Dağ II: Kahramanın ve kadının adı var mı?

TARİH:  5 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Askerlik ölmeyi göze almayı gerektirir. Ölmek kimse için kolay değil. Bu nedenle savaşanlar, yaptıkları işin kutsal olduğuna inanır ya da inandırılır. IŞİD’li için de kutsal bir iştir savaşmak, YPG/PKK’li için de, Türkiye ya da Suriye askeri için de.

Savaşan taraflar, masum insanları kötülerin elinden kurtardığına inanmak zorundadır. Ve yaptıkları savaşın bir şeyleri nihayete erdireceğine, kazanılacak zaferin ebedi olacağına inanmaları gerekir.

Çok açık ki, savaşan bütün taraflar haklı olamaz. Birisinin tarafı kutsalken diğerininkinin savaşı da aynı zamanda kutsal olabilir mi? Peki kutsalı, kutsal olmayandan, haklıyı haksızdan kim hangi kriterle ayırıyor?

Savaşta öncelik nedir?
Savaşlar bir şeyleri nihayete erdiremiyor, kazanılan zaferler yenilenlerin hıncını biliyor. Her savaş yeni bir savaşın gerekçesi oluyor. Yüzbir yıl önce başlamış I. Dünya Savaşı’nda yenilen taraflardan Almanya II. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Almanya’nın sonunu biliyoruz. I. Dünya Savaşı’nda yenilen taraflardan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı Türkiye II. Dünya Savaşı’na katılmadı ama bu, yenilginin acısını hazmettiği anlamına gelmedi ne yazık ki. Halâ Musul bizimdi, Ege’deki adalar bizimdi diye söylenmeye devam ediyor yeni Osmanlıcıların Türkiye Cumhuriyeti ama aynı zamanda Türkiye bizim de vatanımızdı diyen Ermenilerden hiç haz etmiyor. Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonunda başına gelenler ya da eski Osmanlının hazin sonundan da ders almıyor yeni Osmanlıcı. Ve bütün bir ülkeyi yeni felaketlere sürüklemek için elinden geleni yapıyor. Tabii, onların da şöyle haklı bir yanları var: Savaşın kazananı Batı ülkelerinin, o topraklardan tek beklentisi doğal kaynakların sömürüsü. Benim daha çok nedenim var diyor yeni Osmanlıcı, oralarda bir tarihim ve soydaşlarım da var, diyor. Soydaşı sadece Türkmenle sınırlayarak, Arap ve Kürtü soydaştan saymayarak olsa da…

Peki gerçekten de masum sivil halkı kurtarmak savaşanların önceliği midir? Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Rehberlik yaparken bir boğaz turu kaptanının Kıbrıs’ta bir kadın ve küçük çocuğunu kurtarmaktan duyduğu pişmanlığın hikayesini kendi ağzından dinledim. Kaptan bir ayağı aksayan, çok asabi biriydi. Onu yumuşatmak için sohbet başlattım. Konu aksak ayağına da geldi. Sakatlığı, Kıbrıs Savaşı’nda olmuştu. Rum bir kadın ve çocuğunu kurtarmak için harcadığı çaba, tehlikeli bölgede fazla vakit geçirmesine neden olmuş ve o sırada yaralanmıştı. Gurur duyulacak bu davranışından, kaptan şu sonucu çıkarmıştı: O Rum kadın ve çocuğu gördüğüm anda öldürmeliydim. Yumuşaklığım yüzünden sakat kaldım. Sakat kalmasından kendisini suçluyordu. Ve bu bitmeyen hesaplaşması onu çok asabi biri yapmıştı. Benzer şeyleri Vietnam Savaşı filmlerinde de görmüşsünüzdür. Amerikan askerleri sivilleri öldürmelerinin gerekçesini sabah köylü olarak gördüklerinin akşam gerilla olarak kendileriyle savaşmalarıyla meşrulaştırırdı. Savaşta sivilleri korumak bir efsanedir, savaş sivil – asker ayırt etmez.
Dağ-II filmi bütün bu yazdıklarımla ilgili. Muhalif bir Türk gazeteci kadını IŞİD’in (kendilerine İslam Devleti diyor bu örgüt) elinden kurtaran bir Türk birliğinin hikayesini anlatıyor film. Bu misyondan sonra film bir nevi “Yedi Samuray”a (ya da Muhteşem Yedili’ye) dönüşüyor. Yedi kişilik Türk timi, bir Türkmen köyünü IŞİD’in elinden kurtarma misyonunu üstleniyor.

İnsana dair her şey
Bu bir kahramanlık öyküsü. Türkiye’nin IŞİD’e yıllar boyunca verdiği destek filmin tartışma konuları içinde değil. “Arap ve Kürt denizi”nin ortasındaki Türkmen köylülerinin neden Arap ve Kürtlerden daha fazla soydaşımız olduğu da filmin konusu değil. Bunlar siyasetin konusu, askerin konusu değil, doğru. Ama filmdeki askerler ne yazık ki gerçek insanlardan olabildiğince uzak. Her asker, hangi ülkenin hangi davası için savaşıyor olursa olsun, bir tür kahramandır, kabul. Ölmeye ve öldürmeye giden insanlardan istenen çok, çok büyük bir fedakâlıktır. Ama kahramanlık hikâyelerinin içinde korkaklık da, vahşet de, bencillik de, acımasızlık da, kısacası insana dair her şey vardır. Dağ’ın kahramanlarının hikayesinde acımasızlık dışında her şey çok fazla iyi. Dağ’ın kahraman askerleri, görevleri dışına çıkarak, sivilleri kurtarmak için hayatlarını feda edebilecek denli fedakar. Bu tek boyutlu tipleri canlandıran oyunculardan iyi oyunculuk beklemek fazla iyimserlik olurdu. Ama Ufuk Bayraktar bu mucizeyi başarıp, gerçekten iyi bir oyunculuk sergiliyor. Diğer oyuncular mucize gerçekleştiremiyor. Çok beğendiğim bir oyuncu olan gazteci rolündeki Ahu Türkpençe de ne yazık ki iz bırakmıyor.

Filmde kadınların rolü
Filmin temsil ettiği Türk ordusu, bir arkadaşımın dediği gibi ordudaki son Atatürkçüleri temsil ediyor sanki. Dağ’ın askerleri seküler askerler. Atatürk’ün ordusunun büyük ölçüde Fethullah’ın ordusuna dönüşmüş olduğunu 15 Temmuz’da görmüştük. Filmde bunun izi yok. Ama Atatürkçü ordunun bastırdığı “Musul bizimdi” söylemi bu askerlerde de var.

Filmde kadınlara düşen rol başta kurtarılmayı beklemek. Kurtarıldıktan sonra az bir miktar frikik vermek de gerekiyor elbette. Ne de olsa kadınsın, biraz et göstereceksin! Daha sonra filmin kadınları da kahramanlık destanına katkıda bulunuyorlar. İlk Dağ filmi cinsiyetçi olması gerekçesiyle Altın Bamya ödülü almıştı. Filmin yaratıcılarının bu kez daha dikkatli olmak için çaba harcadıklarını biliyorum ama ne yazık ki ellerinden gelen yeterli değil ve halâ kusurlu.

Velhasılı kelam, Dağ II, Dağ I gibi bir asker güzellemesi. Farklı olduğunu iddia etse de Hollywood savaş filmleriyle akrabalığı çok. Birçok tez içeriyor, mesajları var. Bunlardan en güzeli çok sesliliğe açık oluşu; diğerlerinin bir kısmını tartıştım. Ama film, ikna edici bir öykü ve kahramanlar içermiyor ki asıl önemli olan bu.

Her şey bir yana, savaşlarda hayatını feda eden gençlerimize ben de selam ederim. Ve evet, benim için de kutsal olan savaşlar var.

Julieta: Suçluluk duygusu ruhu kemirir

TARİH:  29 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Almodovar, deyince illa ki aşırılık geliyor insanın aklına. Ya gözyaşı, ya kahkaha ya da bazen ikisini birden bekliyor seyirci. Olmadı, ölümcül tutkular söz konusu olmalı. Julieta’da bu aşırılıkların hiçbiri yok. Julieta son derece kontrollü, son derece ölçülü bir film. Ve belki de bu kadar ölçülü olduğu için, film bittiğinde tanıdığım ilk kişiye sarılmış ağlarken buldum kendimi. Film beni ağlatmaya çalışsaydı bunu muhtemelen başaramayacaktı. Ağlatmaya çalışmadığı için ağlatmayı başardı.

Julieta, aşk, kayıp, suçluluk duygusu, aldatma, annelik ve çocukluk, kısacası hayat üzerine. Filmi Wroclaw’daki, Nowe Horyzonty yani Yeni Ufuklar film festivalinde, Cannes’da yarışan diğer birkaç filmle birlikte izledim. Ne işlevsiz ailelerin ipliğini pazara çıkaran Romen filmleri Mezuniyet (Christian Mungiu) ve Sieranevada (Christi Piu), ne kentsel dönüşüme kahramanca direnen bir kadını anlatan Kleber Filho imzalı “Aquarius”, ne Park Chan Wook’un tarihsel kara film denemesi “Hizmetçi”, ne Dardennelerin “Bilinmeyen Kız”ı, ne Xavier Dolan’ın Grand Prix’yi kazanan filmi “Bu Sadece Dünyanın Sonu” ne de bu yıl Cannes’da eleştirmenlerden Cannes tarihinin en yüksek notunu alan “Toni Erdmann” beni Julieta kadar etkiledi. Julieta kanımca kusursuz bir film. Ne eksiği ne de fazlası var. Ama gelin görün ki “Julieta” Cannes’dan eli boş döndü, hiç ödül alamadı. Sadece öyle olsa neyse. Eleştirmenler de filmi orta karar buldular. Seyirci açısından ise Almodovar’ın İspanya’daki en başarısız filmleri arasına girdi.

“Julieta”, talihsiz bir zamanda vizyona çıktı. Panama belgeleri açıklandığında, Almodovar’ın da adı bu vergi kaçırma skandalında geçiyordu. Almodovar sorumluluğunu üstlendi ama yetmedi. Seyirci Julieta’dan uzak durdu. Gerçi belki skandal olmasa da film çok büyük seyirci rakamlarına ulaşmayacaktı. Sadeliğiyle, tipik Almodovar seyircisini hayal kırıklığına uğratacaktı.

Fantastik bir şey

Almodovar, “Julieta” öncesindeki son filmi “Aklımı Oynatacağım”ı “hafif, çok hafif bir komedi” olarak tanımlamıştı. Film, gişede büyük başarı kazanmıştı. Almodovar, “Julieta” için ise “saf dram” diyor. Hemen ardından da diğer filmlerinin “saf” olmadıklarını söylemek istemediğini, bu filmde kendini daha fazla sınırladığını anlatıyor. Kendi üslubunun alışılagelmiş kimi öğelerini ayıklamış: “Filmimde kimse şarkı söylemiyor, kimse sinema üzerine sohbet etmiyor ve mizah da yok. Provalarda bazen komik bir cümle ortaya çıkıyordu ve bu oyuncuları da rahatlatıyordu. Ama kendimi zorlayarak bunları filme sokmadım. Mizaha yer olmadığına karar verdim. Bu kadar acı bir hikâyeyi anlatmanın en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, 20. filmimde böyle bir değişiklik yapmış olabilmem bence fantastik bir şey.”

Genç ve yaşlı Julieta

Julieta’nın senaryosunun temelinde Nobel ödüllü Kanadalı yazar Alice Munro’nun 3 öyküsü var. Almodovar başta filmini İngilizce çekmeyi ve başrolü Meryl Streep’e oynatmayı düşünmüş. Meryl Streep, Julieta’nın 3 ayrı yaş dönemini canlandıracakmış. Bu proje gerçekleşmeyince Almodovar filmin mekânını İspanya’ya almaya karar vermiş. Baştan beri çok ısınamadığı makyajla oyuncuyu yaşlandırma ya da gençleştirme fikrinden de vazgeçmiş. Böylece Julieta’nın gençliğini ve yaşlılığını iki farklı oyuncunun Adriana Ugarte (genç Julieta) ve Emma Suarez’in (yaşlı Julieta) oynamasına karar vermiş. Almodovar şimdi bu fikrinin çok doğru olduğunu düşünüyor: “Bir oyuncuyu makyajla yaşlandırmak hiçbir zaman işleyen bir şey değil. Makyaj ne kadar gerçekçi olursa olsun, yaşla gelen bir şey var ki, onu yansıtabilmek mümkün değil. Tecrübenin, yaşamışlığın getirdiklerini makyajla elde edemiyorsunuz.”

Almodovar, filminin özllikle bu dönemi yansıtmak gibi bir iddiasının olmadığını ama dönemin ruh halinin de elbette filmine sızdığını söylüyor. “1980’lerde çok daha farklı bir ruh halimiz vardı. Her şeyin çok daha umutlu, çok daha özgür olduğu zamanlardı. Julieta karakterinin gençliği de o dönemi yansıtıyor. O dönemde genç bir kadın, yeni tanıştığı bir erkekle trende yatmak isterse yatardı. Bugünün gençliği için aynı şeyleri söylemek zor. Adriana Ugarte’ye verdiğim kötü eğitim bu yöndeydi. Yani ona 80’lerin bir genç kadını gibi davranmayı öğrettim.”

Almodovar oyuncularından ayrıca daha içe dönük, daha dingin bir tarz talep etmiş. Komik cümleler olmadığı gibi, gözyaşları, duyguların açık dışavurumu da yok filmde. Almodovar oyuncularından hem döneme, hem de psikolojiye dair kitaplar okumalarını da talep etmiş. Mesela Suarez’den okumasını istediği kitap, yas ve kayıp üzerine Joan Didion’ın “Büyülü Düşünme Yılı” olmuş.

Almodovar filmin kahramanı Julieta gibi kayıplar yaşamış son dönemde. Ama belki de en önemli kayıp, İspanya’nın özgürlüğüne değin olanı. Almodovar ilk dönem filmlerini bugünün İspanyası’nda gerçekleştiremeyeceğini düşünüyor. “Bugün, ‘Katolik duyarlılıklara saygı’ diye yeni bir şeyle karşı karşıyayız. Halkın dini duyguları çok kolay rencide olabiliyor ve büyük bir tepkiyle karşılaşabiliyorsunuz. 80’lerde böyle bir şey yoktu.” Tanıdık geldi mi?

Suçluluk ve öfke

Filmin sırlarını çok açık etmeden konusundan söz etmek de lâzım. Filmin temel teması kayıp ve kayıp karşısında yaşanan duygular diyebilirim. Bu duyguların başında elbette suçluluk ve öfke geliyor. Julieta’nın sevgilisi ve kocası olacak olan Xoan’la yakınlaşmasının arka planında bir kayıp ve suçluluk duygusu var. Ve bu kayıp ve suçluluk duygusu yeni olaylarla da tazelenerek sürüyor. Julieta’nın kızına bıraktığı miras da bu: Suçluluk duygusu. Julieta, babasını Alzheimer’li annesini aldatmakla suçlarken, kendisi de benzer bir şekilde davranıyor aslında. Xoan’la ilk seviştiğinde Xoan evli ve karısı komada. Julieta yine belki farkında olmadan hayatında bir davranış biçimini tekrarlıyor. Xoan’ın birlikte olduğu bir kadın daha var: Ava. Evin hizmetçisi, Julieta’yı bu ilişki konusunda bilgilendiriyor ve uyarıyor daha en başta, ama Julieta dinlemiyor. Julieta, hayatının sonraki döneminde bir erkekle daha birlikte oluyor ve bu erkeğin de daha önce birlikte olduğu kadın Ava. Bunun bir anlamı olsa gerek.

Almodovar, Munro’nun karakterleri hakkında şöyle söylüyor. “Hikâyeleri bitirdiğimde, o karakterleri tanıdığımı sandığımdan çok daha az tanıdığımı fark ediyorum. Bu, benim için iyi bir şey.”

Almodovar’ın Munro’nun hikâyelerine çok da sadık kalmadan perdeye taşıdığı Julieta da böyle biri. Onu, başta tanıdığımızı sandığımızdan çok daha az tanıdığımızı fark ediyoruz film bittiğinde.

Tereddüt, Satıcı ve Yaşamın Kıyısında

TARİH:  22 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’ni çarşamba akşamından itibaren izlemeye başladım. Salonlar ağzına kadar dolu, bu çok iyi. Fakat yer bulmak da ciddi sorun. Acaba ayrıca basın gösterimleri mi düzenlenmeli? Çünkü insanları bazen de yurtdışından getirtip, film seyrettiremeden göndermek söz konusu olabilir. Halk plajlara hücum ettiğinden vatandaş denize giremiyor gibi bir durum söz konusu (gülümseyen surat).

Tereddüt

Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda “Teredddüt”ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikâyesini anlatıyor. Asıl hikâye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyasında domine eden maço erkek figürü başrolde. Şehnaz’ın, Cem (Mehmet Kurtuluş) adlı sevgilisi böyle biri, sert hatları olan maço biri. Bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförünün entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor, Şehnaz onu bu halde gördüğünde bile ilişkilerinde bu bir sorun teşkil etmiyor, çift bunun ardından yeniden sevişebiliyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir kadın/çocuk. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç kadın. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek onun için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Şehnaz’ı bu noktaya getiren olaylar filmin en dramatik anlarını oluşturuyor ve film Şehnaz’ın hikâyesi olmaktan Elmas’ın hikâyesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikâyesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü etkisizleşiyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikâyesinde bir tahakküm sözkonusu değil. Bir yanlış bilinçten belki söz edilebilir, belirli bir tip erkeği, sert ve maço erkeği makbul görme konusunda. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Gayet kararlı ve ilişkiyi sündürmüyor. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” ba şlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.

Filmin zaaafı da belki bu, iki kadının hikâyesi birbirine değiyor ama içiçe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oyunculuklar genelde çok iyi. Filmin jeneriğinin kesilmesi ise çok ciddi bir sorundu. Ustaoğlu soru-cevap kısmında, jenerikte görmüşsünüzdür, psikiyatrlardan yardım aldım dedi ama jenerik yarıda kesilmiş olduğu için görmemiştik.

Satıcı

Asghar Farhadi (Aşgar değil Asgar okunuyor, asgarinin asgarı, küçük yani) filmi satıcıyı izlerken bunun bir Farhadi filmi olduğunu unutarak izlememizi önerdi ama Satıcı tipik bir Farhadi filmi. Yine ahlaki ikilemler ve sınıf farklılıklarının getirdiği gerilimler filmin odağında. Fakat bu kez Farhadi seyircisinin sinirleriyle fazla oynamış. Gerdikçe geriyor, nerdeyse sinirlerimiz üzerinde zıplıyor. Bana fazla geldi. Tiyatro oyuncusu bir çiftin ilişkisini anlatıyor film. Kadın evde yalnızken saldırıya uğruyor. Evin eski kiracısı bir hayat kadınıymış. Eski müşterilerinden birinin geldiği ve saldırıyı gerçekleştirdiği düşünülüyor. Kadının saldırı anında banyodan yeni çıkmış, bornozuyla oluşu, işe cinsel tacizi de katıyor. Ve bu durum kadının kocasında büyük bir strese yol açıyor. Karısının, dolayısıyla kendisinin namusu leke almış oluyor. Ve adam intikam peşinde koşmaya başlıyor. Tacize uğrayan, ağır yaralanan kadının öyküsü tamamen ikinci plana düşerken, film erkekler arasında geçen bir drama dönüşüyor. Ne çekerse erkekler çekiyor sanki.

Yaşamın Kıyısında

Kenneth Lonergan’ın “Yaşamın Kıyısında”sı ise bir başyapıt. Gerçi ben hep benzer konulu filmlere başyapıt diyorum galiba… Bunun da muhakkak kendi tarihimle alakası var. Bir yas ve suçluluk filmi olan ve yine başyapıt diye niitelendirdiğim “Julieta” gibi “Yaşamın Kıyısında” da bir yas ve suçluluk duygusu filmi. Bu filmin vizyona gireceğini umuyorum. Çocuklarının ölümüne neden olan bir baba, erkek kardeşi ölünce, yeğenine bakmak zorunda kalır. Bu arada ayrıldığı eski karısıyla da yolları yeniden kesişiyor. Hayatta kolay çözümler olmadığını, bazen zamanın tedavi edemediğini, suçluluk duygusunun insanın peşini ömür boyu bırakmayabileceğini anlatan, Casey Affleck’in çok iyi oynadığı bir film Yaşamın Kıyısında (Manchester by the Sea). Gelince kaçırmayın.

Filmekimi Bölüm II: Eleştirmenlere inanmayın!

TARİH:  15 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Başlıkta dediğim gibi: Eleştirmenlere inanmayın! Tabii ben de eleştirmen olduğum için, bu uyarımı da kale almayın! İster inanın ister inanmayın ama ben meslektaşlarıma inanmıyorum, o kadarını söyleyeyim. Bazıları hariç! Mesela Fatih Akın’ın son filmi “Elveda Berlin”in beş para etmediğini yazan TAZ (Tageszeitung) yazarı gibileri var. Bir de o filme “büyüme” filmi diyenler var ya… Büyüme hikâyelerinin ne anlattığını hiç düşünmemişler sanırım.

Neyse konumuz, Filmekimi. Geçen hafta da belirtmiştim. Cannes’da eleştirmenler mesela ‘Ben, Daniel Blake’e burun kıvırmışlardı. Ama açık ki Cannes’ın en etkileyici filmlerinden biriymiş Daniel Blake. Fimleri birer birer seyrettikçe ortaya çıkıyor. Cannes’da eleştirmenlerin yere göğe koyamadıkları Jim Jarmush’un yeni filmi ‘Paterson’u da gördük. Paterson hakkında Facebook’a şunları yazdım: “Jim Jarmush da muhafazakâr bir film yapar mıymış? Yapmış. Paterson, küçük Amerikan kentine, sıradan insanların sıradan hayatlarına, Amerikan kültürü ve Amerikalılığa bir güzelleme. Ve Paterson kasabası kadar sıkıcı, tekdüze. Hayır, Paterson’un otobüsünün “bir alev topu gibi patlaması” gerekmiyor. Biraz daha gerçeklik sızabilirmiş filme. Biraz daha dram. Ama orası Amerika’nın küçük kenti, ne dramı olacak? Türkiye’nin, Suriye’nin, Irak’ın bir bölgesi değil ya? Bu arada filmin Paterson kentiyle özdeş ve adaş kahramanı, Ortadoğu’da bir yerde savaşmış ki, madalyalı fotoğrafı, evinde çerçeveli duruyor. Dram, Patersonların “kahramanlık” yaptıkları bizim diyarlarda, Paterson, New Jersey’de değil.” Bunlara ek olarak şunları söyleyebilirim. Jarmush filmlerinin derinliğine pek inanmıyor ki, içini sanatçı isimleriyle dolduruyor son zamanlarda. ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’da bir koli dolusu kitabın üzerinden geçen (ve Elif Şafak’ın kitabını da saptayan) kamerası bu kez de benzer işler yapıyor. Kamera yapmasa, sözel olarak Emily Dickinson’dan, Dubuffet’ye, William Carlos Williams’dan Iggy Pop’a şair, şarkıcı ve ressamların adı geçit resmi yapıyor filmde. Ünlü isimleri zikretmeyi bir sanat eseri için zavallıca buluyorum. Ama tabii filmin asıl sorunu muhafazakârlığı. Zencisiyle, Ortadoğulu’suyla birlik ve beraberlik içindeki Amerika tablosu çizmesi. Filmin kahramanı Paterson’ın İranlı ev kadını eşinin hayali, bir country şarkıcısı olmak. Bir Türkün Amerikan asıllı eşinin türkücü olmak istemesi gibi bir şey bu. Buradaki pozitif mesaj şu: Ortadoğulu olsalar da onlar da can, onlar da bizden! Sağol be Jim, ne güzel söyledin. Bu birlik ve beraberlik mesajını veren yönetmen, keşke Ortadoğu’da yapılanları birazcık sorgulamayı düşünse. Paterson’ın kahraman bir asker olarak da portresini sunan yönetmenden bunu beklemek hakkımız. Ama Jim’in derdi o değil. Jim’in duyarlılıkları, çok duyarlı otobüs şoförü Paterson’ınkinden daha geniş bir alanı kapsamıyor. Hadi bunları bırakalım, film boyunca peşini bırakmadığımız Paterson’ın nasıl Paterson olduğu hakkında ne söylüyor film? Dubuffet’nin adını mükemmel bir Fransız aksanıyla söylemeyi bu otobüs şoförü nereden öğrenmiş? Önemli değil, önemli olan filmin Dubuffet’nin doğru tellafuzunu bize öğretmiş olması. Böyle de misyoner bir yanı var Jim’in. Neyse ki Japon’lar her şeyi kendi kafalarına göre telaffuz etmeyi sürdürüyorlar, filmin güzel finalinde olduğu gibi (selamlar Hilmi!). ‘Paterson’dan aktif bir şekilde hoşlanmadım ama gel gör ki Cannes’daki eleştirmenlere göre film bir başyapıttı! Bakınız başlık!

Kötü filmlerin başında Paterson gelmiyor ama! Birinciliği Romen filmi ‘Köpekler’e veriyorum. Eski ‘sosyalist’, yeni kapitalist ülkelerden bekleneceği gibi bir mafya öyküsü anlatan filmin tek bir anı, tek bir karakteri bile inandırıcı değil. Dakikalarca kesik bir ayağı gösterince, gerçekçi ya da düşündürücü olmuyor filmler. “Yavaş sinema yap, bir festival alır nasıl olsa” mantığı işlemiş fakat. Film Cannes’a kadar gitmiş. Buraya da gelmiş maalesef.

Derin anlamlar çıkaranlara kolay gelsin!

‘Zombi Ekspresi’ gibi filmler de Cannes’da seslerini duyurmuşlardı. Ticari bir film olarak başarılı olabilir ‘Zombi Ekspresi’ ama ciddiye alınacak bir yanı yok. Sade suya tirit işadamı (kapitalizm) eleştirisinden derin anlamlar çıkarmaya çalışanlar varsa, onlara da kolay gelsin.

‘Ben Katil Değilim’e ne demeli? Diyecek pek bir şey yok. O kadar kötü ve anlamsız. Seri katiller üzerine iyi bir film vardı fakat festivalde: Hint filmi ‘Psycho Raman’, biri katil diğeri polis iki psikopatın hikâyesini iyi anlatıyor. Müziğin kullanımı ciddi sorunlu olsa da, kalburüstü bir polisiye filmdi ‘Psycho Raman’.

Mısır filmi ‘Çatışma’ askerin yönetime el koymasını hemen sonrasındaki çatışmalı günlerden birini anlatıyor. Müslüman Kardeşler yanlılarıyla laikler ve ordu sokaklarda çatışırken polis iki gruptan da insanları aynı araca tıkıyor. Mısır’da yaşananların boyutları hakkında bir fikir vermesinin yanı sıra, kendisini ilgiyle izleten bir filmdi ‘Çatışma’.

‘Wiener Dog’ her zamanki sinikliğiyle Todd Solondz’dan beklenecek karanlıkta bir filmdi. İlk iki bölüm Greta Gerwig ve Julie Delpy’nin sempatiklikleriyle daha sıcakken, ikinci yarısında film iyice karanlığa gömüldü. İyi de olmadı.

‘The Beatles’ suya sabuna dokunmayan ama sevimli bir belgeseldi.

En iyi filmler ise korku türüyle flört eden ama daha çok psikolojik diye adalandırabileceğim filmlerdi. ‘Canavarın Çağrısı’ vizyona girecek, o zaman yazarım. ‘Korkunun Gölgesi’ İran molla devrimin hemen ardındaki yıllarda, Irak-İran savaşı sırasında geçen bir cin/delirme hikâyesi. Laik bir kadının hayat ayaklarının altından kayarken aklını da yitirmesinin hikâyesi keşke sinemalarımıza gelse. Bir yandan ev kadınlığına mahkûm edilen, bir yandan da iyi bir anne olmanın baskısı altında bunalan kadının hikâyesiyle özdeşleşmek Türkiye’de çok mümkün. Türkiye İran olurken, keşke bu filmi sinemalarımızda izleyebilseydik. İbret verici ve iyi bir film. Bizim cinci/dinci filmcilerimiz de böyle hikâyeler anlatıyorlar mı? Seyretmediğim için bilmiyorum ama anlatsalardı duyardım.

Filmekimi’nden seyrettiklerim

TARİH:  8 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Festivaller öncesinde film tavsiye etmek, pek yaptığım bir şey değildir. Seyretmediğim filmler hakkında nasıl tavsiyelerde bulunurum? Bunu yapanlara da şaşırıyorum. İnsan seyretmediği filmler için nasıl “sakın kaçırmayın” diyebilir? Çok şey beklediğim filmler bazen beni hayal kırıklığına uğratır, başka zamansa hiçbir şey beklemediğim filmlerden keyif alırım. Fakat bu Filmekimi öncesinde epey bir filmi görmüş olduğumu fark ettim. Wroclaw’daki Nowe Horyzonty, Miskolc’taki Jameson CineFest ve Adana film festivallerinde seyrettiğim ve 15. Filmekimi’nde de gösterilecek olan filmlerle ilgili düşüncelerim şöyle:

Julieta: Seyrettiğim en iyi Almodovar ve yılın en iyi filmlerinden biri. Cannes’dan eli boş dönse de, eleştirmenler orta karar bulsa da bence bir başyapıt. Eksiği, fazlası yok. Klasik Almodovar aşırılıkları da yok. Acıklı ama ağlak değil. Komedi ise hiç yok. Kayıp ve suçluluk duygusu, annelik ve çocukluk, aşk ve cinsellik üzerine bir sürü şey var ama. Almodovar saf dram demiş filmi için. Has dram olarak da çevrilebilir. Her halükarda has sinema olduğu kesin. 28 Ekim’de vizyona girecek.

Ben, Daniel Blake: Ken Loach’ın Cannes’da Altın Palmiye alan filmi, ustanın en iyilerinden. Cannes’da eleştirmenler yine burun kıvırdılar ama yine haksızlar. Film, ezilenlerin dayanışmasını biraz fazla meleksi tasvir etmiş, filmin tek kusuru bu. Onun dışında, kapitalizmin ve onun devletinin ezdiği insanların dramı çok iyi anlatılmış. 2 Aralık’ta vizyona girecek.

Frantz: Aşk her şeyi affeder mi? Bazen eder. I.Dünya Savaşı sonrasında geçen imkansız bir aşkın hikayesi, gayet ikna edici bir şekilde anlatılmış. François Ozon ilk kez Almanca/Fransızca ve siyah-beyaz/renkli bir film çekmiş. Başroldeki Paula Beer çok iyi. Keza Pierre Niney de öyle. Sağlam bir film.

Hizmetçi: Park Chan Wook’un filmi kesinlikle görmeye değer. Karmaşık bir olay örgüsü, entrika içinde entrika var. Görüntüler çok etkileyici. Dinlenmiş bir kafayla seyretmekte yarar var.

Toni Erdmann: Yılın sansasyonu. Cannes tarihinde eleştirmenlerden Toni Erdmann kadar yüksek puan alan bir film yok. Temelde bir “kendini iyi hisset filmi” olsa da, epey karanlık tarafları da var. Kapitalizmin vahşi dünyası içinde kendisine yabancılaşan genç bir beyaz yakalı kadınla, ona nefes aldırmaya çalışan babasının ilişkisi. Unutulmaz bir iki sahnesi olsa da abartıldığı kadar müthiş değil. Ama kaçırmayın, iyi film. Vizyona girmeyecek gibi.

Albüm: Adana’dan iki büyük ödül aldı; senaryo ve yönetmenlik dallarında. Romen sinemasının ve İsveçli yönetmen Roy Andersson’un etkisi görülüyor. Mizantropik bir film. Mizantrop*, mizantropu görünce sopasını hazırlarmış. Filmden hoşlanmadım. Usta işi çerçevelemeleri var fakat. Çocukları olmayan bir ailenin bir çocuk evlat edinip, o çocuğu kendilerinden olmuş gibi gösterme çabasını anlatıyor. 4 Kasım’da vizyona girecek.

Mezuniyet: Galiba Romen sinemasından çok sıkıldım. Kaypak orta sınıf ahlakı, tanıdık bildik bir şey. Kızının bitirme sınavında başarılı olması için ilkelerini çiğnemeye hazır bir baba ve ailesinin hikayesi. Herkes suçlu, herkes suçsuz. Yani insan da kötü, sistem de kötü. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Cannes’da, Christian Mungiu, Olivier Assayas’la birlikte bu filmiyle en iyi yönetmen ödülüne layık görüldü.

Çakı Gibi: Çok fazla osuran bir cesetten ne kadar komedi üretilebilirse o kadar üretilmiş. Yanlış okumadınız, osuran bir cesetle başbaşa kalan bir kazazedenin hikayesini anlatıyor film. Başka da aklımda kalan pek bir şey yok filmden. Güldürme ihtimali var.

Alt Tarafı Dünyanın Sonu: Xavier Dolan beni bugüne kadar pek etkilemediyse de bu filmi benim gördüğüm en iyi Dolan filmi. Cannes’da Grand Prix’yi (ikincilik ödülü) aldı ama eleştirmenler hiç beğenmedi. Ne o, ne de öteki. Yani ne yerden yere vurulacak bir film, ne de ikincilik ödülüyle taçlandırılacak bir film. İyi bir yönetmenlik var ama senaryo o kadar iyi değil. Karakterler film boyunca hep aynı aşırılık içindeler. Bu işlevsiz aile tablosu da haliyle bir süre sonra yoruyor.

Kaptan Fantastik: Sol gösterip, sağ vuracakken yine de orta yolu bulan bir film. Hippie, muhalif bir baba ve çocuklarının alternatif hayatları, annenin ölümünün ardından bir sınavdan geçer. Cenazeye gitmek, alternatif bir hayat süren ailenin dış dünyaya açılması demek. Bu da bir sürü krizi beraberinde getirir. Büyük oyuncu Viggo Mortensen var! 25 Kasım’da vizyona girecek.

Meçhul Kız: Dardenne Kardeşler’in en yavan filmlerinden biri. Yoksul bir Siyah kadının ölümünden kendini sorumlu tutan Beyaz bir tıp görevlisinin, kadının ölümü ardındaki sırları çözme ve ezilenlere yardım etme çabasını anlatıyor. 11Kasım’da vizyona girecek.

Vahşiler Firarda: Bu Yeni Zelanda filmini altyazısız, İngilizce (ağır Yeni Zelanda aksanıyla) orijinalinden seyrettim. Haliyle birçok konuşmayı anlamadım. Fakat yine de çok keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim! Belki ikinci defa giderim. Kaliteli bir komedi! Keşke vizyona girse.

Sieranevada: Yine Romenler!!! 3 saat boyunca bir eve tıkılı kalmayı kaldıramadım ve 2. saatin sonunda filmi terk ettim. Festival yorgunluğu olmasa seyrederdim. Filme haksızlık etmek istemem ama, yine aynı şeyler işte: Orta sınıf sevimsizlikleri, tuhaf işlevsiz ailesel vaziyetler falan… Tabii ki sıradan bir film değil. Usta işi mizansenler ve oyunculuklar takdire şayan. Filmin adıyla bir ilgisi yok, bildiğim kadarıyla.

Seyretmediğim filmler hakkında bir şey yazmayacağım ama çoğu çok ilginç görünüyor. Seçim size ait.

*mizantrop: tdk sözlüğünde “1. toplumdan, insandan kaçan kimse; merdümgiriz. 2. insandan nefret eden kimse” olarak tanımlanmış.

Elveda Berlin (“Tschick”): Bir yol ve büyümeme hikâyesi

TARİH:  1 Ekim 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

The Cut”ın hem eleştirmenler bazında hem de gişede uğradığı başarısızlıktan sonra, Fatih Akın’ın büyük bir yapımcıyla, çok satan bir romanın film versiyonunda yönetmenliğe seçilmesi doğrusu yönetmen için büyük bir şans, nerdeyse bir ödül. Akın, Wolgang Herrndorff’un bestseller’i “Tschick”in haklarını almak için çaba harcamış ama başaramamış. Romanın çekim haklarını alan yapımcı ile yönetmen anlaşamayınca, çekimlerin başlamasından yedi hafta önce Fatih Akın görevinin başına getirilmiş. Daha önce “Solino” dışında kendisinin yazmadığı bir film çekmeyen Fatih Akın, bu kez profesyonel bir stüdyo yönetmeni gibi çalışmış. Yine de senaryoyu Hark Bohm’la birlikte elden geçirmiş ve başrol oyuncusunu değiştirmiş. Bir miktar damgasını vurmaya çalışmış yani.

Film iki uyumsuz, sınıflarının en az popüler delikanlısının bir yaz tatili sırasında yaşadıkları maceraları anlatıyor. Maik (Tristan Göbel) inşaatçı bir baba ve alkolik bir annenin oğlu. Baba ailesine tamamen ilgisiz, sevgilisiyle tatillere çıkan bir karakterken, anne tenis kortları ile alkolden arınmak için gittiği tedavi klinikleri arasında mekik dokuyor. Maik annesini aldatan babasından nefret ediyor; babasının sevgilisine yiyecekmiş gibi bakmayı ihmal etmezken.

Tschick (Anand Batbileg) ise Rusya kökenli bir genç. Kendisini Çingene Yahudi olarak yani tam bir “Öteki” olarak tanımlıyor. Yaz tatili başladığında Tschick çalıntı bir Lada’yla çıkageliyor. Maik’in âşık olduğu Tatjana’nın doğum gününe denk gelen bu ziyaret, doğumgünü partisine davet edilmeyen yegâne iki kişiyi oluşturan kahramanlarımızın önce partiye uğrayıp hava atmalarıyla başlıyor ve sonra ikilinin Tschick’in dedesini ziyaret etmek için Walachei’a yolculuğa çıkmalarıyla devam ediyor. Walachei gerçekte Romanya’da bir bölgenin adı ama, Almanca’da cehennemin dibi gibi mecazi bir anlamı da var.

Çeşitli çok da heyecan verici olmayan maceralar yaşayan ikili, Çek asıllı bir kızla da karşılaşıyorlar. Maik ilk cinsel deneyimini yaşamaya çok yaklaşıyorsa da, olmuyor. Maik sürekli kızlara âşık olsa da, film boyunca eşcinsel olup olmadığı sürekli gündeme geliyor. İki erkek arkadaşın dostluğundaki eşcinsel çekim iması film boyunca sürüyor.

Filmin finalini Freudyen bir bakış açısıyla yorumlamak mümkün. Babasını elemine eden Maik, annesinin tek “erkeği” olmayı başarınca, aşık olduğu Tatjana’dan vazgeçiyor. Yani ebediyen çocuk kalmayı seçiyor diyebiliriz.

Bir yol hikâyesi olan “Elveda Berlin” bu nedenle aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak görülmemeli bence. Bir büyümeme hikâyesi aslında.

Yol filmi deyince akla Amerikan filmleri geliyor ve işin doğrusu bu janr Amerika’ya yaraşıyor. Bu iş Almanya’da olmuyor. Film çok klişelerle dolu, kanımca çekici bir yanı yok. Oyunculuklar orta karar, hikâye orta karar, maceralar heyecan verici değil ve sonuçta kahramanlarımız gerçek anlamda büyümüyor. Yan karakterler ise (Maik’ın babası ve annesi, polis, doğal yaşamcı çiftçi aile) karikatürden öteye gidemiyor. Bir filmden daha ne istemeyebiliriz?

Snowden: Hain kahraman

TARİH:  7 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Snowden’in kim olduğu biliniyor olsa da hatırlatmakta yarar var. Edward Snowden, National Security Agency (NSA; Milli Güvenlik Kurumu) için çalışırken, kurumun bütün dünyayı ama özellikle de Amerikan vatandaşlarını bir mahkeme kararı olmadan dinlediğini ve izlediğini ifşa eden Amerikalı bilgisayarcı. Amerikan hükümetlerine (geçmiş ve gelecek) göre bir vatan haini, başkalarına göre bir kahraman. Snowden hakkında ‘Citizenfour’ adlı çok başarılı bir belgesel çekildi ve bizde de gösterime girdi. Laura Pointras’ın bu belgeseli 2014’te Oscar’ı kazandığında henüz Trump tehditi yoktu.

Türkiye’de bu hafta, ABD’de geçen eylül ayında gösterime giren ‘Snowden’ filmi de Edward Snowden’i anlatıyor. ‘Snowden’ kanımca başarılı bir film. Hatta bir gazetecilik sürecini anlatması açısından geçen yıl Oscar’ı alan ‘Spotlight’ı çağrıştırdı bana. Ama ‘Snowden’in şimdiden ne ‘Citizenfour’un ne de ‘Spotlight’ın başarısına yaklaşamayacağını söylemek mümkün gibi gözüküyor. Gerçi daha Oscar adayları açıklanmadı ama ‘Snowden’a şans verilmiyor. Eleştirmenler filmi vasat buldu, film gişede de başarılı olmadı. Konu artık eskidiği için mi? Zaten bu konuda çok başarılı bir belgesel yapıldı diye mi? Yoksa artık Trump’ın ayak seslerinin korkutacak kadar yakına geldiğinden mi? Kasımdaki seçimlerden bir buçuk ay kadar önce vizyona giren ‘Snowden’ doğrusu Obama başkanlığındaki Demokrat Parti iktidarına sempatiyle bakmıyor.

Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

‘Baş katil’
‘Snowden’ filmini yöneten Oliver Stone ile filmin kahramanı Snowden’in Obama dönemi hakkındaki görüşleri benzer. Snowden, Obama’nın insan hakları ihlalleri konusunda bırakın iyileştirici yönde önlemler almayı, tam tersi yönde hareket ettiğini söylerken, Stone, Obama’nın drone savaşlarıyla “baş katile” dönüştüğünü söylüyor. Stone’a göre Amerikan politikasında savaş karşıtı bir parti yok, Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de savaş yanlısı.
Trump’a karşı safları sıklaştırmaya çalışan liberal Hollywood ve basın için ‘Snowden’ın zamanlamasının iyi gelmediğini söylemek mümkün. Ama film, en baştan itibaren güçlüklerle karşılaşmış. Büyük stüdyolar filmi yapmayı reddetmiş. Sonuçta görece küçük yapım firmalarıyla film gerçekleştirilmiş. ‘Citizenfour’ da muhtemelen büyük firmalardan finansman sağlayamazdı. Neyse ki buna ihtiyacı yoktu.

Sonuçta korkulan oldu ve Trump başa geldi. Çekilecek. Ama “Yes, we can” diyerek sistemi değiştireceğini vaad eden sonra da sistemin kurbanlarını yüzüstü bırakıp, failleri (bankaları) kurtaran Obama yönetiminin bunda büyük suçu var. Obama değiştirmiyorsa, birisi değiştirir umudu Trump’ı başa getirdi.

Stone ve değişim
Stone ile Snowden’in benzer görüşleri olduğunu söylemiştim. Başka açılardan da benziyorlar. Oliver Stone, tıpkı filmin kahramanı Snowden gibi bir yurtsever. O kadar ki Vietnam’da savaşmış, madalyalar almış. İmkânı olsaymış Snowden de Irak’a gidip, Amerikan ordusu için savaşmaya gönüllü olurmuş. Ama çelimsiz vücudu buna izin vermemiş. Oliver Stone daha sonra bir tür asi yönetmene dönüştü. Sisteme sert eleştiriler getiren filmler çektiği gibi, kahramanları öven filmler de yaptı.
Snowden’in yaşadığı değişim de vatan için hayatını feda etmekten, devlet sırlarını ifşa etmeye kadar gidiyor. Ama Snowden açısından aslında çelişen bir şey yok. Snowden, ABD vatandaşı olmanın temel niteliklerinin, yani birey hak ve özgürlüklerinin tecavüze uğradığını düşündüğü için kendini feda ediyor. Devlet sırlarını açık ederek, hapsi göze alıyor. Hapse girmese de şu anda Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda Snowden. Yurtseverliğinin karşılığında ağır bir bedel ödüyor.
Filmin üç izleği var: Snowden’ın kız arkadaşı ile bir internet sitesinde başlayan ve birlikte yaşamaya kadar giden ilişkisi; Snowden’ın CIA ve NSA’de yavaş yavaş yaptıkları işin kapsamını keşfediş süreci (Snowden, sadece herkesin izlendiğini değil, kendi yazdığı bir programın drone’larla yapılan savaşı olanaklı kıldığını da anlıyor) ve Snowden’in Hong Kong’da yönetmen Pointras ve gazeteci Greenwald’a bilgileri aktarışı.

Kazanılmış sükûnet
Stone’un diğer filmlerinin aksine sakin bir tarzı var Snowden’ın. Sanki Almodovar’ın Julieta’da yaptığı gibi Stone da son filminde çılgınlıklarından arınmış ve sadece hikayeye hizmet etmek için kamera arkasına geçmiş. Kimileri alıştıkları yönetmeni arıyorlar, ben bu yeni kazanılmış sükûneti daha çok seviyorum.
Sonuçta, ‘Snowden’ izleyin derim. Bence, film bugüne kadar gördüğü ilginin daha fazlasını hak ediyor.

Florence: Doğruyu söyleyeni…

TARİH:  24 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazen tuhaf bir şekilde aynı zamanda aynı kişi üzerine birkaç film birden yapılır. Mesela Coco Chanel üzerine aynı yıl iki film birden çıkmıştı birkaç yıl önce. Florence Foster Jenkins, New York’ta yaşamış ve 1940’larda ölmüş zengin bir dul kadın. Aslında Florence’in tarihe geçmesini sağlayacak bir özelliği yok. Ama gel gör ki Xavier Giannoli (“Şantör” ve “Süperstar” adlı filmleri bizde de vizyona girmişti) 2015’te Florence’in hayatına dayanan “Marguerite” adlı bir film yaptı. Bir yılı geçmeden de Stephen Frears’in aynı kişiyi konu alan biyografisi “Florence” vizyona girdi.

Florence’in konforlu hayatı
Florence’in tarihe geçecek bir özelliği olmadığı gibi Florence’in kendi yetenekleri hakkında bir fikri de yok. Fakat şarkıcı olmak için müthiş bir hevesi, değerini bilmeyecek miktarda çok parası ve kendisini hayal aleminde yaşatmak için elinden geleni yapan bir kocası var. Bütün bunlar bir araya gelince Florence bir şarkıcı olarak bir kariyer sahibi olabiliyor. Evet, nice yetenek parlamaya fırsat bulamadan yok olup giderken, biz, hak etmediği miktarda paraya ve hak etmediği miktarda şöhrete sahip olmuş yeteneksiz bir şarkıcının hayatı üzerine üst üste filmler seyrediyoruz. Bu dediklerimi, filmi seyrettikten sonra okursanız çok acımasız bulacaksınız. Ama ben de filmin kötü adamıyla aynı meslektenim. Eleştirmenim ve işimiz doğruyu söylemek (her zaman doğruyu söylediğimi iddia edemeyeceğim gerçi).

Yazdıklarımın acımasız gelecek olması şundan: Florence, sevimli biri. Acıklı bir öyküsü de var. Piyanist olma hevesinde bir genç kızken evlenip, kocasından frengi kapıyor. Hastalık Florence’in el sinirlerine zarar veriyor ve piyano çalması imkansız hale geliyor. Kocasının ölümünden sonra, aktörlükte şansını deneyip başarısız olmuş bir adamla evlenip, şarkıcılık kariyerine başlıyor.

Kocası, Florence’e kimsenin “kral çıplak” demeyeceği bir ortam sağlıyor ve Florence yeteneksizliğini yüzüne karşı söyleyecek kimsenin olmadığı ortamlarda konserler vererek mutlu mesut yaşıyor. Florence’in kocası gazetecileri de satın alıyor. Ta ki bir gazeteci satın alınmayı reddedene kadar.

Bu noktada seyirci çoktan Florence’in tarafına geçmiş durumda olduğu için, gazetecinin doğruyu söylemesi cinayetle eşdeğer bir hal alıyor. Ama Florence de müziği katletmiyor muydu? Hem filmin kendisi de Florence’in yeteneksizliğine gülmemizi istemiyor muydu? En azından bazen?

Önemli olan yaptığın işi ruhunla yapmak
Film, bir yandan da şunu söylüyor ki doğru: Önemli olan ruhunla söylemek, yaptığın işi ruhunla yapmak. Virtüözite çok da önemli değildir. Florence de bunu yapıyor ve yaptığı iş saygıya değer! Kalbini en azından bir dönem punk’a kaptırmış olanlara bu söylenen çok doğru gelecektir. Ama punk çirkinliğini güzellikmiş gibi satmıyordu ki. Çirkinlikten güzellik yaratıyordu.

Filmin gündeme getirebileceği şeyleri tartışmayı bırakırsak ki filmin de herhangi bir tartışma başlatmak gibi bir derdi yok, karşımızda nasıl bir film var? Seyredilebilir, hafif, hoş bir aile filmi var karşımızda. Meryl Streep, Florence rolünde yine başarılı, yine inandırıcı. Hugh Grant, aşırı mimikli klasik Hugh Grant olmadığı anlarda Florence’in kocası rolünde iyi. Fakat Florence’in piyanisti Cosme McMoon rolündeki Simon Helberg çekilir gibi değil. Özellikle filmin ilk bölümlerindeki performansı sinir zorlayıcı nitelikte.

Kendisine bir masal alemi yaratabilecek kadar zengin, sevimli ve şöhret olma heveslisi bir kadının acıklı hikayesinden çok fazla tartışılacak şey çıkarılabilir gibi geliyor. Ama film bunları yapmayıp, sığ sularda kalmayı tercih ediyor.

‘Mayın Ülkesi’ ve ‘Hiçbir Yerden’

TARİH:  18 Eylül 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir buçuk aydır yazılarıma ara vermiştim. Sanırım BirGün yayımlanmaya başladığından beri bu kadar uzun ara vermişliğim olmamıştı. Bu bir buçuk ayın bir ayı tatildi. Ama 15 günü yine boş geçmedi mesleki açıdan. Temmuzun son haftasında artık neredeyse geleneksel hale getirdiğim gibi Polonya’da, Wroclaw kentindeki Yeni Ufuklar (Nowe Horyzonty) Film Festivali’ndeydim.

9 Eylül – 15 Eylül arasında ise Macaristan’da Miskolc Film Festivali’nde (Jameson CineFest) uluslararası jüride görev aldım. Jürinin başkanı, aynı zamanda FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu) Başkanı da olan Klaus Eder’di. Diğer jüri üyeleri ise yazar, yönetmen, akademisyen Ibolya Fekete, Macaristan Senaryo Yazarları Birliği Başkanı Norbert Köbli ile yönetmen, yapımcı ve akademisyen Akiva Tevet idi.

Doğrusu festivalin iyi bir programlama yapmadığını söyleyebilirim. 5 gün içinde 18 filmi değerlendirmemiz gerekiyordu. Öyle ki programımızda 5 film seyretmemizin gerektiği bir gün bile vardı. Neyse ki sadece iki ödül veriyorduk: En İyi Film’e verilen Emeric Pressburger Ödülü ve En İyi İkinci Film’e verilen Adolph Zukor Ödülü. Ödüller tam da benim isteklerim doğrultusunda verildi. Tesadüfen jürinin ortak noktalarını temsil ediyordu tercihlerim.

En İyi İkinci Film yani Adolph Zukor Ödülü’nü Danimarkalı yönetmen Martin Zandvliet’in Benim Ülkem/Mayın Ülkesi (Under Sandet / Land of Mine) kazandı. Filmin adında bir kelime oyunu var. İngilizce “mine” sözcüğü iki anlama geliyor: Benim ve mayın. Filmin İngilizce adındaki mine her iki anlama da geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Danimarka sahillerine Nazi Almanyası’nın döşediği binlerce mayının temizlenmesi gerekiyor. Almanların döşediği mayınları yine Almanlara toplatmak çok da acımasızca bir karar gibi görünmüyor. Yıllarca Alman işgali altına yaşamanın öfkesiyle yüklü milliyetçi Danimarkalı subayların, Alman askerlerin bu mayınları toplarken yaşayacakları hayati riskleri düşünüp üzülmeleri beklenmiyor. Fakat ne var ki çocuk yaşta askere alınan Alman askerlerin hali de pek acıklı. Savaş sadece işgal edileni, saldırıya uğrayanı vurmuyor ki! Savaş, savaşan bütün tarafların halklarını vuruyor. Asker dediklerimiz de o halkın erkek çocukları (genellikle). Faşist devletin zoruyla çocuk yaşta savaşa gönderilmiş bir Alman gencine ne kadar öfke duyabilirsiniz? Tabii ki karşınıza tankı ve tüfeğiyle çıktığında ve canınıza kastettiğinde onu öldürmeyi isteyeceksinizdir ama süngüsü düşmüş bir halde bir esirken? Filmi seyrederken aklıma 15 Temmuz’da Boğaziçi Köprüsü üstünde yaşananlar geliyor. Birkaç saat önce halka ateş açan askerlerin, linç edilme görüntüleri. Bir kaşık suda boğmak istediğim FETÖ’cü subayların işkence görmüş halleri. Aklıma PKK ile verilen savaş da geliyor. Maalesef ülkemiz pek zengin tecrübeler kazandırıyor insana.

Zalimin mazluma, mazlumun zalime dönüşmesi hayatın klasik gerçeklerinden. Filmi seyrettiğim ülkenin de böyle bir geçmişi var. Macarlar, Almanya ile birlik olup SSCB’ye karşı savaşmışlar. SSCB de onlara savaştan sonra hiç de iyi davranmamış. Macarlar işin bu ikinci faslını, Sovyet işgali altında oldukları dönemi hiç unutmuyorlar. Ama öncesini, yani savaş dönemini de hiç hatırlamıyorlar.

Neyse, “Mayın Ülkesi” esir alınan askerlerin hayatları pahasına Danimarka sahillerindeki mayınları temizlemesini ve bu sırada başlarındaki Macar subayla ilişkilerini anlatıyor. Çok klasik bir sinema örneği. Gelecek her adımı önceden tahmin edebildiğiniz filmlerden biri Mayın Ülkesi. Ama yine de izleyiciyi avucunun içine alıp, sonuna kadar da orada tutmayı başarıyor. Güçlü, etkileyici bir film. Sony’nin filmin haklarını alıp, sonra da filmi rafa kaldırmasını anlamak ise güç. Sony’nin kimi filmleri, rekabet sahnesinden uzaklaştırmak için satın aldığı ve böylece gözlerden uzak tuttuğu dillendirilen bir iddia.

En İyi Film Ödülü olan Pressburger Ödülünü ise “Hiçbir Yerden” (From Nowhere) adlı filme verdik. Matthew Newton’ın yönettiği film Amerikan sinemasının pek görmediği bir gençlik kesimini ele alıyor. Filmin merkezinde Amerikan kimliği edinememiş üç genç var. Bu üç gencin, yasal bir kimlik edinmek için verdikleri mücadele, avukatları, öğretmenleri, aileleri ve birbirleriyle ilişkilerini çok etkileyici bir biçimde anlatmış Matthew Newton. Genç oyuncular çok başarılılar. Mülteci krizinin gündemin birinci sıralarında yer aldığı günümüzde geçmesi, filmin önemini artırıyor ama filmi güzel yapan elbette güncel bir temayı ele alması değil. Bu filmi umarız sinemalarımızda, olmazsa festivallerden birinde görmeyi çok isterim doğrusu. Herşeye rağmen bir de altyazılı izlemek istiyorum filmi çünkü. İF İstanbul’a çok yakışır doğrusu.

Tereddüt: Yok mu aslında birbirimizden farkımız?

TARİH:  17 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Antalya Film Festivali’nde Tereddüt’ü izledikten sonra şunları yazmıştım: “Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt’ü bazı açılardan Araf’la ortak noktalar taşıyor. Ustaoğlu kadın cinselliği, fantazisi ve duyumsallığı üzerine cesurca gitmeye devam ediyor. Bu muhafazakâr zamanlarda ‘Teredddüt’ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu. Film, birbiriyle yolları kesişen iki kadının hikayesini anlatıyor. Asıl hikaye Şehnaz’ınki (Funda Eryiğit). Şehnaz, bir psikiyatr ve bir gün küçük yaşta evlendirilmiş Elmas’ın (Ecem Uzun) tedavisini üstlenmesi gerekiyor. Şehnaz, güçlü bir kadın, işi olan, kendi hayatını kazanan modern biri. Fakat Şehnaz’ın fantazi dünyası ortalama bir kadınınkinden çok farklı değil; kendisini domine edecek maço erkeklerden hoşlanıyor. Şehnaz’ın sevgilisi Cem (Mehmet Kurtuluş) böyle biri; sert hatlı ve maço tavırlı. Cem, bir anlamda Araf’ta Özcan Deniz’in canlandırdığı kamyon şoförü Mahur’un entelektüel versiyonu. Fantazi nesnesi olarak çekici ama gerçek hayatta çekilmez olabilen bir tip. Şehnaz’la Cem’in ilişkisinde duygusal ve entelektüel paylaşım çok sınırlı. İlişkileri cinselliğe dayanıyor, uzaktan skype’laşırken de cinsel fantazilerini paylaşıyorlar. Cem yalnızken sanki sadece porno izliyor ve Şehnaz onu porno izlerken yakaladığında bile bu durum ilişkilerinde bir sorun teşkil etmiyor; çift bu anın ardından sevişebiliyor. Belki de Şehnaz Cem’in porno izlemesinden erotik bir haz alıyor. Kısacası ilişkide bir denge var ve çiftlerden birini suçlamak manasız. Fakat bu denge Şehnaz’ın meslektaşı bir doktorla daha zengin, daha boyutlu bir ilişki geliştirmesiyle bozuluyor.

Elmas ise bir çocuk-kadın. Küçük yaşta evlendirilmiş, belki babasının tacizine uğramış (filmin ima ettiği ama muğlak bıraktığı noktalardan biri) güçsüz bir genç ev kadını. Komşu evde oturan kayınvalidesinin de hem hizmetçisi hem de hemşiresi gibi. Kocasıyla sevişmek Elmas için bir zul, bir eziyet. Seks ona sadece acı veriyor. Zaten yaşadıklarına sevişmek denemez, kocasının Elmas’ın vücuduna duhul etmesi demek doğru olur. Fakat filmin koca figürünü de bir canavar olarak betimlemediğini belirtmem lazım.

Ve nihayetinde bir gün Elmas, Şehnaz’ın hastası oluyor. Ve film bu noktadan sonra aslen Şehnaz’ın hikayesi olmaktan çıkıp Elmas’ın hikayesi olmaya doğru gidiyor. Elmas’ın hikayesi çok daha dramatik olduğundan, Şehnaz’ın öyküsü gölgede kalmaya başlıyor. Film bu dramatik gelişmeleri de olabildiğince muğlak bırakmayı seçiyor ve bize sadece Elmas’ın anlatımıyla aktarıyor. Ne Elmas’ın çocukluğunda, ne de onu cinayet şüphelisi konumuna getiren süreçte neler yaşandığını anlayamıyoruz. Film ima edip, gerisini seyircinin fantezisine bırakmakla yetiniyor.

İki kadının öykülerinde ortak bir nokta olduğunu, erkek tahakkümünün farklı boyutlarını yansıttığını düşünenler çoğunlukta gibi. Ben bu görüşe katılmıyorum. Şehnaz’ın hikayesinde bir tahakküm söz konusu değil. Bir yanlış bilinçten, bir koşullanmadan söz edilebilir: Şehnaz modern bir hayat sürmesine karşın sert ve maço erkek tipini makbul görme konusunda geleneksel toplumsal kodlar içinde kalmış diyebiliriz. Ama Şehnaz’ın tahakküm altında olduğunu düşünmüyorum. Tercihi yönünde bir erkekle birlikte olmuş, tercihinin yanlışlığını görünce, tercihi artık kendisini tatmin etmez hale gelince de başka bir erkekle birlikte olmaya başlamış bir kadın o. Şehnaz gayet kararlı davranıyor ve ilişkiyi ne sürdürüyor ne de sündürüyor. Hatta ilişkisinde aldatan taraf olmasına rağmen üste çıkmayı başaran olduğunu da söyleyebiliriz. Bu anlamda Şehnaz’la Elmas’ı ortak bir “erkek tahakkümü altında ezilen kadın” başlığı altında değerlendirmeyi anlamlı bulmuyorum.
Filmin zaafı da belki bu, iki kadının hikayesi birbirine değiyor ama iç içe geçmiyor. Ve Elmas’ın yaşadıkları çok daha sert olduğundan Şehnaz’ın duygusal yolculuğu güme gidiyor. Oysa Yeşim Ustaoğlu, filmin ardından yapılan soru-cevap kısmında filmin aslen Şehnaz’ın hikayesi olduğunu söylemişti. Film de zaten Şehnaz’ın hikayesiyle başlayıp, Şehnaz’ın hikayesiyle bitiyor. Fakat dramatik yapıdaki bu sorun, Ecem Uzun’u başrole, Funda Eryiğit’i yardımcı kadın rolüne düşürüyor. Ödüllerde de bunun sonuçları görüldü.

Araf’ı izlerken de Tereddüt’ü seyrederken yaşadığım duyguya, bir değil birkaç fim birden izlediğim duygusuna kapılmıştım. Tereddüt’te iki ayrı güçlü hikaye var ve sonuçta yan hikaye asıl hikayeyi eziyor.

Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor

Biraz ekleme ve düzeltmeyle yazdıklarım buydu. Bu arada Yeşim Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’la yaptığı söyleşiyi okudum. Filmi seyrederken netleşmeyen bazı şeyler kafamda netleşti. Fildeki bazı ölümlerin nasıl gerçekleştiğini anladım. Film anlatmıştı da ben mi anlamamıştım? Bilmiyorum.

Bir yerde Ayşe Arman, Yeşim Ustaoğlu’na şunu soruyor: “Asında sen, ‘Özgecan, Yeşim Ustaoğlu, Ayşe Arman… Yok aslında birbirimizden farkımız’ mı diyorsun? Yeşim Ustaoğlu’nun cevabı ise “Tabii ki yok.” diye başlıyor ve devam ediyor.

Ben bu bakış açısına katılmıyorum. İnsanları cinsel kimlikleriyle tanımlama düşüncesine katılmıyorum. Filmle temel sorunumun da bu olduğunu şimdi kavrıyorum. Bu nedenle benim için iki kadının hikayesi bütünleşmiyor, birbirinden kopuk duruyor. Kadın olmak ortak paydası, Şehnaz’la Elmas’ı birbirinden farksız ve benzer hikayeler yaşayan karakterler yapmıyor. Bunun kanıtı da filmin kendisi. İki kadının arasında dağlar kadar fark var. Sınıfsal, kültürel, mesleki ve kuşak açısından o kadar farklılar ve hayat karşısında o kadar farklı güçlere (güçsüzlüklere) sahipler ki… Her şeyi bir kenara bırakalım, iki kadının film içinde birbirleriyle karşılaştıkları noktada, birisi hasta diğeri onun doktoru. Orada da bir hiyerarşik ilişki var. Filmin muzdarip olduğu şey Yeşim Ustaoğlu’nun sinemacılığı değil, Ustaoğlu bu konuda adının ima ettiği gibi en usta sinemacılarımızdan biri. Filmin muzdarip olduğu şey, zamanımıza ve dolayısıyla filme hakim olan kimlikçi bakış açısının kısıtlayıcılığı ve genelleyiciliği. Bütün bunları söyledikten sonra Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal’a layık olan filmin Tereddüt olduğunu da belirtmem lazım. En iyi kadın oyuncu ödülü de Eryiğit’le Uzun arasında paylaştırılsaymış keşke.

Not: Filmin tavizsizliğinin ilaç gibi geldiğinden söz etmiştim. Ne yazık ki vizyona filmin festival versiyonu sokulamamış. Cinselliğe dair sahnelerin kısmen kesildiği başka bir versiyonu sokulmuş. Hayat, bize tokat atmaya devam ediyor.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com