Gelecek

TARİH:  31 Aralık 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

Büyümek ya da büyümemek, işte bütün mesele.. 

Orijinal adı: The Future Yönetmen: Miranda July Oyuncular: Miranda July, Hamish Linklater, David Warshofsky Ülke: Almanya, ABD

‘GELECEK’i pek kimse seyretmeyecek; belki bin, belki iki bin kişi… Onların da çoğu beğenmeyecek. Ama benim için yılın en iyi filmlerinden biri. Bu görüşümü pek kimsenin paylaşmayacağını biliyorum. “Gelecek” büyüyememiş, sorumlu yetişkinlere dönüşememiş bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Bu çift, hayvan sığınağındaki yaralı bir kediyi almaya karar veriyor. Ama kedinin iyileşmesi için bir ay daha sığınakta kalması lazım. Bir ay sonra gelip almazlarsa, kedi uyutulacak (yani öldürülecek). 

Başka bir canlının sorumluluğunu üstlenme kararı, kısa bir süre içinde çiftin üzerine kâbus gibi çöküyor. Son “özgür” aylarında hayatta tam ne istiyorlarsa onu yapmaya karar veriyorlar. Ama asıl sorun da burada başlıyor. Ne istiyorlar ki? Ne yapabilirler ki? Özgürlük ne ki? Özgürlüğün negatif tanımı yani bütün sorumluluklardan ve zorunluluklardan azat olma durumu çiftin hayatının iyice şekilsizleşmesine, sınırlarını yitirip tam anlamıyla tarumar olmasına yol açıyor. Kadın belki son bir çocukluğa tutunma çabası olarak, yaşlı bir adamla, bir baba figürüyle ilişkiye giriyor. 

“Gelecek” bana çok dokunaklı geldi. Bazı bölümlerine o kadar giremesem de, kanımca yine de yılın en iyilerinden biri. Yönetmen ve oyuncu çalışmalarını bundan böyle daha bir merakla bekleyeceğim. Miranda July’ın.

İçinde Yaşadığım Deri

TARİH:  31 Aralık 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

Aşk her şeye kadirdir! 

Orijinal adı: La piel que habito Yönetmen: Pedro Almodóvar Oyuncular: Antonio Banderas, Elena Anaya, Marisa Paredes Ülke: İspanya

Almodovar’ın bu son filmi ustaca kurgulanmış olmasına rağmen, garip bir şekilde etkisiz ve hatta ruhsuz

Almodovar deyince akla sanki daha çok hoppa, rengârenk ve tutkulu erkek ve kadınların akıl almaz işler yaptıkları filmler geliyor. Akıl almaz işler yapmak sabit olsa da, Almodovar sinemasının çok karanlık bir damarı da hep oldu. Hitchcock’un gerilim filmlerinden ve Douglas Sirk’ün melodramlarından esinlendiği bu filmler de Almodovar’ın filmografisinde önemli yer tutuyor. Son filmi “İçinde Yaşadığım Deri” (İYD) de bu karanlık damarın yeni bir temsilcisi. Bu kez Almodovar Frankenstein filmlerinden ve Georges Franju’nun “Les Yeux sans Visage”ından (Yüzsüz Gözler, 1959) etkilenmiş daha çok. Film sürekli, sürprizli dönemeçlerden geçtiğinden konusunu hiçbir şeyi açık etmeden özetlemek imkânsız. Bu nedenle, filmin sizin için bakir kalmasını istiyorsanız yazının gerisini filmi seyrettikten sonra okuyunuz. Hatta her eleştirim için keşke böyle yapabilseniz. 

“İYD” aldatma, kardeş rekabeti, tecavüz, yas, intikam, yaşama müdahale, cinsiyet değişimi, cinayet gibi duraklardan geçtikten sonra nihayetinde aşkın ve ruhun zaferiyle sonuçlanan, karanlık olduğu kadar iyimser de olan bir film. Ama iyimserlik ancak filmin finalinde karşımıza çıkıyor. Film, hiç soluklanmadan, seyircisini bir an bile rahatlatmadan ve gerilimi elden bırakmadan ustaca kotarılmış bir denklem ve kurguyla finale doğru koşuyor. Bütün bu süreçte bize özdeşleşebileceğimiz bir karakter de sunmuyor. Sunuyor da, yeterince tanıyamıyoruz o karakteri. 

Robert Ledgard (Antonio Banderas) genlerle oynayan, hayvan genleriyle insan genlerini birleştiren, deneyler yapan usta bir cerrah. Fakat bir psikopat. Hem karısı hem de kızı intihar ettikten sonra Legrand korkunç bir plan yapıyor. Hem kızının ölümüne neden olduğunu düşündüğü gençten intikamını alacak hem de karısını geri getirecektir. Fakat Legrand’ın yaptığı bütün kötülükler, genç adam üzerinde uyguladığı bütün deneyler, sonuçta yine de o genç adamın gerçek aşkına kavuşmasından başka bir şeye yaramayacaktır. Bir tür kadercilik mi? “Vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla”nın yeni bir versiyonu mu? 

Almodovar’ın bu son filmi ustaca kurgulanmış olmasına rağmen, garip bir şekilde etkisiz ve hatta ruhsuz. Almodovar adının Arapçada tepe, kale gibi anlamlara gelen “el mudawwar”dan türediğini de ekleyeyim. Belki bir gün lazım olur. 

Olmayan kaldırımlar ve polis

TARİH:  13 Nisan 2011

GAZETE/DERGİ: Birgün

Yol hakkı yaya olarak bana aitti ama polis olduğunu sonradan anladığım sivil aracın kornası karşısında derhal kenara çekilip, beklemem gerekiyordu “Duyarlı olmam” gerektiği konusunda aldığım ders de cabası! 

Yaşadığım şey Türkiye için sıradan, abartılacak bir yanı olmayan bir olay ama yine de sinirlerimi germeye yetti. Perşembe günü saat 12.45 civarında, festivalde “Attenberg” adlı filmi seyrettikten sonra oyuncu Tülin Özen’le Turnacı Başı Sokak’taki “Hayvore” adlı lokantaya doğru bir şeyler yemek ve içmek üzere yürümeye başladık. Bu sokağı tarif etmek lazım: Sokağa girişte sağda bir balık lokantası var. Adı galiba “Balıkçı” olan bu lokanta sağdaki kaldırımı tamamen işgal etmiş, yolla kaldırım arasına da bir çit çekmiş. Sağda kaldırım diye bir şey kalmamış! Solda ise bir büfe var; o da buzdolabını ve gazete tezgâhını kaldırıma koymuş. Zaten çok dar olan soldaki kaldırım da kullanım dışı kalmış! Yani araçlarla birlikte yoldan yürümekten başka çare yok! Neyse ki gideceğimiz lokanta çok yakın. Beş, on saniyede varılacak mesafede. Fakat arkamızdan gelen siyah sivil araç, kenara çekilmemiz için hırsla kornasına basıyor. Korna sinir bozucu bir şey, bizden daha uygar ülkelerde kornaya hemen hemen hiç basılmaz. Çünkü bu davranış hakaret anlamına gelir ve çoğu zaman da hakaret etmek için kullanılır. Benim işittiğim korna da o nitelikteydi: “Cekil kenara!”, diyordu aracın şoförü bana. O sokaktan ne zaman geçsem zaten kaldırımın yok edilmiş olmasından dolayı sinirlenirim. Bu kez kaldırımı elimle işaret ederek, “Ne korna çalıyorsun? Görmüyor musun yürüyecek başka yer yok” dedim. Benim ona karşılık olarak çalacak bir kornam olsaydı, çalardım ama yoktu. O kornaya karşılık gelecek, kornayla eşdeğerde tek şey, sesim ve jestlerimle kendimi ifade etmekti. Ayrıca yaya olarak yol hakkı benimdi. Daha uygar bir ülkede olsak yayayı gören araç güvenli bir mesafede durur ve yayanın geçmesini beklerdi ve doğrusu da budur. Ama Türkiye’deydik, yayaların kendilerinden daha güçlü araçlara uymaları, onları beklemeleri normal olandır burada. Nitekim öyle oldu. Sen misin itiraz eden, üstelik de elinle kaldırım olmadığını ve kornadan rahatsız olduğunu ifade etmeye kalkan! Meğer arkamdan gelen polismiş. Önce arabayı üzerime bir miktar sürdü, sonra da sirenini çaldı, o zaman neye çattığımızı anladık. Lokantanın önüne gelip durduk. Sivil giysili bir polis çıktı içinden; niye el hareketi yapmışım, GBT yapacakmış, kimliğimi verecekmişim. Tülin Özen niye kimliğimizi istediğini soracak oldu, derhal ona da aynı şey söylendi: “Kimliğini ver!” Bizi tanıyan lokanta garsonlarından biri geldi, o da ağzını açmaya kalktığı için, kimliğini vermeye zorlandı. Konuşmak imkânsızdı, ağzını açan derhal GBT ile korkutuluyor ve kimliği isteniyordu. GBT bir önlem değil, bir tehdit aracıydı. Yürüyecek yer olmadığını söyleme çabalarımız dinlenmedi. Topu topu beş, on saniye bekleseler zaten yoldan çekilmiş olacaktık ama onlara derhal yol vermemiz gerekiyormuş. Beş, on saniye bekleyemeyen polisler şimdi araçlarıyla yolu tıkamış, arkalarında beklemek zorunda kalan bir araç konvoyu oluşturmuşlardı. Doğru davranmamız konusunda derslerimiz verildi. Eğer lokantanın sahipleri gelip, destek olmasalardı bu iş orada kalır mıydı, emin değilim. Terörize edildim ve başka bir filme gidecek keyfim kalmadı. Ama yine de ucuz atlattığımız duygusu içindeyim. Kamu malı olması gereken kaldırımın tümü, yine kamuya hizmet etmesi belediye tarafından özel bir şirkete verilmiş ve yine halka güven vermesi gereken bir başka kurum yani polis tarafından “olmayan kaldırım”da yürümediğim için karakola çekilmekle korkutulmuştum. Yol hakkı yaya olarak bana aitti ama polis olduğunu sonradan anladığım sivil aracın kornası karşısında, derhal kenara çekilip, beklemem gerekiyordu. “Duyarlı olmam” gerektiği konusunda aldığım ders de cabası! Polis afişlerde güven duymanız bize yeter diyor. Olur! Yeter ki siz isteyin! Ama biz de kaldırımlarımızı, yaya olarak haklarımızı istiyoruz! 

Lorna’nın Sessizliği

TARİH:  29 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir maymun daha… 

Orijinal Adı: Le Silence de Lorna Yönetmenler: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne Oyuncular: Arta Dobroshi, Jérémie Renier, Fabrizio Rongione Türü: Dram 

Nuri Bilge Ceylan’ın suça susarak ortak olan kahramanları gibi ‘Lorna’ Sessizliği’ filminin başkahramanı Lorna da susarak suça ortak olmayı seçiyor. 

Dardenne kardeşler sinemanın en imtiyazlı köşelerinden birine sahipler, Cannes Film Festivali’nde iki kez Altın Palmiyeyi kazanmak sadece bir avuç yönetmene nasip olmuştur ve Dardenne kardeşler bunlar arasındadır. Sinemaya belgeselci olarak başla yan Dardenneler bu dönemde işçi sınıfı mücadelerine, grevlere yoğunlaşıyorlar. 

Kurmaca filmlere geçtiklerinde ilgileri daha çok yalnız, sert ve acımasızlaşmış, suça bulaşmış ya da bulaşma eğiliminde olan, yoksul karakterler üzerine yogunlaşıyor. İşçi sınıfına inançlarının zayıfladığı bir dönemde, kötüleştiğini gözlemledikleri insandaki son erdem kırıntılarını yakalamaya yoğunlaşmış gibiler. Dardenne filmlerinin kahramanları birçok acımasız davranışın ardından bir noktada kabuklarını koruyamaz hale gelir. O kabukta bir çatlama olur ve daha fazla bastıramadıkları bir insanilik kendini dışa vurur. 

Suça susarak ortak oluyor 

“Lorna’nın Sessizliği’ de benzer bir yapıda. Bir k ru temizlemecide çalışan Arnavut göçmen Lorna (Arta Dobroshi), Belçika vatandaşı olabilmek için Arnavut mafyasının yardımıyla bir eroinman olan Claudy’yle (Jeremie Renier) anlaşmalı evlilik yapmıştır. Plana göre mafya, Claudy’yi aşırı doz süsü vererek öldürecektir. Bundan çeşitli faydalar sağlanması düşünülür: Claudy’ye boşanma için verilen paradan kurtulunacak, boşanmanın taşıdığı şüphe çekme riski elimine edilecek ve Lorna’nın yeniden evlenerek bu kez bir Rus’a vatandaşlık kazandırma süreci hızlandırılacaktır. Gerçek anlamıyla yani sevdiği insanla evlenip, kendi dükkanını açama planları kuran Lorna bu son derece acımasız plana onay vermiştir. Ama Lorna, Claudy’ye acımaya başlar ve işi boşanmaya çevirmek ister. Bu süreçte Claudy’yle aralarında gerçek bir yakınlaşma da yaşanır… 

Filmin adındaki sessizlik burada devreye giriyor. Nuri Bilge Ceylan’ın suça susarak ortak olan kahramanları gibi Lorna da susmayı seçecektir (açıklamamamda yarar olan suç karşısında). Ama vicdanında derin bir yara açılmasına da engel olamaz. Lorna insanlığına tutunmak için gerçeklikten zihinsel olarak kaçacak ve hayali bir hamilelik yaratacaktır kendisi için. 

Filmin çok iyi işlemeyen yanları var. Birincisi Lorna’nın bu kadar vahşiyane bir plana baştan onay vermesi çok aklıma yatmadı benim. Bunu yapan insanın ardından göstereceği davranışlar da farklı olmalı. Lorna’nın mafya üyesiyle ilişkisi de fazlasıyla yakın. O kadar yakın ki iki kafadar bir iş planı yapmış gibi görünüyor neredeyse. 

Neyi anlatmak istediği belli değil 
Mafyanın planı fazlasıyla şüphe çekici. Hadi boşanma parası vermemek ve şüphe çekmemek için boşanma yerine Claudy’yi öldürmelerini anladık. Hemen ardından Lorna’yı bir Rus’la evlendirmek nasıl şüphe çekmeyecek? Fakat bence filmi en etkisizleştiren unsur, filmin neyi anlatmak istediğinin belli olmaması. Bir düzen eleştirisi gibi durmuyor. Tamam paranın egemen olduğu bir dünyada insanlığın yaşayamadığından söz etmek mümkün ama bir yandan da Belçika’da çok insani bir yaşam olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Şiddete maruz kalan kadınlar korunuyor, eroinmanlar tedavi ediliyor (öyledir de hakikaten). Sorun kahramanlarımızın Arnavut oluşunda gibi duruyor. Arnavutlarla Belçikalıların dünyasının nerede kesiştiği veya bu iki dünyanın ilişkisi eksik. Davetsiz misafir Arnavutların uygarlıkla çarpışmasını izler gibi oluyoruz. 

Ama Dardennelerin filmi varsa gitmemek olmaz. Kısa rolünde Dardenne filmlerinin demirbaşlarından Jeremie Renier çok başarılı. Filmin Cannes’dan en iyi senaryo ödülüyle döndüğünü de hatırlatalım. 

Tanrının Vadisinde

TARİH:  29 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Soru filmden daha cesur 

Orijinal adı: In the Valley of Elah Yönetmen Paul Haggis Oyuncular: Tommy Lee Jones, Charlize Theron, Jason Patric

PAUL Haggis, ilk filmi ‘Çarpışma’yla Oscar almıştı. Çarpışma’nın teması olan ırkçılık ‘Tanrının Vadisinde’de önemli bir yer tutuyor. Amerikalı askerlerin ‘hacı’ diye adlandırdıkları Iraklı Arapları ya da beyaz Amerikalının Meksika göçmeni Amerikalıyı aşağılaması gibi. Ama ‘Tanrının Vadisinde’nin asıl meselesi, savaşın insanı canavarlaştırması yani savaş (travma) sonrası stres bozukluğunun bireyler üzerindeki olumsuz etkileri. Film emekli bir askerin Irak’tan döndükten sonra bir cinayete kurban giden oğlunun ölümünün ardındaki gerçekleri soruşturmasını konu alıyor. Hank (Tommy Lee Jones) oğlu Mike’ın cinayetini aydınlatırken, bir yandan da Mike’ın savaşta neler yaptığını, oğlunun cep telefonundaki görüntülerden izliyor. Bunlar arasında güvenlik gerekçesiyle sokakta top oynayan çocukları ezmek var. Yaralı Iraklılara işkence etmek var. Ve bu sırada atılan kahkahalar var. 

Film adını Tevrat’taki Davut ile Calud’un karşı karşıya geldikleri vadiden alıyor. Yahudi Davut küçük bir çocuk olmasına karşın, Filistinli dev Calud’un karşısına çıkartılıyor. Ve Davud, Calud’u yenmeyi başarıyor. Film bu öyküyle gerçek arasında bağ kuruyor ama bu bağ çok da sağlıklı değil açıkçası. Filmde Amerikan askerleri Davut rolüne yakıştırılıyor, o zaman kötü dev de Iraklı direnişçiler oluyor. Öykü Davut’un kahramanlığını yüceltirken, film Davutların savaşa niye gönderildiklerini sorguluyor. Bu sorunun sorulması çok güzel de analoji pek yakışık almıyor kanımca. 

Tanrının Vadisinde savaşın nedenini bulmayı, sorgulamayı seyirciye bırakıyor, kendisi bir cevap vermiyor. Ama bu soruyu sorması bile birçok filmden daha cesur kılıyor Tanrının Vadisinde. 

Peri Tozu

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Namus belası 

Yönetmen Ela Alyamaç Oyuncular: Ahmet Fuat Onan, Barış Yıldız, Damla Özen

PERi Tozu’nun yönetmeni Ela Alyamaç’ın hayatı standart Türkiye insanının hayatından oldukça farklı geçmiş. Lise ve üniversiteyi batıda okumuş Alyamaç. Bu da filmindeki referansları ister istemez ‘yabancı’ yapmış. Peter Pan ve Oz Büyücüsü dinleyerek, seyrederek büyümüyor Türkiye’de çocuklar. Sadece bu da değil, filmin kahramanları başka hal ve tavırlarıyla da buralı değil gibiler. Sorun yine de bu değil. İstisnai ama inandırıcı, derinlikli tipler olsalar sorun yoktu. Ne yazık ki filmin karakterleri bir derinliğe sahip değil. Oysa sorunlu, karar veremeyen Cem karakteri işlense ilginç bir tip çıkabilirmiş ortaya. Sonuçta bir ‘Gamlı Baykuş’la, bir Polyannacığın öyküsü olan Peri Tozu adındaki büyünün de hakkını veremeyen bir film. Ama asıl garip olan filmlerdeki Türkiye kadının temsili. Türkiye kadınları ‘Girdap’a bakacak olsak sokakta, Peri Tozu’na bakacak olsak bar tuvaletlerinde sevişecek kadar pervasızlar. Ama âşık olduğu adamla evinde, yatakta sevişen kız yine de sutyenini çıkarmıyor Peri Tozu’nda. Hangisi gerçek? 

Ölümcül Oyun

TARİH:  5 Nisan 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Kendini çok zeki sanan 1 film 

Orijinal adı: Sleuth Yönetmen: Kenneth Branagh Oyuncular: Jude Law, Michael Caine, Harold Pinter

ÖLÜMCÜL Oyun iki zeki ve oyuncu adamın birbirlerini aşağılama yarışını konu alıyor. Zengin ve yaşlı yazar, yakışıklı genç aktöre kaptırmıştır karısını. Ama intikamını almak için hin bir plan kurmuştur rakibine. Filmin sırlarını fazla açık etmeden bu rekabetin bazen komik, bazen çok can yakıcı bir şekilde filmin sonuna kadar sürdüğünü söyleyelim. Film komik olmayı hedeflediğinde çok keyif veriyor. Ama iş ciddiye bindiğinde, inandırıcılık kayboluyor ve filmin üzerine taşıyamadığı bir ağırlık çöküyor. Senaryonun çok zeki olduğuna sanki herkes sorgulamadan inanmış gibi, oysa hiç de öyle değil, hatta salakça. Fakat usta oyucu Michael Caine yine gayet iyi; sırf onun için bile olsa film seyredilir. Üstelik dediğim gibi, komik olduğunda film keyifle izleniyor. Genç oyuncu rolündeki Jude Law ise, Jude Law işte, elinden geleni yapıyor ama pek parlayamıyor. 

Kalpazanlar

TARİH:  29 Mart 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Pragmatizm mi, idealizm mi? 

Orijinal adı: Die Fälscher, Yönetmen Stefan Ruzowitzky Oyuncular: Karl Markovics, August Diehl, Devid Striesow

Düşmanla, işkencecinle işbirliği yaparsan sadece kendini değil, koğuş arkadaşlarının da hayatını kurtaracaksın, en azından bir süre için. Ama işbirliği yapman demek, düşmanının savaşı kazanması demek olabilir. Bu da isteyebileceğin bir sonuç değil. Ayrıca ahlaki de değil. İşbirliği yapmazsan, derhal öldürüleceksin, sadece sen değil birlikte hayatını paylaştığın koğuş arkadaşların da. Ama düşmanına yardım etmiş, savaşı kazanmasına katıda bulunmuş olmayacaksın. Tarihsel perspektif açısından doğru ve ahlaki ama ya kendinin ve yakınındakilerin ölümüne neden olmak? O da ahlaki mi? 

Kalpazanlar iki bakış açısını da bir anlamda doğruluyor. Filmin asıl kahramanı, oportünist ve pragmatist kalpazan Salomon Sorowitsch (Karl Markovics) işbirliğinden yana. Nazilerin onu toplama kampına yollama nedeni sadece Yahudi oluşu değil bir dolandırıcı oluşu aynı zamanda. Burger (August Die) ise komünist olduğu için kampta. Bu iki kişi resim konusundaki yetenekleri nedeniyle aynı plana dahil edilmişler. Naziler, bol miktarda sahte İngiliz Sterlini ve Amerikan Doları basarak bu ükelerin ekonomilerini çökertmeyi amaçlıyor. Sorowitsch’e kalsa yeteneklerini gösterip bu paraları basacak ve hayatını o an için de olsa garantiye alacak. Ama idealist Burger sürekli projeyi baltalıyor çünkü Nazilerin savaşı kazanmasına katkıda bulunmak istemiyor. 

Film pragmatizme daha çok prim veriyor açıkçası, sonundaki yazılarda Burger’in çabaları takdir ediliyorsa olsa da. İlginç olan Amerikan ekonomisinin çökmemesinde bir komünistin çabalarının önemli rol oynamış olması! 

Kalpazanlar pragmatizm ve idealizm karşıtlığını tartışsa da derin bir felsefi içerik filan taşıma 

iddiasında değil. Daha çok klişelere dayanan bir gerilim filmi olarak görülebilir Kalpazanlar. 

Kars Film Festivali

TARİH:  17 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Festival dediğin gezici gibi olur 

Kars’taki Gezici Festival, film göstermenin o kadar ötesinde bir yerde duruyor ki standart bir yazı, orada yaşadıklarımızı açıklamada çok yetersiz kalır.

Standart bir festival yazısı, o festivalde yer alan filmleri temel alır. Şu film şöyleydi, bu 

film böyleydi diye uzar gider. Ama Kars’ta ki Gezici Festival, film göstermenin o kadar ötesin de bir yerde duruyor ki böyle bir yazı orada yaşadıklarımızı açıklamada çok yetersiz kalır. 

Tabii ki ben konukların perspektifinden olaya bakıyorum, Karslılar için festival ne anlama geliyor onu çok da bilemiyorum. Ama ben bildiğimi anlatayım: Her şeyden önce Kars’ta komünal bir duygu var. Herkes herkesle rahatlıkla ilişkiye giriyor, konuşabiliyor, içebiliyor, dans edebiliyor. Bu özellikle gençler için çok mühim. Kars’ta birçok atölye (workshop) çalışması var. Mesleğinin en iyileri yönetmenlik, görüntü yönetmenliği, kurgu, sanat yönetmenliği, deneysel sinema ve yapımcılık dersleri veriyor. Kurslara katılan gençler, kurs dışında da hocalarıyla temas içinde olma şansına sahip. Bir Ekte gidilen lokantalarda ya da akşam gidilen kulüpte onları yakalayıp konuşabiliyorlar. 

Gökhan Tiryaki, Natali Yeres, Çiçek Kahraman, Nurşen Bakır, Reha Erdem, Leyla Özalp, Tuncel Kurtiz ve daha başka birçok büyük sinemacıyla bir araya gelebilmek olağanüstü bir şans. Gezici Festival bir müzik festivalini kıskandıracak kadar iyi bir konser programına da sahip. Gevende, Baba Zula, Aynur, Kırıka, Mazlum Çimen ve Replikas her müzik festivalini kıskandıracak kadar iyi bir kadro. “Yahu gelmişken Ani’yi. İshak Paşa Sarayı’nı, Çıldır Gölü’nü de görseydim keşke” demeye kalkmanıza bile fırsat yok bu festivalde. Her aklınıza gelen yere bir gezi muhakkak var. 

Gelenege sahip çıkan sinemacı gençler  

Tabii bu kadar dolu bir programın şöyle bir sakıncası var: Film izlemek cazip seçeneklerden sadece biri, dolayısıyla günde birin üzerinde film izlemeye genellikle vakit kalmıyor. Oysa ‘İşçi Sınıfı Cennete Gider’. ‘Aleksander Nevski’, ‘Avrupa’ gibi eski yeni klasiklerin yanı sıra yabancı film festivallerinden ödül almış çok sayıda yeni film var. İngiliz yapımı ‘Açlık’ gibi. Yılın en iyi yerli filmlerinin hemen hepsini de burada bulmak mümkün. En büyük talep de yerli filmlereydi. Türkiye filmlerinin hepsi tıklım tıklım bir salona oynuyordu. 

Reha Erdem’in yönetmenlik atölyesinde dikkatimi çeken bir şey Türkiye filmlerinin gençlerce ne kadar çok sevildiği oldu. Erdem’in en beğendiğiniz film hangisi sorusuna verilen cevapların çoğunda – bir yerli filmin adı vardı: ‘Muhsin Bey’, ‘Yumurta’, “Güneşe Yolculuk”, “Uzak’, ‘Masumiyeť, ‘Sevmek Zamanı’ gibi… Geleneği bilen ve sahip çıkan bir sinemacılar kuşağı geliyor. 

Darısı herkesin ve her kentin başına 
Bu festival tabii ki olağanüstü bir özveriyle çaba harcayan insanlar olmazsa gerçekleşemezdi. Başak Emre, Ahmet Boyacıoğlu ve Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu ilk teşekkür edilmesi gereken isimler. Ama öyle bir genç kadro daha var ki her an herkese yardım etmeye hazır bekleyen, onları da anmamak olmaz. Kısacası Kars’ta yine şahane bir festival daha geçirdik. Darısı herkesin ve her kentin başına. 

Sınıf

TARİH:  29 Kasım 2008

GAZETE/DERGİ: Birgün

Duvarlar arasında 

Yönetmen: Laurent Cantet Oyuncular: Nassim Amrabt, Lau ra Baquela Cherif Bounaidja Rachedi Türü: Dram 

Sınıf değişik etnik kökenlere mensup öğrencilerin devam ettiği bir devlet lisesinde geçen bir ders yılına bakıyor. Bu çeşitlilik yoksulluğun da göstergesi aynı zamanda. Afrikalı göçmen ailelerin çocukları çünkü bu çeşitliliği yaratan. 

Temelde filmin odağı belli bir sınıfın içinde geçenler ama kamera arada sırada öğretmenler odasına da gidiyor. Kısacası bir sınıf öğretmeniyle öğrencilerinin yanı sıra, öğretmenlerin kendi aralarındaki ilişkiler de ele alınıyor. Çocukların yoksulluğu beraberinde belli bir kültürel yoksunluğu ve dolayısıyla öğretmenleriyle çatışmayı da getiriyor. Öğrenciler öğretmenlerinin kullandığı dili ‘burjuva’, verdiği isim örneklerini önyargılı buluyorlar. 

Bill’ gibi Amerikan isimlerini cümlede kullanmasına kızıp yerine Arap isimleri kullanmasını öneriyorlar. Öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun, başka bir dünyayı, ayrıcalıklılığı, egemenin dilini temsil ediyor çocuklar için. Başkaldırıyorlar ellerinden geldiğince ama çoğunlukla sadece kendilerine zarar veriyorlar. Fakat her şeye, onca yoksulluğa rağmen öyle bir parlıyorlar ki, bu çocuklarda umut var diyorsunuz. 

Muhteşem bir koreografi 

Laurent Cantet uzun bir hazırlık döneminden sonra yine de bolca emprovizasyona yer vermiş çekimler sırasında. Üç kameradan biri öğretmeni, bir diğeri öğrencilerin yakın planlarını, üçüncüsü de genelde sınıfı çekmiş. Sonuçta ortaya muhteşem bir koreografi çıkmış. Filmin tek kusuru söze çok dayanması. Bu da altyazı okumak zorunda olanları çok yoruyor. Bunun dışında gerçekçi sinemanın zirvelerinden biri “Sınıf”. 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com