Neruda: Örümceğin stratejisi

TARİH:  11 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Yönetmen Pablo Larrain hakkında yanılmışım. Kendisini politik yelpazede solda sanmıştım. Kendisinin ikinci ama bizim izlediğimiz ilk filmi olan Tony Manero’da, Şili’de darbe sonrasında kendisine uygun bir ortam bulan bir psikopatı anlatmıştı. Filmin kahramanı Tony ya da Raul, neoliberalizmle coşacak olan bir tüketim toplumunun ve rejimin acımasızlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi sanki. Pablo Larrain ilk filmiyle bizi kendi tarafına çekmişti. Bir birey üzerinden bir dönemi anlattığını düşünmüştük.

Sonra dördüncü filmi “No” geldi. Pinochet rejimine karşı düzenlenen “Hayır” kampanyasını bir reklamcı üzerinden anlatıyordu. Reklamcı için politik kampanya ile herhangi bir ürün satma arasında bir fark olmadığını söylemesini de, işin “hayır” demekle bitmediği, kapitalist sistemin referandum başarısından sonra da sürdüğü anlamına geldiğini düşünmüştük. Larrain, mücadeleye devam diyor sandıydık.

Değerlendirme sil baştan

Açıkçası artık her şeyi yeni baştan değerlendirmem gerektiğini düşünüyorum. Larrain’in beşinci filmi “El Club” tahammülfersa bir filmdi kanımca. Bu tabii benim fikrim, yoksa meslektaşlarım genelde filmi çok beğendi. Tecavüzcü rahipleri konu alan film çirkinliğiyle içimi öyle karartmıştı ki, Larrain hakkında kendimi sorgulamaya başladım. Bütün filmleri aslında bir şekilde iç karartıcıydı. “No” içlerinde en insani olanıydı. Ama onun da ciddi sorunları olduğunu kavramamız için Şilili solcuların sözlerini duymamız gerekiyormuş. Bu sözleri duymak isteyenler Kaan Gündeş’in “No filminin yalanları: Şili’de ‘Hayır’ nasıl kazandı” başlıklı yazısını “iscicephesi.net’ten bulup okuyabilirler.

“No”, Pinochet’nin iktidarını sürdürmesine karşı yürütülen “hayır” kampanyasının başarısını dahi bir reklamcının reklam kampanyasına bağlıyordu tamamen. Oysa, kampanyanın ardında sendikaların, öğrenci örgütlerinin, siyasal partilerin, büyük bir mücadele vermeleri, kayıtlı olmadıkları için oy veremeyecek durumda olan 7.5 milyon işçinin kayıt olmasının sağlanması gibi faktörler vardı. Zaten televizyon sahipliği referandumun yapıldığı 1988 Şilisinde son derece sınırlıydı. Reklam kampanyası kısacası nüfusun çoğunluğu tarafından zaten izlenmemişti. Ayrıca reklam kampanyasının başındaki reklamcılar, Larrain’in reklamcısından çok farklıydılar; onun gibi apolitik değillerdi, aksine angaje insanlardı. Larrain niye böyle bir çarpıtmaya gitmişti? Tabii ki reklam kampanyasının hiçbir önemi olmadığını söylemek de saçma olur. Larrain, bugünün içi boşaltılmış politik dünyasından bakıp geçmişi yorumluyordu.

Larrain’in bu hafta vizyona giren “Neruda”dan önce bize yaşattığı bir de “Jackie” sıkıntısı var ama o filmin sözünü etmeye değmediğini düşünüyorum.

Larrain’in “Neruda”sı kafamdaki soru işaretlerinin netleşmesi açısından önemli bir dönem noktası oldu. Bu filmi yapan kişinin solla uzaktan yakından bir alâkası olamaz. Bizde bir ara liberallerin tutturduğu bir “ezber bozma” söylemi vardı; solun bütün değerlerini imha etmeyi, ezber bozmak olarak nitelendiren liberal tayfa, deli danalar gibi her şeye saldırıyordu. Dinozor denilen klasikleşmiş büyük isimler saptanıyor ve onların defterini artık kapatmanın zamanının geldiği ilan ediliyordu o günlerde. “Neruda” filminin oturduğu yer böyle “ezberbozan” bir yer. Pablo Larrain, bizimkiler kadar kaba bir saldırıda bulunmuyor. O kendisini post-modernizmin “meta-anlatı” ve “özdönüşümsellik” gibi yöntemleriyle koruma altına almaya çalışmış. Hatta Larrain zorlarsa Brechtyen bir film yaptığını bile iddia edebilir. Larrain, ayrıca “Neruda”nın bir biyografi değil, antibiyografi olduğunu da ilan etmiş. Bize söylenecek laf bırakmamak için elinden geleni yapmış. Ama net bir şey var ki, o da “Neruda” filminden Pablo Neruda hakkında olumlu bir fikirle çıkmanın imkânsız olduğu.

‘Neruda zamanın en büyük şairi’

Neruda, bilindiği gibi Nobel Ödüllü komünist bir şair. Birçok yazara göre, mesela Marquez’e göre, zamanının en büyük şairi. 1940’larda Komünist Parti’den senatör de olmuş. Neruda’nın senatörlüğü döneminde bir sol koalisyon var. Devlet başkanlığını Radikal Parti’nin sol kanadından Videla yürütüyor. Neruda, Videla’nın seçim kampanyasında çalışmış hatta. Fakat Videla, sola ihanet etmiş. Aydınları ve grevci işçileri, geleceğin diktatörü Pinochet’nin yönettiği toplama kamplarına toplamış, Komünist Parti’yi yasadışı ilan etmiş ve solcu avı başlatmış. 1948’le 1950 arasında Neruda, ülkesinde kaçak yaşamış. Sonra yurtdışına kaçmış. Allende’yle birlikte yeniden politikada etkin olmuş ama darbeden sonra büyük ihtimalle Pinochet’nin doktorları tarafından zehirlenerek öldürülmüş. Nobel Ödülü’nü alması hiç kolay olmamış; CIA, komünist Neruda Nobel almasın diye kampanyalar yürütmüş vs.

Filmin Neruda tespitleri

Filmde Neruda’nın ne şairliği ne de komünistliği var. Ya da var olan komikleştirilmiş ve aşağılanmış bir şekilde mevcut. Neruda filmde inançlı bir komünist olarak değil, devletin üzerindeki baskısından yararlanarak kendisi için “asi şair” imajı yaratmaya çalışan biri olarak var. İmaj deyince “No” filmi de aklımıza geliyor tabii. Orada da sol sadece bir imaj peşinde değil miydi? Solun bütün mücadelesi uzak (1940’larda) ve daha yakın (1980’lerde) geçmişte hep içi boş bir imaj oluşturmak mıydı? Bu iki film aynı şeyi söylemiyor mu?

Filmin Nerudası, dönemin komünist avından, yoldaşlarının uğradığı zulümden rahatsız olmuşa benzemiyor. Filmde bir hedonist burjuva olarak resmedilen Neruda’nın asıl derdi, halkın alkışlarından ve sokaklarda yürümekten alıkonulmuş olmak gibi sunuluyor. Neyse ki, bu baskı Neruda’nın dünya çapındaki imajına yarıyor. Ama bu da yetmiyor Neruda’ya. Kendisini daha da kahraman hissedebilmesi için, onu kovalayan özel bir düşmana ihtiyacı var. Bunu da imgeleminde yaratıyor. Polis komiseri Oscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) böylece Neruda’nın imgeleminde doğuyor ve filme giriyor. Ve biz filmi Peluchonneau’nun sesinden dinliyoruz. Peluchonneau ha bire sola hakaret ediyor ve Neruda’yı aşağılıyor. Zaten imajından başka bir şey düşünmeyen, orjiden orjiye koşan şişko Neruda tiplemesi, Peluchonneau’nun yorumlarını destekler nitelikte. Filmde Neruda’yı canlandıran Luis Gnecco, Larrain’in Neruda’ya icat ettirdiği Peluchonneau’yu, yani bu hayali kahramanı kurmacaya bir övgü olarak nitelendirmiş. Bana kalırsa Larrain kendi söylemek istediklerini Peluchonneau’ya söyletmiş. Neruda’ya ve komünistlere hakaret etmenin kamuflajı böylece bulunmuş.

Neruda eleştirilmez değil. Putlaştırılıp, tapılacak biri değil, kimse öyle olmamalı. Neruda bir hedonist de olabilir. Ama buna indirgenebilir mi? Bu adamın şiiri nereden besleniyor? Bu adam mücadele edecek gücü nereden buluyor? Yarattığı hayali düşmanların, ona sağlayacağı kahraman imajını hayal ederek mi mücadelesini sürdürüyor? Neruda’nın hayali düşmanlara ihtiyacı var mı? Hayatı yeterince tehlikede değil mi? Film bunu da basit bir işçinin ağzından dile getiriyor: İşçi kadın Neruda’ya “ben senin gibi imtiyazlı değilim, benim korumalarım yok” diyor. Doğrudur ama koruması Neruda’yı korumaya yetmemiş işte sonuçta. Nihayetinde devletin zehirleyerek öldürdüğü, yıllarca sürgünde ve yeraltında yaşattığı bir adamdan söz ediyoruz.

Larrain ne yapmak istedi?

Neruda, Larrain’in iddia ettiği gibi bir biyografi değilse filmin adı niye Neruda? Malı sattırmak için mi? Bir reklam stratejisi mi? Larrain’in kafası bir reklamcı gibi çalışıyor, orası kesin. Va fakat herkesi de kendisi gibi sanıyor. Larrain’e göre solun ideolojisi ve politik inançları, iktidar yolunda başvurulan bir retorikten ibaret. Sol söylem malı, yani politika yapan kişinin iktidar hedefini satmak için kullandığı ambalaj malzemesinden ibaret. Meslek hayatına reklamcılıkla başlayan Larrain, ne yazık ki dünyayı reklamcılığın dünyasından ibaret sanıyor. İnsanların gerçekten de dünyanın sorunlarını yüreklerinde hissedebileceklerine, kendileri olabilmenin tek yolunun koşullarla mücadele etmek olabileceğine inanmıyor. Larrain, becerikli biri fakat. Kendisini solda biri gibi satmıştı bize. Oysa yaptığı herkesi aşağılamaktan ibaret, bütün filmlerinde sadece bu var. Larrain kendisi dışında hiç kimse için bir şey yapabilecek biri değil. Bunu da maalesef iyi yapıyor.

Paterson: Anti-elitist elitizm

TARİH:  4 Mart 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jim Jarmusch’un Cannes’da geçen yıl Altın Palmiye için yarışan ama ödül alamayan Paterson adlı filmi geçen hafta vizyona girdi. Filme adını veren Paterson hem New Jersey eyaletinde bir kentin, hem de bu kentte yaşayan ve filmin kahramanı olan otobüs şoförünün (Adam Driver) adı. Filmin kahramanının kentle aynı adı taşıması, sanki ona kentin bilinciymiş gibi bir anlam yüklüyor. Ama aynı zamanda şiir de yazan Paterson’un böyle bir yanı yok. Şiirleri son derece bireysel, son derece kişisel. Bir kibrit kutusunun kapak tasarımı onun şiirine konu olabiliyor. Paterson, bir otobüs şoförü olarak, kentin nabzını otobüsünde hissediyor ama bunları şiirine yansıttığını görmüyoruz. Şiirlerini, karısı dışında kimseyle paylaşmayan ve kendisine sorulduğunda “şair değilim, sadece şoförüm” diyen Paterson’ın gerçekten de şair olmadığını ya da sadece karısı için şair olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazının, filmin, resmin sanat eseri olabilmesi için insanlara sunulmuş olması gerekir. Eser, ancak paylaşıldığı zaman sanat niteliği kazanır. Bir yazının film eleştirisi niteliği taşıyabilmesi ve yazarına eleştirmen denilebilmesi için yazının bir yerde yayınlanması gerekir. Ya da Jarmusch’un film yönetmeni olabilmesi için filmlerini piyasaya sürmüş olması gerekiyordu. Filmlerini kendisi çekip, sonra imha etseydi, Jarmusch diye bir yönetmenden söz ediyor olmayacaktık.
Paterson’un hakkında aslında öncelikle söylemem gereken şey bu filmin gerçekçi bir filmmiş gibi değerlendirilmemesi gerektiği. Ne şoför Paterson gibi bir adam, ne onun karısı Laura (Golshifteh Farahani) gibi bir kadın, ne de böyle bir ilişkinin varolması gerçekçi değil. Öncelikle Paterson, yeryüzüne inmiş melek kadar iyi bir insan. Her daim anlayışlı, her daim hoşgörülü, herkesin derdini dinleyen, gerektiğinde kahramanlık etmekten geri durmayan, çevresinde hiç entelektüel olmamasına rağmen, son derece entelektüel birisi Paterson. Bu kadar entelektüel olmasına rağmen, Amerikan ordusunda görev almış olmaktan gurur duyan ve askeri üniformalı resmini evin görülür bir yerinde sergileyen biri. Sıradan bir Amerikalı otobüs şoförü için askerlik hatırasını evde sergilemek normal bir davranış olurdu. Ama bilmediği şair, tanımadığı ressam olmayan biri olarak Paterson neden asker olmuş olmaktan gurur duyuyor olabilir ki?

Paterson’ın karısı Laura için de benzer şeyler söylenebilir. Laura, film boyunca sedece evdeyken görülüyor. Dışarı çıktığında kamera onu takip etmiyor. Laura ve Paterson’ın evine hiç misafir de gelmediği için genç kadını, kocası dışında herhangi biriyle iletişim içinde görmüyoruz. Evde dinlediği müziklerden, tipinden ve evdeki bazı eşyalardan Ortadoğu kökenli olduğu anlaşılan Laura’nın Nashville’e gidip country şarkıcısı olmak gibi saçma hayalleri var. Bunun için evin kıt kaynaklarını bir gitara yatırabiliyor. Topu topu 200 dolarlık bu harcamanın hane halkı için yüksek bir miktar olduğu Paterson’ın son derece kontrollü ve yumuşak da olsa tepkisinden belli. Laura o kadar sıradan, Beyaz, kır kökenli bir Amerikalı mı ki, country şarkıcısı olma hayali kurar?

Bu çift hiç mi tartışmaz, hiç mi gıcık olmaz birbirine? Paterson, bir gün olsun Laura’nın bol su yardımıyla zorla yuttuğu yemeğini, beğenmediğini söylemez? Laura’nın sevmediği köpeğine bir gün de olsa öfkelenmez mi? Tek kopya olan şiir defterini parçaladığında bile, köpeğe sakin bir sesle seni sevmiyorum demekle mi yetinir?

Film bize ne demek istiyor?
Bütün bunlar ve daha başka şeyler bize bir şey söylüyor; bu filmin derdi başka bir şey, bize gerçekçi bir hikâye anlatmak değil. Paterson filmi sanat ve sanatçı olmak üzerine bir tartışma. Böyle bir kavramsal çerçeve içinde anlamlı olabilir film. Filmden ve Jim Jarmusch tarihinden ipuçlarına baktığımızda karşımıza çıkan isimler arasında şunlar var: şair William Carlos Williams, ressam Jean Dubuffet ve Jarmusch’un Paterson’la birlikte vizyona çıkan biyografik filmi “Gimme Danger”ın kahramanı şarkıcı Iggy Pop.

Mesele o kadar basit değil
Şair Williams, elitizm karşıtı, yerellikten beslenen, Beat kuşağının öncülerinden bir şair(miş). Mesela T.S. Eliot’un şiirini entelüektel olmakla, yabancı sözcüklere fazla yer vermekle, klasik ve Avrupa edebiyatına çokça gönderme içermekle eleştirmiş. Filmin finalinde şoför Paterson’ın Japon turistle karşılaşmasında gündeme gelen bir ressam var: Jean Dubuffet. Dubuffet’nin ait olduğu akım olan “l’art brut”ün de iddiası yüksek sanata karşı “alçak sanatı” savunmak. Art brut sözcüğünü wikipedia “ham sanat” olarak Türkçeleştirmiş. Elitizme karşı gelen bir müzik akımı varsa o da punktır. Enstrümanlarını çalmayı bilmemek, 3 akordan fazlasını kullanmamak gibi “değer”leri vardı punk’ın. Punk’ın atası sayılan Iggy Pop’un grubu The Stooges’la yaptığı ilk albümün adı ‘Raw Power’dı. Raw Power’ı Türkçeye kaba/ham kuvvet olarak çevirebiliriz. ‘Raw power’ ve ‘art brut’ aynı şeyden söz ediyorlar sanki. İlkel, fazla işlenmemiş olan, herkesin “teorik olarak” yapabileceği bir sanattan söz ediyorlar. Bir otobüs şoförünün de. Fakat mesele o kadar yalın ve basit değil.

70’lerde çokça tartışılan bir soru vardı: Sanat sanat için midir, sanat halk için midir? “Sanat sanat içindir” önermesini, sanatçı, sanatı kendisi için yapar, bireysel bir sanattır yaptığı diye tercüme etmek çok yanlış olmaz herhalde. Jean Dubuffet, “Boğucu Kültür” (Dost Kitabevi) adlı kitabında şunları yazmış: “Bir topluluk için, kendisini oluşturan bireylerin var güçleriyle toplum ilkesine karşı birey ilkesini öne çıkarmaya çalışmalarının ve bireysel yararla toplumsal yarar arasındaki karşıtlığın iyi hissedilip korunmasının çok sağlıklı olduğuna inanıyorum. Zira eğer bireyler toplum ilkesine boyun eğerek kendi yararları yerine toplum yararına sarılmaya kalkarlarsa, ortada birey, dolayısıyla diyebiliriz ki, [gerçek anlamda] topluluk da kalmayacak, kalsa bile kanı çekilmiş olacaktır.” Dubuffet’nin birey-toplum arasında tercihini bireyden yana yaptığı açık sanırım. Aynı şeyin Williams’ın ve Paterson’ın (filmdeki şiirlerin yazarı aslında Ron Padgett) şiirleri için de söylenebileceğini düşünüyorum. Paterson’ın şiirlerini paylaşmak gibi bir derdi olmayışı, onları tamamen kendisi için yazdığını gösteriyor diyebiliriz.

Paterson da bir elit aslında
Bu filmde önerilen bir sanat anlayışı var kanımca. Bu sanat anlayışı da olabildiğince bireysel, “sanat sanat içindir”ci, anti-elitist ama toplumcu olmayan ve hatta kaçınılmaz olarak da karşı çıktığı elitizmin bir parçası olan bir sanat anlayışı. Anti-elitizmin elitizme çıkması kaderin bir cilvesi. Gerçekten popüler işler yapanlar, anti-elitist bir sanat yapalım diye yola çıkmazlar. Böyle yola çıkanlar sanatın elitleridir. Dubuffet tabloları en seçkin müzelerdedir, Jarmusch’un filmleri en seçkin film festivali olan Cannes’da yarışır vs., vs… Paterson da sıradan bir adammış gibi sunulsa da tam bir elit aslında. Filmin çözemediği ve çözemeyeceği bir karşıtlık bu. Paterson, Dubuffet’nin 1922’de Eiffel Kulesi’nin tepesinde meteorolojist olarak çalıştığını bilecek kadar malumat sahibidir, çünkü New York okulu şairlerini okumuştur. Williams gibi yerelliğe önem verir ama ne şiirleri kentin insanlarına dairdir, ne de Paterson bir Tom Joad (Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin kahramanı, Bruce Springsteen’den hatırlanabilir) olma iddiasındadır. Ve ama evinde asker üniformasıyla fotoğrafı durur. Son derece sade şiirler yazar, neredeyse düzyazı gibidir yazdıkları ama bu şiirler sıradan insanların zevkine hitap eden cinsten değildir. Dubuffet’nin resimlerinin ve Iggy Pop’un müziğinin olduğu gibi. Iggy Pop’un en bilinen şarkısı ‘Lust for Life’ı, rock müziğinin en elit isimlerinden David Bowie üretmiştir örneğin. Bireycilik, bazen tehlikeli yerlere kadar da gider. Bowie’nin Berlin’deki Nazi selamı, Williams’ın ilk döneminde üzerinde büyük etkisi olan Ezra Pound’un Mussolini ve Hitler hayranlığı, punk’ın Nazi imgelemine sahip çıkışı, Iggy Pop’un askeri imgelerle sürekli oynayışı (“Search and Destroy” şarkısı, asker miğferiyle albüm kapağında –Naughty Litle Doggy-görünmesi…) ve Siouxsie gibi isimlerin gamalı haçı süs olarak kullanmaları gibi. Gerçi bunlardan Pound dışında hiçbirinin ciddiye alınması gerekmiyor.

Sadede gelecek olursak, Paterson belli bir sanat anlayışı ve sanatçı tipi üzerine bir deneme, gerçekçi bir hikâye anlatmıyor. Film öfkesizliğiyle, küçük şehir hayatından memnuniyetiyle belki amaçlamasa da muhafazakâr bir yerde duruyor. Öte yandan sıradan insana sunmaya çalıştığı ama aslında pek de başaramadığı selamla bir hoşluk da yaratıyor. Filmin denemeci yanı keşke daha inandırıcı bir hikâyeyle çerçevelenmiş olsaydı. Filmin üst katmanında okunacak bir şey yok.

Peki sanat ne içindir? Ben insan içindir deyip işin içinden çıkıyorum.

Gizli Sayılar: Irkçılığa, ayrımcılığa ve sosyalizme karşı

TARİH:  25 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Filmler tümden kötü ya da tümden iyi mesajlar vermek zorunda değil. Bir yandan kadın-erkek ve ırk eşitliğinden söz edebilen bir film başka açılardan gayet gerici, kapitalizm propagandacısı ve hatta silahlanma yarışına destek olan bir tavır içinde olabilir. ‘Gizli Sayılar’ tam da böyle bir film. Şeker kaplı zehirli bir hap gibi.

Film, ABD ile SSCB yani Sovyetler Birliği arasındaki silahlanma yarışından söz ediyor. Filmin asıl dinamiğini bu yarışta kimin öne geçeceği belirliyor. 1960’ların başlarında ABD, SSCB’nin gerisindeydi. Uzaya çıkan ilk insan, Rus Yuri Gagarin’di. Bu durum aslında çok tuhaftı, gerçeküstüydü. Sovyetler Birliği 100 yıl önce bu zamanlarda kurulduğunda ABD’den hemen her açıdan çok daha geri bir devletti. Sanayisi zayıf, nüfusunun çoğu köylü olan bu ülke, bir de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadı ve yirmi milyon insanı faşist Almanya’nın kurbanı oldu. SSCB’nin hiçbir zaman idealimizdeki sosyalizme benzeyen bir rejimi olmadı. Ama yine de SSCB sosyalizminin bir sürü kazanımını da göz ardı etmemek gerek. Kadın haklarının en gelişmiş olduğu ülke SSCB’ydi. Kürtaj hakkı daha yeni rejimin ilk yıllarında tanınmıştı. Eğitimde kadın erkek eşitliği vardı ve eğitim her aşamasında ücretsizdi. Birçok ülkede olduğu gibi sadece erkekler ya da sadece zenginler eğitilmiyordu. ABD’nin aksine ırkçılık yasaktı. Metafizik saçmalıklara kapılar kapalıydı. Ve bütün bunların sonucunda SSCB, her türlü dezavantajına rağmen uzay yarışında öne geçmişti. Filmde Kevin Costner’in canlandırdığı hayali kahraman “Nasıl olur da Ruslar uzay yarışında bizden daha önde olurlar?” diye soruyor. ‘MTV.com’dan Amy Nicholson yanıtlamış: “Çünkü kadınlarına çalışma olanağı vererek Ruslar beyin güçlerini ikiye katlamışlardı. 60’ların başlarında, kimya dalında doktora yapanların yarısına yakını kadındı. Amerika’da bu oran 20’ye 1’di. Ruslar ilk kadın kozmonotlarını uzaya 1963’te göndermişlerdi. Amerika’da aynı şeyi yapması için Sally Ride’a ancak 20 yıl sonra izin çıktı.” Nicholson, Sovyetler yerine Ruslar demiş. Pratikte yanlış da değil herhalde ama Sovyetler dese daha doğru olurdu. Ama önemli olan bu değil, önemli olan Amerika ve SSCB’deki kadın hakları arasındaki devasa farkı göstermesi.

Kısacası, özgür olduğunu iddia eden ABD, ne ırk politikası, ne de cinsiyet politikası açısından hiç de özgür değildi. Eşitlikçi hiç değildi. İfade özgürlüğü açısından da en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. McCarthy döneminde, bizim şimdi ‘OHAL’de yaşadığımıza benzer bir kıyım yaşanmış, sol eğilimli herkes tasfiye edilmiş, çalışamaz hale getirilmişti. ABD’de, Rusya, her an atom bombası atacakmış gibi bir ruh hali vardı ama atom bombası atan ve yüzbinleri öldüren tek bir ülke vardı, o da Amerika’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaran da Sovyetler değildi. Ama bütün bunlar filmin umurunda bile değil. Film, bu konuları sorgulamıyor bile. Seyircisini, ‘kötü Rusya’nın karşısında ‘iyi ABD’nin tarafına çekiyor ve çekerken de Siyah ve kadın haklarını araçsallaştırıyor. Filmin kahramanları NASA’da çalışan ama hem Siyah hem de kadın oldukları için ikinci sınıf insan muamelesi gören üç, son derece zeki ve becerikli kadın.Onların başarısı ABD’nin de başarısı olacak. Ve tabii ki biz seyirciler de, ezilen, hor görülen, dışlanan Siyah kadınların tarafındayız, öyle de olmalıyız. Ama mesele onlarla sınırlı değil; onlar filmin yemi, şeker kaplaması. Kaplamanın içinde bir ideoloji var ve o ideolojiyi yutmamızı kolaylaştırıyorlar. Bu ideoloji, sadece ‘Rusya (aslında sosyalizm) ve Amerika (aslında kapitalizm)’ karşıtlığından ibaret değil. Filmin, ‘liderler ve sürüler’, ‘iyiler ve kötüler’ ayrımlarında da kapitalizmin ideolojisi gizli.

Filmin kahramanlarından biri olan Dorothy Spencer (Octavia Spencer) uzun bir zaman bekletildikten sonra hesap işleri bölümünün şefliğine getiriliyor. Fakat bilgisayarların devreye girmesiyle bölümün tümden kapatılması söz konusu oluyor. O zaman Dorothy tek başına mücadele ederek, bölümdeki kızların atılmamasını sağlıyor. Filmde bir sahne var ki ‘sürü ve lider’ mantığının ete kemiğe bürünmesi denilebilir. Dorothy önde, adlarını sanlarını bilmediğimiz kadınlar arkasında, yeni binalarına yürüyorlar. Bu lider-sürü sahnesinin ideolojiyle alakası şu: Kapitalizmin mantığında, tarihi, bireyler yapar. İyi bireyler, iyi tarih; kötü bireyler, kötü tarih yapar. Sınıf mücadelesi filan yoktur. Dorothy’nin peşinde giden kadınların çalışma haklarıyla ilgili fikir beyan ettiğini görmeyiz. Liderleri o işi halleder.

Filmde Siyahlara kötü davranan kötü Beyazlar ve Siyahlara iyi davranan iyi bir Beyaz var. Kevin Costner’in canlandırdığı iyi şef Al’in karşısında, kötü mühendis Paul (Jim Parsons), memure Vivian (Kirsten Dunst) ve olan bitene müdahale etmeyen diğer Beyazlar duruyor. Asıl çatışma bunlar arasında yaşanıyor. İyi adam Al, yapılan haksızlıklara hep son anda vakıf olup, duruma el koyuyor ve sorunu çözüyor. Kurtarıcı ve rasyonel Beyaz adam karizmasını konuşturuyor her defasında. Irkçılık Amerikan tarihinin, kapitalizminin ürettiği (ama buna indirgenemeyecek) bir sorun değil, kötü bireylerin yarattığı ve iyi bireylerin çözdüğü bir sorun olarak gösteriliyor.

Ve tabii kötü Beyazlar da nihayetinde haksızlık yaptıklarının farkına varıyorlar. Sonuçta onlar Amerikalılar, hep kötü kalamazlar! İç barış halledilince, hep birlikte -neden kötü oldukları hiç tartışılmayan- pis komünistlere karşı zaferden zafere koşuyorlar. “Kimlik sorunları halledilmeli çünkü komünizmle mücadelemizde bize ayak bağı oluyor”, der gibi oluyor film.

Filmdeki üç Siyah kadın biliminsanı dışında bir de astronot Glenn gerçek hayattan alınma karakterler. Diğer bütün karakterler hayal ürünü. Dolayısıyla filmin ‘gerçek olaylara dayandığı’ iddiası pek gerçeği yansıtmıyor. Her şeyin tatlıya bağlandığı ve sonuçta komünistlerin yenildiği bu fazla şekerli film, yine de Siyah kadınların geçtikleri zorlukları anlattığı, o tarihi hatırlattığı için bir değere sahip. Geçtikleri derken, geçmekte oldukları demek lazım aslında. Siyahların mücadelesi sürüyor çünkü ırkçılık sürüyor. Ama değişimin hızı da çok umut verici. Bir Siyah’ın Amerikanın başkanı olacağına çok değil, 50 yıl önce kimse inanmazdı. Belki de içinden geçtiğimiz bu karanlığın sonunda hakikaten ışık vardır.

Karanlığın Elli Tonu: Ve Steele’e yüzük verildi

TARİH:  11 Şubat 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Elli Ton serisini başlatan ‘Grinin Elli Tonu’ kitabı 125.000.000 (yüz yirmi beş milyon) adet satmış. Rakam inanılmaz büyük. Dünya nüfusunun 64’te biri gibi bir şey. Okuma yazma bilmeyenleri, kitap alacak parası olmayanları, kitabın diline çevrilmediği ülkeleri falan çıkarırsak oran ne hal alır merak ediyorum. ‘Grinin Elli Tonu’, sıradan bir genç kızla bir modern zaman prensinin “ilişkisini” anlatıyordu. Erkeğin, kızın üzerinde tahakküm kurduğu, kızın ise buna hem teslim olup hem de nihayetinde direndiği bir hikayeydi anlatılan. Bu görece “yoksul” kız ve prens masalının özelliği, Mr. Grey’in sadizme merakında yatıyordu.

Sadizm ve mazohizm neden bu kadar çekici? Daha netleştirirsek cinsellik alanında erkek sadizmi ve kadın mazohizmi demek lazım çünkü kitaptaki ve dolayısıyla filmdeki ilişki böyle. Hoş milyarder bay Grey’in, bir yayınevinde asistan olan bayan Steele’e sadece cinsellikte değil hayatın her alanında egemen olmaya çalıştığını da söylemek lazım. Anastasia Steele bu girişimlerin kimini püskürtse de, bazılarına da itaat ediyor.

Her şey banalleşerek devam ediyor
Serinin ikinci filmi ‘Karanlığın Elli Tonu’ adını taşısa da, ilkinden daha hafif bir filmle karşı karşıyayız. İlkinde Ana (stasia) için bilinmeyen bir dünyaya adım atmak söz konusuydu. Heyecanlıydı ve korkuyordu. Yeni film ise eskinin bir tekrarından öte bir şey sunmuyor. Her şey biraz daha banalleşmiş bir şekilde aynen sürüyor.
Ana, o filmin sonunda Grey’i terk etmişti. Bu film, Grey’in Ana’yı yeniden kazanma girişimleriyle başlıyor. Doğrusu Ana pek direnmiyor. Yeni dönemin kurallarında uzlaşıp hemen birlikte olmaya başlıyorlar. Yeni kurallara göre “kurallar, cezalandırmalar ve sırlar olmayacak” ilişkide. Ama Grey ve Ana’nın sado-mazo ilişkisi yine de bir şekilde sürecek çünkü sürmese film olmayacak.

Christian Grey’in geçmişi yeniden gündeme geliyor. Meğerse Christian Grey, Ana’yı annesi yerine koyarmış. Sadece Ana’yı değil, ilişkiye girdiği bütün kadınları annesi sayarmış. Yine ve yeniden Ödipal karmaşaya hoş geldik!

Değişen bir şey yok
Grey, uyuşturucudan hayatını kaybeden annesine duyduğu arzu ve öfkeyi birlikte olduğu kadınlara yansıtırmış. Psikolojik derinlik burada sona eriyor fakat. Film soft-porn tabir edilebilecek sevişme sahneleri arasına serpiştirilmiş, pek bir duygu uyandırmayan gelişmelerle sürüyor. Grey’in eski bir kölesi bir süre tehdit oluşturuyor. Ana, asistanlığını yaptığı yayımcının tacizine uğruyor ama sonuçta bu durumdan terfi ederek çıkıyor. Grey ciddi bir kaza geçiriyor ama çizgi filmlerdeki gibi sadece üstü başı kirlenmiş olarak kurtuluyor. Grey’e seksi öğreten bir başka anne figürü olan Elena da bir ara arıza çıkarmaya kalkıyor ama her şey hep tatlıya bağlanıyor. Sonuçta bu bir çizgi film olmasa da filmin reklamlarında da söylediği gibi bir “peri masalı”. Prensin yerini, her şeye kadir bir iş adamı almış o kadar. Sevişme sahnelerine gelince: Görüntülerin zevksiz olduğunu söyleyemem ama bana ilginç gelmediler. Görüntülere eşlik eden müzikler ise can sıkıntımı katladılar. Filmi zor bitirdiğimi söyleyebilirim. Dakota Johnson sıradan ama güzel komşu kızı tipiyle Ana rolünde iyi. Grey’i oynayan Jamie Dornan bana çok kalas geliyor ama asıl kadınlara sormalı. Elena rolünde Kim Basinger ise değerlendirilememiş.

Filmin kendisi sormasa da filme gösterilen ilgi daha önce de değindiğim şu soruyu gündeme getiriyor: Neden sadizm ve mazohizm ilgimizi çekiyor? Neden insanların fantazilerini “s/m” ilişkiler süslüyor? Bu dizi neden bu kadar ilgi görüyor? Hepimiz bir tuhaf mıyız? Neyimiz var bizim?

*‘Steel’ İngilizcede ‘çelik’ demek

Aman doktor: Şey mi, birey mi?

TARİH:  2018

GAZETE/DERGİ: Birgün

Erkek fantazisiyle kadın fantezisinin kesiştiği noktada yaşayan genç bir kadın Djam (Yunanlı oyuncu Daphne Patakia). Djam (Cam okunuyor), sanki cinselliğinin farkında olmayan bir cinsel nesne gibi filme alınmış. Djam külot giymeyebiliyor, çünkü “ne gerek var ki?”. Djam kız arkadaşının yatağına çıplak girip onu okşamaya kalkabiliyor çünkü “bunda ne var ki?”; o lezbiyen de değil ki! Djam taksiciye borcunu, seks yaparak ödemeye kalkabiliyor çünkü, daha önce de söylemiştim, “bunda ne var ki?”. Cinselliğin sanki görece mahrem, görece özel hiçbir yanı yokmuş gibi yaşanması bir fantezi. Ama kimin fantezisi? Erkeğin mi, kadının mı, herkesin mi?


Djam baştan sona genç, güzel ve özgür kadın fantazisi üzerine kurulmuş. Filmin Yunanistan’ı boğan ekonomik krize ve göçmenlere dair söylediği şeyler aslında sanki biraz da ciddi olmanın gereği olarak varlar. Gatlif, belli ki kişi olarak göçmenlere ve Yunanlıların acılarına duyarlı biri ama bu filmin bu konulara dair söylediği ciddi bir şey yok. Sonuçta filmden akılda kalacak şeyler Djam’ın külotsuz merdivenlerden inmesi, yatakta bağlama çalması (tesadüfen yine çıplak), meyhanede göbek dansı yapması; kapalı olmasına rağmen, yeni yıkanmış çarşaflarla dolu otel çatısında kız arkadaşını kovalaması (çıplak olduğunu söylemiş miydim?), neden gerektiğini anlamasak da kız arkadaşına etek traşı yaptırması ve saire, ve saire.

Djam bana biraz American Honey’nin kadın kahramanı Star’ı hatırlatıyor.

Nasıl desem, Star’ın ve Djam’ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.

Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir?

Kısacası Gatlif’in Djam’ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir “şey” midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.

El Gouna Film Festivali’nden: Hakaret

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ilk kez düzenlendi. 22 Eylül’de başlayan festival 29 Eylül’deki ödül töreniyle sona erecek. El Gouna, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısında bir sahil kenti. Turist destinasyonlarından Hurgada’ya çok yakın. Ama El Gouna, başka türlü bir yer. Burası bir tür ada gibi. Mısır’ın en zenginlerinden Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir yer. Burada festivalin düzenlendiği sinemaların ve projeksiyonlarının kalitesi bizim Beyoğlu’ndan üstün. El Gouna’da gece bir kadın tek başına hiç çekinmeden dolaşabilir, bikinisiyle denize girebilir, mini şortuyla dolaşabilir.

Festival son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Bu ekip daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmıştı. Program aksamadan işliyor.

Festivalin üç yarışması var. Uzun metrajlı, dokümanter ve kısa film yarışmalarının seçkileri çok güçlü. Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün.

Filmekimi’nde gösterilecekler için özellikle bir filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki Ziad Doueiri’nin çok tartışma yaratan filmi “Hakaret”. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilkendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.

Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikayesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikayesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlıkdışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Morrissey: Faşist ve yetenekli

TARİH:  Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Morrissey en son İstanbul konserine ‘How Soon Is Now”la başlamıştı, Açık Hava’da. Arkalarda oturuyordum ve şarkıyı ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi hatırlamak büyük mutluluktu. Sonra önlere geçtim ve o zamana kadar görmediğim, okuyamadığım şeyi gördüm, okudum. Midem bulandı. Keyfim tamamen kaçtı. Morrissey grubunun üyelerine ‘Assad is Shit’ yazılı t-shirt’ler giydirmişti. Yani ‘Esad boktur.’ Esad’ın matah biri olmadığı, kanlı bir diktatör olduğu açık. Açık da karşısında o sıralar hızla palazlanmakta olan IŞİD vardı. Yıl 2012’ydi. Her açıdan çirkindi bu yaptığı. Grup üyelerini billboard olarak kullanmaktan başlar, Suriye üzerindeki oyunlara duyarsız olmaya kadar gider bu çirkinlik.


Ama Morrissey, her zaman mide bulandırıcı bir adam oldu. Pop tarihinin en büyük gruplarından birinin, The Smiths’in kurucusu olmak, şahane şarkılar yazmak, yalnızın, mutsuzun halinden anlamak gibi yeteneklerinin yanı sıra Morrissey bir faşistti ve faşist kaldı. İrlanda kökenli olmasına rağmen, en hızlı İngiliz milliyetçisinden daha İngilizdi. Filmin adı da onu söylüyor ya: İngiltere Benim.

İngiltere’nin faşizan partisi UKIP’in başına istediği İslamofobik aday seçilemedi diye karalar bağlayan oydu. Çinlilere insan altı bir tür diyen oydu. Bengalliler evinde kalsın, İngiltere’ye gelmesin diyen oydu. Filmi seyredenler, eğer daha önceden bilgi sahibi değillerse anlayamazlar ama Morrissey çocuk düşmanıydı da. Filmde Morrissey’in ‘Moors Murders’ adlı kitapla haşır neşir olduğunu görürüz. Kitap Moors denilen bölgede, öldürdükleri çocukları gömen Brady ve Hindley adlı çifte dairdi. Ve bir Smiths şarkısına (Suffer Little Children) da girecekti ‘take me to the moors’ sözleri. Şarkının sözleri muğlaktı, çocuklar için acı çeken biri tarafından mı yazılmıştı acaba? Ama yüzlerce çocuğu taciz eden Jimmy Saville’i savunması (“1970’lerde 14 yaşındaki çocuklarla yatan herkesi bugünün bakış açısıyla yargılayıp hapse atacaksak, demir parmaklıklar yetmez”) Morrissey’in aklında ne olduğunu gösteriyor bence.

Morrissey, gelmiş geçmiş en iyi punk topluluklarından olan ve politik olarak solda yer alan The Clash’i de filmde küçümsüyor. Sex Pistols’a arkasını dönüyor konserde. Reggae ve dans müziği geri zekâlılar için Morrissey’e göre. Kendisinden başkasını tanımıyor divamız.

İngiltere Benim, sadece ve sadece konuya aşina olanlara yeni birkaç şey söyleyen bir film. Morrissey üzerine bunları söylemeden edemedim.

Not: Cüneyt Cebenoyan’ın Morrissey yazısı teknik aksakliktan dün eksik yayımlanmıştır. Yazıyı yeniden yayımlar yazar ve okuyucularımızdan özür dileriz.

Kingsman: Altın Çember

TARİH:  23 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk Kingsman’i izlemediyseniz, filme adını veren bu oluşumun Büyük Britanya kralının hizmetinde çalışan bir tür ajan servisi olduğunu belirtelim. Ben de daha fazlasını hatırlamıyorum zaten. Bu ajanların temel özellikleri kılık kıyafete çok önem vermeleri. Takım elbise olmazsa olmazları. Görünüşlerine bakılırsa, kavga dövüşten anlamayan salon adamları intibaı verseler de, kralları için birer Bruce Lee+James Bond karışımına dönüşmeleri an meselesi.

Filmin mesajı gayet muhafazakâr: Vatan, kral (aristokrasi), kilise üçgeninin kutsiyeti katiyen sorgulanmaz. Hatta, sıradan bir kenar mahalle çocuğu da, örgüte katılarak bir tür aristokrata yani kralın adamına dönüşebilir. Ayrıca evlilik denen kurum da aristokrasiye katılımın bir aracı olarak kullanılabilir ki Kingsman’in kahramanı Eggsy (Taron Egerton) bunu da yapıyor.

Ya büyük sermaye nerede bu denklemde? O da Büyük Britanya’nın büyük abisi Amerika Birleşik Devletlerinin burjuvazisinden gelir. Öte yandan babaya isyan eden çünkü hakkını alamadığını düşünen asi ve kötü oğul/kardeş teması da var filmde. İyi ve uslu oğul Eggsy’yle bu kötü kardeş çatışacaktır tabii ki.

Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir.

Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor.

Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. “Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya” mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.

The Post: Devlet ve Gazetecilik

TARİH:  13 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

1970’lerin kapitalist devletleri bugüne kıyasla ne kadar acemi, ne kadar beceriksizmiş. Kapitalist devlet, 80’lerden başlayarak yönetme becerisini olağanüstü geliştirdi. Amerika Birleşik Devletleri bu yeni devlet modelinin ağababası elbette.

Vietnam Savaşı (Vietnamlılara göre Amerikan Savaşı) sırasında, gazeteciler Vietnam’a gidebiliyor, oradan görece bağımsız haber sağlayabiliyorlardı. Vietnam Savaşı sırasında sıradan Amerikan vatandaşları, savaşa gönderiliyordu. Savaş her aile için bir falaketin kapısını aralıyordu. Bugün öyle mi? Bir defa ordu profesyonel. Vatandaşlık almak ya da üniversite eğitimi için para biriktirmek isteyen yoksul gençler “gönüllü” olarak orduya başvuruyorlar ve profesyonel asker oluyorlar. Bunun da ötesinde sonradan adını değiştiren Blackwater benzeri özel paralı asker şirketleri türedi. Askerlik zorunlu olmaktan çıkınca, savaşa kendi gidene kimse ağlamamaya başladı. Gidenlerin başka mecburiyetlerden orada olması o kadar üzücü bulunmadı.

Gazeteciler de öyle kendi istedikleri gibi dolaşamaz oldular. “Embedded” denilen gazetecilik çıktı. Amerikan birliklerinden birine iliştiriliyor ve o sınırlar içinde hareket edebiliyordu gazeteciler. Hepsi değil tabii, sadece izin alanlar. Böylece Irak’ta milyonların yaşadığı sefalet, trajedi kimsenin umurunda olmadı.

Aslında Vietnam’da da o kadar umurlarında değildi. Asıl önemli olan “bizim çocukların” başlarına ne geldiğiydi. Vietnam Savaşı uzadıkça uzadı, ölen, yaralanan, savaş travmasının ardından ruhsal sağlığını yitiren onbinlerce Amerikan genci elbette ilgilendiriyordu herkesi, başta da ailelerini. Spielberg’in “The Post” filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan’ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını “agent orange” gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki “kahramanları” ve “kötüleri” ayırmak olunca ortaya, “The Post” çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil “The Post”. Kazanan yine Amerika oluyor.

Filmin adı Washington Post gazetesinden geliyor. 1970’lerde gazete henüz yerel nitelikte, New York Times’la kıyaslanabilecek güçte değil. Üstüne üstlük sahibi de bir kadın! Bir kadının o yıllarda gazete yönetmesi düşünülecek şey değil ama önce babası sonra da kocası ölünce, Meryl Streep’in canlandırdığı Kay Graham’a düşüyor yöneticilik. Erkek egemen sistemi haklı olarak sorgulayan film, bir gazetenin çalışanlarınca değil de açıkça bu işe hazır olmayan babasının kızınca yönetilmesini sorgulamıyor. Özel mülkiyetin kutsallığına halel getirmiyor.

New York Times, savunma bakanı McNamara’nın geleceğe kalsın diye hazırlattığı Vietnam Savaşı raporlarını, ele geçirip yayımlamaya başlıyor ama gazeteye mahkeme kararıyla yayın yasağı getiriliyor. Aynı raporlar The Washington Post’un da eline geçiyor. Yasağa rağmen raporları yayımlayıp, hapse girmeyi göze almalı mı almamalı mı? Mesele bu.

İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange’lar, Snowden’ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı.

Yine de dönemin “cesur” gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. “The Post” kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post’a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.

Suikastçı: Amerikan Psikopatları

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Her yıl birkaç tane faşist film seyrediyoruz, Hollywood sağ olsun. Bu filmleri yöneten, yazan ve oynayanlara sorsanız hepsi de liberaldir, Trump’tan nefret ediyordur falan filan. Ama söz konusu ekmek parası olunca iş değişiyor herhalde. Bu filmler kimin kafasından çıkıyor, stüdyoların patronları mı dayatıyor anlamak zor.

Suikastçı, dünya meselelerini psikopatlar arası bir savaşa indirgiyor. İyi psikopatlar ve kötü psikopatlar var. İyiler Amerikalı; onların travmaları var, bu travmalar radikal İslam kaynaklı ya da ondan bağımsız. Kötü psikopatlar ise bildiğiniz pis Ortadoğulular işte. Sus payı olarak, onların da Irak’ın işgaliyle travmatize edilmiş olduklarına geçerken şöyle bir değiniliyor ama tabii ki onlarla özdeşleşecek fırsat verilmiyor seyirciye. Onlar kişileşmiyor. Pis psikopatlardan kişileşen yine bir Amerikalı oluyor. Onun da derdi son derece kişisel çıkıyor. Baba bellediği komutanına öfkeli değil miymiş genç adam meğerse!? Sırf bu nedenle nükleer bir bombayla 6. Filoyu yok etmek istemez miymiş? 6. Filo’nun Türkiye’nin anılarında sağlam bir yeri vardır. İnsan genelevlerin boyanmasını, ama nihayetinde Amerikan askerlerinin denize dökülmesini hatırlıyor ister istemez. Kim bilir Türk solcularının ne travmaları vardı da Amerikalı askercikleri kovmak istemişlerdi. Hey gidi günler, hey!

Filmin bir de Türk karakterleri ve güya İstanbul’da geçen sahneleri var ki evlere şenlik. Türkçe olduğu iddia edilen konuşmaların çoğunun altyazısız olması büyük handikap, anlaşılmıyor. İstanbul olduğu iddia edilen yer ise oryantalizmin fantezisindeki İstanbul.

Bu filmleri ithal eden firmalara sesleniyorum: Başka film mi yok yahu? İnsan kendi ayağına kurşun sıkmamalı.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com