Satılık Ruh

TARİH:  9 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Erkek olmanın bedeli

Korku sinemasının ustası Wes Craven’in son filmi “Satılık Ruh” pek korkutmasa da merakla izlenen bir film. Freudyen bir okumaya da açık olduğunu düşünüyorum. Küçük bir kasabada adamın biri çıldırır ve ruhuna şeytan girmiş gibi davranmaya başlar. Küçük kızının gözünün önünde hamile karısını öldürdükten sonra polis adamı vurur. Fakat adamın akıbeti yine de meçhul kalır. Çünkü bindirildiği ambulans bir kazada alev alır ve adamın cesedi bulunamaz. Aradan 16 yıl geçer. Katilin öldüğü ya da kaybolduğu gece doğan gençler büyümüşlerdir ve ambulansın enkazının bulunduğu yerde kaza gecesinin yıldönümlerinde bir tören düzenlemektedirler. Gençler o gece katilin kuklasını sembolik olarak öldürürler. Bu aynı zamanda bir ergenlikten erkekliğe geçiş töreni işlevi de görür. Ödipal karmaşa bir anlamda aşılmış oluyor çünkü sembolik olarak öldürülen babadır. Hatta belki de sembolden de öte gerçekten de bir baba ama filmin sırlarını açık etmeyelim. Fakat Bug lakaplı genç o gece sembolik olarak “baba”sını öldürme eylemini gerçekleştiremez ve katil yeniden ortaya çıkar. Bug kahramanın yolculuğunu tamamlayabilecek ve erkek olabilecek midir? Ve erkek olmak tehlikeler karşısında korkuya kapılmamak mı demektir yoksa korktuğunu belli etmemek mi? Ve de genç kuşaklar leş yiyici akbabalar gibi bütün ölü kuşakların ruhlarını bir şekilde geleceğe taşımakta mıdırlar? Craven’ın filmi sonlarına doğru sarksa da kendisinden beklenenleri yerine getiriyor. Üç boyutlu olduğunu da ekleyelim.

Sosyal Ağ

TARİH:  30 Ekim 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Parayla saadet olmaz

Facebook birçoğumuzun hayatında önemli bir yer tutuyor. Kendimizi sevilen, ilgi duyulan biri gibi hissetmemiz için önemli bir mecra facebook. Peki ama facebook arkadaşları gerçek arkadaşlar mı? Eğer öyle olsa facebook’u icat eden adamın bir sürü gerçek arkadaşı olması gerekirdi. “Sosyal Ağ” bize durumun öyle olmadığını anlatıyor.

Harvard’dayız. En elit öğrencilerin okuduğu bu okulda keskin bir sınıf ve ırk ayrımı var. Okulun herkesin üyesi olamadığı, üye olanların da aşağılayıcı faşizan ritüellerden geçtiği kulüpleri mevcut (faşizm, Batı kültürünün bu mabetlerinde dolu dizgin sürüyor). Mark Zuckerberg belki o kulüplerdeki herkesten daha zeki ama yine de o kulüplere ancak hayallerinde üye olabiliyor. Haset ve kıskançlık dolu biri Mark. Öfkesinin haklı bir yanı var. Bu iğrenç sınıf ayrımından nefret ediyor ama Mark sınıf farkını yok etmek değil, en üsttekilerin arasında yer almak istiyor.  Mark’ın kendi değer yargıları oluşmamış tam olarak. Ve sosyal olarak az gelişmiş bu genç adam elbette kendisine saygısı olan bir genç kadını mutlu edemiyor. Erica’nın Mark’tan ayrılışına giden ve yüz metre temposunda ko(nu)şulan bir diyalogla başlıyor film. Erica’nın sert şutuyla ilişkiden kapı dışarı edilen Mark intikamını bilgisayar başında almaya çalışıyor. Önce doğrudan Erica’yı aşağılıyor, ardından bütün kadın kısmını. Ama bunu yaparken internetin potansiyellerini keşfediyor. Başkaları da Mark’ın potansiyellerini… Okulun Aryan ırk mensubu, sporcu ve aristokrat iki genci Yahudi Mark’tan Harvard öğrencilerine özgü bir site kurmasını talep ediyorlar, inceden inceye Mark’ı aşağılamayı sürdürerek. Site doğal olarak okulun erkek milletinin düşündüğü tek şeye odaklı: Daha fazla seks yapabilmek, daha fazla kadın tavlayabilmek!

Mark bu süreçte facebook’u kuruyor. Başta ortak olduğu arkadaşı Eduardo’yu bir aşamada sırtından atıyor. Mark’ın bu davranışını filmin haksız gösterdiğini düşünmüyorum. Eduardo’nun vizyonu Mark’a göre çok güdük kalıyor. Mark’ın davranışı acımasızca ama Eduardo da davranışlarında haklı gözükmüyor. Açıkçası filmde Erica dışında saygı duyulacak herhangi bir başka karakter yok. Ama Erica da filmde çok az gözüküyor. Mark’ın aklından hiç çıkmasa da ve davranışlarının ardındaki temel motivasyon kaynağı olsa da Erica çok az yer alıyor filmde. Erica’nın filmdeki bütün diğer karakterlerden farklı olarak tatmin edici sosyal ilişkiler yaşadığını tahmin ediyoruz ama göremiyoruz ne yazık ki. Görebilsek, belki Mark’ın zavallılığı daha çok ortaya çıkacak. Bu haliyle, üzülünecek bir yalnızlığı olan ama daha çok da kendisinden çok daha kötü ve değersiz pislikler karşısında zafer kazanmış biri olarak karşımıza çıkıyor Mark Zuckerberg. Filmin asıl anlatmak istediği bir başarı öyküsü mü, yoksa başarının anlamsızlığı mı? Galiba ikisi de. Bu hafta yazdığım diğer film için keşke biraz daha hızlı olsa diye düşünmüştüm. Bu film için de keşke biraz daha yavaş olsaydı dedim.
 

Yukarıdaki Tehlike

TARİH:  13 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Tehlike burada bir  yerde!

Öncelikle hemen belirtelim, tehlike yukarıda filan değil, sinema salonunda. Eğer bu filme gidecek olursanız muhtemelen yılın en kötü Hollywood filmini izlemiş olacaksınız. Baştan söyleyelim. Bu kadar uyduruk bir senaryo, bu kadar kötü yazılmış diyaloglar, bu kadar irrasyonel davranan kahramanlar, bu kadar kötü oyunculuk uzun zamandır bir Hollywood filminde görmemiştim. Film, Amerikalının  kötü yabancılar tarafından saldırıya uğrama paranoyası üzerine kurulu bildik uzaylı istilası filmlerinden biri. Bu kadar konuşmak bu film için yeterli. Gerisi abuk sabuk bir takım olaylar. Görsel efektçi Strause kardeşler yönetmenliğe bir daha bulaşmazlar inşallah, diye umuyoruz.

Git Başımdan

TARİH:  27 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Erkeklik öldü mü?

Spot: Adam olamayan erkek sorunsalı  başlı başına bir alt-tür yarattı Amerikan sinemasında. Adına bromance diyenler var. Birader romansı anlamına geliyor. Kadının ocağına ya da kucağına düşmeden önce yaşı kemale ermiş ama ergenlikten tam çıkamamış erkeklerin yolculukları konu alınıyor bu filmlerde
Dünyanın, çok ciddi bir krizle baş  başa olduğunu düşünüyorum. Erkekler büyüyemiyor, olgunlaşamıyor, erkek rolünü oynayacak düzeye gelemiyorlar. Türk ve Amerikan filmlerine bakarak söylüyorum bunu. Kadınların ise kadın rolünü  oynamakla ciddi bir problemleri var gibi gözükmüyor öte yandan. Bu farklılığın nedenini bilmiyorum. Aklıma gelen şeyler var ama…
Adam olamayan erkek sorunsalı  başlı başına bir alt-tür yarattı Amerikan sinemasında. Adına bromance diyenler var. Birader romansı anlamına geliyor. Kadının ocağına ya da kucağına düşmeden önce yaşı kemale ermiş ama ergenlikten tam çıkamamış erkeklerin yolculukları konu alınıyor bu filmlerde. Kadınlar yan rollerde kalıyor çünkü ya kimse onları umursamıyor ya da onlar hayata hazırlar zaten. Ama erkeklerin bir ya da birçok derse ihtiyaçları var. (Türk sinemasındaki az gelişmiş erkekler ise ya Ödipal karmaşanın pençesinde anne ikameleri peşinde koşuyorlar ya da aseksüel bir sevimli ayıcık rolüne talip oluyorlar/talim ediyorlar)
Git Başımdan aslında tam bir karmaşa. Bu erkek dayanışması-dostluğu hikâyesi kimi zaman apaçık bir latan eşcinsellik öyküsü anlatıyor. Aslında bu erkeklerin kadınlarla ilişkiye, evliliğe vs hazır olacakları falan yok dedirtiyor. Çünkü en azından içlerinden biri eşcinsel. Diğeri ise… Kim bilir?
Baştan alalım: Evli bir mimar (Robert Downey Jr.)var, karısı hamile. Bir kabusumsu görüyor. Çocuğu doğmuş ama ortada bir ayı var ve bu ayı bebekle karısını ayıran göbek bağını yiyor. Hmmm!!! Kadın, mimarın karısı da; ayı kim, bebek kim, kopuş kimle kimin kopuşu?
Bir de oyuncu olma heveslisi çocuksu ayıcığımız var (Zach Galifianakis). İkili tesadüfen aynı uçağa biniyor, aynı uçaktan kovuluyor ve bütün ülkeyi baştan sona arabayla birlikte kat etmek zorunda kalıyorlar, yanlarında ayıcığın köpeği ve babasının külleriyle birlikte (Sonsuz Ölüm, Büyük Lebowski vs.)
Mimar gayet düz bir herifken, oyuncu heveslisi tam bir serseri mayın ve de köpeğiyle kırıtarak yürüyüşüne, arkadaşı yanında uyurken mastürbasyon yapmasına bakılırsa, eşcinsel. İkilinin nefretle başlayan ilişkileri elbette ki bir aşka dönüşüyor. Peki kocasını bekleyen hamile kadın ne ayak? Onun bu hikayede asli bir rolü yok! Erkekler maceralarını (birbirleriyle aşklarını) yaşarken, her şeyin kabul edilebilir bir çerçevede olmasını onlara borçluyuz.  Bu çerçeve içinde mesela esrar çekmeye gayet güzel bir yer var ama esrar satıcılığı düzen dışı bir yerde. Esrar satıcılarının disiplinsiz ve sevimsiz çocuklarına şiddet uygulamak da meşru üstelik. Ben de güldüm, küçük bir çocuğun midesine sıkı bir yumruk indirildiği sahnede. İtiraf ediyorum.
Sonuç mu: Valla işin doğrusu Zach Galifianakis çok başarılı, hem güldürüyor hem de ağlatıyor ve filmi sürüklüyor. Senaryonun da zıvanadan çıkmış bir hali var ve bu hal de onu çok ciddiye almamızı engelliyor. Eğleniyorsunuz sonuçta. Derin düşünürseniz, işler sarpa sarıyor ama. Özgürlükçü muhafazakârlık gibi abuk bir şeyle karşı karşıya kalıyorsunuz.  
 

Prensesin Uykusu

TARİH:  27 Kasım 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


İşaretleri takip et!

Spot: Çağan Irmak’ın yeniden masal dünyasına daldığı, en güler yüzlü ve de en hafif filmi. Irmak her zamanki gibi oyuncularından iyi performanslar almış. ‘Prensesin Uykusu’ iyi bir film ama Irmak’ın en iyileri arasında değil
Shyamalan’ın “İşaretler “diye bir filmi vardı. Hayatta her şeyin bir anlamı vardır tarzında bir new-age felsefesi vardı filmin. “Prensesin Uykusu”nda da gözden kaçmayacak bir şekilde benzer bir yan var. İşaretleri doğru okuyanlar, nihayetinde doğru sonuçlara da ulaşıyorlar ve bu zaten sözlü olarak da sık sık ifade ediliyor. Bu haftanın iki filminin garip benzerlikleri var (diğer film Harry Potter). İki filmin de kahramanları öksüz ve iki filmde de hem fantastik kahramanlar var, hem de iki filmin de bir bölümü animasyondan oluşuyor.
Bu yüzeysel benzerliği bırakıp konusuna geçersek filmin: Aziz bir kütüphanede çalışmaktadır. Bir gün apartmanına bir kadınla küçük kızı taşınırlar. Kısa bir süre sonra kadının terk ettiği eski eşi, evi basar ve çıkan arbedede küçük kız başını çarparak koma benzeri bir derin uykuya dalar. Aziz kızın günlüğünü okur ve kızın en çok arzuladığı şeyleri gerçekleştirmeye karar verir. Bunlardan biri Redd grubuna kıza özel bir konser verdirtmektir. Diğeri de kızın hep otobüs durağında bekler gördüğü yaşlı adamı (Genco Erkal), gitmeyi istediği yere götürmektir. Fakat Yılmaz Atadeniz tarzı filmler (Killing İstanbul’da gibi) çekmiş eski bir yönetmen olan yaşlı adamın gitmek istediği yer öbür dünyadır. Aziz ve arkadaşları küçük kızın isteklerini yerine getirebilecek ve onu hayata döndürebilecekler mi sorusu çerçevesinde olaylar gelişir.
Hayattaki duruşu, sanat anlayışıyla Yılmaz Atadeniz’le tam bir tezat oluşturan Genco Erkal’ı böyle bir rolde oynatmak, dünyanın bütün sanatçıları kardeştir demek gibi bir şey herhalde.  Zeki Demirkubuz’un ustası Zeki Ökten’le  Atadeniz’i aynılaştırmak da herhalde bu mesajın parçası olsa gerek (bir fotoğrafta Demirkubuz’un emekli yönetmenin asistanlığını yaptığını görüyoruz). Çünkü Ökten’in sinema anlayışının da Atadeniz’inkiyle alakası pek fazla yok. Ya da Irmak sadece şaka yapmış. Atadeniz’i yakinen tanıdığımdan filan değil ama onun yaptığı işleri yapabilmek için biraz fırlama olmak gerektiğini düşünüyorum. Ama filmdeki emekli yönetmenimiz fazlasıyla iyi aile çocuğu. Kısacası Çağan Irmak bu kez ortamı şöyle bir hallaç pamuğu gibi atmak istemiş sanki. Art house/popüler sinema ayrımı yoktur, sanat vardır demek istemiş.
Neyse, sadede gelecek olursak “Prenses”  Çağan Irmak’ın yeniden masal dünyasına daldığı, en güler yüzlü ve de en hafif filmi. Irmak her zamanki gibi oyuncularından iyi performanslar almış. “Prensesin Uykusu” iyi bir film ama Irmak’ın en iyileri arasında değil. Aziz’in sabit gülümsemesinin bir cazibesi var ve akılda kalıyor. Ama yine de karakterin akılda kalması için daha fazla şeye gerek var.  

ŞENLİKNAME: BİR İSTANBUL MASALI SULTANIN SIRRI

TARİH:  18 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Devlet Malı Deniz, Yemeyen Domuz

‘Şenlikname’ye 15 dakika kadar katlandım, dayanılır gibi değildi. Sultanın Sırrı’na ise hiç gitmedim ama duyduğum kadarıyla daha da kötüymüş. Bu İki filmin ortak özelliği İstanbul 2010 Kültür Başkenti bağlamında desteklenen filmler oluşu. Bizde bir tüccar yapımcı tipi var, bu tipler sanat sinemasına devletin yaptığı yardıma her fırsatta isyan ederler. Kendileri para alamadıkları içindir isyanları, kıskançlıktır. Ve sinema sanatının geleceğini filan hiç düşünmezler. Devlet yardımına her fırsatta karşı çıkarlar ama ortada kapabilecekleri bir kemik varsa da kimseye bırakmayacak kadar uyanıktırlar. İşte 2010 projesi, sinema sanatıyla alakası olmayan tüccar yapımcıların bekledikleri fırsat olmuş. Bir ton para çok daha kalıcı ve anlamlı işlere akıtılabilecekken bu yapımcıların fırsattan yararlanmak üzere ürettikleri bu projelere akıtılmış. Bence bu paralar geri alınmalı. Öyle  ya, madem Kültür Bakanlığı yardım yaparken festival başarısı koşulu arıyor yoksa parayı geri istiyor, bu filmler için de aynı kural uygulanmalı. Ve geri alınacak o paralarla sinema okullarına yeni alet edevat alınmalı (mesela)!

Teslimiyet

TARİH:  18 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün 


Marjinal hayatlar

Travestilerin zor hayatlarına bakmak, onlarla empati kurmak güzel bir şey. Ama neredeyse her sahnede seyirciyi duygulandırmaya yönelik iç kıyıcı bir müzik kullanmakla olmaz bu iş. Ya da travestiyle aşk yaşayacak olan erkeğin kız arkadaşını  gereken duygusal ortamı sağlamak için cadılaştırmakla da olmaz. Teslimiyet temposunu tutturamamış, akmayan bir film. Ama yine de takdire şayan yanları var. Kendisini heteroseksüel sanan bir delikanlının içindeki gay’i fark etmeye başlamasına ve travestilere yönelik fazla film yok sinemamızda.

Karanlık Cennet Karanlık Deniz

TARİH:  18 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün


Nasıl çıkacak bu karanlıklar aydınlığa?

Başlıktaki sorunun cevabı iki filmde de yok. Karanlık Cennet ve Karanlık Deniz’in ortak yanları  bilinçdışına itilmiş cinsel arzular ve onların bir şekilde ifadesini bulması üzerine. Karanlık Deniz bir karı-koca fantezisi iken, Karanlık Cennet’in kahramanları henüz gençler. Erkekler neden sevdikleri kadınla birlikte olmak dururken gizemli kadınların peşinde koşarlar? Bu konularda zihin egzersizi yapmak isteyenler bu filmlere gidebilirler. Gerçi filmlerden çıktıklarında ellerinde işe yarayan yeni donelerin olacağını söylemek güç. İki filmden daha iyi olanı “Karanlık Deniz”. Görece yani…   

Zor Baba 3-Karmakarışık

TARİH:  25 Aralık 2010
GAZETE/DERGİ: Birgün

Zorba babalar, cadı Anneler
Bu haftanın filmlerinin ortak bir özelliği var:  Çocuklar kötü anne ve babalarını dize getiriyorlar.
Zor Baba’daki baba (kayınpeder tam olarak) eski bir CIA ajanı. Bugünün işkence tekniklerinin temelinde yer alan KUBARK araştırmalarında görev almış, beyin yıkama tekniklerini uygulamış biri. Tabii, şimdi bunlar ‘gülünecek’ anılar olmuşlar (hangi tarafta olduğunuza bağlı, o işkenceleri yaşayanların gülebileceği bir durum değil tabii ki). Robert de Niro’nun canlandırdığı babanın derdi, ailenin soyağacında kendinden sonra gelecek patriyarkı seçmek. Bunun için de fazla seçeneği yok çünkü diğer damat eşini/babanın kızını terk etmiş. Eldeki tek seçenek de Gaylord (Greg) Focker adlı damat. Şimdi burada pek kaba bir kelime oyunu var. Gay Focker “ibne s.ken” demek. Ne komik değil mi?
Gay ya da Greg bu süreç içinde babasına kişiliğini ve kimliğini kabul ettirmeye çalışıyor. Yeni Hollywood komedisinde güldürü aile içi sınırların kalktığı, cinselliğin uluorta konuşulduğu ortamlardan doğuyor. Bu toplumsal yaşamda ileri bir safhaya değil hayvani bir sınır tanımazlığa gidişe işaret ediyor. Osurmak, sümkürmek ya da aile üyelerinin diğerlerinin cinsel hayatından yabancılara söz etmesi yeni komedilerin ortak özelliği. Bana ne komik ne de özgürleştirici geliyor. Filmin tek çekici yanı Jessica Alba.
Karmakarışık ise Rapunzel masalının yeni bir versiyonu. Aynı başlık altında yazdığım iki filmin tek ortak özelliği ebeveyne isyan. Bu kez Rapunzel kendisini hapseden ve annesi sandığı cadıya isyan ediyor ve kendi kaderinin iplerini eline alıyor. Başarılı bir çizgi film. İsyanın pişmanlıkla örülü dinamiğini anlatmakta değme filme taş çıkaran bir betimleme başarısına ulaştığını da söyleyebilirim. Bütün çocuklara tavsiye etmekte sakınca yok. Keşke şu bayat Disney tarzı şarkılardan tümüyle vazgeçebilselermiş. Filmin tek kusuru, şarkılı bölümlerin ve şarkıların sıkıcılığı.

Limon Ağacı

TARİH:  28 Şubat 2009
GAZETE/DERGİ: Birgün
Ağaç yaşken kesilir
‘Limon Ağacı’ İsrail’in Filistinlilere uyguladığı zulmü mümkün olduğunca yumuşatarak eleştiren bir film. Bu anlamıyla hem iyi bir şey yapıyor hem de yeterince etkili bir mesaj vermiyor. Selma hanım (Hiam Abbas) küçük limon bahçesi tek geçim kaynağı olan, 45 yaşında dul bir Filistinli kadın. Derken bir gün İsrail savunma bakanı, Selma hanıma komşu geliyor. Bakanın evi yüksek güvenlik gerektiren yer. Çevredeki limon ağaçları potansiyel saldırganlar için doğal kamuflaj sağlıyor. Bakanlık Selma hanımın limonluğunu önce tel duvarlarla çevreleyip ulaşılmaz hale getiriyor. Nihai amaç ağaçları kestirmek. Selma genç bir avukatla anlaşıp dava açıyor. İsrail adaleti yüksek mahkemeye kadar taşıyor davayı. Avukatla Selma arasında kısa bir aşk ilişkisi yaşanırken, savunma bakanıyla insancıl eşi arasında kapatılamaz uçurum oluşuyor. Kisaca her iki tarafta da iyiler var, çıkarcılar var. Filistinlilere haksızlık yapılıyor ama İsrail adalet sistemi umutsuz değil. Selma ve topraklarını kaybeden diğer Filistinliler için üzülmekle birlikte çok da umutsuzluğa kapılmıyoruz. Gerçekler çok daha sert. Gazze’de okulda çocuğunuzun kafasına bomba düşmesi kadar. Vasat bir sinema sunuyor “Limon Ağacı” ama Hiam Abbas çok iyi.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com