Nabokov’un Lolita’sından günümüze…

TARİH:  23 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün
KANIMA GİR, GİR KANIMA, BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ, VAMPİRLE GÖRÜŞME VE LOLİTA ÜZERİNE BİR DENEMENabokov’un ‘Lolita’sındaki yaşlı baba figürüyle küçük kızın yaşadığı ilişki diğer birçok yapıta model olmuş. Lolita’nın erkek kahramanı, küçük bir kızın çocukluğunu çalan, onun kanını emen bir vampir figürü olarak hem ‘Vampirle Görüşmede’ki Louis – Claudia (ve Lestat) ilişkisinde, hem de ’Kanıma Gir’in baba/sevgili-küçük kız ilişkisinde yankılanmakta.

Bu hafta her zamanki gibi haftanın filmini ya da filmlerini yazacaktım öncelikle. Sonra da Nabokov’un  ‘Lolita’sı ile Barış Bıçakçı/Seyfi Teoman’ın ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i (BBÇ) arasında bulduğum benzerliklerden söz eden kısa bir yazı yazacaktım, ayrı olarak. Fakat bu hafta girecek ‘Kanıma Gir’i seyredince hepsinin bir araya gelebileceğini düşünmeye başladım. Bir de üstüne, Uğur Kutay yaptığımız sohbet sırasında ‘Vampirle Görüşme’den söz edip, ondaki öyküyü hatırlatınca, işler biraz daha dallanıp budaklandı.

Nabokov’un klasikleşmiş romanı ‘Lolita’yı kısa bir süre önce okudum. Fakat romanı İngilizcesinden okuduğum için ilk başta şu cümle dikkatimi o kadar çekmedi: ‎”İşte o anda, işte o anda anladım ki umarsızlığı en belirgin olan şey Lolita’nın benim yanımda bulunmayışı değil, sesinin aşağıdaki o çocuk sesleri arasında olmayışıdır.”

Yukarıdaki cümleye yönetmen Ümit Ünal’ın blog’unda rastladım bir hafta kadar önce ve rastlar rastlamaz da aklıma BBÇ’deki, şu cümle geldi:  ‎”Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı.”

‎SEVGİLİ/BABA

İlk cümle Fatih Özgüven’in çevirisiyle İletişim Yayınlarından çıkan Lolita’dan (s. 362), ikincisi ise yine İletişim Yayınları’ndan çıkan BBÇ’den (s.102). İki cümle arasındaki benzerlik tesadüfî olamayacak kadar büyük. Bir çalıntıdan söz etmiyorum, belli ki Bıçakçı okurunu ‘Lolita’ya gönderiyor bu cümlesiyle, kendi kitabıyla ‘Lolita’ arasındaki bağa yönelik bir işaret veriyor. Tabii, iki roman arasındaki bütün benzerlik bu cümlelerden ibaret değil, iki romanın kurgularında da benzerlikler var. ‘Lolita’, 12 yaşındaki bir kıza  (Dolores Haze yani Lolita’ya) âşık olan Avrupalı bir orta yaşlı bir akademisyenin hikâyesidir. Hikâyeyi bize orta yaşlı akademisyen Humbert Humbert anlatır. Lolita, Humbert Humbert’ın pansiyoner olarak kaldığı evin sahibesinin kızıdır. Humbert Humbert sırf Lolita’yla yakın olabilmek için ev sahibesiyle evlenir fakat kadın bir trafik kazasında ölür. Humbert Humbert kimsesiz kalan Lolita’yı kapatması haline getirir. Humbert Humbert bir pedofildir kısacası. Fakat Lolita ile Humbert Humbert arasındaki ilişki ensest bir ilişkidir de aynı zamanda. Lolita ‘baba’ diye hitap eder Humbert Humbert’a.

‘LOLİTA’ OLMASAYDI, ‘BBÇ’ DE OLMAZDI

BBÇ’de de Nihal adlı genç bir kız tıpkı ‘Lolita’da da olduğu gibi bir trafik kazasında birlikte yaşadığı ailesini, anne ve babasını kaybeder. Hayatta kalan tek yakın akrabası olan abisi Almanya’da yaşadığı için Nihal, abisinin iki orta yaşlı arkadaşının (Ender ve Çetin) evinde kalmaya başlar. Bu orta yaşlı adamlar ergenlikten yeni çıkmış Nihal’e âşık olurlar. Ama Ender ve Çetin kendi ülkelerindedirler; Humbert Humbert gibi mutlak bir yalnızlık içinde değildirler. Bakışlarını üzerlerinde hissettikleri büyükleri, arkadaşları vardır, az da olsa. Nihal de Lolita kadar küçük ve yalnız değildir. Sonuçta Ender ve Çetin aşklarını/arzularını fiiliyata geçirmeyecek kadar edepli olmayı başarırlar. Ender ve Çetin, Nihal için bir baba figürü olduklarının da farkındadırlar. İki kitabın genç kızları da kanatlı birer melek değildirler. İkisinde de kızlar da erkekleri baştan çıkarmak isterler, onlarla flört ederler. ‘BBÇ’de de, ‘Lolita’da olduğu gibi hikâyeyi orta yaşlı bir erkek (Ender) anlatır. Kısacası BBÇ için ‘Lolita’dan esinlenmiştir, diyebiliriz bana kalırsa. Farklı romanlardır elbette ama ‘Lolita’ olmasaydı, ‘BBÇ’ de olmazdı.

EBEDİYEN ÇOCUK KALMAYA MAHKÛM

‘BBÇ’ ve ‘Lolita’ arasındaki benzerliklere işaret eden ayrı bir yazı yazmayı planlarken ‘Lolita’yla uzaktan akraba olduğunu düşündüğüm ‘Kanıma Gir’ çıkageldi. ‘Kanıma Gir’ İsveç filmi ‘Gir Kanıma’nın, Amerikan yapımı yeni versiyonu oluyor. ‘Gir Kanıma’yı gördüğümde henüz Lolita’yı okumamıştım (tabii ki Kubrick ve Lyne’ın ‘Lolita’ filmlerini seyretmiştim ama…) ve sonuç olarak ‘Lolita’ ile ‘Gir Kanıma’ arasında bağ kuramamıştım. ‘Kanıma Gir’in üç kahramanı olduğu söylenebilir. Lolita ile aynı yaşta yani 12 yaşındaki Abby ile Owen ve Abby’nin babası/sevgilisi bu üçlüyü oluşturuyorlar. Abby ile yaşlı adam tıpkı Humbert Humbert ve Lolita gibi şehirden şehre göç ediyorlar. Abby cinsel kimliğini tanımlayamıyor. Ben ‘kız’ değilim diyor, her şey cinsiyetinin dişi olduğunu gösteriyor olsa da. Belki de bu durum Abby’nin 12 yaşında bir kızın yaşamamış olması gereken şeyleri yaşamış olmasına işaret ediyordur. Belki Abby de Lolita gibi ‘baba’sıyla sevgili hayatı yaşamış olmanın ağırlığı altında kendisini bir kız olarak göremez hale gelmiştir. Ya da tacize uğramış çocuklara olduğu gibi cinsel gelişimi sekteye uğramış, bağımsız bir kimlik geliştiremez olmuştur. Gerçekten de Abby son derece yalnız bir çocuktur. Okula gitmez. Arkadaş edinemez. Owen’a da ilk söylediği şeylerden biri ‘arkadaş olamayız’dır. Babasına bütünüyle bağımlıdır. Dış dünyayla ilişkisini babası/sevgilisi onun için kurar, babası ona yiyeceğini temin eder. Bütün bunlar ensest sonucu her açıdan kimliğini geliştiremeyen, bağımsızlaşamayan bir çocuğa işaret ediyor olabilir. Babası/aşığının davranışları da analiz etmeye değer. Ancak büyük bir suçluluk duygusunun etkisi altında olmasıyla açıklanabilir yaptığı şeyleri yapması. Abby’ye belli ki âşıktır. Abby ise insan kanı içmeden yaşayamayan bir vampirdir. Babası onun için insanları öldürür, kanlarını süzer ve Abby’ye sunar. Adam yaptığı şeylerden nefret etse de, Abby’ye hizmet etmek zorundadır. Neden? Sadece aşk mıdır ona bunları yaptıran? Suçluluk duygusu mu? Abby’yi bu hale getirenin kendisi olduğu bilinci midir? Lolita ile Humbert Humbert’ın ilişkisine benzer bir ilişki var burada da. Abby, tıpkı Lolita gibi doğal gelişimi sekteye uğramış, ebediyen çocuk kalmaya mahkûm edilmiş bir kızdır. Abby, baba figürü öldüğünde yerini Owen ile dolduracaktır. Ve ikili gezgin bir hayat sürmeye başlarlar.

Uğur Kutay’ın hatırlatmasıyla ‘Vampirle Görüşme’yi (Neil Jordan) yeniden seyrettim. Bu film (ki diğerleri gibi bu da bir edebiyat uyarlaması) hem BBÇ ile hem Gir Kanıma’yla hem de Lolita ile ilişkili gibi geldi. İki yetişkin erkek ve bir küçük kızdan oluşan aile tablosuyla BBÇ’yi hatırlatır. Louis adlı genç toprak ağası karısı ve kızını kaybettikten sonra her açıdan çöker. Nihayetinde Lestat adlı bir vampirin yardımıyla vampire dönüşür. Birlikte 12 yaşında (tıpkı Lolita ve Abby gibi!) Claudia adlı bir kızı vampirleştirirler. Lestat’tan kurtulan Louis ve Claudia, tıpkı Humbert Humbert ve Lolita, Abby ile babası ya da Abby ile Owen gibi gezgin bir hayat sürerler. Ve tıpkı Lolita’yla Humbert Humbert ya da  Abby’le babası/sevgilisi gibi birbirinden bıkmış karı/kocalar gibi kavgalar ederler. Louis, Claudia’nın vampirleşmesinde oynadığı rolden dolayı kendisini hep suçlu hisseder. Claudia da Louis’ye bazen baba, bazense aşkım diye hitap eder. Claudia da ebediyen çocuk kalmaya mahkûm edilmiş bir kızdır, Lolita gibi, Abby gibi, büyüyemez. Belki önemsiz ama her filmde poodle cinsi köpek görmeyiz. Hem ‘Vampirle Görüşme’de, hem de ‘Gir Kanıma’da (‘Kanıma Gir’in İsveçli orijinalinde) poodle cinsi köpekler olması tesadüf olmayabilir.

Sonuç Olarak

Karmaşık ve karışık bir yazı oldu ama şunu anlatmak istedim: Nabokov’un ‘Lolita’sındaki yaşlı baba figürüyle küçük kızın yaşadığı ilişki diğer birçok yapıta model olmuş. Lolita’nın erkek kahramanı Humbert Humbert küçük bir kızın çocukluğunu çalan, onun kanını emen bir vampir figürü olarak hem ‘Vampirle Görüşmede’ki Louis – Claudia (ve Lestat) ilişkisinde, hem de ‘Gir Kanıma’/’Kanıma Gir’in baba/sevgili-küçük kız ilişkisinde yankılanmaktadır. Lolita, Abby/Eli ve Claudia, her üçü de aynı yaşta yani 12 yaşındadır. Bu arada şunu eklemek gerek: ‘Vampirle Görüşme’ filminde Claudia’nın yaşı söylenmiyor ama Claudia’yı oynayan Kirsten Dunst filmin gösterime girdiği 1994 yılında 12 yaşında.

‘Vampirle Görüşme’nin iki yetişkin erkek-bir genç kız ilişkisi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de de bir anlamda var. Gezginlik hali Lolita, Vampirle Görüşme ve Gir Kanıma/Kanıma Gir’in tümünde mevcut. Lolita’ya en açık gönderme ise BBÇ’de yapılmış, nerdeyse aynı cümle kullanılmış. Fakat BBÇ vampirliğin (pedofilinin /ensestin/ cinsel sömürünün) fiiliyata geçmemesi, bir potansiyel olarak kalmasıyla da diğerlerinden ayrılıyor.

Nabokov’un ‘Lolita’sı, birbirinde çok farklı yapıtlar için bir model ve esin kaynağı olmayı sürdürüyor.

Kaybederek kazanmak

TARİH:  30 Temmuz 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN
‘Ultra Mega Süper Kahraman’ (UMSK) iyimser bir tonda biten karamsar bir film.

Kahramanlık öyküleri genellikle çocukluktan çıkışı, erkekliğe geçişi anlatır. Oysa “UMSK”  çocukluktan çıkış yok, diyor! Ama çocukluktan çıkış olmadan da mutlu mesut yaşanabileceğini söylüyor. Filmin kahramanı Griff, bir çağrı merkezinde sıkıcı bir iş yapan, silik, zayıf bir karakter. İşyerinde sürekli kendisiyle alay eden ve aşağılayan bir belalısı da var. Ama Griff’in ilk başta gerçek mi hayal mi olduğunu tam anlamadığımız alternatif bir hayatı da var. Griff, akşamları süper bir kahramana dönüşüp, mahallesini kötülere karşı savunuyor. Bir süre sonra bu maceraların hayal dünyasında yaşandığı netleşiyor fakat. Griff’in ayakları yere basan ve Griff’i de gerçeğe davet eden bir ağabeysi var. Fakat Griff, kendisine babalık da yapan abisinin kız arkadaşına aşık oluyor. Tipik bir Ödipal karmaşa durumu var yani. İşin ilginci, abisinin kız arkadaşı Melody de Griff gibi, gerçek dünyayla barışık olmayan ve hayal alemini tercih eden bir eksantrik. Melody, duvarlardan geçebileceğine inanıyor mesela.

Klasik bir kahramanlık öyküsü  olsaydı Griff, abisinin sevgilisinden uzaklaşıp kendisine farklı bir eş bulmalıydı. Kendini kanıtlayıp, onla geleceğe yönelmeliydi. Ama hayatta bu her zaman gerçekleşmiyor ne yazık ki. UMSK’da da gerçekleşmiyor ama film hayal aleminde de yaşanabileceğini söyleyerek seyircisini bir gülümsemeyle salondan uğurluyor. Sevimli bir film UMSK.

Aşklar ve intiharlar

TARİH:  6 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün
 

Garip; “İmkansızın Şarkısı”nı  (Norwegian Wood) izlediğimde kolaj gibi, güzel tablolardan oluşan ama pek iz bırakmayan bir film olduğunu düşünmüştüm. Ama film hâlâ aklımı kurcalıyor. 1968 baharında başlıyor film. Fakat filmin kahramanlarının 68 olaylarıyla, kitlesel hareketlerle uzaktan yakından alakaları yok.  Watanabe filmin asıl erkek kahramanı. Kizuki ile Naoko ise nerdeyse bebekliklerinden beri arkadaş olan, bir anlamda kardeş gibi olmuş iki sevgililer. Watanabe bu çiftin en yakın arkadaşı. Kizuki anlaşılmaz bir şekilde intihar edince, Watanabe ile Naoko arasında bir ilişki başlıyor. Watanabe hayretle Naoko’nun bakire olduğunu fark ediyor seviştiklerinde. Naoko daha önce Kizuki’yle sevişememiş, bedeni buna hiçbir zaman hazır olmamış. Naoko için bu sevişme bir istisna olarak kalıyor, Watanabe ile de bir kez daha sevişemiyor. Naoko sonu intihara kadar giden bir depresyona giriyor zaten. Watanabe, daha önce Kizuki ve Naoko’yla ilişkisini yankılayan başka ilişkiler de yaşıyor. Watanabe hep ikinci kemanı oynuyor, hep esas erkeğin gölgesinde sabırla ve yumuşaklıkla sırasını bekliyor. Hayatına giren Midori’ye de başlangıçta pek sahip çıkamıyor, zaten Midori’nin de bir sevgilisi var. Ancak Watanabe zamanla güçleniyor ve film onun inisiyatif almaya hazır olduğunu gösteren bir şekilde sona eriyor.

İmkansızın Şarkısı bana Bertolucci’nin “The Dreamers”ını (Düşler, Tutkular ve Suçlar) hatırlattı. Bertolucci’nin filmi de 1968’de geçiyordu. Filmde birbirleriyle ensest ilişki içinde olan Fransız iki kardeşle, onlarla hayatını paylaşmaya başlayan Amerikalı bir genç vardı. Fransız kardeşlerin ensest ilişkisi birbirleriyle yatmaya kadar varmamıştı fakat. Bunun dışında paylaşmadıkları bir şey yoktu. “İmkansızın Şarkısı”ndaki Kizuki ile Naoko’nun nerdeyse bebeklikten başlayan birlikteliği “The Dreamers”daki kardeşlerin ilişkisine benziyor. Amerikalı genç Fransız kızın yattığı ilk erkek oluyor, tıpkı Watanabe’nin Naoko’nun ilk yattığı erkek olması gibi. Fakat Watanabe nasıl Naoko için asıl sevgili konumuna yükselemiyorsa, Amerikalı genç de Fransız kardeşlerin hikâyesinde hiç esas oğlan konumuna yükselemiyordu. “The Dreamers”da filmin kahramanları filmin başında ve sonunda 68 olaylarına katılsalar da, esasen içlerine kapalı bir şekilde, evden çıkmadan yaşıyorlar. “İmkansızın Şarkısı”nda ise 68’in tamamen dışındalar. Biraz farklı da olsalar, bu içe kapalılık iki filmde de dikkat çekici.

Yine Barış Bıçakçı’dan söz edeceğim. Onun “Bir Süre Yere Paralel Uçtuktan Sonra” adlı  kitabında Başak ile Ufuk adlı iki kardeş vardır. Umut için şu cümle geçer kitapta “Kız kardeşi ve annesiyle kurduğu dünyaya kimse giremez.” Başak için de şöyle bir cümle vardır: “Bütün sevgililerinden, ağabeyi ve annesiyle yakın olduğu kadar yakın olamadığı, olamayacağı için ayrılmış.” Başak kitapta intihar eder, Naoko gibi. (“İmkansızın Şarkısı” filminde 3 intihar var. Kitabında ise 4 intihardan söz ediliyormuş).

Bir sonuca varmak istemiyorum bu yazıda. Umarım kurduğum bağlantılar anlamlı gelir. “İmkansızın Şarkısı” güzel görünen bir film, muhtemel ki derin bir yanı da var.     

 

‘El Sistema’ devrimi İstanbul’daydı

TARİH:  13 Ağustos 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Sistema’ bir devrim! Üç yüz elli bin kişiyi angaje eden bir sisteme; yoksul çocuklara müzik öğreten, onlara bir kimlik, bir hayat veren bir sisteme ‘devrim’ sıfatı uyar.

‘Müziğin Devrimci Sesine Kulak Verin’: Venezüela Simon Bolivar Senfoni Orkestrası’nın (VSBSO) İstanbul’da vereceği konserler gazetemizde bu başlıkla duyurulmuştu. Çağrıya kulak verdim, dört gün süren etkinliklere elimden geldiğince katıldım. Evet, şu berbat dünyada iyi şeyler de oluyor! İyi kelimesi de yetmez, şahane şeyler de oluyor! ‘El Sistema’ bir devrim! Üç yüz elli bin kişiyi angaje eden bir sisteme; yoksul çocuklara müzik öğreten, onlara bir kimlik, bir hayat veren bir sisteme ‘devrim’ sıfatı uyar. El Sistema hayırsever bir kültür faaliyetini çok aşmış bir hareket. Ama sadece Venezüela’da değil Türkiye’de de bir şeyler oluyor, o büyüklükte olmasa da. Pazar akşamı Galata Kulesi’nin dibindeki meydanda büyücek bir kalabalık toplandık. Cumartesi günü de benzer etkinlikler yapılmıştı ama ona katılamamıştım. Pazar akşamı (7 Ağustos) küçük meydanda kurulan sahneye önce Edirnekapı Barış İçin Müzik grubu çıktı. On iki kişilik bu gencecik grubun dokuzu akordeon, diğer üçü de çeşitli nefesli çalgılar çalıyordu. Bu gencecik grubun ilk çaldığı şarkılardan birinin “yaşlı insanlar nereye giderler?” sorusunu sormasına ne demeli (Beatles’ın ‘Eleanor Rigby’si)?  O akşam şahane bir genç grubumuz daha sahne aldı: Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi! Kentsel yenileme projesiyle evleri yıkılan ve kültürleri büyük darbe yiyen Roman çocuklara geleneklerini sürdürebilmeleri için başlatılmış bir projeydi bu. 9-17 yaşlarındaki 60 çocuk bu projeden yararlanmış. İşte bu projeden çıkan bir ritm grubu o akşam sahne aldı. Şahaneydiler. Helal olsun size şoparlar dedik! Bu projeye destek sağlamak istiyorsanız adresleri: sulukulecocuksanatatolyesi@gmail.com.

GECENİN VENEZÜELALI KONUKLARI DA VARDI
Gecenin elbette Venezüelalı  konukları da vardı. VSBSO’nun, biri nefesli çalgılardan, diğeri ise vurmalılardan oluşan iki alt grubu o gece konser verenler arasındaydı ama bizimkilerin yanında biraz sönük mü kaldılar ne?

DEVRİMCİ HAREKETİ BİLENLER DE ORADAYDI
Asıl büyük senfoni orkestrasının verdiği konserler ise Pazartesi ve Salı akşamları Haliç  Kongre Merkezi’nde gerçekleşti. O gece İKSV başkanı Bülent Eczacıbaşı orkestranın ve El Sistema’nın kurucusu Jose Antonio Abreu’ya Yaşam Boyu Başarı Ödülü verdi. Abreu salonda dakikalarca ayakta alkışlandı. İKSV izleyicisi Aynur’u yuhalayan şovenlerden oluşmuyor. Sosyal ve kültürel devrimci bir hareketi bilen ve takdir eden büyük bir kitle vardı bu dört gün boyunca. Bu gerçeği de hatırlatmak isterim. Aynur’a gösterilen faşizan tepkiye gösterilen haklı tepki, bazen toptancı bir suçlamaya ve aydın karşıtı bir popülizme kayma eğilimine girmişti.

‘BİS’ BÖLÜMÜNDE YAŞANAN COŞKU
Orkestra ilk gece sadece Çaykovski’den çaldı. İkinci gece ise Ravel, Castellanos, Chavez ve Stravinski’nin eserlerini çaldılar. Şef Dudamel yönetimindeki gençler bana kalırsa çok iyiydiler. Üç eser, Stravinski’nin Ateşkuşu Süiti, Ravel’in Daphne ve Chloe Süiti ile Çaykovski’nin Romeo ve Juliet Uvertürü benim favorilerim oldu. Ama klasik müzik konusunda konuşacak yetkinlikte olmadığımı belirteyim hemen. Fakat asıl büyük coşku ikinci gece “bis” bölümünde yaşandı. İlk gece bis yapmamışlardı ama ikinci gece asıl program sona erdikten sonra ışıklar söndü. Genç elemanlar ceketlerini çıkarıp Venezüla yazılı ve ülkenin renklerini taşıyan yağmurluklarını giydiler. Dudamel gitti, yerini genç orkestra şefleri aldı. Sonrası müthiş eğlenceli bir şovdu; anlatılmaz yaşanır. Konser sonunda yağmurluklar seyircilere atıldı ya da elden verildi. Kızım ve ben birer tane yağmurluk takdim edilen seçilmişler arasında yer almaktan büyük mutluluk duyduk.

Abreu, Dudamel ve VSBSO sadece konserler verip, ülkelerine dönmediler. El Sistema’nın Türkiye’de de kurulması için adımlar atıldı. Eğer devlet bu işe sahip çıkarsa olur. Şahane de olur.

Kimlik hırsızları

TARİH:  10 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

SAÇ
Tayfun Pirselimoğlu bu yıl İstanbul Film Festivali’nde ‘Saç’la en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandı. Saç bu hafta gösterime giriyor. Pirselimoğlu sinemasına topluca bir bakalım. Pirselimoğlu yalnızca bir film yönetmeni değil aynı zamanda bir yazar ve Viyana Uygulamalı Sanatlar Akademisi’nden diplomalı bir ressam da. Onu sinemada ilk kez Yeşim Ustaoğlu’nun ‘İz’ (1994) adlı filminin senaristi olarak tanıdık. Ustaoğlu’na uluslararası başarı kazandıran ‘Güneşe Yolculuk’ (1999) filminin senaryosu da Pirselimoğlu’nundu. (Bu konu mahkemelik oldu gerçi. Yargıtay ne karar verdi bilmiyorum ama alt mahkeme senaryonun Ustaoğlu’na değil, Pirselimoğlu’na ait olduğuna hükmetmişti.) ‘Güneşe Yolculuk’ Pirselimoğlu’nun İz’de başlayan ve diğer filmlerinde de kendisini gösterecek olan temaları içeriyordu. Filmin kahramanının başka birinin kimliğini alması, üstlenmesi durumuyla ‘İz’de karşılaşmıştık. Bu temanın en ünlü filmi elbette ki Antonioni’nin ‘Yolcu’sudur (1975). ‘Güneşe Yolculuk’ta filmin kahramanı Tireli fakat bir Kürt gibi esmer bir delikanlıdır.  Bu delikanlı Kürt bir arkadaş edinir. İki genç de polis şiddetine maruz kalır ve sonunda Tireli delikanlı herkesin kendisinden beklediği şeyi söyler. Derisinin renginin çağrısına uyar, Türk kökenini reddeder ve bir Kürt olduğunu söyler.  Arkadaşının etnik kimliğini üstlenir.

BİR ANNENİN REDDEDİŞİ
Pirselimoğlu ilk yönetmenliği ‘Hiçbiryerde’ (2002) ile birçok ödül kazandı. Eurimage ilk kez bir Türk yönetmenin bir ilk filmini desteklemişti ‘Hiçbiryerde’ ile. Film polis gözetiminde kaybolan oğlunu arayan bir anneyi anlatır. Polis genci gözaltına aldığını inkâr eder.  Ama inkâr içinde olan sadece polis değildir anne de bir inkâr içindedir. Anne en başta oğlunun politik bir kimliği olduğunu reddeder. Oğlunun cesediyle morgda karşılaştığında ise cesedin oğlu olduğunu reddeder. Anne gerçekleri reddetmekle, hakkını arama, polis devletine karşı mücadele etme, oğlunun kaderini kabul edip yasını tutma şansını da kaybeder. Ama filmin finalinde büyük bir değişim yaşar. Daha önce tanışmış olduğu bir gencin cesedini kendi oğlu olarak teşhis eder. Başka bir gencin kimliğini oğluna giydirir. Bu kadın için yeni bir başlangıcı simgeler.

Beş yıl aradan sonra çektiği ‘Rıza’ (2007) Pirselimoğlu sinemasında bir değişimi haber verir. Yönetmen filmlerinde ortam sesi dışında müzik kullanımına son verir. Yeni minimalist üslubunda ‘Hiçbiryerde’deki gibi bir anlatıcı sesini hayal bile etmek artık imkânsızdır.  Zaten az olan diyaloglar iyice azalmıştır.  Rıza filmin kahramanının da adıdır. Kamyonunu tamir ettirtecek parası olmadığı için işsiz kalkmış bir şofördür Rıza. Piyango oynar ama kazanamaz. Önce ölmüş bir arkadaşının parasını çalar. Sonra bir Afgan göçmenini öldürüp, soyar. Ama bu korkunç eylemi, başka insanlarla iletişim kurmasını iyiden iyiye engeller. Özellikle de eski sevgilisiyle bir araya gelme şansı tamamen yok olur. Suçluluk duygularıyla birlikte yapayalnız bir hayat sürecektir. Film gününün İstanbul’unda geçer. Ekonomik krizi, yasadışı göçmenleriyle gerçekçi bir tablosudur kentin. Pirselimoğlu filmlerinde sosyal politik ve ekonomik arka plan her zaman belirgindir. İnsanlar varoluşsal krizleriyle cebelleştikleri bir boşlukta yaşamazlar; davranışlarının tümünü olmasa da birçoğunu anlaşılır kılan acımasız ve adaletsiz bir dünyada tutunmaya çalışırlar.  ‘Rıza’ Yılmaz Güney’in atının ölümüyle işsiz kalan ve umudunu piyango biletlerine bağlayan, ‘Umut’ filminin kahramanı Cabbar’la yakından akrabadır.

‘Pus’ (2008) yine işsizliğin arka planda belirgin olduğu bir İstanbul’da geçer ve filmdeki karakterlerin hepsi işsizlikle tanışır. Filmin kahramanı Reşat hayatın hep dışında kalan biridir. Bir korsan DVD’cideki ‘kariyeri’ hayatta duruşunu yansıtır. Başkalarının hayatını izler ama kendi hayatını yaşayamaz, bir kimlik sahibi olamaz, komşu kızın dikkatini çekemez. Rıza gibi Reşat da çalar. Ama Reşat gerekli gereksiz her şeyi çalan bir kleptomandır daha çok. Başkalarının eşyalarını çalarak bir anlamda onların kimliğine de sahip olduğunu düşler. Onun bir ‘ben’i yoktur, dolayısıyla başkalarıyla kendisini ayırabildiği sınırları da. Bir motosiklet çalıp kullanmaya başlayınca komşu kızın dikkatini çekmeyi başarır ilk kez. Ama motosikleti kaybettiği anda kızı da yeniden kaybeder. Tesadüfen bir çiftin hayatına dahil olur. Adam mezbahada, kadın ise bir tekstil atölyesinde çalışmaktadır. Adam Reşat’ı yanlışlıkla bir kiralık katil zanneder ve ondan karısını öldürmesini ister. Reşat belirgin bir nedeni olmamasına rağmen bu cinayeti işler. Belki de kendisini ancak bu şekilde bir kimlik sahibi gibi hissedebilmiştir. Yani o da bir başkasının, bir kiralık katilin kimliğini çalmıştır.

KİMLİK DEĞİŞEBİLİR, SAKLANABİLİR Mİ?
‘Saç’ (2010) Pirselimoğlu’nun bugüne kadar anlattığı en muğlâk hikâyedir. Bu kez filmin kahramanı Hamdi adlı bir perukçudur. Aynı zamanda evi de olan atölyesinde peruk imal eder ve satar. Saçın filmde birçok anlamı vardır. Saç birinin kimliğini değiştirebilir, saklayabilir. Kutsal ya da pornografik olabilir. Mümin bir kızın peruk takarak hem dinin kurallarına hem de yasalara uymaya çalıştığını görürüz. Bir orospunun ise peruk takarak başkalarının dikkatinden kaçmak değil tam tersine o dikkatleri üzerine çekmeye çalışmasına da tanık oluruz. Hamdi dükkânına gelen ve saçlarını satmak isteyen bir kadına yönelik saplantılı bir tutku geliştirir. Kadını izlemeye başlar. Pus’taki Reşat gibi başkalarının hayatı cezp eder Hamdi’yi. Mezbahadaki adam gibi, bu kadının kocası da ölü bedenlerle uğraşmakta, morgda çalışmaktadır. Ölüm zaten hep önemli bir rol oynar ve kahramanlar üç filmde de cinayet işler. Hamdi de adamı öldürür ve kadınla birlikte yaşamaya başlar ama adamın hayaleti onları terk etmez. Belki de Hamdi her şeyi hayal etmiş ve cinayeti işlememiştir.  Film başladığı gibi ama hafif bir ton değişikliğiyle sona erer. Ölümcül bir hastalığı olan ve küçüldüğüne inanan Hamdi belki de artık kafasını buna takmadığını gösteren bir jest yapar. Hamdi biraz değişmiştir, Pirselimoğlu kahramanlarının tümü gibi.

Pirselimoğlu filmleri son derece yavaş tempoları ve sıkıntı ve acıyı tavizsiz göstermeleriyle seyirciden çok şey talep eden filmler. Ama özgün bir yaratıcının imzasını taşıdıkları su götürmez.

“Kovboylar ve Uzaylılar” Kovboylar Ve Ötekiler

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Kovboylar ve Uzaylılar” milliyetçi, muhafazakâr ve maço alt metni bir yana, akılda kalıcı bir yanı da olmayan bir film
“Kovboylar ve Uzaylılar” adlı filmin İngilizce adındaki “alien” sözcüğü aslında yabancı anlamına geliyor. Sting’in meşhur şarkısı “Englishman in New York”un sözlerinde “ben New York’ta yasal bir yabancıyım (legal alien)” diye geçer mesela. Ama sözcük “Alien” filmiyle birlikte popüler olduğundan ve bu filmde de “alien” bir uzay yaratığını temsil ettiğinden dolayı, hepten “yaratık” ya da “uzaylı” anlamına geldiğine inanılır olmuştur.

Tehlike teşkil edenin ‘’ötekileştirilmesi’’
“Kovboylar ve Uzaylılar” da aslında tanıma uyuyor, yani yabancılar yine uzaylı! Ama filmin alt metnine göre “alien” Amerikalı olmayanı temsil ediyor. Bütün Amerikalılar, zenginiyle yoksulu,  haydutuyla şerifi, Kızılderilisiyle Beyazı sonunda imtiyazsız, sınıfsız, bölünmez bir bütün olarak birleşiyor ve ötekilere yani saldırgan uzaylılara karşı savaşıyor. 11 Eylül sonrasının tipik bir Amerikan filmi “Kovboylar ve Uzaylılar”:  Amerikalıya karşı çirkin ve kötü ötekilerin savaşını anlatıyor, benzeri birçok film gibi. Dış tehdit karşısında Amerikalılığa dair ne varsa hepsine sahip çıkıyor, artık bir tehdit olmaktan çıkmış Kızılderilileri asli ve kurucu öğe olmaya terfi ettiriyor vs… Gerçi Kızılderililer, biraz çocuksular ve düzensizler, Beyazlar tarafından güdülmeye ihtiyaçları var!!! Amerika’nın (yani dünyanın!) altınını almaya gelen uzaylılar, aslında dünyanın yer altı kaynaklarını almak için savaştan savaşa koşan ABD’nin ordusuna ve kapitalistlerine ne kadar benziyor! Ve hatta filmde iyi bir uzaylı, bir intihar eylemiyle kötü uzaylıları imha ediyor! İntihar bombacılığının terörizmle özdeşleştiği düşünülürse, filmin kafası biraz karışık olduğunu söyleyebiliriz. ABD, yani dünya uzaylılardan kurtarılırken, erkek çocuklar ve erkekleşmeyi başaramamış yetişkinlerin tümü o zor eşiği geçiyor ve erginleşiyorlar.  Erkekleşme çoğu zaman şiddet uygulayabilme, adam öldürmeyle gerçekleşiyor.
“Kovboylar ve Uzaylılar” milliyetçi, muhafazakâr ve maço alt metni bir yana, akılda kalıcı bir yanı da olmayan bir film. Hatta düpedüz sıkıcı da denebilir.

Adana’da Nuri Bilge Ceylan’lı gün

TARİH:  24 Eylül 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Çarşamba günü Adana Altın Koza’da iki film seyrettim . İlki Muzaffer Özdemir’in “Yurt” adlı filmiydi. Özdemir’in sinemada macerası kamuoyunun bildiği kadarıyla Nuri Bilge Ceylan’la birlikte başladı (yönetmenin daha önce çektiği kısa filmleri varmış). Özdemir “Uzak” fimiyle Cannes Film Festivali’nde rol arkadaşı Mehmet Emin Toprak’la birlikte en iyi erkek oyuncu seçilerek büyük bir başarı da elde etmişti. Özdemir’in adını sinemada daha sonra pek duyamadık (bir Belçikalı yönetmenin filminde oynamış). “Yurt” Özdemir’in ilk uzun metraj filmi. Tahmin edilebileceği gibi, Özdemir büyük ölçüde Ceylan sinemasından etkilenmiş. Sadece ondan değil, Semih Kaplanoğlu, Kierostami, Tarkovski gibi isimler de Özdemir’in öncülleri arasında sayılabilir. Film, kentli bir mimarın, ruhsal problemlerinin tedavisinin bir parçası olarak memleketi (yurdu) Gümüşhane’ye dönmesi ve burada yaşadığı kayıp hissiyle ilgili. Kaybolan, doğa, kültür, bir yaşam biçimi ve çocukluktur. HES’ler doğanın canına okumuş ve okumaya devam etmektedir. Neo-liberal kapitalizm doğayla sadece parasal bir ilişkiye izin vermektedir. Film bazen belgesel gibi bir havaya da bürünerek bu konuya eğiliyor. Öte yandan filmin kahramanı mimar Doğan (Kanbolat Görkem Aslan) kendi varoluşsal sorunlarıyla da boğuşuyor, kendisine ve hayata neden “bir bitki gibi basit ve sade yaşayamadığı”nı soruyor. Filmde daha sonra Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sında da karşılacağımız bir yuvarlanma sahnesi var. “Yurt” filminde yuvarlanan şey bir kaya parçası. Filmin söylediği şeylerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum; yani hayat denilen şey yuvarlanıp gitmek, çaresizlik içinde belli bazı yasalar uyarınca sürüklenmekten ibarettir. “Yurt” ne yazık ki hedefini tam tutturamamış bir film. Kahramanının varoluşsal problemleri iyi işlenmemiş. Diyaloglar ve oyunculukta da aksamalar var. Belgeselle kurmaca arasındaki gidiş gelişler birbirlerine iyi yedirilmemiş. Ama bu bir ilk film ve umarız Özdemir yönetmenlik kariyerinde çok daha başarılı filmlere imza atar.

Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sını (BZA)Cannes’da kaçırmıştım ama filmin sadece fragmanına bakarak büyük bir ödül alacağını tahmin etmiştim. Tabii diğer filmlerin seviyesi de belliydi. Nitekim film ikincilik ödülü sayılan Büyük Ödülü Dardenne kardeşlerin filmiyle paylaştı. Nuri Bilge Ceylan (NBC) müthiş bir sinema duygusuna sahip, inanılmaz yetenekli bir film yönetmeni. Böyle yönetmenler çok ender geliyorlar dünyaya. Bence BZA mesela Cannes’da Altın Palmiye alan Terence Mallick filmi “Hayat Ağacı”ndan çok daha üstün bir film. Filmi iki buçuk saat boyunca hiç sıkılmadan izledim. Çoğu zaman hayran kaldım. Ender olarak, diyalogları ya da oyunculuğu beğenmediğim oldu. Ama NBC sinemasıyla çok da sorunsuz bir ilişkim olduğunu söylemeyeceğim. BZA bana galiba en çok Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun başyapıtı “Cinayet Günlüğü”nü hatırlattı (az biraz da Fincher’in “Zodiac”ını, Christi Puiu’nun “Aurora”sını ve Porumboiu’nun “Polis; sıfat”ını). “Cinayet Günlüğü” bir detektifin seri bir katili ararken yaşadıkları üzerinden bir Güney Kore tablosu çizer. BZA da bir cinayetten yola çıkarak benzer bir tablo çiziyor. Bu tablo bir banallik, bayağılık, işlevsizlik, sığlık, gülünçlük tablosudur. Bir nedensizlik ve manasızlık denizinde çırpınır durur insanlar. Dalından düşmüş bir elma gibi yerçekimine ve akıntıya kapılıp giderler, sağa sola çarpa çurpa. Neyi neden yaptıklarının çoğunlukla kendileri de farkında değildirler. Bir tür ilahi komedyanın kuklaları gibidirler. Daha bilinçli olanlar, mesafelerini korumaya çalışıp, acı ve acıma duyguları arasında izler olan biteni. Bu dünya bir erkekler dünyasıdır. Kadınlar ise kavganın katalizörü olurlar, bazen bir femme fatale rolüne de bürünerek. Kadınlar henüz ergen bir bakire oldukları çağlarında iken, erkek idealinin ve fantezisinin nesnesi olurlar ama kadına dönüştükleri anda, büyüdüklerinde yüksek ökçeleri, bitmeyen dırdırları ve akıl almaz intikam yöntemleriyle “bir miktar salak” erkeklerin dünyasını mahvedebilirler.

NBC bazen keşke saf bir komedi yapsa, varoluşsal sorunları bir kenara bıraksa dediğim oluyor. Çünkü, bu nedensizlik ve manasızlık temelli bakış açısı, insanda sonuç itibariyle ve beklenebileceği gibi bir manasızlık hissi bırakıyor. İnsanlık komedyasına filmin final sahnesindeki doktor gibi tepeden bakan varlıklar değiliz. Bu bakış empati yoksunu kesinlikle değil ama yine de bir yabancının bakışı. Halimize gülmek ve kızmak dışında, cesaretlendirilmek, aydınlatılmak da istiyoruz. Aydınlatılmak derken filmin cevaplar vermesinden söz etmiyorum. BZA bence düşündürücü bir soru da sormuyor. İnsanlık halini resmediyor ama bu halin analizinin yapılabileceğine de inanmıyor. BZA’dan çıktığımızda kendimizi sadece daha da iktidarsız, daha da zavallı hissedebiliriz. Biraz gülmüşüzdür ağlanacak halimize.
NBC iyi ki var. Bu kadar müthiş  bir sinema duygusuna sahip başka bir yönetmen insanın aklına hemen gelmiyor.

Şeytanın ini

TARİH:  1 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

Yargısız ve yargıyla infaz

Film Amerika’daki aşırı dindar, köktendinci küçük bir grubun işlediği suçlara odaklanıyor. Fakat filmin eleştirisi dincilerle sınırlı değil. Yargısız infazla yargıyla infazın ortaya karışık sunulduğu bir ‘demokratik sistem’ asıl hedefteki!

Haftanın tek ilginç filmi “Şeytanın İni” adıyla gösterilen “Red State” (“kırmızı eyalet” anlamına gelen ve Cumhuriyetçi Parti’nin çok güçlü olduğu muhafazakâr bölgeler için kullanılan bir terim). Filmin orijinal adı gayet politikken bizde korku filmlerine yakışacak bir isim uygun görülmüş. Bu da filmin potansiyel “politik” izleyicisine ulaşamayacağı anlamına geliyor. Ama filmde korku unsurları da var, gerçekten dehşetli şeylerin yaşandığı bir ev de. Korku filmi izlemeye gidenler eli boş dönmeyecekler yani.

Üç delikanlı, internette tanıştıkları orta yaşlı bir kadınla seks yapmak amacıyla buluşurlar. Ama beklemedikleri bir durumla karşılaşırlar. Film Amerika’daki aşırı dindar, köktendinci küçük bir grubun işlediği suçlara odaklanıyor. Fakat filmin eleştirisi dincilerle sınırlı değil. Asıl hedefi terörle savaş başlığı altında kendi insanlarını öldüren ya da ölmeden “F tipi” mezarlara gömen devlet! Yargısız infazla yargıyla infazın ortaya karışık sunulduğu bir “demokratik sistem” asıl hedefteki!

Kevin Smith bizde çok tanınan bir yönetmen değil ama 1994 tarihli Tezgahtarlar (Clerks) adlı filmi bağımsız sinemanın başyapıtları arasında sayılır. “Şeytanın İni”nde John Goodman ve Melissa Leo gibi büyük oyuncular da var. Bu hafta tek bir filme gidecekseniz “Şeytanın İni”ne gidin.

Şangay

TARİH:  8 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: 
Birgün

Çakma Kazablanka

Kazablanka gibi bu filmin de örtük bir eşcinsel aşk öyküsü anlattığı söylenebilir… Ayrıca  filmin uzaktan 11 Eylül travmasıyla ilgili olduğu da söylenebilir.

Şangay, sıradan insanlardan çok daha tutkulu olduğuna inanmamız istenen güzel ve cesur insanların hayatlarından bir kesit sunuyor. Zaman kötü bir zaman; yıl 1941. Almanya Avrupa’nın çoğunu işgal etmiş. Çin de Japonya’nın işgaline girmeye başlamış. Şangay bölgelere ayrılmış durumda, farklı ülkelerin egemenlik bölgeleri var kentte. Japonların elindeki bölgede bir Amerikan ajanı öldürülüyor. Onun en yakın arkadaşı olan bir başka Amerikan ajanı, cinayetin ardındaki sırrı araştırmaya başlıyor. Tıpkı Kazablanka gibi bu filmin de örtük bir eşcinsel aşk öyküsü anlattığı söylenebilir çünkü filmdeki en tutkulu bağ bu iki ajan arasında ölümün bile ayıramadığı bağ. “Kazablanka”nın finali de, bilenler bilir, eşcinsel bir aşkın başlangıcı olarak yorumlanır.

Kazablanka’yla benzerlikler başka açılardan da var. Ülkeden çıkmak için alınan vizeler, pasaportlar, direnişçiler, Naziler, onurlu düşman erkekler arasındaki centilmenlik gösterisi şeklinde süren rekabet vs…

Fakat Şangay sonuçta Kazablanka’nın yanına bile yaklaşamayacak bir film. Evet aşk var, casusluk var, femme fatale’ler, yakışıklı erkekler, gizem vs her şey var ama içerik yok. Stil çok muhteviyat yok. Tipler var karakterler yok. Tevekkeli değil Şangay pek az ülkede gösterim şansı bulabilmiş durumda ve görünüşe göre çoğu yerde doğrudan dvd’ye düşecek. Yazık, ucuz bir film değil ama olmamış. Uzakdoğulu güzel ve Japon komutan deyince ilk akla gelen isimler Gong Li ve Ken Watanabe tahmin edilebileceği gibi Çinli güzel ve Japon komutan rolündeler. John Cusack hisli ama sert CIA ajanı rolünde.

Filmin uzaktan 11 Eylül travmasıyla ilgili olduğu da söylenebilir. ABD’nin daha önceki travması Pearl Harbor idi. Japon saldırısı galiba Amerikan topraklarına yapılan ilk ya da tek saldırıydı 11 Eylül’e kadar. Film, uyanık olunsaydı Pearl Harbor saldırısı öngörülebilirdi diyor. 11 Eylül saldırıları için de aynı şeyler söylenir. Filmin günümüz insanına mesajı da bu galiba.

Şeytanın ikizi

TARİH:  15 Ekim 2011
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Şeytanın İkizi” bence bir film değil, bir insanlık suçu, bir tür kitle imha silahı. İmha etmeyi hedeflediği şey insanların beyin hücreleri ve ruhları.  Şeytanın, Uday Hüseyin kılığında Irak’ta hüküm sürdüğüne ve dolayısıyla Irak’ın işgalinin iyi bir şey olduğuna inandırmayı amaçlıyor film. Dolayısıyla Bush ve ABD hükümetleri tamamen iyi ve haklılar filme göre. Bu ideolojik saldırının yanı sıra, bir şiddet pornosu olarak da saldırısını sürdürüyor film. Bağırsakları ortaya saçılan insanlar gösteriyor seyircisine. En adisinden oryantalizm ve ırkçılık tabii ki olmazsa olmazı filmin. En adisinden anti-komünizm propagandası da.
Uday Hüseyin, Saddam Hüseyin’in büyük ve ağır problemli oğlu. Film en kabasından, Ödipal karmaşanın pençesinde bir psikopat olarak çiziyor Uday’ı. Annesiyle aynı yatakta yatan, annesinin memesini öpen, babasını öldürmek isteyen, tabi karşılığında da babası Saddam’ın kastrasyon tehdidi altında yaşayan bir adam Uday. Bunlar en kaba haliyle böyle. Kastrasyon tehdidi sembolik değil, palayla insanların ortasında gerçekleştirilen bir eylem.
Uday bir psikopat. Bir seks hastası. Her beğendiği kadınla ya da ergen kızla yatıyor. Ya zorla ya da gücüyle ikna ederek. Kadının gerdek gecesi olabilir ya da genç ve bakire bir okul öğrencisi olabilir, fark etmez. Gerçek Uday belki daha da korkunç biridir, bilemem. Eminim Uday benzeri zorbalar, Kuveyt prensleri, Suudi Arabistan şeyhleri, Teksaslı petrol zenginleri ve onların oğulları arasında da vardır. Hatta o kadar üst zenginlere gitmeye de gerek yok. Eski sosyalist ülkelerin kadınlarını seks kölesi haline getirenler, Tayland’da, Afrika’da, Alanya’da genç erkek ve kadınları düzenler kimler?  Doğu ile Batının güç sahipleri, zenginleri arasında özünde bir fark yok. Fakat film, Saddam’ların kötülüğünden politik çıkarımlar yapıyor ve işgale methiye düzüyor. Iraklılar kendi sorunlarını çözmekten acizlermiş de Bush’tan yardım beklerlermiş gibi. Saddamlar şeytanmışlar ama Bushlar melekmiş filme göre.
Ve tabii işgalin milyonlarca insanın hayatına mal olan faturası da filmde hiç yok. Şunlar da olmayanlar arasında: Irak’ın işgaline önce 11 Eylül’le ilişkili olduğu gerekçesiyle karar verildi. Bir kanıt bulunamayınca, kitle imha silahları yalanı ortaya atıldı. İşgal bu yalan temelinde gerçekleştirildi. Ama yalancının mumu işgalden sonra söndü. Bunun üzerine Saddam ve ailesinin bir tür vampir ailesi olarak temsiline sıra geldi. Saddam ve ailesi hiç kuşkusuz bir tür vampirdiler ama Batının vampirleri (petrol şirketleri, silah şirketleri…) yanında sivrisinek kalırlar.
Filmde Saddam’ın emrinde çalışan Mengele kılıklı Doğu Alman doktorlar gösteriliyor bir ara. Demek isteniyor ki, sosyalist Almanya ile Nazi Almanyası arasında hiçbir fark yoktur. Yuh artık. Ayrıca şunu da söylemiş oluyor: Almanlar doğaları gereği faşisttir. Bu da filmin, Irak’lılarla sınırlı kalmayıp, Almanlara da sıçrayan ırkçılığı.
Bu filmin , “Filmekimi”ne alınması ve üzerine bir tür spot ışığı düşülmesi çok kötü olmuş. Keşke hiç ithal edilmeseymiş bu film. Seyredemediğimiz onca nitelikli film varken vaktimize ve paramıza yazık olmuş. Ama tabii bir faydası da var bu filmi görmenin. Sinema adına ne kadar aşağılık işler yapıldığını görmek de bir artı sayılabilir…

© 2020 -CuneytCebenoyan.com