Yükseliş, düşüş, yükseliş

TARİH:  8 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Seyrettiğim hiçbir konulu boksör filmi James Toback’ın belgeseli “Tyson” kadar etkilememiştir beni. Mike Tyson kulak koparmasıyla tanınan, hiç sevimli olmayan bir ağır siklet boks şampiyonuydu. Tyson’ın dramı o kadar çarpıcıydı ki hiçbir dramatik film yanına yakalaşamadı, en azından benim için. “Son Şans”ın da “Tyson”a yaklaşma şansı hiç yok. Ama iki filmin de ortak noktaları var.

HAYATA YENİK BAŞLAYANLAR
Boksörler, hayata yenik başlayanlardan çıkıyor. Son Şans’ın kahramanı Billy Hope (Jake Gyllenhaal) tıpkı gerçek hayattaki Tyson gibi kendisini koruyacak kollayacak anne-baba figürlerine muhtaç büyük bir çocuk. Filmde Bily Hope’un boks yaparken kendisini savunmayı bilmemesi sanki bu durumunun da bir metaforu. Billy Hope yetimhanede büyümüş, okuma yazması zayıf, cahil bir koca bebek. Kendisi gibi yetimhanede büyümüş karısı Mo (Rachel McAdams)onun adına kararları veriyor, onu çekip çeviriyor. Mo, Billy’nin sadece karısı değil, annesi ve hamisi aynı zamanda. Mo’nun devreden çıkma ihtimali demek, bütün dengelerin bozulması demek. Tıpkı Tyson’un hayatındaki baba figürünü kaybetmesinin yaratacağı etki gibi.

BOKSÖRLERİN ORTAK NOKTALARI
Boksör deyince aklımıza Muhammed Ali gelir ama Ali sıra dışı bir örnek. Fazla akıllı ve fazla kültürlü bir örnek. Boksörlerin çoğu braz kıt zekâlı, epey yontulmamış tipler. Billy Hope’un da böyle yanları var: Öfkesini kontrol edemiyor ama bir yandan da çok iyi bir baba. Ta ki kendi anne figürünü kaybedene dek. Allahtan Billy, annesini kaybedince kendisine bir baba figürü buluyor (Forest Whitaker).

FİLM KENDİNİ İZLETTİRİYOR
Film hem gerçek hayattan hem de sinema tarihinden klişeleri bolca kullanıyor. Billy Hope’un yükselişi, düşüşü ve yeniden yükselişi çoğu sporcu filmlerinin bildik şablonuyla bire bir uyuşuyor. Bütün bu süreçler göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor, bir inandırıcılık barındırmıyor. Billy’nin soyadının Hope yani “umut”, kötü rakibinin ise mafya lideri Escobar’la aynı oluşu gibi ucuz numaraları da var filmin. Ama yine de “Son Şans” iyi oyuncularıyla kendisini izlettiriyor. Hele Billy’nin küçük kızı rolünde bir Oona Laurence var ki, bu kadar başarılı bir çocuk oyuncu olur. Tabii ki Jake Gyllenhaal’un elinden geleni yapmış olmasına da şapka çıkarıyoruz, oyunculuğundan çok fazla etkilenmesem de. Haftanın diğer filmleriyle kıyaslayınca, en iyi seçenek “Son Şans”.

Mazi kalbimde bir yaradır

TARİH:  15 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Genç, üst orta sınıf bir çift California’ya taşınır. Hem erkek orada yetişmiştir, hem de çok iyi bir iş teklifi almıştır. Adam yükselmektedir fakat kadın yaptığı düşüğün ardından pek de iyi durumda değildir. Genç çift, yeni evlerine yerleştikten hemen birkaç gün sonra bir mağazada, adamın eski bir ortaokul arkadaşıyla tanışırlar. Bu eski arkadaşta bir tuhaflık vardır ve herkes bunun farkındadır.

Biliriz ki bu tuhaf arkadaş genç çiftin peşini bırakmayacaktır. Ama yalnız ve bunalımlı kadın yine de bu yalnız, işsiz ve bunalımlı adama bir şans vermekten yanadır. Acaba neler olacaktır? Ve neden? İki adam arasında geçmişte bir şey mi yaşanmıştır? Ne yaşanmıştır? Yoksa tuhaf adam sadece genç kadından hoşlanmakta ve kocanın da dediği üzere kadınla yatmayı mı amaçlamaktadır sadece?

“Geçmişten Gelen” bir gerilim filmi. Bir ilk filmden beklenmeyecek kadar da iyi çekilmiş. Filmin yönetmeni Joel Edgerton tuhaf “stalker” Gordo’yu çok iyi canlandırıyor. Gözlerindeki o derin uçurum ve hüzün insanı hem tedirgin ediyor hem de karaktere empati duyuruyor. Yükselen iş adamı Simon’da Jason Bateman ve umutsuz ev kadını Robyn rolünde Rebecca Hall da çok iyiler.

Fakat filmin gözardı edilemeyecek sorunlu bir yanı da var. İki erkek arasındaki rekabet ve intikam oyununda kadına düşen rol bir piyon olmaktan öteye gitmiyor. Hatta öyle ki bu acımasız oyunda asıl ezilen ve yaralananın kadın olduğu gerçeği bile gözden kaçabilir. Film tuhaf Gordo’ya ve onun derdine gösterdiği empatiyi, Robyn’e göstermiyor. Robyn, savaş terimleriyle konuşursak bir “collateral damage”, bir munzam zarar ya da sivil kayıp. Vikinglerden, İslam Devleti’ne (İŞİD) savaşlarda da belli başlı amaçlardan biri bu değil mi: Başkasının kadına el koymak, kadına tecavüz etmek. Düşmanın sadece bugününü değil, geleceğini de elinden almak.

Geçmişten Gelen baştan sona merakla izlenen bir film. Pişman olmazsınız.

Zaman tedavi etmez

TARİH:  17 Ağustos 2013
GAZETE/DERGİ: Birgün

Ece’yle birlikte CNN-Türk’te çalışıyorduk deprem olduğunda. Beni Perşembe akşamüstü arayıp bu yazıyı yazmamı talep ettiğinde belki de ret edemememin sebebi, o günleri hatırlamamdır. Ece’den 30 TL (ya da 30 milyon TL) borç alıp Yalova’ya gidişimi, Ece’nin acımı paylaşan ilk kişilerden biri oluşunu…

Ama halâ bilmiyorum ne yazacağımı. Üzerinden 14 yıl geçmiş ama ben o sarsıntının etkisindeyim. Ne kendi duygularımı doğru dürüst biliyorum, ne de hayatımın nasıl değiştiğinin çok farkındayım. Çünkü halâ sallanıyorum, halâ kendimde değilim.

Ayşegül’le 1989’da evlendik. Çocuk yapmak çok büyük bir karardı ve biz cesaret edemiyorduk bir türlü. Sonra 30 Aralık 1994’te bir bomba patladı. The Marmara Oteli’ndeki Opera Pastanesi’ne Deniz Demir adlı bir PKK militanı bomba koymuştu. Onat Kutlar eşi Filiz’le buluşacaktı o pastanede o gün. Ablam da arkadaşı Beyza’dan doğum günü hediyesini alacaktı. Yasemin bomba patlar patlamaz, Onat abi 11 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra hayatını kaybetti.

Yasemin’in ölümü ailemizi darmadağın etti. Annem bir daha eskisi gibi olmadı. Yasemin için şiirler, kitaplar yazdı, anma toplantıları düzenledi. Eskisi gibi olmak istemiyordu zaten. Yasemin o gün evden çıkmayı hiç istemiyormuş ve annemden Beyza’ya telefonda “Yasemin evde yok” demesini istemiş. Ama ya o söylemekte geç kalmış ya annem yalan söylemeyi becerememiş ve Yasemin, Beyza’yla konuşup randevu vermek zorunda hissetmiş kendini. Ama bu hikaye yaşanmış olmasa da bir yakınını kaybedenler bilir hayatta kalanın suçluluk duygusunu. Bu duygunun mantıklı bir nedeni olması gerekmez. O ölmüştür ve siz yaşıyorsunuzdur. Demek ki yapmanız gereken bir şeyi eksik yapmışsınızdır. Ya da siz de onunla birlikte ölmemişsinizdir. Niye?

Ölüme yaşamla cevap vermek Yasemin’in ölümünün ardından aklımıza düştü Ayşegül’le. Ve iki çocuk yapmaya karar verdik. Şansımız yaver giderse bir erkek, bir de kız çocuğu istiyorduk. Ali böyle oldu. Ve Ali doğacak gün olarak 30 Aralık’ı yani Yasemin’in öldüğü günü seçti. 1997’nin 30 Aralık’ında annem ve babam Yasemin’in anma toplantısındayken Ayşegül Ali’yi doğuruyordu. Kaderin çok acayip bir tesadüfüydü.

Ali… Mavi gözlü, siyah saçlı, gürbüz bir bebek olarak doğduğunda, ağladım. Yine de baba olma fikrine alışmak o kadar kolay değildi. Ama Ali gülücüklerle uyanan, daha 1 yaşındayken bile çevresine empati gösterebilen özel bir çocuktu. Her görenin aman nazar boncuğu takın dediği bir çocuk güzeliydi.

Doğacak çocuğumuzla Yasemin’in geri gelmesini bekleyen annem Ali’ye alışmakta çok zorluk çekti. Bütün ultrasonlara rağmen son ana kadar bir kız çocuk beklemeyi sürdürmüştü. Erkek çocuk onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca yasından çıkmak da istemiyordu. O günlerde çekilen fotoğraflarda annem Ali’yi zoraki tutan, severmiş gibi yapmaya çalışan bir haldeydi. Ama Ali kendisini sevdirmeyi bildi. Babam zaten Ali’yle hemen aşk yaşamaya başlamıştı. Ali de dedesine çok düşkündü.

Ben, Ali doğduğunda bir yandan Roll ve Ekspress’te yazıyor bir yandan da Açık Radyo’da program yapıyordum. Paramı ise rehberlikten kazanıyordum. Ali doğunca yaşam biçimimi değiştirmeye karar verdim ve CNN-Türk’te yazar olarak çalışmaya başladım. Ayşegül de IBM’de çalıştığı için Ali gündüzleri evde bakıcıyla kalıyordu. Ağustos ayında annemler Fethiye’ye tatile gitmek istediler Ali’yle birlikte. Ama arabalarının arka koltuğunda emniyet kemeri yoktu. Öyle olunca da bebek koltuğunu bağlamak mümkün değildi ve bu riskli bir şeydi. Biz, emniyet kemeri olmadan yola çıkmalarına itiraz edince onlar Fethiye seyahatinden vazgeçtiler ve Yalova’da, Yüksel Sitesi’ndeki yazlıklarına gitmeye karar verdiler. 14-15 Ağustos’ta Ayşegül’le ben de Yalova’daydık. Annem artık yasından çıkmış ve Ali’yle o da aşk yaşamaya başlamıştı. Yıllardır yüzü gülmeyen annem, Ali’den söz ederken gözlerinin içi gülerek “Öyle tatlı şımarıyor ki!” demişti. Ali’ye şişme bir havuz almıştık. Havuzu şişirtmek için benzinciye giderken, yol kenarında ölü bir yalıçapkını kuşu gördüm. Yalıçapkınını Yalova’da daha önce hiç görmemiştim. Güney Ege’de veya Akdeniz bölgesinde görmüşlüğüm vardı, bu harika güzellikteki kuşlardan ama Yalova’da, Marmara’da? İlk kez görüyordum ve o da ölüydü. Bu garip imge kafama çakılıp kaldı. Sanki kötü bir şeyler olacağının habercisi gibiydi. Kuşa üzülmüştüm ama üzerinde de durulacak bir şey değildi. Bunlar tabii ki anlamsız tesadüfler ama insan aklı en anlamsız şeylerden anlamlar çıkarır. Benim zihnim de sonra hep bu yalıçapkınını hatırlayacaktı.

15’i akşamı annemi, babamı ve Ali’yi son kez gördüm. Vedalaştık ve biz İstanbul’a Şişli’deki evimize döndük. Aradan 27-28 saat geçmişti korkunç sarsıntıyla uyandığımda. Ne kadar uzun bir sarsıntıydı, ne kadar korkunçtu. Elektrikler kesikti. Telefonlar çalışmıyordu. Sokağa inip arabanın radyosundan depremin merkezini öğrenmeye çalıştık ama sağlıklı bir bilgi yoktu. Bunun üzerine birlikte CNN-Türk’ün merkezine gittik, belki daha sağlıklı bir bilgi ediniriz diye. Cüneyt Özdemir de gazeteci refleksiyle hemen kanala gelmişti. Sabahın erken saatinde beni görünce iş yaptıracak adam bulduğu için sevinmişti. Ben, halâ kendimden utanırım, “buraya çalışmaya değil aileme ne olduğunu anlamaya geldim” diyemediğim ve havaalanına helikopter kiralamaya yola çıktığım için. Atatürk havaalanının daha önce hiç görmediğim garip yerlerinde sersem sersem helikopter kiralayan yer aradığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bir rüyada gibiydim. Ayşegül ise yalnız başına Yalova’ya gitmeye karar vermişti. Depremin merkezinin Gölcük olduğunu ancak öğleyin öğrendim ve derhal yola çıktım. Feribot rıhtıma yanaşırken o kadar büyük bir sorun yok gibi gözüküyordu. Minibüse binip Yüksel Sitesi dediğimde bir gariplik olduğunu sezdim. Yüksel Sitesi’ne geldiğimizde ise… Yüksel Sitesi yoktu. Çevresindeki birçok site az hasarla ya da hasarsız atlatmıştı depremi ama bizim site tuzla buz olmuştu. Yanlış yere geldiğimi sandım ama sitenin komşuları, Şekerbank Kampı ve Aydın 6 Sitesi oradaydı işte. Ortada da bizim sitenin olması gerekiyordu ama yoktu. Ayşegül’ü buldum. Ayşegül enkazı gördüğünde bayılmış. Ben yanında değildim. Ben ise kustum. Sersem gibiydim.

Ve sonra enkaz kaldırma çalışması başladı. Yıkıntıdan nerede olduklarını bile tahmin edemedik uzun süre. Bir gece, bir çocuğun cesedi çıkarken oradaydım. Çocuk kapkara olmuştu, toz topraktan. “Ali değil” diye sevinmiştim belli belirsiz. Ama o çocuğu unutamadım sonra, utançla hatırladım o korkunç anı.

İnanılmaz bir dayanışma gördüm. Çok sayıda tanıdığım, arkadaşım, yıllardır görüşmediğim dostlarım koştular yardıma. Ancak birkaç gün sonra Ali’nin oyuncakları ve giysileri çıkmaya başladı enkazdan. Artık yaşama şansları kalmamıştı. Ve Ayşegül’le ben, o an orada olmak istemedik. Arkadaşlarımız ve akrabalarımız çıkardı Ali’yi, annem Tuncay’ı ve babam Hikmet’i. Onları ölü olarak hiç görmedim. Görmeliymişim diye düşünüyorum halâ. Sanki öldüklerini halâ anlamış değilim. Belki de bu nedenle, onları ölü olarak hiç görmediğim için anlayamıyorum, kavrayamıyorum öldüklerini.

Hayatımız kökünden değişti sonrasında. Ayşegül de ben de işimizden ayrıldık. Ayşegül psikoloji okudu, ben önce radyoya döndüm, sonra Birgün’de çalışmaya başladım. Psikolojik yardım almaya başladım. Son derece irrasyonel işler yaptım, hayatımı maddi olarak çok zora soktum. Ve bütün bunları bile yeni yeni fark ediyorum. Sarsıntı sürüyor derken, bunları kastediyorum. Deprem benden hem geçmişimi hem de geleceğimi aldı. Anne, baba ve çocuk… Bir anda annesiz ve babasız bir çocuk ve çocuksuz bir baba haline geldim 1999’da. Yasemin’in öldüğü gün doğan ve nihayetinde annem ve babamı hayata döndüren Ali, annem ve babamla birlikte bu dünyadan ayrılmıştı.

Hayat devam etti. Bir erkek bir de kız çocuğu istemiştik; Ali’nin kardeşi Elif 2001 sonunda doğdu. Keşke abisi, dedesi, babaannesi, halası da hayatta olsalardı. Ama ben yine çocuklu bir babayım ve kızım bizi çok mutlu ediyor.

Büyük travmalar yaşamamış insanlar zamanla bazı şeylerin izinin kalmaması gerektiğini sanıyorlar. “Aradan bilmem kaç yıl geçmiş, artık bazı şeylerin bir anlamı kalmamış olması gerek” diye düşünüyorlar. Bazen en yakınındaki insan en anlayışsız ve en acımasız davranan olabiliyor. Oysa, zaman bazen hiçbir şeyi çözmüyor. Yara içten içe işlemeye devam ediyor. Bilmiyorum, neden deprem sırasında Yalova’da olmadığımı, neden onları orada bıraktığımı, neden oğlumu kucağıma alıp balkondan atlamadığımı, neden Fethiye’ye gitmelerine izin vermediğimi…

İnsanlıktan Uzakta: Vicdanın önemi

TARİH:  22 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi insanları, kardeşliği ve dayanışmayı anlatan filmler nedense sadece anaakımdan çıkar. Sanat sineması insan ruhunun karanlığını deşmeyi tercih eder. Karanlığın deşilmesi gerçekten de gereklidir; karanlıktan aydınlığa çıkabilmek için karanlığın yüreğine yolculuk etmek gerekir.

Karanlıktan çıkmak derken illa da toplumsal kurtuluşu kastetmiyorum. Toplumsal kurtuluş belki de hiç olmayacak, sosyalist/komünist ütopya belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek; hatta belki 35 yıl sonra küresel ısınmayla yok olacağız.

Kendimizden kaçamayız
Ama yine de bir gerçek var: Kendimizle her an başbaşayız. Kendimizden kaçamayız. Herkeste yok, biliyorum ama vicdan sahibi olanların önünde zorlu seçimler var. Kan gövdeyi götürürken bile insan kalabilmek, vicdan sahibi insanın, kendi kendisine olan borcu, zorunluluğu. Başka seçenek var elbette: sırtlan gibi de, çakal gibi de, fare gibi de yaşanabilir (Bu kendilerine göre sevimlilikleri olan, zavallı hayvanlardan özür dilerim, başka metafor bulamadım). Ama bunu kabul edebilen kişinin, insanca sevmek ve sevilmekten vazgeçmesi gerekiyor. Sevgi? Onca ihanet ve aldatma varken sevgiden söz etmek de zor. Ama olsun. Kendimizden vazgeçmeden, insan olmaktan vazgeçmeden, sevgiden vazgeçemeyiz. Her şeye rağmen. Her şeye gözümüzü kapayarak değil, her şeye rağmen. Gayet bencilce bir nedenle üstelik: Daha mutlu olabilmek için. Çünkü o lanet olası “ben”le her an birlikteyiz.

“İnsanlıktan Uzakta”, Cezayir’in bir dağ köyünde öğretmenlik yapan İspanyol/Fransız Daru (Viggo Mortensen) ile Arap köylü Mohamed’in (Reda Kateb) hikâyesini anlatıyor. Yıl 1954, Cezayir Bağımsızlık Savaşı yeni başlamış. Cezayirli önderlerin çoğu bir zamanlar Fransız ordusunda görev almış, madalyalar kazanmış eski Arap askerler. Bu eski kahramanlar, Fransa’nın gözünde şimdinin teröristleri. Teröristler çünkü kendi ülkelerini kendileri yönetmek ve okullarında sadece Fransızca değil Arapça da öğretmek istiyorlar çocuklarına.

Ortam hiç yabancı değil
Kendisi de eski bir asker olan Daru, işte bu ortamda öğretmenlik yapıyor ve küçük Arap çocuklarına Fransızcayla birlikte, o çocukların muhtemelen hiçbir zaman göremeyecekleri Fransa’nın coğrafyasını, dağlarını, ırmaklarını öğretiyor. Uğur Vardan’ın söylediği gibi “İki Dil Bir Bavul”u hatırlatan bir ortam…

Bu noktadan sonra filmin bazı sırlarını açık ediyorum; dikkat!

Bir gün Daru hiç istemediği bir görev üstlenmek zorunda kalır. Jandarma Daru’ya, Mohamed adlı köylüyü getirir. Daru’nun, kuzenin’in boğazını keserek öldürmüş olan bu adamı, bir günlük mesafedeki Tinguit kentine götürmesi ve “adalete” teslim etmesi gerekmektedir. Mohamed’i orada bekleyen idam cezasıdır. Daru, Mohamed’i mutlak bir ölüme götürmek istemez ama işin tuhafı Mohamed kuzenleriyle arasındaki kan davasının sona ermesinin tek yolunun Fransızlarca asılması olduğunu düşünmektedir. Aksi taktirde kuzenleri onu öldürerek, kardeşlerinin intikamını alacak ve bu kez sıra Daru’nun kardeşlerinin intikam almasına gelecektir.

Ne Daru ne de Mohamed kusursuz insanlar değiller. Mohamed her ne nedenle olursa olsun bir cinayet işlemiştir. Daru eski bir asker olarak kim bilir neler yaşamıştır… Ve de neler yaşayacaktır.

Ama bu iki insan da erdemli davranmak için yine de ellerinden geleni yaparlar. Daha fazla kan dökülmememesi için kendi hayatlarını riske atarlar. Kendi hayatlarına değer vermedikleri için değil, kendilerine değer verdikleri için. “Değer” sahibi oldukları için.

“İnsanlıktan Uzakta”, sanat sinemasında ender görülen bir şeyi yapıyor, kardeşliğe ve dayanışmaya inanıyor. Ne güzel!

İntikamı reddediyor
Bir nevi western olarak da görülebilir film ama westernler genellikle intikamı anlatırken, “İnsanlıktan Uzakta” intikamı reddediyor. Ve hatta filmin ezilenlerin, emekçilerin kardeşliği gibi bir teması olduğu dahi söylenebilir çünkü Daru ne egemen sınıfın ne de egemen etnisitenin bir üyesi. Fransızların “salyangozlar” diye aşağıladığı göçmen tarım işçisi İspanyollardan geliyor soyu.

Viggo Mortensen âşık olunacak bir adam. Bakışlarında o kadar büyük bir derinlik ve insancıllık var ki, insan gerçekte de olmasa, bu bakışlar sadece oyunculukla verilemez diye düşünüyor. Keza Reda Kateb de ezik, suçlu ama onurlu bir adamı çok iyi canlandırıyor.

Venedik’ten ana jüriden olmasa da 3 ödülle dönen bu filmi kaçırmayın. İnsan ruhunun karanlığı var ama aydınlığı da var.

Aşk ve Merhamet: Beyaz atlı prenses ile deli dâhi

TARİH:  29 Ağustos 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

İyi bir biyografik film seyretmek, boynuzlu at görmek kadar mucizevi bir şey. “Aşk ve Merhamet” hakkında biraz araştırma yaptıysanız genellikle çok beğenildiğini göreceksiniz. Ama bence ne yazık ki “Aşk ve Merhamet”, o mucizevi iyi biyografik film değil.

Türkiyeli ortalama bir seyirci için Brian Wilson adı çok bir şey ifade etmez. Wilson, Amerikan pop grubu Beach Boys’un her şeyi. Besteleri yapan o. Beach Boys, The Beatles’la hemen hemen aynı yıllarda piyasaya çıkıyor. Wilson, Beatles’ın büyük hayranı ve aynı zamanda onlarla büyük rekabet içinde. Bu rekabet Wilson’a bugün pop müziğin en iyi albümlerinden biri sayılan “Pet Sounds”u yaptırıyor. Beatles’ın “Rubber Soul” albümüne Wilson’ın cevabı oluyor “Pet Sounds”. Wilson, daha sonra eleştirmenlerce bir başyapıt sayılan ama benim bir kere bile dinlemeye zor dayandığım “Smile” adlı albümün yapımına girişiyor ama grubun diğer üyelerinin, özellikle de kuzeni Mike Love’ın muhalefetiyle karşılaşıyor. Van Dyke Parks’ın sözlerini yazdığı ve kayıtları 1967’de başlayan albüm ancak 2004’te gün yüzü görüyor. Çünkü Wilson bu arada büyük bir duygusal çöküş yaşıyor. Kötü bir psikiyatrın kölesi haline geliyor. Nihayetinde, beyaz atlı bir prenses tarafından kurtarılıyor vs.

Film iki bölümden oluşuyor
Film, biri 1960’ların ortalarında, diğeri 80’lerde geçen iki bölümden oluşuyor. Ama bu bölümler birbirlerini kronolojik bir sırayla izlemiyorlar, içiçe geçiyorlar. 60’larda geçen bölümde Wilson’ın Beach Boys’a turnelerde eşlik etmeye vazgeçmesi, “Pet Sounds”ın yazılış ve kayıt süreci, “kötü” babasıyla kavgaları, ilk karısıyla çıkma dönemi, “Smile” sırasında giderek depresyona girişi, güfte yazarı Van Dyke Parks’ın grubun diğer elemanlarınca dışlanması, Wilson’ın ilk çocuğunun doğması gibi noktalara değiniliyor.

İkinci bölümde ise artık Wilson kötü niyetli bir psikiyatrın kölesi haline gelmiştir. Her şeyini kontrol eden bu doktorun engelleme çabalarına rağmen Wilson bir araba galerisinde çalışan Melinda Ledbetter (Elisabeth Banks) ile birlikte olmaya başlayacak ve nihayetinde Melinda, Brian’ı kötü doktor Landy’nin (Paul Giamatti) pençesinden kurtaracaktır.
60’lardaki Brian Wilson’ı Paul Dano canlandırırken, 80’lerdekini John Cusack canlandırıyor.

İlk bölüm bize ne grup elemanlarından herhangi birini, ne Wilson’ın kız arkadaşı/karısını, ne söz yazarı Parks’ı, ne de Wilson’ın babasını tanıtabiliyor. Bunun dışında çok büyük değişimlerin yaşandığı 1960’ların ruh hali ya da toplumsal çalkantıları da filme yansımıyor. Herhangi bir Beach Boys şarkısını baştan sona dinleyemiyoruz. Wilson’ın dehasından çok, çalışma metotlarının tuhaflığı ve saplantılılığı hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Evet, Wilson’ın sık sık deha olduğu söyleniyor ama bunu keşke seyirci de filmden çıkarabilse, en azından bir şarkısını baştan sona dinleyebilse. Wilson’ın uyuşturucularla ilişkisi de yüzeysel geçiyor. “Smile”ı bir nevi dinsel müzik olarak yazdığını, insanların güldüklerinde aşkın bir ruh haline girdiklerini düşündüğünü (smile “gülümse” demek) ve bir gün insanların, kendi şarkılarıyla dua ettiklerini görmek istediğini filan da öğrenemiyoruz. Paul Dano özellikle açılış sahnesinde çok iyi ama sonra iz bırakacak bir karakter çizebildiği ya da ona bu malzemenin verildiğini söylemek zor. Hele hele sonradan evlendiği kız arkadaşıyla nasıl bir ilişki yaşadığını anlamak hiç mümkün değil.

Özellikle bu son noktanın, filme damgasını vurduğunu sandığım gerçek Melinda’nın etkisiyle silindiğini düşünüyorum. Filmin 80’lerdeki bölümü daha çok Melinda hanımın, Brian beyi nasıl kahramanca kurtardığının hikayesi. Melinda karakterinin bu apaçık hasta adama neden bu kadar sahip çıktığını, bu sürede nasıl iç çelişkiler ya da hırslar filan yaşadığını da görmüyoruz filmde. Eisabeth Banks, zengin erkek tavlama ve Cadillac satma sanatından örnekler veriyor: Yumuşak konuşmalar, anaç ve seksi bakışlar falan… Ama buna karakter yaratmak denemez. Melinda hanıma bir güzelleme demek daha doğru olur. Fakat hakkını yemeyeyim, belli ki Melinda Ledbetter’in sonuç olarak, Brian Wilson’a çok pozitif bir etkisi olmuş, burası belli. Güvenli tek bir ilişki bile hasta bir ruhu “görece” iyileştirebilir.

Bütün bunları söylemekle birlikte, bu hafta “Aşk ve Merhamet”in başka bir rakibi yok. Diğer filmlerden yine de daha iyi olduğunu belirtmek gerek. Daha önce hiç fikriniz yoksa Beach Boys’u merak etmeniz muhtemel ki bu da az bir kazanım olmaz. Doğrusunu isterseniz ben Beach Boys’un daha az “sanatsal”, daha çok “pop” dönemini tercih ediyorum.

Bu arada internette “Smile”ın yapılışı ile ilgili bir belgesel var. Bence filmden çok daha ilginç.

Taşıyıcı-Son Hız: Son zırva

TARİH:  5 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bazı haftalar, üzerine yazmaya değer hiçbir film olmuyor. Açıkçası “Taşıyıcı: Son Hız”da üzerine yazmaya değecek bir film değil. Son yılların en kötü aksiyon filmlerinden biriyle karşı karşıyayız. Frank “Taşıyıcı” (Ed Skrein) adlı kahramanımız, bir “kaçış sürücüsü”dür. İllegal işlerde, soygunculara vs., şoförlük hizmeti verir. Frank’in babası Frank Sr. ise İngiltere’nin Monako konsolosluğundan yeni emekli olmuş, eski bir İngiliz ajanıdır.

Rus mafyasının çalıştırdığı dört fahişe, patronlarından intikam almakta baba-oğul Frank’lerden yararlanırlar. Film, en çok sanırım, belli bir marka otomobil markasının reklamı olarak seyredilirse anlamlı. Yoksa ne hikâyede ne de karakterlerde üzerine konuşulacak bir şey yok. Luc Besson’ın elinin değdiği bütün aksiyon filmlerinde olduğu gibi bu filmde de “ırkçı” tonlar var.

Ruslar ne menem bir mafya oluşturmuşlarsa her aksiyon filminde, Batılı rakiplerinden feci dayak yiyorlar. Bu film de istisna değil. Rus mafyasının bu kadar beceriksizlikle nasıl bu kadar güçlendiğini anlamak imkânsız. Hem her yerdeler, hem de üflesen dağılıyorlar. Ne kafaları çalışıyor ne de dövüşebiliyorlar. Arap kökenli, koyu derili serseri çeteler de farklı değil. Taşıyıcı, hepsini bir çırpıda haklayabiliyor. Film, akisyonun yanına eser miktarda baba-oğul çatışması, aşk filan gibi şeyler de serpiştirmiş. Başka ne diyeyim… Beş para etmez bir film.

Sessizliğin bakışı: Komünist soykırımı

 

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

1965’te Endonezya’da 20. yüzyılın en büyük soykırımlarından biri gerçekleşti. Başta ABD ve Büyük Britanya’nın desteklediği, kaynak ve silah sağladığı bu soykırımda bir milyonun üzerinde insan “komünist” oldukları gereçesiyle öldürüldüler. Bu soykırıma bırakın ses çıkarmayı, destek oldu Batılı ülkeler. Hâlâ da sorumluluğu üstlenen yok, ne Endonezya’da ne de Batı’da. Hatta Oppenhemer’in BAFTA ödül töreninde Batı’yı sorumluluğunu üstlenmeye çağıran konuşması, sansürlenerek internete konmuş. İnsan hakları ve demokrasi söylemleri her zaman olduğu gibi bugün de sadece sadece ve sadece politik amaçlar doğrultusunda kullanılan kavramlar ne yazık ki.

Yalan tarih okullarda
Amerikalı yönetmen Joshua Oppenheimer, soykırımın ne olduğunu bilen, Nazilerin Yahudi soykırımına kurban vermiş bir aileden geliyor. Oppenheimer yıllarca Endonezya’da yaşamış, dillerini öğrenmiş. Bu sırada soykırımla ilgili bilgiler toplamış. Endonezya’da bu korkunç dönemin suçluları, bugün de güçlü konumdalar. İktidardalar. Dolayısıyla, hiçbir şekilde soykırımla yüzleşilmemiş. Aksine okullarda, yalan bir tarih anlatılıyor. Komünistlerin ne kadar korkunç oldukları, nasıl işkenceler yaptıkları derslerin konusu. Oysa gerçeğin bunla uzaktan yakından alakası yok.

Endonezya’nın askeri yönetimi, işi sağlama almış, soykırımı ordu doğrudan yapmamış. Sadece soykırımı yapan çeteleri korumuş, kollamış ve desteklemiş. Yandaş basın da istihbarat kaynağı olarak hizmet vermiş.
Oppenheimer’ın bu konuyu ilk ele alan filmi “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing) adını taşıyordu. Bizde festivallerde gösterildi ama vizyona girmedi. Bu filmin “film içinde film” denilen bir yapısı var. Dönemin eli kanlı katillerinin hâlâ eylemlerini büyük bir gururla anlattıklarını gören Oppenheimer, onlara o dönemi canlandırma imkânı sağlıyor.

Film mi gerçek mi?
Katillerin birkaçı, zamanında sinema filmi karaborsacılığı yapan “sinefiller”, yani sinema âşıkları. Âşık oldukları sinema türleri de Amerikan gangster , western ya da korku filmleri. Buradaki sadistik öldürme sahnelerine bayılıyor, Amerikan gangsterlerine özeniyorlar. Fakat komünistler, Hollywood filmlerine karşılar ve piyasadaki hâkimiyetinin azalmasını istiyor. Bu da karaborsacıların ekmek parasıya oynamak demek. Sadece o da değil, dediğimiz gibi bu çeteler sinemaya âşıklar!

Devlet kendilerine komünistleri öldürme görevi verdiğinde de iştahla ve hevesle bu işi üstleniyorlar. Oppenheimer, onlara, kâh western, kâh gangster filmi, kâh müzikal film mizanseni içinde cinayetlerini canlandırtıyor. Bazen bütün bir köy film icabı yakılıp, yıkılıyor. Filmle, gerçeği ayırt etmede güçlük çeken köylü çocukları uzun süre ağlama krizi geçiriyorlar.
“Öldürme Eylemi”nde yaptıklarının hesabını soran kimseyle karşılaşmayan, aksine yönetmeni de kendilerinden sanan katillerden biri, ciddi vicdan muhasebesine girebiliyor. Belgeseli çekilen kim olursa olsun, Oppenheimer’in yönetiminin ahlaki bir sorunu var. Film, filme çektiği insanları kandırıyor. Sonuç bize, paha biçilmez değerde bir belge bıraktığı için hoş görülmeli belki de. Fakat bu casusluk gibi bir şey aynı zamanda. Bilgi sızdırmak için, başka biri kılığına girmek… Ben yapmazdım, diyeyim. Bir de çocukların film çekimi sırasında çektikleri var ki, bence affedilmez. Çocuklar annelerinin, babalarının öldürüldüğü canlandırma sahnelerinde gerçekten travma yaşıyorlar.

 

Bu filmde farklı bir yol
Bence çok daha iyi bir belgesel olan “Sessizliğin Bakışı”nda Oppenheimer farklı bir yol izliyor. Bu kez abisi öldürülen bir göz doktoruyla birlikte, katillerin peşine düşüyorlar. Öldürdükleri birinin kardeşini karşılarında gören eski çeteci, yeni muktedirler bu kez son derece sert çıkıyorlar. Hiçbir biçimde sorumluluk üstlenmedikleri gibi, tehdit savurmaktan da geri durmuyorlar.
İki katilin doktorun kardeşini nasıl öldürdüklerini anlattıkları sahneler ise, akıldan çıkacak gibi değil. İnsanın bu kadar düşmesini, bu kadar değersizleşmesini sinemada daha önce görmemiştim. Bu katillerin inançlı Müslümanlar olduğunu söylediğimde, birileri hop oturup hop kalkabilir. Gerçek İslam bu değil diyebilir. Tabii ki Müslüman eşittir katil, terörist demek Batı’nın İslamofobik bakışı. Bunlar Müslüman değil demek de aynı derecede yanlış ama. Bu katiller, kendilerini Müslüman, komünistleri de öldürülmeleri farz olan inançsızlar olarak görmese, bu cinayetleri o kadar kolay işleyemezlerdi. Bugün IŞİD’cilerin insanların kalbini söküp yemeleri gibi, Endonezya’nın mümin katilleri de kurbanlarının kanını içmiş. İnançlarına göre, kurbanın kanını içen delirmezmiş. İçmeyenler de delirmişmiş zaten. Palmiye ağaçlarına çıkıp, ezan okuyanlar varmış delirenlerin içlerinde.

Tehlike geçmiş değil
Endonezya’da bugün katiller, kurbanlarının aileleriyle komşu olarak yaşamayı sürdürüyorlar. Kurbanların aileleri her an yeniden dehşeti hatırlıyor ama hesap soramıyorlar. Batı da, kendi sermayesine ucuz emek ve talan edilecek doğal kaynaklar sunmuş olan bu rejimle iyi geçinmeyi sürdürüyor. Ama Endonezya’da bir şeyler de değişmeye başlamış. Görece daha sol hükümetler iş başında şimdi. Ama tehlike geçmiş değil. Bu yüzden filme katkıda bulunan Endonezyalların adları jenerikte “anonim” olarak geçiyor.
“Sessizliğin Sesi”ni muhakkak görün! Sonra da ne yapıp edip, “Öldürme Eylemi”ni bulup izleyin. İçiniz kararacak ama linç çetelerinin sokaklarda dolaşmaya başladığı günümüz Türkiyesi’nde bu filmleri izlemek maalesef elzem. Bu iki film için sayfalarca daha yazı yazılabilir, yazılmalı da.

Sıradışı Anne: Muhafazakâr ve asi

TARİH:  12 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Sartre’ın devrimci ile asi arasındaki farkı tanımlayan sözleri var. Sartre, asinin, aslında düzenle çatışan biri olmadığını, tek istediğinin kendi sınırsız özgürlüğü olduğunu, kendine yönelik bu megaloman fanteziyi gerçekleştirmeye çalıştığını söyler. Kral ya da kraliçe olmak gibi, her şeye egemen olan ama sorumluluk taşımayan biri olmaktır asinin hayali. Rock’n’roll dünyasında bu düşün peşinde koşan çokça bulunur.

Oysa devrimci, disiplinli bir çalışma içindedir. Kendisinin olduğu kadar ve bazen daha da önce başkalarını da düşünür. Hedefi düzen içinde kral olmak değildir, krallığı kaldırmaktır.

Bir asinin muhafazakâr olması ilk başta şaşırtıcı gelebilir ama aslında doğaldır. “Sıradışı Anne” asi ve muhafazakâr bir kadının hikâyesi ve kendisi de muhafazakâr bir film. Asiliğe yaptığı güzelleme bir şey değiştirmiyor. Film “Amerikalı” olmaya bir güzelleme. Rock’n’roll bir sosyal tutkal, sınıfları, kültürleri birbirine yapıştıran bir zamk ve aynı zamanda yatıştırıcı işlevi görüyor filmde, çoğu zaman hayatta da olduğu gibi. Filmin son derece kimlikçi, son derece liberal bir ideolojisi var. İster Amerika yerlisi ol istersen Zenci, istersen gay ol, istersen heteroseksüel, ister ot içen yoksul bir rock’çı ol, ister son derece zengin Beyaz bir Amerikalı işadamı; hepimiz biriz, hepimiz Amerikalıyız ve bu ne şahane bir şey, diyor film. Sınıf farkları dediğin ise Bruce Springsteen’in bir şarkısı içinde kaynaşmamızla anında yok olur, bir önemi yoktur! Kimlikçiliğin sefaletinin sıkıcı bir örneği “Sıradışı Anne”. O kadar sıkıcı ki, sıkılmaya daha filmin afişini gördüğüm anda başladım. Bruce Springsteen’in, “Live” albümünün kapağını çağrıştıran bu afiş, filmin Springsteen’e yaptığı tek haksızlık değil. Bruce, bu filme malzeme olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor.

Ricki (Meryl Streep) filmin başında Tom Petty’nin “American Girl” şarkısını söylüyor. Ben sizin sevgili, tipik Amerikanlı kızınızım diyor Ricki. Bir zamanlar evli ve çocuklu bir kadınken, kocasını ve çocuklarını terk edip, hayallerinin peşinde rock’çı bir müzisyen olmuş Ricki. Herkesin herkesi sevdiği bir barda şarkı söylüyor. Gitaristle bir ilişkisi var ama sahnedeyken inkâr etmeyi seçtiği bir ilişki bu. Derken eski kocası, Ricki’yi, yeni boşandığı için bunalımda olan kızına destek olması için çağırıyor. Sonrası, herkesin nasıl eskisinden de daha çok birbirini seveceğinin hikâyesi. Ricki’nin, Ortadoğu’da savaşan Amerikan askerlerini destekleyen, Bush’a oy veren biri olduğunu söylemeyi es geçmeyelim. İster Cumhuriyetçi ol, ister Demokrat fark etmez! Amerikalı dediğin, tek millet, tek devlettir. İçindeki farklılıklarla birlikte. Ne güzel değil mi? Sınıf mı dediniz? Başka ülkelerin halkları mı dediniz. Bu filmde yerleri ve önemleri yok, onların.

Sicario: Orada, bir Meksika var uzakta

TARİH:  19 Eylül  2015 
GAZETE/DERGİ: Birgün

Bir süredir hayatımızda Denis Villeneuve diye Kanadalı bir yönetmen var. Kendisi iddialı, sanat sineması ile ticari sinema arasında konumlanan bir yerde filmler yapıyor. Kimlik meseleleri, modern Oedipus hikayeleri, kaçırılan çocuklar ve adalet ele aldığı temalardan bazıları. Ama Villeneuve’ün filmlerinde bu temaları taşıyacak bir ağırlık yok. Bir derdi var mı belli değil. Yönetmen neyi hedefliyor, anlamak güç. Sıkı yumruk atıyor ama boşluğa.

Son filmi “Sicario” da aynı boşlukta salınıyor. Boşluk kavramı belki de tam ifade etmiyor, meselemizi. Malum tabiatta boşluk yoktur. “Sicario” varoluşsal bir boşluğa işaret etmek istiyor, sanki. Çizdiği dünya öyle karanlık, öyle kirli ve vahşi ki, taraf olmak filme göre çok güç. Ama bu filmin baktığı çerçevenin darlığından kaynaklanan bir sorun. Yoksa taraf olmak o kadar da güç değil. Filmin adı olan “Sicario” (ki ne gerek var böyle bir isme, o da tartışılır), Romalılara karşı mücadele eden sofu Yahudiler için kullanılırmış. Gel zaman, git zaman Meksika’da “tetikçi” anlamında kullanılır olmuş.

Fakat filme ismini veren tetikçi (Benicio del Toro), filmin asıl kahramanı değil. Filmin kahramanı Kate Macer (Emily Blunt) adlı güzel ve “idealist” bir FBI ajanı ya da polisi. Genç ve güzel bir kadın neden FBI ajanı olur, nasıl bir çocuksu idealizmle yola çıkar ve hayatını tehlikeye atacak ortamlara girer, filmin ilgi alanında değil. Bizden istenen bu polisi, bu düzen bekçisini sevmemiz. Peki.

DÜZENİN FARKINDA BİLE DEĞİL
Fakat düzen, Kate’in bildiği gibi değildir. Kate, kimin elinin, kimin cebinde olduğu belli olmayan, doğru tarafta olduğunu bellediği CIA’in, gri bir alanda “mücadele vermek zorunda olduğundan” habersizdir. Yargısız infazlar, bu düzenin parçasıdır. Güpegündüz, büyük bir kalabalığın ortasında çıkan çatışmaların gazetelere çıkamayacağından, gizli bir elin sansür mekanizmasını işlettiğinden habersizdir. “Aaa, işte film düzeni eleştiriyor”, demeyin. Düzenin farkında bile değil bence film. Analitik değil, izlenimci bir bakışla durumun çok kötü olduğunu söylüyor ve bu durumun kaçınılmaz olduğunu ima ediyor, film. Seyirciye kalan ise, Meksika’da bu pisliğin içinde olmadığına şükretmekten başka bir şey değil. O uzaktaki köy varsın uzakta ya da daha iyisi, filmde kalsın.

Bir yanda, uyuşturucu talep eden bir kitle var. Bir yanda da uyuşturucu üreticisi Güney Amerika mafyası. Yapılacak şey, arzla talebin belli bir denge ve düzen içerisinde sürmesini sağlamak. Devletin yaptığı da bu. Mafyalar arası rekabetin fazla çirkinleşmesini önlemek, mümkünse bir tekelin bu işi tek başına yapmasının koşullarını oluşturmak. Pis bir iş, evet, ama yapacak başka bir şey yok.

HER ŞEY VATAN İÇİN
Film bu ortamı anlatırken, son derece becerikli, işinde yetkin bir CIA resmi çiziyor. Evet, sevimsizler ama Polyannacılık oynanacak bir dünya da değil bu. Pis işlerin, pis ve hasta adamlarca yapılması gerekiyor. CIA, kimi zaman kişisel meselelerini gündeme getirenlerle çalışsa da, o da görev icabı. Her şey vatan için.

CIA ajanları ya da onlara hizmet eden tetikçiler, bütün sevimsizliklerine karşın yine de bir tür üstün yetenekli kahramanlar filmde. Güçlü erkek modelleriler. Attıklarını vuruyorlar, tereyağından kıl çeker gibi düşmanlarını bir bir elemine ediyorlar. Meksikalılar ise… Orada mafya dışında bir şey var mı ki? Oryantalizm dört nala gidiyor.

Everest: Burada olduğumuz için!

TARİH:  19 Eylül 2015
GAZETE/DERGİ: Birgün

Everest’e tırmanmak için yola koyulan dağcılara, gazeteci sorar: “Niçin?” Everest’e çıkmak pek akıl kârı bir iş değildir çünkü. Ciddi hayati tehlike vardır ve ne kadar çabalarsanız çabalayın riski sıfıra indirmek mümkün değildir. Zirve insan yaşamına uygun bir yer değildir. Dağcıların cevabı “Çünkü dağ orada duruyor”, olur. Yani aslında bir cevap veremezler. Doğru cevap bana öyle geliyor ki “Çünkü ben buradayım, beni görün ve takdir edin” olmalı. Orada bulunmuş olmaktan başka bir davaya ve kimseye hizmet etmeyen bu çok pahalı ve tehlikeli eylemin böylesine trajik ve insani bir manası olmalı. İnsanlıkla bağ kurmaya yönelik, oldukça acıklı ve büyük ihtimalle hedefini tutturamayan bir eylem biçimi.

KİMİ DAĞA ÇIKTI KİMİ ÇIKAMADI
Ama “Everest” filmi aslnda bunları anlatmıyor. Filmi seyrederken, fena halde sıkıldığımdan, kar maskeleri altında kim olduklarını anlamakta güçlük çektiğim kahramanların maceralarını izlemekten vazgeçtiğimden, bütün bunları düşündüm. Başkalarıyla bağ kurmak için, hayatla bağlarını tehlikeye atan bir grup garip insan, pek de iz bırakmadan 3D perdeden geçip gittiler. Kimi dağa çıktı, kimi çıkamadı. Çıkan çıktı da ne oldu? Çıkamayan neden öldü? Hayatını bu işten kazanan rehberleri anlamak kolay da, yoksul bir postacının, çok zengin bir Amerikalının, orta yaşı geçmiş bir Japon kadının ortak noktası neydi? Bu gösteri sinemasında bu sorulara yanıt aramak, tamamen sizin çabanıza kalmış. Film, bir macera filmi olmaya çalışmış ama becerememiş. Yine de sıcak havalarda, bir serinlik hissettirebilir insana.

© 2020 -CuneytCebenoyan.com