Hitchcock Truffaut: Hitchcock üzerine çeşitlemeler…

TARİH:  14 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock sinemayla fazla ilgili olmayanların bile adını bildiği ender yönetmenlerden biri. Bugün sinemanın en büyük ustalarından biri sayılıyor. Hitchcock’ın yönettiği “Vertigo” (1958; Ölüm Korkusu) Sight&Sound dergisince yapılan geniş kapsamlı oylamada gelmiş geçmiş en iyi film seçildi. Ama Hitchcock’ın değeri her zaman bu kadar biliniyor değildi. Fransa’da yayımlana Cahiers du Cinema dergisinin yazarları ki sonradan Yeni Dalga’nın kurucu yönetmenleri oldular, Hitchcock’ı baştacı ettiklerinde, yönetmen bugünkü kadar tanınıyor değildi.

François Truffaut bu Yeni Dalga yönetmenlerinden biriydi ve hayranı olduğu Hitchcock’la 1962’de bir nehir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşi daha sonra kitaplaştırılmıştı. “Hitchcock Truffaut” işte bu söyleşiyi temel alıyor. Bu söyleşiden bölümler dinlerken, dönemden fotoğrafları ve film kliplerini izliyoruz film boyunca. Ayrıca Martin Scorsese, Olivier Assayas, Wes Anderson ve David Fincher gibi Hitchcock hayranı yönetmenlerin Hitchcock hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Özellikle kimi planların ya da sahnelerin kompozisyonu üzerine söylenenler ilginç.

Film meraklılarının ve sinema öğrencilerinin ilgiyle izleyecekleri bir film Hitchcock Truffaut belgeseli. Hoşuma gitse de yeterince tatmin olmadım filmden. Hitchcock’ın tek bir filmi ele alınsa ve onun üzerinden ustanın dünyası anlatılsa belki daha çok tatmin olurdum. Ama bu haliyle de seyre değer bir film olduğu kesin.


17. Jeonju Film Festivali: Çok uzak pek yakın

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Güney Kore’nin Jeonju (Concu okunuyor) kentindeki film festivali perşembe akşamı sona erdi. Benim yazıyı yazdığım an ödül töreni öncesine denk geliyor. Bu yüzden sadece benim başkanı olduğun NETPAC (Network for Promotion of Asian & Pacific Cinema) jürisinin ödülünden söz edebileceğim.

Güney Kore, Türkiye’ye çok uzak bir ülke. Aramızda 6 saat fark var, kaç kilometre fark olduğunu ise bilemiyorum. Bir zamanlar burada askerlerimiz savaşmış, ölmüş ve öldürmüşler. Bunun izi artık kalmamış. Kimse, Türk olduğumu öğrendiğinde, bir zamanlar gerçekleşmiş bu olaydan söz etmiyor. Hep, öyle hikayeler anlatılır ya, Türk olduğunu söylediği için Korelilerin kendisini bağrına bastığını filan yazar insanlar, ben öyle bir şey görmedim.

Uluslararası politika zamanında bizi yakınlaştırmış, şimdi uluslarası kapitalizm bir kez daha yakınlaştırıyor. Güney Kore ürünü, cep telefonları ve arabalardan söz etmiyorum. Ne de dünyanın en iyileri arasında olan Güney Kore filmlerinden. Bir Güney Kore firması olan CJ’in Mars Entertainment’i alması gündemde. Bu satış gerçekleşirse, hangi filmi seyredip hangisini seyretmeyeceeğimize Güney Koreli bir firma karar verecek. Çünkü Mars sinemamızda bir tekel konumunda. Bunu anlatan bir kısa filmi (Kapalı Gişe) İstanbul Film Festivali’nde seyretmiştik.

Basın burada da baskı görüyor
Güney Kore’de izlediğim belgeseller iki ülke arasında birçok benzerlik olduğunu gösteriyor. “7 Yıl: Gazeteciler olmadan Gazetecilik”, bir kamu TV kanalında işten çıkarılan gazetecilerin 7 yıldır süren mücadelesini anlatıyor. Kore’de de bizde olduğu gibi basın üzerinde baskı var muhalif gazeteciler için hayat bizde olduğu gibi çok zor.

“Böceklerin Göz Yaşları” adlı belgesel Viet Nam Savaşında ABD ve müttefiki Kore’nin işlediği suçları anlatıyor. Dört milyon Viet Namlının öldürüldüğü bu savaşın işlediği suçların etkileri bugün de sürüyor. Viet Nam’da sadece insanlar katledilmedi, ülkenin ormanlarının yarıya yakını yok edildi. Bu da buralara atılan Agent Orange adlı hardal gazıyla mümkün oldu. Bu gaz bütün yeşilliği yok etmekle kalmadı, halkı da zehirledi. Genetik mutasyona uğrattı. Bugün hâlâ çok sayıda sakat doğum oluyor, bu nedenden dolayı. Bu zehirin etkisi sadece Viet Namlıları etkilemiş değil, orada ABD için savaşan ABD’li ve Koreli askerler de etkilenmişler, vücutlarında zehrin hasarını hâlâ taşıyorlar.

NETPAC ödülünü kazanan “Casus Ülkesi” ise yine bizde Can Dündar ve Erdem Gül davasına benzer biçimde, ortada ciddi bir neden olmadan casuslukla suçlanıp, hayatları karartılan insanların hikâyesini anlatıyor. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda çok yoğunlaşan bu casusluk suçlamaları, seyrelmekle birlikte bugün de sürüyor. Festivalde ödülümüzü bu insan hakları ihlalini anlatan filme verdik.
Kısacası Güney Korelilerle bizim uğraştığımız problemler birbirine çok benziyor.

Brooklyn: Büyüklere masallar

TARİH:  30 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Brooklyn son haftalarda gördüğüm en tuhaf film. Bu kadar çelişkiden arınmış karakterler, bu kadar çatışmadan yoksun bir hikaye, bu kadar steril bir dünya bulmak kolay değil sinemada. Bu filmin 138 ödüle aday gösterilmiş ve bunların 29’unu kazanmış olduğunu okumak yaşadığımız dünyanın ve insanlarının ne kadar sığlaştığını göstermesi açısından anlamlı.

Film 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımız Eilis’i (Saoirse Ronan; Şirşe okunuyor) ve ailesini İrlanda’daki dünyalarında tanıyoruz. Eilis, bir dükkanda tezgahtarlık yapıyor. Tam bir cadı olan patronu ve pek para kazandırmayan işi Eilis’i mutlu etmiyor. ABD’deki bir papazın yardımıyla, New York’a göç ediyor. Geride ablası ve annesini bırakarak. Filmin en heyecanlı (!) sahnesi burada. Ya gümrük memuru, Eilis’ten hoşlanmazsa…? Neyse ki meleksi ve saf Eilis sorunsuzca New York’a kapak atıyor.

Eilis aşık mı?
İkinci bölümde Eilis’in yeni dünyada önce yalnızlık çekmesini, sonra bir aşık edinerek kendini bulmasını izliyoruz. Aşığının ısrarıyla Eilis, evlenmeyi de kabul ediyor. Eilis aşık mı? Bunu hiç anlamıyoruz. Ama film için nedense bu çok önemli bir soru gibi gözükmüyor.

İki arada bir derede
Üçüncü bölümde ise, artık o utangaç halini geride bırakmış Eilis’in trajik bir olay nedeniyle İrlanda’ya dönüşünü, burada varlıklı bir ailenin oğlunun ilgisine mazhar oluşunu görüyoruz. Eilis, bir süre ABD’deki kocasıyla İrlanda’daki yeni talibi arasında kalıyor. Eilis bu adama da aşık oluyor mu, bilemiyoruz. Eilis, ilgiye ilgisiz kalmayan ama tutku, şehvet, aşk gibi duygulardan arınmış biri gibi. Film bize, duygularından çok hesap kitap yapan ve çıkarını kollayan, masum görünüşlü bir şeytanın hikâyesini anlatmıyor. Eilis’i sevmemiz bekleniyor. Film, onun iki erkek arasındaki kararsızlığından etkilenmemizi istiyor ama bunun için bir neden sunmuyor. Eilis insan mı? Aynı yıllarda geçen Carol filminin iki kadın kahramanı ne kadar insandılar, ne kadar çelişkilerle doluydular. Yaşadıkları dünya da öyleydi. Eilis’in dünyası steril, neredeyse meleklerle dolu. Eilis de zaten öyle, bir masaldan çıkmış gibi. Brooklyn ve İrlanda ise dekordan ibaret. 1950’lerde çekilmiş filmler, dönemin sansürüyle baş ederken bile daha cesurdu. Hemen hemen hiç beğenilmeyen James Gray’in “The Immigrant”ı (Bir Zamanlar New York) farklı bir dönem de geçse de ne kadar daha farklı bir tablo çiziyordu. Brooklyn’de masal kitaplarından bile daha az sorun var.

Brooklyn ne diyor?
Kısacası “Brooklyn” yalan dolan. Kahramanı Eilis gibi. Eğer, beklemediği bir pürüz çıkmasaydı, filmin bize Eilis’in asıl aşkı olarak gösterdiği şeyin de yalan çıkması büyük ihtimaldi. Sorun, filmin Eilis’i seyirciye, işte bu da böyle aşktan yoksun, hesapçı bir karakter diye sunmamasında. İki saate yakın, hiç gerilmeden, fazla heyecanlanmadan, fazla da sıkılmadan güzel insanları, güzel kıyafetler ve güzel dekorlar içinde izlemek istiyorsanız Brooklyn, bunu veriyor. Başka da bir şey vermiyor.

Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

Yeniden Başla: Yas ve yabancılaşma

TARİH:  9 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkıp yeniden kurmaya çalışan bir işadamının öyküsünü anlatıyor.

“Yeniden Başla”nın kahramanı Davis (Jake Gillenhaal) kendi ifadesiyle son 10-12 yıldır hiçbir şey hissetmemiş birisi. Kendi duygularına yabancılaşmış, sadece başarı odaklı yaşayan ve başarılı da olmuş bir işadamı. Zengin bir adamın kızıyla evlenmiş ve aynı adamın yanında çalışmaya başlamış. Kayınpederinin beğenmeyen bakışları altında işini sürdürmüş. Her şey böyle de sürüp gidecek gibiymiş, ta ki başta sözünü ettiğimiz trafik kazası gerçekleşene kadar. Davis, duygusuzluğuyla yüzleşmek zorunda kalınca kendisindeki anormalliği derinden fark eder. Davis’in sıradan fanilere göre büyük bir avantajı vardır. Davis çok zengindir. Dolayısıyla hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkmaya başladığında, kaybettiklerini yerine getirebileceğini bilir. Yıkmak deyince evet, basbayağı yıkmaktan söz ediyorum. Nihayetinde yaşadığı evi yıkmaya kadar giden bir süreç bu.

Filmin hikâyesi ve kahramanları
Davis’e bu yolculuğunda yoksul bir anne ve onun klasik rock meraklısı oğlu da eşlik ederler. Doğrusu “Yeniden Başla”yı izlerken keyif aldım. Jake Gyllenhaal pek de inandırıcı olmayan hikâyeyi ve kahramanı ilginç hale getirmişti. İnandırıcı olmayan derken şunu da eklemek lazım: Ölüm karşısında insanın gidebileceği mantık dışılığın sınırı pek yok. Kavrayamadığımız, başa çıkamadığımız bir şey varsa o da ölüm. Belki de bütün dinlerin varoluş nedeni ölüm, daha doğrusu ölümle baş etmekte yaşadığımız zorluk. Dolayısıyla Davis’in hikâyesini de metaforik almakta yarar var. Filmin kestirmeden ulaşılan sonu yoksa hiç yenilir yutulur gibi değil. Ama metaforların, fazlasıyla ete kemiğe bürünmüş olması gibi bir sorunu da var filmin. Hayatını yıkıp yeniden kurmanın, her şeyi yıkmaya dönüşmüş olması gibi.
Sinemanın standart kusurlarından biri bu filmde de mevcut. Kadınlar birer gölgeden ibaret. Hem Davis’in karısı, hem de sonradan edindiği halkla ilişkilerci tek çocuklu kadın (Naomi Watts) birer karaktere dönüşmüyorlar. “Yeniden Başla”yı keyifle seyrettim dedim ama yazmaya koyulduğumda da hatırlamakta zorluk çektim. İyiye işaret değil.

Bekleyiş: İnkâr, yasın ilk aşaması

TARİH:  25 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bekleyiş”, bir annenin ölen oğlunun ardından yaşadığı büyük acıyla baş etmeye çalışmasını anlatıyor. Aileden birinin kaybı, annenin, babanın veya kardeşin kaybı, geride kalanların hayatında çok radikal değişimlere yol açar. Böyle bir kaybı kabul etmek zordur. Ama evlat acısı hepsinden acı olanıdır. İnsan bu kaybı kolay kolay kabul edemez. İnkar etmek, böyle bir kayıp hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışmak sanıldığı kadar sıra dışı bir şey değil. Hatta psikolog Elisabeth Kübler-Ross’un modeline göre kayıp sonrası yasın ilk aşaması inkârdan geçiyor. Kübler-Ross, 5 aşamalı bir yas sürecinin tipik olduğunu ileri sürüyor. Bunlar İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon ve Kabullenme süreçleri. Kişiden kişiye değişmekle birlikte bu 5 aşamalı sürecin yas sürecinin tipik aşamaları olduğunu düşünüyor Kübler-Ross.

“Bekleyiş”, dinsel imgelerle açılıyor. Çarmıha gerilmiş İsa figürünün ayağını öpen insanlarla… Bir cenaze törenindeyiz; kimin öldüğü aslında çok açık değil. Anna (Juliet Binoche), cenazeden sonra, bitkin bir şekilde kendini yatağa atıyor. Daha ilk imgelerden ölenin, evlat olduğunu anlamak çok zor değilse de film ölenin kimliği konusundaki muğlaklığını sürdürüyor. Nişanlısının öldüğünden habersiz olan Jeanne (Lou de Laâge), Anna’ya telefon edip ardından da nişanlısını görme umuduyla yaslı kadını ziyarete geliyor. Anna, Jeanne’a villadaki yas halinin kardeşinin ölümünden dolayı olduğunu söylüyor, oğlu Guiseppe’nin ölümünü gizliyor ve Jeanne’a beklemesini, Paskalya zamanı Guiseppe’nin geri geleceği yalanını söylüyor. Ve böylece filme adını veren bekleyiş başlıyor. Jeanne, nişanlısının cep telefonuna mesajlar bırakıyor; Anna bu mesajları gizlice dinliyor.

Anna neden bu tuhaf ve ahlaki olmayan davranış içinde sorusunun cevabı ancak inkâr sürecinde oluşuyla açıklanabilir. Anna, oğlunun ölümünü Jeanne’a söylerse, ölüm gerçeklik kazanacak. Ayrıca oğlunun, Jeanne’ın zihninde yaşıyor olması, Anna’ya ölümü kabul etmeme sürecinde direnç kazandırıyor. Bütün bunlar anlaşılabilir şeyler; pek anlaşılır ve inandırıcı olmayan ise Jeanne’ın bu yalanlara fazla sorgulamadan inanıyor olması. Ayrıca Jeanne ile ölen genç adamın hiç mi ortak arkadaşı yok, onlar da mı bilmiyorlar sorusu da havada duruyor.

Guiseppe, gelmeyince Anna, Jeanne’a bir yalan daha söylüyor. Guiseppe’yi bırakmasını, peşinden gitmemesini, Guiseppe’nin belki bir başka kadınla yeni bir hayat kuracağını ifade ediyor. Bu dediklerini, Jeanne’la Guiseppe’nin bir süre önce yaşadığı sorunlara dayandırıyor.

Bu yeni ifade akla başka bir şeyi getiriyor. Anna, sanki bunları Jeanne’a değil de kendisine söylüyor. Ve bunlar, oğlunun ölümüyle ilgili değil, oğlunun kendisinden kopup, bir başka kadınla yaşamaya başlamış olmasını kabul edememiş olmasıyla ilgili sanki. Yani, Anna, ölüm öncesindeki, oğlunun kendisinden kopuşuyla başlayan kayıp süreciyle hesaplaşamamış sanki. Ve belki de Jeanne’la acıklı bir oyun oynarken, genç kadınla hesaplaşıyor bir yandan da. Gerçeğin bilgisini Jeanne’dan saklayarak, genç kadına Guiseppe’nin asıl sahibinin kendisi olduğunu söylemiş ve genç kadına üstünlük sağlamış oluyor. Oyunun kurucusu olarak ipleri eline alıyor.

Film bir yandan da dinsel semboller içeriyor. Guiseppe’nin İsa’nın çarmıha gerildiği Kutsal Cuma günü ölmesi (ya da gömülmesi) ve gelmesi beklenen günün İsa’nın dönüş günü olan Paskalya’ya karşılık gelmesi, İsa ile Guiseppe arasında bir paralellik kurulduğunu gösteriyor. Belki de oğul kaybının büyüklüğüyle, İsa’nın kaybının büyüklüğü arasında bir paralellik kuruluyor. Biri bir cemaat ya da toplum için ne kadar önemliyse, diğeri de bireysel düzlemde o kadar önemli denmek isteniyor.

Juliette Binoche, Üç Renk: Mavi’den de bildiğimiz, yastaki kadın rolünü hakkıyla canlandırıyor. Jeanne’da Lou de Laâge de fena değil. Fakat filmin çok yavaş ilerlediğini, uzun süre aynı noktada dolandığını söylemem gerek. İnsan, daha fazla şey bekliyor filmden. Daha fazla karakter derinliği, daha fazla hikâye… Yine de bir ilk film için fena değil. Yönetmen Piero Messina, daha önce Sarrantino’ya “Muhteşem Güzellik”te asistanlık yapmış. “Bekleyiş”, Venedik’te de Altın Aslan’a aday filmlerden biriydi ve yan ödüllerden birkaçını topladı bu yıl.

Yitik Kuşlar: Parçalanmış hayatlar

TARİH:  2 Nisan  2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yitik Kuşlar”, Türkiye Ermenileri için bir ilk niteliği taşıyan bir film. İlk kez Türkiyeli bir Ermeni yazar/yönetmen (Aren Perdeci ve Ela Alyamaç) 1915 yılında yaşananlar üzerine bir film yapıyor. Sırf bu açıdan bile “Yitik Kuşlar” önemli bir film. Ama muhtemelen yine bu yüzden dönem, oldukça ürkek ve çekingen bir şekilde dile getiriliyor.

Masalsı bir dünya
Film iki küçük çocuğun, iki kardeşin dünyasını anlatıyor. Masalsı bir görsel dünya kuruyor. 1915 öncesi bir tür kayıp cennet bu çocuklar için. Çocuklar, anneleri ve büyük anne/büyük babalarıyla birlikte yaşıyorlar. Babaları Osmanlı Ordusu için savaşıyor. Fakat bir gün herkesin ikametgâhlarını bildirmeleri talebi geliyor devletten. Sadece bir an, Ermenilerin o kadar da huzurlu bir yaşamları olmadığını kilisedeki tartışmada anlıyoruz. Kimi gençler isyan bayrağı açmış, Osmanlıya karşı direnişe geçmiş. Ermenilerin tarlalarını yakmış birileri. Bunlar o kısa tartışmada söylenenler.
Ve sonra, bir gün çocuklar dışarda ormandayken, köy/kasabadaki herkes sürgüne gönderiliyor. Ailelerini aramak için yola koyulan çocuklar da bir süre sonra ayrı düşüyor.

Filmin eksikleri yok değil
“Yitik Kuşlar”ın ürkek olduğunu söylemiştim. Filmde hiçbir şiddet sahnesi yok. Kötü biri de yok. Masalsı atmosfer baştan sona korunmuş. Soykırım ya da katliam sözü edilmiyor. Bunlar çok da tuhaf değil aslına bakarsanız. Kolay olsaydı bu konu üzerine film yapmak, bugüne kadar çok sayıda film görmüş olurduk. Fakat filmin sorunları bunlarla sınırlı değil. Oyuncu performansları genelde kötü. Çoğu mizansen fazlaca amatör.

Yine de görmeye değer “Yitik Kuşlar”ı.

Bir konuda bu vesileyle bir laf etmek isterim. Bizde ülkenin bölünmesi denilince sadece ülke toprağının bölünmesi anlaşılır. Bölününce bir bölüm toprak yitecektir. Peki neden topraktan daha da önemli olması gereken insan anlaşılmaz bölünmeden? Bir bölüm insanın yitmesi toprağın yitmesinden daha mı önemsizdir? Ermenileri yok edenler ülkeyi bölmüşlerdir.

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.


Durun! Siz kardeşsiniz!

TARİH:  26 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Batman Süpermen’e Karşı: Adaletin Şafağı

Filmin Türkçedeki adı “Batman Süpermen’e Karşı” değil. Filmin adı: “Batman v Superman: Adaletin Şafağı”. Batman ile Superman arasındaki “v” İngilizcedeki “versus”ün yani “karşı”nın kısaltması. Bunu da ortalama bir Türkiyeli’nin elbette bilmesi gerekir ama ben yine de Türkçeleştirdim. Adaletin Şafağı bölümü ise Türkçeleştirilmiş. “Dawn of Justice” ne demek bilir halkımız elbette ama haklılar, ne olur ne olmaz. Ben ilk bölümü de Türkçeleştirerek karmaşaya son vermiş oldum. Batman’a hadi Batman diyelim ama Süpermen’i Superman diye yazamıyorum nedense. O konuda tutarsızım.

Batman Süper’i kıskanıyor
Batman niye Süpermen’e karşı? Çünkü Süpermen, dünyayı kurtarayım derken etrafı çok yakıp, yıkıyor. Haliyle bir sürü insan zayii oluyor. Bunların arasında Batman Holding’in, yani Wayne Enterprises’ın çalışanları da var. Haliyle Batman çok kızıyor. Batman biraz da Süper’i kıskanıyor sanki.
11 Eylül benzeri imgelerle açılıyor film. Yıkılan yeni binalar, gökdelenler ve onların sokakları dolduran tozu dumanı çok net olarak 11 Eylül’ü hatırlatıyor. Süpermen’in bolca neden olduğu, Amerikalıların “collateral damage” dediği istenmeyen savaş zayiatları da bu dönemde dilimize girdi. Keza, işkence tartışmaları Ebu Greyb’in ortaya çıkmasıyla Amerika’nın, dolayısıyla dünyanın gündemini belirledi. İşkence nerden çıktı derseniz, filmin ilerleyen bölümlerinde Batman’in düşmanlarına muamelesi resmen işkenceye giriyor da ondan. Batman kötü adamları dağlıyor!

ABD olmanın sorunları

Yani, süper bir güç olmanın, ABD olmanın sorunları iki süper kahraman üzerinden önümüze getiriliyor. Ve deniliyor ki: Güç, ister istemez kötü yan etkileriyle birlikte gelir. Nihayetinde iyiyiz ama maalesef kötü olmak zorunda da kalıyoruz. Bu filmin mesajını bu kadar doğrudan siyasi bir şekilde okumak abartılı gelebilir. Ama inanın değil. 17 Şubat 2016’da Amerikan başkan yardımcısı John Kerry tweet’inde, Hollywood patronlarıyla yaptığı toplantıya dair “çok olumlu geçti” diyordu. Toplantıda IŞİD’e karşı Hollywood’un nasıl bir “karşı anlatı” geliştireceği konuşulmuştu. Hollywood, Amerikan devletinin propaganda araçlarından biridir, nokta. Propaganda illa devlet stüdyolarında üretilir diye bir şey yok, özel sektör kendi devletine elbette her türlü hizmeti verir. Vermiştir, verecektir. ABD, Hollwood’un dünyaya ne mesaj vereceğini, rastlantıya bırakmaz.

Süper bildiniz Süper!
Filme gelirsek… Aslında ortada doğru dürüst bir senaryo olmadığı için ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Süpermen, Lois Lane ile aşkını sürdürüyor. Lois mümkün olduğu kadar çıplak, Süper mümkün olduğu kadar giyinik halde banyoda işi pişiriyorlar. Süper, Lois’i yine kucağına alıp kurtarıyor. Batman’e gelirsek, o da dekolte konusunda oldukça yaratıcı kıyafetler giyen bir kadınla yakınlaşıyor. Sonradan bu kadının da bir süper kahraman olduğunu anlıyoruz. Adaletçi süperler liginden “Wonder Woman”mış kendisi. Başlıktaki “Adaletin Doğuşu” adı da ona işaret ediyormuş, yani bir sonraki süper kahraman filmi “Wonder Woman”ı konu alacakmış. Yoksa gerçek anlamda adalet doğmayacak, Hollywood bile bunun farkında olabilir.

Film, üçüncü saatine girdiğinde Süper ile Batman kapışıyorlar. Ama gel gör ki, ikisinin de annesinin adı “Martha” değil miymiş? Bu onları kardeş yapmaz mı? Yapar, bence. Bu nedenle de ikili, akıllarını başına toplar, kardeş kavgasına son verir ve asıl düşman Lex Luthor’a ve onun canavarına karşı savaşır. Lex Luthor’u Jesse Eisenberg’in, Sosyal Ağ’daki Zuckerberg karakterine benzer bir şekilde oynadığını not edelim. Yeni, kötü işadamı tipi artık, bu hippiden bozma, spor ayakkabı giyen Zuckerberg ve Jobs gibler olacak gibi. Diğer oyuncular ise Bat’te Ben Affleck, Süper’de Henry Cavill, Lois’de Amy Adams ve Wonder Kadın’da Gal Gadot. Hiçbiri bir iz bırakmadı.

Başka ne var filmde? Bol bol kavga, dövüş, kafa ütüleyen bir müzik ve benzeri şeyler. Ne desek boş, seven yine sevecek.

Son söz THY’ye
Ama son bir söz THY’ye. THY bu filme sponsor olmuş, filmde bir ürün yerleştirmesi dahi var. Hollywood’a bu desteği vermeye gerçekten gerek var mıydı? Yazık olmuş, milletin parasına. Türkiye sinemasına bir faydası olmayan THY’nin, paramızı çarçur etmesine sinirlendim ve üzüldüm.

Mükemmel Bir Gün: Kuyudaki ceset

TARİH:  19 Mart 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Adı “Mükemmel Bir Gün” olan bir filmi beğenmemek mümkün mü? “Sağolun, varolun, iyi bir gazete çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz işte. Teveccühünüz, biraz abartmışsınız, henüz mükemmel değiliz ama o gün de gelecek. Yalnız BirGün bitişik yazılıyor”, demek geçti içimden. Dedim, nitekim.

“Mükemmel Bir Gün” Yugoslavya iç savaşının son günlerinde geçiyor. Filmin kahramanları Yugoslavlar değil fakat. Orada yardım faaliyetlerinde bulunan bir grup Birleşmiş Milletler görevlisi. Bunlar, savaşın bütün yıpratıcılığına karşı mizahı bir tür direniş yöntemi olarak geliştirmiş olan bir grup insan. Fakat ne kadar mizaha sığınsalar da yaşam koşulları çok ciddi ve çok sert. Neyse ki mizahla birlikte bir sinik duyarsızlık geliştirmemişler, ellerinden geldiğince hayata pozitif bir müdahalede bulunmaya çaba harcıyorlar.

Filmin iki kaşarlanmış erkeği var. Birini Benicio del Toro (filmde Mambru), diğerini Tim Robbins (filmde sadece B) canlandırıyor. Mambru ekip lideri. Yıllardır bu tarz bölgelerde bulunmaktan kendisine hiçbir düzen kurmamış olan B’nin, dolayısıyla ailesi filan yok. Mambru’nun bir karısı var. Mambru’nun eski sevgilisi Katya (Olga Kurylenko) da ekibe katılınca, Mambru, Katya ve uzaktaki eş arasında bir gerilim hattı oluşuyor.
Ekibin film boyunca temel sorunu ise, içine atılan cesetle “kirletilen” bir kuyuyu temizlemek ve yöre halkına temiz ve bedava su sağlamak. Kuyuyu kirletenler parayla su sağlamayı da biliyorlar çünkü. Ama cesedi çıkarmak için ip gerek ve ipi bulmak da, o günün koşullarında hiç kolay değil…

Araya başka hikâyeler ve başka kahramanlar da giriyor. Saf ve deneyimsiz ama sebatkâr Fransız yardım görevlisi Sophie (Mélanie Thierry) gibi. Bir başka kahraman da annesi ve babasından kopmuş bir küçük çocuk.

Bütün bu hikâyeler gevşek bir biçimde birbirine tutturulmuş ve fakat film akıcılığını yitirmiyor. Doğrusu filmin iki kusuru var. Birisi, açıkçası filmin fazlasıyla erkek bakış açısından veriliyor oluşu. Filmin iki kadınının birbirleriyle fazla ilişkileri yok. Kurylenko örneğinde erkeklerin cinsel ilgisinin odağı olmanın ötesine pek geçememek söz konusu. Thierry’nin rolü ise fazlasıyla çocuksu. Bunların dışında film şu önemli soruyla da hiç uğraşmıyor: Eskiden farklı etnik gruplardan insanlar birbirleriyle evlenirken ve bu bir sorun oluşturmazken, bir anda nasıl her şey değişti? Savaşı kimler, nasıl körükledi? Barış mümkün değil miydi?

İyi oyunculuklarıyla, akıcılığıyla, mizahıyla ve zaman zaman dokunaklı anlarıyla keyifle izlenen film nihayetinde derin bir iz bırakmadı bende. Ama tavsiye ediyorum.

O Kadın: Duyarsızlık güç değildir!

TARİH:  12 Kasım 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“O Kadın”, tek bir kadın hakkında bir film değil. Merkezinde filmin adının işaret ettiği Michéle (Isabelle Huppert) var elbette ama Michéle’in çevresinde bir dolu başka karakter var. Bu karakterlerin çizdiği bir çevre var ve bu çevre korkutucu derecede sığ ve riyakar. İnsanlar teflon tavalar gibiler, hiçbir şey üzerlerine yapışmıyor. İhanet, kavga, bencillikler hepsi kolayca unutuluyor ve ilişkiler kaldıkları yerden devam ediyorlar. İstisnalar da var tabii ki ama bunlar kaideyi bozmuyor. Ve bu cemiyetin hiyerarşisinin en üstünde en kalın derili, en zedelenmez ve en acımasız olabilen Michele duruyor. Teflon tavaların en teflonu, en serti, bir bakış açısına göre “en güçlüsü”, bana göre ise en psikopatı Michéle bu çevrenin matriyarkı, lideri. Filmin merkezinde de o var elbette. Michéle karakterine hayran olup çıkanlara şaşmamalı, yönetmen Verhoeven kuşkusuz filminin baş karakterini seviyor. Filmin Kazablanka’nın finaline benzeyen son sahnesinde, Michele ortağıyla beraber güvenli ve güçlü bir şekilde geleceğe ilerliyor.

Michéle hakkında
Filmin bütün ilişkilerini (hatırladığım kadarıyla) tek tek analiz etmeyi isterdim ama bu çok fazla uzun bir yazı olurdu. Yine de Michele bazında biraz deneyeyim. Michele, şiddet ve porno içerikli animasyon oyunlar hazırlayan bir şirketin iki ortağından biri, başlıcası. Böyle oyunlara ihtiyaç duyan bir toplum bize, o toplumdaki insan ilişkilerinin içeriği hakkında bir şey söylüyor. Bundan kâr etmekte sorun görmeyen Michéle hakkında da bir şeyler söylüyor.

Michéle’in annesiyle ilişkisinde sevginin izine rastlamak güç. Michéle annesi beyin kanaması geçirdiğinde ya da öldüğünde herhangi bir acı çekiyor gibi görünmüyor. Michéle oğluyla da yakın değil. Doğduğunda onu emzirmeyi red etmiş ve aralarında o doğal anne-oğul bağı kurulmamış. Michéle, torunu olduğunda da tek bir şey düşünüyor: Bu torunun oğlundan değil de başka birinden olduğunu oğluna ispatlayarak, torunun annesini devreden çıkarmak.

Michéle eski eşinin genç sevgilisinden de nefret ediyor. O kadar ki, kadının yiyeceğinin içine kürdan saklayarak, canını acıtmaya çalışıyor. Michéle, en yakın arkadaşının sevgilisiyle cinsel ilişki yaşadığı gibi, evine davet ettiği komşu çiftin erkeğini, karısının yanında yemek masasının altından ayağıyla taciz ediyor. Michéle’in cinsel davranışları da klasik anlamda “sevişme” içermiyor. Ya erkeği eliyle tatmin ediyor, ya kendisi röntgenleyerek mastürbasyon yapıyor ya da sado/mazo cinsel fanteziler yaşamaya çalışıyor.

Herkesin en başta söylediği şeyi daha söylemedim: Michéle tecavüze uğruyor, daha filmin en başında. Michéle bundan da olabilecek en düşük düzeyde etkileniyor. Depresyona girmiyor, ağlamıyor, polise gitmiyor, hemen bir arkadaşını aramıyor. Kendisini korumak için önlem almaya çalışıyor ve fantezisinde tecavüzcüsünün kafasını eziyor, yani hiç tepki duymuyor değil. Ama normal bir insanın göstereceği tepkiyi göstermiyor. Bu anormal davranış modelini, Michéle’in gücü olarak yorumlayanlar var. Baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi Michéle duygulanım bozukluğu mu denir, psikopati/sosyopati mi denir, anti sosyal kişilik mi denir, ne denirse denir ama sağlıklı kesinlikle denilemeyecek bir insan. Kurduğu ilişkiler de sağlıklı değil. Bunun Michéle’in çocukluğunda babasıyla yaşadığı olaylarla kuşkusuz ilişkisi var ama filmin, Michéle böyle biri çünkü bunları yaşadı gibi bir neden sonuç ilişkisi kurmaya çalıştığını söylemek güç. Filmin bir toplumsal eleştiri yaptığını söylemek de güç. Mesela Toni Erdmann’daki kadının, mastürbasyon ve voyörizme dayalı cinselliğiyle içinde yaşadığı yabancılaştırıcı kapitalist ilişkiler arasında bağ kurmak mümkün. “O Kadın” için böyle bir şey söylemek, Michéle’in işinin niteliğine rağmen zor. Film böyle bir şey söylemiyor ve zaten Michéle iş yerindeki en güçlü kişi, işin patronu.

Kötülüğü doğallaştırıyor ve yüceltiyor
Haneke’nin “Piyanist” filminin kahramanıyla Michéle arasında paralellikler var ama Haneke kahramanını yüceltmezken, Verhoeven Michéle’in bir tür kahraman, güçlü bir kadın modeli gibi algılanmasını sağlayacak bir film yapmış (bakınız Altyazı Kasım sayısı).

Ama Verhoeven bu tür mizantropikliği, bir nevi faşizanlığı hep yapıyor zaten. Bir önceki filmi “Kara Kitap”ın en düzgün kişisinin bir Nazi subayı olması nedense kimsede alarm zilleri çaldırmamıştı. Michéle adlı psikopatın bir tür güçlü kadın gibi görünmesi de alkışlarla karşılanıyor. Çünkü Verhoeven kahramanlarını kendisinden daha da kötü, daha da sevimsiz insanların arasına özenle yerleştiriyor. Filmin sonlarında, Michéle’in tecavüzcüsünün eşinin de muhtemelen yaşananlardan haberdar olduğunu anlıyoruz. Yani kadının, kocasıyla Michéle arasındaki tuhaf ilişkiyi bildiği ima ediliyor. Ama bu iki kadın arasında bir sürtüşme yaratmıyor. Michéle’in sevgilisiyle yatması ortağıyla ilişkisini bozmuyor. Vesaire vesaire. Yüzlerine tükürüldükçe “Yarabbi, şükür” diyor sanki insanlar.

Film en büyük şiddetin dindarlardan geldiğini net bir şekilde söylüyor fakat! Bunun dışında söylediği ise bana göre çok tehlikeli bir şey: Âlem buysa kraliçe Michéle’dir gibi bir şey bu. Bu önermenin satın alınmasını/benimsenmesini hayret ve üzüntüyle karşılıyorum. Verhoeven baştan sona ilgiyle izlenen bir film yapmış, Isabelle Huppert de iyi oynamış ama o kadar işte. Hayır, yanlış söyledim, o kadar değil. Verhoeven’in bize söylemeye çalıştığı hastalıklı, faşizan bir şey. Toplumsal bir eleştiri ya da karakter analizi yapmıyor Verhoeven. Kötülüğü doğallaştırıyor ve yüceltiyor. Ve “güç” başlığı altında duyarsızlık satıyor. Filmin birçok sahnesini ikna edicilikten çok uzak bulduğumu da söylemeliyim. Yine aklıma Cannes’da “Ben, Daniel Blake”e gösterilen tepkiyle, bu filme açılan sonsuz kredi geliyor. Neyse bu konuda yeterince yazdım zaten.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com