Karanlık Görev: İşgale karşı direniş

TARİH:  27 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Muhteşem bir sinematografi, çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri, müthiş bir dönem atmosferi, müziğin yerinde kullanımı, iyi oyunculuklar ve bol miktarda ulusal gurur ‘Karanlık Görev’i Güney Kore’de gişe rekortmenliğine ve ülkenin Oscar adaylığına taşıdı. Güney Kore sinemasının zanaatta geldiği ustalık seviyesine hayran olmamak mümkün değil.

Direniş hikâyesi
Karanlık Görev, 1920’lerde, Kore’nin Japon işgali altında olduğu dönemde geçiyor. Güney Kore’de bu döneme yönelik yeni bir ilgi var sanırım. Park Chan Wook’un vizyona gireceği söylenip bir türlü giremeyen filmi Hizmetçi (Ah-ga-ssi) de Japon işgali altındaki Kore’yi fonuna almıştı. Karanlık Görev ise doğrudan işgalciye karşı bir direnişçi hikâyesi. Amerikan sermayesi (Warner Bros’un finanse ettiği ilk Korece film K.G.)ile çekilen bu ulusalcı film, direnişçilerin nasıl yaşamları pahasına Japon işgal güçlerine karşı direndiklerini, antika eşya ticareti kisvesi altında patlayıcı madde transferi yaptıklarını konu alıyor. Hikâyenin merkezinde ise hangi tarafta olduğunu ya da olacağını tam kestiremediğimiz bir Koreli komiser var (Kong-ha Song her zamanki gibi çok iyi).

Filmin derinliği yok
Filmin başlarında konuyu ve kişilikleri yakalamakta zorlanıyorsunuz. Film bittiğinde de hikâyenin çok da inandırıcı olmadığını düşünebilirsiniz. Film hiçbir açıdan derin değil. Japon işgalciler tek boyutlu karikatürler falan… Ama bunlar hiç önemli değil. İyi bir sinema örneği seyretmenin keyfi, bu sorunların üstünü kolaylıkla kapatıyor. Filmin kara film atmosferine biraz erotizm çok yakışırmış ama maalesef eksik kalmış.


Satıcı: Taciz, mahalle baskısı ve intikam

TARİH:   28 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Asghar Farhadi’yi, Berlin’de Altın Ayı ve Oscar’larda Yabancı Dilde En iYi Film ödüllerini kazanan ‘Bir Ayrılık’ adlı filmiyle tanıdık. Bir ayrılık öncesinde yaptığı ‘Eli Hakkında’ da Farhadi’nin en iyi filmleri arasında sayılıyor. Farhadi, daha sonra Fransa’da ‘Geçmiş’i çekti. Yeni filmini İspanya’da çekmesi beklenirken, ülkesi İran’a döndü ve ‘Satıcı’yı yaptı. ‘Satıcı’ son Cannes Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle döndü.

Farhadi, her zaman olduğu gibi ‘Satıcı’da da kadın-erkek ilişkilerini ele alıyor. Ama daha spesifik olmak gerekirse ‘Satıcı’nın taciz üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Farhadi filminin senaryosunu ince ince örmüş. Filme adını veren satıcılık, sadece bir film kahramanının yaptığı işle sınırlı değil örneğin. Mesleği arabasıyla yol kenarlarında giysi satmak olan bir karakter var filmde ve filmin adındaki satıcı o. Ama onunla çatışan öğretmen/tiyatro oyuncusu da arabasını satmaya çalışıyor. Bir başka oyuncu meslektaşı ona evini kiralıyor. Tiyatroda sergilemeye çalışılan oyun, Arthur Miller’ın ‘Satıcının Ölümü’ adlı oyunu. Belki de satmanın sembolik anlamları da var: Çünkü herkes kendisi hakkında bir imge de satıyor. Gururu kırılınca bir intikamcıya dönüşen adam yardımsever ve hoşgörülü biri, bir kadınla yalnız kaldığında bir tacizciye dönüşen adam mazbut biri imgesini satıyor çevresine.

Başka paralellikler ve simetriler de var: Filmin başında, yandaki inşaat nedeniyle evleri fiziki olarak çatırdayan çiftin, filmin finalinde evliliklerinin çatırdadığını görüyoruz. Evin, fiziki çatırdaması sırasında yatalak komşusunu sırtında taşıyan öğretmen, filmin finalinde uyguladığı şiddetle önceki yardımsever insan imgesini tersyüz ediyor ve tepkisini yönelttiği ‘satıcı’yı sırtta taşınacak hale getiriyor.

Öğretmen, bir dolmuşta yanındaki kadın yolcu tarafından taciz etmekle haksız yere suçlanıyor, başka bir zamanda ise kendisi öğrencisinin cep telefonunu, çocuğun itirazlarına rağmen karıştırıyor; daha sonra da eski komşusunun telefonuna bırakılan mesajları dinleyerek başkalarının sınırlarını ve mahremiyetini ihlal etmeye devam ediyor. O da tacizci olabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların arkasında devletin ve mahallenin baskısını da hissettiriyor film. Sahneye konulmaya çalışılan oyunun birkaç paragrafı ahlâka mugayir (ahlâka aykırı) bulunduğu için sansür kurulunca çıkartılmak isteniyor; okula sipariş edilen kitaplar, okul müdürü tarafından uygun bulunmuyor. Ama en korkuncu sanırım çevrenin baskısı. Filmin, görmediğimiz ama olayların kırılma anını oluşturan bir sahnesi var. Bu sahnede kadın, kocasının geldiğini zannederek evin kapısını açık bırakıp duşa giriyor. Oysa gelen evin eski kiracısı olan hayat kadınının eski bir müşterisi. Ve adam kadına saldırıyor. Kadın yaralanıyor. Ama, saldırganı polise şikâyet etmek, yeni saldırılara açık hale gelmek demek! “Neden kapıyı açtın?” tarzında suçlayan sorulara maruz kalmak demek. “Evde çıplak ve yalnızken, adama kapıyı açmış” şeklinde yorumlarla karşı karşıya kalmak demek. Ve tecavüze uğramışlığını dünya alemin bilmesi demek. Kirlenmiş kadın olarak görülmek demek. Bu bakış o kadar acıtıcı ki, mahkemeye gidilmemiş olmasına rağmen, saldırıya uğrayan oyuncu, seyircilerin kendisine ‘saldırganın bakışlarıyla’ baktığını düşünebiliyor. Daha önce bir prova sırasında bir fahişeyi canlandıran başka bir kadın oyuncu, meslektaşlarının kendisini aşağıladığını düşünerek sinir krizi geçiriyor. İran’da bir oyuncu, fahişeyi canlandırsa da, seksi giyinemiyor. Bir meslektaşı tamamen giyinik kadının ‘yarı çıplakmış gibi’ davranmasına gülüyor ama kadın oyuncu, fahişeyi oynadığı ve büyük ihtimalle çocuklu dul bir kadın olarak, gerçek hayatta da potansiyel fahişe olarak görüldüğü için, bu gülüşü bir aşağılama olarak algılıyor. Filmde, yüzünü hiç görmediğimiz bir fahişe var gerçekten ve o da tek çocuklu, dul bir kadın.

‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın

Farhadi’nin ‘Eli Hakkında’ adlı filminde de bir kadının kaza sonucu ölümü kadar, belki de ondan da daha çok, kadının bozulabilecek şöhreti kaygı yaratır arkadaşları arasında. Çünkü kadın nişanlısından gizli, bekar erkeklerin de olduğu bir evde bir gece geçirmiştir. Tecavüz ve ölüm, bozulacak şöhretten daha kötüdür sanki.

‘Satıcı’ bizi farklı aşamalarda farklı karakterlerle özdeşleştiriyor. Filmin finalinde, seyircinin özdeşleştirildiği karakter ise tacizci (ya da tecavüzcü) oluyor. Farhadi’nin bize söylediği şu cümlelere elbette katılıyoruz: kimse hayatta mutlak kötü, kimse de mutlak iyi değil. Ve bu roller, sık sık değişebilir. Ve intikam, intikamcıyı, intikam aldığı kişiden daha da aşağı bir yere düşürebilir. Tacize uğrayan kadının, tacizcisine karşı kocasından daha hoşgörülü oluşu, kadını yüceltiyor. Ve fakat, yine de bu finali sorunlu buluyorum. Mesele tacize uğramış kadının meselesi olmaktan çıkıyor, iki erkeğin gurur savaşına dönüyor. Farhadi zaten erkek kahramanının meseleyi kendi meselesine dönüştürmesini eleştiriyor, tamam ama sanki film de aynı şeyi yapıyor. Ve, ‘şeytana uyup’ taciz eden adam o kadar acınacak bir hale düşüyor ki, yaptığı kötülük unutuluyor. Film, bizi bu karakterle o kadar özdeşleştiriyor ki, filmin finalinde serseme dönüyoruz. Farhadi yakın zamanda şöyle bir şey demiş: “Çağımız cevap veren değil soru soran sinemanın zamanı”. İyi de, finalde sinirleriyle aşırı derecede oynanan seyircinin soru soracak hali kalmıyor. Özdeşleşmeye karşı değilim ve soru sormayı engellediğini düşünmüyorum fakat dozu önemli. Filmin finali, seyirciyi aşırı dozdan öldürüyor.

Bir de şu muğlaklık meselesi var. Bilindiği gibi sanat sinemasında ima etmek, göstermeye tercih edilir. Ama bazen iş aşırıya kaçıyor. Mesela ‘Tereddüt’teki kaynana ile kocanın sobadan zehirlendiklerini, Ustaoğlu’nun Ayşe Arman’a verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik. Yoksa filmin göstermediği bu anda neler oldup bittiğini anlamamıştık. Benzer bir durum ‘Satıcı’da da var. Filmin kırıldığı ‘saldırı’ anını görmüyoruz. Sanki adam, kadını banyoda çıplak/yarı çıplak (?) görüyor ve saldırıyor gibi anlıyoruz. Ama adamın cep telefonunu, arabasının anahtarlarını, bir miktar para ve prezervatifi ve de hatta çoraplarını da çıkardığını biliyoruz. Ve bütün bunlara anlam vermekte güçlük çekiyoruz. Adam bunları ne zaman yaptı? Olayın ne olduğunu anlamayı değil, olayı anlatıp, ‘yorumlamayı’ seyirciye bırakmak lazım. Aksi, senaryonun bazı kısımlarını seyirciden yazmasını beklemek oluyor.


‘Satıcı’, Cannes’daki başarısının ardından şimdi Oscar’a da aday. Kaçırmayın.

Oberhausen: Kısa filmin Mekke’si

TARİH:  20 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cannes Film Festivali uzun metraj filmler için neyse, Oberhausen Kısa Film Festivali de kısa filmler için o: Kendi kulvarındaki en prestijli festival. Bu yıl 63’üncüsü düzenlenen festivale konuk oldum. Oberhausen, Köln ve Düsseldorf gibi büyük kentlerle çevrilmiş olmasına rağmen, o kentlerin yanında oldukça küçük ve gösterişssiz bir şehir. Festivali daha da ilginç kılan öğelerden biri de bu. Oberhausen’in hem Alman hem de dünya sineması tarihinde ayrıcalıklı bir yeri var. Martin Scorsese, George Lucas, Werner Herzog ve Chantal Akerman gibi büyük isimler ilk kısa filmlerini Oberhausen’de göstermişler. Yeni Alman Sineması’nın doğuşunu simgeleyen Oberhausen Manifestosu da bu festivalde ilan edilmiş. Alexander Kluge’nin öncülüğüyle ve “Babanın Sineması Öldü!” sloganıyla Şubat 1962’de manifestoyu ilan eden sinemacılar, artlarından gelen Fassbinder, Herzog ve Schlöndorff gibi isimlerin yolunu açmıştı.

‘Baba’nın sinemasına isyan, Oberhausen’de bugün de sürüyor. Festivalin yöneticisi Lars Henrik Gass, festival kataloğundaki, yazısının başlığını ‘Zor Olmak’ olarak koymuş ve yazıda da zor filmler seçmelerini savunmuş. Oberhausen’deki filmlerin çoğu için zor sıfatı rahatlıkla kullanılabilir. Hatta bazen zor sıfatı da yetersiz kalabiliyor. Gass, yazısında dominant kültürel akımlarla uzlaşmama sözünü sürdüreceklerini vaad ediyor ve böyle bir festivalin hazır bir izleyici kitlesi olan Berlin gibi büyük metropollerden çok, Oberhausen gibi küçük bir kente yakıştığını söylüyor. Her anlamda zorlukla yüzleşmeye istekli ve hazırlar yani. Tabii, isyanın kendisinin de bir tür iktidar biçimine dönüştüğü de söylenebilir. Eğer yeterince ‘zor’ değilse filminizin, Oberhausen’de yer almasını düşünmeyeceksiniz. Bu yıl Türkiye’den festivale katılan hiçbir film yoktu. Ama geçmişte Aykan Safoğlu’nun ‘Kırık Beyaz Laleler’ (2013) filmiyle bu festivalin büyük ödülünü kazanmışlığımız var. Safoğlu’nun kendi anıları ve düşünceleriyle, James Baldwin’in Türkiye’deki hayatını harmanladığı bu film, Raoul Peck’in ‘I Am Not Your Negro’ filminin yankılandığı şu günlerde yeniden hatırlanmalı. Geçen günlerde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘I Am Not Your Negro’ bilindiği üzere James Baldwin hakkındaydı.

Festival filmlerinin zorluğundan bu kadar söz ettikten sonra, uluslararası yarışmayı kazanan filmin maksimum derecede basit bir film olduğunu söyleyerek, meseleyi daha da karmaşık hale getirmenin tam zamanı. Çinli yönetmen Cui Yi’nin büyük ödülü kazanan ‘Yaz Sonu’ (Qiu) adlı filmi 13 dakikalık tek ve sabit bir plandan oluşuyor. Asırlık bir tiyatro salonunda geçiyor ‘olay’. Tiyatro artık, kitle turizminin bir parçası olmuş. Doldur boşalt sistemi çalışan tiyatro salonunda yemek masaları var artık. Filmin başında çalışanlar masalara yiyecek ve içecekleri yerleştiriyor. Ardından yerli turist grubu hızla masalara yerleşiyor, ardından dansçılar ve akrobatlar sırasıyla sahneye çıkıyor, şov bitiyor ve masalar toplanıyor. Film bütün bunları kesintisiz gösteriyor. Herşey 13 dakika içinde olup bitiyor. Seyirci olma hali, tüketim, tarih üzerine istediğinizi düşünmek serbest!
İkincilik ödülünü alan Taylandlı sanatçı Chai Siris’in ‘500.000 Yıl’ı Apichatpong Weerasathakul’un etkisini taşıyor. Ataların ruhlarına inanan Tay toplumu, bir neandertal insan heykeline adaklar sunduktan sonra, heykeli eğlendirmek için ona bir film gösteriyorlar! Etkileyici görüntüler ama filmin sürprizini anladığımı söyleyemeyeceğim.

Üçüncülük ödülü (e-flux ödülü) yine Çinli bir sanatçıya gitti. Zhong Su’nun animasyon filmi zalim-mazlum diyaletiğini anlatıyordu ve mesajını oldukça net, bana kalırsa biraz da klişe bir biçimde iletiyordu. Bu film Kuzey Ren Westphalia Kültür Bakanlığının da üçüncülük ödülünü kazandı.

Çin filmlerinin başarısı FIPRESCI ödüllerinde de sürdü Hao Jingban’ın ‘Parçalar’ filmi dans ve tarih üzerine bir meditasyon niteliğindeydi.

En İyi Alman Kısa Filmi Yarışması’nın biriciliğini ise Ulu Braun’un ‘Hostel’ ya da ‘Sığınak’ (Die Herberge) adlı filmi kazandı. Braun’ın filmi bütün yarışmalar içinde görsel ve işitsel olarak en etkileyici filmdi belki de. Dijital görüntülerle gerçek görüntülerin harmanlandığı film yaşadığımız hayatın keşmekeşini distopik bir dille anlatıyordu. Başka ne kelime kullanacağımı bilemediğim için anlatıyordu diyorum ama filmin ne anlattığını anlatmak açıkçası mümkün değil. Her seyirci için farklı bir anlamı olabilir filmin. Açıkçası bu filmleri özetlemeye çalışmak abes aslında.

Bunun istisnası Çocuk ve Gençlik Filmleri Yarışması’nın birincisi için söylenenilir ancak. Amerikalı Aude Cuenod’un filmi ‘Hurda Bebekler’, kız arkadaşını bir kazada kaybetmiş bir çocuğun hurdalardan heykel yapan bir sanatçıyla karşılaşıp kendisine bir çıkış bulmasının hikâyesi. Klasik hikâye anlatımına en yakın filmler zaten buyarışmadan çıkıyor. Bu yıl 40’ıncısı düzenlenen yarışmadan yapılmış bir seçme festivalin açılış töreninde gösterilmişti. Doğrusu o filmlerin damağımdaki tadı, festivalin sonuna kadar sürdü.

Festival bünyesinde bir de müzik videoları yarışması var. Bu yarışmada Tindersticks’in ‘Second Chance Man’ adlı parçası için, Christoph Girardet’nin yaptığı film birinciliği aldı. Arşiv görüntülerine yer veren film Tindersticks’in parçasını destekliyor, anlamını genişletiyor.

Oberhausen Film Festivali’nde birçok panel de düzenlendi. Bunlardan birinde ben de konuşmacıydım. Banu Cennetoğlu (çağdaş/güncel sanatçı), Erol Mintaş (yönetmen), Turgut Erçetin (müzisyen) ve ben, çok meraklı bir dinleyici kitlesi karşısında Türkiye’deki son politik gelişmeler ve bunların sanat üzerindeki etkisi üzerine konuştuk.

Jackie: Hırs ve yas arasında

TARİH:  21 Ocak 2018
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir zamanlar dünyanın en ünlü insanlarından biri Jackie Kennedy Onasis idi. Başkan JF Kennedy, öldürüldüğünde Jackie üstü açık arabada, kocasının hemen yanındaydı. Pembe kıyafeti ile kocasının başındaki yarayı kapamaya çalıştığı anı gösteren fotoğraflar yirminci yüzyılın en çok bilinen fotoğrafları arasındadır. Jacqueline Kennedy daha sonra dünyanın en zengin adamlarından biri olan Yunanlı armatör (armatör kelimesini de herhalde ilk kez bu vesileyle duymuştum, musluk demek değil miydi armatör?) Aristotle Onassis’le evlendi ve tabii bu da büyük olay oldu. Paparazziler onları her yerde takip etti. Jackie’nin yatta bikinili fotoğrafları çekildi ve gazetelere yeni malzeme çıktı.

John F. Kennedy suikasti (1963) sonraları çok sayıda komplo teorisine kaynak oldu. Katil niye bu eylemi gerçekleştirmişti? Katilin de öldürülmesi cinayete dair soruların cevapsız kalmasına neden olmuştu. Kim ya da kimler vardı cinayetin arkasında hiç bir zaman öğrenilemedi. Oliver Stone’un JFK adlı filmini şimdi yeniden seyretmenin tam sırası sanırım.

Şilili yönetmen Pablo Larrain’in filmi bu meselelerle ilgilenmiyor. Hattı zatında yönetmenin herhangi bir meseleyle ilgilendiğine dair bir emare görmedim filmde. Larrain, “Tony Manero” (2008) ile büyük heyecan yaratmıştı. İstanbul Film Festivali’nde de Altın Lale kazanmıştı bu film. Larrain, kanımca etkisi giderek düşen ama yine de ilginç filmlerle kariyerini sürdürdü. Şili tarihine, bireyler üzerinden bakmaya devam etti. “Jackie”den önce yaptığı ve bizde de vizyona giren son filmi The Club da beğenildiyse de ben son derece sıkıcı bulmuştum.

Filmin üç çerçevesi olduğu söyleyebiliriz

“Jackie”, Larrain’in sıkıcılıkta bir seri yakalamış olduğunu gösteriyor olabilir. Umarım yanılırım. Film, daha önce de dediğim gibi tarihsel bağlamla ilgilenmiyor. Larrain’in Şili’ye dair yaptığı filmlerde hep böyle bir bağlam olurdu halbuki. Filmin üç çerçevesi olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, Jackie’nin kocasının ölümünden bir hafta sonra bir gazeteciye verdiği mülakat, bir diğeri bir rahiple konuşmaları, bir diğeri ise televizyon için yaptığı ve Beyaz Saray’ı tanıttığı bir film. Filmin asıl anlattığı dönemin, JFK’nin öldürülmesiyle cenaze töreni arasındaki süre olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde Jackie’nin, Kennedy’nin ölümünün ardından yer kapmaya çalışan politikacılarla, hırslı bürokratlarla ve kendi hırsıyla da nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Tabii bu aynı zamanda Jackie’nin büyük bir travmanın etkisi altında olduğu bir dönem. Bu dönemde Jackie’nin en yakını olarak kocasının kardeşi Robert Kennedy’yi görüyoruz. Kocasının ailesi dışında kendi ailesinden ya da arkadaşlarından kimsenin Jackie’nin yakınında olmaması enteresan ama bu yalnızlığın nedenlerini bilmiyoruz. Jackie kocasının anısını yüceltmek için elinden geleni yapıyor. Mezar yerini seçiyor ve Lincoln’e yapılan tören gibi görkemli bir törenle gömülmesini sağlıyor. Kennedy döneminin Camelot efsanesinin bir benzeri olduğu düşüncesini işliyor.

Larrain, çok yakın planlarla Jackie’yi canlandıran Natalie Portman’in yüzünü gösteriyor bize sık sık. Ama çok yakın plan otomatik olarak psikolojik derinlik sağlayan bir yöntem değil. Jackie, cinayet öncesinde televizyon için çektiği filmde biraz şaşkın, epey gergin bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Cinayet sonrasında da temelde bir şey değişmiyor. Jackie yine şaşkın ve yine gergin. Natalie Portman çok tuhaf bir aksanla konuşuyor, Jackie’ye benzemek için. Bu aksanı yapmak için kendini zorlayan bir oyuncu izlenimi vererek. Söylediği şeye kendini kaptırmadan, ezberden konuşmaya çalışan biri gibi gözükerek. Fakat Natalie Portman’in oyunculuğunun Oscar’lık olduğunu söyleyen de çok.

Kısacası film bende ne herhangi bir duygu ne de herhangi bir düşünce uyandırdı. Seyrederken de çok sıkıldım. Ama haftanın diğer filmlerine baktığımızda fazla seçeneğiniz de yok. Üstelik filmin Oscar kazanma ihtimali var. Her zaman olduğu gibi, en iyisi kendi kararınızı kendinizin vermesi.

Bastırmak ile unutmak

TARİH:  13 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Kaygı, içinde yaşadığımız kâbusu anlatıyor. İktidarın borazanı olmuş bir medyayı, inşaat furyasıyla artık tanıyamaz/sevemez olduğumuz kentlerimizi ve bu ortamda kendisine yanlış öğretilen şeyleri sorgulayan, gerçeği bulmaya çalışan bir bireyin bunalımlarını gösteriyor. ‘Kaygı’, bir yanıyla son derece gerçekçi bir Türkiye tablosu çizerken, bir yanıyla da distopik bir yerde duruyor. Filmin kahramanı Hasret’in (Algı Eke) yaşadığı paranoya ve yabancılaşmanın son derece gerçekçi temelleri var ama bu ruh halinin, gerçekliğin ötesine geçen, distopik bir yanı da var. Hasret’in yaşadığı kadar kötü durumda değiliz.

İktidarlar, hesabını vermedikleri karanlık olayları unutturmak için çaba harcıyorlar. Yalaka medya da onların baş destekçisi. Ama buna rağmen, yaşadığımız trajediler hakkında Hasret kadar yanlış bilgi sahibi değiliz. Ne kadar unutturulmaya çalışılsa da Sivas’ı unutmadık. Sivas’ta babalarını kaybeden çocuklar direnmeye devam ediyor. Yaralılar, acılılar ama hayatlarını herkes kadar yaşıyorlar. Film, iktidarın en azından bir süreliğine Sivas’ı unutturmayı başarmış olduğunu varsayıyor. Ama, bu noktada kalmıyor ve hatırlamanın mümkün olduğunu, bastırılanın geri döneceğini de söylüyor. Yani uç noktada bir karanlıktan başlayıp, bir umut kapısı aralayarak bitiriyor.

Aslında unutmak, sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli bir şey. Acılarımızı ilk günkü şiddetlerinde yaşasak çıldırırdık. Ama unutmanın yolu bastırmamaktan geçiyor. Acıyla yüzleşmekten, acının sebepleriyle hesaplaşmak gerekiyor ki zamanla o acıyı hayatımızı belirleyen bir unsur olmaktan çıkarabilelim. Sivas’taki aydın katliamıyla hesaplaşılmamış olması, davanın avukatlarının bugün siyasi elitin parçası haline gelmesi, daha net ifadeyle AKP’nin saflarında mevki-makam sahibi olmaları, acının şiddetinin azalması bir yana artmasıyla sonuçlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ‘Kaygı’ doğrudan doğruya Sivas Katliamı’na dair bir film değil. Ama Sivas Katliamı’yla alakalı bir film. “Menekşe’den Önce” dışında bu konuya duyarlı bir şekilde değinen, uzun metraj pek bir film yapılmadı. Medyanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtan film de pek yapılmadı. ‘Kaygı’ bu konulara eğilmesiyle, doğru ve cesur bir şey yapıyor. Görsel ve işitsel anlatımıyla gerilim atmosferi kurmada oldukça başarılı da. Fakat filmin kurguda yaklaşık 30 dakikalık kısmının kısaltılmış olması, hikâyenin akışını zedelemiş. Sanki kimi bağlantılar kopmuş gibi. Kaygı atmosfer kurmadaki başarısını, öykü anlatmakta aynı derecede kuramıyor. Ve sonuçta bastırılanlar su yüzüne çıksa da, o kadar uzun süre suyun altında kalmak bana çok da iyi gelmedi.

Televizyon programcılığından (En Heyecanlı Yeri) gelen Ceylan Özçelik, ilk uzun metrajı ‘Kaygı’yla, Berlin Film Festivali’nde Panorama bölümünde yer almayı başardı. Az buz başarı değil.

‘Kaygı’, ulusal ve uluslarası ödüller aldı ve görünen o ki filmin festival serüveni devam edecek. Ceylan Özçelik’in yönetmenlik serüveninin de uzun yıllar boyunca devam etmesini umuyorum çünkü ‘Kaygı’da gördüğümüz; sağlam bir yönetmenlik kumaşına sahip olduğu.

American Honey: Umutsuz bir yerde aşk

TARİH:  14 Ocak 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmlerden biri daha karşımızda. ‘American Honey’, Cannes 2016’da Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Zaten filmin yönetmeni Andrea Arnold, Cannes’da bugüne kadar yarıştığı her 3 filmle de Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış durumda. Ödülü, sürpriz değil bu açıdan. Cannes’da eleştirmenlerin oylarının ortalamasına göre ise film vasatın biraz üzerinde. Fakat vasatın üzerinde bulundu dediğime bakmayın, filme âşık olanlar ile filmden nefret edenler de çok.

Türkiye’de böyle olduğunu görüyorum. Yani hayranları da var, sevmeyenleri de.

‘American Honey’, benim genellikle sevmediğim, İngiliz yönetmenlerin ise pek sevdiği bir tarzda çekilmiş: Belgesel gibi çekme tarzı denilebilir buna. Bu tarzda kamera sanki o an olayın geçtiği mekânda kimseye görünmeden bulunuyor ve olayları kaydediyor. Kimisi bu tarza ultra gerçekçi, kimisi doğalcı (natüralist) diyor. Fakat gerçekçilik ve doğalcılık sadece biçime dair kavramlar değil. Sallanan bir omuz kamerasıyla çekildiği için filme gerçekçi demek doğru değil. Ya da Emile Zola’nın edebiyattaki natüralizmiyle, Andrea Arnold’unki benzer değil. Bu yüzden belgeselmiş gibi yapan bir tarz demekle yetineceğim.

Ve yolculuk başlıyor

Film bir aşk hikâyesi anlatıyor. Genellikle olduğu gibi, 3 kişi arasında geçen bir aşk hikâyesi bu. Filmin genç kadın kahramanı âşık olduğu genç adam için, hem patronu, hem de rakibi olan başka bir genç kadınla rekabet ediyor. Kazanıp, kazanmadığı filmin sırrını ifşa etmeye girer diyorsanız yazının devamını okumayın ama aslında filmin sırrı filan yok. Onun için söyleyeyim: Kızımız, erkeği kazanmıyor ama kızın durumunun çok da kötü olmadığını ima eden bir finali var filmin. Yönetmen öyle inanmak ve inandırmak istemiş ama filmden bu sonuç çıkmıyor. Kafanızı daha fazla karıştırmadan, baştan alayım.

Filmin 18 yaşındaki kahramanı Star’ı (Sasha Lane), çöp konteyneri karıştırırken tanıyoruz. Konteynerde bulduğu ambalajlı çiğ tavuğu yanındaki iki küçük çocuğa (kardeşine?) veriyor. Tam bu sırada yoldan geçen bir minibüsten gelen sesler Star’ın dikkatini çekiyor. Minibüs park edince, içinden bir sürü genç iniyor ve süpermarkete giriyor. Star bu gruptan etkileniyor, onları takip ediyor ve grubun görünen lideri Jake’e (Shia LaBeouf) ilk görüşte âşık oluyor. Jake, Star’a gruba katılmasını öneriyor. Grup, kent kent gezerek dergi pazarlayan gençlerden oluşuyor.

Star, eve döndüğünde, babası mı yoksa üvey babası mı olduğunu anlamadığımız bir adamın cinsel tacizine katlanıyor. Star kararını veriyor; iki kardeşini country dansı yapan annesine (?) bırakıyor ve gruba katılıyor. Star’ın arka plan hikâyesi bundan ibaret. Adam nesi, dans eden kadın nesi çok belli değil. Ama şunu söylemek mümkün galiba: Star melez olduğuna göre, babası bir siyahtı, gördüğümüz kadın annesiydi, adam da annesinin sevgilisi ya da ikinci kocasıydı.

Ve yolculuk başlıyor. Star, kendisi gibi 10 gencin daha olduğu minibüsle Kansas’a doğru yola çıkıyor. İş ve yol arkadaşlarından, asıl patronun Krystal (Riley Keough), Jake’in de Krystal’in kapatması olduğunu öğreniyor. Bu durum Star’ı yıldırmıyor. Jake’i, Krystal’in elinden almak için çabasını sürdürüyor. Star’ın çok fazla bildiği taktik yok doğrusu. Ne zaman Jake’i kıskansa ki sık sık kıskanıyor, kendisini birilerinin kucağına atarak Jake’i kıskandırıyor. Bu taktik işliyor da. Ama Star’ın şansı yaver gitmese, tecavüze uğraması işten bile değil. Özellikle, yaşlıca üç zengin kovboyun arabasına atlayıp, onlarla havuz başında içki içip şakalaşmaya başladığında filmin en gerilimli anı yaşanıyor. Ve tam bu sırada filmin en akıl sır almaz olayı da gerçekleşiyor. Nereden kovboyların evini bulduysa, Jake, beyazları yerlilerden kurtaran süvari alayı gibi yetişip, kızı olası bir tecavüzden, silahını çekerek kurtarıyor. Gerçi adamlar o ana kadar çizgiyi aşan bir şey yapmış değillerdi ve belki de yapmayacaklardı ve Star durumundan şikâyetçi değildi. Bundan sonra filmin en Bonnie & Clyde anı yaşanıyor. Çalıntı bir arabada otoyolda “özgürce” gittikten sonra, iki “yasadışı” sevgili sevişiyor. Sanki, bir anda başka bir filme transfer olmuş gibi oluyoruz. Sanki “Badlands”de falanız. Hoş, Terence Malick benzetmeleri bundan ibaret değil,; film sık sık doğa görüntüleriyle harmanlanıyor. Böcekler, atlar, uçan sincaplar vs. Neden? Hepimiz doğanın bir parçasıyız mı? İnsanın doğasını, hayvanların doğasıyla bir tutmak mı? Bilmiyorum.

Star’ın rekabet ettiği kişinin yani Krystal’in aynı zamanda patronu olduğunu belirtmiştim. Jake de hiyerarşide Star’dan yukarda. Bu durum sembolik olarak Krystal’i anne, Jake’i de baba yapıyor Star için. Tipik Freudyen bir durum; Elektra kompleksi diyeceğim ama bu kavram tartışmalı.

Bu üçlü arasındaki ilişkinin nasıl süreceği filmin sonunda net bir şekilde belli olmuyor. Star’ın göle girip, bir tür vaftiz olması, onun yeniden, farklı biri olarak doğduğunu ima ediyor. Üstüne bir de ateş böceklerinin görüntüsü gelince, finalin iyimserlik aşılamak istediğini söylemek doğal. Ama Star’ın, anne-baba karmaşasını aştığını, kendisini tehlikeli konumlara bir daha sürüklemeyeceğini, gördüklerimizden çıkarsayamayız. Evlenip, bir sürü çocuk yapmak isteyen Star’ın, bu mesleği sürdürerek pek bir yere varacağı yok.

Şarkılar durumu nasıl özetliyor?

Filmde Amerika’dan insan manzaraları da görüyoruz. Bu gördüklerimizde yeni bir şey, ilginç bir gözlem yok. Beş yaşında ‘80’lerin punk grubu Dead Kennedys’in hayranı olan bir çocuk ilginç tabii de, ben pek ikna olmadım. Kötülerin Amerikan iç savaşının kötüleri olan Konfederasyon bayrağını ya üzerlerinde (Krystal’in bikinisi), ya da evlerinde taşımaları (Star’ın “babası”nın evinin duvarında asılı) filmin kör gözüm parmağına sembolizmlerinden. Bu kör gözüm parmağına durumu şarkı seçiminde de söz konusu. Star, arabasına bindiği TIR şoförüyle hayallerinden söz ederken teypte, Springsteen’in “Dream Baby Dream”i, Star ile Jake süpermarkette ilk gözgöze gelip aralarında aşk kıvılcımları çaktığında fonda Rihanna’nın “We found love (in a hopeless place)”i, ilk sevişme öncesinde Mazzy Star’ın “Fade into you”su vs çalıyor. İlk şarkı “hayal kur bebeğim, hayal kur”, ikincisi “(umutsuz bir yerde) âşık olduk”, üçüncüsü“ senin içinde yok olmak” demek. Şarkıyla görüntünün bu kadar çakışması bana açıkçası ilkel geliyor.

Fakat belki daha büyük bir sorun, bu gençlerin bir iç dünyalarının filmde görülmemesi. Bu gençlerin konuşmamaları. Birbirlerine iç dökmemeleri. Yaptıkları işle ilgili sorunlarını tartışmamaları. Star dışında hiçbirinin ete kemiğe bürünmemesi. Oysa onlarla dile kolay 2 saat 42 dakika birlikte vakit geçiriyoruz. Star dışında dediysem de onu da çok az tanıyoruz aslında. İşin ahlaki yönüyle sorunu olduğunu biliyoruz en azından.

Bütün bu söylediklerim negatif şeyler ama filmin erdemleri de var. Belli anlarda, o seyahat etme duygusunu, bir grubun parçası olma duygusunu veriyor. Ayrıca Star’ın aşık olma halleri de içe dokunuyor, bazen. Fakat bu kadar uzun süreyi hak eden bir şey yok filmde. Ha filmdeki çocuklar gibi kafanız kıyaksa, bırakın 2 saat 42 dakikayı, 4 saat de seyredebilirsiniz filmi. Bol bol müzik, doğa manzaraları vs ile gideri var. Filmin başta söylediğim belgeselimsici havası bazen pornografik belgesilimsiye de kaçıyor. Gençlerin, toplu halde kanyona karşı dizilip işedikleri sahne ve Jake’le Star’ın sanırım gerçekten sevişmeleri bu pornografik gerçekçiliğe en denk gelen sahneler. Kastettiğim çıplaklık değil; rolle gerçeğin karışması durumu.

Filme âşık da olabilirsiniz

Filmin genç oyuncuları, yani satıcı çocuklar, biri hariç, amatör. Diğer profesyoneller satıcılık mesleği hiyerarşisinde yüksekte olanlar, yani oyunculuk mesleğinde de yüksekte olan ShiaLaBeouf ve Riley Keough. Star’ı oynayan Sasha Lane bahar tatilinde sahillere doluşan üniversite öğrencilerinden biriymiş yönetmen tarafından keşfedildiğinde. Ama sanki yaratılan hava Lane’in filmde canlandırdığı karakter gibi yoksul bir aileden geldiği. Hayır, Lane, hali vakti yerinde bir kolej öğrencisi. Lane filmde, kendisine düşen işi yerine getiriyor ama bu atla deve bir iş değil. Shia LaBeouf rolünde gayet iyi. Riley Keough da iyi. Sonuçta filme âşık da olabilirsiniz. Benim gibi burun da kıvırabilirsiniz. Amerika’dan insan manzaraları görmek istiyorsanız bu filmden daha iyi seçenekleriniz var. Diane Arbus fotoğrafları ya da, Harmony Korine filmleri daha iyi seçenekler (“Trash Humpers”a bulaşmayın ama!).

Derinliklere Yolculuk: Bir “Aile” filmi

TARİH:  6 Mayıs 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Jacques-Yves Cousteau, benim kahramanımdı. Onun gemisi Calypso’da olmayı, onun ekibinde olmayı çok istemişimdir.

Bugünkü kuşaklar için kavraması muhtemelen zordur ama biz Cousteau’nun deniz altı belgesellerini siyah-beyaz televizyonlarımızdan izlerken büyülenirdik. Rengârenk mercanları siyah-beyaz izlemek bugünden bakınca manasız geliyor.

Ama manâlıydı, hem de çok manâlıydı. Bütün dünya da, bizim gibi, büyüleniyordu, yalnız değildik.

Cousteau’yla ilgili bir biyografinin deniz biyolojisiyle, çevresel sorunlarla çok ilgili olmasını bekliyordum. “Derinlere Yolculuk”, kelimenin hiçbir anlamıyla derin bir yolculuğa çıkarmıyor bizi. Denizin derinlikleri filmde büyük bir yer kaplamıyor. Calypso’nun tayfasının ruhlarının derinlikleri de açıkçası çok deşilmiyor. Ama filmin iddialı olduğu alan bu, yani Cousteau’nun geniş ailesinin birbirleriyle ilişkileri. Baba Jacques (Lambert Wilson) ile küçük oğul Phillippe (Pierre Ninney) arasındaki çatışma filmin eksenini oluşturuyor. Oğlu Phillipe’i her kadından kıskanan anne Simone (Audrey Tattou), Calypso’nun en acılı karakteri.

Kocasının denizlere açılma projesini mücevherlerini satarak finanse eden Simone, Cousteau’nun zirveye çıkmasında önemli rol oynuyor. Karşılığında Jacques, gayet sıradan bir şey yapıyor: Karısını aldatıyor.

Bütün bu yaşananlar çok bildik şeyler. Oğlun Ödipal karmaşası; baba-oğul, anne-gelin ve Phillippe’in tayfa Bebert ile giriştiği “kardeş” rekabetlerinden bir dizi materyali çıkartılabilir. Ama Derinlere Yolculuk 30 yıla yakın bir sürede yaşananları tek bir filmde anlatmaya kalkıyor. Dolayısıyla çoğu şeye sadece dokunup geçiyor. Örneğin, gemide bir süre çalışan bir bilim kadınını sadece bir kez görüyoruz. Oysa, Simone’un tepkisinden Jacques’ın kadınla bir ilişki yaşadığı anlaşılıyor.

Filmin asıl hayal kırıklığı bu dokunup geçmeler değil fakat. Asıl sorun, denizin filmde çok tali bir rol oynaması. Cousteau aslında ne deniz biyoloğu ne de (en azından başlangıçta) bir çevreci . Cousteau aslen bir mucit ve belgeselci. Belgesellerini pazarlarken de, gemi mürettebatının hayatını öne çıkarıyor, deniz canlılarını değil. Karşımızdaki film de aynısını daha da ileri götürerek yapmış. Ama, ben ister istemez denizin büyüsünü daha çok hissedeceğim bir film bekliyordum.

Film derinlere dalmasa da kendisini izletiyor. Wes Anderson “Suda Yaşam” (2004; The Life Aquatic With Steve Zissou) adlı filminde Costeau’yu ti’ye almıştı. Açıkçası idolüme yapılan bu saldırıyı hiç hoş karşılamamıştım. “Derinlere Yolculuk”u seyrettikten sonra, idolümle ilişkilerimi gözden geçirmem kaçınılmaz oldu artık. Sanırım Jacques-Yves Cousteau’yu tanrılar katından, daha insani bir seviyeye çekmemin zamanı geldi. “Derinlere Yolculuk”un bir faydası olduysa, o da biraz daha büyümemi sağlaması oldu. Bu, iyi bir şey mi, pek de emin değilim.


Terence Davies ve Jarmush

TARİH:  29 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl Terence Davies retrospektifi düzenledi. Terence Davies , 5 yıl kadar önce İstanbul Film Festivali’nin konuğu olduğunda kendisiyle tanışma şansına erişmiştim. Bu son derece kibar ve sempatik İngiliz gentleman’inin bu nedenle kalbimde ayrı bir yeri vardır.

Ama ilk üç orta metraj filmini biraraya getiren “The Terence Davies Trilogy”ye (Terence Davies Üçlemesi) hayran olmak için Davies’le tanışmak filan gerekmiyor. Üçleme, yapısı ve konusu itibarıyla bu yılın Oscar ödüllü filmi Moonlight’a benziyor. Yani film bir eşcinselin hayatından üç dönemi konu alıyor. Fakat Moonlight, bence Üçleme’nin yanında utangaç bir deneme olarak kalıyor. Üçleme hem sert hem de o kadar hüzünlü ki. Ve sinema duygusu o kadar güçlü ki. Uzun zamandır, diğer sanatlardan ayrı bir yeri olan bir sanat dalının ürününü, yani sinema izlediğimi bu kadar yoğun duyumsamamıştım. Tabii, filmin şöyle de bir şansı oldu; festivalde izlediğim ilk filmdi. Henüz zihnim ve vücudum yorulmamıştı. Festivallerin böyle kötü de bir yanı var. İlk filmlerden sonra üzerinize çöken yorgunluk, filmlerden alabileceğiniz hazzı çok azaltabiliyor.

Terence Davies’in kariyerinin ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives” (Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar) bugün Britanya sinemasının en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Üçleme’de anlatılan aileye benzer bir aile yine anlatılan: Zorba bir baba, sevecen bir anne, iki kız ve bir erkek kardeş… Davies’in bu filmi daha biçimci ve karakterlerine daha mesafeli. Belki sinemasal anlatım olarak daha yenilikçi ve zorlayıcı ama duygusal açıdan Üçleme kadar derinden yakalayıcı değil. Brecht ne derse desin, ben özdeşleşince düşünüyorum. Özdeşleşmenin düşünme önünde engel olduğuna katılmıyorum.

“Of Time And The City” (Zaman ve Şehire Dair), Davies’in yine özyaşamöyküsel bir deneme-filmi. Belgesel olarak da nitelendiriliyor. Davies, dine, patriayarkiye, devlete, krallığa ve evet, Beatles ve çağdaş pop müziğine öfkesini Liverpool’un tarihi eşliğinde dillendiriyor. Davies bir müzik tutkunu ama pop müziğe ilgisi Beatles’a kadar sürmüş. Beatles ve benzerlerinden o kadar nefret etmiş ki, sonraları kendisini klasik müziğe vermiş. Davies’in sevdiği ama artık varolmayan Liverpool’a özlemi, nasıl da bizim İstanbul’a duyduğumuz özleme benziyor. Daha 5-10 yıl öncesinin Beyoğlu’yla şimdiki arasında ne kadar büyük bir fark var!

Davies’in son filmi ise “A Quiet Passion” (Sessiz Bir Tutku)adını taşıyor. Emily Dickinson’ın hayatını anlatan filmde Dickinson’ı, “Sex and the City” dizisinden tanınan Cynthia Nixon canlandırıyor. Emily Dickinson, yönetmen Davies gibi dinsel kurumlarla arası hiç iyi olmayan bir kişi. Film Dickinson’ın, dinsel eğitim veren kurumdan ayrılışıyla başlıyor. Görece bir liberal olan babası kızını koruyor. Dickinson evinde babasının izniyle geceleri şiir yazıyor. Kendisi gibi anarşist ruhlu genç bir kadınla arkadaşlık kuruyor. Evli bir papaza haşık oluyor. Ama her nedense çok çirkin olduğuna ve sevilemeyeceğine inanarak içine kapanıyor iyice. Ve böbreğindeki bir hastalık nihayetinde onu öldürüyor. Film, insanın durup düşünmesine imkan vermeden yoğun şiirler ve diyaloglarla akıp gidiyor. Fakat bu düşünmeye fırsat bulamama durumu, bir de altyazı okuyorsanız filmi çok zor seyredilir hale getiriyor.

Davies dışında bir de Jim Jarmush’tan söz etmek isterim. Jarmush bir zamanlar iyi filmler çekmişti ki sanırım onları da abartmıştık. Son zamanlarda bu “usta”nın iyi bir filmine rastlamadım. “Paterson” dahil. Jarmush’un son filmi “Gimme Danger” açıkçası kendisinden çok şey beklemeyen beni bile hayal kırıklığına uğratacak kadar kötü bir belgesel. Jarmush, “gelmiş geçmiş en iyi rock’n’roll topluluğu” diye adlandırdığı The Stooges’ı anlatmak istemiş. Bunun için grubun lideri ve şarkıcısı Iggy Pop’u evinde koltuğa oturtmuş ve konuşturmuş ve son derece kötü bir yöntem olduğunu düşündüğüm ve Michael Moore’un belgesellerinde çok kullandığı bir yönteme başvurmuş. Konunun çağrıştırdığı ama konuyla doğrudan alakası olmayan, dönemin kültürüne dair görüntülere başvurmak diye tanımlayabileceğim bu yöntem filmi cazip kılmıyor. Yüzeyselleştiriyor ve sulandırıyor. Hoş, film zaten sulandırılmaya ihtiyaç duymayacak kadar koyuluktan uzak zaten. Ne dönemin ne de Iggy Pop’un ruhuna dokunamıyor film. Jarmush’un grupta özel ne bulduğunu da anlamıyoruz. Filme girmeden önce Iggy Pop hakkında Jarmush’un gösterdiğinden daha çok şey biliyordum zaten. Gördüğüm en kötü müzik belgesellerinden biri desem haksızlık etmiş olmam sanırım. Ama tabii ki seyretmiş olduğuma memnunum. Jarmush hakkında ne kadar haklı olduğuma daha çok inandım bu sayede.

Ankara Film Festivali bütün zorluklara rağmen bu yıl da, zengin bir program sunuyor izleyicilere. Umarız daha yıllarca bu misyonunu sürdürür.

Zer: Kayıp şarkılar kayıp hayatlar

TARİH:  22 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Son yıllarda Kürt coğrafyasında geçen filmlerde ortak bir temaya rastlanıyor: Bir sesin, bir şarkının peşinde giderken, toplumsal gerçeklerle karşılaşmak. “Ses uçar” sözünü tersine çevirmeye çalışan, sesi sabitlemek, kayda geçirmek isteyen bu yaklaşımın Kürtçe üzerindeki tarihsel baskılarla alâkası olmalı. Kürtlerin anadilinde eğitim almasının engellenmesinin, Kürt kültürünü sözlü bir kültür olmaya mahkûm ettiği söylenebilir. Sözü uçup gitmeden yakalamaya çalışmanın bir nedeni bu olmalı. Bir de tabii, daha büyük suçlar var. Dersim halkını yok etmeye yönelik 1938 katliamı gibi. Devletin tunç elinin Kürt/Zaza halkının tepesine nasıl indiğinin unutulmaması için, Dersim adı bir de Tunceli’ne çevrilmiş. Şehrin tarihi o katliamla başlatılmış, geçmiş silinmeye çalışılmış. ‘Zer’ o tarihin silinip gitmesine direnen filmlerden. Devletin tunç makası izin verdiği ölçüde tabii… Çünkü filmi, yönetmenin göstermek istediği bütünlüğüyle seyredemiyoruz, arada karanlık planlar var. Bu karanlık sahneler, sansür edilmiş sahneler.

Filmin giriş bölümü biraz zayıf
‘Zer’, ABD’de başlıyor. Filmin kahramanı Jan, babasından nefret eden bir müzisyen. Sevgilisi tarafından da terk edilmek üzere. Bu sırada Jan’ın babası, hasta annesini tedavi için Amerika’ya getiriyor. Anne ve baba çok meşgul ve sevgisiz insanlar oldukları için, babannesine eşlik etme görevini de Jan’a yüklüyorlar. Klişe bir biçimde isteksiz Jan’la babaannesi arasında bir yakınlık başlıyor. Jan, Kürt kökeni ve 1938 katliamı hakkında ilk kez babaannesi aracılığıyla bilgi sahibi oluyor. Babaannesi ölünce, Jan babaannesinin kendisine söylediği ‘Zer’ şarkısının peşine düşüyor. Filmin bu giriş bölümü zayıf ve yüzeysel. Jan’ın babası, sevgilisi, ve babaannesiyle ilişkilerinin tümü içi pek de doldurulmamış bir çerçeveden ibaret. Film, Jan’ın şarkının peşinde Türkiye’de dolaşmaya ve halkla temas etmeye başlamasıyla canlanıyor ve renkleniyor. Jan şarkıyı ararken, kendi köklerini buluyor. Ve muhtemelen aşkı da buluyor.

Yönetmenin Batılı-Doğulu karşıtlığı ısrarı niye?
Kazım Öz’ün son uzun metrajlı filmi ‘Fırtına’da (Bahoz) da Batılı yaşam biçimine ve Batılı kadına bir reddiye vardı. Filmin kahramanı memleketine dönüyor ve Batılı kadında değil, memleketinin kadınında aradığı aşkı buluyordu. ‘Fırtına’ ve ‘Zer’ bu açıdan aynı yapıya sahipler. Batıya, Batı’nın sunduğu ilişkilere va aşklara karşı Doğu’nun yani özel olarak Kürt coğrafyasının ve kadınlarının ilişkileri ve aşkı öneriliyor iki filmde de. Öz’ün neden bu karşıtlık üzerinde ısrar ettiğini pek anlamıyorum. Birisini reddetmeden diğeri değerli kılınamaz mı? Kürtler illa “öz”lerine mi dönmeliler? Batılı ile Doğulu arasında bir ittifak, ortak değerler doğrultusunda bir dayanışma kurulamaz mı? Bizi belirleyen etnik kimliklerimiz mi? Kürtü ezenle, Türkü ezen ve iki halkın da yoksullarının ölümüne neden olan aynı sermaye sınıfı ve onun devleti değil mi? Mesela Diyarbakır’da yapılan operasyonları protesto amacıyla bildiri yayınlayan ve bunun karşılığında işinden, özgürlüğünden, ülkesinden ve kimi zaman da hayatından olan Batılı akademisyenler, bu Batılı-Doğulu karşıtlığının kofluğunu göstermiyor mu? Kazım Öz’ün karşıtlığı Doğulu ile Batılı arasında, etnik kimlikte değil, sömüren ile sömürülen arasında bulduğu filmler çekmeye başlaması dileğiyle…
Bunun dışında şunu da eklemek gerek: 1938 katliamı hakkında ne kadar film yapılsa azdır.


Jocelyne Saab Sergisi: Günde Bir Dolara Yaşamak

TARİH:  15 Nisan 2017
GAZETE/DERGİ:
Birgün

Dün, yani Cuma akşamı yönetmen ve fotoğrafçı Jocelyne Saab’ın Günde Bir Dolar başlıklı kişisel sergisi Depo’da açıldı. Lübnan asıllı Fransız Saab gazeteci, ve savaş muhabiri olarak başladığı kariyerine, 80’lerde yöneldiği film alanında devam etti. Bugüne kadar dört uzun metraj ve 30 belgesel film yaptı. Saab, 2015 yılında Boğaziçi Chronicles programı kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri oldu ve izleyen herkesi derinden etkileyen bir seminer verdi. Saab, Lübnan İç Savaşı’nda Beyrut’u terk etmeyen sanatçılarla birlikte yaşananları kayıt altına almış. Kendi evi de yıkılan Saab’ın savaşa ve savaşın etkilerine dair gözlemleri unutulacak gibi değildi. Saab, İstanbul’da kaldığı günlerde bir de kısa film yaptı. Saab’ın, Fransa Kültür Bakanlığı Sanat ve Edebiyat Nişanı (Officier des Arts et des Lettres) ve Frankofon Sinema Ödülleri’nde (Trophées francophones du cinéma) Onur Ödülü bulunuyor.

Jocelyne Saab, 2015’te ayrıca Lübnan-Suriye sınırı yakınında Bekaa Vadisi’ndeki mülteci kamplarını ziyaret etmişti. Savaş dört yıldır sürmekteydi ve ölü sayısı halihazırda 400 bine ulaşmış, 5 milyon insan mülteci durumuna düşmüştü. Saab’ın filmi “Günde Bir Dolar” ve fotoğrafları, izleyiciyi mülteci deneyimi gerçeğinin farklı yönlerini düşünmeye davet ediyor. Bir Dolar, mültecilere geçinmeleri için günlük ayrılan miktara karşılık geliyor. Saab toplumu sonsuz tüketime teşvik eden, teklifsiz ve kaba billboard reklamlarının basıldığı malzemeden yapılmış çadırların görüntüleriyle, herhangi bir verim almanın imkânsız olduğu topraklar üzerindeki korkunç yaşam koşullarını anlatan görüntüleri birleştiriyor. Saab, cömert “doğa” kavramının buradaki göz kamaştırıcı yokluğunun dikkat çekici olduğunu belirtiyor. Portreler bu acımasız ironiye tanıklık etmenin yanı sıra, bu donuk ve boş arazide yaşamaya zorlanan çoğunlukla kadın ve çocukların haysiyetli duruşunu, dayanma gücünü ve hatta zaptolunmaz mizah duygusunu da belgeliyor.

Suriye, Irak, Lübnan, Türkiye veya Yunanistan’dan gelen acıklı görüntülere karşı bıkkınlık ya da hissizleşme riskiyle karşı karşıyayız. Öte yandan bu risk, olayların filme alınması ve fotoğraflanmasını, böylece tanıklık etmeyi daha da önemli kılıyor. Asıl mesele, bu imgelerle nasıl ilişkiler kurduğumuz. Jocelyne Saab, Ortadoğu’nun çıkardığı en önemli kadın belgeselcilerden ve güncel sanatçılardan biri. Vücudunu hırpalayan hastalığına rağmen enerjisini yitirmeyen ve yeni projeler peşinde koşmaya devam eden Jocelyne Saab’ın sergisini kaçırmayın. Saab’ın kendisi de pazar gününe kadar İstanbul’da.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com