Telekinezi yine iş başında!

TARİH:  9 Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

LUCY
Efendim neymiş? Beynimizin yüzde 10’unu kullanabiliyormuşuz. Yüzde 20-30’unu kullansak maddeyi harekete geçirebiliyor, başkalarını kontrol edebilir hale gelebiliyor muşuz. Neyle? Beyin gücüyle! Yani düşünceyle! Bu safsatayı bilimselmiş gibi gösteren bir film Lucy. Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızda ise ne oluyormuş biliyor musunuz? Affedersiniz, tanrı oluyormuşuz (tövbe, tövbe). Maddeden sıyrılıp safi idea haline geliyor, teknoloji ilerlediği için de 10 emri tabletlere kazımak yerine bir flash bellek olarak insanın hizmetine sunuyormuşuz.

SÜPER KAHRAMAN LUCY
Lucy özünde bunları söylüyor ama tabii bir macera filmi kalıpları içinde. Filme adını veren Lucy (ki bu aynı zamanda ilk insansının fosiline verilen ad) sevgilisinin üçkağıdına gelerek kurye konumuna düşen bir genç kadın. Kore mafyası, Lucy’nin (Scarlett Johansson) karın boşluğuna yeni üretilen bir ilacı yerleştirir. Ama aldığı bir darbe sonucunda Lucy’nin karnındaki torba patlar ve ilaç genç kadının kanına karışır. İlacın etkisiyle Lucy’nin beyin fonksiyonları inanılmaz bir hızla gelişir. Lucy  tele-kinetik güçleri olan bir süper kahramana dönüşür. Yabancı mihraklar Lucy’den Tayyip Erdoğan’ı öldürmesini istese de, o buna yanaşmaz (Şaka, şaka! Naber jöleli? Var mı yeni fantazi?)
İşte böyle bir film Lucy. Luc Besson’dan beklenebilecek düzeysizlikte bir macera filmi. Yine malı götürecek.

Kayıplar ve kayıp şarkılar

TARİH:  15 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

‘Babamın Sesi’, ‘Sesime Gel’, ‘Ana Dilim Nerede?’ ve şimdi de ‘Annemin Şarkısı’… Sese odaklı bu filmlere, ses kayıt eden bir kadının Kürt coğrafyasındaki arayışını anlatan ‘Gelecek Uzun Sürer’i de ekleyebiliriz. Kürt sineması ya da Kürt sorununu bir şekilde ele alan sinema denilince aklımıza “ses” gelecek bundan böyle. Ses neden öne çıkıyor? Annemin Şarkısı’nın yönetmeni Erol Mintaş’ın yorumu bunun nedeninin Kürt kültürünün ağırlıklı olarak sözel bir kültür olduğu yönünde.

ANILARI CANLI TUTMA ÇABASI
Bu kadar çok kayıp yaşamış bir toplumun anılarını canlı tutma çabası da önemli. Hatıralar ses, görüntü ve kokudan oluşur çoğunlukla. Kürt kültüründe belki de kaybın anısını canlı tutan en güçlü öğe ses. En bastırılan öğe de ses ya da dil.
‘Annemin Şarkısı’nda Zübeyde Rohani’nin muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı Nigar ananın en önemli derdi Silo adlı bir denbejin kasedini bulabilmek. O kasedi bulsa sanki bütün kayıpları yerine gelecek, sanki köyüne geri dönecek, sanki gurbette yaşayan oğlunu yeniden kucaklayacak. Nigar Hanım böyle ifade etmiyor derdini ama o kasedin hayati öneminin arkasında sembolik bazı anlamlar olsa gerek.

TAVUSKUŞUNA ÖZENİŞİ
Film 1992’de bir köy ilkokulunda başlıyor. Öğretmen, öğrencilerine Kürtçe tavuskuşuna özenen bir karganın öyküsünü anlatıyor. Karganın hikâyesinin sonunu, filmin sonunda başka bir öğretmenin ağzından dinleyebiliyoruz ama. Filmin başındaki bu sahne, meşum bir beyaz Renault’nun gelip öğretmeni götürmesiyle sonuçlanıyor çünkü. Bu yüzden kargayı bize filmin sonunda başka bir Kürt öğretmen anlatıyor.
OLMAYAN KÖYE ÖZLEM
Bu öğretmenin adı Ali (Feyyaz Duman). Feyyaz, Nigar Hanım’ın oğlu. Annesiyle birlikte Tarlabaşı’ndaki evlerinden taşınıp başka bir binaya göç ediyorlar. Bir kayıp daha Nigar için. Nigar, komşularından, sokaktan bir kez daha uzaklaşacak. Nigar köyüne dönmek istiyor; ortada köy kalmadığı gerçeğini kabul edemiyor. Ali bir yandan annesini zapt etmeye çalışırken bir yandan hamile sevgilisi Zeynep’le (Nesrin Cavadzade) ilişkisini kurtarmaya çalışıyor. Ali, iki kadının da arzularına karşılık vermeyi istemiyor. Ne çocuk sahibi olmak istiyor, ne de çocuklaşmış annesini  memleketine geri götürmek.  Belki yazarlık kariyerinin sekteye uğrayacağını düşünüyor, belki özgürlüğünü kaybedeceğini. Ali’nin tek derdi Kürt kimliğini yaşamak değil doğal olarak.

ANAYA ADANAN FİLMLER
Annemin Şarkısı bana Sokhurov’un ‘Anne ve Oğlu’ filmini hatırlattı. İki film arasında dağlar kadar fark olsa da, anne için yapılmış en duyarlı filmlerin ikisinden söz ediyoruz. Feyyaz Duman ve her zamanki gibi Nesrin Cavadzade çok iyiler ama Zübeyde Rohani bir başka iyi. Saraybosna’da en iyi film seçilen “Annemin Şarkısı”yla Erol Mintaş sinemamıza çok iyi bir giriş yaptı. Kara kargalar gibi uzun bir kariyeri olmasını diliyorum.

Tanrı biziz!

TARİH:  8 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

YILDIZLARARASI
Christopher Nolan’ın Inception’ını (Başlangıç) çocuklarını kaybetmiş bir karı-kocanın hikayesi olarak izlemiştim (daha doğrusu ikinci izlediğimde filmin bende böyle yankılandığını fark etmiştim). Film hakkında yazdığım yazı en çok okunan eleştirilerimden biri olmuştu. Onca aksiyonun içinde kayba, unutamamaya, suçluluk duygusuna ve yas sürecine dair dokunaklı bir hikaye vardı. Geçenlerde Tuna Erdem’le birlikte Nolan’ın ikinci filmi Memento’ya dair bir radyo programı yaptık (Açık Radyo’da). Memento da suçluluk duygusuyla baş edememe, unutamama, travmayı atlatamama gibi temalar üzerine bir filmdir. Ama öylesine dahiyane ve bir o kadar da karmaşık bir yapısı vardır ki, filmin özüne inmek zordur. Filmin güçlü matematiğine hayranlığımı dile getirdiğimde Tuna “Christopher Nolan istese bir bilimadamı, quantum fizikçisi olabilirdi. Sinemayı seçmiş olması bizim şansımız”, demişti.

“Yıldızlararası”nı izlerken Tuna’nın bu sözleri aklıma geldi. Film yine Nolan’ın sabit temaları olan aile içi ilişkiler, yas ve kayıp üzerine dair ama bu kez bilimle, astrofizik ve quantum fiziğiyle doğrudan ilişkili. Nolan’ın bilimadamı olabileceği sözü son derece isabetli bir tespitmiş. Belki de bugüne kadar bilimle bu kadar “bilimsel” bir bağı olan bir bilim-kurgu filmi izlememişizdir.

TANRI İNSANLIĞIN TA KENDİSİ 
Nolan’ın filmlerinde anlaşılması zor bir şeylerin olması standart bir durum. Gerek Inception’da, gerekse Memento’da son derece zor bir yapı vardı ama yine de filmler kendilerini soluksuz izletiyorlardı. “Yıldızlararası”nın bilimsel tartışmalarını, zaman – mekan üzerine fiziksel argümanlarını, solucan delikleri ve karadelikler hakkında sunduğu verileri anlamak zor. Ama buna rağmen filmi yine kopmadan izledim ki oldukça uzun bir film olduğunu da söyleyeyim (2 saat 49 dakika).

Filmin bir mesajı varsa bence o da şu: Tanrı biziz! Tanrı insanlığın ta kendisi. Ve insanlığın belirleyici malzemesi de sevgi. Şimdi bu cümleyi yazdığımda son derece bayağı, klişe ve yapış yapış bir şey söylemişim gibi geldi. Ama film böyle hissettirmiyor. Benim ifade konusundaki beceriksizliğimle filmi yargılamayın. Film sevgi faktörünün doğru bilgiye ulaşmadaki önemini, nesnellik-öznellik gibi derin bir noktadan ele alıyor.
Filmin final sahnesinde post-apokaliptik (kıyamet sonrası) filmlerin muhafazakar doğasına uyan bir Amerikan bayrağı var. Fakat filmin kendisinde milliyetçi hiçbir şey yok, tam tersine, insanlık ailesini kucaklayan bir şeyler var. İnsanın aklına acaba ortak yapımcılar mı bu bayrağı oraya koydurttu sorusu geliyor.

İNSANLIĞIN TEMEL SORUNU!
“Yıldızlararası”yla ilgili yazıları okurken bilim kurgu için İngilizcede kullanılan sci-fi kısaltmasına bir kardeş geldiğini de öğrendim.  Bu kardeşin adı “cli-fi”. “Cli”, İngilizcede iklime karşılık gelen “climate”ten geliyor. “Fi” ise kurgu anlamına gelen “fiction”dan. Eskiden kıyamet atom savaşı gibi şeylerle ilgiliydi, şimdi iklimle ilgili. Filmde de iklim değişiklikleri insanlığın temel sorununu beslenmek haline getirmiş durumda.
Filmde enteresan bulduğum bir iddiaya da değinmek lazım: Bu iddia, ABD’nin uzay programlarının, SSCB’yi rekabete zorlayıp iflas ettirmek için tasarlandığına dair. Halkı uzay programlarından soğutup, tarıma yöneltmek için geliştirilen ABD’nin yeni tarih doktrini böyle, filmde. Uzay yarışına dair bu kabul, Nolan’ın Amerikan tarihine de Hollywood’dan farklı baktığını gösteriyor olabilir.

“Yıldızlararası”nı seyretmek gerek. Derin karakterler filan yok filmde. Filme, Jessica Chastain ve Anne Hathaway gibi büyük isimleri görmek için gitmeyin. Çok etkileyici karakterleri yok. Matthew McConaughey’yi de o kadar etkileyici bulmadım. Ama filmin makro ve mikro meseleleri mühim ve herkese hitap eden cinsten.

Lübnan Kültürel Direniş Filmleri Festivali

TARİH:  22 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Üst üste birkaç festivale gittim. Datça, Bozcaada, Kıbrıs (Altın Ada Uluslararası Film Festivali) ve en son da Lübnan’da 5 kentte birden düzenlenen Kültürel Direniş Uluslararası Film Festivali. Kültürel Direniş ya da Kültürel Rezistans Festivali, adıyla duruşunu açık eden bir festival. Adının bile tepki çektiğini, hem de Batı’nın “pek demokratik” ülkelerinin büyükelçilerini tedirgin ettiğini biliyorum. Çünkü Lübnan’da direniş deyince akla İsrail’e karşı direniş de geliyor. İsrail ise AB ve ABD’nin koşulsuz şartsız destekledikleri ülke. Tabii direniş sadece bir ülkenin saldırganlığına karşı direniş değil.

Onun can düşmanı İran’a karşı da olabilir ki bu da çok sakıncalı. O kadar sakıncalı ki Lübnan’ın sansür kurulu Bani Khoshnudi’nin festivalde yarışan “Sessiz Çoğunluk Konuşuyor” adlı belgeselini yasakladı.

Film 2009 yılında yapılan İran seçimlerindeki sahtekârlıkları ve ardından yapılan kitlesel gösterileri konu alıyordu. Sansür kurulunun yasaklama gerekçeleri arasında “bir devleti rencide etmek” gibi bir madde de var. Yani herhangi bir devleti rencide etmeyeceksin; bu, herhangi bir devletin başbakanını rencide etmeyeceksin gibi bir şey. Tanıdık. Çok tanıdık.

FARKLI ÜLKE AYNI KAPİTALİZM
Gelişmekte olan mı dersiniz, üçüncü dünya mı dersiniz, belli yerlerde kapitalizm, hep aynı şekilde işliyor. Seçim demokrasisiyle birlikte ılımlı faşizm ya da benzer durumlar yaygın. Tayland’da da bildik şeylerin yaşandığını bu festivalde öğrendim. Belgesel jürisinin başkanıydım ve yarışmacılardan biri de Taylandlı İng K. idi. Ing, geçen yıl “Shakespeare’e Ölüm” filmiyle Kültürel Direniş Festivali’nde en iyi kurmaca film yarışmasının birincisi olmuş. Fakat “Shakespeare Ölmeli” Tayland’da yasaklanmış. Fim Macbeth’in modern bir versiyonu.

Fakat külyutmaz sansür kurulu anlatılanın kendi ülkelerinin hikâyesi olduğunu anlamakta gecikmemiş. Tayland bir krallık. Ama ülkede tek söz sahibi, kral değil. Şu sıralarda ülke bir cunta tarafından yönetiliyor. Cuntalar arada sırada seçimlere yol veriyorlar, sonra geri geliyorlar.

Yani bazen bir parlamento da var. İng’e göre, BBC filan gibi Batı medyası, Tayland’da olan biteni çarpıtarak yansıtıyor. Batı’nın çıkarlarına halel gelmiyorsa ülkedeki karanlıktan zerre söz etmiyor. Bunlar da bildik durumlar.

SANSÜR KURULU İYİ ÇALIŞIYOR!
İng K.’nin filminin sansür edilmesi sürecinde yaşadıkları oldukça Kafkaesk. Ing’in soyadı olarak K.’yi seçmesinde bu etken mi bilmiyorum. İng K. tıpkı Franz K. gibi bürokrasinin dehlizlerinde, filmini sansürden kurtarma çabasını filme almış ve bundan da 2,5 saatlik “Sansüre Ölüm” adlı bir belgesel çıkarmış. Sansür kurulunun, bekleterek, belirsizlikte bırakarak, cevap vermeyerek İng’i yıldırma çabası ibret verici.

İng gerçekten de sinir krizi geçiriyor, ağlıyor, bağırıyor. Düşünsenize yıllarınızı veriyorsunuz bir filme, paranızı, zamanınızı, yüreğinizi veriyorsunuz ve sonuçta aptal bir takım bürokratlar size sürekli “bugün git, yarın gel” diyorlar. İntiharı düşünüyorsunuz, hepsini makineli tüfekle taramayı düşünüyorsunuz. Yapmıyorsunuz tabii. Ama filminizi yasaklıyorlar. İng K. yılmamış, bu sürecin de filmini yapmış. Şimdi hapse atılmayı göze alarak filmini gösterecek. Bunun için küçük bir cep sineması açıyor. Başka sinema göstermeyeceği için, filmi ancak kendi salonunda gösterebilecek.

ANTALYA’DA KIRILAN KALPLER
Antalya Film Festivali’nde bu yıl bildiğiniz gibi bir sansür skandalı yaşandı. Reyan Tuvi’nin belgeseli yasaklandı. Sonra serbest bırakıldı ama kırılan kalpleri ve çiğnenen onurları iyileştirmek için daha fazlası gerekti. Yapılmadı.

Krizin iki tarafında da arkadaşlarım var. Sorunun mümkün olduğunca sessizce, ilişkilerde kalıcı hasarlar bırakmadan halledilebileceğini ummuş, arzulamıştım. Ama artık bunun mümkün olmadığını görüyorum. Her duyduğum yeni ayrıntı beni dehşete düşürüyor. Reyan Tuvi’ye ve belgesel ön jürisindeki arkadaşlarıma azap çektirenleri lanetliyorum. Bir belgeselcinin etnik kökenini konu edecek kadar kim aşağılıklaşabilir, merak ediyorum.

Lübnan’da en iyi belgesel film ödülünü İng K.’nin “Sansüre Ölüm” filmine verdik. Antalya’daki sansüre ilişkin de bir belgeselci film yapar belki bir gün.

Lübnan’da en iyi kurmaca film ödülünü ise Kazak yönetmen Adlikhan Yerzhanov’un “Sahipler” adlı filmi kazandı. “Kültürel Direniş Filmleri Festivali”ni düzenleyen Lübnan’ın en önemli yönetmenlerinden Jocelyne Saab’a da direnç diliyorum, çünkü o da çok büyük bir baskının altında.

Geçmiş zaman güzellemesi

TARİH:  1 Kasım 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

UNUTURSAM FISILDA

Sinemamızda nostalji rüzgârları esiyor. Bir dönemin Yeşilçamı’na saygı duruşunda bulunan “Pek Yakında”  için “Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film”, diye yazmıştım. 60 sonları ve 70’lerin Türk popuna selam çakan “Unutursam Fısılda” (UF) için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Biri bugünde, biri de aynı kahramanların gençliğinde geçen iki bölümlü UF’nin 70’leri, yani eskiyi anlatan bölümü tam bir klişeler geçidi. Türk popuna dair görüntülerden çok, BBC’nin “Top of the Pops” programını hatırlatan görüntüler eşliğinde bolca Kenan Doğulu imzalı 70’ler Türk popu dinliyoruz. Bu şarkılar belki birkaç dinleme sonrasında akılda yer edebilir ama filmdeki dinleme sırasında açıkçası bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar. Kayda değer durmadıkları gibi, dönemin ruhunu da yansıtmaktan uzaklar. Kılık kıyafetlerdeki pırıltı da Türk popçularından çok, ABBA’yı ve glam rockçıları hatırlattı bana.   Filmin Vesikalı Yarim’le (1968) başlattığı bu dönem, iki kız kardeşin rekabetinin temellerini anlatıyor. Hatice (Farah Zeynep Abdullah) ile Hanife (Gözde Cığacı) aynı “delikanlı”ya aşık olurlar. Tarık adlı bu delikanlıda yanlış bir castingle Mehmet Günsür oynatılmış. Aşağı yukarı 20 yaşında olması gereken Günsür 40 yaşında gözüküyor film boyunca. Oysa kızkardeşlerde Abdulah ve Cığacı rollerinin gerektiği yaşta yani 17-18 yaşında görünüyorlar. Tarık, lise önünde avlanan sübyancılara benziyor.
KARNAVAL EDASIYLA DAKİKALAR GEÇİYOR
Neyse… Tarık’ın seçimi, sağlıkçı Hanife değil kendisi gibi pop müziğe meraklı Hatice oluyor. Hatice (sonradan Ayperi) ile Tarık pop müzikte şöhrete ulaşırken, Hanife kendisini haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir kaybeden olarak görüyor. Film “Bir Yıldız Doğuyor”un duraklarından bir karnaval edasıyla geçip gidiyor.
‘BABAM VE OĞLUM’ DÖNÜŞÜ
Oysa filmin günümüzde geçen ve filmi açan sahneleri vaatkârdı. Yaşlanmış Hatice (Hümeyra), kıçından sigara çıkaran eşek biblosunu “al, başka yerde bulamazsın” diyerek haciz memuruna verirken, seyirciyi tavlamıştı. Hatice, hem içine düştüğü maddi sıkıntı hem de Alzheimer’e yakalandığı için ablası Hanife’nin (Işıl Yücesoy) kasabadaki, evine dönüyor. Bir nevi “Babam ve Oğlum” dönüşü. Yıllardır haset biriktiren Hanife, Hatice’yi hem konuk ediyor, hem de öfkesinin keskinliğini yitirmemesi için kendi kendisini telkin ediyor. Kardeş rekabeti, kardeşler arasındaki aşk/nefret ilişkisi verimli bir alan. Buradan çok şey çıkacak diye umut ediyoruz. Ama çıkmıyor. Başta ne varsa, sonrasında da o var. Alzheimer’den, hafıza/kimlik filan gibi temalardan da bir şey çIkmıyor. Her şey tereyağdan kıl çeker gibi kolayca çözülüyor. 60 sonları ve 70 başlarının toplumsal olayları filmin ne kadar uzağında kaldıysa, bugünün ruhu da filmin uzağında kalıyor.
BÜYÜK BÜTÇE RİSKLİDİR
Çağan Irmak’ın sanatçı pırıltısı kendisini arada sırada gösteriyor, asıl gözükense zanaatkârlık. Evet, iyi bir prodüksiyon denilebilir; film parlıyor. Ama bir filme ne kadar çok para harcarsanız, o kadar çok riskten kaçarsınız. Batacak olan para miktarının büyüklüğü güvenli sularda yüzmeye zorlar. UF’ye çok para harcanmış, dolayısıyla film sığ sulardan dışarıya çıkmaya cesaret edememiş. Ürün yerleştirmesi de cabası.

Evlilik, cinayet ve medya

TARİH:  11 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

KAYIP KIZ

İki yabancının birbirini tanımadan yan yana yaşamasına evlilik adı verilir. Evliliğin tarafları sık sık birbirlerini öldürmeyi düşler: Bazen, şunun kafatasını parçalayıp açsam acaba neler düşündüğünü öğrenebilir miyim diye sorar seven yürek; bazen de, cellat zehirli iğneyle şu iti ölüme yollasa da başkalarıyla fingirdeşmek neymiş görse der, kalbi örselenmiş, hassas aşık. Eski aşık ya da.
Aaah ah, halbu ki ay ışığında öpüşeli topu topu kaç yıl olmuştur?
Bir de medya cadıları vardır. Her yıkılan evlilik, hele de gümbürdeyerek, kanayarak yıkılan her evlilik potansiyel malzeme sunar medya cadılarına. Ama bu cadılar, cadı avlayan cinstendirler aynı zamanda.  Şeytanlaştırmak en sevdikleri iştir ama gerekirse melekleştirmekten de kaçınmazlar.
“Kayıp Kız” zengin kızla fakir oğlanın aşkını, evliliğini, kadının kayboluşunu, adamın önce medyaya yem olup sonra onu yönetmeye başlamasını anlatıyor. Zengin kız doğma büyüme New Yorklu, fakir erkek ise taşradan büyük kente göç etmiş bir gazeteci yazar. İşler başta iyi gidiyor ama bir evlilikte iki taraf da işsiz kalırsa büyük değişiklikler beklemek gerekir.
HAYATA YENİDEN BAŞLAMAK MI!
Nitekim fakir oğlan Nick (Ben Affleck) annesinin hastalığını da bahane ederek memleketi Missouri’ye yerleşmeyi öneriyor, zengin kız Amy (Rosamund Pike) da kabul ediyor. Aşağıdan yukarı çıkanın, çıktığı yerin kültürüne ayak uydurması başka, yukardan aşağı inenin indiği yere uyum sağlaması başka. New York’tan taşraya göç yaramıyor çiftimize. Rosamund umutsuz ev kadınlarını oynamaya başlıyor.
Ve bir gün Nick eve geldiğinde karısını evde bulamıyor. Fakat bu basit bir terk olayına da benzemiyor çünkü az da olsa evde bir boğuşma olduğuna dair deliller var. Amy kaçırılmış gibi, sanki…  Yoksa?
MERAK UYANDIRAN BİR FİLM
Daha fazla konuya girmenin alemi yok çünkü “Kayıp Kız” merak etme duygumuza hitap eden bir film en başta. Ne oldu, ne olacak sorularının peşinde filmin 2 saati aşan süresi hissedilmiyor bile. Oyunculuklar, özellikle yan rollerdekiler muhteşem. Rosamund Pike filmin en zayıf oyuncusu. Ben Affleck ise iyi.
Çok satan bir romandan yazarın kendisinin uyarladığı senaryoya dayanan “Kayıp Kız” birinci sınıf bir macera filmi. Ama daha fazla abartmaya gerek yok. Uzun bir yolculuk esnasında okunacak ve otelde bırakılıp eve getirilmeyecek cinsten bir kitaptan uyarlanan filmin nitelikleri de kitabınkine benzer. David Fincher büyük bir usta, hiç şüphe yok. Ama ‘Kayıp Kız’dan akılda kalacak bir karakter de yok. Olay örgüsü fazla abartılı ve giderek inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Ama yine de kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. Kadın bir yazardan kadın düşmanı denilebilecek bir film çıkması da enteresan bir durum.

Hem kendisi hem de başka bir şey

TARİH:  4 Ekim 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Yılmaz’ın sinema sevgisini, yaptığı işi hakkıyla yapma çabasını çok takdir ediyorum. Yaptığı hiçbir film için kolaya kaçmış demek mümkün değil. Ama gel gör ki “Pek Yakında”da eğlendiğimi söyleyemeyeceğim. Oyuncuların şahane performansları olmasa filmden belki de kopabilirdim.

Cem Yılmaz’ı spontane işler yaparken izlemekten büyük keyif alıyorum. Müthiş zeki ve müthiş komik. Spontane derken mesela bir festivalin ödül töreninde sahneye çıktığında, o anda olan olaylara anında cevap verdiğinde Cem Yılmaz’a hayran oluyorum. Fakat sahne şovları bana o kadar etkileyici gelmiyor, fazla sündürülmüş buluyorum. “Hokkabaz”’ı ve “Her Şey Çok Güzel Olacak”ı seviyorum. ‘Arog’, ‘Gora’ ve ‘Yahşi Batı’ ise bana dokunmuyor. Yani tipik biri değilim, beni kıstas almak doğru olmaz.

Bu karışık girizgâhtan sonra ‘Pek Yakında’ya gelecek olursak… Küçük üçkağıtçıları seviyoruz. Hele korsan dvd’cileri daha çok seviyoruz. Sinematek’i, iyi filmler gösteren art house sinemaları, tv kanalları, kütüphaneleri olmayan ülkemizde, gerçekten dünya sinemasını sevdirme misyonu onlara düştü. Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer bir korsan dvd üreticisi. İşini seviyor ama bu iş ne oğlunun ne de karısının gururla çevrelerine söyleyebileceği bir iş değil. Nitekim karısı Arzu (Tülin Özen) Zafer’i terk ediyor (Zafer’in karısına karşı şiddete başvurmuşluğu da var).

YEŞİLÇAM’DAN BİR FİLM
Zafer ailesini geri kazanmak için bir plan yapar. Eski bir Yeşilçam senaryosunu filme çekecek, karısını bu filmde başrolde oynatacak , böylece bir taşla birkaç kuş birden vuracaktır. İşin içine çeşitli kötü adamlar da girer: Arzu’da gözü olan bir komşu ve dvd korsanlığıyla iştigal eden mafya vb.

“Pek Yakında” hem Yeşilçam’a bir saygı duruşu hem de kendisi de post-modern bir Yeşilçam filmi. Kendi kendisinin farkında olan, kendisiyle dalga geçen ama yine de seyircisinden olayların akışına kapılıp bir Yeşilçam filmi izler gibi duygulanmasını bekleyen bir film. Ama, ne çağ o çağ, ne biz o biz, ne de film o film. Her şeyin nasıl gelişeceğini çok iyi bilen ve de üstelik her şeyin “suniliği”nin apaçık olduğu bu filmde nasıl Zafer’in acısını içselleştireceğiz? “Pek Yakında” bir “Arabesk” değil. Amacı sadece ti’ye almak ve güldürmek değil. Hem dalga geçmek, hem de ciddiye alınmak istiyor. İkisinin de hakkını tam veremiyor.

REKLAMLAR  ÜRÜN YERLEŞTİRMELER
Hem kendisi hem de başka bir şey olma hali filmin içindeki reklamlar için de söz konusu. Reklamın en hain biçimi ürün yerleştirme şeklinde yutturulan reklam biçimidir, kanımca. Haindir çünkü başka bir şeyin içinde saklanır. Kaçınmak mümkün değildir. Film için verdiğiniz paranızla reklam da izlersiniz. “Pek Yakında”nın içine yerleştirilmiş bir sürü ürün var, yani bir sürü ürünün reklamı yapılıyor filmde. Ama film bunu da çaktırmadan yapmıyor, göstere göstere yapıyor. Cem Yılmaz ürün yerleştimeyle de dalgasını geçiyor bir yandan. Hatta diyebilirim ki en komik bulduğum esprilerin bazıları ürün yerleştirmeyle ilgili olanlardı. Benim gibi müzmin muhalifler bile bu şekilde bu reklamları güle oynaya yutuyor.

Filmin kendisi gibi, içindeki reklamlar da hem kendileri,hem de kendilerinin parodisi. Gerçekten merak ediyorum: Bu film içine ürün yerleştirmeden yapılamaz mı? Fizibil değil mi? Zarar mı eder? Öyleyse, sektörün bekası için katlanalım ama değilse, kötü.

Lümpenler zenginlere karşı

TARİH:  Ağustos 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tarantino taifesi ustalarını çok geriden takip ediyor. 11 Eylül sonrasında “intikamcı” filmler çekmeye başlayan Tarantino da ilk dönemindeki çekiciliğini yitirdi ama Roberto Rodriguez ve Eli Roth gibilerinin apaçık faşizan eğilimlerine henüz yüz vermedi. Hoş, intikamcılığın da her zaman faşizme göz kırpan bir yanı olmuştur.

“Sin City Günah Şehri: Uğruna Öldürülecek Kadın” (bundan sonra kısaca Sin City Olarak anılacak) bir tür kara film sayılabilir. Kara filmin çizgi roman estetiğiyle harmanlanıp, yüksek teknolojiyle pişirilip önümüze sürülmüş hali. Film temelde siyah beyaz, kısmen de renkli. Siyah beyaz sadece renk paletinde egemen değil, karakterler de iyiler, kötüler olarak ayrılıyorlar. Ama iyi de kötü de şiddet konusunda farklı değil. Şiddet, Sin City’nin doğasında var. Bu son derece stilize ve fantastik bir şiddet olsa da, şiddet sonuçta. Filmdeki kadınlar iyi kalpli fahişeyle kötü kalpli fahişe yelpazesinde çeşitli noktalara serpiştirilmişler.

Film, Pulp Fiction misali, üç öyküden oluşuyor. Ama üç öykü birbirinin içine tam da geçemiyor. Ve keşke de geçmeseymiş, uzun bir film yerine, bir öykünün anlatıldığı kısa bir film yapılsaymış. O zaman, bu filmin bir keyif verme ihtimali vardı. Çünkü, Sin City’nin her şeye rağmen bir süreliğine cezbeden bir estetiği var. Ama film uzadıkça aynı tattan gına geliyor. Kadın cinselliği karşısında zayıf erkekler, entrika çeviren şehvetli kadınlar vs vs. Bir yere kadar!

Filmin bir sınıfsal öfkesi de var. Fakat bu lümpen proleteryanın öfkesi. Filmin açılışında üniversiteli zengin çocuklar sırf zevk için, bir evsizi yakmaya kalkıyor. Filmin kötü adamı senatör Roark hem çok zengin hem de nüfuzlu. Onlarla mücadele edenlerin ise hayatlarını neyle kazandıkları biraz meçhul. Biri kumarbaz, biri striptizci, biri striptizcinin badigardı vs. Zenginlere karşı lümpen proleteryanın öfkesi aşırı şiddete dayalı. Kötü ile iyinin tek bildiği şey, birbirini öldürmek.

Bu arada Rodriguez filmin tek yönetmeni değil. “300” çizgi romanlarının yaratıcısı Frank Miller da eş-yönetmen olarak iş başında. “300” romanları, sinemanın son yıllarda gördüğü en faşizan iki filme kaynaklık etti. Miller’ın kendisinden incelikli karakterler beklemek zaten mümkün değil. Bütün bunlara rağmen, Mickey Rourke ve Eva Green’in kimi zaman eğlendirdiğini söylemek lazım. Eva Green’in hem son “300” filminde hem de bunda benzer rollerde yer alması da dikkat çekici. Babalar ve oğullar arasındaki düşmanlık teması öykülerden birine az biraz psikolojik derinlik katar gibi olsa da burada da beklentimiz boşa çıkıyor. Dediğim gibi, bu filmin 15-20 dakikalık bir versiyonu yapılmalı. O çalışır. Fakat bu tayfanın artık kafasını değiştirmesi lazım. İlla “Eğleneceğiz, çok eğleneceğiz, hepsi film abi” tiradlarından da gına geldi. Evet, hepsi film ama film var, film var.

Yaşlılar bilebilse, gençler yapabilse!

TARİH:  20 Aralık 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kadınlar: Orta yaşlı, genç ve çok genç üç kadın. Maria Eders (Juliette Binoche) orta yaşlı bir oyuncu, genç Valentine (Kristen Stewart)ise Maria’nın kişisel sekreteri.

Oyunculuk kadınlar için en nankör mesleklerden biri. Erkek meslektaşları 70’li yaşlarında dahi aksiyon filmlerinde boy gösterip, genç kızlarla aşk yaşarken, çoğu kadın oyuncu 40’lı yaşlarına gelmeden emekliye ayrılıyor. İlginin odağı olmaya alışmış kadın oyuncuların yaşlılıkta yaşadıkları çöküşü en iyi anlatan filmlerden biri Sunset Blvd’dır.

‘Ve Perde’nin gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış Maria’sının dramı, Sunset Blvd.’ın Norma Desmond’unun (Gloria Swanson) yanında çok hafif kalsa da, hiç de önemsiz değil. Geçip giden sadece gençlik de değil ki… Yaşam tarzı değişiyor, zevkler değişiyor, teknoloji değişiyor. Gençler yaşlılardan çok daha fazla şey biliyorlar yeni dünya hakkında ama yaşlılar ipleri ellerinde tutabilmek için sonuna kadar mücadele ediyorlar.

Maria bir yandan Valentine’i kıskanırken, Valentine’den de genç başka bir rakibe çıkıyor karşısına: Çıtır sinema oyuncusu Jo-Ann Ellis (Chloe Grace Moretz)…

‘Ve Perde’ gençlikle yaşlılığın rekabeti, farklı oyunculuk anlayışları, sanat sineması-kitle sineması ayrımının yapaylığı ve yöneten-yönetilen gerilimi üzerinde çok keyifli bir şekilde salınıyor. Juliete Binoche çok iyi. Kristen Stewart daha da iyi. Chloe Grace Moretz de parlıyor. Film, temalarını düz bir şekilde değil, “Film içinde film içinde gerçek içinde rol” diye tarif edebileceğim bir sarmalda tartışıyor. Maria ile Valentine, Valentine’in rolü için prova yaparken oyunun içinden çıkıp, kendi gerçekliklerine, oradan tekrar oyuna girip çıkıyorlar. Film kahramanları arada kendilerini canlandıran Binoche, Stewart ve Moretz de oluveriyorlar. Stewart’ın geçen senelerde evli bir adamla yaşadığı kaçamak sanki Jo-Ann’in filmdeki karakterinin yaşadıklarında karşılık buluyor.

Kadın ve sanatçı rekabeti üzerine bu müthiş oyunculuk gösterisi çok iyi yazılmış diyalogları ve etkileyici sinematografisiyle su gibi akıp gidiyor, ta ki epilog bölümüne kadar. Bu epilog bölümünün neden var olduğunu anlamadım. Filmin asıl kahramanı gidiyor ve film bitiyor. Ondan sonra filmi neden seyretmeye devam ettiğimizi anlayamadım. Filmin asıl kahramanı benim öznel tanımlamam, kabul. Belli ki yönetmen başka türlü düşünmüş ama en azından benim için geçerli değil düşündüğü. Epilog bölümü, filmin etkisini çok zayıflatıyor, hatta dağıtıyor. Yönetmen Olivier Assayas o noktaya kadar beni şaşırtmıştı, böyle akan bir film de yapabiliyormuş demek diye düşündürtmüştü. Huylu huyundan kolay vazgeçmiyor.

Liberalin gizli ırkçılığı

TARİH:  27 Eylül 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Türkiye’de siyasal İslamcıların mağduriyet edebiyatları midemi bulandırıyor. Bencil, benmerkezci, ağlak ve intikamcılar. Batı’nın Müslümanlara bakışı da midemi bulandırıyor. Onlar da Müslümanları mağdur göstermemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğer Müslümanları mağdur gösterirlerse, bir sonraki filmlerinde gözü dönmüş terörist olarak nasıl gösteririz diye düşünüyorlar.

MAĞDUR EDİLME HALLERİ
Oscar ödüllü “Milyoner” (Slumdog Millionaire; 2008) filminin çıkış noktasıyla önümüzdeki “Aşk Tarifi” filminin çıkış noktası ve Müslümanlara bakışı aynı: Müslüman eğer filmin olumlu kahramanıysa Müslümanlığını mümkün olduğu kadar gizleyeceksin. Müslüman kahramanın mağdur edilme nedeni dini inancıysa bu sefer düpedüz yalan söyleyecek ve dikkati başka nedenlere çekeceksin.

“Slumdog Milionaire”in kahramanının dramı, annesinin linç edilmesiyle başlar. Kimdir linç eden; masum insanlar neden linç edilirler? Bunların cevabını filmden değil başka yerlerden öğrenmek zorundayız. Mumbai Ayaklanmaları sırasında yüzlerce Hindu ve Müslüman ölmüştür. İsyanlar Müslümanların mağdur edilmesiyle başlamış, daha da mağdur edilmeleriyle bitmiştir. Ölen Müslüman sayısı Hindulardan çok daha fazladır. Arundhati Roy bu konuyu da içeren güzel bir konuşma yapmıştı Hrant Dink adına verilen ödülünü Boğaziçi Üniversitesi’nde alırken. Roy olaylara sert de bir ad koymuştu: Müslüman Soykırımı!

MİLYONER VE AŞK TARİFİ
“Aşk Tarifi”nde de mutlu, mesut yaşayan bir aile birdenbire bir güruhun saldırısına uğrar. Ailenin annesinin öldürüldüğünü öğreniriz sonradan. “Milyoner”in ve “Aşk Tarifi”nin seyircisinden özenle gizlediği gerçek, iki filmde de eli kanlı çetelerin saldırısına uğrayanların ve  öldürülen anne figürünün tek günahının Müslüman olmaları olduğudur. Mağdurların Müslüman olduğunu isimlerinden anlarız. Milyoner’in kahramanı Cemal, “Aşk Tarifi”ninki Hasan’dır. “Aşk Tarifi” bir de yalan söyler. Linççi katiller seçim sonuçları nedeniyle (?) ayaklanmıştır. Ne seçimi, hangi seçim? Hasan’ın ailesi politik olarak aktif bir aile midir ki saldırıya uğrar? Cahil ve duyarsız, klişeleri yutmaya hazır seyirci kitleleri bu soruları nasıl olsa sormayacaktır. Batılı seyirci, yoksul ülkelerde olan biteni anlamaya ne kadar istekli olabilir ki? Filmin yapımcılarından Spielberg bunları bilmeyecek de başka kim bilecek? Batılı için bir “slumdog” yani gecekondu köpeği ancak başarılı olduğu zaman anlatılmaya değer bir hikâyeye sahip olur. Ya da “Aşk Tarifi”ndeki gibi “gutter”dan yani pis su kanallarından, kanalizasyonlardan çıkıp da başarılı olduğunda filme konu olabilir.

AŞK TARİFİ’NDE NELER VAR?
Neyse, bu konular fazla derin. “Aşk Tarifi”nde, dediğim gibi Müslüman bir Hintli aile saldırıya uğruyor, anne ölüyor, ailenin diğer üyeleri önce İngiltere’ye, oradan da Fransa’ya göçüyor. Ailenin mesleği aşçılıktır. (Ailenin Müslüman olduğuna dair diğer tek ipucu da şaraptan haz etmemeleridir ama bu bir zevk meselesi de olabilir.) Ailenin İngiltere’de kalmama nedeni oradaki meyve-sebzenin tatsız tutsuz oluşudur. Fransa’da küçük bir kasabada bir işyeri açan aile, kasabanın diğer restoranının sahibesiyle (Helen Mirren) sıkı bir rekabete de girişmiş olur. Bir masal tonunda ilerleyen film, bir masal tonunda da biter. Gökten üç elma düşer, falan filan.

Filmden aklımda kalacak olan en önemli şey Fransa Ulusal Marşı Marseyez’in (Marseillaise yazılır) ırkçı sözleri oldu.  Marseyez’de vatandaşlardan silahlara sarılıp aristokratların “saf olmayan kanları”nı akıtmaları isteniyormuş. Saf olmayan kan ne demek? Fransa Fransızlarındır demek! Nitekim filmde ırkçı bir karakter, Hintlilerin lokantasının duvarına, bu sloganı yazıyor. Film bu türden kabasaba bir ırkçılığa karşı çıkar ve insanlığın kardeşliğinden dem vururken, Müslümanların Müslümanlığını özenle ve yalanlarla gizleyerek aslında Marseyez’in yazarlarından pek de uzağa düşmüyor. Bir yandan biz ne liberal ve hoşgörülüyüz diye mastürbasyon yaparken, diğer yandan bu dönemde (ISİS çağında) kurcalanmaması gereken önyargıları kurcalamayarak statükoyu korumaya devam ediyor. Söylemeden edemeyeceğim, Hintlilerin gümrük memuruna dertlerini anlattıkları bir sahne var. Kahramanımızın hayat hikâyesini merakla dinleyen gümrük memuru herhalde komedi olsun diye konmuş. EU vatandaşı olmayan herkes orada farklı bir deneyim yaşandığını iyi bilir.

Fakat politik doğruculuğu bir kenara bırakıp, filmi bir masal izler gibi izleyebilir ve pişman olmayabilirsiniz. Haftanın diğer filmlerinden “Adalet”in (The Equalizer) apaçık faşizan mesajı yanında “Aşk Tarifi”ne solcu bile denilebilir (gülücük işareti). “Temmuz Soğuğu” adam, hatta evlat öldürerek erkekleşen kahramanlarıyla başka bir vaka olarak vizyonu renklendirirken yapılacak en iyi şey Filmekimini beklemek de olabilir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com