Saul’un Oğlu: Yeryüzü cehenneminde iki gün

TARİH:  20 Şubat 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir Nazi toplama kampında geçen “Saul’un Oğlu”nu izlemek bir korku tünelinden geçmek gibi. Filmin kahramanı Saul’ü bir an bile yalnız bırakmadan izleyen kamera, seyirciye arka planda olan biten dehşeti sesler ve bulanık görüntüler ile aktarıyor. Dehşeti net bir şekilde göstermektense bu şekilde aktarmak çok etkili bir strateji. Bilincin, kabul edemediği sertlikteki bir gerçekliği bilinçaltına süpürmesine, bulanıklaştırmasına ve ardından bilinçaltına süpürülen gerçeğin kabus olarak geri dönmesine benziyor filmin görsel dili. Herşey bir rüya gibi netlikten uzak ve olan bitene bütünsel olarak anlam vermek imkansız.

Öte yandan Nazi Almanyası’nın Yahudileri, Çingeneleri, sosyalist ve komünistleri yok etme yöntemi son derece rasyonel ve bulanıklıktan uzak. Soykırım tarihinin en sınai tip olanı, Nazilerin yaptığı soykırım. Bu “iş” için gaz odaları, krematoryumlar (ceset yakma ocakları) ve her türlü gerekli yan sanayii kurmuşlar. Maliyeti en aza indirmişler.
Faşizm denilince akla Almanya geliyor ama bütün Avrupa suçun ortağı. Bu suçla en az hesaplaşmış olanlar Polonya ve Macaristan gibi bugün faşizme en meyyal olan ülkeler.

Saul Auslander bir Macar Yahudisi. (“Auslander” Almanca’da yabancı demek). Toplama kampında Sonderkommando olarak görev yapıyor. İşi, kampa getirilen ve doğruca gaz odasına gönderilenlere çobanlık etmek, ölüleri krematoryuma taşımak, yerleri silmek ve külleri ırmağa dökmek. Sonderkommando’lara “sırdaş” da deniliyor. Gaz odasına gönderilenlere başlarına geleceği anlatmıyorlar. Kendi soydaşlarını ölüme gönderirken ağızlarını açmıyorlar. Nihayetinde Sonderkommando’ların da bir kullanım süresi var. Birkaç ay sonra onlardan da kurtulunuyor.

“Saul’un Oğlu”nun konusunu bilmekle etkisinin azalacağını düşünmüyorum. Filmin atmosferi yaşanılır, anlatılmaz. Ama yine de konuyu bilmeyi istemeyenler bundan sonrasını okumasınlar çünkü filmde olan biteni anlatmak ve tartışmak niyetindeyim.

Saul (Géza Röhrig), filmin hemen başında bir grup Yahudiyi gaz odasına sokanlar arasında yer alıyor. Yahudiler gaza maruz bırakıldıktan sonra, kapılar açıldığında bir delikanlının hala yaşadığı görülüyor. Gaz odasından sağ çıkmak istisnai bir durum. Delikanlı kamp doktoru tarafından boğularak öldürüldükten sonra, cesedi otopsi için ayrılıyor. Saul, bu çocuğun cesedine, başta anlam veremediğimiz bir nedenle sahip çıkıyor. Sonradan, bu çocuğun Saul’un gayrımeşru oğlu olduğunu öğreniyoruz. Ya da en azından Saul öyle düşünüyor. Ve Saul, bu çocuğa dini kurallara uygun bir cenaze töreni düzenlemeyi, gömülürken başında bir hahamın kaddiş (Yahudi fatihası demek mümkün sanırım) okumasını sabit fikir haline getiriyor.

Saul, Oğlu ve Pamuk’un ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı
Orhan Pamuk, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da, Batı kültüründeki baba katli temasıyla, Doğu kültüründeki oğul katli temasını birarada işliyor. Baba katli, Sofokles’in “Kral Oedipus”undan başlayıp, Freud üzerinden Oedipus karmaşası adını alarak günümüze taşınmış. Ben de yazılarımda sık sık Ödipal karmaşa kavramını kullanırım. Madalyonun diğer yüzünde ise Fars edebiyatının “Şehname”si (Firdevsi) var. Şehname’de ise Rüstem’in oğlu Sührab’ı öldürmesi anlatılıyor. Pamuk, kitabında Doğu’nun, oğul katli hikayelerine neden bu kadar yatkın olduğunu da soruyor.
“Saul’un Oğlu” bir oğul katli hikayesi olarak da okunabilir. Saul, oğlu olduğuna inandığı delikanlıyı gaz odasına tıkan görevlilerden biri. Yani, oğlunun ölümünü bizzat hazırlayan kişi Saul. Bu vicdan azabıyla, bu ağır suçla hesaplaşmak kolay değil. Filmin kurbanları bulanık göstermesi, bir anlamda Saul’un onları bireyler olarak algılamak istemeyen tavrını da yansıtıyor. Ama Saul oğluyla karşılaşınca, yaptığı işin vicdani ağırlığıyla da yüzleşiyor. Öldürdüklerinden biri, bütün kimliği ile zuhur ediyor, netleşiyor.

Rüstem ile Sührab’ın hikayesiyle, Saul ve oğlu arasındaki benzerliğin şöyle bir yanı daha var. Rüstem oğlu Sührab’ı terk eder. Saul da belli ki oğlunu terk etmiştir, çünkü oğlan gayrı meşrudur. Saul’un dışında kimse, onun bir oğlu olduğunu dahi bilmez. Anneyle oğlun, babanın yokluğunda başbaşa kalması, babanın ruhunda bir kıskançlığa neden olmuş olabilir. Ve Saul, Rüstem gibi bilinçaltında oğlunu cezalandırmak istemiş olabilir.

Saul’un, çevresindeki herşeye kayıtsız kalırken, sabit bir fikirle oğluna dini bir cenaze töreni düzenlemeye çalışmasının anlamı burada. Bir babanın katlettiği oğluna kendini affettirme; öbür dünyada onu rahata erdirme çabası, Saul’un yapmaya çalıştığı. Okuduğum İngilizce eleştirilerin hiçbirinde böyle bir yoruma rastlamamam açıkçası beni şaşırttı. Mesela David Edelstein adlı eleştirmen, o çocuğun Saul’un oğlu olmadığından her nasılsa kesinkes emin ve Saul’un davranışını “delilik” olarak tanımlıyor. Saul’un hakiki oğlu olsa da olmasa da, Saul’un, o çocuğun oğlu olduğuna inanıyor olması, bize neden yetmiyor?

Macaristan’ın Avrupa’nın doğusu olduğunu da hatırlamak lazım. Macaristan’dan bir oğul katli hikayesi çıkması, sanırım Amerika’dan çıkmasından daha olası. Ve sanırım baba katli temasına yatkın kafalar, oğul katli temasını algılamakta güçlük çekiyor.

Saul’un parçası olduğu başka şeyler de oluyor kampta. Olan biteni fotoğraflayarak dış dünyayı haberdar etme çabasının parçası oluyor Saul. Ya da Sonderkommando’ların başlattığı ayaklanmada rol oynuyor. Ama Saul bu eylemlere ruhen katılmıyor. Onun aklı sadece ve sadece oğlunun cenazesinde. Saul belki de kurtulacağına hiçbir zaman inanmıyor ve hatta daha büyük ihtimalle kurtulmayı istemiyor. Oğluna düzgün bir cenaze yaptıktan sonra ölmek Saul için belki de arzulanan seçenek.

Filmin finalinde beliren Ari ırktan çocuk, Saul’un ona gülümsemesi ve filmin bu çocuğu takip ederek bitmesinin anlamı ise, benim için muğlak.

Filmin dili
Filmin akla hemen gelen iki öncüsü var. Birisi Elem Klimov’un “Gel ve Gör”ü. Klimov, Ukrayna’da Babi Yar adlı uçurumda yapılan Nazi katliamlarını anlatırken, bulanık arka plan görüntüleri kullanmış ve akıldan çıkmayan bir film yapmıştı. Bir diğer örnek ise kahramanlarının peşini bir an bile bırakmayan Dardenne kardeşlerin filmleri. Öte yandan filmin çerçeve oranının darlığı, Xavier Dolan’ın “Annesi”ni hatırlatıyor. Klostrofobi duygusunu artırıyor bu darlık.
“Saul’un Oğlu” Laszlo Nemes’in ilk filmi. Nemes gökten zembille inmemiş. Daha önce yaptığı başarılı kısa filmler var. Bela Tarr’ın asistanı olarak çalışmış olması, Nemes’in sağlam eğitiminin en önemli öğesi. Yine de bir ilk filmin Cannes ‘da yarışması, üstüne üstlük Büyük Ödül’ü ve FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü kazanması olağanüstü bir durum. Saul’un Oğlu daha sonra içlerinde Altın Küre’de en iyi yabancı film de olmak üzere 40 civarında ödül kazandı.
Bütün bunları söyledikten sonra filmin entelektüel çerçevesinin de, görsel çerçevesi gibi dar olduğunu söylemek mümkün diye düşünüyorum. Saul’un Oğlu, ilk planda duyusal bir deneyim yaşatmayı, seyirciyi Auschwitz benzeri bir toplama kampının içine, kurbanların arasına (Sonderkommando’yu da kurban olarak görmek lazım) atmayı hedeflemiş. Bunda çok da başarılı olmuş. Saul karakterinin de bir ilginçliği var, bir tekdüzeliği olsa da. Fakat daha fazla karakterden, diğer kurbanların ruh halinden, Alman subayların ya da erlerin durumundan ya da bu vahşeti, bu canavar insanları yaratan kapitalizmin doğasını sorgulamaktan uzak bir film Saul’un Oğlu. Yine de yılın en iyilerinden biri ve Oscar’ın haklı adayı.

İyi Adamlar: Güldürüyor ama düşündürüyor mu?

TARİH:  21 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Shane Black bir dönem Hollywood’un en çok kazanan senaryo yazarıydı. Sonra yaptığı işlerden ve diğer senaristlerle kim daha çok kazanıyor yarışmalarına sokulmaktan sıkıldı, yönetmenliğe geçti. Ama yönetmenlikte bir iki özgün iş yaptıktan sonra, Iron Man 3 gibi yine büyük Hollywood filmlerinin yönetmenliğine yöneldi. “Sıkıldım, tiksindim” dediği ticari işlere geri döndü yani.

“İyi Adamlar” sıradan bir film değil ama. Amerikalıların bir deyimi vardır “hem pastayı yiyeceksin, hem de pastaya hâlâ sahip olacaksın” şeklinde çevrilebilir sanırım. “Hem nalına hem mıhına vurmak” deyimi gibi. “İyi Adamlar”, 1970’lerin “her yol var” haline saygı duruşunda mı bulunuyor, yoksa eleştiriyor mu, çok belli değil. Ya da ikisini birden yapıyor demek en doğrusu. Yetmişler şiddet ve seksin dizginlerinden boşandığı ama bir şeyleri değiştirme umudunun hâlâ yaşandığı yıllar.

Daha açılış sahnesinde bir ikilem var: Bir playboyvari derginin orta sayfa güzeli ve porno yıldızı Misty Mountains kaza yaptığında, dergiye verdiği poza benzer bir şekilde çırılçıplak yere serilir. Bu kanlı poz şimdi erotik mi, komik mi yoksa acıklı mı? Yönetmen hepsi birden olsun istemiş. Ahlaki kaygılarınızı geri plana atıp, film işte diye seyretmeniz gerekiyor “İyi Adamlar”ı. Ama yine tam olmuyor çünkü filmin karamsar bir politik mesajı var! O mesaj da şöyle bir şey: Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık bir arpa boyu yol gitmişiz! Yani, ne yaparsan yap pek bir şey değişmez. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olur, oyunun kazananları bellidir… Shane Black sanırım sadece dış dünyada olan biten üzerine değil kendi kariyeri üzerine de yapmış bu yorumu. Ticari Hollywood dünyasından bir türlü uzaklaşamamasını da anlatıyor sanki.

Film tam olarak 1977’de geçiyor. 1977, punk’ın zirve yaptığı (filmde “Never Mind The Bullocks, Here Is The Sex Pistols”ın afişi görünüyor), hippie kültürünün tabutuna son çivinin de çakıldığı yıl. Ve tabii çok daha apolitik, çok daha sağ 80’lerin de hemen eşiği. Batılı beyaz gençlik kültürünün son ve çoğu zaman nihilist başkaldırısıyla, pırıltılı seksenlerin arasındaki sınır yılı. Sex Pistols’ın ünlü sloganı “no future”dı, yani gelecek yok!

Filmin iki kahramanı da bir tür kaybeden. Jackson Healy (Russel Crowe) ve Holland March (Ryan Gosling) kadınsız adamlar. Biri boşanmış, diğeri karısının ölümünü engelleyememiş. Sonuçta ikisi de kaybetmiş. Detektif Holland’ı ayakta tutan 13 yaşındaki kızı Holly’nin (Angouri Rice) varlığı, yoksa kendine acıma ve kendinden nefret sarmalında alkole boğulup gidecek. Healy ise adam döverek para kazanıyor. 70’lerde yetişkin adamların küçük kızlarla ilişki kurması Batı’da meşru bir şeydi. Brooke Shields ve Nastassia Kinski o dönemin çocuk seks sembolleriydi. David Hamilton, küçük kızların çıplak fotoğrafları ve başrolde olduğu filmlerle bir kariyer yapmıştı. Healy’nin yaptığı işler arasında, ailelerin isteği doğrultusunda bu tarz ilişkiler kuran adamları dövmek önemli yer tutuyor. Film bana burada da ikili oynuyor gibi geldi. Bu iddiamı savunacak fazla delilim yok doğrusu. Ama Holland’ın küçük kızı Holly, öyle ortamlara giriyor ki film boyunca, bir seks objesi olarak düşünülmesine ramak kalıyor. Mesela bir porno film seyrediyor… Öte yandan Holly, filmin en saygıya değer kişisi. İnsani değerleri, filmin kahramanı iki erkek değil, Holly temsil ediyor.

Ölen hippie kültürü ise hem alay konusu hem de idealizmiyle saygı duyulan bir şey filmde. Hava kirliliğini protesto eden ve kuşların yaşam hakkını savunan hippie eylemi düpedüz gülünç, filmde. Fakat filmin iki baş kahramanının aradığı kişi olan hippie Amelia’nın (Margaret Qualley) “faşist” olarak nitelendirdiği, devlet/sermaye iktidarına değin söyledikleri sonuçta doğru çıkıyor. Bu öyle bir iktidar ki, kendi çocuklarının başını yemekten bile çekinmiyor.

Filmin konusunu anlatmadım çünkü önemsiz ve saçma. Tıpkı Amelia’nın deneysel filminde cinselliği seyirciyi tavlamak için kullanması gibi, filmin her şeyi sonuçta bir MacGuffin. Filmin asıl amacı, iki kahramanının girdiği komik durumlar üzerinden seyirciyi güldürmek ve belki de buralara nereden geldiğimizi göstermek. Güldürme konusunda doğrusu başarılı da oluyor. Ryan Gosling’in performansı çok, çok iyi. Crowe, fazla ciddi kaçıyor bu filme ama performansı batmıyor. Genç oyuncu Angouri Rice da müthiş. Dönem atmosferi de iyi yaratılmış. Shane Black’in şimdilik en filmi bu. Filmin akla Chinatown, Taxi Driver ve Boogie Nights gibi birçok filmi akla getirdiğini de söyleyebilirim. “Güldürüyor ama düşündürüyor mu?” derseniz, eh onu da bir miktar yapıyor. Sonuçta bu filmin bir mesajı var: Kaybedenler hep kaybeden kalır ve iyi insan olmak yine de önemlidir! Çünkü kazanan kötülerin hayatı hiç de matah değildir. İstikbal (gelecek) diye bir şey vardır ve o gençlerindir!

Hitchcock Truffaut: Hitchcock üzerine çeşitlemeler…

TARİH:  14 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Alfred Hitchcock sinemayla fazla ilgili olmayanların bile adını bildiği ender yönetmenlerden biri. Bugün sinemanın en büyük ustalarından biri sayılıyor. Hitchcock’ın yönettiği “Vertigo” (1958; Ölüm Korkusu) Sight&Sound dergisince yapılan geniş kapsamlı oylamada gelmiş geçmiş en iyi film seçildi. Ama Hitchcock’ın değeri her zaman bu kadar biliniyor değildi. Fransa’da yayımlana Cahiers du Cinema dergisinin yazarları ki sonradan Yeni Dalga’nın kurucu yönetmenleri oldular, Hitchcock’ı baştacı ettiklerinde, yönetmen bugünkü kadar tanınıyor değildi.

François Truffaut bu Yeni Dalga yönetmenlerinden biriydi ve hayranı olduğu Hitchcock’la 1962’de bir nehir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşi daha sonra kitaplaştırılmıştı. “Hitchcock Truffaut” işte bu söyleşiyi temel alıyor. Bu söyleşiden bölümler dinlerken, dönemden fotoğrafları ve film kliplerini izliyoruz film boyunca. Ayrıca Martin Scorsese, Olivier Assayas, Wes Anderson ve David Fincher gibi Hitchcock hayranı yönetmenlerin Hitchcock hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Özellikle kimi planların ya da sahnelerin kompozisyonu üzerine söylenenler ilginç.

Film meraklılarının ve sinema öğrencilerinin ilgiyle izleyecekleri bir film Hitchcock Truffaut belgeseli. Hoşuma gitse de yeterince tatmin olmadım filmden. Hitchcock’ın tek bir filmi ele alınsa ve onun üzerinden ustanın dünyası anlatılsa belki daha çok tatmin olurdum. Ama bu haliyle de seyre değer bir film olduğu kesin.


17. Jeonju Film Festivali: Çok uzak pek yakın

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Güney Kore’nin Jeonju (Concu okunuyor) kentindeki film festivali perşembe akşamı sona erdi. Benim yazıyı yazdığım an ödül töreni öncesine denk geliyor. Bu yüzden sadece benim başkanı olduğun NETPAC (Network for Promotion of Asian & Pacific Cinema) jürisinin ödülünden söz edebileceğim.

Güney Kore, Türkiye’ye çok uzak bir ülke. Aramızda 6 saat fark var, kaç kilometre fark olduğunu ise bilemiyorum. Bir zamanlar burada askerlerimiz savaşmış, ölmüş ve öldürmüşler. Bunun izi artık kalmamış. Kimse, Türk olduğumu öğrendiğinde, bir zamanlar gerçekleşmiş bu olaydan söz etmiyor. Hep, öyle hikayeler anlatılır ya, Türk olduğunu söylediği için Korelilerin kendisini bağrına bastığını filan yazar insanlar, ben öyle bir şey görmedim.

Uluslararası politika zamanında bizi yakınlaştırmış, şimdi uluslarası kapitalizm bir kez daha yakınlaştırıyor. Güney Kore ürünü, cep telefonları ve arabalardan söz etmiyorum. Ne de dünyanın en iyileri arasında olan Güney Kore filmlerinden. Bir Güney Kore firması olan CJ’in Mars Entertainment’i alması gündemde. Bu satış gerçekleşirse, hangi filmi seyredip hangisini seyretmeyeceeğimize Güney Koreli bir firma karar verecek. Çünkü Mars sinemamızda bir tekel konumunda. Bunu anlatan bir kısa filmi (Kapalı Gişe) İstanbul Film Festivali’nde seyretmiştik.

Basın burada da baskı görüyor
Güney Kore’de izlediğim belgeseller iki ülke arasında birçok benzerlik olduğunu gösteriyor. “7 Yıl: Gazeteciler olmadan Gazetecilik”, bir kamu TV kanalında işten çıkarılan gazetecilerin 7 yıldır süren mücadelesini anlatıyor. Kore’de de bizde olduğu gibi basın üzerinde baskı var muhalif gazeteciler için hayat bizde olduğu gibi çok zor.

“Böceklerin Göz Yaşları” adlı belgesel Viet Nam Savaşında ABD ve müttefiki Kore’nin işlediği suçları anlatıyor. Dört milyon Viet Namlının öldürüldüğü bu savaşın işlediği suçların etkileri bugün de sürüyor. Viet Nam’da sadece insanlar katledilmedi, ülkenin ormanlarının yarıya yakını yok edildi. Bu da buralara atılan Agent Orange adlı hardal gazıyla mümkün oldu. Bu gaz bütün yeşilliği yok etmekle kalmadı, halkı da zehirledi. Genetik mutasyona uğrattı. Bugün hâlâ çok sayıda sakat doğum oluyor, bu nedenden dolayı. Bu zehirin etkisi sadece Viet Namlıları etkilemiş değil, orada ABD için savaşan ABD’li ve Koreli askerler de etkilenmişler, vücutlarında zehrin hasarını hâlâ taşıyorlar.

NETPAC ödülünü kazanan “Casus Ülkesi” ise yine bizde Can Dündar ve Erdem Gül davasına benzer biçimde, ortada ciddi bir neden olmadan casuslukla suçlanıp, hayatları karartılan insanların hikâyesini anlatıyor. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda çok yoğunlaşan bu casusluk suçlamaları, seyrelmekle birlikte bugün de sürüyor. Festivalde ödülümüzü bu insan hakları ihlalini anlatan filme verdik.
Kısacası Güney Korelilerle bizim uğraştığımız problemler birbirine çok benziyor.

Brooklyn: Büyüklere masallar

TARİH:  30 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Brooklyn son haftalarda gördüğüm en tuhaf film. Bu kadar çelişkiden arınmış karakterler, bu kadar çatışmadan yoksun bir hikaye, bu kadar steril bir dünya bulmak kolay değil sinemada. Bu filmin 138 ödüle aday gösterilmiş ve bunların 29’unu kazanmış olduğunu okumak yaşadığımız dünyanın ve insanlarının ne kadar sığlaştığını göstermesi açısından anlamlı.

Film 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımız Eilis’i (Saoirse Ronan; Şirşe okunuyor) ve ailesini İrlanda’daki dünyalarında tanıyoruz. Eilis, bir dükkanda tezgahtarlık yapıyor. Tam bir cadı olan patronu ve pek para kazandırmayan işi Eilis’i mutlu etmiyor. ABD’deki bir papazın yardımıyla, New York’a göç ediyor. Geride ablası ve annesini bırakarak. Filmin en heyecanlı (!) sahnesi burada. Ya gümrük memuru, Eilis’ten hoşlanmazsa…? Neyse ki meleksi ve saf Eilis sorunsuzca New York’a kapak atıyor.

Eilis aşık mı?
İkinci bölümde Eilis’in yeni dünyada önce yalnızlık çekmesini, sonra bir aşık edinerek kendini bulmasını izliyoruz. Aşığının ısrarıyla Eilis, evlenmeyi de kabul ediyor. Eilis aşık mı? Bunu hiç anlamıyoruz. Ama film için nedense bu çok önemli bir soru gibi gözükmüyor.

İki arada bir derede
Üçüncü bölümde ise, artık o utangaç halini geride bırakmış Eilis’in trajik bir olay nedeniyle İrlanda’ya dönüşünü, burada varlıklı bir ailenin oğlunun ilgisine mazhar oluşunu görüyoruz. Eilis, bir süre ABD’deki kocasıyla İrlanda’daki yeni talibi arasında kalıyor. Eilis bu adama da aşık oluyor mu, bilemiyoruz. Eilis, ilgiye ilgisiz kalmayan ama tutku, şehvet, aşk gibi duygulardan arınmış biri gibi. Film bize, duygularından çok hesap kitap yapan ve çıkarını kollayan, masum görünüşlü bir şeytanın hikâyesini anlatmıyor. Eilis’i sevmemiz bekleniyor. Film, onun iki erkek arasındaki kararsızlığından etkilenmemizi istiyor ama bunun için bir neden sunmuyor. Eilis insan mı? Aynı yıllarda geçen Carol filminin iki kadın kahramanı ne kadar insandılar, ne kadar çelişkilerle doluydular. Yaşadıkları dünya da öyleydi. Eilis’in dünyası steril, neredeyse meleklerle dolu. Eilis de zaten öyle, bir masaldan çıkmış gibi. Brooklyn ve İrlanda ise dekordan ibaret. 1950’lerde çekilmiş filmler, dönemin sansürüyle baş ederken bile daha cesurdu. Hemen hemen hiç beğenilmeyen James Gray’in “The Immigrant”ı (Bir Zamanlar New York) farklı bir dönem de geçse de ne kadar daha farklı bir tablo çiziyordu. Brooklyn’de masal kitaplarından bile daha az sorun var.

Brooklyn ne diyor?
Kısacası “Brooklyn” yalan dolan. Kahramanı Eilis gibi. Eğer, beklemediği bir pürüz çıkmasaydı, filmin bize Eilis’in asıl aşkı olarak gösterdiği şeyin de yalan çıkması büyük ihtimaldi. Sorun, filmin Eilis’i seyirciye, işte bu da böyle aşktan yoksun, hesapçı bir karakter diye sunmamasında. İki saate yakın, hiç gerilmeden, fazla heyecanlanmadan, fazla da sıkılmadan güzel insanları, güzel kıyafetler ve güzel dekorlar içinde izlemek istiyorsanız Brooklyn, bunu veriyor. Başka da bir şey vermiyor.

Haftanın 4 filmine dair kısa kısa

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Saklı’yı aylar önce seyrettim ama bende kalıcı bir etki bırakan tek film o. Yaşlı bir erkekle genç bir kızın hikâyesini anlatan film özellikle Türkü Turan’ın iyi oyunculuğuyla ve sinemamızda anlatılmamış farklı hikâyesiyle haftanın en ilginci bence. Filmde kızın babasını canlandıran Settar Tanrıöğen de fırsat buldukça döktürüyor ve belli ki bazen gol pozisyonu yokken bile gol atıyor. Bir tek İlhan Şeşen’in oyunculuğu ve tipini filme uygun bulamadım.

Kor
Zeki Demirkubuz’un Kor’u, bildiğimiz ZD karakterleri ve diyalogları içeriyor. Filmin hikâyesi Nuri Bilge’nin Üç Maymun’uyla paralellikler taşıyor. Bu filmin aslında 90’larda yapılması lazımmış. Çünkü bu film o dönemin Zeki’sine ait. Bu dönemin Zeki’si için geride kalmış bir konusu var. Bunu Bulantı’ya dayanarak söylüyorum. Bence Bulantı geçen yılın en iyi Türk filmiydi. Ve biçimi ve hikâyesiyle yeni bir Demirkubuz’du. Bu film Bulantı’ya göre eskiye dönüş içeriyor konu açısından. Fakat biçim daha durağan, daha minimal; bu anlamda yeni ZD sinemasına daha uygun. Sonuçtan kendi adıma memnun değilim. İçine dalamadığım, donuk bir film olmuş Kor. Ve canlı yayında kadına dayak görmekten de bıktım. Filmlerde kadın oyuncuların gerçekten tokat yemesi gerekmiyor, film hilesi denen bir şey var. Bu filmde neyse ki yumruk yeme sahneleri çerçeve dışında gerçekleştirilmiş. Neyse… Zeki Demirkubuz’un yüreğindeki dikeni bu filmle söküp attığını ve geriye bakmadan kendi yoluna devam edeceğini umuyorum.

Gerisini siz anlayın
Avcı: Kış Savaşı Pamuk Prenses ve Avcı filminin devamı. İlk film Pamuk Prenses masalını eğip büküyordu. Sapkın bir senaryo yazarı sanki isterik kahkahalar atarak kaleme almıştı filmin senaryosunu. Kötü Kraliçe Ravenna ile erkek kardeşi arasında ensesti çokça çağrıştıran bir ilişki olduğunu söyleyeyim gerisini siz anlayın. Fakat filmin hoş sürprizi Pamuk Prenses’in gerçek aşkını kendi sınıfından bir prens olarak değil de, halktan bir avcı karakteri olarak sunmasındaydı. Prensesi derin uykusundan prensin öpücüğü uyandıramıyordu, avcınınki uyandırıyordu. Neredeyse bir devrimdi bu.
Ama Avcı: Kış Savaşı sanki böyle bir şey hiç olmamış gibi davranıyor. Film önce geriye gidiyor ve avcının ve ilk aşkının hikâyesinin başlangıcını anlatıyor. Ravenna’nın kötüleştirdiği kız kardeşi Freya’nın tıpkı yeniçeriler gibi devşirdiği çocukları eğittiği ve bir orduya dönüştürdüğü bu bölümde Avcı ve kız arkadaşı tanışıyor, evleniyor ve ayrı düşüyorlar. Sonra film yedi yıl sonrasına atlıyor. Ve öğreniyoruz ki Pamuk Prenses, Prens ile evlenmiş! İlk filmin avcı-prenses birlikteliği vaadi silinmiş! Sonrasında avcı ile karısının bir araya gelişi, tuhaf 7 cücelerle karşılaşması ve kaçırılan aynayı ele geçirmeye çalışmasının hikâyesi anlatılıyor. Bence ilk film tuhaflığıyla daha çekiciydi. Ve hiç olmazsa sınıf hiyerarşisini kıran bir yanı vardı. Bu filmde onlar da yok. Yine de Charlize Theron, Emily Blunt, Jessica Chastain ve Chris Hemsworth var.

Bildiğimiz sahneler
Kral İçin Hologram (KİH) bildiğimiz sahnelerle açılıyor: Amerikalı kahraman tuhaflıklarla dolu bir Ortadoğu ülkesinde, “Benim burada ne işim var” edasıyla dolaşıyor. İnsanlar hep irrasyonel ve sahtekâr. Fakat karısıyla ayrılmış, kızının üniversite parasını nasıl ödeyeceğini düşünen kahramanımız sonunda aşkı bu ülkede bulmasın mı? Mekân, ABD’nin sevgili dostu Suudi Arabistan, bu arada. Vasat bir film, her haliyle KİH. Yine de Araplarla bu kadar yakınlaşabilen bir Amerikalı kahraman içermesini iyiye delalet diye yorumlayabiliriz.

Yeniden Başla: Yas ve yabancılaşma

TARİH:  9 Nisan 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yeniden Başla”, karısını bir trafik kazasında kaybettikten sonra, hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkıp yeniden kurmaya çalışan bir işadamının öyküsünü anlatıyor.

“Yeniden Başla”nın kahramanı Davis (Jake Gillenhaal) kendi ifadesiyle son 10-12 yıldır hiçbir şey hissetmemiş birisi. Kendi duygularına yabancılaşmış, sadece başarı odaklı yaşayan ve başarılı da olmuş bir işadamı. Zengin bir adamın kızıyla evlenmiş ve aynı adamın yanında çalışmaya başlamış. Kayınpederinin beğenmeyen bakışları altında işini sürdürmüş. Her şey böyle de sürüp gidecek gibiymiş, ta ki başta sözünü ettiğimiz trafik kazası gerçekleşene kadar. Davis, duygusuzluğuyla yüzleşmek zorunda kalınca kendisindeki anormalliği derinden fark eder. Davis’in sıradan fanilere göre büyük bir avantajı vardır. Davis çok zengindir. Dolayısıyla hayatını kelimenin tam anlamıyla yıkmaya başladığında, kaybettiklerini yerine getirebileceğini bilir. Yıkmak deyince evet, basbayağı yıkmaktan söz ediyorum. Nihayetinde yaşadığı evi yıkmaya kadar giden bir süreç bu.

Filmin hikâyesi ve kahramanları
Davis’e bu yolculuğunda yoksul bir anne ve onun klasik rock meraklısı oğlu da eşlik ederler. Doğrusu “Yeniden Başla”yı izlerken keyif aldım. Jake Gyllenhaal pek de inandırıcı olmayan hikâyeyi ve kahramanı ilginç hale getirmişti. İnandırıcı olmayan derken şunu da eklemek lazım: Ölüm karşısında insanın gidebileceği mantık dışılığın sınırı pek yok. Kavrayamadığımız, başa çıkamadığımız bir şey varsa o da ölüm. Belki de bütün dinlerin varoluş nedeni ölüm, daha doğrusu ölümle baş etmekte yaşadığımız zorluk. Dolayısıyla Davis’in hikâyesini de metaforik almakta yarar var. Filmin kestirmeden ulaşılan sonu yoksa hiç yenilir yutulur gibi değil. Ama metaforların, fazlasıyla ete kemiğe bürünmüş olması gibi bir sorunu da var filmin. Hayatını yıkıp yeniden kurmanın, her şeyi yıkmaya dönüşmüş olması gibi.
Sinemanın standart kusurlarından biri bu filmde de mevcut. Kadınlar birer gölgeden ibaret. Hem Davis’in karısı, hem de sonradan edindiği halkla ilişkilerci tek çocuklu kadın (Naomi Watts) birer karaktere dönüşmüyorlar. “Yeniden Başla”yı keyifle seyrettim dedim ama yazmaya koyulduğumda da hatırlamakta zorluk çektim. İyiye işaret değil.

Bekleyiş: İnkâr, yasın ilk aşaması

TARİH:  25 Haziran 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bekleyiş”, bir annenin ölen oğlunun ardından yaşadığı büyük acıyla baş etmeye çalışmasını anlatıyor. Aileden birinin kaybı, annenin, babanın veya kardeşin kaybı, geride kalanların hayatında çok radikal değişimlere yol açar. Böyle bir kaybı kabul etmek zordur. Ama evlat acısı hepsinden acı olanıdır. İnsan bu kaybı kolay kolay kabul edemez. İnkar etmek, böyle bir kayıp hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışmak sanıldığı kadar sıra dışı bir şey değil. Hatta psikolog Elisabeth Kübler-Ross’un modeline göre kayıp sonrası yasın ilk aşaması inkârdan geçiyor. Kübler-Ross, 5 aşamalı bir yas sürecinin tipik olduğunu ileri sürüyor. Bunlar İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon ve Kabullenme süreçleri. Kişiden kişiye değişmekle birlikte bu 5 aşamalı sürecin yas sürecinin tipik aşamaları olduğunu düşünüyor Kübler-Ross.

“Bekleyiş”, dinsel imgelerle açılıyor. Çarmıha gerilmiş İsa figürünün ayağını öpen insanlarla… Bir cenaze törenindeyiz; kimin öldüğü aslında çok açık değil. Anna (Juliet Binoche), cenazeden sonra, bitkin bir şekilde kendini yatağa atıyor. Daha ilk imgelerden ölenin, evlat olduğunu anlamak çok zor değilse de film ölenin kimliği konusundaki muğlaklığını sürdürüyor. Nişanlısının öldüğünden habersiz olan Jeanne (Lou de Laâge), Anna’ya telefon edip ardından da nişanlısını görme umuduyla yaslı kadını ziyarete geliyor. Anna, Jeanne’a villadaki yas halinin kardeşinin ölümünden dolayı olduğunu söylüyor, oğlu Guiseppe’nin ölümünü gizliyor ve Jeanne’a beklemesini, Paskalya zamanı Guiseppe’nin geri geleceği yalanını söylüyor. Ve böylece filme adını veren bekleyiş başlıyor. Jeanne, nişanlısının cep telefonuna mesajlar bırakıyor; Anna bu mesajları gizlice dinliyor.

Anna neden bu tuhaf ve ahlaki olmayan davranış içinde sorusunun cevabı ancak inkâr sürecinde oluşuyla açıklanabilir. Anna, oğlunun ölümünü Jeanne’a söylerse, ölüm gerçeklik kazanacak. Ayrıca oğlunun, Jeanne’ın zihninde yaşıyor olması, Anna’ya ölümü kabul etmeme sürecinde direnç kazandırıyor. Bütün bunlar anlaşılabilir şeyler; pek anlaşılır ve inandırıcı olmayan ise Jeanne’ın bu yalanlara fazla sorgulamadan inanıyor olması. Ayrıca Jeanne ile ölen genç adamın hiç mi ortak arkadaşı yok, onlar da mı bilmiyorlar sorusu da havada duruyor.

Guiseppe, gelmeyince Anna, Jeanne’a bir yalan daha söylüyor. Guiseppe’yi bırakmasını, peşinden gitmemesini, Guiseppe’nin belki bir başka kadınla yeni bir hayat kuracağını ifade ediyor. Bu dediklerini, Jeanne’la Guiseppe’nin bir süre önce yaşadığı sorunlara dayandırıyor.

Bu yeni ifade akla başka bir şeyi getiriyor. Anna, sanki bunları Jeanne’a değil de kendisine söylüyor. Ve bunlar, oğlunun ölümüyle ilgili değil, oğlunun kendisinden kopup, bir başka kadınla yaşamaya başlamış olmasını kabul edememiş olmasıyla ilgili sanki. Yani, Anna, ölüm öncesindeki, oğlunun kendisinden kopuşuyla başlayan kayıp süreciyle hesaplaşamamış sanki. Ve belki de Jeanne’la acıklı bir oyun oynarken, genç kadınla hesaplaşıyor bir yandan da. Gerçeğin bilgisini Jeanne’dan saklayarak, genç kadına Guiseppe’nin asıl sahibinin kendisi olduğunu söylemiş ve genç kadına üstünlük sağlamış oluyor. Oyunun kurucusu olarak ipleri eline alıyor.

Film bir yandan da dinsel semboller içeriyor. Guiseppe’nin İsa’nın çarmıha gerildiği Kutsal Cuma günü ölmesi (ya da gömülmesi) ve gelmesi beklenen günün İsa’nın dönüş günü olan Paskalya’ya karşılık gelmesi, İsa ile Guiseppe arasında bir paralellik kurulduğunu gösteriyor. Belki de oğul kaybının büyüklüğüyle, İsa’nın kaybının büyüklüğü arasında bir paralellik kuruluyor. Biri bir cemaat ya da toplum için ne kadar önemliyse, diğeri de bireysel düzlemde o kadar önemli denmek isteniyor.

Juliette Binoche, Üç Renk: Mavi’den de bildiğimiz, yastaki kadın rolünü hakkıyla canlandırıyor. Jeanne’da Lou de Laâge de fena değil. Fakat filmin çok yavaş ilerlediğini, uzun süre aynı noktada dolandığını söylemem gerek. İnsan, daha fazla şey bekliyor filmden. Daha fazla karakter derinliği, daha fazla hikâye… Yine de bir ilk film için fena değil. Yönetmen Piero Messina, daha önce Sarrantino’ya “Muhteşem Güzellik”te asistanlık yapmış. “Bekleyiş”, Venedik’te de Altın Aslan’a aday filmlerden biriydi ve yan ödüllerden birkaçını topladı bu yıl.

Yitik Kuşlar: Parçalanmış hayatlar

TARİH:  2 Nisan  2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Yitik Kuşlar”, Türkiye Ermenileri için bir ilk niteliği taşıyan bir film. İlk kez Türkiyeli bir Ermeni yazar/yönetmen (Aren Perdeci ve Ela Alyamaç) 1915 yılında yaşananlar üzerine bir film yapıyor. Sırf bu açıdan bile “Yitik Kuşlar” önemli bir film. Ama muhtemelen yine bu yüzden dönem, oldukça ürkek ve çekingen bir şekilde dile getiriliyor.

Masalsı bir dünya
Film iki küçük çocuğun, iki kardeşin dünyasını anlatıyor. Masalsı bir görsel dünya kuruyor. 1915 öncesi bir tür kayıp cennet bu çocuklar için. Çocuklar, anneleri ve büyük anne/büyük babalarıyla birlikte yaşıyorlar. Babaları Osmanlı Ordusu için savaşıyor. Fakat bir gün herkesin ikametgâhlarını bildirmeleri talebi geliyor devletten. Sadece bir an, Ermenilerin o kadar da huzurlu bir yaşamları olmadığını kilisedeki tartışmada anlıyoruz. Kimi gençler isyan bayrağı açmış, Osmanlıya karşı direnişe geçmiş. Ermenilerin tarlalarını yakmış birileri. Bunlar o kısa tartışmada söylenenler.
Ve sonra, bir gün çocuklar dışarda ormandayken, köy/kasabadaki herkes sürgüne gönderiliyor. Ailelerini aramak için yola koyulan çocuklar da bir süre sonra ayrı düşüyor.

Filmin eksikleri yok değil
“Yitik Kuşlar”ın ürkek olduğunu söylemiştim. Filmde hiçbir şiddet sahnesi yok. Kötü biri de yok. Masalsı atmosfer baştan sona korunmuş. Soykırım ya da katliam sözü edilmiyor. Bunlar çok da tuhaf değil aslına bakarsanız. Kolay olsaydı bu konu üzerine film yapmak, bugüne kadar çok sayıda film görmüş olurduk. Fakat filmin sorunları bunlarla sınırlı değil. Oyuncu performansları genelde kötü. Çoğu mizansen fazlaca amatör.

Yine de görmeye değer “Yitik Kuşlar”ı.

Bir konuda bu vesileyle bir laf etmek isterim. Bizde ülkenin bölünmesi denilince sadece ülke toprağının bölünmesi anlaşılır. Bölününce bir bölüm toprak yitecektir. Peki neden topraktan daha da önemli olması gereken insan anlaşılmaz bölünmeden? Bir bölüm insanın yitmesi toprağın yitmesinden daha mı önemsizdir? Ermenileri yok edenler ülkeyi bölmüşlerdir.

TARİH:  7 Mayıs 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Dikkat: Bu yazı filmin finaline yönelik ipucu vermektedir!

Zavallı ABD halkı! Topraklarında düşman güçlerini sadece bir kez, o da anakaradan uzakta Pearl Harbor’da olmak üzere sadece 1 kez gören ABD, yine de işgal korkusu altında yaşamaktan kurtulamıyor. Öyle olmasa, Amerika’yı işgal altında gösteren bunca film çekilmezdi değil mi?

Hiçbir nesnel temeli olmayan bu korku beslendikçe Amerikan militarizmi semiriyor. Şöyle ya da böyle her yıl çoğu Ortadoğu halkları üzerine tonlarca bomba atılıyor ve yeni intihar bombacılarının yetişmesi için verimli bir ortam yaratılıyor.

Film, evdeki eşyalarını toplayan genç bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Michelle evi terk etmektedir. Arabasına atlayan kadın akşam saatlerinde bir kaza geçirir. Uyandığında bir evde hapistir. Kendisini tutsak alan adam, bir saldırı olduğunu, uzaylıların ya da bir gücün ülkeyi işgal ettiğini, dışarısının yaşanamayacak denli tehlikeli olduğunu (nükleer ya da kimyasal kirlilikten dolayı) söyler kadına. Kadını kaza yapmış halde bulmuş ve kurtarmıştır.

Michelle bu söylenenlere inanmaz. Ama ya gerçekse? Ya gerçekten bir saldırı olmuşsa? Film, bu gerilim üzerinden yürür…

Mary Elisabeth Winstead ve John Goodman iyi oynuyorlar. Film de iyi çekilmiş ama sonuçta seyretmeseniz de olur.


Kasap Havası: Asi çocuklar ve aile

TARİH:  10 Aralık 2016
GAZETE/DERGİ: Birgün

Baştan söyleyeyim ‘Kasap Havası’ sinemamızda yapılmış en iyi ilk filmlerden biri. Bunun ötesinde “mükemmel” sahneleri var. Filmin ilk bir saati kusursuza yakın. Fakat ilişkiler çeşitlendikçe, yeni kahramanlar ve yeni öyküler filme eklendikçe, filmin takibi zorlaşmaya başlıyor. Bazı kahramanların arka plan hikâyeleri filmin kahramanlarından biri tarafından bir diğerine aktarılırken, kim neydi kaçırmak çok mümkün.

Filmin baş erkek karakteri Ahmet’i, “Kader”in Bekir’ine benzetmek mümkün. Ailesinin istediği bir evlilik bekliyor taksi şoförü Ahmet’i (İnanç Konukçu). Fakat asi ruhlu Ahmet, gönlünü yaşça kendisinden büyük Leyla’ya (Şenay Gürler) kaptırıyor. Leyla da Ahmet gibi asi çocuklardan. İkisi de ailesine karşı çıkan ama aileyle hesaplaşmasını bir türlü tamamlayıp, kendi hayatını kuramayan yaşını başını almış çocuklardan. Leyla, annesinin, kendisini kızı olarak değil kuması olarak gördüğünü söylüyor zaten. Baba/koca çoktan ölmüş olsa da anne kız arasında süren şiddetli bir rekabet var.

Acıklı bir hikâye de var

Ahmet’i de ilk tanıdığımızda, lokantada istediği masada oturamadığı için sorun çıkaran bir huysuz olarak görüyoruz. Çok ustaca bir sahneyle yönetmen Çiğdem Sezgin bize Ahmet’i tanıtıveriyor. Ahmet’in müstakbel nişanlısı Hülya (Cemre Ebuziyya) ise tam bir pasif ev kızı. Benim bedenim, benim hayatım diyemeyen ama görüntü bozulmadıkça, kuralları ihlal etmeye de hazır olan, insanın hem kızdığı hem de acıdığı bir tip.

Devreye Leyla’nın eski kırığı Semih (Hakan Karahan) girince Ahmet, Leyla ve Hülya üçgeni bir dörtgene dönüşüyor. Ve işler iyice karışıyor. Bu arada kendisini duvarda asılı bir resmin dışında görmediğimiz, Semih’in kardeşi Sema’nın acıklı hikâyesi de var.

Umarım ödüllerin devamı gelir

İlişkiler karmaşıklaştıkça, filmin etkisi azalıyor. Filmin bana inandırıcı gelmeyen finaliyle ve müzikleriyle de sorunlarım var. Ve fakat başta söylediklerim geçerli. Şenay Gürler, İnanç Konukçu ve Cemre Ebuziyya çok iyiler. Yönetmen Çiğdem Sezgin bu toplumun insanlarını çok iyi tanıyor, nasıl konuştuklarını çok iyi biliyor. Kasap Havası’nın Gezi Direnişi’ne ve gazetem BirGün’e selam gönderdiğini ekleyeyim. Evet biraz uzun ve sorunları da var ama hâlâ Kasap Havası başyapıt diyebileceğim sahneleriyle, özel bir film. Film, yerli ve yabancı festivallerde ödüller aldı. Umarım devamı da gelir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com