Kelebeğin rüyası

TARİH:  1 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

“Bİr kere rüyamda kelebek olduğumu gördüm. Şimdi artık rüyasında kelebek olduğunu gören Chuangtze’miyim yoksa rüyasında Chuangtze olduğunu görmekte olan bir kelebek miyim bilmiyorum.”

Çinli bir bilgeye atfedilen bu sözler oldukça ünlüdür. Bu soruyu sormak belli bir bilgeliğe işaret ediyorsa da orada takılıp kalmak ve rüyadan çıkamamak olsa olsa deliliğe tekabül eder. Kim Ki-Duk filminde bu delilik durumunu mu ele almış yoksa bizzat delirmiş mi orasını bilemiyorum. Filmin erkek kahramanı rüyasında bir şeyler görüyor, fakat gördüklerini tanımadığı bir kız yaşıyor. Bir süreliğine ilginç olan bu düşünce 95 dakika için yetersiz kalıyor. Kim Ki-Duk keşke kısa metrajlı bir komedi çekseymiş.

Rüya

Orijinal Adı: Bi-mong Yönetmen: Ki-duk Kim Oyuncular: Jô Odagiri, Na-yeong Lee Türü: Dram Ülke: Güney Kore

Vasat bir film

TARİH:  1 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eski karısından yetişkin bir oğlu olan sevimsiz bir politikacı. Onun mutsuz genç karısı. Politikacının koruması psikopatik eğilimleri olan bir polis. Onun kendisini terk etmiş karısı ve iki çocuğu. Filme neden girdiğini anlamadığım bir öğretmen. ‘Mükemmel Bir Gün’ bu mutsuz insanların genelde mutsuz, kimleri için mutsuzdan da öte çok trajik öyküsünü anlatıyor.

Ama etkili bir sinema tutturamadan, karakterlere ilgimizi çekmeyi başaramadan. Politikacının oğlunun basına çektiği söylev mesela o kadar yapay duruyor ki… Keza aynı çocuğun babasının karısıyla yani üvey annesiyle aşkı da çok havada kalıyor. Ama psikopat polis ya da onun karısı gibi ana karakterler de ilgi çekmiyor… Sonuçta oldukça etkisiz bir film ‘Mükemmel Bir Gün’.

Mükemmel Bir Gün

Oyuncular: Un Giorno perfetto Yönetmen: Ferzan Özpetek Oyuncular: Isabella Ferrari, Valerio Mastandrea, Valerio Binasco, Nicole Grimaudo, Federico Costantini, Monica Guerritore, Angela Finocchiaro, Stefania Sandrelli, Nicole Murgia, Gabriele Paolino Tür: Dram Ülke: İtalya

Düşesin seçimi

TARİH:  1 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Eskİ şeyleri, eski usulde gösterip hâlâ iyi film çekmenin mümkün olduğunu kanıtlıyor ‘Düşes’. Zaten klasiklerin hâlâ keyif vermesi aksi takdirde mümkün olmazdı. ‘Düşes’in öyküsü oldukça fazla Anna Karenina’nınkine benziyor. Biraz da günümüzden Lady Di’nin gölgesi düşmüş. Anna Karenina deyince zaten konu anlaşılıyordur az çok. Zengin ve de çok etkin bir dükle evlenen bir genç kızın hikâyesi bu. Bu genç kız dönemin politikasıyla bir kadının ilgilenebileceğinin maksimumunda ilgileniyor (henüz kadınların oy hakkı olmadığı bir dönem: 18. yüzyıldayız). Bir şekilde halkın da sevgisini kazanan bu genç kız bir tek kocası olacak buzdağının ilgisini çekemiyor. Adamın karısından tek bir isteği var, erkek bir çocuk, o da bir türlü gelmiyor. Dük başka kadınlarla ilişki kurmada hiçbir sakınca görmüyor ama aynı hakkı kendi karısına tanımıyor. Aşkı ve çocukları arasında kalmak bir kadının yaşayabileceği en zorlu çelişki herhalde.

HAFTANIN EN İYİ FİLMİ

Filmin bazı zayıflıkları var ama sonuçta baştan sona kendisini ilgiyle izletiyor. Düşes haftanın kuşkusuz en iyisi. Ralph Fiennes dükte, Kiera Knightley de düşeste gayet iyiler.

Düşes
Orijinal Adı: The Duchess Yönetmen: Saul Dibb Oyuncular: Keira Knightley, Ralph Fiennes, Charlotte Rampling, Dominic Cooper, Hayley Atwell, Simon McBurney, Aidan McArdle, John Shrapnel, Alistair Petrie, Patrick Godfrey Tür: Dram

Emperyalizmin ajanı emperyaliste karşı

TARİH:  8 Kasım 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Son James Bond filmi karmaşık bir öykü anlatıyor. Bir önceki Bond filmi ‘Casino Royale’de sevgilisini yitiren Bond, onu öldüren çetenin peşine düşüyor. Bu çetenin başında Fransız (hâlâ ve yine kötü adamlar Fransız) bir işadamı var. Çevreci faaliyetleri paravan olarak kullanan bu adamın asıl derdi Bolivya’nın kıt su kaynaklarına el koymak. Bu arada Bond’un derdini kişisel intikam olarak gören İngiliz İstihbarat’ı da huzursuzlanıyor.

Filmin senaryosunun arkasında az buçuk solculuğa bulaşmış Paul Haggis’in adının bulunması Bolivya ve su meselesi, çok uluslu şirketler ve üçüncü dünyadaki asgari ücretler, çevreciliğin aslında paravan bir kavrama dönüşmüş olması gibi konuların filme sızmasını sağlamış. Bolivya’daki su meselesi mühim bir mesele. Dünya Bankası ve IMF’in bastırmasıyla Bolivya suyu özelleştirmiş, akabinde su fiyatları aşırı artınca halk ayaklanmış ve nihayetinde bugünkü solcu hükümete ve Morales’in başa geçmesine kadar iş uzamıştı. Bu hayırlı son bizde de olur mu bilemeyiz ama AKP programında ırmakların özelleştirilmesi olduğunu hatırlatayım. Mesela Seyhan Sabancı’nın ırmağı olacak, ne güzel değil mi?

FİLM TEK BAŞINA AYAKTA DURAMIYOR

Bu tip hoşluklar bir yana Bond filmi benim için son derece sıkıcı bir deneyimdi. Acımasızca adam öldüren bu İngiliz ajanı, sonuçta iyi adam değil mi? Kendisi de emperyalizmin hizmetinde değil mi? Kötü Fransız işadamıyla farkı ne? Bu kavga ve gürültüyü seyretmekten ben zerre zevk almadım. Konunun takibi oldukça zor; hele ‘Casino Raoyal’i seyretmediyseniz hiç yeltenmeyin. Çünkü bu tam bir devam filmi yani ‘Quantum of Solace’ tek başına ayakta durmuyor. İlk bölümü görmüş olmak şart. Ama ‘Casino Royale’i görmüş ve sevmişseniz ben size engel olmayayım.

Quantum of Solace

 Yönetmen: Marc Forster, Robert Wade Oyuncular: Daniel Craig, Olga Kurylenko, Mathieu Amalric Türü: Aksiyon, Dram Yapım Yılı: 2008 Süre: 106 dk.

Destere kesmiyor

TARİH:  6 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Destere’nin basın bildirisinde ‘h’ harfini söyleyemeyenleri öldüren bir seri katilden bahsediyordu. Filmde böyle bir şey yok. ‘Testere’ dizisinin çok kötü, düzeysiz bir parodisi ‘Destere’. ‘Testere’yi hatırlatmak gerekirse, iki kişi kendilerini bir odada ayaklarından zincirlenmiş olarak bulurlar. Bir ses onlara komutlar verir. Bu filmde de öyle. Nedense okuduklarımdan eğlenceli bir filmle karşılaşacağımı sanmıştım. Yine de filmin insan denen yaratığın tiğnetsizlik potansiyeli üzerine birkaç hoş gözlemi var. ‘Osmanlı Cumhuriyeti’nden daha komik ve daha sorumsuz olduğunu söyleyebilirim. İlla da bir yerli komedi izleyeceğim demeyin siz yine de bu hafta bence.

Destere

Yönetmen: Gürcan Yurt, Ahmet Uygur Oyuncular: Peker Açıkalın, Önder Açıkbaş, Tuna Orhan, Volkan Demirok, Ali Çatalbaş, Selin Denizli, Erol Günaydın, Halil Kumova, Ceyhun Fersoy, Devrim Atmaca Türü: Komedi, Korku

Neredesin Atam?

TARİH:  6 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Osmanlı Cumhuriyeti filminin derdi daha çok ulusalcılığa tekabül eden bir mesaj vermek. Sosyalist olmadan anti-emperyalist olduğu için milliyetçi düşünceden çok da farkı olmayan bir mesaj bu…

Bir ülke düşünün ki, bağımsızlığına kavuşması tek bir kişiye bağlı olsun. O kişi olmadığı taktirde başka bir ülkenin sömürgesi konumuna girsin. O ülke bağımsızlığı hak etmiş sayılır mı? Bize öğretilen tarih her şeyimizi Mustafa Kemal’e borçlu olduğumuzu vaz ediyor. Onun vizyonu, iradesi, mücadelesi, komutanlığı sayesinde oldu ne olduysa. O olmasaydı her şey ama her şey başka türlü olacaktı. Tarih dediğimiz üç beş adamın at oynattığı bir arena olsaydı bu anlayış doğru olurdu. Bu garip ama egemen tarih anlayışından ‘Mustafa’ nasibini almıştı, şimdi sırada ‘Osmanlı Cumhuriyeti’ var.

Osmanlı Cumhuriyeti, Atatürk 8 yaşındayken ağaçtan düşüp ölseydi fikrinden yola çıkıp karamsar bir tablo çizmiş. Bir tür distopya yani. Osmanlı Cumhuriyeti denilen bu yeni ülkede hâlâ göstermelik bir sultan var ama yetkiler elinde değil. Ülkeyi asıl yönetenler Amerikalılar yani tarih kitaplarında ezberlediğimiz ama ne demek olduğunu bilmediğimiz Amerikan mandası gerçekleşmiş. Osmanlı’ya İstanbul’dan Ankara’ya uzanan küçük bir ülke kalmış. Güney illerinde Fransızlar egemen. Kürtler de Osmanlı egemenliğinin dışında kalmış. AB ve ABD kozlarını paylaşıyorlar. Bir yandan da Ankara’nın kahvelerinden birinde kendilerine direnişçi diyen birileri var. Onların derdi padişahı yanlarına çekip bir bağımsızlık mücadelesi vermek.

NE PADİŞAHTAN VAZGEÇİYOR NE DE…

Konu gördüğünüz gibi gayet ciddi ve Türkiye’de yaşanan kaygılara tekabül ediyor. Anti-emperyalizmi ‘ırkçılık-yabancı düşmanlığı-kısacası faşizm’ olarak okuyanlardan değilim. Emperyalizm geçerliliğini ne yazık ki koruyor. Ama bu filmin hem emperyalistleri (ve emperyalizmi) hem de anti-emperyalistleri o kadar kalın çizgilerle çizilmiş ki bir komedi filmi için bile fazla kaba saba. Osmanlı hâlâ kodumu oturtuyor ama ne yazık ki tüfek icat olmuş. AB’ye girelim diye Heybeliada’yı vermeye hazır bir parlamento var. Yani sorun ne: Bir Atatürk olmayışı! O gün olmasaydı böyle olurdu, bugün olmadığı için böyle oluyor. Tabii ki bu bir fantezi ve yazar/yönetmen böyle olacağını iddia ediyor demek saçma olur. Ama sonuçta hizmet ettiği, beslediği bir şey var bu fantezinin, o da tek adam ya da ‘kahraman’ miti. Bu tek adam miti dikatatörlüklere de kapıyı sonuna kadar açıyor. Film ne padişahtan ne de Atatürk’ten vazgeçerek, en tepedekiler iyidir ama altta bir takım çürük elmalar ihanet ederler klişesini de yeniden önümüze sürüyor. Liderlere toz konarsa bütün bakış açısı çökebilir çünkü.

Filmin künyesinde Ata Demirer ve Gani Müjde adlarını görünce ya da afişe bakınca, bir komedi ile karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz ama film güldürmek için pek az çaba harcıyor. Filmin derdi daha çok ulusalcılığa tekabül eden bir mesaj vermek. Sosyalist olmadan anti-emperyalist olduğu için milliyetçilikten çok farkı olmayan bir mesaj bu.

Kısacası Vildan Atasever’in güzelliği dışında filmde hoş bir şey pek yok. (Bu arada göbekli olmak hakikaten insanı ‘sevimli ve karizmatik’ gösteriyor mu?)

Atatürk yaşasaydı da iyi bir senaryo yazsaydı keşke Gani Müjde’ye. Aah, ah…

Osmanlı Cumhuriyeti

Yönetmen: Gani Müjde Oyuncular: Ata Demirer, Vildan Atasever, Ruhsar Öcal, Atilla Olgaç, Sümer Tilmaç Türü: Komedi, Tarihi

Taş Devri’nde bir Türk

***

TARİH:  6 Aralık 2008
GAZETE/DERGİ: Birgün

Cem Bey bize sürekli bir şeyler kakalamaya çalışıyor. Kendi tarzını ‘mesaj kaygısız’ olarak nitelemişti ama aslında mesajla özünde bir derdi yok…

Cem Yılmaz bildiğim en mesaj kaygılı sanatçılardan biri. Ne zaman televizyonu açsam karşıma çıkıyor, kâh bir benzin istasyonunu, kâh bir telekomünikasyon şirketini seçmem yönünde bana bir mesaj vermeye çabalıyor. Televizyonu açmaya da gerek yok, sokağa çıktığımda billboard’larda Jembey’in kaslı vücudunun karikatür hali beni buluyor. Cem Bey bizlere sürekli bir şeyler kakalamaya çalışıyor. Cem Yılmaz kendi tarzını ‘mesaj kaygısız’ olarak nitelemişti ama aslında mesajla özünde bir derdi yok. Parasını aldıktan sonra Cem Yılmaz herhangi bir markanın mesajını iletmekte sakınca görmüyor. AROG filminin baş kadın karakterini canlandıran Nil Karaibrahimgil de öyle.

12 EYLÜL SONRASI SANATÇISI
Ben sanatçıların bunu nasıl içlerine sindirdiklerine pek akıl erdiremiyorum, yani “gel vatandaş gel” diye çıkıp bir şeyler satmaya çalışmalarını, sanatla kazandıkları saygınlığı bu şekilde harcamalarını. Tabii ki ‘ekmek parası’ söz konusu olduğunda diyecek lafımız yok, kimseye “öl” deme hakkımız da. Yine de durduğum noktadan hoşnutsuzluğumu iletmek benim işim. ‘GORA’ reklam ile sanatın sınırlarını ortadan kaldırarak ahlaki sınırları da zorlamıştı. Neyse ki bu sefer daha usturuplu bir iş kotarmış Cem Yılmaz. Cem Yılmaz’ın mesaj kaygısızlığı, sanatını ‘sanat’ olarak icra ederken ortaya çıkıyor. Şahsen Gani Müjde’nin ‘öğreten adam’ındansa, Cem Yılmaz’ın mavra adamını tercih ederim. Ama bu ikisinin arasında durulacak bir yerler de olmalı. Hem kör gözüm parmağına mesajlar vermeyen, adamı aptal yerine koymayan hem de yine de anlamlı olabilen ve güldüren bir şeyler yapmak mümkün olmalı. Charlie Chaplin yapmıştı mesela zamanında. Haldun Taner’in Devekuşu Kabaresi yapmıştı. Ama şimdi bu isimler bana ‘AROG’daki dinozorlar kadar eski geldi. Bir 12 Eylül sonrası sanatçısından benzer şeyler beklemek hayalcilik belki. Umudumuz 2008 krizi sonrasının sanatçılarında olacak galiba.

İKİ SAATİN SONUNDAKİ BOŞLUK DUYGUSU
Yılmaz bence en yetenekli komedyenimiz. Adları lazım değil, diğerlerinin yaptıkları işler yerlerde sürünüyor. Yılmaz birkaç kez olsa bile insanı muhakkak güldürmeyi başarıyor. Kimilerini çok daha fazla güldürüyor elbette. Türklük durumunu çok iyi saptıyor Cem Yılmaz. Çizdiği Arif karakteri Homer Simpson gibi, hep fırsat peşinde koşan, uyanık geçinen ama nihayetinde insanlığı bu kalıba bir numara fazla gelen biri. Bu da onu sevimli bir kaybeden (nihayetinde hep kazansa da) yapıyor. Küfürlere ve kaba sabalıklara da bel bağlamıyor Yılmaz, zekâsını kullanmayı tercih ediyor.
Filmin oyunculukları, özel efektleri filan da iyi. En çok da Arif’in kendini kaybedip, tezahüratı abarttığı ama sonra sinema seyircisinin farkına vardığı ‘yabancılaştırma efektli’ sahneyi beğendim. Ama nihayetinde film çok uzun ve 2 saatin sonunda geriye bir boşluk duygusu kalıyor. Gülmesine güldüm birkaç kez ama çok sıkıldım da. Filmin müziği kafamı iğfal etti. İşitsel işkence, görsel şölenin tadını kaçırdı. Finaldeki, futbol sekansı bitmek bilmedi. Siyahi futbolcuların ırkçı seyirciler tarafından hayvana benzetilmeleri günümüz futbol dünyasının en korkunç yanlarından biri. Yönetmenlerin kötü niyetli olmadıklarından eminim ama siyahi futbolcunun vahşi bir hayvan gibi tasvir edilmesini önemli bir aymazlık olarak görüyorum. 

YILMAZ’IN MESAJI HEP AYNI
Filmin konusu mu? Şimdiye kadar duymuşsunuzdur nasıl olsa; ayrıca bir önemi de yok. Mühim olan Yılmaz’ın biz eleştirmenlerden de beklediği ‘parasını ödeyip, bu malı da satın almamız’. Aslında Yılmaz’ın reklamda da sinemada da mesajı hep aynı galiba.

A.R.O.G: Bir Yontma Taş Filmi
Yönetmen: Ali Taner Baltac, Cem Ylmaz Oyuncular: Cem Ylmaz, Ozan Guven, Özge Özberk, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Hasan Kaçan, Muhittin Korkmaz Türü: Komedi

Medeniyetler çatışması

TARİH: 8 Mart 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

300: BİR İMPARATORLUĞUN YÜKSELİŞİ
Bir film ne kadar yanlış şeyler söyleyebilirse o kadar çok yanlış şey söylüyor “300: Bir İmparatorluğun Yükselişi”. Militarist, homofobik (ama homo-erotik bir biçimde), Batıyı yücelten, Doğu’yu aşağılayan, kadın düşmanı bir şiddet pornosu “300…”. Faşizan mı, evet faşizan da. 11 Eylül’ün ideolojik intikamı sürüyor!
Ülkemize sınırlı sayıda film ithal ediliyor. Birçok iyi filmi hiç göremiyoruz bile. Paramız, zamanımız ve sinema salonumuz sınırlı. Sansüre karşıyım ama seçim şansım olsaydı bu filmi ithal etmez, yerine başka bir film getirirdim. Filmin özellikle bizim gibi Doğu’ya daha yakın toplumların parasını alması ironik. Hem Doğuyu aşağılayacak, Doğu insanının “özgürlük ve adalet” gibi kavramlara karşı olduğunu söyleyecek, Batı’nın erkeksi homo-erotizminin karşısında, Doğu’nun efemine, travesti bir homo-erotizmi temsil ettiğini iddia edecek, Doğu’yu saldırgan ve cani taraf olarak resmedecek, hem de Doğulu seyircilerin parasıyla servetinize servet katacaksınız. Acı ama gerçek.
Ama bir şey söyleyeyim mi? Bizim 70 Kabataşlımız, 300 Spartalıyı evire çevire döver, bir de üstüne işer. Naber?

Peri Cadı Olunca: Malefiz

TARİH:  31 Mayıs 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Masallara takla attırmak son zamanların modası. Şsek bu işin öncülerindendi. Malefiz de ‘Uyuyan Güzel’ masalının cadı/peri tarafından anlatılan versiyonu. Bu versiyonun sevimli yanı, iyilikle kötülüğün aynı bünyede yer alabileceğini göstermesi. Bir de başlangıçta kralların/kraliçelerin yönetmediği ütopik bir ülkeden söz etmesi. Ama sonra yine sınıf ilişkileri devreye giriyor, prensler prenseslerini buluyor. İngilizceyi kötü aksanla konuşan sonradan görme köylü kökenli baba/kral devre dışı kalıyor. Her şey yine buna varacaktıysa, evli evine, köylü köyüne dönecektiyse niye attık o taklaları diye de sorulabilir.

İlginç bir şey ‘Muhteşem ve Kudretli Oz’da kötü cadı Evanora, bir erkeğin aldatması üzerine kötü tarafa geçiyordu. Tıpkısının aynısını Malefiz de yaşıyor.

Ama bunları bir kenara bırakırsak, bir kadın dayanışması filmi olarak da görülebilir Malefiz. Eski kuşakla yeni kuşağın barıştığı, rekabetin yerini uzlaşmaya bıraktığı, üvey anne-genç kız sorununun çözüldüğü bir film olarak da okunabilir. Angelina Jolie iyi oynamış. Elle Fanning de sevimli. Film de sıkmıyor.

Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor

TARİH:  14 Haziran 2014
GAZETE/DERGİ: Birgün

Kıbrıs’la ilgili asıl konumuz Altın Ada Film Festivali. Ancak Kıbrıs’ta katıldığım Deep Purple konseri bana küçük heyecanlar verirken, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. 

Geçen hafta Kıbrıs’a ABD Başkan Yardımcısı Biden’la aynı zamanlarda ayak bastık. Biden, Kıbrıs karasularında bulunan petrol ve doğal kaynaklarıyla ilgileniyordu. Ben ise adada kasım ayında yapılacak film festivaliyle. Aynı günlerde adanın başka konukları daha vardı. Deep Purple, British Airways (BA) uçağıyla bir konser için Kuzey Kıbrıs’a geldi. Deep Purple konseri coşkulu bir kalabalık tarafından izlendi. Konserde ben de anlık küçük heyecanlar yaşasam da, 70’lerine merdiven dayamış adamların hâlâ ergen öfkesiyle müzik yapmasında ve uzun uzun sololar attırmasında acıklı bir şeyler gördüm. Deep Purple’ın Kuzey Kıbrıs’a gelmesi başlı başına bir olay; BA ile gelmeleri daha da büyük bir olaydı çünkü Kıbrıs’a sadece Türk şirketleri uçuyordu bugüne kadar. 

Kısacası bazı şeyler hızla değişiyor ve değişmeye devam edecek gibi. Hele bir de petrol çıkarma konusunda iki taraf anlaşmaya varırsa, adanın zenginliği katlanarak artacak ki Kıbrıs’ın benim yıllar öncesinden aklımdan kalan Kıbrıs’la pek alakası zaten kalmamıştı. Benim 90 başlarından hatırladığım adada hayat yoktu resmen, şimdi ise gözle görülür bir zenginlik ve canlılık var. 

Ama asıl konumuz Altın Ada Film Festivali ya da İngilizce adıyla Golden Island International Film Festival (GIIFF). Festival bu yıl ilk kez Kasım ayı içinde Kıbrıs’ın çeşitli bölgelerinde düzenlenecek. Bunların arasında iki kesim arasındaki tampon bölgede var; çünkü festival sponsorlarından Alman Goethe Enstitüsü burada yer alıyor. Fakat zaten festivalin amacı adayı bir bütün olarak kapsayabilmek. Dolayısıyla Güneyli sinema insanları ve sinemaseverlerin festivale katılmaları bekleniyor. Umarız festivalin adanın halklarının kültürel açıdan yakınlaşmasında bir rolü olur. Festivalin Kıbrıs’ta üretilmiş kısa ve belgesel filmlere yönelik bir de yarışması olacak. En iyi kısa filme ve en iyi belgesel filme 2,000 avroluk ödüller – var. Ayrıca en iyi yeni sinemacılar için de ödül var. Festivalin her yıl odağına aldığı bir ülke sineması olacak. Bu yılın ülkesi İngiltere. Ayrıca insan hakları, yolculuk, kadın ve çevre konularında filmler içeren bölümler de olacak. 

Festival Yeşim Güzelpınar’ın başkanlığındaki Balık Arts ile Altınada Kültür Sanat Derneği tarafından Creditwest Bank’ın sponsorluğunda düzenleniyor. Söylemeden edemeyeceğim, Yeşim’le yıllar önce DİSK’e  bağlı Bank-Sen’de birlikte çalışmıştık. Yıllar sonra yollarımızın sinemada kesişmesi mucizevi geliyor. Festivalin hamileri ise Lordlar Kamarası’nın ilk Türk asıllı kadın üyesi Barones Meral Hussein-Ece ve Kıbrıs kökenli ünlü aktör Tamer Hassan (Batman Başlıyor, Titanların Savaşı vb). 

© 2020 -CuneytCebenoyan.com