatları pahasına Danimarka sahillerindeki mayınları temizlemesini ve bu sırada başlarındaki Macar subayla ilişkilerini anlatıyor. Çok klasik bir sinema örneği. Gelecek her adımı önceden tahmin edebildiğiniz filmlerden biri Mayın Ülkesi. Ama yine de izleyiciyi avucunun içine alıp, sonuna kadar da orada tutmayı başarıyor. Güçlü, etkileyici bir film. Sony’nin filmin haklarını alıp, sonra da filmi rafa kaldırmasını anlamak ise güç. Sony’nin kimi filmleri, rekabet sahnesinden uzaklaştırmak için satın aldığı ve böylece gözlerden uzak tuttuğu dillendirilen bir iddia.

En İyi Film Ödülü olan Pressburger Ödülünü ise “Hiçbir Yerden” (From Nowhere) adlı filme verdik. Matthew Newton’ın yönettiği film Amerikan sinemasının pek görmediği bir gençlik kesimini ele alıyor. Filmin merkezinde Amerikan kimliği edinememiş üç genç var. Bu üç gencin, yasal bir kimlik edinmek için verdikleri mücadele, avukatları, öğretmenleri, aileleri ve birbirleriyle ilişkilerini çok etkileyici bir biçimde anlatmış Matthew Newton. Genç oyuncular çok başarılılar. Mülteci krizinin gündemin birinci sıralarında yer aldığı günümüzde geçmesi, filmin önemini artırıyor ama filmi güzel yapan elbette güncel bir temayı ele alması değil. Bu filmi umarız sinemalarımızda, olmazsa festivallerden birinde görmeyi çok isterim doğrusu. Herşeye rağmen bir de altyazılı izlemek istiyorum filmi çünkü. İF İstanbul’a çok yakışır doğrusu.

Tereddüt: Yok mu aslında birbirimizden farkımız?

TARİH:  17 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nde Tereddüt’ü izledikten sonra şunları yazmıştım: “Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda ‘Teredddüt’ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikayesini anlatıyor. Asıl hikaye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün küçük yaşta evlendirilmiş Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, kendi hayatını kazanan modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyası ortalama bir kadınınkinden çok farklı değil; kendisini domine edecek maço erkeklerden hoşlanıyor. Şehnaz’ın sevgilisi Cem (Mehmet Kurtuluş) böyle biri; sert hatlı ve maço tavırlı. Cem, bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförü Mahur’un entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor ve Şehnaz onu porno izlerken yakaladığında bile bu durum ilişkilerinde bir sorun teşkil etmiyor; çift bu anın ardından sevişebiliyor. Belki de Şehnaz Cem’in porno izlemesinden erotik bir haz alıyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir çocuk-kadın. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç ev kadını. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek Elmas için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Zaten yaşadıklarına sevişmek denemez, kocasının Elmas’ın vücuduna duhul etmesi demek doğru olur. Fakat filmin koca figürünü de bir canavar olarak betimlemediğini belirtmem lazım.

Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Ve film bu noktadan sonra aslen Şehnaz’ın hikayesi olmaktan çıkıp Elmas’ın hikayesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikayesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü gölgede kalmaya başlıyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor ve bize sadece Elmas’ın anlatımıyla aktarıyor. Ne Elmas’ın çocukluğunda, ne de onu cinayet şüphelisi konumuna getiren süreçte neler yaşandığını anlayamıyoruz. Film ima edip, gerisini seyircinin fantezisine bırakmakla yetiniyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikayesinde bir tahakküm söz konusu değil. Bir yanlış bilinçten, bir koşullanmadan söz edilebilir: Şehnaz modern bir hayat sürmesine karşın sert ve maço erkek tipini makbul görme konusunda geleneksel toplumsal kodlar içinde kalmış diyebiliriz. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce, tercihi artık kendisini tatmin etmez hale gelince de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Şehnaz gayet kararlı davranıyor ve ilişkiyi ne sürdürüyor ne de sündürüyor. Hatta ilişkisinde aldatan taraf olmasına rağmen üste çıkmayı başaran olduğunu da söyleyebiliriz. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” başlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.
Filmin zaafı da belki bu, iki kadının hikayesi birbirine değiyor ama iç içe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oysa Yeşim Ustaoğlu, filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında filmin aslen Şehnaz’ın hikayesi olduğunu söylemişti. Film de zaten Şehnaz’ın hikayesiyle başlayıp, Şehnaz’ın hikayesiyle bitiyor. Fakat dramatik yapıdaki bu sorun, Ecem Uzun’u başrole, Funda Eryiğit’i yardımcı kadın rolüne düşürüyor. Ödüllerde de bunun sonuçları görüldü.

Araf’ı izlerken de Tereddüt’ü seyrederken yaşadığım duyguya, bir değil birkaç fim birden izlediğim duygusuna kapılmıştım. Tereddüt’te iki ayrı güçlü hikaye var ve sonuçta yan hikaye asıl hikayeyi eziyor.

Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor

Biraz ekleme ve düzeltmeyle yazdıklarım buydu. Bu arada Yeşim Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’la yaptığı söyleşiyi okudum. Filmi seyrederken netleşmeyen bazı şeyler kafamda netleşti. Fildeki bazı ölümlerin nasıl gerçekleştiğini anladım. Film anlatmıştı da ben mi anlamamıştım? Bilmiyorum.

Bir yerde Ayşe Arman, Yeşim Ustaoğlu’na şunu soruyor: “Asında sen, ‘Özgecan, Yeşim Ustaoğlu, Ayşe Arman… Yok aslında birbirimizden farkımız’ mı diyorsun? Yeşim Ustaoğlu’nun cevabı ise “Tabii ki yok.” diye başlıyor ve devam ediyor.

Ben bu bakış açısına katılmıyorum. İnsanları cinsel kimlikleriyle tanımlama düşüncesine katılmıyorum. Filmle temel sorunumun da bu olduğunu şimdi kavrıyorum. Bu nedenle benim için iki kadının hikayesi bütünleşmiyor, birbirinden kopuk duruyor. Kadın olmak ortak paydası, Şehnaz’la Elmas’ı birbirinden farksız ve benzer hikayeler yaşayan karakterler yapmıyor. Bunun kanıtı da filmin kendisi. İki kadının arasında dağlar kadar fark var. Sınıfsal, kültürel, mesleki ve kuşak açısından o kadar farklılar ve hayat karşısında o kadar farklı güçlere (güçsüzlüklere) sahipler ki… Her şeyi bir kenara bırakalım, iki kadının film içinde birbirleriyle karşılaştıkları noktada, birisi hasta diğeri onun doktoru. Orada da bir hiyerarşik ilişki var. Filmin muzdarip olduğu şey Yeşim Ustaoğlu’nun sinemacılığı değil, Ustaoğlu bu konuda adının ima ettiği gibi en usta sinemacılarımızdan biri. Filmin muzdarip olduğu şey, zamanımıza ve dolayısıyla filme hakim olan kimlikçi bakış açısının kısıtlayıcılığı ve genelleyiciliği. Bütün bunları söyledikten sonra Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal’a layık olan filmin Tereddüt olduğunu da belirtmem lazım. En iyi kadın oyuncu ödülü de Eryiğit’le Uzun arasında paylaştırılsaymış keşke.

Not: Filmin tavizsizliğinin ilaç gibi geldiğinden söz etmiştim. Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor.

Hatırla: İnkâr ve yüzleşme

TARİH:  23 Temmuz 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Atom Egoyan ne yazık ki artık iyi filmler yapamıyor. Oysa Exotica, Sweet Hereafter ve Chloe etkileyici filmlerdi. Hatırla ne yazık ki hatırlanacak filmleri arasında olmayacak. Oysa film, suçluluk, inkâr, hafıza ve intikam gibi çok önemli temalardan söz ediyor. Bütün bunların arkasında ise politik bir olayın yani Yahudi Soykırımı’nın olması da cabası. Ama film ele aldığı temaların hakkını veremiyor. Ne bir macera filmi olarak, ne de bir psikolojik/politik film olarak kayda değer bir yanı var.

Dikkat: Yazacaklarım filmin sürprizine dair ipuçları verecek!

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor.

Suçluluğun inkârı üzerine unutamadığımız filmler izledik. Mesela David Lynch’in Kayıp Otoban’ında karısını öldüren kahraman, suçunu kabul edemez ve artık kendisi olarak yaşayamaz. Zihninde başka bir adama dönüşür.

Ama Hatırla ile daha yakın akrabalığı olan film ise Christopher Nolan’ın Memento’su. Memento’nun kahramanının hafızası neredeyse yoktur. Karısı öldürülmüştür ve karısını öldürdüğüne inandığı insanın peşine düşer. Bu arada hafıza sorunu yaşayan bir müşterisini de hatırlamaktadır. Sonunda öğreniriz ki, hafıza sorunu yaşayan bir müşterisi yoktur, o kişi ta kendisidir. Ve karısının ölümüne de kendisi sebep olmuştur.

Hatırla’nın kahramanı Zev (Chritopher Plummer) yaşlı ve bunamakta olan bir Yahudidir. Bir gün arkadaşı Max (Martin Landau) ona bir paket gönderir. Pakette para ve bir mektup vardır. Max ve Zev, Auschwitz’de birlikte kalmıştır. İkisinin de ailesini, Kurlander adlı aynı sadist Nazi subayı katletmiştir. Max, artık tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu için, intikamlarını Zev’den almasını istemektedir. Zev, Kurlander’i bulmak için Amerika’ya yolculuğa çıkar.
Ama intikam girişimi ne Zev’e, ne de başkalarına iyilik getirmeyecektir.

Egoyan’ın bu filmi 2015’te yapmış olması elbette Ermeni Soykırımı’na dair de bir şeyler söylediğini düşündürüyor. Filmin adı olan Hatırla, zaten emir kipinde unutmamaya çağırıyor. İnkâr ve bastırmanın iyi bir şey olmadığını söylüyor tabii ki. Bir anlamda inkâr ederek sonuna kadar kaçış diye bir şey yok dediği söylenebilir. Bütün bunlara rağmen film ne ilginç bir sinemasal deneyim sunuyor, ne de derinleşebiliyor. Senaryo zayıf ve ikna edilicikten uzak. Christopher Plummer’ın oyunu ise filmin tek muhteşem yanı. Bu performans, Hatırla’yı uzun süre hatırlanacak bir film yapamıyor yine de.

‘Ben, Daniel Blake’, ‘Frantz’ ve ‘Babamın Kanatları’

TARİH:  24 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

İşçi sınıfının sinemacısı Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan filmi “Ben, Daniel Blake”, yeni dünya düzeninin, neo-liberalizmin insanlık dışılığını, barbarlığını anlatan çok güçlü bir film. Filmin kahramanı Daniel Blake (Dave Johns) bir marangoz, inşaat işçisi bir marangoz. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra doktor çalışmasına izin vermiyor. Fakat doktorun da üstünde değerlendirme mercileri var. Bu “profesyoneller” Daniel Blake’in çalışabileceğine hükmediyorlar. Daniel, ne malûl maaşı alabiliyor ne de işsizlik sigortasından yararlanabilmesini sağlayacak formaliteleri tamamlayabiliyor. Çünkü önündeki bürokrasi çarkından öğütülmeden sağ çıkabilmek mucizelere bağlı. Daniel, bu sırada iki çocuklu dul bir kadın olan Katie ile (Hayley Squires) arkadaşlık kuruyor ve bu dörtlü bir tür aile oluşturuyorlar. Ama koşullar Katie’yi önce hırsızlık sonra fuhuş yapmaya zorlayınca bir kriz yaşanıyor. Bütün bu anlatılanlardan pek de iyi bir film çıkmazmış gibi görünebilir ama Loach zoru başarıyor. Filmin kimi zorlama sahneleri olsa da (Daniel ile Katie’nin randevuevinde karşılaşmaları) ve ezilenlerin dayanışması bazen biraz pembe gözlüklerle izlenmiş gibi gelse de “Ben, Daniel Blake” çok iyi bir film. Ken Loach’ın en iyileri arasında yer alabilir.


Festivalde yarışan Türk filmlerinden “Babamın Kanatları”nın konusu “Ben, Daniel Blake”le çok benzeşiyor. Bu kez filmin kahramanı (Menderes Samancılar) inşaatlarda çalışan Kürt bir işçi. Kanser olduğunu öğreniyor. Van’da yaşayan depremzede ailesinin deprem konutlarından birine sahip olabilmesi için tek çözümü inşaattan düşmüş gibi yapıp, ailesini ölüm tazminatına hak kazandırmak. “Babamın Kanatları” hakkındaki ortak kanı şu ana kadar festivaldeki yarışma filmleri içinde en iyisi olduğu. Film hakkında vizyona girdiğinde daha uzun yazacağım.

François Ozon’un Venedik’te yarışan ve çok beğenilen filmi “Frantz”da festivalde gösterildi. “Frantz”, Ernst Lubitsch’in bir filminden uyarlama. Güçlü bir savaş ve milliyetçilik karşıtı mesajı olan filmin psikolojik derinliği de var. Filmin sırlarını açık etmeden yazmak gerekirse, kağıt üzerinde en âşık olmayacağa adama âşık olan bir kadının öyküsü diyebiliriz filme. Bir de bazen yalanın gerçeklerden daha iyi olup olmadığına dair bir tartışma da denilebilir film için. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da geçen film, siyah-beyazla –renkli ve Almanca ile İngilizce arasında geçişler yapıyor. Gayet olgun bir sinema ürünü Frantz. Yakalarsanız kaçırmayın derim. Hoş filmi fazla melodramatik ve dizi film duygusunda bulanlar da yok değildi. Filmin başrol oyuncusu Paula Beer’in Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroianni en iyi genç kadın oyuncu ödülünü aldığını da belirteyim.

*****

Muhteşem Yedili

“Muhteşem Yedili”, baştan söylemeli, ruhsuz bir western. Filmin teması aslında çok güçlü: Acımasız bir kapitaliste karşı mücadele eden küçük çiftçilerin hikayesini anlatıyor film. Çiftçiler topraklarına el koymak isteyen kapitalist Bartolomew Bogue’un (Peter Saarsgard) silahlı adamlarına karşı kendi başlarına savaşamayacakları için, bütün paralarını ve değerli eşyalarını toplayıp, kendileri için savaşacak paralı askerler aramaya başlarlar. Bu işi de kasabanın en seksi kadını ve güzel kadını (Haley Bennet)üstlenir tesadüfen. Yok tesadüfen değil, Bogue’un adamları kocasını öldürdüğü için tabii ki.

Chisolm (Denzel Washington)adlı bir zenci kovboyun öncülüğünde, yedi adam bir araya gelir. İçlerinde her türden bir örnek bulunur: Bir Kızılderili, bir öncü/avcı, bir Çinli, bir ayyaş, bir korkak vs. Bu adamlar hakkında pek az bilgi sahibi oluruz. Bir tek Ethan Hawke’un oynadığı Goodnight adlı karakter hakkında biraz bir şey öğrensek de o da yeterli olmaz. Karizmatik oyuncuları oynatsa da, yönetmen bu karizmalardan yararlanmayı her nedense becerememiş. Bu westernin işlemesi için bu yedilinin kahramanlaşması lazım, gerçek insan boyutlarını aşması lazım. Yönetmenin amaçladığı da bu, yoksa westerni yapıbozuma uğratayım, postmodern bir western yapayım filan derdinde değil. Ama olmamış, dolayısıyla ortaya sıkıcı bir film çıkmış. Bulursanız bu filme ilham veren Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ını (1954) izleyin. Onu da bulamazsanız John Sturges’ın (1960) tarihli “Muhteşem Yedili”sini izleyin. Daha iyi vakit geçirirsiniz.

Satıcı: Taciz, mahalle baskısı ve intikam

TARİH:   28 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Asghar Farhadi’yi, Berlin’de Altın Ayı ve Oscar’larda Yabancı Dilde En iYi Film ödüllerini kazanan ‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle tanıdık. Bir ayrılık öncesinde yaptığı ‘Eli Hakkında’ da Farhadi’nin en iyi filmleri arasında sayılıyor. Farhadi, daha sonra Fransa’da ‘Geçmiş’i çekti. Yeni filmini İspanya’da çekmesi beklenirken, ülkesi İran’a döndü ve ‘Satıcı’yı yaptı. ‘Satıcı’ son Cannes Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle döndü.

Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Farhadi filminin senaryosunu ince ince örmüş. Filme adını veren satıcılık, sadece bir film kahramanının yaptığı işle sınırlı değil örneğin. Mesleği arabasıyla yol kenarlarında giysi satmak olan bir karakter var filmde ve filmin adındaki satıcı o. Ama onunla çatışan öğretmen/tiyatro oyuncusu da arabasını satmaya çalışıyor. Bir başka oyuncu meslektaşı ona evini kiralıyor. Tiyatroda sergilemeye çalışılan oyun, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyunu. Belki de satmanın sembolik anlamları da var: Çünkü herkes kendisi hakkında bir imge de satıyor. Gururu kırılınca bir intikamcıya dönüşen adam yardımsever ve hoşgörülü biri, bir kadınla yalnız kaldığında bir tacizciye dönüşen adam mazbut biri imgesini satıyor çevresine.

Başka paralellikler ve simetriler de var: Filmin başında, yandaki inşaat nedeniyle evleri fiziki olarak çatırdayan çiftin, filmin finalinde evliliklerinin çatırdadığını görüyoruz. Evin, fiziki çatırdaması sırasında yatalak komşusunu sırtında taşıyan öğretmen, filmin finalinde uyguladığı şiddetle önceki yardımsever insan imgesini tersyüz ediyor ve tepkisini yönelttiği ‘satıcı’yı sırtta taşınacak hale getiriyor.

Öğretmen, bir dolmuşta yanındaki kadın yolcu tarafından taciz etmekle haksız yere suçlanıyor, başka bir zamanda ise kendisi öğrencisinin cep telefonunu, çocuğun itirazlarına rağmen karıştırıyor; daha sonra da eski komşusunun telefonuna bırakılan mesajları dinleyerek başkalarının sınırlarını ve mahremiyetini ihlal etmeye devam ediyor. O da tacizci olabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların arkasında devletin ve mahallenin baskısını da hissettiriyor film. Sahneye konulmaya çalışılan oyunun birkaç paragrafı ahlâka mugayir (ahlâka aykırı) bulunduğu için sansür kurulunca çıkartılmak isteniyor; okula sipariş edilen kitaplar, okul müdürü tarafından uygun bulunmuyor. Ama en korkuncu sanırım çevrenin baskısı. Filmin, görmediğimiz ama olayların kırılma anını oluşturan bir sahnesi var. Bu sahnede kadın, kocasının geldiğini zannederek evin kapısını açık bırakıp duşa giriyor. Oysa gelen evin eski kiracısı olan hayat kadınının eski bir müşterisi. Ve adam kadına saldırıyor. Kadın yaralanıyor. Ama, saldırganı polise şikâyet etmek, yeni saldırılara açık hale gelmek demek! “Neden kapıyı açtın?” tarzında suçlayan sorulara maruz kalmak demek. “Evde çıplak ve yalnızken, adama kapıyı açmış” şeklinde yorumlarla karşı karşıya kalmak demek. Ve tecavüze uğramışlığını dünya alemin bilmesi demek. Kirlenmiş kadın olarak görülmek demek. Bu bakış o kadar acıtıcı ki, mahkemeye gidilmemiş olmasına rağmen, saldırıya uğrayan oyuncu, seyircilerin kendisine ‘saldırganın bakışlarıyla’ baktığını düşünebiliyor. Daha önce bir prova sırasında bir fahişeyi canlandıran başka bir kadın oyuncu, meslektaşlarının kendisini aşağıladığını düşünerek sinir krizi geçiriyor. İran’da bir oyuncu, fahişeyi canlandırsa da, seksi giyinemiyor. Bir meslektaşı tamamen giyinik kadının ‘yarı çıplakmış gibi’ davranmasına gülüyor ama kadın oyuncu, fahişeyi oynadığı ve büyük ihtimalle çocuklu dul bir kadın olarak, gerçek hayatta da potansiyel fahişe olarak görüldüğü için, bu gülüşü bir aşağılama olarak algılıyor. Filmde, yüzünü hiç görmediğimiz bir fahişe var gerçekten ve o da tek çocuklu, dul bir kadın.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın

Farhadi’nin ‘Eli Hakkında’ adlı filminde de bir kadının kaza sonucu ölümü kadar, belki de ondan da daha çok, kadının bozulabilecek şöhreti kaygı yaratır arkadaşları arasında. Çünkü kadın nişanlısından gizli, bekar erkeklerin de olduğu bir evde bir gece geçirmiştir. Tecavüz ve ölüm, bozulacak şöhretten daha kötüdür sanki.

‘Satıcı’ bizi farklı aşamalarda farklı karakterlerle özdeşleştiriyor. Filmin finalinde, seyircinin özdeşleştirildiği karakter ise tacizci (ya da tecavüzcü) oluyor. Farhadi’nin bize söylediği şu cümlelere elbette katılıyoruz: kimse hayatta mutlak kötü, kimse de mutlak iyi değil. Ve bu roller, sık sık değişebilir. Ve intikam, intikamcıyı, intikam aldığı kişiden daha da aşağı bir yere düşürebilir. Tacize uğrayan kadının, tacizcisine karşı kocasından daha hoşgörülü oluşu, kadını yüceltiyor. Ve fakat, yine de bu finali sorunlu buluyorum. Mesele tacize uğramış kadının meselesi olmaktan çıkıyor, iki erkeğin gurur savaşına dönüyor. Farhadi zaten erkek kahramanının meseleyi kendi meselesine dönüştürmesini eleştiriyor, tamam ama sanki film de aynı şeyi yapıyor. Ve, ‘şeytana uyup’ taciz eden adam o kadar acınacak bir hale düşüyor ki, yaptığı kötülük unutuluyor. Film, bizi bu karakterle o kadar özdeşleştiriyor ki, filmin finalinde serseme dönüyoruz. Farhadi yakın zamanda şöyle bir şey demiş: “Çağımız cevap veren değil soru soran sinemanın zamanı”. İyi de, finalde sinirleriyle aşırı derecede oynanan seyircinin soru soracak hali kalmıyor. Özdeşleşmeye karşı değilim ve soru sormayı engellediğini düşünmüyorum fakat dozu önemli. Filmin finali, seyirciyi aşırı dozdan öldürüyor.

Bir de şu muğlaklık meselesi var. Bilindiği gibi sanat sinemasında ima etmek, göstermeye tercih edilir. Ama bazen iş aşırıya kaçıyor. Mesela ‘Tereddüt’teki kaynana ile kocanın sobadan zehirlendiklerini, Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’a verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik. Yoksa filmin göstermediği bu anda neler oldup bittiğini anlamamıştık. Benzer bir durum ‘Satıcı’da da var. Filmin kırıldığı ‘saldırı’ anını görmüyoruz. Sanki adam, kadını banyoda çıplak/yarı çıplak (?) görüyor ve saldırıyor gibi anlıyoruz. Ama adamın cep telefonunu, arabasının anahtarlarını, bir miktar para ve prezervatifi ve de hatta çoraplarını da çıkardığını biliyoruz. Ve bütün bunlara anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Adam bunları ne zaman yaptı? Olayın ne olduğunu anlamayı değil, olayı anlatıp, ‘yorumlamayı’ seyirciye bırakmak lazım. Aksi, senaryonun bazı kısımlarını seyirciden yazmasını beklemek oluyor.


‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın.

Yaşamın Kıyısında yitik bir ruh

TARİH:  4 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kenneth Lonergan oyun yazarı olarak isim yaptıktan sonra, kendi yazdığı ve yönettiği ‘You Can Count On Me’ (2000) ile adını duyurmuş. İki dalda Oscar’a aday olan ve 30’un üstünde ödül kazanan bu filmin ardından 2005’te ‘Margaret’i çekmiş. Fakat ‘Margaret’, yapımcı şirketle yaşanan sorunlar nedeniyle ancak 2011’de vizyona girebilmiş. ‘Margaret’in iki versiyonu var, biri 2,5 diğeri 3 saat civarında. Neredeyse vizyona hiç girmeyecek ‘Margaret’ BBC’nin geçen yıl 177 film eleştirmenine sorarak yaptığı ankete göre 21. yüzyılın en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Hoş, ben bu listelere hiç inanmıyorum, bana göre bir sürü vasat film de var o listede. Ama Margaret onlardan biri değil ve o listede olmayı hak ediyor. İlerde yapılacak anketlerde Lonergan’ın son filmi ‘Yaşamın Kıyısında’sının (Manchester by the Sea) da en iyiler arasında olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Filmin 6 dalda Oscar’a aday olduğunu da ekleyeyim. Oscarlara da çok fazla anlam yüklenmemesi gerektiğini söylemek lazım. ‘Yaşamın Kıyısında’nın yanına bile yaklaşamayacak olan ‘La La Land’ sonuçta 14 dalda Oscar’a aday.

Yönetmenin iki filmindeki ortak tema
Birbirlerinden farklı filmler olmasına rağmen Margaret’la Yaşamın Kıyısında’nın ortak temaları var. Kanunen suç sayılmayan, ama failinin kendisini affedemediği bir eylem ve onun trajik sonuçları iki filmin de merkezinde yer alıyor. Margaret’ı kahramanı genç kız, suçluluk duygusundan kırtulmak için çok çaba harcıyor, ‘Yaşamın Kıysısında’nın erkek kahramanı Lee Chandler’ın (Casey Affleck) ise bu duygudan kurtulma ihtimalini görmüyor.

Lee, yaşarken kendisini mezara gömmüş, ruhen bitkisel hayatta biri. Böyle bir karakteri anlatan bir film olmasına rağmen, Yaşamın Kıyısında insan ruhuna öyle bir dokunuyor ki, bir süre kendinize gelemiyorsunuz. En azından benim için böyle oldu.

Zamanlar arasında geçiş
Film geçmişte başlayıp bugüne sıçrıyor, sonra zaman zaman yine geriye dönüyor. Bu geri dönüşler filmin en zorlayan kısmı. Bazen, olayın bugünde mi yoksa geçmişte mi gerçekleştiğini anlamakta güçlük çekebiliyorsunuz. Onun dışında filmin gayet basit bir hikâyesi var. Birkaç apartmanın birden kapıcılığını yapan, kadınların yakınlaşma taleplerine yüz vermeyen ve barlarda içip içip kavga çıkaran Lee Chandler, abisinin ölümünün ardından bir sürprizle karşılaşıyor. Abisi, Lee’yi 17-18 yaşlarındaki oğlu Patrick’in vasisi tayin etmiştir. Oysa Lee’nin tek isteği bodrum katında, bir tür mezar gibi olan tek oda evinde, kendinden nefret ederek, yapayalnız hayatını sürdürmektir. Kimsenin vesayetini alamayacağı gibi, yeğeninin yaşadığı Manchester by the Sea’ye de taşınmak istemez. Lee’nin Manchester’da bir geçmişi vardır ve o geçmiş Lee’yi ezmeye devam etmektedir. Geçmişte olanlardan dolayı Lee’yi suçlayan bir sürü insan da vardır Manchester’da. Lee Manchester’a gelemez, Patrick de Manchester’ı terk edip Lee’nin yaşadığı Boston’a gitmek istemez. Patrick, popüler bir öğrencidir. İki kızla birden çıkmakta, bir rock grubunda çalmakta ve okulun hokey takımında oynamaktadır. Film Lee ile Patrick’in bu soruna bir çözüm aradıkları dönemi anlatıyor.

Lee’nin seçimi
Lee, ‘Taksi Şoförü’ Travis’ten bu yana sinemanın gördüğü en yalnız karakterlerden biri. Taksi Şoförü’nün afişinde Robert de Niro, elleri montunun cebinde New York sokaklarında yürürken görülür. Lee de çoğu zaman elleri montunun cebinde, Travis gibi içine kapanık bir şekilde yürüyor hayatta. Lee, vicdan azabından çıkmak, yasını sona erdirmek istemiyor. Kendisini suçladığı gibi başkalarının da kendisini suçladığının farkında. Kendisini cezalandırma isteğiyle karışık öfkesi sonunda dayak yediği kavgalar çıkarmasına neden oluyor.


Geriye dönüşlerde tanıdığımız Lee ise farklı biri. Üç çocuk babası olmasına rağmen kendisi de yaramaz bir ergen gibi. Karısının daha az içmesi, arkadaşlarıyla eğlenirken daha az gürültü yapması vs. için uyarmak zorunda kaldığı yaramaz ama sevimli bir çocuk Lee. Ergen ruhlu yetişkin erkekler daha çok komedilere konu olur ama Lee’nin bir hatası gülünüp geçilemeyecek, trajik bir sonuca yol açıyor. Lee, hatası kanun tarafından suç sayılsa belki biraz daha rahatlayacak, belki cezasını çektiğini düşünecek. Ama Lee’yi vicdanından başka cezalandıracak bir mekanizma da yok. Tıpkı Margaret’in bir kazaya neden olan genç kızı gibi.

Hayatta da böyle olur
Lonergan’ın muhteşem bir diyalog yazma yeteneği ve sanki her sahneyi inandırıcı kılan sihirli bir değneği var. Filmin klasik Hollywood finaline uymaması da bir erdem. Klasik Hollywood tarzında sorunlu kahraman, sonunda birisinin omzuna dayanıp ağlar ve bir anda yasından çıkıp yeni bir hayata başlar. Yaşamın Kıyısında’da böyle olmuyor. Film yine de, küçük de olsa bir ışık yakıyor. Lee, en azından Patrick’le ilişkisini sürdürme niyetinde olduğunu beyan ediyor. Yani sonunda başka birine daha hayatında yer açıyor. Hayatta da böyle olur. Ufak ufak, küçük küçük değişir şeyler. Mucizevi çözümlerin olmadığını anlatan mucizevi bir film ‘Yaşamın Kıyısında’.

yasamin-kiyisinda-yitik-bir-ruh-241455-1.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com