Hizmetçi: Kayıp Zamanın Peşinde

TARİH:  12 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Chan-Wook Park, bir auteur olmadığını iddia ediyor. Filmlerinde auteur yönetmenler gibi aynı konulardan-temalardan söz etmiyormuş, ona kalırsa. Ama ‘İntikam Beye Sempati’, ‘İhtiyar Delikanlı’ ve ‘İntikam Meleği’ filmlerine ‘intikam üçlemesi’ adını da ben kendim verdim diye de ekliyor. Eğer Park, auteur değilse kim auteur açıkçası bilmek zor. Park’ın filmlerinde intikam başta olmak üzere aynı temalar sık sık kendilerini gösteriyorlar. Rashomon’a benzer çok perpektifli bir yapı da intikam gibi, Park filmlerinin alamet-i farikalarından. İlk büyük hiti J.S.A.: Joint Security Area (Ortak Güvenlik Alanı) için birçok eleştirmen Akira Kurosawa’nın muhteşem filmi ‘Rashomon’ benzetmesinde bulunmuştu. Tuhaftır, bu benzetmenin Park’ın son filmi ‘Hizmetçi’ için yapıldığına, okuduğum yazılarda rastlamadım. Ama ‘Rashomon’ benzeri çok perspektifli bir yapıya J.S.A.’dan çok ‘Hizmetçi’ klasik bir örnek.

Park’ın, İngiliz yazar Sarah Waters’ın, Booker Ödülü’ne aday gösterilmiş olan 2002 tarihli ‘Ustaparmak’ (‘Fingersmith’; Nora Yayınevi) adlı kitabından uyarladığı ‘Hizmetçi’, Park’ın en erotik ve en romantik filmi. Bir lezbiyen aşk hikâyesini anlatan filmin eşcinsel temasının izleri, örtük biçimde de olsa Park’ın ilk filmlerinden ‘J.S.A.’da bulunabilir. ‘J.S.A’de Güney ve Kuzey Koreli iki asker arasında sıradışı bir dostluk anlatılır. Görünürde cinsellik olmasa da, birçok işaret homoerotik bir romansa işaret eder.

‘Hizmetçi’de ise örtük bir cinsellik yok, hatta kimilerine göre, fazlasıyla röntgenci bir kameradan, bir erkek bakışından söz etmek mümkün. Ama öyle olsa da bu illa kötü mü? Sinema bize her türlü duyguyu yaşatabilir. Ağlatabilir, güldürebilir, korkutabilir, niye erotik haz da vermesin? Eğer bağlam insanı nesneleştiren bir bağlam değilse, sorun ne? ‘Hizmetçi’nin lezbiyen aşıkları için her şey denebilir ama nesneleştirilmişler denemez. Onlar, erkeklerin kendilerini nesneye çevirmeye çalışmalarına başarıyla direnen, cesur ve akıllı kadınlar. Aynı zamanda güzel ve seksiler de. Seksi kadın ya da erkek görmeye entelektüellerin de ihtiyacı var, sadece ‘Karanlığın 50 Tonu’nun seyircilerinin değil. Böyle deyince, Park’ın sineması entelektüellere hitap eden bir sinema demiş gibi oldum. Yanlış değil ama eksik. Park, hem Cannes gibi büyük festivallerde önemli ödüller kazanan, hem de ülkesi Güney Kore’nin en çok gişe yapan filmlerinin bazılarının altında imzası olan bir yönetmen. ‘İhtiyar Delikanlı’, Quentin Tarantino’nun, Cannes’da jüri başkanı olduğu 2003’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı. Tarantino’nun arzusu, Palme D’or’u ‘Oldboy’a vermekti ama gücü yetmemişti. ‘Kan Arzusu’ 2009’da yine Altın Palmiye’ye aday olmuş ve Jüri Ödülü’nü kazanmıştı (Andrea Arnold’un ‘Akvaryum’u ile birlikte). ‘Hizmetçi’ ise Cannes’dan en iyi sanat yönetimi ödülüyle döndü. Gişede ise Park’ın üç filmi, Güney Kore’de en çok iş yapan ilk yüz film içinde yer alıyor. J.S.A. çıktığında Güney Kore sinemasının gelmiş geçmiş en çok bilet satan filmi olmuştu.

Güney Kore, bize çok uzak ama çok da yakın bir ülke. Kore Savaşı’nın anısı hâlâ yaşlı kuşağın aklında. Fakat Türkiye’de neredeyse ne yaşanmışsa Güney Kore’de misliyle yaşanmış. Askeri rejim deseniz öyle, sanayileşme deseniz öyle. Askeri rejimden demokrasiye, köylü toplumundan sanayileşmiş kentliliğe dev adımlarla ilerlemiş bir ülke Güney Kore. Zaman sanki insanların elinden akıp gitmiş, kaybolmuş. Chan-Wook Park’ın önemli bir temasının da kayıp zamanın peşinde koşmak, çalınan hayatların hesabını sormak olduğu söylenebilir. ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh-Dae bilmediği bir nedenden, bilmediği kişilerce 15 yıl hapiste tutulur. Hapisten çıktığında da kayıp zamanının intikamını almaya çalışır. ‘İntikam Meleği’nin kadın kahramanı da işlemediği bir suçtan hapse girmiş, çıktığında o da intikam peşine düşmüştür. ‘Hizmetçi’de hapishanenin yerini akıl hastanesi alır. Haksız yere akıl hastanesine kapatılan bir kadın söz konusudur yine ve o da intikam almak ister. Daha da genel planda filmin geçtiği 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’nin bir hapishane olduğu söylenebilir. Kayıp zaman bireyi aşar, bütün bir ülkeyi kapsar.
Ama intikam, Park’ın kayıp zamanlarının peşindeki kahramanları için iyi bir sonuç vermez hiçbir zaman. İntikam, intikamcıyı bir canavara dönüştürür. Öyle ki, ‘İhtiyar Delikanlı’nın kahramanı Oh Dae-Su, sonunda bilincinin ‘canavar’laşmış kısmını hipnozla sildirir, çünkü hayatına ancak bu şekilde devam edebilecektir. Bu arada sözü edildiğini duymadığım bir ilişkiyi not edeyim: Michel Gondry’nin ‘Sil Baştan’ı ‘İhtiyar Delikanlı’dan bir yıl sonra çekilmiş. İki filmde de bir hafıza sildirme teması var. Fakat asıl şaşırtan şey ‘İhtiyar Delikanlı’da tam bu benzerliği düşündüğünüz anda karşınıza çıkan görüntünün filmin kahramanının kuşbakışı karda yatan hali olması. Tıpkı ‘Sil Baştan’ın afişindeki Jim Carrey’yle Kate Winslet’in buz üzerinde yatan görüntüsü gibi. Tesadüf mü, ilham mı bilemeyeceğim. İki film arasında çok kısa bir süre var, muhtemelen bir ‘büyük zihinler, benzer düşünür’ durumu söz konusudur.

‘Hizmetçi’ye dönecek olursak, Sarah Waters’ın romanı yaklaşık iki asır öncenin İngilteresi’nde geçer. Romanın iki kadın kahramanı arasındaki temel fark sınıfsaldır. Park, BBC’nin dizileştirdiği Waters’ın romanını Kore’ye uyarlamış ve tarihi 10930’lara yani Japon işgali altındaki Kore’ye çekmiş. Dolayısıyla filmin iki kadın kahramanı arasındaki sınıf farkına, kültür ve ülke kimliği farkları da girmiş. İşgalci ve işgal edilen arasındaki kültür farkı sadece Japon ve Kore kültürleri arasındaki fark da değil. Japon işgalci aracılığıyla Batı kültürü de Kore’ye girmeye başlamış. O döneme kadar dışa kapalı bir toplum olan Kore’nin hızlı değişimi bu yıllarda başlamış. Park filminde, Batı kültürünü temsil eden özenti Korelileri de eleştiriyor. Filmin kötü adamları onlar.

Filmdeki eşcinsellik için ise Park, bağımsız filmler ve yeraltı kültürünün eşcinselliği inatla konu alması sayesinde bu filmin yapılabildiğini, ve bu filmin de Kore toplumundaki homofobinin kırılmasına katkıda bulunacağını umduğunu söylüyor. Filmin gişe başarısına bakıldığında, Park’ın amacının gerçekleşmekte olduğu söylenebilir. Filmin kadın perspektifini ise yaşlandıkça kendisindeki feminen yanının öne çıkmasıyla açıklıyor. Balzac’ın “her büyük yaratıcının güçlü bir kadın yanı” olduğu sözüne rastladığında çok etkilendiğini söylüyor. Eşi ve kızıyla yaşayan Park’ın hanesinde de kadınlar çoğunlukta zaten.

Waters’ın kitabının orijinal adı ‘Fingersmith’ Viktorya dönemi İngilizcesinde ‘eli uzun, kapkaççı’ anlamına geliyor. Kitabı uyarlarken önemli değişiklikler de yapan Park, Waters’ın önerisiyle filmin ismini de değiştirmiş. Fakat orijinal isimdeki ‘parmak’a bir şekilde ‘el’ ile gönderme yapmayı da ihmal etmemiş. Çünkü hizmetçi sözcüğünün karşılığı olarak kullandığı ‘Handmaiden’ sözcüğü el sözcüğünü içeriyor. Ayrıca filmde parmakla ilgili önemli bir sahne var.

Filmin oyuncuları üzerine konuşmak biraz boş gibi çünkü Koreli oyuncuların adları hızla unutuluyor. Ama şu bilgi de önemli: ‘Hizmetçi’nin başrol oyuncusu Min-hee Kim, bu yıl Berlin Film Festivali’nde Hong Sang Soo’nun ‘Gece Sahilde Tek Başına’ filmiyle en iyi oyuncu ödülü kazandı. Kim’in adını ilerde de duyacak gibiyiz.

Dangal: Babalar ve kızlar

TARİH:  19 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bu hafta sinemalarımızda çok ender görülen bir durum var. Bir Hint filmi gösterimde. Hindistan sineması dünyanın en büyük ikinci sineması. Birincisi tabii ki Amerikan sineması; bir zamanlar üçüncüsü de Türk sineması idi. Hindistan sineması denilince akla Bollywood gelir ama Bollywood sadece Mumbai’de yapılan sinemanın adıdır. Hindistan’da Tollywood da vardır, başka wood’lar da. Endüstri sadece bir şehirde yoğunlaşmış değildir. Tabii bağımsız Hint sineması da vardır, Satjajit Ray gibi büyük ustalar çıkaran.

Bu hafta gösterime giren Dangal (güreş turnuvası demekmiş), Hint sinemasının gelmiş geçmiş en çok gelir getiren filmi ünvanını kapmış durumda. Film, uzun süresine rağmen (Hint sineması için 3 saate yakın bir süre çok normal) akıyor, sıkmıyor, kendisini seyrettiriyor. Başrol oyuncusu Aamir Khan (ne zaman Khan adını görürseniz anlayın ki o kişi Müslümandır) Hint sinemasının en büyük oyuncularından biri. Yönetmen Nitesh Tiwari ise yetenekli bir ticari filmler yönetmeni.

Filmde, iki kızını güreşçi (filmde ‘pelvan’ olarak geçiyor) olarak yetiştiren bir babanın hikâyesi anlatılıyor. Mahavir Singh Pogat (Aamir Khan) geçmişinde büyük başarılar kazanmış ama uluslararası alanda ülkesine bir altın madalya kazandıramamış bir güreşçi. Bir oğlum olsa da onu güreşçi olarak yetiştirsem diye düş kuruyor ama kader ona 4 kız çocuğu veriyor. O da iki kızını, onların istekleri hilafına zorla güreşçi olarak yetiştiriyor. Kırsal bir yörede kızların güreş yapması görülmüş şey değil. Kızlar dışlanıyor, dalga geçiliyor. Baba bir de kızların saçlarını erkekler gibi kısa kesiyor. Amma velakin babayı hemen affediyoruz. Neden? Çünkü, güreşçi olmasalar kızlar 15’inde evlenip çoluk çocuğa karışacaklarmış. Sanki başka bir yol yok gibi bir şey söylüyor film. Babalarının da kabul edebileceği başka bir yol olmadığına ikna olan kızlar da kaderlerini kabul ediyorlar. Oysa film bize şunu da söylemiyor hiçbir yerde: Babanın derdi kızlarını erken bir evlilikten kurtarmak, onları bağımsız bireyler haline getirmek. Babanın tek derdi var, o da kendi uzantısı olarak gördüğü kızlarına madalya kazandırmak. Onları, bireyler olarak görmüyor hiç. Olsun biz de yiyoruz hemen. Hem ortada milli bir dava da var! Ve babanın derdi kızları bireyler haline getirmek olmasa da, yine de bu yönde yol almalarına katkısı oluyor.

Kızlardan Geeta, büyüyüp de ulusal güreş takımının kampına katılınca, korkunç bir şey oluyor. Kız kadınlığını keşfediyor! Oje sürüp, dizi film izliyor! Ve tabii başarısızlık ardından geliyor hemen. Kim ki ‘baba’nın sözünden çıkar, artık o lanetli biridir. Baba her şeyin doğrusunu bilir! Bu filmin feminist bir mesajı olduğunu sananlar varmış diye duydum.

Filmin spora yaklaşımı da sağlıksız. Birinci her şeydir, ikinci hiçbir şey değildir! Sporun sağlıklı bir yaşamla filan hiç ilgisi yoktur. Olay tamamen yarışmacılıkla, milliyetçilikle ilgili bir şeyden ibarettir. Birincinin iyi ve güzel olması için ikinci kötü ve çirkin olmalıdır bu tür filmlerde ve öyledir de.

İdeolojik olarak çok sakat bu film yine de bence haftanın en iyisi. Bir defa bilmediğimiz topraklarda geçiyor ve iyi bir ticari sinema örneği. Şans verilebilir.

Hayallerin Ötesi

TARİH:  26 Ağustos 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Geçen hafta, Norveç’in batısında yer alan Haugesund kentindeki uluslararası film festivalinde FIPRESCI jürisi olarak görev aldım. Jürimiz 3 kişiden oluşuyordu: Almanya’dan Kira Taszman, Norveç’ten Thor Joachim Haga ve ben.

FIPRESCI’nin ne olduğunu daha önce de açıklamışımdır ama tekrarlayayım. Her ülkenin kendi sinema yazarları dernekleri var. FIPRESCI bu derneklerini biraraya getiren federasyonun adı. Haugesund’aki jürimizin görevi festivalin Nordic Focus adını taşıyan ve İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İzlanda filmlerinin gösterildiği bölümün bize göre en iyisini seçmekti.

Ödülümüzü kazanan ‘Hayallerin Ötesi’ (Dröm Vidare) filminin yönetmeni Rojda Şekersöz, Türkiye’den göçen Kürt bir ailenin kızı. İsveç’te doğmuş ve büyümüş olmasına karşın Türkçesi de gayet iyi. Şekersöz, ilk filmini 16 yaşında çekmiş. Yolculuk (Jungfrufärd) adlı bu ilk film, 1941’de geçiyor ve iki kadının ırkçılığa karşı mücadelesini anlatıyor. Henüz izleyemedim ama bu filmi internette bulmak mümkün. Şekersöz İsveç’in önemli sinema okulu Dramaten Enstitüsü’ne giren en genç kişi olmayı da başarmış.

3 kısa film daha yöneten Şekersöz’ün oyuncu olarak rol aldığı bir filmi daha var. Hayallerin Ötesi daha önce yarıştığı Göteborg Film Festivali’nde de izleyicilerden en iyi Nordik filmi ödülünü almış.

Film, Mirja adlı genç kadının hapisten çıkmasıyla başlıyor. Kenar bir mahallede kendisi gibi yoksul ailelerin, kendilerine bir gelecek görmeyen kızlarıyla takılan Mirja, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Annesinin ağır bir akciğer hastalığı yaşıyor olmasının da etkisiyle Mirja kendisine suçtan uzak bir yaşam çizmeye çalışır. Bu durum, çevresiyle ilişkilerinde derin bir çatlak açar. Mirja işinde gayet başarılı olur ama…

Mirja’yı canlandıran Irak ve Suriye Kürdü bir ailenin kızı olan Evin Ahmad çok başarılı. Filmin en büyük özelliğinin fırsat eşitsizliği altında yaşayan gençliğin enerji ve öfkesini iyi yansıtması ama bu duygulara hapsolmayı da reddetmesi denilebilir.

Festivalin en çok ilgi gören filmi ise Joachim Trier’in ilk kez burada seyirci karşısına çıkan filmi Thelma’ydı. Bu filmi, izleyeceğim seansta altyazı sorunu yaşanınca, kaçırdım. Ama film çok beğenildi ve Toronto’da çok ses getirmesi bekleniyor. Thelma, Norveçli eleştirmenlerin oluşturduğu jürinin birinciliğini aldı.

Finlandiyalı grafiker Touko Valio Laaksonen, Tom of Finland takma adıyla yaptığı ve eşcinsel pornografisi denilebilecek resimleriyle büyük bir üne sahip oldu. Laaksonen’in hayatını anlatan ‘Tom of Finland’ adlı belgesel de ilginçti. Bu filmin de bir FIPRESCI ödülü var. İyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir biyografi olsa da film yüzeyde dolaşıyor. Film, Touko’nun, ne savaş travmasıyla ne de ideolojisiyle, yarattığı estetik arasındaki bağları irdelemeye çalışıyor. Susan Sontag, Tom of Finland’in estetiği üzerine yazmış mı bilmiyorum ama bana kalırsa bu estetiği faşizan diye nitelendirirdi. Tom’un erkekleri genellikle üniformalı ya da deri giysiler içindeler. Daracık belleri, son derece geniş omuzları, kaslı vücutları ve devasa erkeklik organlarıyla şiddet dolu bir cinsellik yaşıyor bu erkekler.

Öte yandan Laaksonen’in son derece baskıcı bir dönemde, bir yol açıcı olarak rol alması da gözden gelinemez. Sonuçta Tom of Finland bıraktığı boşlukla olsa da en çok soru uyandıran filmlerden biriydi.

Norveç dünyanın en güzel coğrafyasına sahip sanırım. Hayallerimin ötesinde bir doğası var. Bir de bu kadar pahalı olmasa…

Barry Seal: Kaçakçı; Özgürlük savaşçıları ve CIA

TARİH:  9 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Amerika Birleşik Devletleri değişik dönemlerde değişik gruplara ‘freedom fighter’ yani özgürlük savaşçısı sıfatını yakıştırır. Reagan yönetiminde yani 1980’lerde Amerika’nın özgürlük savaşçıları arasında Nikaragua’da devrimci Sandinist’lere karşı savaşan Kontra’lar ve Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan Taliban gibi gruplar vardı. Obama döneminde Kaddafi’ye karşı savaşan, CIA’nin oluşturduğu köktendinci çetelere ‘özgürlük savaşçısı’ denmişti. Bilin bakalım bu sıralarda Suriye’deki hangi gruba özgürlük savaşçısı deniyor? İpucu vereyim: Hani Fatih Akın onların propaganda posteriyle yapacağı yeni filmi tanıtmıştı ya, işte onlara özgürlük savaşçısı deniyor Trump Amerika’sında. O afişte de yazıyor zaten ‘özgürlük savaşçıları’ diye YPG/PKK için. YPG hakkındaki Af Örgütü raporunu gördünüz mü? Bir bakmanızı öneririm. Neyse, Amerika nezdinde devrimciler hariç herkes özgürlük savaşçısı olabilir kısacası.

Filmin konusu 70’lerin sonlarında başlıyor 80’lerin ortalarına kadar sürüyor. Nikaragua’da Sandinistlerin iktidarı ele geçirdiği, liderleri Ortega’nın hergün gazetelerde boy gösterdiği yıllarda Barry Seal (Tom Cruise), TWA adlı havayolları şirketinde pilotluk yapıyor. Seal işini bilen memurlardan, Küba pürolarını kaçak yollardan ülkeye sokup üç beş kuruş ekstra para kazanmayı da biliyor. Bunun farkında olan CIA ajanı Schaefer, Barry Seal’e bir teklifte bulunuyor: CIA için çalış, Nikaragualı kontralara silah taşı! Seal kabul ediyor. Ama kontra denilen serserilerin savaşmak gibi bir amaçları yok. Onların derdi CIA’den gelecek paraları cukkalamak. Seal’in botlarını ve gözlüklerini silahtan daha çekici buluyorlar. Gel zaman git zaman Kolombiyalı kokain baronları Seal’le anlaşıyor. Kokainciler silahları alıyor, kontralara içki vs gidiyor, Seal’in cebine ise milyonlar akıyor. Seal kendini çok şanslı sanıyor ama kullanışlı bir aptaldan başka bir şey olmadığını anlıyor bir süre sonra.

Barry Seal rolünde Tom Cruise en iyi performanslarından birini sergiliyor. Dönemin filmlerini çağrıştıran renk skalası, dondurulan planlar gibi numaralarla film 70’lerde çekilmiş havası taşıyor. Amerikan devletinin çok daha beceriksiz olduğu ve medyanın gerçekten bazı sırları ortaya çıkarabildiği son yıllardı o yıllar. Barry Seal’in rolü, sonraları büyük bir skandala dönüşen İran-Kontra ilişkilerine dahil olmaya kadar ilerliyor. Biraz ansiklopedi karıştırıp bu skandalı okumakta yarar olabilir, filme gitmeden ya da gittikten sonra.

Ama sanmayın ki, ağır bir film Barry Seal. Trajik bir karakterin macera dolu bu ibretlik öyküsü keyifle izleniyor. CIA ve silahlandırdığı örgütler hakkında bazı soru işaretleri oluşturursa amacını da aşan bir başarı kazanmış olacak ‘Barry Seal: Kaçakçı.’

Suikastçı: Amerikan Psikopatları

TARİH:  16 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Her yıl birkaç tane faşist film seyrediyoruz, Hollywood sağ olsun. Bu filmleri yöneten, yazan ve oynayanlara sorsanız hepsi de liberaldir, Trump’tan nefret ediyordur falan filan. Ama söz konusu ekmek parası olunca iş değişiyor herhalde. Bu filmler kimin kafasından çıkıyor, stüdyoların patronları mı dayatıyor anlamak zor.

Suikastçı, dünya meselelerini psikopatlar arası bir savaşa indirgiyor. İyi psikopatlar ve kötü psikopatlar var. İyiler Amerikalı; onların travmaları var, bu travmalar radikal İslam kaynaklı ya da ondan bağımsız. Kötü psikopatlar ise bildiğiniz pis Ortadoğulular işte. Sus payı olarak, onların da Irak’ın işgaliyle travmatize edilmiş olduklarına geçerken şöyle bir değiniliyor ama tabii ki onlarla özdeşleşecek fırsat verilmiyor seyirciye. Onlar kişileşmiyor. Pis psikopatlardan kişileşen yine bir Amerikalı oluyor. Onun da derdi son derece kişisel çıkıyor. Baba bellediği komutanına öfkeli değil miymiş genç adam meğerse!? Sırf bu nedenle nükleer bir bombayla 6. Filoyu yok etmek istemez miymiş? 6. Filo’nun Türkiye’nin anılarında sağlam bir yeri vardır. İnsan genelevlerin boyanmasını, ama nihayetinde Amerikan askerlerinin denize dökülmesini hatırlıyor ister istemez. Kim bilir Türk solcularının ne travmaları vardı da Amerikalı askercikleri kovmak istemişlerdi. Hey gidi günler, hey!

Filmin bir de Türk karakterleri ve güya İstanbul’da geçen sahneleri var ki evlere şenlik. Türkçe olduğu iddia edilen konuşmaların çoğunun altyazısız olması büyük handikap, anlaşılmıyor. İstanbul olduğu iddia edilen yer ise oryantalizmin fantezisindeki İstanbul.

Bu filmleri ithal eden firmalara sesleniyorum: Başka film mi yok yahu? İnsan kendi ayağına kurşun sıkmamalı.

Kingsman: Altın Çember

TARİH:  23 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

İlk Kingsman’i izlemediyseniz, filme adını veren bu oluşumun Büyük Britanya kralının hizmetinde çalışan bir tür ajan servisi olduğunu belirtelim. Ben de daha fazlasını hatırlamıyorum zaten. Bu ajanların temel özellikleri kılık kıyafete çok önem vermeleri. Takım elbise olmazsa olmazları. Görünüşlerine bakılırsa, kavga dövüşten anlamayan salon adamları intibaı verseler de, kralları için birer Bruce Lee+James Bond karışımına dönüşmeleri an meselesi.

Filmin mesajı gayet muhafazakâr: Vatan, kral (aristokrasi), kilise üçgeninin kutsiyeti katiyen sorgulanmaz. Hatta, sıradan bir kenar mahalle çocuğu da, örgüte katılarak bir tür aristokrata yani kralın adamına dönüşebilir. Ayrıca evlilik denen kurum da aristokrasiye katılımın bir aracı olarak kullanılabilir ki Kingsman’in kahramanı Eggsy (Taron Egerton) bunu da yapıyor.

Ya büyük sermaye nerede bu denklemde? O da Büyük Britanya’nın büyük abisi Amerika Birleşik Devletlerinin burjuvazisinden gelir. Öte yandan babaya isyan eden çünkü hakkını alamadığını düşünen asi ve kötü oğul/kardeş teması da var filmde. İyi ve uslu oğul Eggsy’yle bu kötü kardeş çatışacaktır tabii ki.

Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir.

Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor.

Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. “Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya” mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.

El Gouna Film Festivali’nden: Hakaret

TARİH:  30 Eylül 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

El Gouna Film Festivali bu yıl ilk kez düzenlendi. 22 Eylül’de başlayan festival 29 Eylül’deki ödül töreniyle sona erecek. El Gouna, Mısır’ın Kızıldeniz kıyısında bir sahil kenti. Turist destinasyonlarından Hurgada’ya çok yakın. Ama El Gouna, başka türlü bir yer. Burası bir tür ada gibi. Mısır’ın en zenginlerinden Sawiris kardeşlerin kurduğu, dış dünyadan sıkı önlemlerle ayrılmış, dolayısıyla son derece steril, zengin ve güvenli bir yer. Burada festivalin düzenlendiği sinemaların ve projeksiyonlarının kalitesi bizim Beyoğlu’ndan üstün. El Gouna’da gece bir kadın tek başına hiç çekinmeden dolaşabilir, bikinisiyle denize girebilir, mini şortuyla dolaşabilir.

Festival son derece profesyonel bir ekip tarafından düzenleniyor. Bu ekip daha önce Abu Dabi Film Festivali’nde de birlikte çalışmıştı. Program aksamadan işliyor.

Festivalin üç yarışması var. Uzun metrajlı, dokümanter ve kısa film yarışmalarının seçkileri çok güçlü. Cannes’ın, Venedik’in birçok filmini bu yarışmalarda bulmak mümkün.

Filmekimi’nde gösterilecekler için özellikle bir filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan ilki Ziad Doueiri’nin çok tartışma yaratan filmi “Hakaret”. Doueiri’nin “Batı Beyrut” adlı filmi bizde de vizyona girmişti. Hakaret, Venedik’te Altın Aslan için yarıştı ve başrol oyuncularından Kamel el Basha’ya En İyi Aktör (Volpi Cup) getirdi. Hakaret aynı zamanda Lübnan’ın Oscar adayı da oldu. Film, seyircide çok güçlü duygular uyandırdı, ayakta alkışlandı. Ben de çok etkilkendim başta. Sonra kafamda sorular oluşmaya başladı.

Beyrut’ta bir yerleşim merkezinde inşaat faaliyetleri sürerken bir evin balkonunun gider borusundan dökülen su, ustabaşının üzerine geliyor. Balkonun sahibi Tony (Adel Karam) Filistinlilerden nefret eden sağcı bir Hristiyan, ustabaşı Nasser (Kamel el Basha) ise çalışma izni olmayan bir Filistinli göçmen mühendis. Nasser, Tony’nin gider borusunu izin almadan değiştirip yasaların gerekli kıldığı hale getirince kıyamet kopuyor. Nihayetinde Nasser, Tony’ye küfür ediyor ve iş hakaret davasına kadar gidiyor. Ama dava basit bir hakaret davası olarak kalmıyor. Sonuçta, Lübnanlı Hristiyan Araplarla mülteci Filistinlilerin kanlı tarihi masaya yatırılıyor. Herkesin kendine göre diğer tarafa öfkeli olması için çok nedeni var.

Film iki tarafı da anlamaya çalışan bir tutum almaya çalışıyor ve öyle yapmayı başarmış gibi de gözüküyor ilk başta. Ben filmi coşkuyla alkışladım. Barıştan ve karşılıklı anlayıştan yana güçlü bir mesaj verdiğini düşündüm. Fakat sonra filmin tortusunu, yani filmden bana ne kaldığını sorguladığımda bir eşitsizlik olduğunu fark ettim. Film, Tony’nin Filistinlilere yönelik ırkçılığa varan öfkesinin nedenlerini açıklarken tarihsel belgeleri, filmleri seyirciye gösteriyordu. Böylece kendisine solcu diyen kimi nasyonalist Filistinli örgütlerin, Hristiyan köylerinde katliamlar yaptıklarını gözlerimizle görüyorduk. Böylece şu çok haklı soruyu sormamızı da sağlıyordu. Mağdurluk cinayet işlemeyi meşru kılar mı?

Fakat film, iki tarafın da hikayesini anlattığı iddiasındaydı. O zaman Nasser’in hikayesini niye görsel olarak görmedik? Filistinlilerin uğradığı çok daha büyük katliamlar (Şabra ve Şatila mesela) neden aynı belgelerle gösterilmedi sorusu meşruluk kazanıyor. Her tartışmalı durum, ‘ama bunun diğer yanı da var’ı gündeme getirmez, getirmemeli. O zaman hiçbir insanlıkdışı davranışı lanetleyemez hale geliriz. Ama bu film bağlamında böyle bir eksik var.

Filmin yönetmeni ve senaristlerinden biri olan Ziad Doueiri film sonrası yaptığı açıklamada hikâyenin kendi başından geçen bir tartışmadan esinlendiğini söyledi. Doueiri, Filistinliler hakkında ırkçı bir söz söylemiş (Şaron keşke soyunuzu kurutsaydı!) ve iş büyümüş. Doğrusu Doueiri’yi dürüstlüğü için takdir ettim. Ama böylesine ırkçı bir ifade kullanmış olmasını da yadırgadım. Doueiri, sonuçta ırkçılığını bir yere kadar dizginleyebilmiş ve filminde Filistinliye, Hristiyan’a açtığı alanı açmamış. Hakaret’in bir sorunu da mahkemede karşı karşıya getirdiği baba-kız avukat ikilisinin ilişkisini hiç derinleştirmemesi. Bu ilişkideki gerginlik bir temele oturtulmayacaktı ise, neden tarafların avukatları baba-kız yapılmış? Bunun bir cevabı yok.

Ciddi sorunlarına rağmen “Hakaret” güçlü bir film ve seyredilmeli.

Anne!: Şiire Karşı Bebek!

TARİH:  7 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Darren Aronofsky’nin “anne!”sine yüzyılın en kötü filmi diyenler var. Kimi eleştirmenlere göre ise film bir başyapıt. Bence Aronofsky uçmaya çalıştığı için takdiri hak ediyor ama doğrusu kafa üstü çakılmış demek gerekiyor.

Filmin anlatmak istediği şeyi sevdim aslında. Şimdi söyleyeceklerim feministleri kızdırmasın: Bence bu fani dünyada yapılabilecek en nitelikli üretim insan üretmektir. İnsandan daha karmaşık, daha nitelikli, daha mühim bir şey var mı bu dünyada? Ama bu üretim “boklu bebek bezi yıkamak”a indirgeniyor ve aşağılanıyor. Erkek bakış açısı toplumlara egemen olduğu için kadınlar da çoğu zaman çocuk yetiştirmeyi niteliksiz bir işmiş gibi görüyor. Sanki boktan bir şirkette boktan bir memuriyette çok nitelik varmış gibi. Tabii, çocuk yetiştirmek sosyal statü ve para kazandırmıyor, bu dezavantajları açık. Ama bu işin de ücretlendirilmesi pekala düşünlebilir ve düşünülmeli.

“anne!” de erkeğin yaptığı iş memuriyet değil ama! Errrkek, nasıl derler, bir şair! Bir sanatçı! Yüce bir varlık! Hamile karısının onun yanında ne önemi var? Alt tarafı bir bebek doğuracak, abartacak ne var? İroniyi bırakırsak bir bebeğin yanında Mona Lisa’nın da Shakespeare’in sonelerinin de kıymeti harbiyesi yoktur bence. Ama işte dünyada işler böyle yürümüyor. Mona Lisa tablosu imha edilse, bütün dünya kan ağlar. Ama hergün binlerce bebek öldürülüyor, kimsenin umrunda değil.


Aronofsky, bana kalırsa, dünyanın bu halini anlatmaya çalışmış. Ama seyirciye ayaklarını basabileceği sağlam bir zemin vermemiş. Sonuçta, kakafonik bir film çıkmış ortaya. Yine de Jenniffer Lawrence’ın iyi oyunculuğu, kimi çok etkileyeci sahneleri ve tabii benim anladığım mesajıyla “anne!” izlenmeye değer.

*****

El Gouna: Ödül Alan Filmler

Geçen haftaki yazımı yazdığım sırada El Gouna’da ödüller belli olmamıştı. Uzun metraj konulu film dalında büyük ödülü genç Gürcü yönetmen Ana Urushadze “Korkunç Anne” filmiyle kazandı. Ana Urushadze henüz 27 yaşında ve şu ana kadar “Korkunç Anne”yle girdiği her yarışmadan birincilikle döndü. Bunlar arasında Locarno’dan alınan en iyi ilk film ödülü ve Saraybosna Film Festivali en iyi film ödülü var. Uyduruk festivaller değil yani ki El Gouna’nın yarışması da güçlü filmlerden oluşuyordu. “Korkunç Anne” klasik anlamda feminist bir film gibi başlıyor. Ezilen bir ev kadını, kitap yazmaya başlar. Fakat kitabının erotik içeriği ortaya çıktıkça kocası ve çocuklarının tepkisini çeker. Neyse ki bir kitapevi sahibi kadına destek olmaktadır. Kafka’nın “Dönüşüm” romanıyla da paralellikler taşıyan öykü, seyirciyi şaşırtmayı başarıyor. Bunun ötesinde bir ilk filmden beklenmeyecek kadar olgun bir sinema dili var filmin. Oyunculuklar ve görüntü yönetimi de çok iyi olunca ortaya ödül canavarı bir film çıkmış. “Korkunç Anne”yi Nisan ayında İstanbul Film Festivali’nde seyretme fırsatımız olacak.

İkincilik Ödülünün sahibi “Hakaret”i geçen hafta konu etmiştim ki o da Filmekimi’nde gösterildi. Festivalde üçüncülük ödülünü kazanan Boris Klebhnikov’un “Aritmiya” adlı filmini ise izleyemedim.

Festivalde en iyi erkek oyuncu ödülünü Lucrecia Martel’in Zama adlı filmindeki rolüyle Daniel Gimenez Cacho’nun oldu. Martel’in Zama’sı takibi zor bir film. Geçtiğimiz hafta Filmekimi’nde gösterilen film bazen bir rüya atmosferi kazanıyor; kimi zaman karakterlerin ruhunda yankılanan sesler fona hakim oluyor. 18. Yüzyılda Arjantin’de bir devlet görevlisinin Godot’yu bekler gibi tayinini beklemesi ve bu tayinin bir türlü gerçekleşmemesinin filmin konusunu oluşturduğu söylenebilir. Çok etkileyici sahneleri olan bu film ikinci bir seyri hak ediyor. Martel, ilk filmi Bataklık’la (La Cienega) sinemaya başladığından beri, her filmiyle ilgi çekmeye devam ediyor.

En iyi kadın oyuncu ödülü ise Fas filmi “Volubilis”teki rolüyle Nadia Kounda’nın oldu. Film, tam bir Bekçi Murtaz öyküsüydü. Kraldan çok kralcı bir alışveriş merkezi güvenlik görevlisi, kendisine verilen görevi ciddiye alıp, zengin bir adamın karısını hizzaya sokmaya çalışır. Güvenlil görevlisinin başına her türlü bela gelir tabii. Polis dayağı, aşağılanma, işten atılma… Adamın intikam çabası da başarısızlığa mahkumdur. Volubilis iyi niyetli bir film olsa da fazlasıyla basite indirgemeci bir filmdi. Fakat Nadia Kounda ödülünü hak ediyordu.

En iyi Arap filmi ödülü yine fazla sıradan ve nostaljik Fotokopi’nin oldu. En iyi belgesel ödülü ise geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz “Ben Senin Zencin Değilim”e gitti. BSZD doğrusu beni hayal kırıklığına uğratan bir film olmuştu. Hakkında duyduğum o kadar övgüden sonra, James Baldwin hakkındaki bu belgesel bana sürekli aynı şeyi söyleyerek kabak tadı vermişti.

Ödüllü filmler dışında iki filmden daha söz etmek isterim. Birincisi Jean Michel Cousteau’yu yönetmen koltuğunda gördüğümüz “Denizin Harikaları” adlı 3d (üç boyutlu) belgeseldi. Üç boyuttan genelde nefret ederim ama teknik, bu filmde muhteşem bir etki yaratıyor. Deniz canlılarına merak duyanlar kaçırmamalı.

Diğer film ise konulu bir uzun metraj film: Kantemir Balagov’un “Yakınlık” adlı film, Kabardey bölgesindeki Yahudi azınlık bir ailenin maruz kaldığı olayları anlatıyor. Irkçılık, etnik şiddet, aile içi gerilimler… Balagov’un filmi çok sert ve etkileyici.. Umarım görme şansı buluruz.

Sony’nin defolu malı: Blade Runner 2049

TARİH:  14 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sony, Türkiye’de defolu yani kusurlu bir ürünü bile, isteye piyasaya sürdü. Bu ürün olması gereken standartların altında ve Batı’daki muadillerine göre eksik parçalar içeriyor. Bu durum tüketici haklarını açık bir ihlaldir. Sözünü ettiğim mal “Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı” adlı film. Filmin bazı sahneleri bozulmuş, çerçevede görünmesi gereken öğeleri ayıklanmış. Başka planların da çıkarıldığına dair iddialar var. Filmi görmedim ve bu haliyle görmek de istemiyorum. Bu muameleye maruz bırakılmayı, yaşam tarzıma bir saldırı olarak görüyorum. Tüketici haklarıma bir saldırı olarak görüyorum. Sony bunu şöyle açıklıyor bir de utanmadan: “Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”

Düşünün, Sony size bir televizyon satıyor ama bu televizyon bazı kanalları göstermiyor, bazı görüntüleri kendisi flulaştırıyor, bazı dvd’leri müstehcen bulup sansürlüyor. Sony’nin bir radyo sattığını düşünün; Avrupa’daki versiyonu her frekansa açıkken, size satılan radyo bazı frekanslara kapalı. Bazen fazla tiz bulduğu sesleri kısıyor, bazen de bu ses fazla bas, sizin hassas kulaklarınızı tahriş eder buyuruyor.

Ve gerekçesi de bana saygı! Yerel kültürüme saygı! Ne demek yerel kültür? Sinema bir yerel kültür mü? Sana Orhan Pamuk’un kitabını sansürleyip okutmaya kalksam, buradaki hüzün sana ağır gelir desem bunu kabul eder misin Sony’nin aklı evveli? Tek derdin daha geniş bir pazar bulmak kendine, daha çok para kazanmak, bunu da yerel kültüre saygı diye yutturmaya çalışıyorsun! Burada sansür kurulu diye bir şey var. Biz onunla mücadele ederiz; sen de destek olsan keşke. Ama sen sansürü baştan kendin uyguluyorsun!

Sony’nin bu hamlesini protesto edin! Balde Runner’a bilet alıp da gitmeyin! Tüketici haklarını koruyan dernekler, lütfen harekete geçin! Sony’yi şikâyet edin! Bize defolu mal kakalamaya çalışıyor! Bu bir suçtur! Sessiz kalmayın!

Soygun: Ailem İçin

TARİH:  21 Ekim 2017
GAZETE/DERGİ: Birgün

Safdie Kardeşler Amerikan bağımsız sinemasının yeni yıldız yönetmenleri. Soygun (Good Time), bizim sinemalarımızda ticari vizyon şansı bulan ilk filmleri. Soygun, Safdie kardeşlerin ünlü oyuncularla çalıştıkları ilk film de aynı zamanda. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, eleştirmenlerce de beğenildi ama ödül alamadı.

Çok yakın tarihli Hell or High Water (2016) filminde ipotek altındaki evlerini kurtarmak için banka soyguncusu olan iki kardeşin hikayesini izlemesek, Soygun’un tematik olarak tamamen 70’leri çağrıştırdığını düşünebilirdik. Kirli bir dünyada, asil bir dava için mücadele eden hırsızlar, çokca 70’leri çağrıştırıyor. Özellikle de Al Pacino’nun başrolünde oynadığı, Sidney Lumet’in yönettiği Dog Day Afternoon (1975; Köpeklerin Günü) akla geliyor. Köpeklerin Günü’nde, arkadaşının cinsiyet değişimi ameliyatını finanse edebilmek için banka soymaya kalkan birinin hikayesi anlatılır. Soygun’un biri zihinsel özürlü iki kardeşinin de niyetleri için “iyi” diyebiliriz. Akıllı olan kardeş Connie’nin (Robert Pattinson) niyeti hayalindeki çiftliği alabilecek miktara denk gelen 65.000 doları çalmak ve büyükannesini ve kardeşini de yanına alarak o çiftlikte mutlu, mesut yaşamaktır. Sabıka kaydı olmayan Connie’nin daha önce suça bulaşmadığını varsayabiliriz (New Yorker’ın yazarı Richard Brody, Connie’nin daha önce işlediği suçlarda yakalanmadığını düşünmüş). Yani Connie, ailesini kurtarmak, onlara daha iyi bir yaşam sunmak için mücadele eden biri. Ama Connie hakkında söylenebilecek iyi sözler burada bitiyor. Becerikli ve cesur olduğu dışında.

Connie amacı doğrultusunda insanlara yalan söylüyor, dolandırıyor, birisini öldüresiye dövüyor. Kısacası ailesi bir yana, dünyanın geri kalanı bir yana Connie için. Banka soygununu başarıyla gerçekleştirse de, bankacıların da bazı numaraları olabileceğini hesaba katmıyor Connie. Zeka özürlü kardeşi Nick (Ben Safdie ortak yönetmen olmanın yanı sıra bu rolü de üstlenmiş) paniğe kapılıp kaçınca ve nihayetinde gözaltına alınınca, Connie kardeşini kurtarma misyonuna soyunuyor. Başka karakterler devreye giriyor, kaçma kovalamaca sürüyor vs…

Soygun bir yandan Connie karakterini özdeşleşilebilecek bir karakter olarak sunmamaya çalışıyor bir yandan da tam da tersini yapıyor. Yani film başlar başlamaz, progressif rock’ın elektronik versiyonunu çağrıştıran bir müzikle duyularımıza saldırılmaya başlıyor. Seyirciyi gerilim içinde tutmak, kahramanın gerginliğini hissetirmek için elinden geleni yapıyor yönetmen. Çok yakın plan çekimler, omuz kamerası da seyirciyi olay mahallinin içine sokuyor. Kötü şeyler yapsa da nihayetinde asil bir misyonu olan kahramanla özdeşleşmekten başka çaresi kalmıyor seyiricinin.

Peki bütün bu harala gürelenin arkasında yatan bir anlam var mı? Mesela Hell or High Water’daki gibi bir finans kapital eleştirisi? Ben göremedim. Siyahlara yönelik polis önyargısına dair şeyler var filmde. Connie bu önyargıyı da kullanmaktan çekinmiyor. Safdie’ler çıkışsız, karanlık bir dünya çiziyorlar fakat bu bakışlarında entelektüel bir derinlik yok. Kısacası Soygun kanımca sığ, derinliksiz bir film. Pattinson’ın ve küçük bir rolde Jennifer Jason Leigh’in ve Ben Safdie’nin iyi oyunlarına rağmen, bir gece boyunca yaşanan bu öyküye de karakterlere de ikna olmadım, onlardan etkilenmedim. Ama Cannes seçicileri böyle filmlere bayılıyorlar. Belki saf sinema denen bir şey olduğunu düşünüyorlar bu filmlerde. Peki 70’lerin geri dönüşü diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Henüz yeterli veri yok, bazı işaretler var sadece. Mısır’da El Gouna festivalinde, Oliver Stone’un master class’ına katıldım. 70’lerin radikal ruhundan bugün eser olmadığını söyledi Stone. Doğru elbette. Ama 70’leri anmaya başlamak bile bir şey olabilir.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com